(AİHS m. 5, 6, 8, 50)
DAVANIN ESASI
9. Davanın esası şöyle özetlenebilir.
10. Birleşik Krallık vatandaşı 1923 doğumlu Bay Sidney Elmer Golder, 1965 yılında silahlı gasp suçundan Birleşik Krallıkta mahkum edilmiş ve on beş yıl hapis cezası almıştır. Golder 1969 yılında, Wight Adası'ndaki Parkhurst Cezaevinde hapis yatmaktadır.
11. 24 Ekim 1969 akşamı, Golder'ın da bulunduğu cezaevinin dinlenme bölümünde ciddi bir karışıklık meydana gelmiştir.
Karışıklığın bastırılması sırasında yaralanan cezaevi görevlilerinden Bay Laird, 25 Ekim günü kendisine saldıranları teşhis ederken şu ifadeyi kullanmıştır: "Frazer bağırıyordu ... ve Frape, Noonan ve yüzünden tanıdığım ve adının Golder olduğunu sandığım başka bir mahkum, bana şiddetli darbelerle vuruyorlardı".
12. Golder 26 Ekim günü, karışıklığa katıldıklarından kuşkulanılan mahkumlarla birlikte alınarak, ayrı bir yerde tutulmaya başlanmıştır. Polisler 28 ve 30 Ekim tarihlerinde Golder'ın ifadesini almıştır. İkinci ifade alma sırasında, kendisinin bir cezaevi görevlisine saldırdığının iddia edildiği bildirilmiş, "bir cezaevi görevlisinin yaralanmasına yol açan saldırı nedeniyle kovuşturulup kovuşturulmamasına hakkında karar verilmesi için olaylarla ilgili rapor yazılacağı" konusunda uyarılmıştır.
13. Golder 24 Ekimdeki karışıklıkların ardından kendisine çektirilen sıkıntılarla ilgili olarak 25 Ekim ve 1 Kasımda bir Parlamento Üyesine ve 4 Kasımda Polis Başmüdürüne mektuplar yazmıştır. Cezaevi yöneticisi, Golder'ın konuyu öncelikle yetkili makamlar önüne götürmediği gerekçesiyle, mektupların gönderilmesini durdurmuştur.
14. Laird, 5 Kasım 1969'da verdiği ikinci ifadede, daha önceki ifadesini şöyle açıklamıştır:
"Mahkum Golder'den söz ettiğim sırada, Frazer, Frape ve Noonan bana saldırırken yanlarında bulunan kişi 'sanıyorum Golder idi', dedim.
Küfürler yağdıran ve huzuru bozan öndeki grubun içinde Golder'ın olduğunu hatırlıyorum, ama bana saldırıda bulunduğundan emin değilim.
Sonra, Noonan ve Frape beni tuttuklarında, Frazer de oradaydı, ancak öteki mahkumu hatırlayamıyorum; bir çok kişi vardı; içlerinden biri özellikle öne fırlamıştı, ancak adını bilemiyorum."
Bir başka cezaevi görevlisi 7 Kasım günü şu ifadeyi vermiştir:
" ... ayaklanmanın olduğu gece, zamanımın büyük bir bölümünü, karışıklığa katılmayan diğer mahkumlarla birlikte T.V. salonunda geçirdim.
740007 numaralı mahkum Golder, benimle birlikte bu salonda idi; bilebildiğim kadarıyla ayaklanmada yer almadı.
Onun benimle birlikte salonda bulunduğu ... bizi dışarıdan gören görevliler tarafından da doğrulanabilir."
Golder aynı gün kendi koğuşuna geri götürülmüştür.
15. Çeşitli ifadeleri göz önünde bulunduran cezaevi yetkilileri, cezaevi disiplinine karşı fiilleri nedeniyle davacı olabilecekleri mahkumlar hakkında Golder'ın adının da yer aldığı bir liste hazırlamışlardır. Bu olayla ilgili kayıtlar Golder'ın cezaevi dosyasına işlenmiştir. Golder hakkında böyle bir dava açılmamış ve cezaevi dosyasına "dava açılmamıştır" diye not düşülmüştür. Bu kayıtlar 1971 yılında, başvurucunun davası Komisyon tarafından incelenirken cezaevi dosyasından çıkarılmıştır.
16. Golder, 20 Mart 1970 tarihinde İçişleri Bakanlığına bir dilekçe yazarak başka bir cezaevine nakledilmesini istemiş ve şunları eklemiştir:
"Cezaevi görevlisi Laird'ın beni, geçtiğimiz 24 Ekim günü meydana gelen olaylara katılmakla suçlayan yanlış bir ifadesinin cezaevi dosyama işlendiğini öğrendim. Bu yanlış ifadenin, şartla tahliye kurulunun şartla tahliyemi tavsiye etmesine engel olduğundan kuşkulanıyorum.
İfadesinde bana iftira ettiği için Laird hakkında hukuk davası açmak maksadıyla bir avukata danışmak üzere izin talep ediyorum... Sulh hakimi (Magistrate) Bayan G.M. Bishop tarafından dosyamın bağımsız olarak incelenmesine izin verilmesini talep ediyorum. Bu ifadenin dosyamda yer almadığına dair Bishop'un vereceği güvenceyi kabul ediyorum. İki hafta süreyle ayrı bir hücrede kalmama neden olan hakkımdaki iftiranın bana başka bir zarar vermediğini öğrenirsem, iftara nedeniyle benden özür dilenmesinden sonra dava açmama gerek kalmadığını kabul edeceğim."
17. İngiltere'de hükümlülerin hapis tutuldukları yerin dışındaki kimselerle ilişki kurmaları, sonradan değiştirilmiş olan 1952 tarihli Cezaevi Yasasında ve bu Yasaya göre çıkarılan hukuki düzenlemelerde yer almıştır.
Cezaevleri Yasasının 47(1). fıkrasında, "Devlet Bakanlığı, hapishanelerin idaresi ve düzeni... ve hapsedilenlerin disiplini ve denetimi...için bir tüzük yapar..." hükmü yer almaktadır.
Bu yetki kullanılarak İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan 1964 tarihli Cezaevleri Tüzüğü Parlamentoya sunulmuş ve böylece Yasama Belgesi (Statutory Instrument) niteliği kazanmıştır. Mahkumların dışarıdaki kişilerle iletişimleri hakkındaki 33, 34 ve 37. maddeler şöyledir:
Genel olarak mektuplar ve ziyaretler
Madde 33:
(1) Devlet Bakanı, düzen ve disiplini sağlamak ve suçları önlemek amacıyla veya başkalarının yararı için, bir mahkumla diğer kişiler arasındaki iletişime izin verilmesine genel olarak veya belirli bir olay bakımından yasak koyabilir.
(2) Yasada veya bu Tüzükte belirtilen koşullar hariç Devlet Bakanı müsaade etmedikçe, bir mahkumun dışarıdaki her hangi bir kişiyle veya bir kişinin bir mahkumla iletişim kurmasına izin verilemez.
...
Kişisel Mektuplar ve ziyaretler
Madde 34:
...
(8) Bu Tüzüğe göre bir mahkum Devlet Bakanının müsaadesi olmadıkça, hukuki veya başka bir işle ilgili olarak bir kimseyle, veya akraba ve arkadaşı dışında başka bir kimseyle iletişim kurmak hakkına sahip değildir.
...
Hukuk danışmanları
Madde 37:
(1) Hukuki veya cezai bir davada taraf olan bir mahkumun avukatına bu davayla ilgili olarak mahkumla görüşebilmesi için makul kolaylıklar sağlanır; görüşme bir memur tarafından izlenir, ancak dinlenemez.
(2) Bir mahkumun avukatı başka bir hukuki işle ilgili olarak bu mahkumla Devlet Bakanının müsaadesiyle ve bir memurun gözetimi ve dinlemesi altında görüşebilir.
18. 6 Nisan 1970 tarihinde İçişleri Bakanı cezaevi yöneticisine, 20 Mart tarihli dilekçesine yanıt olarak Golder'a şu hususun bildirilmesi talimatını vermiştir:
İçişleri Bakanlığı dilekçenizi her yönüyle incelemiş ve başka bir cezaevine nakledilme talebinizi karşılama imkanı bulamamış, dilekçenizde sözü edilen konular hakkında dava açılması için de bir neden görmemiştir.
19. Golder, Komisyon önünde (yukarıda 13. paragrafta anlatıldığı gibi), mektuplarının gönderilmemesi ve bir avukata danışması için İçişleri Bakanlığının izin vermemesi ile ilgili olarak iki şikayette bulunmuştur. 30 Mart 1971 tarihinde Komisyon, bütün iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle birinci şikayeti kabuledilemez bulmuş, ikinci şikayeti ise Sözleşme'nin 6(1). fıkrası ve 8. maddesi bakımından esastan incelemek üzere kabul etmiştir.
20. Golder, 12 Temmuz 1972 tarihinde cezaevinden şartla salıverilmiştir.
21. Komisyon raporunda, şu görüşü açıklamıştır:
-oybirliği ile, 6(1). fıkrasının mahkemeye ulaşma hakkını (right of access to the courts) tanıdığına;
-oybirliği ile, ister tek başına isterse Sözleşme'nin diğer maddeleri ile birlikte okunsun, 6(1). fıkrasının içinde, bir hükümlünün dava açma hakkına getirilmiş bir sınırlama bulunmadığına ve bu nedenle bir avukata ulaşmanın (access to a lawyer) yasaklanmamış olduğuna; sonuç olarak, Birleşik Krallık makamların bu olaydaki uygulamalarının getirdiği yasakların 6(1). fıkrasıyla bağdaşmadığına;
-ikiye karşı yedi oyla, 8(1). fıkrasının bu davanın esasına uygulanabilirliğine;
-(12 Ekim 1974 tarihinde Delegasyon Başkanı tarafından açıklandığı üzere bire karşı sekiz oyla) 6(1). fıkrasının ihlalini oluşturan olayların, 8. maddenin de ihlalini oluşturduğuna,
Komisyon ayrıca, Sözleşmenin 6(1). fıkrasında tanınan mahkemeye başvurma hakkının, "makul süre" koşuluyla sınırlanmadığını belirtmiştir. Hükümet, davayı Mahkeme önüne getiren Komisyon'un başvurusundaki bu görüşe karşı çıkmış, ancak verdiği dilekçede bu sorunu daha fazla tartışmak istemediğini belirtmiştir.
22. 12 Ekim 1974 tarihli duruşmada Mahkeme'den aşağıdaki son taleplerde bulunulmuştur:
Hükümet:
Birleşik Krallık Hükümeti, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının başvurucuya mahkemeye başvurma hakkı vermediğini, sadece açabileceği bir davada, adil ve fıkradaki diğer koşullara uygun bir yargılanma hakkı verdiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle Hükümet, başvurucunun bu olayda bir avukata danışması için Birleşik Krallık Hükümetinin izin vermemesinin 6. maddeye aykırı olmadığını belirtmektedir. Eğer Mahkeme, 6. maddenin tanıdığı hakkın genel olarak mahkemeye başvurma hakkını da kapsadığı sonucuna varacak olursa, Birleşik Krallık Hükümeti, mahkemeye başvurma hakkının hapis tutulan kişiler bakımından sınırsız olmadığını, ve bu nedenle, başvurucunun mahkemeye başvurmasına cezaevi düzeni ve disiplini için makul bir sınır getirilmesinin mümkün olduğunu, ve başvurucunun bir avukata danışmasına Birleşik Krallık Hükümetinin izin vermemesinin kabul edilebilir sınırlar içinde olduğunu, ve sonuç olarak Sözleşme'nin 6. maddesine aykırılık oluşturmadığını ileri sürmektedir.
Birleşik Krallık Hükümeti ayrıca, cezaevinde bulunduğu sırada başvurucunun haberleşmesinin kontrol edilmesinin, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının gerekli bir sonucu olduğunu, ve Birleşik Krallık Hükümetinin söz konusu eyleminin 8(1). fıkrasına aykırı olmadığını, Birleşik Krallık Hükümetinin bu eyleminin 8(2). fıkrasında öngörülen istisnalara girdiğini, bu nedenle, getirilen yasaklamanın hukuka uygun olduğunu ve Hükümetin düzensizliğin ve suçun önlenmesi için demokratik bir toplumda gerekli yasakları koymakla ilgili takdir yetkisi içinde kaldığını belirtmektedir.
Sayın Başkan, bu sunuşlarımız ışığında yüce Mahkeme'nizden, Birleşik Krallık Hükümetinin İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Avrupa Sözleşmesi'nin 6. ve 8. maddelerini ihlal etmediği yönünde karar vermesini saygılarımızla talep ederiz.
Komisyon:
Mahkeme'nin yanıt vermesini talep ettiğimiz sorunlar şunlardır:
(1) İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 6(1). fıkrası, hukuk davası açmak isteyen bir kişinin mahkemeye başvurma hakkını güvence altına almakta mıdır?
(2) Eğer 6(1). fıkrası böyle bir başvuru hakkını güvence altına alıyorsa, bu hakkın doğasında veya bu hakkın eldeki davada kullanılmasına uygulanabilecek nitelikte sınırları var mıdır?
(3) Dava açabilmek için avukatına yazmak isteyen bir hükümlü, haberleşmesine müdahaleden korunması için Sözleşme'nin 8. maddesinde getirilen korumaya dayanabilir mi?
(4) Yukarıdaki sorulara verilecek yanıtlara göre bu davadaki olaylar, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 6. ve 8. maddelerine bir aykırılığın bulunduğunu ortaya koymakta mıdır?
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
23. Komisyon raporunun 73, 99 ve 110. paragrafları, Komisyon'un 6(1). fıkrasına aykırılık bulduğuna işaret etmektedir. Hükümet bu görüşe katılmamaktadır.
24. Sözleşmenin 6(1). fıkrası hükmü şöyledir:
Herkes, kişisel hak ve yükümlülükleri ile kendisi hakkındaki bir suçlamanın karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından, makul bir sürede, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir. Karar aleni olarak açıklanır. Ancak duruşmayı izleyenler ve basın mensupları, demokratik bir toplumdaki genel ahlak, kamu düzeni ya da ulusal güvenlik nedeniyle, ya da gençlerin çıkarlarını veya tarafların özel yaşamlarını korumanın gerektirmesi veya mahkemeye göre aleniliğin adalete zarar verebileceği özel koşulların kesinlikle gerektirmesi halinde, duruşmanın tamamından veya bir bölümünden çıkarılabilir.
25. Bu davada Mahkeme'den, yukarıda belirtilen madde metninden kaynaklanan ve birbirinden ayrı iki sorun üzerinde karar vermesi istenmektedir.
(i) Sözleşmenin 6(1). Fıkrası, adil yargılanma hakkını sadece görülmekte olan bir dava için güvence altına almakla sınırlı mıdır; yoksa buna ilaveten, haklarının ve yükümlülüklerinin tespit edilmesi için dava açmak isteyen herkesin mahkemeye ulaşma hakkını da güvence altına almakta mıdır?
(ii) İkinci olasılık geçerli ise, mahkemeye ulaşma hakkı üzerinde ve bu hakkın eldeki davada kullanılması üzerinde türde her hangi bir örtülü sınırlama var mıdır?
A. "Mahkeme'ye Başvurma Hakkı" Üzerine
26. Mahkeme, 20 Mart 1970 tarihinde Golder'ın, cezaevi görevlisi Laird'e karşı bir hukuk davası açabilmek amacıyla bir avukata danışmak için İçişleri Bakanlığından izin almak üzere dilekçeyle başvurduğunu ve 6 Nisanda dilekçesinin reddedildiğini bilmektedir (bk. yukarıda parag. 16 ve 18).
İçişleri Bakanlığının dilekçeyi reddetmesi öncelikle, Golder'ın bir avukatla ilişki kurmasını engelleme sonucunu doğurmuştur. Ancak bu demek değildir ki, bu davada mahkemeye başvurma hakkı ile ilgili konuların dışında, sadece haberleşme ile ilgili bir sorun doğmaktadır.
Golder'a bir avukata danışması için izin verilmiş olsaydı, Golder'ın Laird'ı dava etme düşüncesini sürdürmede ısrarlı olacağını hiç kimse bilmemektedir. Ayrıca, Hükümet tarafından Mahkemeye verilen bilgiler, İngiltere'deki bir mahkemenin bir hükümlünün 1964 tarihli Cezaevi Tüzüğünün 33(2). fıkrası ve 34. maddesinin 8. fıkrasına göre örneğin savcıdan aldığı bir yazıyla (writ) açtığı bir davayı, sadece İçişleri Bakanlığından izin almadan açtığı gerekçesiyle reddetmeyeceğini düşündürmektedir.
Buna rağmen, Golder'ın açıkça ifade ettiği "iftira nedeniyle dava açma" niyeti gerçekleşememiştir; oysa Golder bu amaç için, dava açmada normal bir aşama olduğu ve cezaevinde bulunması nedeniyle muhtemelen gerekli de olduğu için bir avukata danışmak istemiştir. İçişleri Bakanlığı Golder'ın böyle bir ilişki kurmasını yasaklamakla, aslında açılması düşünülen dava için harekete geçilmesini engellemiştir. İçişleri Bakanlığı Golder'ın mahkemede dava açma hakkını resmen inkar etmeksizin, bu dönemde, yani 1970'te, O'nun dava açmasını önlemiştir. Hukuki engelleme (legal impediment) gibi, fiili engelleme de (hindrance in fact) Sözleşme'ye aykırı olabilir.
Hükümetin de vurguladığı gibi, Golder salıverildikten sonra istediği zaman mahkemeye başvurabilir duruma gelecektir; ancak 1970 yılının Mart ve Nisan aylarında henüz bu imkandan uzaktır; bir hakkın fiilen kullanılmasını engellemek, engelleme geçici nitelikte de olsa, o hakkı ihlale varabilir.
Bu nedenle Mahkeme, yapılan engellemenin Sözleşme tarafından korunan bir hakkı, özellikle de Golder'ın bu münasebetle dayandığı 6. maddeyi ihlal edip etmediğini incelemelidir.
27. Mahkeme, daha önce tartışılmayan bir noktanın üzerinde durmuştur: Haklı veya haksız olsun, Golder'ın İngiliz mahkemeleri önünde ileri sürmek istediği "hak", Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamında "kişisel hak"tır.
28. Yinelenecek olursa, 6(1). fıkrası, mahkemeye ve yargı yerlerine başvurma hakkını açık bir ifadeyle belirtmemektedir. Bu fıkra, birbirinden farklı hakları beyan etmektedir; ancak bu haklar aynı temel düşünceden çıkmakta ve birlikte ele alındığında, kelimenin dar anlamında açıkça tanımlanmayan tek bir hakkı oluşturmaktadırlar. Mahkemeye başvurma hakkının, bu hakkın bir unsuru veya bir yönü olup olmadığını yorum yoluyla tespit etmek, Mahkeme'nin görevidir.
29. Mahkeme'ye yapılan sunuşlar, ilkin Sözleşme'nin özellikle de 6(1). fıkrasının yorumlanmasını gerektirmektedir. Mahkeme, Hükümetin ve Komisyon'un yaptığı gibi, konuyu Antlaşmalar Hukuku ile ilgili 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Sözleşmesinin 31 ve 33. maddelerinin yol göstericiliğinde ele alacaktır. Bu Sözleşme henüz yürürlüğe girmemiştir; 4. maddesinde de Sözleşme'nin geriye yürürlü olarak uygulanmayacağı belirtilmektedir. Ancak bu Sözleşme'nin 31-33. maddeleri özü itibariyle, Mahkeme'nin de zaman zaman başvurmuş olduğu uluslararası hukukun genellikle kabul edilen ilkelerini beyan etmektedir. Bu nedenle, Avrupa Sözleşmesi'nin yorumu için, gerektiğinde teşkilatın (Avrupa Konseyi'nin) kabul etmiş olduğu ilgili kurallar çerçevesinde, bu maddeler göz önünde bulundurulmalıdır.
30. Viyana Sözleşmesinin 31. maddesindeki "genel kural"ın gösterdiği biçimiyle bir andlaşmanın yorumlanması süreci, birleşik, tek ve kaynaşık bir işlemdir; bu kural, bu Maddenin dört fıkrasında birer birer gösterilen ve kaynaştırılmış bulunan çeşitli unsurları aynı düzeye getirmektedir.
31. Bu bağlamda ele alınan Avrupa Sözleşmesi'nin 6(1). fıkrasının ifadesi, söz konusu hakkın bu Maddede beyan edilen güvencelerin içinde yer aldığını düşünmeye neden olmaktadır.
32. İlk cümlenin Fransızca metninde daha açık belirtiler bulunmaktadır. Kişisel uyuşmazlıklar (contestations civiles) alanında bir kimsenin açtığı veya kendisine karşı açılan bir davanın hem adil ("équitablement") ve aleni ("publiquement")olarak makul bir sürede ("dans un délai raisonnable") görülme vb. belirli niteliklere sahip olması, hem de esasen her hangi bir makam tarafından değil, fakat 6(1). fıkrası anlamında bir "mahkeme" veya bir "yargı yeri tarafından" ("par un tribunal") görülen ("à ce que sa cause sait entendue") bir dava olması gerekir (bk. Ringeisen, esas hk, parag. 95). Hükümet haklı olarak, Fransızca "cause" sözcüğünün "procès qui se plaide" anlamına da gelebileceğini vurgulamıştır (Littré, Dictionnaire de la langue française, tome 1, p. 509, 5º). Ancak bu karşılık, ismin tek olağan anlamı değildir; bu sözcük bundan başka "I'ensemble des intérêts à soutenir, à faire prévaloir" anlamında da kullanılır (Paul Robert, Dictionnaire alphabétique et analogique de la langue française, tome 1, p. 666, II-2º). Aynı biçimde uyuşmazlık ("contestation"), genellikle davadan önce ve ondan bağımsız olarak vardır. Hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri ("tribunal indépendant et impartial établi par la loi") deyimi de, işleyişten çok örgütlenmeyi, usulden çok kurumları akla getirmektedir.
Öte yandan İngilizce metin, "hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri"nden söz etmektedir. Bununla beraber, Hükümetin kendi iddiasını desteklemek için dayandığı "kişisel haklarının ve yükümlülüklerinin karara bağlanmasında" ifadesinin, sadece görülmekte olan bir davaya işaret etmesi gerekmemektedir: Komisyon'un da gözlemlediği gibi bu ifade, "kişisel hakları ve yükümlülükleri karara bağlayacak olan" ifadesiyle anlamdaş sayılabilir (bk. Rapor, parag. 52). O halde bu ifade, kişisel haklar ve yükümlülüklerle ile ilgili uyuşmazlıkların bir mahkeme veya "yargı yeri" tarafından karara bağlanması hakkına da işaret etmektedir.
Hükümet, "adil ve aleni yargılanma" ve "makul bir sürede" ifadelerinin, yine 1. fıkranın ikinci cümlesindeki ("karar", "yargılama") sözcüklerinin ve 6(3). fıkrasının, mahkemede görülmekte olan bir davayı açıkça varsaydığını ileri sürmüştür.
Adil, aleni ve süratli bir yargılama usulüne dair hak, varolan bir davada mutlaka uygulanır; ancak burada, bir dava açma hakkının kesin olarak hariç bırakıldığı sonucuna varmak gerekmez; Komisyon Temsilcisi verdikleri dilekçenin 21. paragrafında bunu haklı olarak vurgulamıştır. Üstelik cezai konularda "makul süre", "...hakkındaki bir suçlamanın karara bağlanmasında" yetkili dava mahkemesinin veya yargı yerinin oturum tarihinden önce de işlemeye başlayabilir (bk. Wemhoff , parag. 64; Neumeister (Esas hk), gerekçe bölümü parag. 18; Ringeisen (Esas hk), parag. 110). Kişisel hak uyuşmazlıklarında, belirli koşullarda, davacının davayı başlatan dilekçeyi Mahkeme'ye sunmasından önce de makul sürenin işlemeye başlaması mümkündür.
33. Hükümet ayrıca, 6(1). fıkrasını, 5(4). fıkrasıyla ve 13. maddeyle ilişki kurmanın gerekli olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, 13. maddenin mahkemeye başvurma hakkını açıkça tanıdığını, 6(1). fıkrasında bunu karşılayan bir hükmün ihmal edilmiş olmasının dikkate değer olduğunu belirtmiştir. Hükümet ayrıca, 6(1). fıkrasının böyle bir başvurma hakkı verdiği biçimde yorumlanması halinde, 5(4). fıkrasının ve 13. maddenin gereksiz kalacağını ileri sürmüştür.
Komisyon Temsilcisi özet olarak, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ile karşılaştırıldığında, 5(4). fıkrasının ve 13. maddesinin, diğer hükümlere "yardımcı" nitelikte olduğu karşılığını vermiştir. Komisyon Temsilcisinin dediğine göre bu maddeler (Md.5(4) ve Md.13), özgün bir hakkı ifade etmemektedir; ilki, Sözleşmenin 5(1). fıkrasında ifade edilen "özgürlük hakkı"nı, ikincisi ise "Sözleşme'de beyan edilen hak ve özgürlüklerin" bütününe ilişkin olmak üzere "başvuruya dayanan" usul güvencelerini sağlamak için düşünülmüşlerdir. Temsilciye göre Sözleşmenin 6(1). fıkrası, adaletten yararlanma hakkının temel ve içkin bir unsurunu oluşturan adaletin tam olarak dağıtılması hakkını, başlı başına korumak istemiştir. Bu aynı zamanda, Sözleşmenin 6(1). fıkrasıyla ile 5(4). fıkrası ve 13. maddesi arasındaki farkı da açıklar.
Özlülüğü ve kolaylığı nedeniyle bazen kullanıldığı halde (örneğin bk. Delcourt kararı, parag. 25), Sözleşmenin 6(1). fıkrasının metninde bulunmayan ve adaletin organizasyonuna değil de sadece işleyişine gönderme yapılarak anlaşılabilen "adaletin adil biçimde (veya tam olarak) dağıtılması hakkı" ifadesinin yukarıdaki biçimde gerekçelendirilmesi temelsiz değildir.
Mahkeme, Hükümetin özellikle karşı çıktığı bu yorumun, 6(1). fıkrasının, 5(4). fıkrası ve 13. maddeyle karıştırılmasına yol açmayacağı ve bu hükümleri gereksiz kılmayacağı sonucuna varmaktadır. 13. madde, 6(1). fıkrası ve 5(4). fıkrası anlamında bir "yargı yeri" ya da "mahkeme" olması gerekmeyen bir "ulusal makam" ("instance nationale") önünde hukuki bir yoldan söz etmektedir. Ayrıca hukuki yol, Sözleşme'de korunan bir hakkın ihlaline temas etmektedir; oysa 6(1). fıkrası kişisel hakların varlığına veya alanına, 5(4). fıkrası da gözaltına alma ve tutmanın hukukiliğine ilişkin iddiaları kapsamaktadır. Dahası, her üç hüküm aynı alanda işlememektedir. İki kavram arasında kısmen örtüşme olsa bile, "kişisel haklar ve yükümlülükler" kavramı (Md.6(1)), "bu Sözleşme'de beyan edilen hak ve özgürlükler" (Md.13) kadar geniş değildir. "Özgürlük hakkı"nın (Md.5) "kişisel" niteliği, her halde tartışmaya açıktır (bk. Neumeister, (Esas hk), parag. 23; Matznetter parag. 13; De Wilde Ooms ve Versyp, (Esas hk), parag. 86). Bunun dışında, 5(4). fıkrasında aranan koşullar, bazı bakımlardan, özellikle de "zaman" unsuru bakımından 6(1). fıkrasında aranan koşullardan daha sıkı görünmektedir.
34. Viyana Sözleşmesinin 31(2). fıkrasında belirtildiği gibi bir andlaşmanın Başlangıcı, metnin bütünleyici parçasını oluşturur. Ayrıca Başlangıç, yorumlanacak olan belgenin "amacını" ve "maksadını" tespit etmek için genellikle çok yararlıdır.
Avrupa Sözleşmesi Başlangıcının bu dava bakımından en önemli pasajı, imzacı Hükümetlerin, "siyasi gelenekler, idealler, özgürlük ve hukukun üstünlüğü bakımından ortak mirasa ve benzer düşünceye sahip olan Avrupa ülkelerinin Hükümetleri sıfatıyla, (10 Aralık 1948 tarihli) Evrensel Bildiride ifade edilen bazı hakları birlikte yerine getirmek için girişimde bulunmayı kararlaştır" dıklarını açıkladıkları pasajdır.
Hükümetin görüşüne göre bu beyan, Sözleşmenin hazırlayıcıları tarafından kabul edilen "seçiş süreci"ni göstermektedir: Sözleşme, İnsan Haklarını genel olarak değil, Evrensel Bildiride ifade edilen belirli hakları korumaya çalışmaktadır. Hükümete göre 1 ve 19. maddeler de aynı amaca yönelmişlerdir.
Komisyon ise, "hukukun üstünlüğü" ifadesine büyük önem vermektedir. Komisyon'un görüşüne göre bu ifade, Sözleşmenin 6(1). fıkrasını açıklamaktadır.
Sözleşme'nin "seçilmiş" haklardan oluştuğu tartışma konusu yapılamaz. Hükümetin de ileri sürdüğü gibi Başlangıcın, Sözleşme'nin maksadı ve amacı bakımından hukukun üstünlüğünü içermediği, ancak Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin ortak manevi mirasının bir özelliği olarak hukukun üstünlüğüne işaret ettiği kabul edilebilir. Bununla beraber Komisyon gibi Mahkeme de bu göndermeyi, Sözleşme'nin yorumlanmasında uygunluktan yoksun, sadece "az ya da çok retorik bir gönderme" olarak görmenin yanlış olacağını düşünmektedir. İmzacı Hükümetlerin "Evrensel Bildiride ifade edilen bazı Hakları birlikte yerine getirmek için girişimde bulunmayı" kararlaştırmalarının bir nedeni, hukukun üstünlüğüne olan derin inançlarıdır. 6(1). fıkrasının hükümlerini kendi bağlamlarında ve Sözleşme'nin maksadının ve amacının ışığında yorumlarken yaygın olarak ilan edilmiş bu düşünceleri akılda tutmak, Viyana Sözleşmesinin 31(1). fıkrasındaki iyi niyet ilkesine uygun görünmektedir.
Sözleşmeye taraf olan Devletlerin, Sözleşme'nin 66. maddesine göre üye olduğu bir örgütlenme olan Avrupa Konseyinin Statüsü, hukukun üstünlüğüne iki yerde göndermede bulunmaktadır: İlki, imzacı Devletlerin bu ilkeye bağlılıklarını teyid ettikleri Başlangıç; ikincisi, "Avrupa Konseyinin Üyeleri hukukun üstünlüğü ilkesini kabul eder..." diyen 3. maddesi.
Kişisel hak uyuşmazlıklarında mahkemeye başvurma ihtimalinin bulunmadığı yerde, hukukun üstünlüğünü kavramak zordur.
35. Viyana Sözleşmesinin 31. maddesinin 3(c) bendi, "taraflar arasındaki ilişkilere uygulanabilir uluslararası hukukun bütün ilgili kuralları"nın kendi bağlamlarıyla birlikte göz önünde bulundurulması gerektiğine işaret etmektedir. Bu kurallar arasında hukukun genel ilkeleri ve özellikle "uygar ülkelerce tanınmış hukukun genel ilkeleri de yer almaktadır (Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 38(1). fıkrasının (c) bendi). Avrupa Konseyi Danışma Meclisi Hukuk Komitesi, daha 1950'de görevlerini yerine yaparken "Komisyon ve Mahkeme'nin bu tür ilkeleri uygulaması gerektiğini" önceden görmüş ve Sözleşme'ye bu konuda özel bir hüküm eklemenin "gereksiz" olacağını düşünmüştür (Documents of the Consultative Assembly, working papers of the 1950 session, Vol. III, no. 93, p. 982, parag. 5). Kişisel uyuşmazlığın yargıç önüne çıkarılması ilkesi, hukukun genellikle "tanınmış" temel ilkelerindendir; aynı kural, adaletten mahrumiyeti yasaklayan uluslararası hukukun ilkeleri için de geçerlidir. Sözleşme'nin 6(1). fıkrası, bu ilkeler ışığında okunmalıdır.
Sözleşmenin 6(1). fıkrası, bir mahkeme önünde daha önce başlamış olan bir dava ile sınırlı olarak anlaşılsaydı, bir Sözleşmeci Devlet bu metne aykırı düşmeksizin, belirli türdeki kişisel davaları karara bağlamada mahkemelerinin yetkilerini kaldırabilir veya mahkemelerden alıp Hükümete bağlı organlara verebilirdi. Keyfi iktidar tehlikesinden kurtarılamayacak bu tür yetkilerin, yukarıda belirtilen ilkelere aykırı nitelikte, Mahkeme'nin gözden uzak tutamayacağı ciddi sonuçları olurdu (bk. Lawless (Esas hk), parag. 44; Delcourt, parag. 25).
Mahkeme'ye göre Sözleşmenin 6(1). fıkrasının, görülmekte olan dava için taraflara tanıdığı usul güvencelerini ayrıntılı olarak tanımlarken, bu tür güvencelerden yararlanmayı mümkün kılan mahkemeye başvurmayı korumaması düşünülemez. Eğer ortada bir dava yoksa, yargılamanın adil, aleni ve süratli olmasının hiç bir anlamı kalmayacaktır.
36. Yukarıdaki görüşler birlikte ele alındığında, mahkemeye ulaşma hakkının, Sözleşmenin 6(1). fıkrasında ifade edilen hakkın kurucu bir unsurunu oluşturduğu sonucuna varılabilir. Bu, Sözleşmeci Devletlere yeni bir yükümlülük yükleyen aşırı bir yorum değildir: Bu yorum, kendi bağlamında hukuk yaratan bir anlaşma olan bu Sözleşme'nin maksadı ve amacı göz önünde tutularak okunan 6(1). fıkrasının birinci cümlesine (bk. Wemhoff, parag. 52) ve hukukun genel ilkelerine dayanmaktadır.
Mahkeme, Viyana Sözleşmesinin 32. maddesinde gösterilen "ek yorum araçları"na dayanmaksızın, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının, herkesin kişisel hakları ve yükümlülükleriyle ilgili her türlü iddiasını bir mahkeme veya bir yargı yeri önüne çıkarma hakkını güvence altına aldığı sonucuna ulaşmaktadır. Böylece 6. madde, mahkemeye başvurma hakkının, yani kişisel konularda mahkemeye dava açma hakkının sadece bir yönünü oluşturan "mahkeme hakkı"nı düzenlemektedir. Sözleşmenin 6(1). fıkrasında mahkemenin organizasyonu ve kompozisyonu ile davanın yürütülmesi bakımından getirilen güvenceler, işte bu hakka eklenmiştir. Kısaca hepsi birlikte, adil yargılanma hakkını oluşturmaktadır. Mahkeme'nin bu davada, 6(1). fıkrasının uyuşmazlığın esası üzerinde bir kararı gerektirip gerektirmediğini tespite ihtiyacı yoktur (İngilizce "determination" (karara bağlama), Fransızca "décidera").
B. "Örtülü Sınırlamalar" Üzerine
37. Yukarıda 26. paragrafta belirtilen mahkemeye başvurma hakkını engelleme, 6(1). fıkrasında güvence altına alınan bir hakkı etkilediğinden, geriye, söz konusu maddedeki hakkın kullanılmasına veya kullanılması imkanına bazı meşru sınırlamalar getirilmek suretiyle, bu engellemenin haklı görülüp görülemeyeceğini tespit etmek kalmaktadır.
38. Mahkeme, Komisyon ve Hükümetin alternatif sunuşlarındaki görüşleri dikkate alarak, mahkemeye ulaşma hakkının mutlak olmadığını kabul etmektedir. Bu hak Sözleşme'nin, kelimenin dar anlamında tanımlamaksızın beyan ettiği (md. 13, 14, 17 ve 25) bir hak olduğundan, her hangi bir hakkın gerçek kapsamını sınırlayan hudutlardan başka, örtülü olarak izin verilen sınırlamalara da tabidir.
20 Mart 1952 tarihli Protokolün "hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz" düzenlemesi ile sınırlı bulunan 2. maddesinin birinci cümlesi de benzer bir sorun doğurmuştur. Mahkeme, Belçika'daki eğitimde kullanılan dil hakkındaki yasaların belirli yönleri ve bu davanın esası hakkında verdiği 23 Temmuz 1968 tarihli kararda şöyle demiştir:
Eğitim hakkı ... özel niteliği nedeniyle, Devlet tarafından toplumun ve bireylerin ihtiyaçları ve kaynakları bakımından zamana ve yere göre değişen düzenlemeler yapılmasını gerektirmektedir. Söylemeye bile gerek yok ki, bu tür düzenlemeler hiç bir zaman eğitim hakkının özünü zedeleyemez ve Sözleşme'de kabul edilen diğer haklara aykırı olamaz (bk. Belçika'da Eğitim Dili Davası (Esas hk), parag. 5).
Bu düşünceler Sözleşme'de düzenlenen eğitim hakkı için geçerliyse, Sözleşme'de açıkça belirtilmeyen bir hak için daha çok geçerlidir.
39. Hükümet ve Komisyon, mahkemelere başvurma konusunda, örneğin küçükler ve akıl hastası kişilerle ilgili olarak Devletlerin mevzuatlarında bulunan çeşitli düzenlemelerden, özellikle de sınırlamalardan örnekler göstermişlerdir. Golder'ın şikayetçi olduğu yasaklama, pek az rastlanan ve çok değişik türden bir yasaklama olduğu halde, bu tür sınırlamaların bir örneğini oluşturmaktadır.
Mahkeme'nin görevi, hükümlülerin durumu bakımından kabul edilebilir sınırlamaların ne genel bir teorisini kurmak, ne de 1964 tarihli Cezaevi Tüzüğünün 33 (2), 34 (8) ve 37 (2). fıkralarının Sözleşme'ye uygunluğu hakkında soyut olarak karar vermektir. Bir kişinin verdiği dilekçe nedeniyle el atılan olayda Mahkeme'den sadece, söz konusu Tüzüğün bu olaya uygulanmasının Golder'ın zararına olarak Sözleşme'yi ihlal edip etmediği noktasında karar vermesi istenmektedir (De Becker, parag. 35).
40. Bu bağlamda Mahkeme kendi yetkisini, aşağıdaki noktalara hasretmektedir.
Golder, iftira nedeniyle Laird'ı dava etmek amacıyla bir avukata danışmak üzere İçişleri Bakanlığından izin almak için dilekçe göndererek, bu cezaevi görevlisi tarafından 25 Ekim 1969'da kendisine karşı yapılan ve hakkında kötü sonuçlar doğuran, dahası 20 Mart 1970 tarihinde bile bazı sonuçlarını sürdüren suçlamadan kurtulmak istemektedir (bk. yukarıda parag. 12, 15 ve 16). Açılması tasarlanan dava ayrıca, başvurucunun cezaevinde bulunduğu sırada meydana gelen ve cezaevi yaşamıyla bağlantılı bir olaya temas edecektir. Nihayet bu dava, İçişleri Bakanlığı'nın otoritesine tabi olan ve görevi sırasında suçlama yapan bir cezaevi görevlisine karşı yöneltilecektir.
Bu koşullarda Golder haklı olarak, dava açmak amacıyla bir avukata danışmak istemiştir. Tasarlanan davanın sonucuna ilişkin ihtimalleri değerlendirmek, İçişleri Bakanlığının görevi değildir; ileri sürülebilecek her hangi bir iddia hakkında karar vermek bağımsız ve tarafsız mahkemelerin görevidir. İçişleri Bakanlığı Golder'ın talep ettiği izni vermemekle, Sözleşmenin 6(1). fıkrasında güvence altına alınan mahkemeye gidebilme hakkına saygı göstermemiştir.
II. Sözleşmenin 8. maddesinin ihlali iddiası
41. Komisyon çoğunluğunun görüşüne göre (bk. Rapor, parag. 123), Sözleşmenin "6(1). fıkrasının ihlalini oluşturan olaylar, 8. maddenin de ihlalini oluşturur". Hükümet bu görüşe katılmamıştır.
42. Sözleşmenin 8. maddesi şöyledir:
1. Herkes özel ve aile yaşamı, konutu ve haberleşmesi için saygı görme hakkına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzensizliğin veya suçun önlenmesi, genel sağlığın veya genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla hukuka uygun olarak yapılan ve demokratik bir toplumda gerekli bulunan müdahalelerin dışında, kamu makamları tarafından hiç bir müdahale yapılamaz.
43. İçişleri Bakanlığının Golder'ın 20 Mart 1970 tarihli dilekçesini reddetmesinin ilk ve doğrudan sonucu, bir avukatla ilişki kurmak için olağan bir yol olan haberleşmesini engellemek olmuştur. Olayda, Golder'ın avukata veya bir hukuk danışmanına yazdığı, 8(1). fıkrası anlamında haberleşme sayılabilecek mektup veya bir mesajın durdurulması veya sansür edilmesi bulunmamaktadır; ancak buradan Hükümetin vardığı gibi, bu olayda 8. maddenin uygulanamayacağı sonucuna ulaşmak yanlış olacaktır. Bir kimsenin haberleşme girişimini engellemek, "haberleşmesi için saygı görme hakkı"nı kullanmasına çok dolaylı bir müdahale biçimi oluşturur. Müdahalenin denetimi 8. madde kapsamına tartışmasız girerken, müdahalenin kendisinin 8. madde kapsamı dışında kalması düşünülemez. Eğer Golder İçişleri Bakanlığından izin istemeden veya Bakanlığın kararına rağmen bir avukata yazmış olsaydı, mektupları gönderilmeyecekti; o zaman Golder 8. maddeye dayanabilecekti. 1964 tarihli Cezaevi Tüzüğünün hükümlerine uygun davranmakla, Golder'ın 8. madde korumasından yararlanma hakkını kaybedebileceği düşünülecek olursa, paradoksal ve hakkaniyete uygun olmayan bir sonuca varılacaktır.
Buna göre Mahkeme, başvurucunun dilekçesinin reddedilmesinin 8. maddeyi ihlal edip etmediğinin belirlenmesi hakkında karar vermesi gerektiğini tespit etmiştir.
44. Hükümetin sunuşuna göre haberleşmeye saygı hakkı, 8(2). fıkrasının kapsadığı müdahalelerden ayrı olarak, 5(1)(a) bendindeki örtülü sınırlamalara da tabidir: Yetkili bir mahkemenin verdiği hapis cezası, Sözleşme'nin 8. maddesi de dahil, bir çok maddenin kullanılmasını kaçınılmaz olarak etkileyen sonuçlara sahiptir.
Komisyon'un da vurguladığı gibi bu iddia, Mahkeme'nin "Derbederlik" (Vagrancy) davasında (bk. De Wilde, Ooms ve Versyp, (Esas hk), parag. 93) konuyu 8. madde ile ilgili ele alış tarzına uygun değildir. Ayrıca ve özellikle bu sunuş 8. maddenin açık ifadesiyle çelişmektedir. Bu Maddenin 2. fıkrasında ("...dışında... hiç bir müdahale yapılamaz") biçimindeki yasaklayıcı formülasyon, örtülü sınırlamaya yer bırakmamaktadır. Bu bakımdan, 8. maddede açıklıkla tanımlanan haberleşmeye saygı hakkının hukuki statüsü, mahkeme hakkının (bk. yukarıda parag. 38) hukuki statüsü ile tam bir karşıtlık oluşturmaktadır.
45. Hükümet alternatif olarak, şikayet konusu müdahalenin 8(2). fıkrasında öngörülen koşulları yerine getirdiğini ileri sürmüştür.
Müdahalenin "hukuka uygun olarak", yani 1964 tarihli Cezaevi Tüzüğünün 33(2) ve 34(8). fıkralarına göre yapılmış olduğu tartışmasızdır.
Mahkeme ayrıca, bir hükümlünün haberleşmesine saygı görme hakkını kullanmasına müdahalenin "gerekliliği"ni, hapisliğin olağan ve makul koşullarının göz önünde tutularak değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Örneğin, "düzensizliğin veya suçun önlenmesi" bir hükümlüye, serbest bir kişiden daha geniş müdahale önlemleri uygulanmasını haklı kılabilir. 5. madde anlamında hukuka uygun bir özgürlükten yoksun bırakma, sadece ve sadece bu ölçüye kadar 8. maddenin uygulanmasına tecavüz etmez.
Mahkeme, yukarıda belirtilen 18 Haziran 1971 tarihli kararında "derbederlik nedeniyle tutulan (Md.5(1)(e)), (-yani bir mahkemenin verdiği mahkumiyet kararından sonra hapsedilmeyen-) kimselerin durumunda bile", kanunen yetkili ulusal makamların, "düzensizliğin veya suçun önlenmesi, genel sağlığın veya genel ahlakın korunması, ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla yasaklar koymanın 'gerekli' olduğuna inanmak için yeterli gerekçelere" sahip olabileceklerine karar vermiştir. Ne var ki, o olaylarda başvurucuların haberleşme girişimlerini önleme gibi bir sorun yoktu; o davada sadece, gözaltında tutulan derbederler ile seçtikleri danışmanları arasında özel haberleşmeleri, bir dizi olayda uygulanmayan, bir izleme vardı (bk. De Wilde, Ooms ve Versyp (Esas hk), parag. 93).
Hükümet, Golder'ın şikayet ettiği müdahalenin "gerekli" olduğunu göstermek için, düzensizliğin veya suçun önlenmesini ve belirli bir ölçüde kamu güvenliği ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasını ileri sürmüştür. Mahkeme, Sözleşmeci Devletlere bırakılan takdir yetkisini dikkate aldığı halde, "demokratik bir toplum" çerçevesinde bu müdahalelerin, nasıl olup da İçişleri Bakanlığının Golder'ın Laird'i iftira nedeniyle dava etmek amacıyla bir avukatla haberleşmesini önlemesini gerektirdiğini anlayamamaktadır. Mahkeme Golder'ın, cezaevi görevlisinin görevini yerine getirdiği sırada ve cezaevinde meydana gelen olayla ilgili olarak kendisine karşı yaptığı suçlamadan temize çıkmak istediğini yeniden vurgulamaktadır. Bu koşullar çerçevesinde Golder, haklı olarak bir avukata yazmak isteyebilecektir. Açılması düşünülen davanın sonuçlarını -bugün artık Mahkeme'nin olan- değerlendirme görevi, İçişleri Bakanlığının işi değildir; başvurucuya hakları üzerinde tavsiyelerde bulunmak bir avukatın, ve önüne getirilmiş bir davada karar vermek ise bir mahkemenin görevidir.
Başvurucunun bir avukatla haberleşmesi kişisel bir dava açılmasına ve sonuç olarak, Sözleşme'nin başka bir maddesinde, yani 6. maddesinde varolan bir hakkın kullanılması için hazırlık aşaması olacağından, İçişleri Bakanlığı kararının "demokratik bir toplumda gerekli" olduğu kanıtlanamamıştır.
Böylece Mahkeme, 8. maddeye aykırılık bulunduğu sonucuna varmaktadır.
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
46. Sözleşmenin 50. maddesine göre Mahkeme, bu davada olduğu gibi, Sözleşmeci Devletin bir makamı tarafından "alınan bir kararın tamamen veya kısmen ... Sözleşme'yle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğu" sonucuna varırsa, "eğer bu (Devletin) iç hukuku, bu kararın ... sonuçlarını ancak kısmen onarmaya imkan veriyorsa", ve "gerekliyse", zarar gören tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir.
Mahkeme İçtüzüğü de, Mahkeme'nin "Sözleşme'ye aykırılık tespit etmesi halinde, İçtüzüğün 47. maddesi son cümlesinin uygulanması talebine ilişkin sorunun karara hazır olması durumunda, Sözleşme'nin 50. maddesinin uygulanması hakkında bir hükmü aynı karar içinde verebileceği"ni "sorun karara hazır değilse", Mahkeme'nin "bunun tümünü veya bir kısmını saklı tutacağı(nı) ve diğer usulleri karar bağlayacağını" ifade etmektedir (İçtüzüğün 50(3). fıkrasının birinci cümlesinin, 48(3). fıkrasıyla birlikte okunması).
11 Ekim 1974 günü öğleden sonraki duruşmada Mahkeme, tarafların temsilcilerini davet ederek, İçtüzüğün 47. maddesinin son cümlesine göre, bu davada 50. maddenin uygulanması sorunu ile ilgili görüşlerini sunmalarını istemiştir. Bu görüşler ertesi gün yapılan duruşmada sunulmuştur.
Ayrıca, Komisyon'un nihai sunuşunun okunmasından hemen sonra Mahkeme Başkanının sorduğu soruya karşılık olarak Baş Temsilci, Komisyon'un başvurucu bakımından adil bir karşılık ödenmesi talebini sunmadıklarını ve sunmayı saklı tutmadıklarını teyid etmiştir.
Mahkeme buna göre, kendisinin usulüne uygun olarak ortaya koyduğu yukarıdaki sorunun karara hazır olduğunu ve gecikmeksizin karar verilebileceğini kabul etmiştir. Mahkeme, başvurucunun haklarının ihlal edildiğinin tespit edilmesinden başka, adil bir karşılık ödemeye hükmedilmesinin gerekmediği görüşündedir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. Üçe karşı altı oyla, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının ihlaline;
2. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 8. maddesinin ihlaline;
3. Oybirliğiyle, yukarıdaki tespitlerin 50. madde bakımından adil bir karşılık için yeterli olduğuna,
Karar Vermiştir.
SONKARARIN YERİNE GETİRİLMESİ
BAKANLAR KOMİTESİ: DH (76) 35; 22.06.1976
Hükümetin verdiği bilgiye göre: İçişleri Bakanı 5 Ağustos 1975 tarihinde Parlamentoda yaptığı konuşmada, Mahkeme'nin kararına idari tasarruflarla hemen etki kazandırılacağını ve İngiltere ile Galler'de yürürlükte olan 1964 tarihli Cezaevi Tüzüğünde yapılacak değişikliklerin Parlamento önüne getirileceğini belirtmiştir. İngiltere ve Galler'deki hapishanelerde yeni usullerin uygulanmasına derhal başlanabilmesi için, 6 Ağustos 1975'te gerekli talimatlar verilmiştir. Bu yeni talimatların sonucunda, bir mahpusun bir hukuk davası açmak üzere bir avukata danışmak veya doğrudan bu tür bir dava açmak için İçişleri Bakanlığından izin alma zorunluluğu kaldırılmış olup, mahpusun talebinin her zaman karşılanabilmesi için sadece bir başvuru yapmasının yeterli olması sağlanmıştır. Yeni düzenlemeden mahpusları haberdar etmeleri için hapishane müdürlerine bir bildirim metni gönderilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy