(AİHS m. 1, 3, 5, 6, 14, 15, 33, 50)
DAVANIN ESASI (özet)
I. Olağanüstü hal ve ardalanı
11. Başvurucu İrlanda Cumhuriyetinin, davalı Birleşik Krallık Hükümeti aleyhine yaptığı bu başvurunun köklerinde, Kuzey İrlandada süregelen trajik kriz yer almaktadır. İrlanda adasının her yanında görülen terör eylemlerine karşı Kuzey İrlandadaki yetkililer, Ağustos 1971 tarihinden Aralık 1975 tarihine kadar bir dizi yargısız gözaltına alma, tutma ve enterne etme yetkileri kullanmışlardır. İşte bu davanın konusu, bu yetkilerin alanı ve uygulamadaki işleyişi ile özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilere yapıldığı iddia edilen kötü muamelelerdir.
12. Davalı Devlet tarafından Komisyona verilen bilgilere göre, Kuzey İrlandada 1975 yılına kadar bazen kamu düzeninin bozulması, bazen de terör faaliyetleri şeklinde görülen şiddet eylemleri sonucu 1,100 kişi ölmüş, 11,500 kişi yaralanmış ve 140 milyon Pounddan fazla maddi zarar meydana gelmiştir.
A. Toplumsal, Anayasal ve Siyasal ardalan
13. 1922 yılından önce İrlanda adasının tamamı, Birleşik Krallığın bir parçası durumundadır. 1921 yılında yapılan bir anlaşmanın ardından, 32 vilayetten (county) meydana gelen İngiliz Uluslar Topluluğu içinde özyönetime sahip Serbest İrlanda Cumhuriyetinin kuruluşunu kabul eden bir yasa çıkarılmıştır. Kuzeydeki Ulster Eyaletinin dokuz vilayetinin altısından çekilmek ve Birleşik Krallığa bırakmak için hazırlık yapılmış, bu tasarı 1922de gerçekleşmiştir. Bundan sonra Serbest İrland Cumhuriyeti geride kalan yirmi altı vilayetin yönetiminden sorumlu bir Devlet haline gelmiş ve 1937 yılında İrlanda Cumhuriyeti adıyla bilinen bu Devletin bağımsızlığını ve egemenliğini ilan eden yeni bir Anayasa yürürlüğe girmiştir. İrlanda İkinci Dünya Savaşından sonra İngiliz Uluslar Topluluğundan ayrılmış ve bir cumhuriyet olduğunu ilan etmiştir.
14. 1920li yıllardan sonra yukarıda sözü edilen altı ilden meydana gelen Kuzey İrlanda, ayrı bir Hükümet ve Parlamentoya sahip olmuştur. Ayrıca bu Eyaletin (yani bu kararda sözü edilen altı vilayetin) seçmenleri, Birleşik Krallık Parlamentosuna on bir üye seçmiştir. 30 Mart 1972 tarihinde Birleşik Krallık makamlarının bu Eyaletin doğrudan yönetimini ele almasına kadar (bk. aşağıda parag. 49), Kuzey İrlanda Parlamentosu ve Hükümet, belirli konular dışında tam yetkili birer yasama ve yürütme organı olarak faaliyette bulunmuşlardır.
15. Kuzey İrlanda, türdeş bir topluma sahip değildir; uzun zamandır süregelen husumetlerle bölünmüş iki topluluktan meydana gelmiştir. Topluluklardan biri Protestan olup, Birlikçi ve Kralcı gibi değişik terimlerle ifade edilmekte, diğeri ise genellikle Katolik olup, Cumhuriyetçi ve Milliyetçi olarak adlandırılmaktadır. Bir buçuk milyonluk nüfusun üçte ikisi Protestan, kalan üçte biri ise Katoliktir. Çoğunluğu oluşturan topluluk, on yedinci yüzyılda Britanyadan adaya göç edenlerin soyundan gelmektedir. İki grup arasındaki bugünkü husumet hem dine, hem de toplumsal, ekonomik ve siyasal farklılıklara dayanmaktadır. Özellikle Protestan topluluk, Birleşik Krallıktan bağımsızlaşarak birleşmiş bir İrlanda düşüncesine ısrarla karşı koymuşken, Katolik topluluk geleneksel olarak bu düşünceyi desteklemiştir.
16. İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA), yarı askeri nitelikli gizli bir örgüttür. Adanın bölünmesinden önceki huzursuzluk döneminde hem Birleşik Krallıkta ve hem de İrlanda Cumhuriyetinde kurulan IRA, ne Kuzey İrlandayı Birleşik Krallığın bir parçası olarak kabul etmekte, ne de İrlanda Cumhuriyetindeki demokratik düzeni tanımaktadır. IRA, belirli aralıklarla İrlanda adasının her iki tarafında ve Büyük Britanyada terör eylemlerini tırmandırmaktadır. IRA sadece1962 yılından sonra bir kaç yıl pek etkin olamamıştır.
17. Kuzey İrlanda Parlamentosu ilk kez 1922de asayiş ve güvenlik ile ilgili olarak Kamu Görevlileri Özel Yetkiler Yasasını çıkarmıştır. Bundan sonra "Özel Yetkiler Yasası" diye geçecek olan bu yasa bir yetki yasası olup, bu Yasaya dayanılarak daha sonra zaman zaman Kararnameler çıkarılmış ve uygulamaya konulmuştur. Nitekim, örneğin 1949 tarihinden önceki bir Kararname, aralarında IRAnın da bulunduğu bazı örgütleri yasadışı ilan etmiştir. IRAnın Büyük Britanyada ve Kuzey İrlandada baskınlar yapmasının ardından, konuta girme ve arama yapma yetkileri veren Kararnameler çıkarılmıştır. Bu davanın da konusu olan özgürlükten yoksun bırakma ile ilgili 10, 11(3), 11(2) ve 12(1) sayılı Kararnameler aşağıda 81-84. paragraflarda yer almıştır.
18. Her iki topluluğun farklı isteklere sahip olması Kuzey İrlandadaki partilerin, Birleşik Krallığın başka yerlerinde ve öteki ülkelerdeki gibi nedenlerle değil de, Birleşik Krallığın bir parçası olan Kuzey İrlandanın statüsüne gösterilen tutum nedeniyle bölünmeleri sonucunu vermiştir. Kuzey İrlandanın Birleşik Krallık içinde kalmasını isteyen Protestan topluluk genellikle Birlikçi Partiye oy verirken, Katolik topluluk birleşmiş ve bağımsız İrlandadan yana olan adayları desteklemiştir. Belirli bir büyüklüğe sahip olan iki topluluğun kutuplaşmasının kaçınılmaz sonucu olarak hemen bütün Protestanlar tarafından desteklenen Birlikçi Parti, Kuzey İrlanda Parlamentosunda sürekli bir çoğunluğa sahip olmuş, 1972deki doğrudan yönetime kadar elli yıl boyunca Eyalette Hükümet olmuştur. 1920li yılların başında oransal temsilin kaldırılması ve yerleşim birimlerinin yeniden düzenlenmesi, parlamenter çoğunluğun hacminde büyük bir artışa neden olmuştur. Anlaşılabileceği gibi bu durum, Katolik topluluğun gözünü açmıştır.
19. Katolik topluluğun sadece küçük bir bölümü IRAyı hemen hemen her zaman aktif olarak desteklemişken, büyük bir bölümü Birlikçi hükümetten ve hükümeti kuran parlamenter çoğunluktan daima hoşnutsuz olmuştur. Bu nüfus içindeki Katolikler, kendilerini ayrımcılığa uğramış hissetmişlerdir. 1968-1969da altı vilayette meydana gelen karışıklıkların nedenlerini araştırmak üzere Kuzey İrlanda Parlamentosunun Mart 1969da görevlendirdiği Cameron Komisyonu verdiği raporda, Katolikler tarafında yapılan bir çok haklı şikayetin sebebinin, özellikle konut tahsisi, yerel yetkililerin atanması, yerel seçimlerdeki sınırlamalar ve mıntıka sınırlarının ve seçim çevrelerinin kasten değiştirilmesi ile ilgili olduğunu belirtmiştir. İnsan Hakları Avrupa Komisyonu, Kuzey İrlandanın siyasal sisteminde bir topluluktan yana belirli bir eğilim bulunduğu sonucuna varmıştır. 1920li yılların başında bugünkü ile karşılaştırılabilir bir oranda olmasa da, bölünmeden sonra iki topluluk arasında az yada çok, ama daima bir gerilim olmuştur.
B. Krizin 1969 yılına kadar olan gelişimi
20. 1963 yılında Katolik topluluğun "kişisel haklar" (civil rights) için bir kampanyaya doğru ilk hareketleri başlamıştır. Bu kampanyanın hedefi, genel olarak söylendiğinde, yukarıda değinilen ayrımcılığın kaldırılmasıdır.
İşte bu dönemde Protestan şiddet gösterileri ortaya çıkmaya başlamıştır. 1964de Belfastta, bir Protestan yürüyüşünün ardından ciddi bir kargaşa olmuştur. Mart 1966da, Katoliklerin okullarına ve mülklerine yangın bombaları atılmıştır. Mayıs 1966da, kendisini Ulster Gönüllü Kuvveti (Ulster Volunteer Force "UVF") olarak adlandıran ve polis tarafından daha önce bilinmeyen bir grup, IRAya savaş açtığını ve bütün IRA üyelerinin öldürüleceğini söyleyen bir bildiri yayınlamıştır. Bundan kısa bir süre sonra Belfastta iki Katolik öldürülmüş, ikisi de ağır yaralanmıştır. Hemen ardından UVF üyesi üç Protestan, bu saldırılardan dolayı suçlanarak mahkum olmuştur. Polisin sadece 5 veya 6 kişiden meydana geldiğine inandığı UVF, Haziran 1966da yasadışı ilan edilmiştir. UVFnin 1969 yılından itibaren etkisiz kaldığı görülmektedir.
1962 yılından sona siyasal faaliyet üzerinde yoğunlaşan IRAnın, bu dönem içinde önemli bir şiddet eylemi görülmemiştir.
21. 1967 yılı boyunca Katolik topluluk için "kişisel haklar" hareketi hız kazanmıştır. Ağustos 1968deki ilk "kişisel haklar" yürüyüşü olaysız sona ermiş, ancak Ekim ayında polisle çatışma ve Londonderrydeki bir yürüyüşten sonra iki gün süren bir kargaşa meydana gelmiştir.
22. Kuzey İrlanda Hükümeti 22 Kasım 1968de, Katoliklerin sorunları ele alan bir reform programı açıklamıştır. Buna rağmen, "kişisel haklar" hareketi kampanya ve yürüyüşlerini sürdürmüştür. Bu yürüyüşler yine polisle çatışmalara ve genellikle taş ve sopa gibi şeyler taşıyan Protestan karşı göstericilerle şiddetli çatışmalara yol açmıştır.
23. Gösteriler, karışıklık ve kargaşa, 1969 yılında çeşitli yerlerde sürmüştür. Cameron Komisyonu, Kuzey İrlanda Parlamentosuna Eylül 1969da sunduğu raporun 226. paragrafında, bazı aşırı Protestan örgütlerin "düzensizliklerin meydana gelmesinde, acıları tahrik etmede ve kanuna muhalefeti sürdürmede doğrudan ve ağır bir sorumluluk taşıdığını" belirtmiştir. Camero Komisyonu ayrıca, polisin bazı huzursuzlukları el alış tarzını da eleştirmiştir.
24. 1969 yılının Mart ve Nisan aylarında, üç vilayette beş tane su ve elektrik tesisinde UVFnin neden olduğu sanılan beş patlama meydana gelmiştir. Britanya askeri birlikleri Eyalete sevk edilmiştir.
Kuzey İrlanda Başbakanının hazırladığı reform programlarının Protestanlar arasında ilgi bulmaması üzerine, Nisan ayının sonunda görevinden istifa etmiştir. Bir kaç gün sonra yerine geçen yeni Başbakan, siyasal protestolar ve yürüyüşlerle ilgili olarak suçlanan ve mahkum olan kişilere genel bir af getirildiğini açıklamıştır.
25. Gerilim yüksek düzeyde sürmüş, mezhep huzursuzlukları Ağustosun ortasına kadar aralıklarla devam etmiştir. Protestan töreninin 12 Ağustos 1969daki geleneksel yıldönümü, önce Londonderrynin her yerinde, daha sonra Belfastta ve diğer yerlere yayılan ve günlerce süren geniş çaplı bir kargaşayı ateşlemiştir. Halktan 10 kişinin öldürülmesinden ve 4 polis ile 145 sivilin yaralanmasından sonra, Britanya askeri birliklerinin yardıma çağrılması gerekli görülmüştür.
26. Kuzey İrlanda Başbakanının 18 Ağustosta yaptığı barış çağrısına, her iki topluluğun temsilcileri de katılmıştır. Ertesi gün, Birleşik Krallık ve Kuzey İrlanda Hükümetleri, 6 vilayette reform yapmak için kesin kararlı olduklarını teyid eden ortak bir bildiri yayınlamışlardır.
Ekim ayında bir reform programı açıklanmıştır. Bu program polisin ve yerel yönetimin yeniden örgütlenmesini, kamuda istihdam edilmede ayrım yapılmasını yasaklayan önlemleri ve Topluluk İlişkileri Komisyonu ile merkezi bir konut idaresinin kurulmasını içermektedir.
27. Ne var ki, Eyalet polisinin görevleri ve örgütlenmesi ile ilgili bir hükümet raporunun yayınlanması, Protestan çevrelerinde şiddetli tepkilere yol açmıştır. 11 Ekimde, bir polis Belfastta Protestan kargaşaya katılanların oluşturduğu kalabalığın arasından açılan ateş sonucu öldürülmüştür. Bu polis, son bir kaç yıl içindeki karışıklıklarda öldürülen ilk güvenlik görevlisi olmuştur.
28. IRA, 1969 yılında önemli bir faaliyette bulunmamıştır. Ancak 1969 yılının Paskalya yortusunda gönüllülerini alarma geçirerek bütün güçlerini yeniden faal hale getirmiştir. IRA aynı zamanda, polisin Katolikler arasında güven kaybetmesinin bir sonucu olarak destek kazandığını düşünmüştür.
IRA, yılın sonuna doğru iki kanada bölünmüştür. Bir süredir bütün İrlandaya sosyalist bir halk cumhuriyeti getirmeyi düşünen hareket ile böyle bir tasarının IRAyı geleneksel amaçlarından saptıracağını düşünen hareket arasında çekişme bulunuyordu. Yeni siyasal doktrinin izleyicileri Resmi (Official) IRA durumuna gelirken, gelenekçiler kendilerini Geçici (Provisional) IRA olarak yeniden düzenlemişlerdir. Her iki fraksiyon da askeri örgütlenme çizgisini korumuşlardır.
C. 1970den, enternenin başladığı 9 Ağustos 1971e kadar durum
29. 1970 yılından itibaren durum giderek kötüleşmiştir. Polis tarafından kaydedilen patlama sayısı 1969da sekiz iken, 1970te 155e fırlamıştır. Komisyon tarafından dayanılan istatistiğe göre, patlamaların sadece 25i Kralcılar tarafından yapılmıştır; patlamaların çoğunluğunun IRAnın işi olduğu konusunda ise kuşku yoktur. Yıl boyunca 23 sivil ile iki polis öldürülmüştür. Polis bu öldürmelerin hiçbirini Protestan faaliyetlerine bağlamamıştır.
30. IRAnın terör faaliyetleri ciddi olarak 1970 yılında, önce binaların bombalanması ve güvenlik güçlerine saldırılar biçiminde başlamıştır. Hiç kuşkusuz Kralcılar tarafından da, çoğunlukla Birlikçiliğe düşman görülen politikacılara ve Katoliklerin sahip olduğu veya yerleştiği yerlere, özellikle de işyerlerine karşı yönelen terör faaliyetleri olmuştur. Gerçekten de bazı patlamaların sorumluluğunu UVF üstlenmiştir.
31. Terör olarak adlandırılabilecek faaliyetlerdeki keskin yükseliş, 1970 yılı boyunca seyrek de olsa devam eden ve beldeler arası yolların tahrip edilmesi suretiyle bir kişinin ölümüne yol açan olaylar nedeniyle devam etmiştir.
32. 1971 yılının Ocak-Temmuz ayları arasında, IRAnın terör faaliyetlerinde büyük bir yükselmenin meydana gelmesiyle şiddet olaylarında artış olmuştur. Polis istatistikleri 94ü sadece Temmuz ayında olmak üzere, toplam 304 patlamanın olduğunu kaydetmektedir. Güvenlik kuvvetlerinin kurşunlanması artmış ve olaylar sırasında ilk kez askerler öldürülmüştür. Yılın başından 9 Ağustosa kadar 13 asker, 2 polis ve 16 sivil öldürülmüştür. Ayrıca, hem Katolik ve hem de Protestan semtlerinde uzun süreli ve ciddi karışıklıklar meydana gelmiştir.
Bir sivilin öldüğü bir patlamanın dışında, bu olaylara Kralcıların sebebiyet verdiğine dair bir kanıt yoktur. Başvurucu Devletin kendi hesaplamalarına göre, toplam 304 patlamadan sadece 94ü Kralcılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ayrıca 1970de olduğu gibi, Kralcı teröristlerin kullandığı çubuk bombalar IRAnın kullandıklarıyla karşılaştırıldığında pek güçlü değildir.
Komisyon raporunda, bu dönemdeki terör eylemlerinin büyük çoğunluğundan tamamıyla IRAnın sorumlu olduğu belirtilmiştir. Kralcıların terör eylemleri azalmıştır; varolan Kralcı terör eylemlerinin, IRAnın faaliyetleri gibi örgütlenmiş yüksek bir mücadele oluşturacak kadar ileri gittiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Komisyonun vardığı sonuca göre, ciddi terör tehdidi ve uygulamasının hemen hemen hepsi IRAdan gelmektedir.
33. 1970 ve 1971 yıllarında siyasal cephede, 1969da açıklanan reformların (bk. yukarıda parag. 26) uygulanmasında ilerleme sağlanmıştır. Ne var ki, Kuzey İrlanda Başbakanı Mart 1971de istifa etmiştir. Yerine gelen Başbakan, Haziran 1971de Hükümetin işleyişinde azınlık topluluğunun temsilcilerine olumlu bir işlev kazandırmayı planlayan tasarılar hazırlamıştır.
D. Enternenin başladığı 9 Ağustos 1971den doğrudan yönetimin başladığı 30 Mart 1972ye kadara olan dönem
1. Enterne etmeye başlama kararı
34. Yukarıda özetlenen gelişmelerden sonra, Kuzey İrlanda Hükümeti 9 Ağustos 1971de, terörist olduklarından kuşkulanılan kişilerin yargısız olarak tutulmalarını ve enterne edilmelerini sağlamak için bazı tedbirleri yürürlüğe koymuştur. Kuzey İrlanda makamları, bazı Özel Yetki Kararnamelerini değiştirerek, 9 Ağustos 1971den 7 Kasım 1972ye kadar, yargısal olmayan dört tür yetki kullanmışlardır: 1-Sorgulama amacıyla 48 saat süreyle gözaltına alma (10 sayılı Kararname); 2-Gözaltına alma ve nezarette tutma (11(1) sayılı Kararname); 3-Gözaltına alınan bir kimsenin tutulması (11(2) sayılı Kararname); 4-Enterne etme (12(1) sayılı Kararname). Bu yetkilerin kullanılışı ve usulleri aşağıda 81-84. paragraflarda anlatılmıştır.
35. Enterne etme yetkisi basında ve siyasetçiler arasında geniş ölçüde tartışılmıştır. Protestan topluluğu içinde bu tedbirin kullanılmaya başlanması için baskılarda yükselmiştir. 1971 yılının ilk aylarında, Hükümetin IRA tehlikesiyle başetmekte başarısız olduğu iddiasıyla Başbakan aleyhine gösteriler yapılmıştır.
Kuzey İrlanda ve Birleşik Krallık Hükümetleri Londrada yapılan bir toplantıdan sonra, Kuzey İrlanda Hükümeti tarafından 5 Ağustos 1971de gözaltı ve enterne etme politikasının uygulanması konusunda karar alınmıştır. Bu karardan önce, mesele Kuzey İrlandada en üst düzeyde ele alınmış ve her iki Hükümet arasında sık sık görüşmeler yapılmıştır.
1971 Temmuzunun ikinci yarısında güvenlik güçleri, enterne etmeye başlamaktan kaçınmak için son çare olarak IRA içinde kilit adam olduklarına inanılan kişileri sorgulamak için yaptığı aramaları ve gözaltına alma işlemlerini artırmış, terörist olduklarından kuşkulanılan kişilere karşı operasyonlarını yoğunlaştırmıştır. Doksan kadar kişi gözaltına alınmış, fakat önemli bir sonuç elde edilememiştir. Ağustos 1971den önce polis tarafından elde edilen istihbarat, IRA örgütlenmesinin genel bir görünümünden başka bir şey sağlamamıştır.
2. Enterne etmeye başlama kararının nedenleri
36. 1971 yılının ortalarında IRAnın terör faaliyetlerindeki artış, benzeri görülmemiş bir orana ulaşmıştır. İşte bu durum yargısız tutma yetkilerini kullanma kararı bakımından en önemli nedendir.
Davalı Hükümet, enterne etme kararı konusunda başlıca üç gerekçe göstermiştir: İlk olarak yetkililer, terörle baş edebilmek için normal araştırma (investigation) ve cezai kovuşturma (prosecution) usullerinin yetersiz kaldığını, barışı ve düzeni yeniden kurmak için tek usul olan olağan ceza muhakemesi usullerine daha fazla umut bağlanamayacağını düşünmüşlerdir. Birinci ile yakın ilişkisi bulunan ikinci gerekçe, halkın gözünün önemli ölçüde korkutulmuş olmasıdır. Bu korkutma, geçerli bir ikrar, polis veya askerin tanıklığı bulunmadığı zaman, IRA teröristi olduğu bilinen birini mahkum ettirebilmek, genellikle imkansızdır. Ayrıca teröristlerin polise göre daha güvenle dolaştıkları ve Katoliklerin kaleleri olan biline "kurtarılmış" yerleri IRAnın elinde tutması, polisin soruşturma yapmasını ciddi bir biçimde engellemiştir. Üçüncü olarak, Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınırdan geçiş kolaylığı, denetimde güçlük çıkarmaktadır.
Güvenlikle ilgili bu üç gerekçeye ek olarak, siyasal araçlarla terörün üstesinden gelme umudunun kalmadığı ve 1969da başlatılan reform programının, şiddetin sürmesini önlemede başarısız olduğu, Kuzey İrlanda ve Birleşik Krallık Hükümetlerinin kararında yer almaktadır.
Yetkililer bu nedenlerle, terör faaliyetlerinden ciddi olarak kuşkulanılan, ancak mahkemede aleyhlerinde yeterli delil gösterilemeyecek olan kişilerin tutulmasının ve enterne edilmesinin uygun olduğu sonucuna varmışlardır. Bu uygulama, ilk aşamada IRAnın etkisini kırmayı amaçlayan geçici bir önlem olarak düşünülmüştür. Daha önce taahhüt edilen siyasal ve sosyal reformları tam olarak gerçekleştirmek için zaman kazanılacağı hesaplanmıştır.
3. Kimlerin gözaltına alınacağı, tutulacağı ve enterne edileceğine dair karar
37. Enterne etme kararının hazırlık aşamasında, Kralcıları da enterne ihtimali tartışılmıştır. Güvenlik güçleri, bazı Kralcıların 1971deki terör eylemlerinden ve "ateşli ayaktakımı" (rabble rousers) diye adlandırılan ve tam olarak terör denilmese bile, şiddet veya korkutma faaliyetlerinden kuşkulanılan bazı aşırı Protestanların varlığından haberdardırlar. Buna rağmen güvenlik güçleri, bu aşamada Kralcıların büyük bir tehdit olmadıkları sonucuna varmıştır. Güvenlik güçlerinin elinde, bu aylarda bombalama ve adam öldürme eylemlerinin IRAdan başka örgütlerin yaptığına dair her hangi bir bilgi yoktur.
IRA terörünün benzeri görülmemiş bir düzeye ulaşması, devleti yıkmak gibi siyasal bir amacı bulunması ve yüksek düzeyde örgütlenmiş olması nedeniyle, düzene karşı gerçek bir tehdit olduğu kabul edilmiştir. Yetkililer, Devlete ve güvenlik güçlerine değil de Katolik toplumuna yönelen Protestan terör eylemlerini, çok daha münferit ve çok daha az örgütlenmiş olarak görmüşlerdir.
38. Polis, enterne etme kararı uygulamaya geçirmeden önceki günlerde, askeri güçlere danışarak, gözaltına alınacak kişilerin bir listesini hazırlamıştır. Bu listede sadece IRA teröristi olduğundan kuşkulanılanlar değil, IRA ile ilişkisi veya bağı bulunduğundan ve hatta bazı örneklerde olduğu gibi, IRA teröristleri hakkında bilgi sahibi olduğundan kuşkulanılan kişiler de yer almıştır. Planlanan eylemin hedefinin IRA olduğu anlaşılmaktadır.
4. Demetrius Operasyonu
39. Askeri personel, son listede yer alan 452 kişiyi gözaltına almak için, kısmen polisin rehberliğinde 9 Ağustos 1971 Pazartesi sabah 4:00te başlayan operasyon gerçekleştirmiştir. Bu operasyonda yaklaşık 350 kişi, Özel Yetkiler Kararnamelerine göre gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınanlar, kendilerini 48 saat süreyle gözaltında tutmak için ayarlanmış üç bölgesel tutma merkezine götürülmüşlerdir (Londonderry vilayetindeki Magilligan Weekend Training Centre, Down vilayetindeki Ballykinler Weekend Training Centre ve Belfasttaki Girwood Park Territorial Army Centre). Gözaltına alınanların hepsi Ulster Kraliyet Polisi (RUC) tarafından sorgulanmıştır. Bunlardan 104 kişi, 48 saat içinde salıverilmiştir. Gözaltında tutulanlar ise Belfastta bulunan "Maidstone" veya "Crumlin Road Prison" denilen iki hapishaneye gönderilmişlerdir. Bunların arasından on iki kişi, günlerce sürecek derin sorguya (interrogation in depth) tabi tutulmak üzere, adı belirlenemeyen bir veya bir kaç sorgulama merkezine götürülmüşlerdir.
Komisyonun da kabul ettiği gibi, Demetrius operasyonu bireyleri hedef alan seçici bir hareket değil, bir bütün olarak IRAyı hedef alan bir temizlik hareketidir. Operasyonun boyutu ve hızı nedeniyle, bazı kişilerin yetersiz veya gerçekdışı bilgilere dayanılarak gözaltına alındıkları ve tutuldukları kabul edilmektedir.
5. Demetrius Operasyonundan sonraki olaylar
40. 9 Ağustos 1971 sabahı 11:15te Kuzey İrlanda Başbakanı enterne etme operasyonun başladığını halka açıklamış ve şöyle demiştir:
"Bu operasyonun başlıca hedefi İrlanda Cumhuriyetçi Ordusudur
Onlar gerçek bir tehlikedir; ama biz gelecekte de, bu tür bir tehlike gösteren örgütlere ve bireylere karşı sert önlemler almakta tereddüt etmeyeceğiz."
41. Listede adı yazılan ve daha sonra kendilerinden kuşkulanılan kişilerin gözaltına alınmaları yıl boyunca sürmüştür.
Demetrius operasyonu tamamlandıktan kısa bir süre sonra, Ağustos 1971de üç bölgesel tutma merkezi kapatılmış ve Özel Yetki Kararnamelerine göre gözaltına alınan kişileri tutmak ve sorgulamak için Eylül-Ekim 1971de Palace Barracksda (Holywood Down vilayeti), Girdwood Parkda (Belfast), Goughda (Armagh vilayeti) ve Ballykellyde (Londonderry vilayeti) polis merkezleri kurulmuştur.
42. Enterne etmeye başlanılması, Katolik topluluğun ve IRAnın şiddetli tepkisine yol açmıştır. Belfastta ve başka yerlerde ciddi karışıklar meydana gelmiş ve güvenlik ortamı hızla bozulmuştur. Katolik topluluğun içinde kamu görevlilerine ve güvenlik güçlerine olan güven azalırken, IRAya olan destek yükselmiştir.
43. Kuzey İrlanda ve Birleşik Krallık Hükümetleri bu tepki karşısında şaşırmışlar, ancak siyasal alanda ilerleme sağlamak için reform çabalarını sürdürmüşlerdir. İçişleri Bakanı Eylül 1971de Londrada Katolik nüfusun kamu hizmetlerinde aktif, sürekli ve güvenceli bir göreve sahip olmaları için Hükümetin kararlı olduğunu açıklamıştır. Yine bu ay içinde İngilterede Birleşik Krallık, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti Başbakanları arasında bir toplantı yapılmıştır. Belfast Hükümetinin Ekim ayında, hükümet içinde muhalefete de yer veren önerileri yayınlanmıştır. Ne var ki bu öneriler, Katolik topluluğun temsilcileri tarafından kabuledilemez bulunmuş ve önerilerden bir sonuç çıkmamıştır.
44. Enterne etme uygulaması ve siyasal alandaki girişimler şiddeti sonuçlandırmamıştır. Tam tersine, enterne etmenin başladığı Ağustos 1971den Aralık 1971e kadar olan dönemde meydana gelen öldürme, patlama ve kurşunlama olaylarının sayısı aynı yılın önceki dönemine göre meydana gelen olayların sayısından daha fazladır. Yıl içinde toplam olarak, 47si güvenlik güçlerinden olmak üzere 146 kişi öldürülmüş, 99 sivil yaralanmış, 729 patlama ve 1437 kurşunlama olayı meydana gelmiştir.
45. Kargaşa ve küçük çaplı işyerlerini bombalama eylemleri dışında, 1971de Protestanlar tarafından az sayıda ciddi şiddet eylemi yapılmıştır. Ağustos ayından yıl sonuna kadar sadece bir tek öldürme, yani Eylül ayında bir Protestana yapılan suikast polis tarafından Kralcılara yüklenmiştir. Diğer taraftan, karşı topluluk üyelerinin evlerini terk etmeleri için verdikleri gözdağı, her iki taraf için de etkili olmasına karşın, resmi rakamlar, bunun daha çok Katolikleri etkilediğini göstermektedir.
46. Şiddet olaylarında meydana gelen bu artış, Protestanlar arasında kaynaşmaya ve Eylül 1971de Ulster Savunma Birliği (UDA) gibi bir tür savunma veya milis kuruluşunun meydana gelmesine yol açmıştır. Ayrıca daha sonra önem kazanacak olan bir gelişme, yani Kralcı örgütler tarafından büyük çapta ve dikkatlice hazırlanmış yürüyüşlerin başladığı görülmektedir (bk. aşağıda parag. 51). UDA, polis tarafından şiddet olaylarına karışan bir örgüt olarak değil de, daha çok siyasal bir örgüt olarak görülmüştür.
47. 1972 yılının başlarında, şiddetin düzeyi küçük çapta düşmesine rağmen, 9 Ağustos 1971den önceki durumdan daha yüksek olmuştur.
30 Ocak 1972de, Katoliklerin yoğun olarak bulunduğu Londonderryde meydana gelen karışıklıkları bastırmak isteyen askerlerin aştığı ateş sonucu 13 kişi ölmüştür. Bu olay Katolikler arasında IRAya verilen desteğin yeniden yükselmesine yol açmıştır.
Yılın ilk üç ayında, 27si güvenlik güçlerinden olmak üzere, toplam 87 kişi öldürülmüştür. Mart ayında biri Protestanlara biri de Katoliklere ait iki suikast gerçekleşmiştir. Kralcılara yüklenen tek öldürme olayı budur. Aynı dönemde IRAya yüklenen en az 421 patlama meydana gelmiştir.
48. Ağustos 1971den 30 Mart 1972ye kadar Kuzey İrlandada toplam 1130 bombalama, 2 binden fazla kurşunlama olayı meydana gelmiş, 158 sivil, 58 asker ve 17 polis öldürülmüş, 2505 sivil, 306 asker ve 107 polis yaralanmıştır.
Yine bu aylarda gözaltı ve enterne kararlarına göre, IRA üyesi olduğundan kuşkulanıldığı için gözaltına alınan 900 kişi, Mart 1972 tarihine kadar tutulmuşlardır. Bu dönemde, mahkumiyet için yeterli delil olduğu düşünüldüğü zaman, Protestanlara ve Katoliklere karşı ceza hukukunun olağan usulleri uygulanmıştır. Böylece 9 Ağustos 1971den 31 Mart 1972ye kadar 1600 kişi, terör eylemleri nedeniyle suçlanmışlardır.
49. Koşulların kötüleştiğini gören Londra Hükümeti, Mart 1972de siyasal bir gelişme umuduyla, Kuzey İrlandadaki güvenliğin sağlanmasında doğrudan sorumluluk üstlenmesi gerektiğine karar vermiştir. Bu karar, Eyalet Hükümetince kabul edilmemiş; bu nedenle 24 Mart 1972de Westministerın (İngiltere Hükümetinin) sadece güvenlik için değil, her konuda doğrudan yönetimi ele alacağı açıklanmıştır.
Birleşik Krallık Parlamentosu tarafından kabul edilen ve 30 Mart 1972 tarihinde yürürlüğe giren Kuzey İrlanda (Geçici Hükümler) Yasasına göre, Kuzey İrlanda Parlamentosunun ve Hükümetin yasama ve yürütme yetkilerinin Birleşik Krallık makamları tarafından kullanılmasına dair geçici hükümler getirilmiştir. Böylece Kuzey İrlanda Parlamentosu saf dışı bırakılarak, bunun yerine Kraliyet tarafından kurulan Order in Council yetkilendirilmiştir. Yine Kuzey İrlanda Hükümetinin yetkileri de Birleşik Krallık Hükümetinin üyesi olan bir Devlet Bakanlığına verilmiştir. Yeni kurulan bu Bakanlık, Birleşik Krallık Parlamentosuna karşı sorumludur. Bu Yasa bir yıllık süre için çıkarılmış, ancak daha sonra süresi uzatılmıştır.
E. Doğrudan Yönetimin başladığı 30 Mart 1972den, Kralcıların ilk kez gözaltında tutulduğu 5 Şubat 1973e kadar olan dönem
50. Doğrudan yönetimi üzerine alan Birleşik Krallık Hükümeti en önemli hedeflerinden birinin, Özel Yetkiler Yasasındaki enterne etmeye sona erdirmek ve bu Yasadaki yetkilerden ne ölçüde vazgeçilebileceğine karar vermek olduğunu açıklamıştır. Kuzey İrlanda Devlet Bakanı 7 Nisan 1972de enterne edilen 47 kişinin ve gözaltında tutulan 26 kişinin salıverildiğini duyurmuştur. Mayıs ayının ortasına kadar 259 kişi salıverilmiştir. Enterne etmeyi tedricen sona erdirme kararı, şiddet düzeyindeki düşmenin getirdiği bir sonuç değildir. Bu karar, daha çok uzlaşma sürecinde bir ilk adım olarak gerilimi düşürmek ve siyasal ilerlemenin yolunu açmak için düşünülmüştür.
Siyasal düzeyde ise Birleşik Krallık, Kuzey İrlandada her iki topluluğun da kabul edebileceği adil bir hükümet biçimi kurma arayışına girmiştir.
51. Doğrudan yönetimin başlamasıyla birlikte gözaltında tutulanların salıverilmesi, Protestan topluluk içinde kızgınlığa ve korkuya neden olmuştur. Bunun hemen ardından, Kralcı taraftaki aşırı hareketlerden birinin lideri tarafından yapılan iki günlük grev çağrısı geniş çapta uygulanmıştır.
30 Mart 1972den sonra UDAnın düzenlediği gösteri ve yürüyüşlerin başladığı görülmektedir. UDA, yeni bir örgütlenmeye gitmiş, üyelerine askeri rütbeler vermeye başlamış, askeri rütbe verilen üyelerinin sayısının 20 ile 30 bin arasında olduğu tahmin edilmiştir. UDA, elindeki güçleri barikatlar kurmak, caddelere engeller koymak ve genel olarak günlük yaşayışa engel olmak için kullanmıştır. Bir çoğu maske ve yarı askeri üniforma giyerek, bazı kereler tahta parçası ve sopa gibi silahlar taşıyarak, kalabalıklar halinde Belfastın merkezinde ve daha başka yerlerde yürümüşlerdir. Bu tür gösterilerin bazen fiziki şiddete de yol açtığı görülmüştür. Caddeleri kapamak, askeri üniforma giymek ve suç sayılan silahları taşımak yasak olduğu halde, güvenlik güçleri daha büyük karışıklıklara yol açacağından çekindikleri için, UDAnın gösterilerine katılanları gözaltına almaya teşebbüs etmemişlerdir. Bu tür yasadışı faaliyetlerle mücadele etmek için Katoliklere ve Protestanlara karşı yargısız gözaltında tutma ve enterne etme yetkileri kullanılmamıştır.
Davalı Hükümet göre, UDAyı yasaklama ihtimali düşünülmüş, ancak üyelerinin büyük çoğunluğunun şiddete karışmadıkları gerekçesiyle bu yasaklamanın amaca hizmet etmeyeceğini kabul etmiştir. Bununla beraber, UDA üyelerinin UVF gibi yasadışı nitelikteki daha küçük ve daha fazla militan gruplara sahip olması nedeniyle, en azından bir ölçüye kadar çizgiyi aştıkları genellikle kabul edilmiştir.
52. Krizin bu aşamasında barikatlar kurulması ve özellikle 1972 yazında büyük bir sorun haline gelen Katolikleri sürekli olarak korkutma, Kralcı faaliyetlerin bir başka yöntemi olmuştur. 1972 yılının Eylül ve Ekim aylarında Protestan semtlerinde Kralcı teröristlerin güvenlik güçleri silahlı çatışmaları gibi ciddi huzursuzluklar olmuştur. Ekim ayındaki kargaşa, UDAnın bunu durdurmak için güvenlik güçleriyle karşılıklı görüşmek istemesinin ardından sona ermiştir.
53. Bombalı saldırıların, toplanan çok sayıda silah ve mühimmatın ve mezhep cinayetlerinin de ortaya koyduğu gibi, doğrudan yönetimin başlamasından sonra Kralcı terörde bir yükselme meydana gelmiştir.
Davalı Hükümetin 1972ye kadar mezhep cinayetleri olarak adlandırdığı göze çarpıcı boyuttaki Kralcı terör, ilk kez 1972 yılında ciddi bir düzeye ulaşmıştır. Cinayet kurbanlarının büyük çoğunluğunun diğer topluluğun üyesi olması veya ilgileri bulunmaları ölçüsünün dışında bir ölçüye bakılmadan, rastgele seçildikleri görülmektedir. Bazen adam kaçırma ve işkence eylemlerini, ayrım gözetmeden öldürme eylemleri izlemiştir. Her iki taraf da mezhep cinayetleri işledikleri halde, Protestanların Katoliklerden daha fazla sorumlu oldukları yaygın olarak kabul edilmiştir. Polis mezhep cinayetlerinin sorumlularını belirlemede güçlük çekmiştir. Özellikle cinayetlerin tanıkları ortaya çıkmakta isteksiz davranmışlardır; çünkü kendilerine gözdağı verilmiştir. Bu nedenle Ağustos 1972de, güvenlik güçlerine isim bildirmeksizin bilgi verilebilen gizli telefon hattı kurulmuştur.
54. Kralcı terör artarken, bu dönemde meydana gelen şiddet olaylarının büyük bir bölümü IRAya yüklenmiştir (bk. aşağıda parag. 61). Enterne etme işlemi kademeli olarak kaldırılmasına rağmen, IRA terörünün düzeyinde bir azalma olmamıştır. Tersine, Mart ayından Mayıs ayının sonuna kadar patlama ve kurşunlama olayları ile güvenlik güçlerinin öldürülme ve yaralanmasında sürekli bir artış meydana gelmiştir. Ancak 29 Mayıs 1972de, şiddet eylemlerinden Geçici IRAya göre daha az sorumlu olan Resmi IRA, bundan böyle genellikle bağlı kalacağı bir ateşkes ilan etmiştir. 22 Haziran 1972de Geçici IRA da 26 Hazirandan itibaren yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmiştir. Ancak UDA ile Katolikler arasında Belfasttaki bir arazinin yerleşim yerine tahsis edilmesi konusunda yapılan aleni bir tartışmanın ardından meydana gelen olaylardan sonra, Geçici IRA, ateşkesi 9 Temmuzda bozmuştur.
55. Ateşkesin bozulmasından sonra, Geçici IRAnın şiddet eylemleri yeniden yüksek bir düzeye ulaşmıştır. Sadece 1972 Temmuzunda 21 güvenlik görevlisi ve 74 sivil öldürülmüştür; ayrıca yaklaşık 200 bombalama ve 2,800 kurşunlama olayı meydana gelmiştir. Bu sayılar, 1974e kadar süren olağanüstü dönemdeki diğer bütün aylar içinde en yüksek olanıdır. Sadece 18 öldürme ve 2 patlama olayının sorumluluğu Kralcılara yüklenmiştir.
56. Şiddetin tırmanma eğilimi ile karşılaşan Birleşik Krallık Hükümeti, güvenlik güçlerinin kurtarılmış denilen semtlerdeki varlığını yeniden ele almaya karar vermiştir. Sivil halka gerekli uyarı yapıldıktan sonra, 31 Temmuz 1972 günü sabah saat 4:00te, Motorman Operasyonunu diye bilinen geniş çaplı bir harekete girişilmiştir.
Bu operasyondan sonra dahi güvenlik güçleri Katolik semtlerde gerektiği şekilde görev yapabilecek duruma gelememiştir. Polisin Protestan semtlere girmesindeki kolaylık ise sürmüş ve bu semtlerde aynı türden saldırı tehlikesine maruz kalmamıştır. Azınlık topluluğunun yoğun olduğu semtlerde esas olarak askeri güçler kullanılmış ve bunlar polisin görevlerini yerine getirmek için çalıştırılmıştır.
57. Şiddet düzeyi hala yüksek olmakla birlikte biraz düşmüştür. 2,800 kurşunlama olayının meydana geldiği Temmuz ayı ile karşılaştırıldığında, Ağustos, Eylül ve Ekimde toplam olarak 2,200 kurşunlama olayı meydana gelmiştir. Ölenlerin aylık ortalaması Temmuz ayında ölenlerin yarısından daha azdır. Patlamaların sayısı da giderek azalmıştır.
Davalı Hükümete göre, 1972 Kasım ayında teröristleri gözaltında tutma sisteminin gözden geçirilmesi, şiddet eylemlerindeki bu tedrici düşüşe katkıda bulunmuştur.
Doğrudan yönetimin başlamasını izleyen aylarda, şiddet bakımından en kötü olan Temmuz ayı dahil, yeni bir enterne emri verilmemiş, yeni tutma işlemleri hemen hemen sona ermiştir. Ateşkes girişiminin bozulmasından sonra, Eylülden itibaren gözaltında tutma emirleri, daha önce de olduğu gibi, sadece IRA zanlıları için artmış, salıvermelerin sayısı ise düşmüştür. Ancak yeniden gözaltında tutmak ve enterne etmek için geniş çaplı bir operasyon yapılmamıştır.
58. Enterne etmeyi kademeli olarak kaldırma gibi siyasal bir jest, tahmin edildiği gibi IRAdan olumlu bir yanıt görmemiştir; tersine, şiddet yeniden tırmanmıştır. Bundan sonra yetkililer, potansiyel tanıkların korkutulmasından ve terör hareketlerini yönlendirmekten sorumlu olanlar hakkında dava açılmasında zorlukların bulunması gibi bazı nedenlerle, IRA terörüyle mücadele etmede hukukun olağan usullerinin işleyişindeki engellerin sürdüğü sonucuna varmışlardır.
Sonuçta Birleşik Krallık Hükümeti, teröristleri halkın diğer bölümünden ayırmak için yeni yöntemler bulunmasının gerekli olduğunu kanaat getirmiştir. Hükümet, 21 Eylül 1972de:
- "enterne etme tedbirinin dışında, terör olaylarında yer almasa da, bunları planlayan ve yöneten kişilerin adalete hesap vermesini sağlayarak Kuzey İrlandada adaletin dağıtımını sağlamak için ne gibi düzenlemeler yapılması gerektiğini incelemek" ve
- "tavsiyelerde bulunmak"
üzere, bir Komisyon kurulduğunu açıklamış ve Ekim ayında Yargıç Diplock başkanlığındaki Komisyon üyelerini atamıştır.
Ancak Hükümet, Diplock Komisyonunun raporunu beklemeden, Geçici Hükümler Yasası ile verilen yetkileri kullanmak üzere, 7 Kasım 1972de (bundan sonra "Teröristler hakkında Kararname" diye geçecek olan) 1972 tarihli Teröristlerin Tutulmasına Dair (Kuzey İrlanda) Kararnamesini yürürlüğe koymuştur. Geçici nitelikteki bu Kararname, gözaltında tutma ile ilgili 11(2) sayılı Kararnameyi ve enterne etme ile ilgili 12(1) sayılı Kararnameyi kaldırmış, yerine terör faaliyeti içinde olduklarından kuşkulanılan kişilerin korunmasında daha fazla usul güvenceleri getiren yen bir geçici nezaret ve tutma sistemi getirmiştir. Gözaltına alma ile ilgili 10 ve 11(1) sayılı Kararnameler de kaldırılmıştır. Kararnamenin ayrıntıları aşağıda 85-87. paragraflardadır.
59. Diplock Komisyonunun raporu, Aralık 1972de Birleşik Krallık Parlamentosuna sunulmuştur. Bu rapor, yargılama usulünün asgari gereklerini, korkutmanın etkilerini, delil sistemine dair hükümlerdeki olası değişiklikleri ve yargısız gözaltında tutma ihtiyacını analiz etmektedir. Raporda şöyle denilmektedir:
"Korku, yaygın ve yerleşiktir. Bu korku giderilip tanıklar ve ailelerinin kişisel güvenceleri sağlanıncaya kadar, teröristleri gözaltında tutması için idareye tanınan yargısız tutma usullerinin kullanılmasından vazgeçilemez."
İnsan Hakları Avrupa Komisyonu da kendi topladığı kanıtlara dayanarak, Diplock raporunun tespitlerini genel olarak doğru bulmuştur.
60. Öte yandan, şiddetteki düşüş ile bağlantılı olarak (bk. yukarıda parag. 57) Davalı Hükümet, Kuzey İrlandadaki siyasal partilerle Kuzey İrlandanın geleceği konusunda yoğun görüşmeler yürütmüştür. İlki 1972 Temmuz ve Ağustosta yapılan bu görüşmeler, 1972nin son haftasında ve 1973ün ilk aylarında sürmüştür. Birleşik Krallık Hükümeti güvenlik cephesinde alınan önlemlerden ayrı olarak, doğrudan yönetimin başlamasından bu yana krize siyasal araçlarla bir çözüm bulma girişiminde önemli ve yeni bir aşama kaydetmiştir (bk. yukarıda parag. 50).
61. Bu dönemin sonuna kadar şiddetin düzeyinde tedrici bir düşüş sağlanmıştır. Ocak 1973ün ölü ve patlama sayıları, önemsiz bir istisna dışında, enterne etmenin başlamasından bu yana bütün aylardan daha düşüktür. Bu genel düşüşe rağmen Kralcı saldırılarda ve terör faaliyetlerindeki artış sürmüştür.
1 Nisan 1972den 31 Ocak 1973e kadar 398 kişi öldürülmüştür. Bunlardan 72si Kralcılara yüklenmiştir. Toplam sayı içindeki 123 güvenlik görevlisinden çoğunun IRA tarafından öldürüldüğü, "fraksiyon ve mezhep" cinayeti kurbanlarının eşit sayıda olduğu düşünülmüştür. Bu cinayetlerden 69u Kralcılara, 34ü IRAya yüklenmiş, geri kalan 20 olayı her hangi bir tarafa yüklemek mümkün olmamıştır.
Patlamaların toplam sayısı ise 1141dir; 1 Temmuz 1972 ile 31 Ocak 1973 arasında kaydedilen toplam 691 patlamanın sadece 29 gibi küçük bir bölümünün Kralcıların işi olduğu kabul edilmiştir.
Protestan saldırganlığındaki yükseliş, korkutma olayları, ele geçen silah ve mühimmat ve "terör tipi" suçlar hakkında açılan dava istatistikleri ile belgelenmiştir. 31 Temmuz 1972 ile 31 Ocak 1973 tarihleri arasında 402si Katolik ve 238i Protestan olmak üzere toplam 640 kişi hakkında bu tür davalar açılmış; 24ü Protestan ve 21i Katolik olmak üzere, toplam 45 kişi adam öldürmeye kalkışmaktan yargılanmıştır (bunlardan 16 tanesi Ocak 1973e aittir).
62. Polis, Kralcı terörü Protestan aşırı örgütlere, özellikle de UVFye bağlamıştır. UVFnin 1969 yılındaki bombalama eylemlerinden sonra (bk. yukarıda parag. 24 ve 30) göreli olarak etkisiz bir dönemin ardından, UVF üyelerinin ve terör eylemlerinin 1972 yılının başlarından itibaren arttığı polis tarafından kabul edilmiştir. UVF de silahlı ve örgütlü bir yapı görünümündedir. Polis 1972 yılının ortalarında, Protestan taraftaki şiddet unsurlarının kimliği hakkında yeterli bilgi sahibi olmuştur; ancak 1972deki bazı olaylarda bu tür kişileri olağan ceza mahkemeleri önüne çıkarabilmek için yeterli kanıt sağlamak mümkün olmamıştır. Bununla beraber, doğrudan yönetimin başlamasından, 5 Şubat 1973e kadar (bk. aşağıda parag. 64) çıkarılan yargıdışı tutma kararnamelerinden hiçbiri Kralcılara uygulanmamıştır.
63. Ne var ki Kralcı şiddet, yukarıdaki sayıların da gösterdiği gibi kaydedilen eylemlerin hala büyük çoğunluğundan sorumlu tutulan Geçici IRAnın eylemlerine göre çok daha azdır.
Davalı Hükümetin ve İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna göre, Kralcı terör ile IRA terörü arasında sadece sayı bakımından değil, başka yönlerden de fark vardır. Kralcı terör daha çok korkutma eylemlerinden ve mezhep cinayetlerinden meydana gelirken, IRAnın faaliyetleri güvenlik güçlerine saldırı ve halka açık yerlerde bombalama eylemleri yapma şeklindedir. Daha önce de işaret edildiği gibi (bk. yukarıda parag. 37), her iki taraftan teröre katılan çeşitli örgütlerin amaçları, nitelikleri ve ardalanları da birbirinden farklıdır. Deliller, Kralcı terör gruplarının IRAya göre daha değişken olduğunu göstermektedir. Komisyonun da bir çok yönden haklı bulduğu gibi, güvenlik güçlerinde Kralcı teröristlere "suçlu" veya "holigan", IRAya ise örgütlü "terörist" düşman olarak bakma eğilimi vardır. Güvenlik güçlerinin ceza kovuşturması için Kralcılardan yeterli delil elde etme imkanının, IRA zanlılarına göre daha yüksek olduğu sonucuna vardıkları görülmektedir. Komisyon, polisin Katolik semtlerde görev yapamaz durumda olması ve IRA faaliyetlerinin daha büyük ve örgütlü olması karşısında, böyle bir eğilimi "şaşırtıcı" bulmamıştır.
Son olarak, yukarıda 61. paragrafta belirtilen istatistikler, yetkililerin her iki tarafta da arama yaptıklarını, silah bulduklarını ve haklarında ceza davası açtıklarını göstermektedir.
64. 11(2) sayılı Kararname çerçevesinde 107 tutma emri verilmesi gerekli görüldüğü halde, 30 Mart 1972den 7 Kasım 1972ye kadar yeni bir enterne etme emri verilmemiştir. 7 Kasım 1972 tarihi itibarıyla 167 kişi enterne ve 119 kişi tutulma durumunda iken, enterne edilen 628 kişi ve tutulu bulunan 334 kişi salıverilmiştir. Teröristler hakkında Kararnamenin yürürlüğe girdiği 7 Kasım 1972den 31 Ocak 1973e kadar 166 kişi hakkında geçici nezaret ve 128 kişi hakkında tutma kararı verilmiş, bunlardan 94 kişi salıverilmiştir.
65. Komisyon raporunda belirtildiğine göre, doğrudan yönetimin başladığı 30 Mart 1972den 5 Şubat 1973 tarihine kadar yargısız tutma yetkisi kullanılırken daha seçici davranılmış ve şu ölçüler kullanılmıştır:
a) sadece ciddi ve örgütlü teröre karıştıklarından kuşkulanılan kişiler hakkında yargısız tutma kararı verilmiştir.
b) bu kararlar son çare olarak, yani sadece olağan mahkemelerde suç isnadını kanıtlayabilmek için yeterli delil bulunmadığı zaman verilmiştir.
c) hakkında bütün deliller toplandığı halde olağan bir mahkeme tarafından yargılanmış ve sonunda beraat etmiş kişiler hakkında yargısız tutma kararları verilmemiştir.
66. 1973 yılının Şubat ayı başında Belfastta Protestanların oturduğu bir mahallede bir İngiliz askeri vurularak öldürülmüştür. Bundan kısa bir süre sonra, 5 Şubat 1973te, iki Kralcı hakkında geçici nezaret emri çıkarılmıştır. Bu iki kişi, yargısız tutma yetkilerinin kullanıldığı ilk Kralcılardır. Başvurucu Hükümete göre, bunlardan birinin yaptığından kuşkulanılan bir eylem (bir otobüsün bombalanması olayıdır ki, hemen ardından olayın sorumluluğu UVF tarafından üstlenilmiştir), halkın büyük tepkisine yol açmış ve ilk Protestan terör zanlısını "enterne etmek" için karar verilmesi gerekmiştir. Bu karar, Kuzey İrlanda Devlet Bakanı ile Eyaletteki İngiliz kuvvetlerinin komutanı ve üst düzey kamu görevlileri arasında anlaşmazlıklara neden olmuştur. Komisyon raporunda, bu üst düzey yetkililerin, Kralcıların tutulmasının güvenlik ortamına ters etki yapabileceğini söyledikleri not edilmiştir. Komisyon, bu karara karşı yoğun bir Protestan şiddetin baş göstermesinin açık ve gerçek bir tehlike olduğunu kabul etmektedir.
1973 Şubat ayında önce Kralcıların tutulmaları veya enterne edilmeleri için Devlet Bakanına hiçbir tavsiyede bulunulmadığı anlaşılmaktadır.
F. 5 Şubat 1973 sonrası
Başvurucu Hükümete göre, Kralcılara karşı yargısız tutma yetkilerinin uygulanmasından sonra UDAdan çok sayıda tehdit gelmiştir. Bundan sonra şiddetin eski biçimi devam etmiş, ancak sayısal olarak 1972ye göre bir düşüş kaydedilmiştir. 1 Şubat 1973ten 31 Ekim 1974 tarihine kadar toplam 403 kişi öldürülmüştür. Bu cinayetlerden 145inin sebebinin fraksiyon veya mezhep çatışması olduğu düşünülmüş, 95 tanesi Kralcılara, 40 tanesi IRAya yüklenmiştir. Patlama sayısında da bir düşüş vardır. Ancak infaz veya bacak kırma denilen cezalandırma amaçlı kurşunlamalarda artış meydana gelmiştir.(67)
8 Ağustos 1973te, Olağanüstü Hükümler (Kuzey İrlanda) Yasası yürürlüğe girmiştir. Bu yasa, Özel Yetkiler Yasasını, 10 ve 11(1) sayılı Kararnameleri ve 1972 tarihli Teröristler hakkında Kararnameyi kaldırmış, ancak bu son Kararnamedeki usulleri esas olarak saklı tutmuştur. Olağanüstü Hal Yasası ile getirilen yargısız tutma yetkileri özetle şöyledir: (i) gözaltına alma ve 72 saat süreyle tutma; (ii) 28 gün süreyle geçici nezaret; ve iii) gözaltında tutma. Bir yıl süreyle yürürlükte olan bu yetkilerin süresi yeniden uzatılabilir. 1 Şubat 1973 ile 31 Ekim 1974 tarihleri arasında 99 Protestan ve 626 Katolik hakkında geçici nezaret kararı çıkarılmış; Katolikler Protestanlardan daha uzun süre tutulu kalmışlardır. Aynı dönem içinde 2478 kişi hakkında terör suçu isnadında bulunulmuş; bunlardan 60 Protestan ve 66 Katolik hakkında cinayet suçundan kovuşturma yapılmıştır.(68-70)
Birleşik Krallık Hükümeti Mart 1973te Kuzey İrlandanın anayasal geleceği konusunda, tasarıları ortaya koyan bir Beyaz Kitap yayınlamıştır. Bu kitapta, her iki topluluğun temsilcilerinden oluşan bir yerel hükümet kurulması öngörülmüştür. 1973te çıkarılan bir yasayla, yeni anayasa yapılmadan önce Kuzey İrlanda Meclisinin kurulması için seçim yapılması kabul edilmiş; 30 Haziran 1973te, Katolik azınlığını adil bir biçimde temsil edilmesini sağlamak için oransal temsil esasına göre seçimler yapılmıştır. Meclisteki 78 üyeden 51i, aşırı Kralcıların muhalefet kampanyalarına rağmen, anayasal değişiklikleri onaylamış; 1973 tarihli Kuzey İrlanda Anayasası olarak kabul edilmiştir. Buna göre, belirli sınırlar içinde yasa koyma yetkisine sahip bir Meclis ile bir Yürütme Organı kurulmuş, ayrıca Devlet Bakanına tavsiyelerde bulunmak üzere bir İnsan Hakları Sürekli Danışma Komisyonu oluşturulmuştur. Anayasada ayrıca dini inançlara veya siyasal fikirlere dayanan ayrımcılığı yasaklayan hükümler yer almıştır. Bu Anayasanın yasama ve yürütme ile ilgili hükümleri bakımından Birleşik Krallık Parlamentosunun bir Devir Kararı vermesi gerekmiş, 19 Aralık 1973te verilen bu karar 1 Ocak 1974te yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten itibaren doğrudan yönetim sona ermiştir.(71-72)
Kuzey İrlanda Hükümeti 1 Ocak 1974te göreve başlamıştır. Ancak Protestan grupların yoğun tepkisi ve grevleri üzerine hükümetin ömrü kısa olmuş, Kraliyet 29 Mayıs 1974te, sözü edilen Anayasaya dayanarak, Order in Council aracılığıyla Kuzey İrlandada Meclisin dört ay süreyle tatil edilmesine karar vermiştir. 17 Temmuz 1974 tarihli bir yasa ile Kuzey İrlanda Meclisinin görevleri askıya alınmış, Order in Council yasa koymakla görevlendirilmiş, Kuzey İrlandadaki bakanlıklar, Birleşik Krallık Hükümetinin Devlet Bakanlığının yönetim ve denetimine alınmıştır.(73)
Birleşik Krallık Hükümeti, insan haklarını ve kamu özgürlüklerini mümkün olduğu ölçüde koruyarak, Kuzey İrlandadaki yıkıcı faaliyetler ve terörle mücadele etmek için ne gibi hükümlerin ve yetkilerin gerekli olduğunu saptamak ve 1973 tarihli Olağanüstü Hal Yasasının işleyişini incelemek ve tavsiyelerde bulunmak üzere Gardiner Komitesini görevlendirmiştir. Gardiner Komitesi hazırladığı raporu Ocak 1975te Birleşik Krallık Parlamentosuna sunmuştur. Raporda tanık korkutma ile ilgili olaylar belirtilmekte, bacak kırma olaylarının yaygınlaşmış olduğuna dikkat çekilmekte; gözaltında tutma usulleri incelenirken, bu yargısız gözaltında tutmanın uzun dönemdeki sonuçlarının toplumsal yaşama aykırı olduğu belirtilmekte, böyle bir gözaltında tutmaya, demokratik bir toplumda ancak çok istisnai koşullara başvurulabileceği vurgulanmakta, yürürlükteki yetkinin kaldırılması gerektiği, ancak bunun zamanının Hükümet tarafından tespit edilebileceği belirtilmektedir Gardiner Komitesinin tavsiyelerine uyan Birleşik Krallık Parlamentosu, Kuzey İrlanda Olağanüstü Hal Yasasında değişiklik yapan 7 Ağustos 1974 tarihli yasayı kabul etmiştir. 21 Ağustosta yürürlüğe giren bu yasayla yargısız tutma ile ilgili hükümler değiştirilmiş, ceza yargılamaları ve suçların kovuşturulması ile ilgili bazı hükümler getirilmiştir. Bu değişiklik yasasının yürürlüğü Parlamento kararıyla uzatılmıştır. 5 Aralık 1975te olağanüstü hal mevzuatına göre tutulu bulunan son 75 kişi de salıverilmiştir. Aralık 1975 tarihi itibariyle yargısız tutma tedbirine dayanılarak tutulan kimse kalmamıştır. Öte yandan Kuzey İrlandadaki terör ve şiddet 1976 yılında da devam etmiştir. Örneğin 1 Ocak ile 28 Haziran 1976 tarihleri arasında 173 kişi öldürülmüş ve 770 kişi yaralanmıştır.(74-75)
Davalı Hükümet Komisyon ve Mahkeme önündeki yargılamalar sırasında, kişisel haklar hareketini tahrik eden adaletsizlik ve ayrımcılık sorununu çözmek için sürekli reform programının yürütüldüğünü, 1969da genel oy, 1972de oransal temsilin yürürlüğe girdiğini, sınırların gözden geçirildiğini, ayrımcılık endişesini sona erdirmek için eğitim ve konut tahsisi gibi konularda önemli görevlerin özel kurullara ve merkezi yönetime bırakıldığını, Parlamento Komisyonerliği (Ombudsman) kurulduğunu, İnsan Hakları Sürekli Tavsiye Kurulunun yürürlükteki mevzuatın insan haklarını yeterli ölçüde koruyup koruyamadığını tespit etmek amacıyla çalışmaya başladığını belirtmiştir.(77)
II. Yargısız olarak Özgürlükten Yoksun Bırakma Mevzuatı
İncelenen dönem içinde yetkililere üç çeşit özel yargıdışı özgürlükten yoksun bırakma yetkisi tanınmıştır: i) Sorguya başlama gözaltısı; ii) Sorguya devam için tutma (buna önce tutma, daha sonra geçici nezaret denmiştir); iii) Engelleyici tutma (buna önce enterne etme, daha sonra tutma denmiştir). Bu yetkiler dolayısıyla Birleşik Krallık Hükümeti, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 15(3). fıkrası gereğince, Sözleşmedeki kişi özgürlüğüne dair yükümlülüklerinde azaltma yapan bildirimleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndermiştir.(78-79)
A. Özel Yetkiler Yasası ve buna bağlı Kararnameler
8 Ağustos 1973 tarihine kadar yürürlükte kalan Özel Yetkiler yasası, barışı korumak ve düzeni sağlamak için ilgili bakanlara yetki veren bir Yetki Yasasıdır. Konuya ilişkin maddi hükümler Kararnamelerde yer almıştır. Doğrudan yönetimin başlamasına kadar, Kuzey İrlanda İçişleri Bakanının çıkardığı Kararnameler aleyhine Meclis, Kuzey İrlanda Genel Valisine başvuruda bulunabilirdi; doğrudan yönetimin başlamasından sonra Kararnameler, Birleşik Krallık Parlamentosunun onayına tabi kılınmıştır. Bu davanın konusu olan ve 1956 ile 1957 yıllarında çıkarılan 10, 11 ve 12 sayılı kararnameler, 9 Ağustos 1971de başlatılan enterne etme politikasının uygulanması için kullanılmışlardır.(80)
10 sayılı Kararnameye göre bir Kraliyet polisi, bir kimseyi barışı korumak ve düzeni sürdürmek amacıyla, müzekkeresiz olarak gözaltına alabilir ve 48 saat süreyle tutabilir. Bu yetkinin kullanılması, bir kimsenin bir suç ile ilişkisi bulunduğundan kuşkulanma şartına bağlı değildir. Bu yetkiye göre gözaltına alınan kişilere genellikle gözaltına alınma sebepleri bildirilmemiştir. Bu yetkinin genellikle tutmanın ve enterne etmenin ilk aşaması olarak kullanıldığı anlaşılmıştır; ancak bu yetki, bir kimsenin bir başkasının eylemleri hakkında bilgi vermesini sağlamak için kullanıldığı da görülmüştür. Bu Kararnameye göre gözaltına alınanlar, kefaletle salıverilmek için başvuramaz (bk. Kuzey İrlanda Yüksek Adalet Mahkemesinin 12 Ekim 1971 tarihli In Re McElduff davasında verdiği karar); bu gözaltına alma işlemleri mahkemeler tarafından incelenemez. Ancak bir yerel mahkeme kararına göre, bu yetkinin kullanılmasında gerekli usule ve common lawun bazı prensiplerine uyulmaması, bu gözaltına alma işlemini hükümsüz kılar (bk. Armagh County Mahkemesinin 18 Şubat 1972 tarihli Moore v. Shillington and Ministry of Defence davasında verdiği karar). Bu Kararnameye göre 3 Mart 1972 tarihine kadar gözaltına alınanlardan 1711 kişi kırk sekiz saat içinde salıverilmiş, 1226 kişi hakkında diğer Kararnamelere göre tutma işlemi devam etmiştir.(81)
11(1) sayılı Kararnameye göre, bir polis veya güvenlik gücü mensubu veya İçişleri Bakanlığının kendisine yetki verdiği kişiler, barışın korunmasına veya düzenin sürdürülmesine zarar verici bir tarzda davrandığından, davranmakta olduğundan veya davranmak üzere olduğundan, veya bu Kararnamelere karşı suç işlediğinden kuşkulandığı bir kimseyi, müzekkere olmaksızın süresiz olarak (ancak uygulamada 72 saat süreyle) tutabilir. Bu Kararnameye göre gözaltında tutma, 10 sayılı Kararname ile gözaltına almayı izleyebilir; böylece gözaltı süresi yüz yirmi saate çıkar; gözaltında tutulan kişi bu süre içinde gözaltı sebebi hakkında bilgilendirilmez. Mahkemeler bu Kararname ile kullanılan yetkileri ancak, dürüst kuşku, kötü niyet, uygunsuz bir saik, yasa kurallarına aykırılık ve common law prensiplerine göre inceleyebilir; ancak mahkemeler genel olarak bu yetkinin kullanılması için verilen kararın makullüğünü veya gerçeğe uygunluğunu denetleyemez (bk. McEduff kararı ve Kuzey İrlanda Yüksek Adalet Mahkemesinin 11 Ocak 1973 tarihli Kelly v. Faulkner ve Diğerleri davasında verdiği karar). Bu Kararnameye göre tutulan kimse kefaletle salıverilmek için yetkili makamlara başvurabilir; bu makam da isterse, sulh hakimi bu kimsenin şartlı olarak salıverilmesine karar verebilir.(82)
11(2) sayılı Kararnameye göre, tutma şu şekilde olmaktadır: 11(1) sayılı Kararnameye göre gözaltına alınan bir kimse, polisin önerisi üzerine ilgili Bakanlığın verdiği karara dayanılarak, nezarethanede veya Bakanlığın uygun gördüğü bir yerde, Başsavcılığın salıverme kararına veya bir mahkeme önüne çıkarılıncaya kadar, süresiz olarak (ancak uygulamada 28 gün süreyle) tutulabilir. Davalı Devletin verdiği bilgiye göre bu tür tutma kararları, polisin yaptığı incelemeyi tamamlaması için verilmiştir. Mahkumiyet için yeterli delil toplamışlarsa, tutulan kişi 24 saat önceden hakkındaki isnad konusunda bilgilendirildikten sonra yargıç önüne çıkarılır; aksi takdire, ya bir süre sonra salıverilir veya enterne kararına (bk. aşağıda parag. 84) tabi tutulur. Tutulan kimsenin sadece kefaletle salıverilmek için başvuru hakkı vardır; tutma kararının hukukilik denetimi, yukarıda sözü edilen 10 ve 11(1) sayılı Kararnamelerdeki gibidir. 11(2) sayılı Kararnameye göre 1250den fazla kişi için tutma kararı verilmiştir.(83)
12(1) sayılı Kararnameye göre, bir kimse, bir polis müdürünün veya danışma komitesinin talebi üzerine ilgili Bakanın (uygulamada Kuzey İrlanda Başbakanın) barışa zarar verecek tarzda davrandığından veya davranmakta olduğundan, veya davranmak üzere olduğundan kuşkulanıp, barışın korunması ve düzenin sağlanması için gerekli olduğuna kanaat getirdikten sonra verdiği karara dayanılarak, seyahat kısıtlamasına veya enterneye tabi tutulabilir. Biri yargıç olan üç kişilik Tavsiye Komitesi, tutulan kimsenin salıverilmesini tavsiye edebilir, ancak buna karar veremez. Bu Kararnameye göre enterne edilen kimse Komite önüne çıkma veya temsil edilme hakkına sahip değildir; ancak uygulamada çıkarılmış, ifadeleri alınmış, bu kimselerin gösterdikleri tanıklar bulunup dinlenmeye çalışılmıştır; Komite güvenlik güçlerinin ellerindeki belgeleri istemiş, aleyhteki tanık yapanların kimlikleri gizli tutulmuştur. İnsan Hakları Komisyonuna göre bu Komite, muhtemelen bir mahkeme önünde ileri sürülemeyecek delilleri de dayanmıştır. Enterne edilen kişi hakkındaki bu kararın hukukilik denetimi, yukarıda sözü edilen 10, 11(1) ve 11(2) sayılı Kararnamelerdeki gibidir. 12(1) sayılı Kararnameye göre doğrudan yönetime kadar 796 enterne kararı verilmiş, 796 kişiden 588 kişinin durumu Tavsiye Komitesi tarafından incelenmiş, 451 kişi bu komitenin önüne çıkmayı reddetmiş; komite 69 kişi hakkında salıverme talebinde bulunmuş, gelecekte iyi hal göstermeye dair söz vermeyen 6 kişi dışında diğerleri salıverilmiştir.(84)
B. Teröristler hakkında Kararname
Geçici Hükümler Yasasına göre geçici bir tedbir olarak çıkarılan Teröristler hakkında Kararname, daha önce sadece idari makamlar tarafından denetlenebilen sorguya devam için tutma ve engelleyici tutma kararlarının bağımsız olarak denetlenebilmesini sağlamıştır. Bu Kararname, 10 ve 11(1) sayılı Kararnameleri saklı tutmuş, diğerlerini kaldırmış ve yürürlükteki tutma ve enterne etme kararlarını, geçici nezaret kararlarına dönüştürmüştür. Bu Kararnamede terörizm, halkın tümünü veya bir bölümünü korku içinde bırakacak şekilde siyasal amaçlı şiddet kullanmak olarak tanımlamıştır.(85)
Teröristler Hakkında Kararnamenin 4. maddesine göre, Kuzey İrlandadan sorumlu Devlet Bakanı, bir kimsenin bir terör eyleminin işlenmesiyle veya terör eylemine teşebbüsle veya terör amacıyla örgütlenmeyle ilgisi bulunduğundan kuşkulanması halinde vereceği geçici nezaret kararına dayanılarak, bir süre tutulabilir. Eğer bu kimsenin durumu bir Polis müdürü tarafından, tutmanın uzatılmasına karar verilmesi için bir Komisyonere gönderilmemiş ise veya bu kimse hakkında daha önce Devlet Bakanlığı tarafından tutma kararı verilmemiş ise, bu maddeye göre tutma süresi 28 gündür. Ancak pratikte bütün olaylar Komisyonere gönderilmiştir. Buna göre tutulan bir kimsenin, ilk 28 gün içinde veya olayın Komisyonerin incelemesine gönderilmesi nedeniyle altı ay kadar sürebilecek bir dönem içinde, tutulmasının hukukiliğine itiraz hakkı yoktur.(86)
Teröristler Hakkında Kararnamenin 5. maddesine göre, yukarıdaki maddeye dayanılarak hakkında geçici nezaret kararı verilen bir kimsenin durumu bir Komisyonere havale edilmiş ise, Komisyoner bu kimse hakkında tutma kararı verebilir. Komisyonerin tutma kararı verebilmesi için, yapacağı inceleme sonunda bir kimsenin bir terör eylemine karıştığına veya işlenmesine teşebbüs ettiğine veya terör amaçlı bir örgütle ilişkisi bulunduğuna ve halkın korunması için bu kimsenin tutulmasının gerekli olduğuna ikna olmalıdır. Komisyoner buna ikna olmazsa, bu kimseyi salıverir. Bu şekilde tutma, süre bakımından sınırsızdır. Bir çok olayda tutma yıllarca sürmüştür. Komisyonerin salıverme kararı bağlayıcıdır. Devlet Bakanı tutulan kimseyi şartlı veya şartsız olarak ayrı bir salıverme yetkisine sahiptir. Komisyoner önündeki muhakeme aleni değildir; duruşmadan en az üç gün önce, soruşturulacak terör faaliyetlerinin niteliği hakkında kendisine yazılı olarak bilgi verilir. Tutulan kimsenin adli yardım alma ve hukuken temsil edilme hakkı vardır; uygunsuz davranışları veya güvenlik sebepleriyle aksine karar verilmedikçe kendisi hazır bulunur; sorulan sorulara yanıt vermesi istenir; ancak aleyhine olan tanıkları sorgulama hakkı yoktur; Hükümetin dediğine göre, pratikte çapraz sorgu uygulanmıştır. Tutulan kimse güvenlik nedeniyle götürülmediği duruşmada kendisi hakkında yapılan işlemleri öğrenme hakkına sahiptir; ancak bunlara itiraz edemez. Komisyoner bir mahkeme tarafından kabul edilemeyecek delilleri dahi dinleyebilir. Teröristler Hakkında Kararnamenin 6. maddesi, bu tutma kararına karşı 21 gün içinde, üç üyeden oluşan bir Tutmaya karşı İtiraz Heyetine başvurabilme imkanı getirmiştir. Bu heyetin izlediği usul Komisyonerin izlediği usulle aynıdır. Komisyonerlerin ve heyet üyelerinin en az 10 yıl avukatlık tecrübesi bulunması gerekir.(87)
C. Olağanüstü Hal Yasası
Diplock Komisyonunun tavsiyeleri üzerine çıkarılan Olağanüstü Hal Yasası, Özel Yetkiler Yasası ile 10 ve 11(1) sayılı Kararnameleri 8 Ağustos 1973 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırmış, ancak varolan geçici nezaret ve tutma kararlarının etkisini saklı tutmuştur. Yeni yasa, Teröristler Hakkındaki Kararnamedeki yetkileri esas itibariyle yeniden getirmiştir; şu farkla ki, tutulan kimse, Komisyoner tarafından incelenecek terör faaliyetleri hakkında yedi gün önceden haberdar edilir; ayrıca Devlet Bakanı tarafından tutma kararının verilmesinden itibaren bir yıl veya tutma kararının incelenmesinden itibaren altı ay geçmesi halinde, durumu Komisyonere havale etmesi gerekir. Bu Yasanın yine 10. maddesine göre, terörist olduğundan kuşkulandığı bir kimseyi müzekkeresiz olarak gözaltına alabilir; bu kimseyi gözaltında almadan sonra, 72 saat süreyle tutulabilir.(88)
III. Kötü Muamele İddiaları
9 Ağustos 1971 tarihinde Demetrius operasyonu ile birlikte Kuzey İrlandada bir çok kimse, olağanüstü hal yetkilerine dayanılarak güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınmış ve nezarette tutulmuşlardır. Gözaltına alınan kimseler, genellikle Kraliyet polisi (RUC) mensupları tarafından enterne edilmelerine karar verilmesi ve/veya IRA hakkında bilgi toplanması amacıyla sorgulanmışlardır. Ağustos 1971den Temmuz 1972ye kadar, tutma merkezlerine toplam 3 bin 276 kişi getirilmiştir.(92)
Başvurucu Hükümet tarafından, hem sorguya başlama gözaltıları, hem de sonraki sorgulamalar sırasında kötü muamele yapıldığı iddia edilmiş; 9 Ağustos 1971 ile 1974 tarihleri arasında meydana geldiği iddia edilen 228 olay hakkında Komisyona belge sunulmuştur. Komisyon maddi vakıaları tespit amacıyla inceleme yaparken, 16 tanımlayıcı olay hakkındaki sağlık raporlarını ve tanık beyanlarını ayrıntılı olarak incelemiş, ayrıca hakkında sağlık raporu bulunan 41 olayı ele almış ve bunlar hakkında davalı Hükümetten yazılı beyan istemiştir. Komisyon, güvenlik mensubu tanıklar ile başvurucu Hükümet tarafından gösterilen tanıkların ifadelerinde, olayların nasıl meydana geldiği konusunda tam ve gerçek bir bilgi verilemediğini tespit etmiştir. Sonuç olarak Komisyon, kötü muamelelerin tartışmalı olduğu durumlarda, en önemli objektif delil olarak gördüğü sağlık raporlarına dayanmıştır. Komisyon olayları, kötü muamelenin yapıldığı söylenen yerlerin adlarına göre beş grupta toplamıştır. Bu yerler şöyledir: 1-Yeri belirlenemeyen sorgulama merkez veya merkezleri; 2-Saray Kışlası, Holywood; 3-Girdwood Parkı Kışlası; 4-Ballykinler Bölge Tutma Merkezi; 5-daha başka çeşitli yerler.(93-95)
Bir sorgulama yöntemi olarak beş teknik: 9 Ağustos 1971 ile Ekim 1971de gözaltına alınan 14 kişiye uygulandığı iddia edilmiş, Komisyon bunlar içinden ikisini tanımlayıcı olay olarak ele almıştır. Derin sorgulama için kullanılan bu yöntemler, beş ayrı tekniğin birlikte veya ayrı ayrı uygulanmasından meydana gelmektedir. Bu yöntemlere zihin bulandırma veya duyum yoksunlaştırması da denilmektedir. Beş teknik şunlardan oluşmaktadır: a) Duvar dibine dikme: bir kaç saat süreyle, eller havaya kaldırılmış, ayaklar açılmış, kollar ve ayaklar gergin, ayak parmakları üzerine kalkılmış, dolayısıyla bedenin ağırlığı ayak parmaklarına yüklenecek şekilde gergin pozisyonda durmaya zorlanma; b) başlık geçirme: başa siyah veya koyu renkli bir torba geçirme ve bunu sorgulama süresi dışında sürekli başta tutturma; c) Gürültü verme: sorgulanmayı bekleyenleri bir odaya alıp, sürekli bir biçimde yüksek tonda ıslık ve yuhalama sesi verme; d) uyutmama: sorgulanmayı bekleyenleri uykudan yoksun bırakma; e) yiyecek ve içecek vermeme: merkezde kaldıkları süre içinde ve sorgulanmayı beklerken sadece az bir yiyecek verme.(96)
Davalı Devlet, bu beş tekniğin kullanılmasına üst düzeyden yetki verildiğini kabul etmiştir. Bu tekniklerin kullanılmasına yazılı olarak karar verilmemiş ve resmi bir belgeye geçmemiştir; ancak bu teknikler İngiliz İstihbarat Merkezinde Nisan 1971de yapılan bir seminerde Kraliyet Polisi mensuplarına öğretilmiştir. Beş teknik kullanılması suretiyle derin sorgulamanın yapıldığı iki operasyon sonucunda büyük bir miktarda istihbari bilgi elde edilmiş, IRAnın her iki fraksiyonundan 700 kadar mensubunun kimlikleri öğrenilmiş ve faili meçhul kalan 85 olayın failleri belirlenmiştir.(97-98)
Demetrius operasyonundan sonra bir kaç gün içinde, güvenlik gücü mensupları tarafından fiziksel şiddet ve kötü muamele yapıldığına dair haberler yayılması üzerine Birleşik Krallık Hükümeti, 31 Ağustos 1971de bu iddiaları araştırması için Edmund Compton başkanlığında bir Komite kurmuştur. Komitenin incelediği 40 olaydan 11inde beş tekniğin kullanıldığı saptanmış; Komite bu beş tekniğin bir zalimlik değil ve fakat kötü muamele oluşturduğu sonucuna varmıştır. Komite raporu 3 Kasım 1971de yayınlanmış ve Birleşik Krallıkta eleştiri konusu olmuş; 16 Kasım 1971de Lord Parker başkanlığında yeni bir Komite kurulmuştur. Parker raporu 31 Ocak 1972de kabul edilmiştir. Raporda çoğunluk ve azınlık görüşü bulunmaktadır. Her iki görüş bu sorgulama yöntemlerinin iç hukuka göre yasadışı olduğunu kabul etmiş; çoğunluk görüşü, aşırı kullanılmaması şartıyla bu tekniklerden ahlaki gerekçelerle vazgeçilmesine gerek olmadığını söylerken, azınlık görüşü bu tekniklerin terör altındaki olağanüstü hal koşullarında bile ahlaki açıdan kabul edilemez olduğunu belirtmiştir. Bu raporun yayınlandığı 2 Mart 1972 günü Birleşik Krallık Başbakanı Parlamentoda yaptığı konuşmada bu tekniklerin ileride sorgulamaya yardımcı olarak kullanılmayacağını ifade etmiştir. Birleşik Krallık Başsavcısı İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi önündeki 8 Şubat 1997 tarihli duruşmada beş tekniğin bir daha hiç bir koşulda sorgulamaya yardımcı olarak kullanılmayacağını belirtmiştir.(99-102)
İnsan Hakları Avrupa Komisyonu beş tekniğin uygulandığı iddia edilen olaylar arasından seçme yaparak, incelediği olaylarda beş tekniğin kullanıldığı sonucuna varmıştır. Komisyon, bu olaylarda kişilerin ne kadar süreyle gergin durumda tutulmaya zorlandığını ve bu beş tekniğin uygulanmasından ötürü fiziksel yaralanmanın varlığını tespit edememiş, ancak sağlık raporlarına ve görgü tanıklarının ifadelerine dayanarak, bu kişilerde kilo kayıpları ve psikiyatrik rahatsızlıklar meydana geldiği sonucuna varmıştır.(104-132)
Fiziksel kötü muamele: İnsan Hakları Avrupa Komisyonu yaptığı inceleme sonunda, bazı kimselerin bedenleri üzerindeki bere ve çürüklere dair raporlara dayanarak, bazı kişilerin konuşturulması için şiddetli bir biçimde dövüldükleri, bazı kimselere ise beş tekniğin uygulanması sağlamak amacıyla fiziksel şiddet uygulandığı sonucuna varmıştır. Yine Komisyon bazı olaylarda, yaşlılar ve fiziksel durumları zayıf olan bazı kişiler için aşırı zorlama ve sertlik sayılabilecek oturup kalkma, yere diz çöküp elleri başın arkasından bağlayarak başı yere değdirme gibi hareketler yapmaya zorlandıklarını tespit etmiştir.(106-132)
Gözaltına alınanlara yapılacak işlem: Bir askeri talimat gereği, Mayıs 1970ten itibaren gözaltına alınan herkesin, kendisini gözaltına alan askerle birlikte fotoğrafı çekilmiştir. Demetrius operasyonu sırasında da bu kural uygulanmıştır. Öte yandan bir tutma merkezine getirilen herkesin, bazı yerler dışında, sağlık muayenesi yapılmış, 15 Kasım 1971den itibaren de bir tutma merkezine getirilen herkes, girişte ve çıkışta sağlık denetiminden geçirilmiştir. Doktorlara bir kimsenin kötü muamele gördüğü biçiminde şikayetçi olması halinde bunu raporlarına geçirmeleri talimatı verilmiştir.(133)
Enterne etme operasyonunun başında, şiddet kullanma konusunda mevzuatta sadece genel hükümler yer alırken, Parker raporundan ve Başbakanın Parlamentoda yaptığı konuşmadan sonra beş tekniğin kullanılmasını yasaklayan, kötü muamele ile ilgili her türlü iddianın derhal sağlık raporunda belirtilmesini, gözaltına alınanlara hiç bir biçimde aşırı zor uygulanmamasını, kötü muamelelerin kovuşturulması öngören talimatlar yayınlanmıştır. Davalı Hükümet, bu talimatların her düzeyde dağıtılması ve uygulanması için tedbirler alındığını belirtmiş, ancak Komisyon ve başvurucu Hükümet, bu Kararname ve talimatların nasıl yerine getirildiği ve bunlara ne kadar uyulduğu konusunda tatmin edici kanıtlar bulamamıştır. Öte yandan Olağanüstü Hal Yasasının 6. maddesi, işkence veya insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele yoluyla alınan sanık ifadelerinin mahkemelerde kanıt olarak kullanılması yasaklanmıştır; ancak bu hükümler, yargısız tutma usulüne ve üçüncü kişiler tarafından verilen ifadelere uygulanmamıştır.(134-136)
Şikayet usulleri ve cezai kovuşturmalar: 1970 tarihli (Kuzey İrlanda) Polis Yasasıyla, Kraliyet Polisi (RUC) içinde, polisler hakkında yapılan bütün şikayetleri inceleyecek ve Polis Başmüdürüne rapor edecek bir araştırma birimi kurulmuştur. Ciddi suç ihbarını içeren şikayet dilekçeleri Kuzey İrlanda Başsavcılığına, doğrudan yönetimin başlamasından sonra Birleşik Krallık Başsavcılığında bu iş için kurulan birime gönderilmiştir. 1975te Kraliyet Polisi içinde, polis ve hakkında şikayet ve soruşturmalar konusunda sorumlu bir Genel Müdür Yardımcılığı kurulmuştur. Gardiner Komitesinin Ocak 1975teki raporunda, güvenlik mensupları hakkındaki şikayetlerin ciddiye alınmadığı yolunda yaygın bir kanının bulunduğu belirtilerek, bu şikayetleri soruşturmak üzere bağımız bir birimin kurulması tavsiye edilmiştir. 1977 tarihli Polis Kararnamesi şikayetler hakkında denetleme yetkisine sahip tamamen bağımsız bir Polis Şikayetler Kurulu oluşturmuştur.(137-138)
Komisyona yapılan sunuşlara göre, askerler hakkında yapılan bütün şikayetler, Genelkurmayın politikası gereği soruşturmaya konu olmuştur. Genelkurmay, yazılı şikayet yapılmasını beklemeden, basında yer alan ve üçüncü kişiler tarafından yapılan her iddia için bir soruşturmacı tayin etmiştir. Olağanüstü halin başlangıcında askerler hakkında yapılan şikayetler yine askerler tarafından incelenirken, daha sonra bunları incelemek üzere iki Kraliyet polisi görevlendirilmiş; 20 Ocak 1972den itibaren asker/polis ortak soruşturma grubu oluşturulmuştur. Nisan 1972 tarihinden itibaren askerler hakkında yapılan şikayetler, kovuşturma hakkında karar verecek olan, ordu dışındaki Savcılık Bürosuna verilmiştir.(139)
İstatistiklerin gösterdiğine göre, 9 Ağustos 1971 ile 30 Kasım 1974 tarihleri arasında polis hakkında 1105i kötü muamele ve müessir fiil olmak üzere toplam 2615 şikayet alınmış, müessir fiillerle ilgili şikayetlerden 6sı para cezasına mahkumiyet, bir tanesi görevden el çektirme kararı ile sonuçlanmıştır. Askerler hakkında 31 Mart 1972 ile 30 Kasım 1974 tarihleri arasında 1268 müessir fiil iddiası içeren şikayet alınmış, bunların arasından 1078 şikayet Savcılığa intikal ettirilmiş ve 86 olay hakkında ise kovuşturma emri verilmiştir. Nisan 1972den Ocak 1977 sonuna kadar Savcının emri ile 218 güvenlik mensubu kovuşturulmuş, 155i mahkum edilmiştir.(140)
Davalı Hükümet tarafından Komisyona, tanımlayıcı olaylar dışında soruşturma yapıldığını gösteren her hangi bir bilgi verilmemiştir. Bu konuda da başvurucu Hükümet tarafından Komisyona doğrudan delil olarak, sadece Compton raporu verilmiştir. Bu rapor da kötü muamele şikayetleri hakkında yetkililer tarafından tam bir soruşturma yapılmadığını not etmektedir.(141 )
Güvenlik mensupları tarafından kendisine kötü muamele yapılılığını iddia eden herkes, ulusal mahkemeler önünde tazminat alabilmek için dava açabilir. Davalı Hükümet iç hukuktaki medeni hukuk ile ceza hukuku arasındaki ayrımı vurgulamıştır. Medeni hukuka göre, kimliği belirlensin veya belirlenmesin, asker veya polislerin, delillerin ağırlığına göre, görevleri sırada işledikleri saptanan haksız fiillerden ötürü, yetkili makamlar sorumludur. Buna karşılık ceza hukukunda kimliği belirlenen failin hiç bir makul kuşkuya yer bırakmayacak şekilde suçlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Bir hukuk davasında olduğu gibi, güvenlik güçleri tarafından kendisine kötü muamele yapıldığını iddia eden bir davacı, davalı makamların elinde bulunan örneğin sağlık raporları gibi her türlü belgenin mahkemeye getirilmesini isteyebilir. İstatistiklere göre 9 Ağustos 1971 ile 31 Ocak 1975 tarihleri arasında, haksız gözaltı, hatalı hapsetme, müessir fiil ve cebir iddialarıyla ilgili 473 tazminat talebi, toplam 302 bin 43 Pound ödenerek sonuca bağlanmış olup, 1,193 dava devam etmektedir. Komisyon raporunun hazırlandığı sırada, başvurucu Hükümet tarafından ileri sürülen 228 olayın 45inde, 200 Pound ile 25 bin Pound arasında değişen miktarlarda tazminatlar ödenmiştir.(142-143)
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
Başvurucu İrlanda Hükümetinin, davalı Birleşik Krallık Hükümet aleyhine 16 Kasım 1971 tarihli ve daha sonraki ek başvurularını inceleyen İnsan Hakları Avrupa Komisyonu, 1 Ekim 1972de Sözleşmenin 1, 3, 5, 6 ve 14. maddeleri bakımından kabuledilebilrlik kararı vermiştir. Komisyon bu kararında, Sözleşmenin 3 ve 5. maddesi ile ilgili iddiaların idari pratik (administrative practice) oluşturduğunu kabul etmiştir. Komisyon, her iki Hükümetin yazılı sunuşlarını ele almış, Komisyon temsilcileri vasıtasıyla iddia konusu olaylar hakkında 119 tanık dinlemiştir. Bu tanıklardan yüz kişi Sözleşmenin 3. maddesi, on dokuz kişi Sözleşmenin 14. maddesi ile ilgili olarak dinlenmiştir. Bu on dokuz kişiden davalı Hükümet tarafından dinlenmesi istenen üç kişi, Londrada, tarafların temsilcilerinin yokluğunda ve çapraz sorguya tabi tutulmaksızın dinlenmiştir. Komisyon daha sonra kabul ettiği raporunda: olayda a) gözaltında tutma ve enterne etme yetkilerinin Sözleşmenin 5(1-4). fıkralarına aykırı olduğuna, ancak bu yetkilerin Sözleşmenin 15(1). fıkrası anlamında durumun zorunluluklarının kesin olarak gerektirdiği tedbirler olarak Kuzey İrlandada kullanılması nedeniyle Sözleşmeye uygun olduğuna, b) beş tekniğin birlikte kullanılmasının işkence ve insanlıkdışı muamele niteliğinde olduğuna ve Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine, Sözleşmenin Birinci bölümündeki haklara ilave bir hak getirmeyen 1. madde bakımından bir aykırılık bulunmadığına dair görüşünü açıklamıştır.(144-147)
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
İrlanda Hükümeti Mahkemeden konu hakkında bir karar vermesini istemeksizin, soruşturmanın etkili bir biçimde yapılması için İngiliz Hükümetinin bir çok olayda Komisyona kolaylık gösterme yükümlülüğünü yerine getirmediğini, bu nedenle Komisyonun daha ayrıntılı inceleme yapamadığını belirtmiştir. Komisyonun raporunun çeşitli yerlerinde, özet olarak, ihtiyaç duyulan bazı yardımların davalı Devlet tarafından karşılanmadığına işaret edilmiştir.(148)
Mahkeme, davalı Devletin bu tutumundan dolayı üzüntü duyar. Mahkeme, Sözleşmenin 28(1)(a) bendinin sonunda yer alan Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme organlarıyla işbirliği yapma görevi ile ilgili temel prensibin önemini vurgular.(148)
I. Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali iddiası
A. Ön sorunlar
Birleşik Krallık Hükümeti, bir başvurunun amacına ulaşmış olması halinde, Mahkemenin yargılama yetkisini kullanmama yetkisine sahip olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, Komisyon tarafından yapılan tespitleri kabul ettiğini, bu tespitlerin alenileştiğini, Mahkemenin Sözleşmeyi yorumlamasını ve uygulamasını gerektirecek önemde bir durum bulunmadığını belirtmiştir. Hükümete göre, bir sorgulama yöntemi olarak beş tekniğin uygulanmayacağına dair resmen ve koşulsuz bir taahhüt verilmiş olması ve Komisyonun tespit ettiği ihlallere ceza verilmiş ve tekrarının önlemesi için çeşitli önlemler alınmış bulunması nedeniyle, Komisyonun tespit ettiği olaylar, artık tarihe malolmuştur.(152)
Mahkeme, Birleşik Krallık Başsavcılığı tarafından davalı Hükümet adına 8 Şubat 1977 tarihli duruşmada verilen taahhüdü ve ayrıca şikayet konusu olayların yeniden meydana gelmesini önlemek ve meydana gelmiş olayların sonuçlarını gidermek için alınan tedbirleri, örneğin gözaltına alma ve sorgulama sırasında tutulan kişilere yapılacak muamele konusunda güvenlik güçlerine talimatlar ve direktifler gönderilmiş olmasını, şikayetlerin soruşturulma usullerinin sağlamlaştırılmış olmasını, araştırma komisyonlarının görevlendirilmiş olmasını, bir çok olayda tazminatlar ödenmiş olmasını, not etmiştir.(153)
Sözleşme çatısı altında Mahkemeye yüklenen görevler, 3. maddeyi ihlal ettiği artık tartışma konusu olmayan iddialar üzerinde beyanda bulunmayı da kapsar. Mahkemenin verdiği kararlar, sadece Mahkeme önüne getirilen olaylar hakkında karar verilmesiyle sınırlı değildir; Mahkeme kararları daha genel olarak, Sözleşme hükümlerinin açıklanmasına, korunmasına ve geliştirilmesine ve bu suretle Sözleşmeci Devletlerin üstlendikleri yükümlülükleri, yerine getirmelerine katkıda bulunmaktadır (md. 19).(154)
Ayrıca Mahkeme İçtüzüğünün 47(3). fıkrasına göre Mahkeme, durdurma beyanı, dostane çözüm veya anlaşma veya sorunun her hangi bir biçimde çözülmesi halinde bile bir davayı görmeye devam etme ve olay hakkında karar verme konusunda yetkilidir; Mahkeme, bu hükmü uygulama şartlarının olmadığı bir olayda, tabi ki davayı görmeye devam edebilir.(154)
Buna göre, bu davanın konusuz kaldığı söylenemez; Mahkeme bu davanın esası hakkında karar vermesi gerektiği sonucuna varmıştır.(155)
Davalı Birleşik Krallık Hükümetine göre, başvurucu Hükümetin 3. madde ile ilgili bazı olaylar hakkındaki ihlal iddiaları, Komisyonun idari pratik olarak kabul ettiği konularla ilgili bulunmamakta; bunlar münferit olaylar olduğundan, bu kişiler için iç hukuk yollarını tüketme kuralı geçerli bulunmaktadır. Davalı Hükümete göre, Mahkeme bu münferit olaylarla ilgili iddiaların dinlenmesini reddetmelidir.(156)
Mahkemenin çekişmeli konulardaki yargılama yetkisi, Komisyona sunulan ve Komisyon tarafından kabul edilen başvurularla sınırlıdır. Bir başvurunun kabuledilebilirliğini açıklayan Komisyon kararı, davayı Mahkeme önüne getirmeyi hedefler. Dava usulüne göre bir kez Mahkeme önüne geldi mi, Mahkeme davanın görülmesi sırasında doğan bütün maddi ve hukuki sorunları dinleyebilir (bk. 18.06.1971 tarihli De Wilde, Ooms ve Versyp - Belçika (Esas hk) kararı, parag. 49, 51; 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 41; 10.11.1969 tarihli Stögmüller kararı, parag. 7; 10.11.1969 tarihli Matznetter kararı, parag. 5; 17.11.1970 tarihli Delcourt kararı, parag. 40). Sözleşmenin 49. maddesi, Mahkemenin kendi yetkisi konusunda çıkan uyuşmazlıkları çözmekle yetkili olduğu belirtilmiştir. Davalı Hükümetin bu ön itirazı hakkında Mahkemenin karar verebilmesi için, önce Komisyonun 1 Ekim 1972 tarihli kabuledilebilirlik kararını yorumlaması gerekir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 07.12.1976 tarihli Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen, parag. 48). Komisyonun 3. madde bakımından kabul ettiği iddialar münferit olaylarla değil, idari pratik veya pratiklerle ilgilidir. Buna göre Mahkemenin şimdiki görevi bu iddialar hakkında bir karar vermektir.(157)
İdari pratiğin incelenmesi: Sözleşmeye aykırı bir pratik, ancak münferit ihlallerden doğabilir. Bu nedenle Mahkeme, Komisyon gibi, bazı yerlerde meydana geldiği iddia edilen belirli olayları, münferitlik temelinde değil, ama muhtemel bir pratiğin kurucu öğesi veya kanıtı olarak inceleyebilir. Mahkeme, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali ile ilgili tartışma konusu olayları, başvurucu Hükümetin bunları bir idari pratiğin varlığını kanıtlamak için ileri sürdüğü ölçüde dikkate almaya yetkili olduğu sonucuna varmaktadır.(157)
İdari Pratik kavramı: Sözleşmeyle bağdaşmayan bir pratik, sadece birbirinden kopuk ve istisnai olaylar şeklinde kalmayıp, bir model veya sistem meydana getirecek şekilde birbirleriyle bağlantılı ve yeterli sayıda olan, özdeş veya benzer aykırılıkların birikiminden meydana gelir. Bir pratik, bu tür aykırılıklar dışında, kendi başına bir ihlal oluşturmaz.(159)
Devletin üst düzey yetkililerinin idari pratikten sorumlu olması: Bir Devletin üst düzey yetkililerinin bu tür bir pratiğin varlığından habersiz olabilecekleri, en azından habersiz olma hakkına sahip olabilecekleri düşünülemez. Dahası, Sözleşmeye göre bu yetkililer, kendilerine bağlı alt düzey görevlilerin davranışlarından kesinlikle sorumludurlar. Bu yetkililer, verdikleri emirlerin kendilerine tabi görevliler tarafından yerine getirilmesini sağlamakla görevlidirler; emirlerin yerine getirilmesini sağlayamamanın ardına sığınamazlar.(159)
İdari pratik halinde iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı: İdari pratik kavramı, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının işleyişi bakımından büyük öneme sahiptir. Sözleşmenin 26. maddesindeki iç hukuk yollarını tüketme kuralı, bireysel başvurulara olduğu gibi (md. 25), bir başvurucu devletin ihlalden zarar gören bireylerin yerine geçerek bir ihlali veya ihlalleri ihbar etmekten öteye geçmeyen Devlet başvurularına da uygulanır. Öte yandan ve prensip olarak, başvurucu devletin bir pratiğin devamını veya yeniden ortaya çıkmasını engellemek amacıyla, olayların her biri hakkında bir karar verilmesini istemeden ve fakat sadece idari pratiğin bir kanıtı veya belirtisi olarak olayları Komisyon ve Mahkemenin önüne getirmek suretiyle bir pratikten şikayetçi olması halinde, bu olaylar hakkında iç hukuk yollarını tüketme kuralı uygulanmaz. Mahkeme, Komisyonun bu konu hakkında 1 Ekim 1972 tarihli kabuledilebilirlik kararında belirttiği görüşüne katılmaktadır.(159)
B. Kanıtlama sorunu
İdari pratiğin kanıtlanması: Mahkeme, olayda Sözleşmenin 3. maddesine aykırı pratiklerin bulunup bulunmadığı konusunda ikna olabilmek için, ispat külfetinin sadece bir Hükümetin üzerinde olduğu düşüncesine dayanmaz. Mahkeme önüne gelen davalarda, ister Komisyondan ister taraflardan, isterse başka kaynaklardan gelsin, önündeki bütün materyallere dayanır; gerekirse kendisi materyal toplar.(161)
Kanıt standardı: Komisyon vardığı sonuçları, dinlediği 100 tanığı ifadelerine, sağlık raporlarına, 16 tanımlayıcı olaya, daha az ölçüde 41 olay ile ilgili yazılı ve sözlü sunuşlara dayandırmıştır. Komisyon elde ettiği materyalleri değerlendirirken Yunanistan Davasında (bk. Yunanistan Davası, (1969) 12 Yearbook: parag. 30) olduğu gibi kanıt standardı olarak, makul kuşkunun bulunmaması (beyond the reasonable doubt) standardını kullanmıştır. Kanıtların değerlendirilmesinde Mahkeme, makul kuşku bulunmama şeklindeki kanıt standardını kabul etmektedir; ancak Mahkeme bu tür bir kanıtın yeteri derecede sağlam, kesin ve birbirleriyle uyumlu çıkarsamaların veya olay hakkında aynı ölçüde çürütülememiş varsayımların bir arada bulunmasından çıkarsanabileceğini eklemektedir.(161)
C. İddianın esasıyla ilgili sorunlar
Bir kötü muamelenin 3. maddenin kapsamına girmesi için asgari düzeyde bir şiddetin bulunması gerekir. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi, olayın niteliğine göre değişir; bu asgari düzey, muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri, ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi olayın bütün şartlarına bağlıdır.(162)
Mağdurun olaydaki tutumu ne olursa olsun, Sözleşme işkenceyi ve insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezayı mutlak terimlerle yasaklamaktadır. Sözleşmenin 3. maddesinde hiç bir istisna hükmü yoktur. Bir Devlet, ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü hallerde bile, 3. maddeye ilişkin yükümlülüklerinde azaltma yapamaz.(163)
Komisyonun değerlendirmesine göre, olaydaki muamele, sadece insanlıkdışı ve aşağılayıcı bir muamele değil, ama aynı zamanda bir işkencedir.(165)
Beş teknik, önceden düşünülerek, birlikte, hiç durmadan, saatlerce uygulanmıştır. Bu teknikler buna maruz kalan kimsenin bedensel olarak yaralanmasına değilse bile, en azından fiziksel ve ruhsal açıdan acı çekmesine ve sorgu sırasında şiddetli psikiyatrik rahatsızlıklar duymasına yol açmıştır. Bu teknikler 3. madde anlamında insanlıkdışı muamele kategorisine girer.(167)
Beş teknik, mağdurlarda korku, şiddetli üzüntü ve bayağılık gibi duygular uyandırarak, onların utanma ve aşağılanmalarına ve muhtemelen fiziksel ve moral dirençlerinin kırılmasına neden olduğundan, ayrıca aşağılayıcı bir muameledir.(167)
Beş tekniğin işkence olup olmadığı konusunda karar verirken, Sözleşmenin 3. maddesinde işkence kavramı ile insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele kavramları arasında ayrım yapılmış olmasına dikkat edilmelidir. Bu ayrım kural olarak, verilen acının yoğunluğundaki farktan kaynaklanmaktadır. Sözleşme, çok ciddi ve zalimce acılara neden olan, kasti insanlıkdışı muameleye, özel olarak işkence adı vermek istemiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1975 tarihinde 3452 (XXX) sayı ile kabul edilen Kararının 1. maddesinde İşkence, zalimane insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın ağır ve kasti bir biçimini oluşturur, denmiştir.(167)
Beş teknik, ikrar ve/veya bilgi elde etme amacıyla sistematik olarak kullanılsa bile, birlikte uygulandığı zaman, hiç kuşkusuz, insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele oluştur ama, işkence terimiyle anlaşılan özel yoğunluk ve zalimliğin verdiği acıyı meydana getirmez.(167)
Mahkeme beş tekniğe başvurulmasının insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele olduğu ve olayda Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.(168)
Olayda, beş tekniğin dışında, nezarette tutulan çok sayıda kişiye Kraliyet polisi tarafından şiddet uygulanmıştır (bk. yukarıda parag. 110-111 ve 115-116). Aynı yerde ve benzer biçimde tekrarlanan bu şiddet, münferit olaylar şeklinde kalmamış, bir idari pratik oluşturmuştur. Uygulanan bu şiddet, bazı olaylarda önemli ölçüde yoğun acılara ve fiziksel zedelenmelere yol açmıştır. Bu nedenle bunlar insanlıkdışı muamele kategorisine girer. Şikayet konusu fiiller, daha çok sorgu sırasında bilgi toplama amacıyla yapılmıştır. Ancak bu fiiller, işkencenin neden olduğu acının şiddetine ulaşmamıştır.(174)
Tutma merkezine getirilen kimseler rahatsız edici koşullarda tutulmuşlar, usandırıcı olan ve acı veren hareketler yapmaya zorlanmışlardır. Burada münferit bir olay değil, bir idari pratik vardır. Bu pratik, işkence veya insanlıkdışı bir muamele oluşturmamaktır. Bu muameleler konusunda iç hukukta görülen bir davada ulusal mahkeme, hükmedebileceği en yüksek miktar olan 300 Pound hükmetmiştir. Ancak bu kararda muamelenin biçimi ayrıntılı olarak tanımlanmamıştır. Compton komitesi de bir ölçüde zorlama ve sertlik içerdiğini söylediği bu muamelenin, incitme veya onur kırma kastından çok, bu konudaki hüküm boşluğundan doğduğunu belirtmiştir. Mahkeme, polis ve askerin yaptığı bu muamelenin yakışıksız ve beğenilmeyecek bir muamele olduğu, ancak bu pratiğin Sözleşmenin 3. maddesini ihlal etmediği sonucuna varmıştır.(180-181)
Başvurucu İrlanda Hükümeti, Saray Kışlasında ve Girwood Park Kışlasındaki sorgulamaların, Kraliyet Polisinin aynı mensupları tarafından dönüşümlü olarak yapıldığını, ilk tutma merkezinde kötü muamele yapan bu kişilerin ikinci merkezde kötü muamele yapmamış olamayacaklarını belirtmiştir. Mahkemeye göre bu argümanda bir zorlama vardır; bu bir varsayımdır; kendi başına ikna edici sayılmaz. Mahkeme, eğer gerekliyse, kendisi de ek kanıt toplamaya yetkilidir. Ancak bu olayda bu tür bir tavır, Mahkemeyi bir dizi tanık dinlemeye, bir dizi tanımlayıcı olay seçmeye ve sonunda çok yüzeysel sonuçlara götürecektir. Bu davada soruşturmaya yeniden başlamak gerekli değildir. Mahkeme münferit olayları ele almadığı için yeniden soruşturma yapması da mümkün de değildir. Ayrıca Kuzey İrlandada Sözleşmenin 3. maddesinin ihlalinden ötürü mağdur olduğunu iddia eden herkes, iç hukuk yollarına, daha sonra da Sözleşme organlarına başvurabilir. Bu koşullarda Sözleşmenin koruduğu menfaatler, karar vermeyi geciktirebilecek uzun araştırmalar yapmaya Mahkemeyi zorlamamaktadır.(183-184)
İrlanda Hükümeti Mahkemeden, 3. maddeye aykırı eylemde bulunan güvenlik mensupları ile bunlara göz yuman ve hoşgörü gösterenlere, Birleşik Krallık Hükümetinin ulusal ceza ve disiplin hukukuna göre gerekli işlemi yapması için bu Hükümete talimat (consequential order) vermesini istemiştir. Bu yargılamalardaki görevi bakımından Mahkemenin, belirli şartlar altında, Sözleşmeci Devletlere talimat vermesini içerip içermediği sorununu ele alması gerekmez. Bu davada Mahkemenin elindeki yaptırımlar, Devletlerden birine iç hukukundaki usullere göre ceza veya disiplin davası açması için emir verme yetkisini içermez.(186-187)
II. Sözleşmenin 5. maddesinin ihlali iddiası
Başvurucu Hükümet, Mart 1975 tarihinden önceki mevzuatı ve bu mevzuatın uygulanmasını, Sözleşmeye aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirmektedir. Mahkemeye göre mevzuatın eleştirisi, Sözleşmenin 1 ve 24. maddeleri bakımından ele alınabilir; uygulamanın eleştirisi tek başına ve 15 ve 14. maddelerle birlikte ele alındığında 5. madde ile ilgilidir. Ayrıca Mahkemenin denetimi, mevzuatın 9 Ağustos 1971 ile Mart 1975 tarihleri arasında belirli bir olayda uygulanmasıyla ilgili değil, yaygın olarak uygulanmasıyla ilgilidir. Mahkeme şikayet konusu tedbirleri 15. maddeye göre değerlendirmeden önce, hangi bakımlardan yükümlülüklerde azaltma yaptıklarını tespit eder.(190-191)
A. Sözleşmenin 5(1-4). fıkralarının tek başına ele alınmaları
Sözleşmenin 5(1). fıkrası bakımından: Bu fıkra bir kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakılmasına izin verilen hallerin bir listesini içermektedir. Bu sınırlı bir listedir; listenin sınırlılığı, fıkrada yer alan aşağıdaki haller dışında ifadesinden anlaşılmakta, 17. madde de bunu teyid etmektedir.(194)
Bu davada söz konusu olan özgürlükten yoksun bırakma biçimleri, Sözleşmenin 5(1). fıkrasının (a), (d), (e) ve (f) bendlerine girmemektedir. Bu tedbirler (b) bendine de girmez; çünkü bu tedbirler mahkeme kararına uymama nedeniyle veya hukuken öngörülmüş bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak amacıyla kullanılmış değildir (bk. 01.17.1961 tarihli Lawless (Esas hk) kararı, parag. 12; 08.06.1976 Engel ve Diğerleri kararı (Esas hk), parag. 69).(195)
Özgürlükten yoksun bırakma tedbirlerinin, ilk bakışta Sözleşmenin 5(1)(c) bendindeki hallerle benzerliği var gibi görülebilir. Ancak 10 sayılı Kararnameye göre bir kimsenin gözaltına alınmasından önce bir suçtan ötürü hakkında kuşku duyulması gerekli değildir; yine bu Kararnameye göre gözaltına almak için, bir kimsenin suç işlemesini engellemek veya işledikten sonra kaçmasını önlemek için makul nedenlerin bulunması da gerekli değildir. Bu Kararnameye göre sadece barışı korumak ve düzeni sürdürmek için gözaltına almak mümkündür; bazen bir kimseyi başkalarının eylemlerinden ötürü sorgulamak için de uygulanmıştır. Öte yandan 11(1), 11(2) ve 12(1) sayılı Kararnameler hem suçtan hem de barışın korunması ve düzenin sürdürülmesine engel olan faaliyetlerden söz etmektedir. Teröristler Hakkında Kararname ile Olağanüstü Hal Yasası da, siyasal amaçlı şiddet eylemiyle ilişkinin bulunduğundan kuşkulanmayı aramaktadır. Bu son Kararnameler, Sözleşmenin 5(1)(c) fıkrasının bir suçla ilişkiyi arayan kriterine uygundur.(196)
Yargısız özgürlükten bırakma tasarruflarının çoğunun, tutuklamayı gerekli kılacak bir kuşkuya dayanıp dayanmadıklarına bakılmayabilir; ancak bu tür bir gözaltında tutmaya Sözleşmenin 5(1)(c) bendine göre sadece, bir kimsenin kanunen yetkili makamlar karşısına çıkarılması amacıyla tutulması halinde izin verilebilir. Sözleşmenin 5(3). fıkrası ile birlikte yorumlanması gereken bu şart (bk. 01.07.1961 tarihli Lawless kararı, parag. 14), olayda yerine getirilmemiştir.(196)
Sözleşmenin 5(2). fıkrası bakımından: Bu fıkraya göre gözaltına alınan bir kimse derhal gözaltına alınma sebepleri hakkında bilgilendirilir. Tartışma konusu mevzuatta ise bu hakkı tanıyan bir hüküm yoktur. Gözaltına alınan kimselere sadece genel bir biçimde, olağanüstü hal mevzuatına göre gözaltına alındıkları söylenmiş ve kendilerine daha ayrıntılı bilgi verilmemiştir. Bu uygulama, Mayıs 1970te askeri polise gönderilen talimatlarla başlamış ve en azından ulusal mahkemeler tarafından hukuka aykırı olduğu beyan edilinceye (bk. McElduff davası 12 Ekim 1971; Kelly davası 11 Ocak 1973; Moore davası 18 Şubat 1972) kadar sürmüştür.(198)
Sözleşmenin 5(3). fıkrası bakımından: İtiraz konusu tedbirlerin, gözaltına alınan kişilere karşı, Sözleşmenin 5(1)(c) bendi ile birlikte ele alınan 3. fıkrasına göre, derhal, kanunen yetkili makam, yani hukuken yargılama yetkisine sahip bir görevlinin önüne çıkarmak amacıyla kullanılmadığı tespit edilmiştir. Aslında 11(2) sayılı Kararnameye göre ilk kez gözaltına alınan kimselerden bazıları mahkeme önüne çıkarılmışlardır; ancak sadece bazı olaylarda kanunen yetkili makam önüne çıkarmak, 5(1)(c) bendini yerine getirmiş olmak için yeterli değildir; çünkü bu fıkraya giren her bir olayda, gözaltına alınan kişiyi kanunen yetkili makam önüne çıkarma zorunludur.(199)
Ayrıca 12(1) sayılı Kararnameye göre enterne edilen kişilerin istemeleri halinde önüne çıkarıldıkları Tavsiye Komitesinin kişiyi salıverme yetkisi yoktur; bu nedenle Tavsiye Komitesi kanunen yetkili makam sayılmaz. Bu tür bir salıverme yetkisi, daha sonra Teröristler Hakkında Kararname ve Olağanüstü Hal Yasası ile Komisyonerlere tanınmıştır. Komisyonerler yargısal makam sayılsalar bile, kişilerin Komisyonerler önüne derhal çıkarılması söz konusu değildir.(199)
Şikayet konusu Kararname hükümlerine göre tutulan bir kimse, Sözleşmenin 5(3). fıkrasındaki makul bir sürede yargılanma ve yargılanma sürürken salıverilme haklarını da kullanamamaktadır. Ancak, bu Kararname hükümleri ve uygulamasının varlık nedeni, zaten o sırada hakim olan koşullar nedeniyle, duruşma yapılmasına ve karar verilmesine neden olacak bir ceza davasının açılmasının güçleşmiş olmasıdır.(199)
Sözleşmenin 5(4). fıkrası bakımından: Bu fıkra, ister hukuka uygun, isterse hukuka aykırı surette olsun, özgürlüğünden yoksun bırakılan herkese uygulanır (bk. 18.06.1971 De Wilde, Ooms ve Versyp (Esas hk) kararı, parag. 73).(200)
Söz konusu 10, 11(1) ve 11(2) sayılı Kararnamelerde bir kimsenin, tutulmasının hukukiliği hakkında süratle karar verebilecek ve tutulmasının hukuki olmadığı kanıtlandığında, salıverilmesine hükmedebilecek bir mahkemeye dava açma hakkı tanınmamıştır. Öte yandan 12(1) sayılı Kararnameye göre enterne edilenlerin başvurabilecekleri Tavsiye Komitesi bu kimselerin salıverilmesine karar veremez, sadece salıverilmelerini tavsiye edebilir; dahası bu komite önündeki usul, Sözleşmenin 5(4). fıkrasındaki mahkeme kavramında içkin bulunan temel güvenceleri sağlamamaktadır (bk 18.06.1971 tarihli De Wilde, Ooms ve Versyp (Esas hk) kararı, parag. 76). Bu durum, daha sonra çıkarılan Teröristler Hakkında Kararname ve Olağanüstü Hal Yasasında özgürlükten yoksun bırakmayı denetleme yetkisi verilen Komisyonerler için de geçerlidir (bk. yukarıda parag. 86-88).(200)
Davalı Hükümet, iç hukuktaki habeas corpus başvuru yolunun Sözleşmenin 5(4). fıkrasındaki şartları karşıladığını ileri sürmüştür. Ancak özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kimsenin common lawa göre yaptığı başvuru hakkında ulusal mahkemeler, sahip oldukları denetim yetkisinin sınırlı olduğunu kabul etmişlerdir (bk. yukarıda parag. 81-84). Sözleşmenin 5(4). fıkrasının amacı ve gayesi dikkate alındığında, özgürlükten yoksun bırakma tedbirleri hakkında yapılan hukukilik denetiminin kapsamının yeteri kadar geniş olmadığı görülür.(200)
Bu nedenlerle söz konusu tedbirler, tek başına ele alındığı zaman Sözleşmenin 5(1-4). fıkralarına uygun değildir.(201)
B. Sözleşmenin 15. maddesiyle birlikte ele alınan 5. madde hakkında
Sözleşmenin 15. maddesi sadece savaş zamanında veya ulusun yaşamını tehdit eden başka bir olağanüstü halde uygulanır. Olayda böyle bir olağanüstü hal vardır (bk. yukarıda parag. 12 ve parag. 29-75).(205)
Mahkemenin olağanüstü hali denetim yetkisi: Mahkemenin denetim yetkisinin sınırları (bk. 23.07.1968 tarihli Belçikada Eğitim Dili Davası kararı, parag. 10; 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 48), Sözleşmenin 15. maddesi söz konusu olduğunda daha dardır. Ulusun yaşamının olağanüstü bir durumla tehdit edilip edilmediğini, tehdit varsa, bunu gidermek için hangi tedbirleri almak gerektiğini tespit etmek, ilk aşamada, her bir Sözleşmeci Devletin görev alanına girer. Ulusal makamlar, şartların baskısıyla olaylarla doğrudan ve sürekli ilişkide olmaları nedeniyle, olağanüstü hali yatıştırmak için gerekli olan yükümlülük azaltıcı tedbirlerin niteliği ve kapsamı üzerinde karar vermek için, uluslararası yargıçtan daha iyi konumdadırlar. Sözleşmenin 15(1). fıkrası, bu konuda ulusal makamlara geniş bir takdir yetkisi bırakmaktadır. Ancak Devletler bu konuda sınırsız bir yetki kullanamaz. Devletlerin taahhütlerini yerine getirmelerini sağlamakla görevli olan Komisyon ve Mahkeme, Devletlerin bu tedbirleri alarak Sözleşme hükümlerine ilişkin yükümlülüklerini azaltırken, durumun zorunluluklarının kesin olarak gerektirdiği ölçünün ötesine geçip geçmediklerini denetleme yetkisine sahiptir (bk. 01.07.1961 tarihli Lawless kararı, , parag. 36-38).(207)
Sözleşmenin 5(1). fıkrası bakımından yükümlülük azaltma: Yargısız olarak özgürlükten bırakma yetkilerinin kullanılmasındaki amaç, Kuzey İrlandanın geçmişinde önemli ölçüde yıkıcı bir rol oynayan ve Ağustos 1971den itibaren Birleşik Krallığın ülke bütünlüğü için tehlike oluşturan IRA ile mücadele etmektir. Yoğun bir şiddet ve yıldırı faaliyeti ile karşılaşan yetkililer, terörle mücadelede olağan mevzuatın yetersiz kaldığını ve yargısız özgürlükten yoksun bırakma şeklinde, olağan hukukun dışında bazı tedbirlere başvurmayı gerekli görmüşlerdir. 10 sayılı Kararnameye göre bir kimse, bir suç ile ilişkili bulunduğundan kuşku bulunmasa dahi, örneğin başkaları hakkında bilgi toplamak amacıyla, gözaltına alınabilmektedir. Bu tür bir gözaltına alma çok istisnai koşullarda haklı görülebilir. Kuzey İrlandada hakim olan koşullar bu istisna kategorisine girer. Yetkili makamlar takdir alanlarını aşmadan bu tür tanıkları, daha güvenli koşullarda sorgulayabilmek ve onları misillemeden korumak için gözaltına almalarının gerekli olduğunu düşünmekte haklıdırlar.(212)
Başvurucu İrlanda Hükümetine göre tecrübeler, yargısız özgürlükten yoksun bırakma tedbirlerinin yararsız olduğunu göstermiştir; 9 Ağustos 1971de uygulanmaya başlanan tedbirler, terörü frenlemekte başarısız kalmış, terörü artırma yönünde sonuç doğurmuştur; İngiliz Hükümeti bu tedbirleri önce gevşetmiş ve sonra uygulamayı durdurmuştur. Başvurucu Hükümete göre bu durum, yargısız özgürlükten yoksun bırakma tedbirlerinin konulduğu zaman mutlaka gerekli olmadığını göstermektedir.(214)
İngiliz Hükümetinin terörle mücadele konusunda yaptığı değerlendirmelerin yerine, başka tedbirlerin daha sağduyulu ve daha uygun olduğu söylemek Mahkemenin görevi değildir. Mahkeme, 9 Ağustos 1971 ve sonrasında kabul edilen tedbirlerin Sözleşmeye göre hukukiliğini denetlemekten öte bir şey yapamaz. Mahkeme, alınan tedbirlerin etkililiğini geriye bakış yöntemiyle inceleyemez; tedbirlerin ilk alındığı ve sonra uygulandığı dönemde hüküm süren koşulların ve olayların ışığında karar vermek zorundadır. Bu çerçevede Mahkeme, yargısız özgürlükten yoksun bırakma tedbirlerinin gerekli olduğuna karar veren Birleşik Krallık Hükümetinin, Sözleşmeci Devletlere tanınan takdir alanını aşmadığı sonucuna varmıştır.(214)
Sözleşmenin 5(2-4). fıkraları bakımından yükümlülük azaltma: Tartışma konusu Yasa ve Kararname hükümleri (bk. yukarıda parag. 81-89) bir bütün olarak incelendiğinde, kişi özgürlüğüne saygıyı artırıcı yönde evrildiğini ortaya çıkmaktadır. Yargısal ve idari güvencelerin daha başlangıçta sisteme dahil edilmeleri tabi ki daha çok arzu edilirdi. Ancak, ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü bir durumla mücadele ederken seçtiği yöntemlerin her birini daha hemen başlangıçta, öncelikli gereklerin her biriyle uygun güvencelerle donatarak, her şeyin üstesinden gelmesi beklenen bir Devlet, savunmasız durumda kalırdı. Sözleşmenin 15. maddesi, gelişmeci uyarlamalara imkan tanıyacak şekilde yorumlanmalıdır.(220)
Mahkeme, özellikle geçici nezaret ile ilgili hükümlerin biraz daha ılımlılaştırılmasının mümkün olup olmadığını kendine sormuş ve olumsuz yanıt vermiştir. Çünkü bu sırada Kuzey İrlandada yaşanan kriz, Sözleşmenin 5(2-4). fıkralarında geniş kapsamlı yükümlülük azaltma yapmayı haklı kılacak kadar ciddidir.(220)
Mahkeme, bu davanın şartları çerçevesinde 15. maddenin gerekleri yerine getirilmiş bulunduğu için, 5. maddedeki yükümlülüklerde yapılan azaltmaların Sözleşmeye aykırı olmadığı sonucuna varmıştır.(224)
C. Sözleşmenin 5. maddesiyle birlikte ele alınan 14. maddesi hakkında
Yargısız tutma tedbirleri 5 Şubat 1973ten önce sadece IRA terörüne katıldığından veya IRA terörü hakkında bilgisi bulunduğundan kuşkulanılan kişilere karşı kullanılmıştır; daha sonra ise Kralcı teröristlere karşı da, ama çok daha az ölçüde kullanılmıştır. Başvurucu Hükümete göre bu durum, Birleşik Krallık Hükümetinin ayrımcı bir uygulamada bulunduğunu göstermektedir; ayrıca, yapılan farklı muamelenin objektif ve makul bir haklı sebebi de yoktur.(225-227)
Mahkeme, Kralcı terör ile Cumhuriyetçi (IRA) terörü arasında derin bir fark bulunduğunu tespit etmiştir. İlk olarak, söz konusu dönemde adam öldürmelerin, patlamaların ve diğer saldırıların büyük bir bölümü Cumhuriyetçilere yüklenmiştir. 1970ten itibaren Kralcıların eylemleri IRAnın eylemleri ile karşılaştırıldığında, çok önemsiz bir düzeyde kaldığı görülür. İkinci olarak, Protestan topluluğun içinde aşırı eğilimli siyasal baskı grupları vardır; ancak bu topluluğun içinde IRAya benzer bir yeraltı askeri gücü yoktur. Bu dönemde Kralcı terör, yetkililer tarafından münferit eylemler veya birbirinden kopuk fraksiyon eylemleri olarak görülmüştür. Üçüncü olarak Kralcı teröristlere karşı ceza davası açmak, Cumhuriyetçilere dava açmaktan daha kolay olmuştur. Kralcı teröristler yargısız olarak özgürlükten yoksun bırakılmamışlardır ama, cezadan muaf olarak eylemde bulundukları da söylenemez. Bu nedenlerle Kralcı terörle mücadele ederken kullanılan araçlar, Cumhuriyetçi terörle mücadele için kullanılmamıştır.(228)
30 Mart 1972de doğrudan yönetimin başlamasından, Kralcıların ilk kez yargısız olarak özgürlükten yoksun bırakıldıkları 5 Şubat 1973 tarihine kadar, bu tedbirin Kralcılara uygulanmasındaki gecikme konusunda Hükümet ve Komisyon tarafından çeşitli açıklamalar getirilmiştir. Ancak Hükümet ve güvenlik güçlerinin bu tutumunun ardındaki sebepler kanıtlarla tespit edilemez. Mahkemeye göre, kendiliğinden değişen ve sürekli evrim geçiren bir durumu sakin bir ortam içine oturtmak gerçekçi olmayabilir. Yetkililerin bu korkunç krizin gereklerine kendilerini uyarlamaya çalışırken bazı tereddütler geçirmelerini, ihtiyatla ilerlemelerini ve belirli bir zamana ihtiyaç duymalarını anlayışla karşılamak gerekir. Denetim yetkisinin sınırlarını da göz önünde tutan Mahkeme, özgürlükten yoksun bırakma tedbirlerinin 5 Şubat 1973 tarihine kadar sadece IRAya karşı kullanılmış olmasının, 5. madde ile birlikte ele alınan 14. maddeyi ihlal etmediği sonucuna varmıştır. 5 Şubat 1973 tarihinden sonra ise bu yetkiler, aynı oranda olmasa da Kralcı teröre karşı da kullanılmıştır. Kralcı teröristler bu dönemde muhaliflerine göre daha kolay mahkeme huzuruna çıkarılmışlardır. Birleşik Krallık Hükümeti, mümkün olduğu kadar olağan hukuk düzeni yetkilerini kullanmış olması nedeniyle kınanamaz. Mahkeme Sözleşemenin 5. maddesi ile birlikte ele alınan 14. maddeye aykırılık tespit edememiştir.(229-231)
III. Sözleşmenin 6. maddesi hakkında
Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilirliği uyuşmazlık konusu olmuştur. Mahkeme bu konuda bir karar vermesinin gerekli olmadığını kabul etmektedir. Mahkemeye göre başvurucu Hükümet 5. madde bakımından şikayetçi olduğu tedbirler hakkında 6. madde bakımından da şikayetçi olmuştur.(233-235)
IV. Sözleşmenin 1 ve 33 (Eski 24). maddeleri hakkında
Başvurucu Hükümete göre tartışma konusu mevzuat, Sözleşmenin 3, 5, 6 ve 14. maddelerdeki hakların ihlalini, Sözleşmenin terimleri ile yasaklamış değildir; bu mevzuat, bazı idari pratiklerle birlikte, bu maddelerin ihlaline imkan tanımış, hatta izin vermiştir. Başvurucu Hükümete göre Birleşik Krallık Hükümeti, hak ve özgürlüklerle ilgili maddelerinden ayrı olarak, Sözleşmenin 1. maddesindeki yükümlülüklerini de ihlal etmiştir.(236)
Sözleşmenin 1. maddesinin anlamı: Sözleşmenin 1. maddesi, 14, 2-13 ve 63. maddeleri ile birlikte, Sözleşmenin kapsamına kişi, konu ve yer (ratione personae, materiae ve loci) bakımından çerçeve çizmektedir. Birinci madde aynı zamanda, Sözleşmenin bağlayıcı niteliğini açıkça ifade eden maddelerden biridir. Sözleşmenin birinci bölümündeki hakların ihlali, 1. maddeyi otomatik olarak ihlal eder; ancak yeni bir ihlal eklemez. Mahkeme daha önce verdiği kararlarda ihlal tespit ederken, 1. maddenin de ihlal edildiğine karar vermiş değildir.(238)
Sözleşmenin niteliği: Bu Sözleşme, Devletlerin birbirlerine karşı taahhütlerini içeren klasik türdeki uluslararası antlaşmalardan farklı olarak, daha fazla taahhüt içermektedir. Sözleşme, karşılıklı ve iki taraflı taahhütler örgüsünün üstünde ve ötesinde, Başlangıçtaki ifadeyle, birlikte yerine getirilmesinde yarar görülen objektif yükümlülükler yaratmıştır. Sözleşmeci Devletler, Sözleşmenin 24. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak, şikayet ettikleri tasarrufların kendi vatandaşlarından birini zarara uğratmasından kaynaklanan bir menfaat ilişkisi içinde bulunduklarını göstermeksizin, şikayetçi oldukları diğer Devletin Sözleşmedeki yükümlülüklerini yerine getirmesini isteyebilirler.(239)
Sözleşmenin 1. madde metninde güvence altına almayı üstlenir ifadesi yerine, güvence altına alır ifadesi bulunduğundan, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşmenin Birinci Bölümünde beyan edilen hak ve özgürlükleri, kendi egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes için güvence altına alacakları açıklanmıştır. Sözleşmeyi hazırlayanların bu niyeti, özellikle Sözleşmenin iç hukuka içselleştirildiği ülkelerde tam olarak yankısını bulur (bk. 18.06.1971 tarihli De Wilde, Ooms ve Versyp kararı, parag. 82; 06.02.1976 tarihli İsveç Makinistler Sendikası kararı, parag. 50).(239)
Üst makamların yükümlülüğü: Sözleşme, üst makamları sadece kendi davranışları bakımından Sözleşmedeki hak ve özgürlüklere saygı göstermekle yükümlü tutmamaktadır; bu makamlar ayrıca, hak ve özgürlüklerin kullanılmasını güvence altına alabilmek için kendilerine tabi olan alt düzeydeki görevlilerin Sözleşmeyi ihlal etmesini engellemek veya bu ihlallere karşı hukuk yolları sağlamak zorundadır; Sözleşmenin 14 maddesi ile, 1. maddesindeki güvence altına alır ifadesi bunu göstermektedir.(239)
Soyut norm denetimi: Bu davada esas itibariyle sorun, bir Sözleşmeci Devletin bir diğer Sözleşmeci Devletteki bir yasanın Sözleşmeye aykırılığı hakkında soyut olarak itirazda bulunma hakkına sahip olup olmadığıdır. Bu sorunun yanıtı Sözleşmenin 24. maddesinde bulunabilir: Sözleşmenin 25. maddesi, kişilerin başvuruda bulunabilmeleri için Sözleşmedeki haklarının ihlal edilmesinden ötürü mağdur olmalarını ararken, Sözleşmenin 24. maddesi her bir Sözleşmeci Devlete, başka bir Sözleşmeci Devletin Sözleşmenin bir hükmüne aykırı davrandığı iddiasıyla Komisyona başvurma imkanı vermektedir. Böyle bir aykırılık, Sözleşmedeki haklarla ve özgürlüklerle bağdaşmayan tedbirler getiren, bu tür tedbirlerin alınmasını emreden ve alınması için yetki veren bir yasanın sadece varolmasından kaynaklanabilir. Bu, Sözleşmenin hazırlık çalışmaları (travaux preparatoires) tarafından tereddütsüz bir biçimde teyid edilmektedir (bk. Document H (61) 4. s. 384, 502, 703 ve 706). Ancak Sözleşme organları bu tür bir aykırılığı sadece, 24. maddeye göre hakkında itiraz bulunan yasanın, bir aykırılığı açık ve kesin deyimlerle ifade etmiş olması halinde tespit edebilir; aksi takdirde Sözleşme organları, davalı Devletin tartışma konusu metin veya metinleri somut olarak yorumlama ve uygulama tarzına bakarak bir karara varmalıdır.(240)
Şu veya bu ihlali açıkça yasaklayan bir yasanın bulunmaması, Sözleşmeye bir aykırılığın oluşması için yeterli değildir; çünkü böyle bir yasaklama, Sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin kullanılmasını güvence altına alan tek yöntem değildir.(240)
Mahkeme bu davada iki pratiği 3. maddeye aykırı bulmuştur. Bu pratikler otomatik olarak 1. maddeye de aykırıdır; ancak bu tespit, önceki tespitlere bir şey eklemez; bu kararın hüküm fıkralarına bu son tespiti eklemek için bir neden yoktur.(241)
Kuzey İrlandada yürürlükte bulunan mevzuatın soyut olarak incelenmesi, bu mevzuatın işkenceyi, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muameleyi getirdiğini, böyle bir muameleyi emrettiğini veya buna yetki verdiğini ortaya koymaz. Tam tersine bu mevzuat, bu tür kötü muameleleri giderek artan bir açıklıkla yasaklamıştır.(241)
İrlanda Hükümeti bu mevzuatı, 5 ve 6. maddelerle birlikte ele alınan 15. madde bakımından eleştirmiştir. Mahkemeye göre bu mevzuattaki belirli hükümlerin Sözleşmeye aykırılık konusunda bazı kuşkular bulunmaktadır. Örneğin bazı Kararnameler özgürlükten yoksun bırakmanın süresi ile ilgili bir sınır getirmemiş; özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere yargısal veya idari bir başvuru yolu tanınmamıştır. Süreyle ilgili kusur, bu konuda mevzuatın sessiz kalmasından kaynaklanmış, ancak uygulamada süre 72 saat ve 28 gün olarak sınırlanarak bu kusur hafifletilmiştir. Hukukilik denetimi konusundaki kusur ise, Kuzey İrlandadaki mahkemeler tarafından common law vasıtasıyla kısmen iyileştirilmiştir. Her şeyin ötesinde bu olayda, ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü bir durumla mücadele etmek için düzenlenmiş bir mevzuat ele alınmıştır. Saldırıların çok sayıda olması, ve çok sayıda kişinin gözaltına alınmış, tutulmuş ve enterne edilmiş olması, Sözleşmenin gerekli gördüğü güvencelerin aynısının bu mevzuat içine konmasını engellemiştir. İngiliz makamları mevzuatın şiddetini 1972 ve 1973te hafifletmişlerdir. Bu da onların zorunlulukların kesin olarak gerektirdiği ölçünün ötesine geçmek istemediklerini göstermektedir. Mahkeme, bu mevzuatın kendisi hakkında, daha önce mevzuatın uygulanması hakkında verdiği karara aykırı düşecek bir sonuca ulaşabileceğini düşünmemektedir.(243)
Bu nedenlerle bu davada, 1 ve 24. madde ile birlikte ele alınan 5, 6 ve 15. maddelere aykırılık bulunmamaktadır.
V. Sözleşmenin 50. maddesi
Başvurucu Hükümet her hangi bir kimse için tazminat talebinde bulunmamıştır. Mahkeme Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanmasının gerekli olmadığına karar vermiştir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
I. Sözleşmenin 3. maddesiyle ilgili olarak:
1. Oybirliğiyle, bazı olaylar hakkında 3. maddeyi ihlal ettikleri şikayeti bulunmamasına rağmen bu olaylar bakımından bir karar verilmesine;
2. Oybirliğiyle, 3. maddeyi ihlal ettiği iddia edilen olayların, ihlallerin idari bir uygulama oluşturduğu iddiasını kanıtlamak üzere ileri sürüldüğü ölçüde dikkate alınmasına;
3. Bire karşı on altı oyla, Ağustos ve Ekim 1971de kullanılan beş tekniğin, 3. maddeyi ihlal eden insanlıkdışı ve aşağılayıcı bir uygulama olduğuna;
4. Dörde karşı on üç oyla, sözü edilen uygulamanın, 3. madde anlamında bir işkence uygulaması oluşturmadığına;
5. Bire karşı on altı oyla, adı belirlenemeyen sorgulama merkezleri bakımından başka bir kötü muamele bulunmadığına;
6. Oybirliğiyle, 1971 sonbaharında Palace Kışlasında, 3. maddeyi ihlal eden insanlıkdışı muamele bulunduğuna;
7. Üçe karşı on dört oyla, yukarıda sözü edilen uygulamanın 3. madde anlamında bir işkence olmadığına;
8. Oybirliğiyle, söz konusu uygulamanın 1971 Ağustostan sonra da devam ettiğinin kanıtlanamadığına;
9. İkiye karşı on beş oyla, başka yerler bakımından 3. maddeyi ihlal eden bir uygulama bulunmadığına;
10. Oybirliğiyle, Mahkeme tarafından 3. maddeyi ihlal ettiği tespit edilen fiilleri işleyen, bu ihlallere göz yuman ve hoş gören güvenlik güçlerine karşı cezai veya idari dava açması için davalı Hükümete talimat veremeyeceğine,
II. Sözleşmenin 5. maddesiyle ilgili olarak:
1. Oybirliğiyle, söz konusu dönemde Kuzey İrlandada 15(1). fıkrası anlamında, ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü halin bulunduğuna;
2. Oybirliğiyle, İngiliz Hükümetinin 20 Ağustos 1971, 23 Ocak 1973 ve 16 Ağustos 1973 tarihli yükümlülükleri azaltma bildiriminin, Sözleşmenin 15(3). fıkrasına uygun olduğuna;
3. Bire karşı on altı oyla, Kuzey İrlandada, 9 Ağustos 1971den Mart 1975e kadar, yargısız özgürlükten yoksun bırakma öngören mevzuatın, Sözleşmenin 5(1-4). fıkrasındaki yükümlülüklerde azaltma yapmasına rağmen, bu azaltmanın Sözleşmenin 15(1). fıkra anlamında, durumun zorunluluklarının kesin olarak gerektirdiği ölçüyü aşmadığına;
4. Oybirliğiyle, Birleşik Krallığın bu davada Sözleşmenin 15(1). fıkrası anlamında uluslararası hukuktan doğan diğer yükümlüklerini göz ardı etmediğine;
5. İkiye karşı on beş oyla, 5. maddeyle birlikte ele alınan 14. maddeye aykırı bir ayrımcılığın bulunmadığına;
III. Sözleşmenin 6. maddesiyle ilgili olarak:
1. Oybirliğiyle, bu davada uygulanabilir olduğu varsayılsa bile 6. maddedeki yükümlülüklerde azaltmanın 15. maddeye uygun olduğuna;
2. İkiye karşı on beş oyla, 6. maddenin uygulanabilir olduğu varsayılsa bile, 6. maddeyle birlikte ele alınan 14. maddeyi ihlal eden bir ayrımcılık bulunmadığına;
IV. Sözleşmenin 50. maddesiyle ilgili olarak:
Oybirliğiyle, bu davada 50. maddenin uygulanmasının gerekli olmadığına,
Karar Vermiştir.
SON KARARIN YERİNE GETİRİLMESİ
BAKANLAR KOMİTESİ: DH (78) 35; 27 Haziran 1978
Hükümetin verdiği bilgiye göre: Mahkeme verdiği kararda, sorgulama yöntemine yardımcı olarak beş tekniğin kullanılmasını Sözleşmenin 3. maddesindeki insanlıkdışı muamele ve aşağılayıcı muamele yasağının ihlal ettiğine karar vermişti. On kişi bu konuyla ilgili olarak Kuzey İrlanda Yüksek Mahkemesi önünde hukuk davası açmış ve kendilerine 10 bin ile 25 bin Pound arasında tazminatlar ödenmiştir.
Birleşik Krallık Hükümetinin isteği üzerine bu olaylar Ağustos ve Kasım 1971 tarihlerinde bağımsız Araştırma Komiteleri tarafından araştırılmıştır. Mahkeme kararına da geçtiği üzere, Başbakan Heath Mart 1972de Parlamentoda yaptığı açıklamada, beş tekniğin soruşturmaya yardımcı bir yöntem olarak gelecekte kullanılmayacağını bildirmiştir. Mahkeme de Başsavcının aynı yöndeki taahhüdünü not etmiştir.
Beş teknik, Ekim 1971den itibaren kullanılmamış olup, Birleşik Krallık Hükümeti bunun kullanılmasına izin vermeyecektir. Mahkeme ayrıca 1971 sonbaharında Palace Kışlasında tutulanlara insanlıkdışı muamele uygulandığı sonucuna varmış, ancak bu uygulamanın daha sonra devam ettiği tespit edilememiştir.
Mahkeme kararında not ettiği gibi, tutulanların gereği gibi muamele görmeleri için 1971den itibaren, polis tarafından sorgulanmak üzere gözaltına alınanlar için doktor raporlarının alınması, güvenlik güçlerine kesin talimatlar verilmesi ve şikayetlerin araştırılmasına dair çok özenli usullerin getirilmesi gibi bir dizi tedbir alınmıştır. Bu nedenle Birleşik Krallık Hükümeti, alınan tedbirlere ilave olarak, Mahkeme kararında kendisinden başka tedbirler almasının istenmediğini düşünmektedir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy