(AİHS m. 5, 6, 50)
DAVANIN ESASI (Özet)
I. Dava Konusu Olaylar
Başvurucu evli olup çocukları bulunmaktadır. Geçirdiği bir kaza nedeniyle başvurucunun beyni hasara uğramıştır. Başvurucu 1967 yılı içinde, kendi iradesiyle yattığı bir akıl hastanesinde beş buçuk ay süreyle tedavi görmüştür. Başvurucu Mayıs 1968de, o tarihte yürürlükte bulunan Akıl Hastaları Yasasının 14. maddesi gereğince acil durum usulüne göre, belediye başkanının talebi üzerine bir akıl hastanesine yatırılmıştır. Buna sebep olan olay ise, başvurucunun belediye kayıt bürosundan bazı evrakları çalması, polis karakolunda tutulurken nezarethanede çırılçıplak yatmasıdır. Savcı, yasanın izin verdiği ölçüde gözetim süresini uzatmıştır.(23)
Başvurucu acil sebeple akıl hastanesinde yatarken, eşi mahkemeye başvurarak, kamu düzeni ve başvurucunun iyiliği için geçici bir süre daha akıl hastanesinde tutulmasına karar verilmesini istemiş, mahkemeye bir de doktor raporu vermiştir. Başvurucuyu ilk kez muayene eden doktorun raporunda, başvurucunun 1966da adam öldürmeye teşebbüsten tutulduğu, 1967de psikiyatrik tedavi gördüğü, hastanın uzun zamandır kendisine ve ailesine zarar veren bir şizofren olduğu, şu sıralarda toplum içine bırakılmaması gerektiği yazılmıştır. Bu rapora dayanan mahkeme, başvurucuyu dinleme yetkisini kullanmadan ve bilirkişi raporu istemeden, talebi kabul etmiş ve başvurucunun geçici bir süre daha tutulmasına karar vermiştir.(24)
Bundan üç ay sonra, başvurucunun eşi bu kez Bölge Mahkemesinden eşinin bir yıl süreyle akıl hastanesinde tutulmasına karar verilmesini istemiştir. Bu talebe, başvurucuyu izleyen doktorların günlük ve haftalık gözlemleriyle, kendisinin akıl hastanesinde daha fazla tedavi görmesinin iyi olacağını belirten raporları eklenmiştir. Bu belgelere dayanan tek yargıçlı mahkeme iki ay kadar sonra, talebe uygun olarak başvurucunun bir yıl süreyle akıl hastanesinde tutulmasına karar vermiştir.(25) Tutma süresi aynı usulle bir yıl daha uzatılmıştır. Başvurucu, eşinin bulunduğu kentten başka bir kentteki akıl hastanesine nakledilmiştir.(26) Bundan sonra savcı, başvurucunun tutulmasının uzatılması için mahkemeden talepte bulunmuştur. Yine doktorların günlük ve haftalık gözlemleri ve kısa raporlarına dayanan mahkemeler, başvurucunun tutulmasının birer yıl süreyle uzatılmasına karar vermişlerdir. (27) En yeni uzatma kararı ise, Aralık 1977 tarihlidir.(28)
İtalyan mahkemelerine gönderilen kısa doktor raporlarında, başvurucunun şizofren ve paranoyak tepkiler gösterdiği, kendisinin patolojik durumunun farkında olmadığı, bir kaç kez sonuçlarını hiç hesaba katmadan önemli eylemlerde bulunduğu belirtilmiştir. Buna örnek olarak, gerçeküstü düşünceler altında başvurucunun ailesinin bıraktığı parayla dışarı çıkıp kısa süre sonra beş parasız döndüğü, ailesini içinde bıraktığı durumun veya kendisine yardım etmekle yükümlü memurlara bağımlılığının farkında olmadığı gösterilmiştir.(29)
Başvurucu ilk kez Şubat 1969da yasanın 29. maddesine göre hastane yetkililerinden kendisini çıkartmalarını istemiştir. Hastane yetkilileri bu talebi savcıya göndermişlerdir. Savcı da bu talebi Bölge Mahkemesine göndermiştir. Bu mahkeme başvurucuyu hastanede dinledikten sonra talebini reddetmiştir. Başvurucu ikinci kez Nisan 1971de hastaneden çıkmak istemiştir. Hastane yetkililerinin olumsuz görüşü üzerine savcı başvurucuyu dinlemiş ve yasanın 29(3). fıkrasına göre talebi mahkemeye göndermemiştir. Başvurucu Şubat 1973te bir kez daha hastaneden çıkarılması için başvurmuştur. Hastane bu talebi şu mütalaalarla savcıya göndermiştir: Hastada ilaçla tedavisi mümkün paranoyak kişiliği bulunmaktadır; ancak daha önce hastaneden verilen izin sırasında gerekli ilaçları kullanmadığı için hastalığı yeniden nüksetmiştir; hastayı topluma yeniden kazandırmak için adımlar atılmakta ve hasta geceleri hastane dışında geçirebilmektedir; ancak geçmişte meydana gelen durumlar nedeniyle taburcu edilmesi uygun değildir. Savcı bu olumsuz mütalaa üzerine başvurucuyu dinlemiş ve hastaneden çıkarılması talebini reddetmiş ve talebi mahkemeye göndermemiştir. Bundan sonra başvurucunun üç talebi daha savcı tarafından aynı şekilde reddedilmiştir.(30)
Başvurucuya çeşitli zamanlarda hastaneden izin verilmiştir. Biri 1974te dokuz ay, 1976/1977de dört ay, 1978de bir ay ve iki buçuk ay olmak üzere deneysel amaçlarla en az dört kez hastaneden çıkmasına izin verilmiştir. Her defasında hastaneye yeniden kabul edilmek zorunda kalmıştır. Yeniden kabul sırasında, uygulanan tedaviye devam etmemesi, üstündekilerin pis durumda olması ve daha yakın tarihlerde gezmeye gittiği Almanyada cam kırması delil olarak gösterilmiştir.(31)
Başvurucu akıl hastanesinde tutulması nedeniyle, mallarını idare hakkını otomatik olarak kaybetmiştir. Mallarının idaresi için geçici bir idareci tayin edilmemiştir. Bu işlerin başvurucunun eşi tarafından yürütüldüğü anlaşılmaktadır. 1971de mahkeme tarafından kendisine bir vasi (guardian) tayin edilmiştir. Vasi, başvurucunun hastaneden çıkarılması talebinde bulunmamıştır.(32)
II. Konuyla İlgili İç Hukuk
Hollandada akıl zayıflığı bulunan kişilerin (persons of unsound mind) durumu, çeşitli tarihlerde değişiklik geçiren 1884 tarihli Akıl Hastaları hakkında Yasayla düzenlenmiştir. Bu konudaki sistemi yenileyecek olan mevzuat reform tasarısı Parlamentonun önündedir. Beş bölümden oluşan yürürlükteki yasanın üç bölümü bu davayla ilgilidir. Bunlardan birincisi kişilerin akıl hastanelerine kabulü, ikincisi hastalara izin verilmesi ve taburcu edilmeleri, üçüncüsü akıl hastanelerine kabul edilen kişilerin mallarının iradesi hakkındadır. Yasada akıl hastası tanımlanmamakta, ancak hastaneye yatırılmaları için gerekli sebepler belirtilmektedir. Hollanda mahkemeleri, hastaneye yatırılacak olan akıl hastasında, kendisine veya başkalarına zarar verecek kadar akli dengesizlik bulunmasını aramaktadır.(11)
Acil durumlarda belediye başkanının, bir akıl hastasının akıl hastanesine zorunlu kabulünü emretme yetkisi vardır. 1972 değişikliğine kadar belediye başkanı koşullar elverdiği takdirde önceden bir sağlık raporu alarak hastanın yatırılmasını sağlardı; başkanın kararıyla bu kişi üç hafta tutulabilirdi; ancak savcı bu süreyi uzatabilir veya kısaltabilirdi. Değişiklikten sonra ise başkan bir psikiyatrın görüşünü almak zorundadır; eğer bu mümkün değilse, başka bir doktorun görüşünü almalıdır. Başkan kişinin hastanede tutulmasına karar verdikten hemen sonra durumdan savcıyı haber etmek ve tutmaya dayanak oluşturan doktor raporunu göndermek zorundadır. Savcı da bir gün içinde dosyayı Bölge Mahkemesi başkanlığına göndermek zorundadır; gerektiği takdirde Başkandan tutmanın devamına karar vermesini isteyebilir. Mahkeme başkanının tutmaya devam kararı üç hafta için geçerlidir; ancak mahkeme başkanı bir kez daha üç haftalık bir süre için tutmayı uzatabilir. Bundan sonra geçici tutma kararı usulünün izlenmesi gerekir.(12)
Yukarıda belirtilen acil durumlar dışında hiç kimse, bir mahkeme tarafından geçici tutma kararı (provisional detention order) verilmedikçe, akıl hastalığı veya delilik nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. Tedavi görmek amacıyla kişinin kendisinin talebi üzerine veya kendisinin ve çevresindekilerin yararı için tutulması amacıyla kan ya da evlilik bağı bulunan kişilerin veya hukuki temsilcisinin talebi üzerine veya savcının talebi üzerine Bölge Mahkemesi Başkanı, ilgili kişinin akıl hastanesinde geçici olarak tutulmasına karar verebilir. Bu talebe, yedi gün önce alınmış bir doktor raporu eklenmelidir; doktor, hastayı kabul edecek kuruma bağlı olmamalıdır. Raporda ilgili kişinin akıl hastalığı içinde olduğu ve akıl hastanesinde tedavisinin gerekli olduğu belirtilmelidir. Bu talebe, kişinin akıl hastalığı içinde olduğunu gösteren maddi olaylar ve belgeler eklenebilir; ancak bu tamamen takdiridir. Bu yasa değişikliğinden sonra, sağlık raporlarının hastayı tedavi etmeyen bir psikiyatr tarafından verilmesi aranmaktadır. Raporda, hastanın mahkeme tarafından dinlenmesinin gerekli olup olmadığı veya dinlenmesinin tavsiye edilip edilmediği, mümkün olduğu kadar gerekçeli biçimde belirtilir.(13)
Sadece doktor raporunun veya raporla bağlantılı olayların veya belgelerin, kişinin akıl hastanesinde tedavi görmesi gerektiğini yeterli bir biçimde ortaya koyması halinde, yargıç geçici tutma kararı verir. 1972 yılına kadar başvurunun veya talebin incelenmesi her hangi bir sınırlayıcı formaliteye bağlı değil iken, bu tarihteki yasa değişikliğiyle, yargıca tutulması istenen kişiyi doğrudan dinleme yetkisi getirilmiştir. Bu değişiklikten sonra yargıç, doktor raporundan aksi sonuca varmadıkça hastayı dinlemekle yükümlüdür. Hastaya talebi üzerine veya yargıcın gerekli görmesi halinde hukuki yardım verilir. Yargıç, hastanın yatırılmasını talep edenlerden veya başka kişilerden gerekli her türlü bilgiyi toplayabilir.(14)
Geçici tutma kararı itiraza tabi değildir; ilgili kişiye (hastaya) tebliğ edilmez; altı ay için geçerlidir. Tutma kararları gibi kararlar, zorunlu kapatmaya (compulsory confinement) yetki verir; ancak uygulamaya konulmayabilir. Kararın verildiği tarihte ilgili kişi henüz hastaneye yatırılmamış ise, 14 gün içinde, mahkeme kararı gösterilerek akıl hastanesine kabulü sağlanabilir. Belediye başkanı, mahkemenin kararı kendisine tebliğ edilince, hastanın yakınlarına haber verir. Kararın dayanağı olan doktor raporu, hastanın yatırıldığı kurumda tedaviyi yapan doktora iletilir. Bu doktor altı ay boyunca her iki haftada bir, hasta üzerindeki gözlemlerini hasta dosyasına kaydeder. Hastadan sorumlu doktor, hastanın kabulünden sonraki iki hafta içinde, hastanın daha fazla hastanede kalmasının gerekli olup olmadığı konusundaki görüşünü, kurumun içinde bulunduğu bölge savcılığına bildirir.(15)
Geçici tutma kararından itibaren altı ay içinde Bölge Mahkemesinden, hastanın akıl hastanesinde bir yıl daha kalması yönünde karar vermesi talep edilebilir. Böyle bir talebe sağlık dosyası ile daha fazla tedaviye ihtiyaç bulunup bulunmadığını belirten doktorun mütalaası eklenir. Hastaya bu talep hakkında haber verilmesi zorunlu değildir.(16)
Böyle bir başvuru veya talep üzerine Bölge Mahkemesi karar verir. Bu mahkeme savcıyı dinlemenin dışında başka bir usul kuralı izlemek zorunda değildir. Mahkeme başka kaynaklardan delil toplayabilir; hastayı dinleyebilir; ancak buna mecbur değildir. Mahkemenin incelemesi altı aylık sürenin dolmasına rağmen bitmemiş olsa bile, hasta kurumda tutulmaya devam eder. Bölge Mahkemesinin kararı itiraza tabi olmadığı gibi, aleni olarak verilmez; hastaya tebliğ de edilmez. Uygulamada böyle bir kararın hastaya tebliğinin tıbbi açıdan gerekli olup olmadığına karar verilmesi, hastane yetkililerine bırakılmıştır. Genel bir kural olarak bu hukuk mahkemeleri hukuk davalarında üç yargıçlı bir mahkeme olarak görev yapar; ancak bir kimsenin akıl hastanesinde tutulmasıyla ilgili kararlar, tek yargıçlı mahkemeler tarafından verilir.(17)
Mahkemenin verdiği tutma kararının bitmesinden en geç bir hafta önce, hastanın bir yıl daha hastanede tutulmasına karar vermesi için Bölge Mahkemesine başvurulabilir. Bu başvuru veya talep üzerine yukarıdaki usul uygulanır. Mahkemenin en geç hangi tarihe kadar karar vereceği yasada belirtilmemiştir.(19-20)
Kurumdan sorumlu doktor, hastaya belirli bir süre için hastaneden izin verebilir. Kurum yetkilileri, hastanın artık akıl hastalığı ile ilgili hiç bir belirti göstermediğini veya akıl hastanesindeki tedavinin artık gerekli olmadığını belirten doktor raporu üzerine hastanın taburcu edilmesine karar verebilirler. Taburcu edilme talebi hastanın kendisinden veya yakınlarından gelebilir. Yetkililer önce ilgili doktorun mütalaasını alırlar; mütalaa olumlu ise hastayı taburcu ederler; olumlu değilse, yetkililer bu talebi savcılığa iletirler; savcı bu talebi kural olarak Bölge Mahkemesine gönderir; mahkeme tutma kararı verdiği usulü burada da uygular. Ne var ki, talebin açıkça karşılanmayacağının görülmesi halinde veya önceki taburcu edilme talebi hala incelenmekte ise veya mahkeme aynı tutma dönemi içinde benzer bir talebi reddetmiş ve koşullarda bir değişiklik meydana gelmemiş ise, savcı söz konusu taburcu edilme talebini mahkemeye iletmeyebilir.(20)
Akıl hastanesinin gözetiminden sorumlu olan savcının, akıl hastanesinde hiç kimsenin hukuka aykırı bir biçimde tutulmamasını sağlama görevi vardır. Kurumdan sorumlu doktorun aynı görüşte olması halinde, hastanın daha fazla tutulmasının gerekli olmadığını düşünen savcı, hastanın taburcu edilmesine karar verebilir. Doktor aksi görüşte ise, savcı bu konudaki talebini mahkemeye iletebilir; hastanın tutulmasının gerekliliği konusunda savcının tereddüdü varsa, bunu mahkeme önüne getirebilir; sağlık müfettişinin talebi halinde, savcı bu durumu mahkeme önüne getirmek zorundadır.(20)
Tutma kararının sona ermesi halinde, hastane yetkilileri savcıyı sekiz gün içinde durumdan haberdar ederler; savcı, tutmanın uzatılmasına dair mahkemeden bir talepte bulunmazsa, hastayı taburcu ederler.(20)
Akıl hastanesine yatırılan rüşt yaşını doldurmuş bir kimse, mallarını idare hakkını kaybeder. Bunun sonucu olarak hastaneye yattıktan sonra yaptığı sözleşmeler hükümsüz olur; malları ve banka hesapları üzerinde tasarruf edemez. Hasta, resmen taburcu edildikten sonra mallarını idare hakkını yeniden kazanır; hastaneden izinli çıktığı dönemde bu hakkı kazanamaz. Bir kimsenin hastaneye yatırılmasını isteyebilen kişinin ve savcının talebi üzerine mahkeme, hastanın mallarının idaresi için geçici bir idareci atayabilir. Buna ek olarak mahkeme, ilgili kişi kısıtlama altında olsun veya olmasın, Medeni Kanunun 378. maddesi uyarınca, onun namına hareket edebilecek bir vasi (guardian) tayin edebilir.(21)
Parlamento önündeki yeni tasarı, akıl hastalarının durumunu iyileştirme amacı gütmektedir. Bu tasarının, kişinin hastanede tutulmasıyla ilgili usulü güçlendirme ve hastane içinde daha fazla özgürlük sağlama hedefi bulunmaktadır. Tasarıya göre bir kimsenin akıl hastanesine yatırılması için aranan ölçü, bu kimsenin kendisine, başkalarına veya kişilerin genel güvenliğine veya mallara karşı bir tehlike oluşturan bir akli durumda olup olmadığıdır. Öngörülen diğer değişiklikler şunlardır: yetkili mahkemenin her aşamada tek yargıçlı mahkeme olması; geçici tutma kararının üç hafta süreyle geçerli olması; yargıcın hastayı dinlemeyebileceği halin, sadece geçici tutma kararı verilmesinden sonra en geç üç hafta içinde verilecek ilk tutma talebini inceleme haliyle sınırlı olması; kişinin talebi halinde yargıcın kendisine bir avukat tayin etme zorunluluğunun getirilmesi; tutma kararlarına karşı itiraz hakkının tanınması; akıl hastanesine kabulün otomatik olarak malları idare hakkının kaybına yol açmaması.(22)
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (Özet)
Başvurucu İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurarak, bir mahkeme önüne çıkarılmadığı ve hakkında verilen kararların kendisine bildirilmediği için kişi özgürlüğünden keyfi olarak yoksun bırakıldığını ileri sürmüştür. Komisyon önündeki yargılama sırasında başvurucunun avukatı ayrıca, başvurucunun mallarını idare hakkını hiç bir yargısal usule tabi olmadan kaybetmesinin 6(1). fıkrasını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Komisyon raporunda, Sözleşmenin 5(1). fıkrasının değil, dördüncü fıkrasının ihlal edildiğini, 6(1). fıkrasının ihlali ile ilgili bir görüş belirtmesinin gerekli olmadığını, çünkü bu konudaki şikayetin ilk şikayet konusundan farklı olduğunu belirtmiştir.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlali iddiası
A. "Akıl hastalığı bulunanların hukuka uygun olarak tutulmaları"
Başvurucu ilk önce, Sözleşmenin 5(1)(e) bendindeki akıl hastalığı nedeniyle tutma sebebinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Komisyon ve Hükümet bu görüşe katılmamıştır.(36)
Mahkemeye göre, bu benddeki akıl zayıflığı teriminin kesin bir tanımı bulunmayıp, araştırmalar ve tedavi şekilleri toplumun akıl hastalarına bakışı değiştikçe kavramın içeriği de değişmektedir. Bu benddeki akıl hastası terimi, bir kimsenin sadece görüş ve tutumunun belirli bir toplumda hüküm süren normlara aykırı olması nedeniyle, kendisinin zorunlu kapatılmaya tabi tutulmasına izin verecek şekilde yorumlanamaz. Aksine bir görüş, hiç kimsenin keyfi bir tarzda özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını güvence altına alan ve dar yorumlanması gereken istisnaları içeren Sözleşmenin 5(1). fıkrasının amacına aykırı düşer.(37)
Sözleşme, akıl zayıflığı bulunan kişileri (persons of unsound mind) tanımlamadığı gibi, Hollanda mevzuatında da akıl hastası (mentally ill person) tanımı yoktur. Ulusal mevzuatta sadece, bu tür kimselerin akıl hastanesine yatırılma sebepleri gösterilmektedir. Ancak yukarıda 11 ile 22. paragraflar arasında özetlenen uygulama dikkate alındığında, yürürlükteki hukukun Sözleşmedeki akıl zayıflığı bulunan kişiler terimiyle her hangi bir biçimde bağdaşmaz olduğu görülmemektedir. Bu nedenle Mahkeme, Hollanda mevzuatına göre bir kimsenin tutulması nedeniyle, Sözleşmedeki akıl zayıflığı bulunan kimsenin tutulması sebebinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(38)
Mahkeme ikinci olarak, Sözleşmenin 5(1)(e) bendindeki hukuka uygun olarak tutma şartına aykırılık bulunup bulunmadığını incelemiştir. Mahkemeye göre bu şart, öncelikle iç hukuka uygunluğu gerektirir; ancak iç hukukun da Sözleşmenin 5. maddesinin amacına uygun bulunması gerekir; bu uygunluk, hem özgürlükten yoksun bırakma kararının verilmesi sırasında ve hem de bu kararın uygulanması sırasında gereklidir. Buradaki hukuk sözcüğü iç hukukun hem maddi ve hem de usul hükümlerini kapsamaktadır. Bu nedenle bend içindeki hukuk sözcüğü ile 5(1). fıkrasının başındaki hukukun öngördüğü usul terimleri arasında belirli bir örtüşme vardır. Gerçekten de bu iki ifade, hukukun üstünlüğüne bağlı demokratik bir toplumda, keyfi olan her hangi bir tutmanın hiç bir zaman hukuka uygun sayılamayacağını vurgulamaktadır. Komisyon bir kimsenin zorunlu olarak hastaneye yatırılmasını haklı kılacak akli durumunu ortaya koyan bir tıbbi delil bulunmadıkça, hiç kimsenin akıl zayıflığı nedeniyle kapatılamayacağını göz önünde bulundurarak, olayda, her hangi bir keyfilik unsuru bulunmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme bu düşünce tarzını izlemiştir. Mahkemeye göre, acil durumlar dışında hiç kimse, akıl zayıflığı bulunduğu güvenilir bir biçimde gösterilmedikçe, özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. Kişinin gerçekten akli dengesizliğinin yerinde olup olmadığını ulusal makamlar önünde ortaya koyan şey, objektif uzman raporlarıdır. Ayrıca akli dengesizlik, zorunlu kapatmayı gerektirecek ölçüde olmalıdır. Dahası, zorunlu kapatmanın devamı, böyle bir dengesizliğin sürmesine bağlıdır.(39)
Mahkemeye göre başvurucu aslında, hakkında verilen üç tutma kararının usul yönünden taşıdığı kusurlar nedeniyle hukuka aykırılığını ileri sürmüştür. Mahkeme bir olayda hukuka uygunluk bulunup bulunmadığını denetleme yetkisine sahiptir. Mahkemenin buradaki görevi, ulusal makamlar tarafından verilen kararların Sözleşmeye uygun olup olmadığını denetlemektir. Olayda, ulusal mahkemeler önüne getirilen raporlar, başvurucunun şizofren ve paranoyak tepkiler verdiğini, patolojik durumunun farkında olmadığını, bir çok kez sonuçlarını takdir etmediği ciddi eylemlerde bulunduğunu, ayrıca tedrici bir biçimde topluma kazandırılma yönündeki rehabilitasyonunun başarısız kaldığını göstermektedir. Mahkemeye göre, Belediye başkanının başvurucunun akıl hastanesine kaldırılması talimatını vermesini gerektiren olaylar, ilgili yasanın 14. maddesine göre başvurucunun acilen kapatılmasını gerektirecek türdendir. Altı hafta süren bu kapatma, süre yönünde bir tereddüt uyandırmakta ise de, hukuka aykırı sayılmayı gerektirecek kadar aşırı değildir. Raporların objektifliğinden ise kuşku duymayı gerektirecek bir durum yoktur. Bu özgürlükten yoksun bırakmanın, kötü amaçlarla yapıldığını gösteren bir belirti yoktur. (41-42) Bu nedenlerle Mahkeme olayda, Sözleşmenin 5(1)(e) bendindeki akıl zayıflığı bulunan bir kimseyi hukuka uygun olarak tutma şartının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(40-43)
B. "Hukukun öngördüğü usule göre tutma"
Başvurucuya göre, özgürlüğünden yoksun bırakılması sırasında hukukun öngördüğü bir usule uyulmamıştır. Başvurucuya göre hukukun öngördüğü bir usule uyulmadıkça ifadesi, ilgili kişiye haber verilmesi ve dinlenmesi, kendisinin bir ölçüye kadar yargılamaya katılmasının sağlanması ve hukuki yardım verilmesi gibi genel bir takım usulleri de içerir. Oysa olayda bunlara uyulmamıştır. Hükümet ise buna karşı çıkarak, Hollandadaki usulün bağımsız yargıç tarafından denetlenmesi imkanı sağladığını ve bu yargıcın kararını doktor raporlarına dayandırdığını belirtmiştir.(44)
Mahkemeye göre, Sözleşmenin 5(1). fıkrasındaki hukukun öngördüğü bir usule uygun tutma deyimi, iç hukuktaki usule göndermede bulunmakta ve bu iç hukukta öngörülen usule uygun davranmayı öngörmektedir. Ancak, iç hukuktaki usulün de Sözleşmenin 5. maddesinin amacına uygun olması gerekmektedir. Buradaki usul kavramı, bir kimseyi özgürlüğünden yoksun bırakan bir işlem için yetkili makamlar tarafından verilmiş bir kararın bulunmasını, bu kararın yetkili kişilerce uygulanmış olmasını ve işlemin keyfi olmamasını gerektirir.(45)
Mahkeme olayda iç hukukta öngörülen usule uygunluk bulunup bulunmadığını inceleme yetkisine sahiptir. Çünkü burada Sözleşme, doğrudan iç hukuka atıfta bulunmaktadır. Ne var ki Sözleşme tarafından kurulan koruma sistemi, bu denetimin alanını sınırlamaktadır. Sözleşme, iç hukuk hükümlerini içselleştirmiş olsa bile, iç hukuku yorumlamak ve uygulamak, öncelikle ulusal makamların görevidir. Ulusal makamlar, işin doğası gereği bu bağlamda ortaya çıkan sorunu çözmede daha yetkin durumdadırlar.(46)
Başvurucu, kendisi hakkında verilen tutma kararlarında iki noktada usul kusurları bulunduğunu ileri sürmüştür. Birincisi, Hollanda iç hukuku kural olarak üç yargıçlı mahkemeler tarafından karar verilmesini öngördüğü halde, akıl hastalığıyla ilgili konularda tek yargıçlı mahkemelerin karar vermesidir.(48)
Mahkemeye göre, Bölge Mahkemesi tarafından kabul edilen çözüm tarzı, Yüksek Mahkemenin tavsiyesi üzerine Kraliyet kararnamesinin onayıyla yürürlüğe giren Tüzüğe dayanmaktadır. Tüzük hükümlerinin Medeni Usul Kanunu hükümleriyle bağdaşmaz olup olmadığı, Hollanda hukukunda bir sorun doğurmaktadır; Yüksek Mahkemenin bu konuda bir içtihadı bulunmadığından, Mahkemenin önünde, Bölge Mahkemesinin usule aykırı olarak karar verdiği sonucuna varmasını gerektirecek bir sebep yoktur. Başvurucuya göre ikinci kusur, tutma kararlarından birinin bir yıllık süresi bittikten yirmi gün sonra yenilenmiş olmasıdır. Başvurucuya göre bunun sonucu olarak hem yirmi günlük tutma süresi ve hem de bundan sonra verilen yenileme kararı zamanında olmadığı için yasaya aykırıdır. Hükümete göre, uzatmanın savcı tarafından istenmesi halinde tutmanın uzatılmasına karar verilinceye kadar, eski karar geçerlidir. İlgili yasa yenileme talebinin kısa bir süre önce yapılmasını öngörmekle birlikte, kararın da bu kısa süre içinde verilmesini gerektirmemektedir. Mahkeme, Hükümetin yaptığı genel açıklamaları kabul etmektedir; ayrıca önceki sürenin dolmasıyla yenileme kararının verilmesi arasında geçen iki haftalık süre makul olmayan ve aşırı sayılabilecek bir süre olmayıp, olaydan keyfi bir özgürlükten yoksun bırakma olduğunu gösteren bir gecikme yoktur.(49)
Bu nedenlerle Mahkeme olayda, hukukun öngördüğü bir usule göre tutma şartının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
C. Tedavi hakkı iddiası
Başvurucu Sözleşmenin 5(1)(e) bendinin, "akıl zayıflığı" nedeniyle muhafaza altında tutulan bir kimseye, mutlaka gerekli olduğundan daha uzun tutulmaması için, uygun bir tedavi hakkını da içerdiğini ileri sürmüş; oysa kendisinin psikaytrist ile görüşmelerinin nadiren ve çok kısa olduğunu ve kendisine gereksiz yere yatıştırıcı ilaçlar verildiğini belirtmiştir. Mahkeme, Komisyon gibi, bir akıl hastasının kendi durumuna uygun tedavi görme hakkının Sözleşmenin 5(1)(e) bendinden türetilemeyeceği sonucuna varmış, ayrıca uygulanan tedavinin Sözleşmenin başka bir hükmünü ihlal ettiğine dair bir delil bulunmadığını belirtmiştir.(51)
III. Sözleşmenin 5(4). fıkrasının ihlali iddiası
Mahkeme, De Wilde, Ooms ve Versyp kararında, Sözleşmenin 5(4). fıkrasını yorumlarken şöyle demiştir: "Kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakan karar idari bir makam tarafından verilmiş ise, dördüncü fıkranın Sözleşmeci Devletleri gözaltına alınan veya tutulan kimseye mahkemeye başvurma hakkı tanımaya zorladığından kuşku yoktur. Ancak tutma kararı bir yargılama yapılarak verilmiş ise, bu karar için başka bir mahkemeye başvurulabileceğine işaret eden bir hüküm de yoktur. Tutma kararı yargısal bir organ tarafından verilmiş ise, dördüncü fıkranın gerektirdiği denetim, tutma kararının içinde yer almakta, bu karara içselleştirilmiş bulunmaktadır. Bu nedenle, bir kimsenin gözaltına alınmasına veya tutulmasına bu fıkra anlamında bir mahkeme tarafından karar verilmesi halinde, fıkradaki hukukilik denetimi şartının yerine getirildiği söylenebilir." (bk. 18.06.1971 tarihli De Wilde, Ooms ve Versyp kararı, parag. 76).(55)
Komisyon ise kendi görüşlerine atıfta bulunarak, bir kimsenin akıl zayıflığı nedeniyle belirsiz bir süre tutulması halinde, Mahkemenin yukarıdaki görüşünde ısrarlı olunmaması gerektiğini ileri sürmüştür.(55)
Mahkemeye göre, bir kimsenin tutulmasını gerektiren sebepler daha sonra ortadan kalkabilir. Bu nedenle, akıl zayıflığı gibi bir nedenle ilk tutma kararının bir mahkeme tarafından verildiği gerekçesiyle bu tutma kararını daha sonra da hukukilik denetiminden muaf tutmak, Sözleşmenin 5. maddesinin amacına aykırı düşer. İncelenmekte olan özgürlükten yoksun bırakmanın makul aralıklarla hukukilik denetiminin yapılması gerekir.(55)
Mahkemeye göre, bu denetlemeyi yapacak olan makamın bir mahkeme özelliğine sahip olması gerektiği gibi, yürütmeye ve taraflara karşı bağımsız ve tarafsız olması ve ayrıca uyguladığı usulün de özgürlüğünden yoksun bırakılmış bir kimseye uygun güvenceleri sağlayan yargısal bir nitelik taşıması gerekir.(57)
Sözleşmenin 5. maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapılacak yargılama, 6(1). fıkrasındaki hukuki veya cezai uyuşmazlıklarda gerekli olan güvencelere sahip olmasını her zaman gerektirmez. Bununla birlikte, kişinin hukukilik denetimi için mahkemeye başvurma hakkının bulunması ve kendisine bizzat dinlenme veya bir biçimde hukuken temsil edilme hakkı tanınması temel unsurlardır. Akıl hastalarının bu hakları kısmen sınırlanabilir, ama bu hakkın özü zedelenemez. Bu durumdaki kişiler bakımından özel bir yargılama usulü gerekli olabilir.(60)
Mahkemeye göre, olayın meydana geldiği tarihteki Hollanda mevzuatı, tutulması istenen böyle bir kimsenin mahkeme tarafından dinlenmesini şart koşmamaktadır. Başvurucu da kendisi hakkında tutma kararlarının verildiği yargılamaya bizzat veya temsilcisi aracılığıyla katılmamıştır. Başvurucu, kendisi hakkında yapılan yargılamanın sonuçlarından haberdar edilmemiştir. Başvurucuya kendi iddialarını bizzat sunma imkanı da verilmemiştir. Bu temel noktalar bakımından, 5. maddenin dördüncü fıkrasının aradığı temel güvenceler hukuken ve fiilen bulunmamaktadır. Başvurucu hakkında izlenen usul bazı yargısal özellikler göstermesine rağmen, bu usulün 5. maddenin aradığı mahkemeye başvurma (dava açma) hakkı verdiği söylenemez.(61)
Mahkemeye göre, başvurucunun taburcu edilme taleplerinin savcı tarafından açıkça temelsiz görülerek mahkemeye sevk edilmemesi, sadece bu hakkı sınırlamamakta ve fakat mahkemeye başvurma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını da önlemektedir. Öte yandan Bölge Mahkemesi, taburcu edilme talebi önüne geldiğinde tutulan kişiyi dinleyip dinlememekte tamamen serbesttir. Böyle bir yetki kişi özgürlüğünden yoksun bırakma konularına uygulanması gereken temel usul güvencelerini sağlamamaktadır.(63)
Aslında başvurucu, ilk salıverilme talebi üzerine Bölge Mahkemesi tarafından dinlenmiştir. Burada bir hukukilik denetimi yaptırma imkanı bulmuştur. Ancak daha sonraki yıllarda, salıverilme talepleri açıkça temelsiz oldukları gerekçesiyle savcı tarafından mahkemeye sevk edilmemiştir. Savcının önündeki bilgiler bunu haklı gösterebilir. Ancak bu, kararların bir mahkeme tarafından verildiği anlamına gelmez.(64)
Mahkeme daha sonra, başvurucunun hakkında kararlar alınırken hukuken temsil edilmemesi sorununu ele almıştır. Hükümet, Hollanda iç hukukunda tutulmasının hukuki olmadığını maddi ve esaslı sebeplerle ileri süren bir kimsenin mahkemede avukat bulundurma hakkına sahip olduğunu ileri sürmüştür. Üstelik başvurucu izinli olduğu dönemlerde, bir avukata danışma olanağına sahiptir. Ancak başvurucu tutulmasının hukukilik denetimi için mahkemeye başvurmayı ve bunun için bir avukat tutmayı düşünmemiştir. Bu nedenle, Hükümetin başvurucuya başvurma (dava açma) hakkı tanımadığı söylenemez.(65)
Mahkeme bu görüşe katılmamıştır. Mahkemeye göre, Sözleşmenin 5. maddesinin dördüncü fıkrasında düşünülen başvuruyu (davayı) tutulmasının hukuki olmadığını maddi ve esaslı sebeplere ileri sürme gibi bir önkoşula bağlamak mümkün değildir; çünkü bu açıkça, ulusal mahkemelerin karar vereceği bir konudur. Ayrıca bu fıkra, akıl zayıflığı nedeniyle muhafaza altına alınan bir kimsenin mahkemeye başvurmadan önce kendisinin bir hukuki temsilci bulmasını gerektirmemektedir. Bu nedenle başvurucunun bir avukat tutmayarak bu hakkı kullanmadığı söylenemez.(66)
Mahkeme bu nedenlerle olayda, başvurucunun tutulmasına karar veren makamların ya bir mahkeme niteliğine sahip olmadıkları ya da dördüncü fıkranın gerektirdiği usul güvencelerini sağlamadıkları için, tutulmanın hukukilik denetimi için başvurma hakkı nın ihlal edildiği sonucuna varmıştır.(67)
IV. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
Başvurucu, tutulması nedeniyle otomatik olarak mallarını idare hakkını kullanmaktan yoksun kaldığı için, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki yargısal usul güvenceler bulunmaksızın, kişisel hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilmiş olduğunu ileri sürmüştür.(69)
Hükümet ise, bu maddenin olayda uygulanabilir olmadığını savunmuştur. Hükümete göre buradaki sorun, kişisel hak ve yükümlülüklerinin değil, bir statünün belirlenmesidir.(73)
Mahkeme, Hükümetin görüşüne katılmamıştır. Mahkemeye göre bir kimsenin mallarıyla bizzat ilgilenmesi, özel nitelikte bir hakkın kullanılması olup, 6(1). fıkrası anlamında kişisel hak ve yükümlülükleri etkilemektedir. Başvurucuyu mallarını idare hakkını kullanmaktan yoksun bırakmak, bu tür hakları ve yükümlülükleri hakkında karar vermek demektir.(73)
Mahkemeye göre başvurucu, akıl hastanesine yatırılmakla mallarını idare imkanını yitirmiştir. Başvurucu, acil durum nedeniyle Belediye başkanının talimatıyla hastaneye yatırılırken, kendisiyle ilgili bir duruşma yapılmamıştır. Daha sonra ise Bölge Mahkemeleri kendisi hakkında tutma kararları vermişlerdir. Ancak Mahkeme bu kararları veren mahkemelerin yargılama usullerinde Sözleşmenin 5. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık görmüştür. Üstelik bu yargılamalar sadece kişi özgürlüğüyle ilgilidir. Bu nedenle, söz konusu yargılamaların, medeni hak ehliyeti sorunu hakkında 6(1). fıkrası anlamında adil yargılama olduğu söylenemez.(74)
Hükümet genel bir argümanla, 6(1). fıkrasının ihlal edilmediğini, çünkü Akıl Hastaları ile ilgili Yasa hükümlerinin akıl zayıflığı nedeniyle tutulan kimselerin kişisel haklarını koruduğunu ileri sürmüştür.(75)
Mahkemeye göre, akıl zayıflığı bulunan bir kimseyi mallarını idare yeteneğinden yoksun bırakmaya yol açan sebep ne olursa olsun, yine de 6(1). fıkrasındaki güvencelere uyulmalıdır. Yukarıda 5. maddenin dördüncü fıkrası bağlamında belirtildiği gibi, akıl hastalığı bazen mahkemeye başvurma hakkının kullanılmasına kısıtlama getirilmesini meşru kılmakla birlikte, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki hakkın bütünüyle kaldırılmasını imkan vermez.(75) Bu nedenlerle Mahkeme olayda, mahkemeye başvurma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
V. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Mahkeme karara hazır olmadığı için adil karşılık sorununun saklı tutulmasına karar vermiştir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme Oybirliğiyle,
1. Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlal edilmediğine;
2. Sözleşmenin 5(4). fıkrasının ihlaline;
3. Sözleşmenin 6(1). fıkrası bakımından yapılan şikayetleri inceleme yetkisi bulunduğuna;
4. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline;
5. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması sorununun karara hazır olmadığına;
(a) söz konusu sorunun bütünüyle saklı tutulmasına;
(b) Komisyonu, bu kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde, söz konusu sorun hakkında mütalaasını vermeye davete ve özellikle Hükümetin ve başvurucunun varabilecekleri bir anlaşma hakkında Mahkemenin bilgilendirilmesine;
(c) diğer usul işlemlerin saklı tutulmasına
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy