(AİHS m. 5, 6, 9, 10, 11, 14, 18, 50)
DAVANIN ESASI
I. Olayların Gelişimi
8. Biyokimya alanında faaliyet gösteren Distillers Company Limited (kısaca "Distillers"), ilk olarak Federal Almanya Cumhuriyetinde geliştirilen ve thalidomide olarak bilinen bir maddeyi içeren ilaçları Birleşik Krallıkta 1958 ve 1961 yılları arasında ruhsatlı olarak üretmiş ve pazarlamıştır. Yatıştırıcı özelliğine sahip bu ilaçlar, özellikle hamile kadınlara salık verilmiştir. Hamileliği döneminde bu ilaçları kullanan bir çok kadın, 1961 yılında ciddi sakatlıkları bulunan bebekler dünyaya getirmiş; zamanla bu türden 450 bebeğin doğduğu anlaşılmıştır. Distillers aynı yılın Kasım ayında, thalidomide içeren bütün ilaçlarını İngiltere piyasasından çekmiştir.
9. 1962 ve 1966 yılları arasında yetmiş sakat çocuğun ailesi, gerek kendileri ve gerekse çocukları için Distillersa karşı ihtarname (writ) göndermişlerdir. Aileler, hamilelik döneminde alınan thalidomidenin cenin üzerinde yaptığı etkinin sakatlığa neden olduğunu ileri sürmüşler, ilaçların üretiminde ve pazarlamasında Distillersın ihmali bulunduğunu iddia etmişler ve tazminat istemişlerdir. Distillers, ihmalibulunduğu iddiasını reddetmiş ve taleplerin hukuki temeline itiraz etmiştir. Ayrıca, bu ilaçları kullanmaları nedeniyle yüzeysel sinir iltihabından şikayet eden kimseler tarafından da bir kaç dava açılmıştır.
Aileler tarafından açılan yetmiş davanın atmış beşi, 1968 yılında, tarafların hukuk danışmanları arasında yapılan görüşmelerden sonra anlaşmayla sonuçlanmıştır. Bunların atmış ikisinde, çocuklar hala hayatta olduğu için, varılan anlaşma mahkemenin onayını gerektirmiştir. Anlaşmanın esası, her bir davacının Distillersın ihmali bulunduğu iddiasından vazgeçmesine karşılık, davayı tamamen kazanmış olsaydı alacağı tazminatın yüzde kırkı kadar bir miktarın, Distillers tarafından bir defada ödenmesi biçimindedir. 1969 yılında Yüksek Mahkemedeki başka davalarda, yukarıda anlaşmayla sonuçlandığı belirtilen davalardaki zararın takdiri esas alınmış, bu sırada Distillers, elli sekiz dava için yaklaşık bir milyon Pound ödemiştir. İki dava ise farklı sona ermiş ve diğer iki davada zararın miktarı hakkında görüşmeler 1973 yılında da sürmüştür.
10. İlk yetmiş olayın beş tanesinde, ihtarnameler İngiliz hukukunda öngörülen üç yıllık süre içinde gönderilmediği için, 1968 yılındaki anlaşmanın kapsamına girmemiştir. Mahkeme, süre sınırı dışında kalan bu beş olay ve sakat çocukların ailelerinin ya da velilerinin talepte bulunduğu diğer iki yüz otuz bir olay bakımından tek taraflı olarak ihtarname gönderme izni vermeyi kabul etmiştir. Bundan başka yüz yirmi üç talep Distillersa mektupla bildirilmiş, ancak taraflar arasındaki anlaşma nedeniyle davalar başlatılamamıştır. Böylece 1971 yılına gelindiğinde, Distillers hakkındaki üç yüz seksen dokuz talep sürmektedir. İhtarnamesi gönderilmiş davalardan sadece birinde talebin okunması ve 1969da savunma verilmesi dışında, hiçbirinde gelişme sağlanamamıştır. Distillers, hak talep eden diğer üç yüz seksen dokuz kişiye önemli bir miktarda ödeme yapacağını Şubat 1968de açıklamış ve her iki taraf da mahkeme dışında bir anlaşmaya varma isteğini göstermişlerdir. Bu dava, İngiliz hukukuna göre çözülmesi zor bir çok hukuki sorunu gündeme getirmiştir. Bu davalar duruşma aşamasına geldiğinde jürisiz bir mahkemede meslekten bir yargıç tarafından görülecektir.
Distillersın, 1968 anlaşmasının kapsamına girmeyen bütün sakat çocuklara yardım için bir vakıf fonu kurulması hakkındaki önerisi 1971 yılında görüşülmeye başlanmıştır. Öneri, bütün ailelerin kabul etmesi koşulunu öngörmüş, öneriyi reddeden beş aileden biri, fondan yapılacak ödemelerin ihtiyaç esasına dayandırılması nedeniyle bu öneriye karşı çıkmıştır. Öneriyi kabul edecek olan aileler namına, öneriyi reddeden bu beş ailenin yerine bir avukat atanmasını isteyen bir başvuru, Üst Mahkeme tarafından Nisan 1972de reddedilmiştir. Daha sonraki görüşmeler sırasında, bütün ailelerin kabul etmesi koşulunun yerine, "büyük çoğunluk tarafından kabul edilmesi" koşulu getirilmiştir. Eylül 1972de, 3 milyon 250 bin Pound tutarında bir vakıf fonu kurulmasına dair bir anlaşma sonuçlanmış ve onaylanması için Ekim ayında mahkemeye sunulmuştur.
11. The Sunday Times gazetesi, sakat çocuklarla ilgili haberleri 1967 yılına dek düzenli olarak yayınlamış ve gazete 1968 yılında, o yıl yapılan anlaşmayı eleştirmeye başlamıştır. Çocukların içinde bulundukları koşullara dair yorumlar diğer gazetelerde ve televizyonlarda da yer almıştır. Özellikle Aralık 1971de Daily Mail gazetesinde, ailelerin isteği üzerine yürütülmekte olan anlaşma görüşmelerini tehlikeye sokabilecek nitelikte bir makale yayınlanmıştır. Başsavcılık, Daily Mail gazetesini mahkemeye saygısızlıkla ilgili hukuka (law of contempt of court) göre yaptırım uygulayabileceğini belirten resmi bir yazıyla "uyarmış", ancak bir dava açmamıştır. 24 Eylül 1972de The Sunday Times gazetesinde, "Ulusal Ayıp: Thalidomideli Çocuklarımız" başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Gözden geçirilmekte olan anlaşma önerilerini inceleyen bu makale, önerileri "acı duyulan yaralarla alay eder bir biçimde orantısız" olarak nitelemiş; kişilerin zarar gördüğü durumlarda zararlarını değerlendirme ve giderme konusunda, İngiliz hukukunu çeşitli yönlerden eleştirmiş; doğumlardan bu yana meydana gelen gecikmeden şikayet etmiş ve Distillersın daha eli açık bir öneri yapmasını istemiştir. Makalede şu pasaj yer almaktadır:
"... thalidomide çocukları Distillersın ayıbıdır ... başkalarının haklarını ihlal etmek eleştirisiyle karşılaşan anlaşmanın sözcükleri üzerinde ısrarla durulması gereken zamanlar vardır. Önerilen anlaşmayla 10 yıl içinde ödenecek miktar, 3 milyon 250 bin Pounddur. Bu öneri, şirketin 421 milyon Pounda ulaşan malvarlığı ve geçen yıl 64 milyon 800 bin Poundu bulan vergi öncesi kazancı karşısında pek parlak bir öneri değildir. Distillers ihmalle ilgili feragatleri almadan önce yeniden düşünmelidir."
Makalenin bir dipnotunda, "trajedinin nasıl meydana geldiği The Sunday Times gazetesinde yayınlanacak olan bir makalede ayrıntılarıyla gösterileceği" duyurulmuştur. Başsavcılığın yayınlanacak olan makalenin mahkemeye saygısızlık oluşturacağı gerekçesiyle yayınlanmasını yasaklayan bir tedbir kararı (injunction) vermesi için yaptığı başvuru, "Divisional Court of Queens Bench Division" mahkemesi tarafından 17 Kasım 1972 tarihinde kabul edilmiştir (bk. yayınlanması tasarlanan makalenin özeti ve mahkemeye saygısızlık davasının ayrıntıları için, aşağıda parag. 17- 35).
12. Bu nedenle, taslak makale The Sunday Times gazetesinde yayınlanamamış, ancak Ekim ayında kişisel zararların tazminine ilişkin yasalar ile "thalidomide çocukları" hakkında bir kaç yazı yer almıştır. Ayrıca kamuoyu, basın ve televizyon, önemli ölçüde tepki göstermiştir. Mahkemeye saygısızlık konusunda resmi uyarılar yapıldıktan sonra, bazı radyo ve televizyon programları iptal edilmiş, çocukların kötü durumlarıyla ilgili olarak 8 Ekim 1972de gösterilen bir televizyon programı dışında hiç bir program hakkında dava açılmamıştır. Başsavcı bu programın, daha fazla ödeme yapması için Distillersı sıkıştırmak amacıyla yapıldığını ileri sürmüştür. "Divisional Court" mahkemesi 24 Kasım 1972 tarihli (Başsavcı - London Weekend Television Ltd. davası) kararında saygısızlığın bulunmadığına, çünkü televizyon şirketinin özellikle görülmekte olan bir davayı etkilemeyi istemiş olduğunun kanıtlanamadığına, bu koşullarda, tek bir programın gösterilmesinin adaletin işleyişine "ciddi bir müdahale tehlikesi" yaratmadığına karar vermiştir. Mahkeme, The Sunday Times gazetesinde yayınlanması tasarlanan makale ile ilgili davayı, yayıncının Distillersı daha fazla ödemeye razı etme kastını açıkça söylemiş bulunması nedeniyle bu davadan ayırmıştır.
13. Millet Meclisi Başkanı, thalidomide trajedisinden kaynaklanan sorunlar hakkında Millet Meclisinde her hangi bir tartışma yapılmasını ve soru sorulmasını defalarca reddetmiştir. Ne var ki bu konu 29 Kasım 1972de, Distillersı ahlaki sorumluluklarının farkına varmaya çağıran ve sakat çocuklar için yardım fonu kurulması için acilen yasa çıkarılmasını öneren bir önerge dolayısıyla Mecliste geniş çapta görüşülmüştür. Bu görüşmeden kısa bir süre önce Distillers, 3 milyon 250 bin Pound olarak tasarladığı yardım fonunu 5 milyon Pounda çıkarmıştır. Görüşmenin büyük bir bölümü, çıkacak olan yasanın (immediate legislation) Distillers ve/veya aileler üzerindeki baskıyı düşürüp düşürmeyeceği, çocuklarla ilgili sosyal hizmet servisleri ve yeni ilaçları resmi olarak inceleyen kurumlar üzerindeki tartışmalarla geçmiştir. Sunday Times gazetesinin kampanyası takdir edilmiş ve bu konudaki hukuki düzenlemeler ile hukukçular eleştirilmiştir. Thalidomidein piyasaya verilmeden önce cenin üzeride genel bir uygulama testinin bulunmayışından ve "tehlike bayrağını salladığı" söylenen olayların farkına varılmamasından söz edildiği halde, Distillersın ahlaki sorumluluğu dışında hukuki bir sorumluluğu olduğu tartışılmamıştır. Benzer konular, Sunday Times gazetesinin taslak makalesinde de yer almıştır. Meclis, görüşmenin sonunda, "thalidomide çocuklarının kötü durumundan ve bir anlaşmaya varmadaki gecikmeden" rahatsız olduğunu belirtmiş, sakatlara sunulan hizmetlerin geliştirilmesi ile ilgili Hükümetin girişimlerini takdirle karşılamış, Hükümetin eksikliği duyulan özel konuları araştırma ve "olaylar henüz yargısallaşmadan (sub judice), thalidomide çocukları için bir yardım fonu kurulması ihtiyacı bulunup bulunmadığını inceleme" taahhütlerini memnuniyetle karşılamıştır.
14. Parlamentodaki görüşmeleri bir yayın dalgası izlemiş, daha iyi bir teklif yapması için Disttilersı sıkıştırması amacıyla basında ve kamuoyunda ulusal çapta bir kampanya başlatılmıştır. Kampanya, Distillersın diğer ürünlerini boykot etme tehdidine kadar varmış ve şirket hissedarlarının bir çoğu alenen, çabuk ve tatmin edici bir anlaşmaya varmaya zorlanmıştır. Daily Mail gazetesinde 8 ve 9 Aralık 1972 tarihinde yayınlanan iki makale, Sunday Times gazetesinin yasaklanmış olan makalesi gibi, özellikle aynı türden testlere ve araştırma sonuçlarına dayanmıştır.
Bu sırada, Distillersın hukuki sorumluluğunun bulunduğunu reddeden bir kaç makale yayınlanmış, ancak bunlar hakkında mahkemeye saygısızlık davası açılmamıştır. Trajedinin nedenleri üzerinde bir kamuoyu araştırması ısrarla talep edildiği halde bu hiç bir zaman gerçekleştirilememiş; nihayet yetkili Bakan, 1976 yazında araştırma talebini reddetmiştir.
Kamuoyundaki eleştiriler nedeniyle tasarlanan anlaşmada ilerleme sağlanamamış, ve Distillers Aralık 1972 ile Ocak 1973te yardım fonunu 20 milyon Pounda yükselten bir başka öneriyle ortaya çıkmıştır. Görüşmeler devam etmiştir. Bu sırada "Divisional Court" mahkemesinin tedbir kararı, Times Newspaper Ltd.in yaptığı bir başvuru üzerine Üst Mahkemenin 16 Şubat 1973 tarihli kararıyla kaldırılmış; ancak tedbir kararı, Başsavcının temyiz etmesine izin veren 18 Temmuz 1973 tarihli kararının ardından, 24 Ağustos 1973 tarihli Lordlar Meclisi kararıyla biraz değiştirilmiş olarak yeniden getirilmiştir (bk. aşağıda parag. 24-34).
15. 30 Temmuz 1973te, tek yargıçlı "Queens Bench Division" mahkemesi, söz konusu küçüklerin çıkarlarını koruduğuna kanaat getirdikten sonra, sorunların büyük bir çoğunluğunu çözen bir anlaşma metnini onaylamıştır. Anlaşmaya göre:
(a) her davacı davasından vazgeçmesi karşılığında, davayı tamamen kazanmış olsaydı alacağı miktarın yüzde kırkı kadar bir miktarı alacaktır ve
(b) 1968 tarihli anlaşmaya girenleri de kapsayacak biçimde bütün sakat çocuklar için yardım vakfı fonu kurulacaktır.
Distillers, kendilerinin vela danışmanlarının ihmalinin bulunduğu iddiasını reddetmeyi sürdürmüştür. Tasarlanan anlaşma bütün aileler tarafından kabul edilmediğinden, konu yargısal niteliğini korumuştur.
16. Başsavcılığın talebi üzerine Times Newspaper Ltd. hakkında verilmiş olan tedbir kararı, 23 Temmuz 1976 tarihinde kaldırılmıştır (bk.aşağıda parag. 35). Bundan dört gün sonra uyuşmazlık konusu olan makale yayınlanmıştır. Bu makale, orijinal makaleden bir kaç noktada farklıdır; özellikle, thalidomide uyuşmazlığı sırasında ailelerin danışmanlarından gizli olarak sağlanan bazı bilgilere dayanan noktalar çıkarılmıştır. Bu bilgilerin açığa vurulması, başvurucuların Komisyona henüz şikayetçi olmadıkları 31 Temmuz 1974 tarihinde verilen bir tedbir kararla yasaklanmıştır.
23 Temmuz 1976 tarihi itibariyle dört ailenin Distillers aleyhine açtıkları davalar kalmıştır. Birinde, karşılıklı iddialar sona ermiş, ancak 1974ten beri hiç bir şey yapılmamıştır; iki davada, sadece talep dilekçeleri karşı tarafa tebliğ edilmiştir; dördüncü davada ise sadece ihtarname gönderilmiştir. Bundan başka, o tarihte Distillers ile sigortacıları arasında, ihmal konusunu da içeren dava devam etmektedir. Bu davada sigorta şirketi, Distillersın yeterli testleri ve araştırmayı yapmamış olduğu gerekçesiyle, 1973 tarihli anlaşma için ödeme yapma yükümlülüğünü reddetmiştir. Bu davanın 4 Ekim 1976 tarihi için duruşma kaydı yapılmış; ancak 24 Eylül 1976 tarihinde anlaşmayla sonuçlanmıştır.
II. Yayınlanması tasarlanan makalenin özeti
17. Tedbir kararına konu olan yayınlanmamış makale, thalidomidei Britanyada pazarlama şeklinin çok talep uyandırdığını söyleyerek başlamaktadır: Makalenin ifadesine göre Distillers:
"- Alman testlerine çokça güvenmiş ve ilacı piyasaya sürmeden önce kendi yaptığı tüm deneyleri bitirmemiştir;
- tıbbi ve bilimsel literatürdeki araştırmasında, thalidomide içeren bir ilacın hilkat garibesi doğumlara neden olacağını fark edememiştir;
- ilacı piyasaya çıkarmadan önce, cenin üzerindeki etkisini belirlemek için hiç bir hayvansal test yapmamıştır;
- ticari nedenlerle ilacın pazarlamasını hızlandırmış; kendi personelinden birinin, thalidomidein beklenenden daha tehlikeli olduğuna dair uyarısına rağmen, yolundan dönmemiştir;
- thalidomidein sinir sistemine zarar vereceği, doğal olarak ceninin de zarar göreceği saptanmış olmasına rağmen, yolundan döndürülememiştir;
- ilaca başlanmasından bırakıldığı aya kadar hamile kadınlar için güvenli olduğuna ilişkin ilan vermeye devam edilmiştir".
Makaleye göre, farmakolojideki ilk macerasında hayal kırıklığına uğrayan Distillers, 1956da bir Alman firması olan Chemie Gruenenthalın, zararsız olduğu kabul edilen bir yatıştırıcıyı, yani thaldomidei geliştirdiğini öğrenmiştir. Çok geniş olan yatıştırıcı pazarı bu dönemde kalabalıklaşmaya başlamış ve Distillers çok çabuk hareket etmenin gerekli olduğunu düşünmüştür. Elindeki bir Alman sempozyumunun tutanaklarının dışında teknik bilgi almamış ve kendi testlerini yapmadan önce ilacın pazarlamasına karar vermiştir. Aslında, thalidomidein ayrıntılı testlere ihtiyaç göstermeyeceğine inanmıştır. Distillers, bir bilimsel literatür incelemesini göz önünde tutmuş, ancak, thalidomide içeren bir kimyasal ürünün garip doğumlara yol açabileceğini gösteren, ancak elde edilip edilemeyeceği konusunda farklı görüşler bulunan Dr. Thierschın araştırmasının sonuçlarına ulaşamamıştır.
Thaldomidein Almanyadaki satışı Ekim 1957de başlamıştır. Distillers ise, lisans anlaşmasına göre satışı Nisan 1958de başlatmıştır. İlacın klinik deneylerinden önce üretim programını yapmıştır. İngilteredeki ilk denemelerin sonuçları Ocak 1958de yayınlanmıştır: Buna göre thalidomidein vücuttaki tiroidin çalışmasını bastırdığı ve çalışma yönteminin bilinmediği sonucuna varılmış; araştırmacılar, daha fazla deneye ihtiyaç bulunduğu biçiminde şirketi uyarmışlardır. Distillers, "hafif" kanıtlara, yani Birleşik Krallıktaki başka bazı denemelere ve Almanyadaki araştırma sonuçlarının verdiği güvencelere dayanarak bu uyarılara itibar etmemiştir. Tiroidi etkileyen ilaçların doğmamış bebekleri de etkiyebileceği daha önce bilindiğinden, anti-tiroid etkiler konusundaki uyarı özellikle önemlidir; testlerin devamı süresince, Distillersın ilaç üretimine başlamayı ertelemiş olması gerektiğini ileri sürmek makul görünmektedir.
Makalenin devamına göre thalidomidein, "tamamen güvenli" olduğu reklamı yapılarak 14 Nisan 1958de İngilterede satışa çıkarılmıştır. Distillersın farmakologu, 1959 yılının sonunda, sıvı haldeki thalidomidein yüksek miktarda zehir içerdiği ve yüksek dozunun öldürücü olacağı sonucuna varmış, ancak onun raporu hiç bir surette yayınlanmamış; sıvı haldeki ürün Temmuz 1961de satışa çıkarılmıştır. Aralık 1960ta, tablet biçiminde thalidomide kullanan hastalarda sinir ucu iltihabı görüldüğü bildirilmiş; bu haber, Amerika Birleşik Devletlerinde aslında hiç bir zaman satılmadığı halde, thalidomidenin piyasadan kaldırılması için başvurulmasına neden olmuştur. 1961de, sinir ucu iltihabına dair başka haberler çıkmış, ancak Distillersın, ilacın güvenli olduğunu belirten reklamları devam etmiştir.
1961 yılının başlarında Birleşik Krallıkta sakat çocuklar doğmaya başlamış, ancak bu sakatlıkların thalidomide ile ilişkisini kurmak için hiç bir neden görülmemiştir. Fakat Avustralyada bir doktor, Mayıs ile Ekim ayları arasında meydana gelen sakat bebek doğumlarında, annelerin hamilelikleri sırasında thalidomide kullanmış olmalarını ortak özellik olarak saptamıştır. Bu durum Chemie Gruenenthala bildirilmiş, haberin gazetede çıkmasından iki gün sonra thalidomide piyasadan çekilmiştir. Hemen ardından Distillers da thalidomidein satışına sona vermiştir. Thalidomidein sakatlıklara neden olduğunu teyid eden hayvanlar üzerindeki testler Nisan 1962de yayınlanmış, ancak ilacın hastanelere satışı Aralık 1962 tarihine kadar devam etmiştir.
Yayınlanması tasarlanan makale şöyle sonuçlanmaktadır:
"Thalidomidein güvenli olduğunu kanıtlama yükümlülüğü Distillersa aittir. Şirketin ağır sorumluluğu nasıl belirlenebilir? Şu noktalar ileri sürülebilir:
1. Distillers, thalidomide ile ilişkili ilaçlar hakkında bütün bilimsel literatürü bulmalıydı. Bulmamıştır.
2. Thierschın thalidomide ile ilgili ilaçların sinir sistemi üzerinde etkileri bulunduğu hakkında çalışmasını okuyup, doğmamış bebekler üzerinde muhtemel etkilerinden kuşkulanarak, oluşumdaki biçimsizlik ve anormallik için hayvanlar üzerinde testler yapmalıydı. Yapmamıştır.
3. İlacın anti-tiroid faaliyeti ve zehirleyiciliği kesin olarak saptandığında, daha başka testler yapmalıydı. Yapmamıştır.
4. İlacın hamile kadınlar için güvenli olduğunu ilan etmeden önce, aslında bunu kanıtlamalıydı. Kanıtlamamıştır.
Distillers bakımından ise şunlar ileri sürülebilir: İngilterede ilk satışa çıkarıldığı zaman, thalidomidede her hangi bir zehirleyici bulunmadığına samimiyetle inanılmıştır; bir yan etki olarak sinir ucu iltihabı, ilacın İngilterede satışta kaldığı iki yıl içinde ortaya çıkmamıştır; oluşumdaki biçimsizlik ve anormallik için testler yapılması, 1958de henüz genel bir uygulama değildir; eğer testler denek hayvanları üzerinde yapılsaydı, aksi kanıtlanamayacaktı; çünkü thalidomide, sadece Yeni Zelandadaki beyaz tavşanlar üzerinde, insanlarda gösterdiği etkiyi gösterir; ve son olarak thalidomide almış hamile kadının klinik raporunda hiç bir ciddi sonuç görülmemiştir (çünkü thalidomide, hamileliğin sadece ilk 12 haftasında tehlikelidir).
....
Kesin yanıtların bulunmadığı görülmektedir..."
III. Konuyla İlgili İç Hukuk
18. Mahkemeye Saygısızlık Hakkında Komite Raporunda ("Phillimore raporu") (bk aşağıda parag. 36), mahkemeye saygısızlıkla ilgili İngiliz hukukunu şöyle tanımlanmıştır: "Genel olarak ya da belirli bir davada, adalet dağıtımını engelleme veya yargıcı etkileyerek haksız bir hüküm verilmesini sağlama.(çelme) ya da adaleti kötüye kullanma eğiliminde olan bir davranışı önlemek ya da cezalandırmak için mahkemelerin kullanabileceği bir araçtır; yargıçların itibarını korumak için değil, adaletin dağıtılmasını ve hukukun üstünlüğünü sağlamak için vardır". Mahkemeye saygısızlık, belirli istisnalarla, süresi sınırsız bir hapis cezasıyla veya miktarı sınırsız bir para cezasıyla, veya bir emniyet tedbiri kararıyla cezalandırılabilen bir suçtur; jüri tarafından yargılanmaksızın, acele yargılama usulüyle (summary process) ceza verilebilir; saygısızlık suçunu meydana getiren olayların ve düşüncelerin yayınlanması, yine aynı usulle yasaklanabilir. Mahkemeye saygısızlık bir ölçüye kadar, adaletin işleyişini saptırma gibi, adalet dağıtımına muhalif cezai fiillerle örtüşür. Mahkemeye saygısızlık, "common law" (içtihat hukuku) ürünüdür, ve bir çok davranış biçimini içerir. Lord Diplock, Sunday Times davasında, Lordlar Meclisindeki konuşmasında şöyle demiştir:
"Mahkemeye saygısızlık olarak kabul edilmiş davranışların belirli örnekleri ile ilgili çok sayıda karar bulunmaktadır. Mahkemeye saygısızlığın görüldüğü davalarda mahkemeye saygısızlık kavramının teorik bir açıklaması ve çözümlemesi yapılmamıştır."
Phillimore raporu mahkemeye saygısızlığı aşağıdaki kategorilere ayırmaktadır:
(a) "mahkemenin yüzüne karşı saygısızlık", örneğin, yargıca bir şey fırlatma, mahkemedeki kişilere hakaret etme, mahkemede gösteri yapma gibi;
(b) "mahkeme dışında saygısızlık", şu alt kategorilere ayrılır:
(i) davanın sonucuna göre tanıklara misillemede bulunma;
(ii) "mahkemeye hakaret etme", örneğin bir yargıcın yada yargıç sıfatında olan kişinin şerefini lekeleme ya da tarafsızlığına veya dürüstlüğüne saldırma;
(iii) mahkeme kararlarına uymama;
(iv) bilerek ya da bilmeyerek, belirli bir davada adaletin dağıtılmasına müdahale sayılabilecek bir eylemde bulunma.
Eldeki dava, görülmekte olan bir dava hakkında yayın, haber ya da yorum biçimindeki saygısızlıkları da içeren son kategoriye girmektedir. Phillimore raporunda, saygısızlık olarak kabul edilebilecek ifade, eleştiri ve yorumun açık bir tanımının bulunmadığı belirtmektedir. Lordlar Meclisinin Sunday Times davasında daha farklı bir ölçüyü formüle etmesine kadar, saygısızlık içeren yayınlarla ilgili bütün ölçülerin, davayı çelme veya davaya haksız müdahale kavramına dayandırıldığı; saygısızlık ile ilgili hukukun, her zaman adaletin usulüne uygun olarak dağıtımını çelme tehlikesinden doğan zararları yaptırım altına almak istediği, rapora eklenmiştir.
Bir yazının, sadece ihtarname verilmesinden sonra yayınlanması halinde değil, ama dava yakınken yayınlanması halinde de mahkemeye saygısızlık oluşturabileceği görülmektedir.
19. Başsavcının saygısızlık olarak düşündüğü ve kamu yararı bakımından saygısızlık olarak kabul ettiği her hangi bir sorunu mahkemeye götürme yükümlülüğü değil, yetkisi vardır. Bazı durumlar saklı tutulacak olursa, saygısızlık davası kişiler tarafından da açılabilir.
20. Bu bağlamda işaret edilmelidir ki, Millet Meclisi İçtüzüğünün bir hükmü, Meclisteki görüşmeler sırasında yargısallaşmış konulardan söz edilmesini yasaklamaktadır. Davanın duruşmaya alındığı veya başka bir yoldan mahkeme önüne getirildiği andan itibaren, bazı istisnalar dışında, çelme (prejudicial) niteliğinde olsun ya da olmasın, hukuki uyuşmazlık ile ilgili hiç bir tavsiyede bulunulamaz; bundan önce (ya da istisnai durumlarda bundan sonra da) Meclis Başkanlığı, davanın duruşmasına gerçek ve esaslı bir çelme tehlikesi oluşturacağını kabul etmemiş ise, bu tür sorunlardan söz edilebilir. Millet Meclisi bu hükümlere göre, 29 Kasım 1972de, yayınlanmamış olan bir raporu görüşmüştür (bk. yukarıda parag. 13).
IV. İç hukukta mahkemeye saygısızlıkla ilgili yargılama
A. Giriş
21. Distillers, Başsavcılığa, Sunday Times gazetesinde yayınlanan 24 Eylül 1972 tarihli makalenin, sürmekte olan uyuşmazlık (litigation) bakımından mahkemeye saygısızlık oluşturduğuna dair yazılı bir şikayette bulunmuştur. Başsavcının yokluğunda savcı 27 Eylül 1972de, The Sunday Times editörüne bir yazı göndererek, bu şikayetle ilgili düşüncesini sormuştur. Editör verdiği yanıtta makaleyi savunmuş ve ayrıca tamamen gerçek olaylara dayandığını ileri sürdüğü yayınlanması tasarlanan makaleyi sunmuştur. Savcı The Sunday Timesın taslak makalenin bir kopyasının 10 Ekimde Distillersa gönderilmesinden sonra, makaleyi taraflardan birinin uyuşmazlık konusu yapıp yapmayacaklarını sormuştur. Bundan bir gün önce, The Sunday Times gazetesine, Eylül ve Ekimde yayınlanmış olan makaleler hakkında Başsavcılığın dava açmamaya karar verdiği bildirilmiştir. Bunlar hakkında Distillers da bir dava açmamıştır. 11 Ekimde ise Başsavcılık Bürosu The Sunday Times gazetesine, Başsavcının Distillersın talebi üzerine yayınlanması tasarlanan makalenin hukukiliği hakkında yargısal bir karar elde etmek için Yüksek Mahkemeye başvurmaya karar verdiğini iletmiştir. Başsavcı ertesi gün, The Sunday Times Ltd. şirketi hakkında tedbir kararı istediği bir müzekkere çıkarmıştır. Müzekkerede "thalidomide ilacının geliştirilmesi, dağıtımı ve kullanımı ile ilgili ve davalılar tarafından Başsavcılığa verilen makale taslağının, davalıların kendileri tarafından veya çalışanları, temsilcileri vasıtasıyla veya başka bir yolla yayınlanmasının, yayınlanmasına yol açılmasının ve yayınlanmasına yetki verilmesinin... yasaklanması" istenmiştir.
B. "Divisional Court" Kararı
22. Başsavcının başvurusu 7-9 Kasım 1972 tarihleri arasında üç yargıçlı "Queens Bench Division" mahkemesi tarafından incelenmiş, ve 17 Kasımda tedbir kararı (injunction) verilmiştir.
Mahkeme kararında şöyle demiştir:
Makale, Distillersın hukuki sorumluluğu hakkında bir görüş belirtmemektedir... ancak... Distillersı bir çok yönden eleştirmekte ve ürünü kendisinin test yapmayarak gösterdiği ihmal ve başkalarının yaptığı testlerden alınan uyarıcı işaretlere yeterli ve kesin duyarlılık göstermemeleri nedeniyle suçlamaktadır. Makaleyi okuyan biri... Distillersın suçlanmasındaki temel nedenin, Distillersın ihmali olduğu izlenimini edinmekte gecikmeyecektir.
The Sunday Times gazetesinin editörü, makalenin yayınlanmasından sonra açılacak bir iftira (libel) davasında, makalede sözü edilenlerin gerçek olduğunun savunulabileceğini ve mahkemenin de makalede söylenenlerin gerçekliği açısından olaya yaklaşabileceğini belirtmiştir.
23. "Divisional Court" mahkemesi kararındaki gerekçeler şöyle özetlenebilir: Yargılamanın sonuçlanmasından önce yapılan tek yanlı yoruma, mahkeme heyetinin düşünüşünü etkilemek ve çelmek, dinlenecek tanıkları etkilemek, davadaki taraflardan birinin tercihlerini ve davranışlarını çelmek suretiyle, adaletin usulüne uygun ve tarafsız bir biçimde dağıtımını önleyebileceği için karşı çıkılmıştır. Bu, dava çelmenin üçüncü biçimiyle ilgilidir. Taraflardan biri, davadaki davranış serbestliğinin etkilenmesi nedeniyle adaletten yoksun kalması ihtimali doğuran bir baskıya tabi tutulursa, o zaman mahkemeye saygısızlık oluşur. Saygısızlığın ölçüsü, yazarın kastına ve yazılanların gerçekliğine bakılmaksızın, olayın bütün özel koşulları hesaba katıldığında, şikayet konusu sözlerin adaletin işleyişine müdahale sayılabilecek bir tehlike yaratıp yaratmadığıdır.
Mahkemenin görevi, savunma tarafının ileri sürdüğü gibi, adalet dağıtımının korunması ile halkın bilgi edinme hakkı arasındaki yarışan çıkarları dengelemek değildir. Yargılamaya ciddi bir müdahale tehlikesi oluşturan bir yorum, dava sona erinceye kadar kısıtlanmalıdır. Ancak böyle olmasa bile, makalenin hemen yayınlanmasındaki kamu yararı, davanın taraflarına baskıyı önlemedeki kamu yararından daha ağır gelmemektedir.
Bu olayda, hukuki yükümlülüğe yönelen kanaat ile, ahlaki yükümlülüğe yönelen kanaat arasında hiç bir ayrım yoktur. The Sunday Times gazetesinin hiç kuşku götürmeyen saiki, Distillers üzerinde kamuoyu baskısı toplamak ve bu baskıyı, dava yoluyla kazanılabileceğinden daha fazlasının bir anlaşma yoluyla elde edilmesi için kullanmaktır. Sürmekte olan davada yapılacak anlaşmayı etkilemek için kasıtlı bir girişim bulunmaktadır. Kamuoyunun gücü dikkate alındığında, makalenin yayınlanması, Distillersın uyuşmazlıktaki davranış serbestliğine ciddi bir müdahale tehlikesi taşımaktadır. Bu da mahkemeye açık bir saygısızlık oluşturacaktır.
C. Üst Mahkeme Kararı
24. Times Newspaper Ltd. şirketinin "Divisional Court" mahkemesi kararı aleyhine yaptığı itiraz, 30 Ocak-2 Şubat tarihleri arasında Üst Mahkemede görüşülmüştür. The Sunday Times gazetesi editörü, bu olaydaki gelişmeleri ve olay nedeniyle kamuoyundaki tartışmayı ortaya koyan yeminli ifadesini mahkemeye sunmuştur. Mahkemenin Distillersın danışmanına izin vermesi üzerine, o da yayınlanması tasarlanan makalenin içeriği hakkında kendine göre yanlışları gösteren sunuşlarda bulunmuştur. Üst Mahkeme 16 Şubatta tedbir kararını kaldırmıştır. Mahkemenin üç üyesinin yazdığı kararın özeti aşağıdadır.
25. Lord Denning, yayınlanması tasarlanan makale için şöyle demiştir:
"... Distillersa karşı olan delillerin ayrıntılı bir analizini içermektedir. Distillersın beklenen düzeyde sorumluluk göstermediğini söyleyerek, argümanları zorlamaktadır. Bununla beraber, adil olmak için Distillers lehine ileri sürülebilecek argümanları da özetlemektedir."
Distillersın yayınlanması tasarlanan makalenin kendileri üzerinde doğurduğu etkiyle ilgili her hangi bir yeminli ifadeyi mahkemeye vermediğine, uyuşmazlığın ve anlaşma görüşmelerinin durumu hakkında pek az bilgi sahibi olduklarına işaret eden Yargıç Denning, hukuki durumu şöyle özetlemektir:
" ...hiç kimse... dava henüz karara bağlanmadan, yargıcı, jüri üyelerini veya tanıkları etkileme veya davadaki taraflardan birinin aleyhine bu kişilerin aklını çelme gibi yollarla, davanın görülmesine gerçek ve esaslı bir önyargı tehlikesi oluşturacak biçimde davayla ilgili yorum yapamaz. Yorumu yapan kişi, bunun gerçek olduğuna samimiyetle inansa bile, davada durum tespit edilmeden önce gerçeği çelen bir yorum yapması, mahkemeye saygısızlık oluşturur. ... Dahası hiç kimse,... taraflardan birini, şikayetini geri almaya, savunmasından vazgeçmeye, veya başka şekilde elde edemeyeceği bir anlaşmaya zorlamak için haksız bir baskı yapamaz."
Yargıç Denninge göre, basın tarafından yargılama yapılmasına (trial by newspaper) izin verilemez. Ne var ki, tarafların adil olarak yargılanmalarında ve anlaşma yapmalarında bulunan yararlar ile, kamuoyunu ilgilendiren bir konudaki kamu yararı dengelenmelidir. Bu davada söz konusu kamu yararı, taraflara yönelik potansiyel çelmeye ağır basmaktadır. Konuyla ilgili hukuk, uyuşmazlığın askıda bulunduğu veya faal olarak izlenmediği bir sırada yorum yapılmasını engellememiştir. Bu konudaki hukuk, henüz başlamamış veya sona ermiş bir uyuşmazlık hakkında yorum yapılmasını da engellemediği için, 1968de anlaşmayla sona eren atmış iki olay ve henüz ihtarnameleri gönderilmemiş yüz yirmi üç olay hakkında yorum yapılmasına engel yoktur. Yayınlanması tasarlanan makale, Eylül 1972de bile saygısızlık oluşturmayacaktır; çünkü bu makale, kamu yararı ile ilgili bir konuda adil bir yorum yapmaktadır. Dava yıllardır, ve hala askıda bulunduğundan, sürmekte olan bir uyuşmazlığı çelmemektedir; makalenin amaçladığı sıkıştırma meşrudur. Ayrıca, Parlamento ve diğer gazeteler Kasım 1971den bu yana konuyu tartışmışken, sadece The Sunday Times gazetesinin üzerindeki yasağı devam ettirmek, ayrımcılığın en kötüsünü oluşturur.
26. Yargıç Phillimore, anlaşmaya varılmış veya henüz ihtarnamesi gönderilmemiş olaylar hakkında herkesin serbestçe yorum yapabileceğine işaret etmiştir. Bir olayın çözüme kavuşturulmasını sağlamak için haksız bir baskı uygulamak, mahkemeye saygısızlık oluşturur; ancak bu davada Distillers, yeminli bir beyan vermemiş, yayınlanması tasarlanan makalenin Distillersı bir davranışa zorlayan ciddi bir baskı tehlikesinin kanıtları bulunamamış ve baskı haksız görülmemiştir. Geride kalan olayları mahkemeye götürmek için gerçek bir kasıt bulunsaydı, durum değişik olurdu; çünkü bu durumda, taraflardan birini halk karşısında çelmek ya da bir tarafa baskı uygulayarak anlaşmaya zorlamak için yazılmış bir makale destek bulamayabilecektir. Ayrıca, Kasım 1972den bu yana Millet Meclisinde konu görüşülmüş ve gazeteler, özellikle de Daily Mail olayı yorumlamıştır. O halde tedbir kararını sürdürmek haksızlık olacaktır.
27. Yargıç Denningin görüşüne katıldığını belirten Yargıç Scarman, hiç kimsenin o sırada bir yargılama beklemediğine işaret etmiştir. Ona göre ihtarnameler, bir anlaşmanın sağlanmasına doğru bir başlangıçtır ve sadece bir ihtarnamenin gönderilmesi, bütün yorumların soluğunu kesemez. Uyuşmazlığın konu olduğu davanın faal olarak sürmekte olduğunu gösteren bir delil bulunmadığından, yayınlanması tasarlanan makalenin adaletin işleyişine gerçek ve esaslı bir tehlike oluşturduğunu düşünmek haksızlık olur. Ayrıca, halkın çok önem verdiği bir konu üzerinde ifade özgürlüğünün bulunmasındaki kamu yararı da dikkate alınmalıdır. Sonuç olarak, "Divisional Court" mahkemesi haklı olsa bile, Millet Meclisinin konuyu tartışmasından sonra kamuoyunun durumu o hale gelmiştir ki, artık tedbir kararını kaldırmak gerekmiştir.
D. Lordlar Meclisinin Kararı
28. The Sunday Times gazetesi, Başsavcının Üst Mahkeme kararına itiraz edebilmesine imkan vermek için, yayınlanması tasarlanan makaleyi yayınlamaktan kaçınmıştır. Üst Mahkeme Başsavcının itiraz etmek için izin talebini reddetmiş, ancak bu izin 1 Mart 1973te Lordlar Meclisi tarafından verilmiştir. Lordlar Meclisindeki duruşma Mayıs 1973te yapılmıştır. 18 Temmuz 1973te Meclis oybirliği ile, itirazı kabul eden ve "Divisional Court" mahkemesinin aşağıda 34. paragraftaki şartlarda bir tedbir kararı almasını emreden bir hüküm vermiştir. Beş Yargıcın yaptığı konuşmaların özetleri aşağıya alınmıştır.
29. Lord Reid, asıl itiraz sebebi olan yürürlükteki hukukun belirsizliğini Meclisin gidermeye çalışması gerektiğini söylemiştir. Ona göre saygısızlık ile ilgili hukuk, tamamıyla kamu yararını gözeten bir politika üzerine kurulu olmalıdır. Bu davada söz konusu olan şey, uyuşmazlığın taraflarının haklarını korumak değil, fakat adaletin yerine getirilmesine yapılan müdahaleyi önlemektir; bu nedenle tarafların yararı makul olarak gerektiği ölçüde sınırlanmalıdır. İfade özgürlüğü gerektiğinden fazla sınırlanmamalıdır; ancak adalet dağıtımına gerçek bir çelme oluşturmasına da izin verilmemelidir.
Lord Reid ilk önce, sürmekte olan bir davada, davanın taraflarından birini sıkıştırmayı amaçlayan yorum sorununu ele almıştır. Mahkeme kararının üçüncü bir kişi tarafından etkilenmesine bakılmaksızın, hiç bir biçimde zarar görmemesi gereken adi l bir yargılamada taraflardan birinin haklarını tam olarak kullanmak istemekten kaçınmasına yol açıyorsa, tanıkların ve yargı yerinin zihnini etkileyen bir makaleyi durdurmak gerekir. Buna göre sadece taraflardan birine yapılan baskı ele alındığında, adil ve ılımlı bir eleştiri yapmak ya da haklarından vazgeçmesine teşvik etmek meşrudur ve kabuledilebilir bir şeydir; bu çerçevede, 24 Eylül 1972 tarihli makale saygısızlık oluşturmaz. "Distillersın gerekli olan özenle davranmadığını göstermeyi amaçlayan ve ayrıntılı gerekçeleri ve kanıtları" içeren yayınlanması tasarlanan makalenin 1972 yılında yayınlanması, Distillers üzerindeki baskıya fazla bir şey eklemeyecektir.
Bu açıdan Lord Reid, farklı gerekçelerle de olsa bile, Üst Mahkemenin kararına katılabilirdi. Ancak daha sonra şu noktaya işaret etmiştir:
"Distillersın ihmali olup olmadığı sorunu, sıklıkla ele alınmıştır; ancak anladığım kadarıyla, delilleri değerlendirme konusunda bir girişim yoktur. Eğer bu makale yayınlanmış olsaydı, bana öyle görünüyor ki, buna karşı ayrıntılı yanıtların gelmesi hemen hemen kaçınılmaz olacak, ve bu konuda halkın çeşitli önyargıları ifade edilmiş olacaktı. Bu benim, kamu yararı karşısında en az onun kadar dikkate aldığım bir konudur."
Lord Reid, basın tarafından yargılama yapılmasının önlenmesi gerektiği konusunda genel ve güçlü bir istek bulunduğuna işaret ettikten sonra, şöyle devam etmiştir:
"Kanımca bir davada önyargı veya bu davanın itiraz edilebilirliğine yol açan özel nitelikteki her şey, sadece o dava üzerindeki muhtemel sonuçları bakımından değil, aynı zamanda geniş kapsamlı yan etkileri bakımından da kabul edilemez. Sorumlu basın, adil olmak için elinden geleni yapacaktır ama, halkı etkilemek için yanlış bilgilendirme, baştan savma ya da önyargılı girişimler de olabilir. Eğer insanlar, gerçeği bulmanın kolay olduğu düşüncesine yöneltilirlerse, bu düşünceyi hukukun işleyişine saygısızlık izleyebilir; eğer basının yargılama yapmasına izin verilirse, itibarsız kişiler ve itibarsız sonuçlar çok kötü bir biçimde meydana çıkar. Sorunları önyargıyla ele alan hemen her şey, varolan makamlara saygısızlık anlamına gelir. Görülmekte olan davadaki sorunlara önyargıyla yaklaşılmasına izin vermeyen genel bir kural koyulacak olsa, basın özgürlüğünün bundan şikayetçi olmayacağını, bu konudaki hukukun daha açık olacağını ve kolaylıkla uygulanabileceğini sanıyorum."
Lord Reide göre, Üst Mahkeme davaları "askıda" olarak nitelendirirken yanlış düşünmektedir; çünkü bu dönemde anlaşma görüşmeleri sürmektedir; ve anlaşmaya varması için taraflardan biri üzerinde yolsuz bir baskı yapmak, saygısızlık oluşturur. Lord Reid, Üst Mahkemenin ele aldığı yarışan çıkarları dengeleme konusunda ise şunları söylemiştir:
"... mahkemeye saygısızlığın, tarafların özel çıkarlarıyla bir ilgisi yoktur. Daha önce de işaret ettiğim gibi, bana göre denge, ifade özgürlüğündeki kamu yararı ile adalet dağıtımını müdahaleden korumadaki kamu yararı arasında bulunmalıdır. Haber değerine sahip olduğu düşünülen bir olay ile bu değere sahip olmadığı düşünülen bir olay arasında, ilke olarak her hangi bir fark göremiyorum. Bir dava, önemli genel sorunları içerse de içermese de, adalet dağıtımının korunması eşit ölçüde önemlidir."
Lord Reide göre, hakim olan koşulların ışığı altında makalenin yayınlanması şimdilik ertelenmelidir; bununla beraber, eğer koşullar belirsiz bir süre devam edecek olursa, kamu yararı yeni koşullarda yeniden değerlendirilmelidir.
30. Barth-y-Gest Lordu Morrise göre saygısızlıkla ilgili hukuk, mahkemelerin otoritesini korumak ve mahkemelere yapılabilecek haksız müdahaleleri önlemek için düşünülmüştür. İfade özgürlüğündeki kamu yararı dengelenmeli ve mutlak surette gerekli olandan daha fazla hiç bir sınırlamaya tabi tutulmamalıdır; ancak,
"bu demek değildir ki, mahkemeye saygısızlık olarak damgalanması gereken bir davranış, halkın yakınlığı ve ilgisi olan bazı sıkıntılara çözüm getirmeyi istemekten esinlenmiş olması nedeniyle günahlarından affedilebilir ve meşru görülebilir. Mahkemeye haklı saygısızlık gibi bir şey olamaz."
Lord Morrise göre, eğer çelme tehlikesi ciddi, gerçek ve esaslı ise, mahkeme bunu saygısızlık olarak kabul edebilir. Mahkeme ve tanıkların üzerinde sadece bir etki bulunmaması yetmez; mahkeme tarafından çözüm bekleyen bir konuda bir tarafın yararına aleni olarak taraf tutmak da uygunsuz olur. Lord Morris "basın tarafından yargılama" yapılamayacağını belirterek, şöyle demiştir:
"... mahkemeler, ... tarafları, hem önyargıların çelmesinden ve hem de aleni yargılama öncesinde alenilik telaşına katılma gereğinden korumalıdır."
Lord Morrise göre, taraflar yargılama yerine bir anlaşma yapmayı tercih ettikleri için, Distillersa karşı açılan davalar "askıda" değildir. 1972ye gelindiğinde, 1968 tarihli anlaşmaya göre ödenen miktara ya da anlaşmanın genel prensiplerine ilişkin yoruma ve Distillera karşı yapılan ılımlı ahlaki isteğe itiraz yoktur; ancak yayınlanması tasarlanan makale bunların ötesine geçmiştir. Makalenin amacı, kendisinin de açıkça söylediği gibi, daha fazla ödeme yapması için Distillers üzerinde halkın baskısını sağlamaktır. İhmalkarlık, ortaya çıkan sorunlardan biridir. Yayınlanması tasarlanan makale hiç bir sonuca varmadığı halde, Distillersa karşı önemli bir olay olduğunu göstermiştir. Tedbir kararını kaldırma zamanı henüz gelmemiştir.
31. Lord Diplock, mahkemeye saygısızlığın cezalandırılabilir olduğunu, çünkü adaletin usulüne uygun olarak dağıtılmasına karşı tarafların ve kamuoyunun güvenini zayıflattığını söylemiştir. Adaletin gereği gibi dağıtımı, bütün vatandaşların engelsiz olarak mahkemeye başvurma hakkına sahip olmalarını gerektirir; vatandaşlar sadece delil sisteminin kuralları çerçevesinde kanıtlanmış olaylara dayanan tarafsız bir karara güvenebileceklerdir; böyle bir dava bir kez mahkemeye geldi mi, artık mahkemenin görevi olan bu soruna, örneğin "basın tarafından yargılanma" yoluyla da olsa, hiç kimsenin hakim olamayacağına güvenebilecektir. Bu koşullardan her hangi birini çelme ya da halkın güvenini zayıflatma sayılabilecek bir davranış, mahkemeye saygısızlık olarak kabul edilebilir. Lord Diplock şöyle demiştir:
"... bir hukuk davasında mahkemeye saygısızlık, mahkeme heyetini... veya tanıkları... etkilemek suretiyle, adil bir yargılamaya çelme... sayılabilecek... bir davranışla sınırlı değildir. Davanın taraflarından birini kötüleyip halkın onu kınamasını sağlayarak veya onu halka teşhir ederek veya davanın esasının mahkeme tarafından karara bağlanmasından veya davanın usulüne göre başka bir biçimde sona ermesinden önce, onu tarafgir bir biçimde tartışmaya maruz bırakmak suretiyle, tarafların hak ve yükümlülüklerinin usul hukukuna göre belirlenmesi gibi anayasal haklarını kullanmalarını engelleyen davranışları da kapsar."
Lord Diplock, Sunday Times gazetesinde yayınlanması tasarlan makalenin, Distillersın savunmasıyla ilgili olayları ve esasları, davalar mahkeme tarafından karara bağlanmadan ve anlaşma sağlanmadan önce önyargısal bir biçimde tartışıp ihmalkarlık suçlaması yaptığı için, makalenin bu son kategoriye girdiğini kabul etmiştir. Devam eden yargılama için uygulanan koruma, anlaşma görüşmelerine de uygulanacağından, davalar "askıda" oldukları için önemsizleştirilemez. Makalenin biraz değiştirilmek istenmesi türünden daha sonraki gelişmeler, tedbir kararının kaldırılmasını haklı çıkarmaz. Adaletin gereği gibi dağıtımına müdahale tehlikesinin ciddiliği, mahkemenin sadece ceza verip vermemesi sorunuyla ilgilidir; bir kez gerçek bir tehlike olduğu zaman, en azından teknik olarak saygısızlık vardır.
Lord Diplockun düşüncesine göre, 24 Eylül 1972 tarihli makaleden alıntılanan pasaj (bk. yukarıda parag. 11), Distillersın hukuka göre yapabileceği bir savunmaya dayandığı için kınanmasını istemesi saygısızlık oluşturur. Ancak bu makalenin konuyla ilgili hukukun genel prensipleriyle ilgili bölümlerine karşı çıkılamaz; çünkü davanın taraflarından birinin üzerinde dolaylı bir baskı kurma sonucu doğurmasına rağmen, halkı ilgilendiren konular üzerinde tartışma özgürlüğünü desteklemekte daha büyük kamu yararı olduğundan, genel yararla ilgili bu tür konuların tartışılmasına tahammül edilmelidir.
32. Glaisdale Lordu Simon, Lord Diplockun hukuki noktadaki ifadesine ve Eylül makalesinde yukarıda geçen pasajla ilgili görüşlerine katılmıştır. Simon bu makaleyi, ele almış olduğu önemli konuları ayrıntılı olarak tartışan ve Distillersın daha iyi koşullarda anlaşma yapmasını sağlamak üzere ahlaki bir baskı kurmak için düşünülmüş olan bir makale olarak görmüştür. Saygısızlıkla ilgili hukuk, adaletin usulüne uygun olarak dağıtılmasında, hukukun kamu yararını koruduğu bir araçtır. Bir çok hukuk davası anlaşmayla sonuçlanmıştır; anlaşma görüşmelerine müdahale, tam anlamıyla mahkemeyi ilgilendiren usul niteliğinde bir duruma müdahaleden daha az saygısızlık değildir. Adaletin gereği gibi dağıtılması, konuyla ilgili hukuka dayanılarak yapılan anlaşma görüşmesini kapsar. Üst Mahkeme makalenin saygısızlık oluşturmayacağını, çünkü davanın askıda olduğunu söylemekle yanılmıştır. Taraflardan birinin üzerinde gizli bir baskıya bile kural olarak izin verilemez; bu baskı sadece çok dar sınırlar içinde haklı görülebilir. Hukuk, tartışma özgürlüğü ve adaletin yerine getirilmesi gibi iki kamu yararını dengede tutmak zorundadır; ama her davada yeni bir dengeye ulaşılacak olursa, hukuk da belirsiz bir duruma gelecektir. Hukuk bazı genel standart kuralları koymalıdır. Her bir dava bakımından üstün kamu yararı davanın sürdürülmesi (pendente lite), davanın hiç bir müdahaleye maruz kalmadan ilerleyebilmesidir. Bunun bir istisnası, genel yararı ilgilendiren bir konuda, davadan önce başlamış ve durmamış, ama davayı çelme amacı da gütmeyen bir tartışmanın bulunmasıdır.
33. Chelsea Lordu Cross, "mahkemeye saygısızlığın" adalet dağıtımına müdahale anlamına geldiğini söylemiştir. Saygısızlıkla ilgili kurallar, ifade özgürlüğünü makulce gerekli olduğundan daha fazla sınırlamamalıdır. Yayınlanması tasarlanan makale, Distillersın ihmali bulunup bulunmadığı sorununu incelemiştir; henüz görülmekte olan bir hukuk veya ceza davasının maddi veya hukuki konularında her hangi bir "çelme", kural olarak bir müdahale oluşturur. Cross şöyle devam etmiştir:
"Henüz karara bağlanmamış davada bir konuyu çelen bir yayın, kendi başına zararsız olsa da, zararsız olmaktan uzaklaşan yanıtları tahrik edebilir; ancak bunları yanıt oldukları için sınırlamak adil görülmeyecektir... Davanın basın ya da televizyon tarafından görülmesine doğru tedrici bir kayışı önleyen açık bir kural, sadece belirli bir dava açısından bakan bir kimse için makul olmasa bile gereklidir."
Lord Crossa göre bu kural, devam eden yargılamanın sonuçlarına uygulanacağı gibi, anlaşma görüşmelerinin sonuçlarına da uygulanacaktır.
Times Newspaper Ltd., halkın büyük ilgisini çeken konularda bu kuralın bir istisnası olması gerektiğini ileri sürmüştür; ancak Lordlar Meclisi, sadece Distillersın ihmali bulunup bulunmadığı sorununu tartışmış, üreticilerin faaliyet alanındaki sorumluluğu ile zararların takdir edilmesi gibi daha geniş sorunları tartışmaktan çekinmiştir. Doğumlardan bu yana epey zaman geçmiş olması ve hiç bir kamusal araştırmanın yapılmamış olması da yayıncıya güven vermiştir. Ancak, Üst Mahkemenin davaları yanlışlıkla "askıda" olarak nitelendirdiği bu gecikmeden ötürü taraflar sorumlu değildir; çünkü anlaşma görüşmeleri fiilen sürdürülmüştür; ve bir kamu araştırmasının bulunmaması, davaların ilerlediği bir sırada, basının bir araştırma yapmasına izin verilmesini haklı çıkarmaz. "Divisional Court" mahkemesi duruşmasına kadar durum değişmemiştir: Millet Meclisindeki görüşme ahlaki sorunlar üzerinde yoğunlaşmıştır; Distillers, makalenin yayınlanmasının kendisine zarar vermemesi için kapsamlı bir anlaşma önerisiyle ortaya çıktığı halde, taleplerin mahkemeye götürülüp götürülmeyeceği hala belirsizdir. Bu nedenle tedbir kararı yeniden getirilmelidir; ancak Times Newspaper Ltd. şirketine, daha sonraki gelişmeler nedeniyle kararın devamının haksız olacağına bir mahkemeyi ikna edebileceğini düşündüğü anda bu kararın kaldırılması için mahkemeye başvuru hakkı da tanınmalıdır.
24 Eylül 1972 tarihli makale bir saygısızlık oluşturmaz: Bir konuyu çelmek mahkemeye saygısızlık oluşturur ama, adil ve doğru olarak yapılmış bir yorum, taraflardan birinin üzerine büyük bir baskı getirse bile, saygısızlık oluşturmaz.
34. Lordlar Meclisi 25 Temmuz 1973te, aşağıdaki tedbir kararını vermesi talimatıyla, davanın "Divisional Court" mahkemesine iade edilmesine karar vermiştir:
"...thalidomide ilacının geliştirilmesi, dağıtımı ve kullanımı ile ilgili olarak... Distillersa karşı açılmış ve açılacak bir davada ihmal, Sözleşmeye veya borca aykırılık konularını çelen veya bu konularla ilgili delillere temas eden herhangi bir makalenin veya yazının, Times Newspaper Ltd. şirketinin sahipleri, çalışanları, temsilcileri veya başkaları tarafından yayınlanması, yayınlanmasına veya basılmasına yol açılması, veya basılması için emir verilmesi veya basılmasına aracılık edilmesi yasaklanmıştır."
Davalılara, tedbir kararının kaldırılması için "Divisional Court" mahkemesine başvurma hakkı tanınmıştır.
"Divisional Court" mahkemesi 24 Ağustos 1973te yukarıdaki talimatı yerine getirmiştir.
E. Tedbir kararını kaldıran "Divisional Court" kararı
35. " Divisional Court" mahkemesi, 23 Temmuz 1976da, tedbir kararının kaldırılması için Başsavcının yaptığı bir başvuruyu görüşmüştür. Başsavcının ifadesine göre, tedbir kararına duyulan ihtiyaç artık devam etmemektedir. Distillersa karşı ileri sürülen iddiaların hemen hemen hepsi sonuçlanmış, titizlikle izlenmiş olsaydı mahkeme önüne getirilmiş olabilecek sadece dört olay kalmıştır. Başsavcı, kamu yararının sınırlamaya bundan böyle ihtiyaç göstermediğini, The Sunday Times gazetesinin makaleyi yayınlamasına "mümkün olan en kısa sürede" izin verilmesinde kamu yararı bulunduğunu belirterek, konuyu mahkemeye sunmuştur. Distillers üzerinde baskı olasılığının tamamen kalktığı kanaatine varan mahkeme, başvuruyu kabul etmiştir.
V. Mahkemeye Saygısızlıkla ilgili Hukuk Reformu Önerileri
36. Konuyla ilgili hukukun bir yönü, Bakanlıklar arası Komite tarafından 1969da verilen raporda ele alınmıştır. 8 Temmuz 1971de Lord Chancellor ve Lord Advocate, saygısızlıkla ilgili hukukta genel olarak her hangi bir değişikliğin gerekip gerekmediğini incelemek üzere, Lord Phillimoreun başkanlığında bir Komiteyi görevlendirmiştir. Phillimore raporu, Sunday Times gazetesi hakkındaki saygısızlık uyuşmazlığı nedeniyle bir süre ertelendikten sonra, Kasım 1974te Parlamentoya sunulmuştur. Rapor, bu davada verilen çeşitli kararları tartışmış ve bu davayı, bir dava ile ilgili yayınlara uygulanacak hukuktaki belirsizliği gösteren bir örnek olarak tanımlamıştır. Komite, bazen adaletin dağıtılmasındaki kamu yararının, bu tür yayınları yayınlama hakkını çiğnediği, dengenin de basın özgürlüğünün fazlasıyla aleyhine kaydığı görüşündedir. Bu nedenle Komite, dengeyi kurmak ve konuyla ilgili hukukta daha fazla açıklık sağlamak için çeşitli reform önerilerinde bulunmuştur. Komite, özellikle Lordlar Meclisinin uyguladığı "önyargılılık" testinin, bazen çok geniş bazen çok dar olduğunu düşünerek, bunun doğru bir ölçü olduğundan kuşku duymuştur. Komite, yayınlanma sırasında varolan koşulların ışığı altında şu testin uygulanmasını önermiştir: "Şikayet edilen yayının, adaletin işleyişine ciddi bir engel veya çelme olacak bir tehlike yaratıp yaratmadığına bakılmalıdır." Komitenin bir üyesi Sunday Times makalesinin yasaklanmasına rağmen, protesto kampanyasının ve thalidomide trajedisi ile ilgili baskının, saygısızlık hukuku ile alay ettiğine işaret etmiştir.
Komite ayrıca saygısızlıkla ilgili hukukun, vatandaşların adil ve engellenmemiş bir adalet sistemine olan haklarını korumanın ve hakkın gereği gibi dağıtılmasını sağlamanın bir aracı olarak gerekli bulunduğu sonucuna varmıştır; saygısızlıkla ilgili hukuk uygulaması, suç konusu fiilin başka bir suç tanımının içinde bulunmadığı ve bu saygısızlık hukukunun amaçlarının sonuç vermesi için acele yargılama usulüne ihtiyaç duyulması halleriyle sınırlanmalıdır. Yürürlükteki hukuk ise, makul bir ifade özgürlüğünü engelleyen ve yasaklayan belirsizlikler içermektedir; yukarıda belirtilen amaçların elde edilmesine mümkün olduğu kadar imkan verecek bir biçimde değiştirilmeli ve belirginleştirilmelidir.
Komite şu tavsiyelerde bulunmuştur: Bir yayın, kasıtlı ya da kasıtsız olarak, ciddi bir çelme tehlikesi yaratmışsa, saygısızlıkla ilgili hukuka tabi tutulmalıdır; bu ağır yaptırım ancak:
(a) yayının, adaletin işleyişine ciddi bir engel veya çelme oluşturabilecek bir tehlike yaratması;
(b) İngiltere ve Gallerdeki davalarda, davanın duruşma kaydının yapılmış olması;
(c) yayının genel kamu yararı ile ilgili bir tartışma konusunun parçasını oluşturduğu ve belirli bir davaya sadece tesadüfen veya kasıtsız olarak ciddi bir çelme yarattığı yönünde bir savunmanın tanınması,
halinde uygulanmalıdır.
Komite ayrıca, taraflardan birini sıkıştırmanın, tarafın kişiliğine, malına ya da şerefine yasadışı bir tehdit ya da sindirme gibi bir anlamı yoksa, bunun bir saygısızlık olarak kabul edilmemesini tavsiye etmiştir.
37. Phillimore raporunda yer alan tavsiyeler henüz uygulamaya konmamış ve Hükümet de her hangi bir yasa tasarısı hazırlamamıştır. Ancak Mart 1978de, Parlamentoda ve kamuoyunda tartışmaya zemin sağlamak ve alınacak siyasal bir kararda göz önüne alınabilecek yorumlara temel oluşturmak amacıyla bir Yeşil Kitap yayınlanmıştır. Hiç bir sonuca varmayan Yeşil Kitap, Phillimore Komitesinin tavsiyelerini tekrarlamakta, bu tavsiyelerin lehine ve aleyhine olan argümanları, örneğin, "genel kamu yararıyla ilgili konuların tartışılması"nı savunma ve taraflardan birinin sıkıştırılması ile ilgili hükümler hakkındaki argümanları ortaya koymaktadır. Kitap, Lordlar Meclisinin dayandığı "önyargılılık" ölçüsünün gözden geçirilmesi önerisine karşı çıkmamaktadır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
38. Başvurucular, 19 Ocak 1974 tarihinde Komisyona yaptıkları başvuruda, Birleşik Krallıktaki thalidomide çocukları ve bunların tazminat talepleri hakkındaki anlaşmayla ilgili bir makalenin The Sunday Times gazetesinde yayınlanmasını yasaklayan Yüksek Mahkemenin verdiği ve Lordlar Kamarasının onayladığı tedbir kararının, Sözleşmenin 10. maddesine aykırılık oluşturduğunu iddia etmişlerdir. Başvurucular ayrıca, Lordlar Meclisinin kararını verirken belirttiği ilkelerin 10. maddeye aykırı olduğunu ileri sürmüşler ve Komisyonun Hükümete, Lordlar Meclisinin kararını geçersiz kılan ve ayrıca mahkemeye saygısızlık ile ilgili hukuku Sözleşmeyle aynı çizgiye getiren bir yasa hazırlaması için talimat verilmesini istemişlerdir.
39. Komisyon 21 Mart 1975 tarihli kararında önündeki sorunu, "mahkemeye saygısızlık ile ilgili kuralların Lordlar Meclisinin tedbir kararında uygulandığı biçimiyle Sözleşmenin 10(2). fıkrası bakımından yasaklamayı haklı kılan bir neden olup olmadığı" şeklinde tanımladıktan sonra, başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.
40. Başvurucular esas hakkındaki sunuşlarında ayrıca şu iddialarda bulunmuşlardır:
- Görülmekte olan davalar hakkında yorum yapan Parlamentoya uygulanan kurallar ile mahkemeye saygısızlıkta bulunan basına uygulanan kurallar arasında farklılık olması ve ayrıca basındaki benzer yayınların yasaklanmamış olması nedeniyle, Sözleşmenin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcılık yapılmıştır;
- Sözleşmenin 18. maddesine aykırı olarak yargı organının bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanmasıyla sınırlı olması gereken mahkemeye saygısızlık, bu olaydaki gibi davanın taraflarından birini koruyacak ve başvurucuların gazetecilik görevlerini yapmalarını engelleyecek bir biçimde uygulanmıştır.
41. Komisyon, 18 Mayıs 1977 tarihli raporunda, başvurucuların ilave ettikleri iddiaları da inceleyebileceğine ve incelemesi gerektiğine karar verdikten sonra,
- beşe karşı sekiz oyla, başvurucuların ifade özgürlüğüne getirilen yasaklamanın Sözleşmenin 10. maddesine aykırı olduğu;
- oybirliğiyle, 10. maddeyle bağlantılı olarak 14 ve 18. maddelere aykırılık bulunmadığı,
görüşünü açıklamıştır.
Raporda Komisyonun beş üyesinin birleşik karşı oy görüşleri de yer almaktadır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali iddiası
42. Başvurucular Sözleşmenin 10. maddesi ihlalinin mağduru olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu Madde şöyledir:
1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahalesiyle karşılaşmadan ve ulusal hudutlarla sınırlanmadan bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri edinme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir. Bu Madde Devletin radyo yayıncılığını, televizyon ve sinema işletmeciliğini izne bağlamasına engel değildir.
2. Bu özgürlükleri kullanırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü veya kamu güvenliği, suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargı organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, hukukun öngördüğü ve demokratik bir toplumda gerekli olan formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir.
Başvurucular bu aykırılığın, birincisi İngiliz mahkemeleri tarafından verilen tedbir kararından, ikincisi mahkemeye saygısızlık hukukunun geniş ve açıklıktan yoksun olması nedeniyle maruz bırakıldıkları yasaklamanın devam etmesinden kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir.
Komisyon raporunda, birinci noktada aykırılık bulunduğunu açıklamıştır. İkinci nokta ile ilgili olarak Komisyon Baş temsilcisi 24 Nisan 1978 tarihli duruşmada, tedbir kararının Mahkemenin sadece 10. maddeye göre ele alması gereken bir konu olmadığını, başvurucuların ve diğer medya kuruluşlarının, Lordlar Meclisinin kararı ve bu kararın muğlaklığı nedeniyle mahkemeye saygısızlık hukukundaki belirsizliğin mağduru olmaya devam ettiklerini de belirtmiştir.
Hükümet, 10. maddeye aykırılık bulunmadığını ileri sürmüştür.
43. İkinci nokta ile ilgili olarak Mahkeme, "çekişmeli davalardaki yetkisinin, ilk önce Komisyona yapılmış ve Komisyon tarafından kabul edilmiş başvurularla sınırlı olduğunu" hatırlatır: "Bir başvurunun kabuledilebilir olduğunu açıklayan Komisyon kararı, davayı Mahkemenin önüne getirmeyi hedefler; dava, usulüne göre bir kez Mahkemeye havale edildiğinde, Mahkeme davanın görülmesi sırasında ortaya çıkan bütün maddi ve hukuki sorunları dinleyebilir" (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 157). Bu davada Komisyon başvurunun kabuledilebilir olduğuna ilişkin 21 Mart 1975 tarihli kararında önündeki sorunu, "mahkemeye saygısızlık ile ilgili kuralların Lordlar Meclisinin tedbir kararında uygulandığı biçimiyle Sözleşmenin 10(2). fıkrası bakımından yasaklamayı haklı kılan bir neden olup olmadığı" biçiminde görmüştür. Komisyon tarafından davanın esasının incelenmesi sadece bu sorunla sınırlanmıştır.
Bu nedenle Mahkeme sadece Lordlar Meclisinin kararı nedeniyle Sözleşmeye bir aykırılık bulunup bulunmadığını incelemesi gerektiği sonucuna varmıştır.
44. Tartışma konusu tedbir kararı ilk olarak "Divisional Court" mahkemesinin sadece Sunday Times gazetesinin verdiği taslak makalesi ile ilgilidir (bk. yukarıda parag. 21). Üst Mahkeme bu tedbir kararını kaldırmış (bk. yukarıda parag. 24), ancak Lordlar Meclisi bu kararı yenilemiş ve Divisional Courta aşağıdaki gibi karar vermesi emrederek önceki kararın alanını önemli ölçüde genişletmiştir:
"... thalidomide ilacının gelişimi, dağıtımı ve kullanımı ile ilgili olarak... Distillersa karşı açılmış ve açılacak her hangi bir davada ihmal, Sözleşmeye veya borca aykırılık konularını çelen veya bu konularla ilgili delillere temas eden bir makalenin veya yazının Times Newspaper Ltd. şirketinin sahipleri, çalışanları, temsilcileri veya başkaları tarafından yayınlanması, yayınlanmasına veya basılmasına yol açılması veya emir verilmesi veya aracılık edilmesi yasaklanmıştır."
45. Başvurucuların, Sözleşmenin 10(1). fıkrasında güvence altına alınan ifade özgürlüğünü kullanmalarına "kamu makamlarının müdahalesi" olduğu açıktır. Bu müdahale, Sözleşmenin 10(2). fıkrasında yer alan istisnalardan birine girmezse, 10. maddeye aykırılık oluşturur. O halde Mahkemenin eldeki davada sırasıyla, müdahalenin "hukuken öngörülmüş" olup olmadığını, müdahalenin 10(2). fıkrasına göre "meşru bir amaca veya amaçlara sahip" olup olmadığını ve müdahalenin sözü edilen amaç veya amaçlar için "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını incelemesi gerekmektedir.
A. Müdahale hukuken öngörülmüş müdür?
46. Başvurucuların iddiasına göre, Lordlar Meclisinin kararından önce ve sonra varolan mahkemeye saygısızlıkla ilgili hukuk öylesine muğlak (vague) ve belirsiz (uncertain) ve kararda açıklanan ilkeler öylesine yenidir ki, koyulan yasağı "hukuken öngörülmüş" bir yasak olarak kabul etmek mümkün değildir. Hükümet ise bu bağlamda yasağın yeteri kadar hukuken öngörülmüş olduğunu ileri sürmüş; söz konusu yasağın davanın özellikleri bakımından, hiç değilse "kısmen önceden görülebilir" nitelikte olduğunu savunmuştur. Komisyon ise raporunda, Lordlar Meclisinin uyguladığı ilkelerin "hukukun öngördüğü" ilkeler olduğu varsayımından hareket ederken, yukarıdaki "önceden görülebilirlik" ölçüsünü uygulamıştır. Ancak Komisyon Baş temsilcisi 25 Nisan 1978 tarihli oturumda, uygulanan hukukun belirsizlikleri karşısında, tedbir kararının en azından ilk kez verildiği 1972de bu yasağın "hukukun öngördüğü" bir yasak olmadığını eklemiştir.
47. Mahkeme, "hukukun öngördüğü" ifadesindeki "hukuk" (law) sözcüğünün sadece "yasa"yı (statute) değil, ama yazılı olamayan hukuku da kapsadığını dikkate almıştır. Bu nedenle mahkemeye saygısızlıkla ilgili hukukun bir mevzuat (legislation) olmayıp, "common law"un bir ürünü olmasının, Mahkeme bakımından bir önemi yoktur. "Common Law" tarafından konan bir yasağın, mevzuat biçiminde düzenlenmediği gerekçesiyle "hukukun öngörmediği" bir yasak olarak kabul etmek, Sözleşmeyi hazırlayanların amaçlarına açıkça aykırı olur. Aksi takdirde "common law"a sahip olan Sözleşmeye taraf bir Devlet, Sözleşmenin 10(2). fıkrasının korumasından yoksun kalacak ve Devletin hukuk sistemi temelinden sarsılacaktır.
Aslında başvurucular da, "hukukun öngördüğü" ifadesinin her durumda bir mevzuat hükmünü gerektirdiğini ileri sürmemektedirler; onların iddiasına göre, "common law" kurallarının bu davada olduğu gibi, hukukun öngördüğü ifadesinin aradığı hukuki belirginlik ilkesini yerine getiremeyecek kadar belirsiz olduğu durumlarda, bir mevzuat hükmü gereklidir.
48. Sözleşmenin 9, 10 ve 11. maddelerinin ikinci fıkralarındaki "hukuken öngörülmüş" (prescribed by law) ifadesi, Fransızca metindeki "prévues par la loi" ifadesinin karşılığıdır. Sözleşmenin 8(2). fıkrasında, Birinci Protokolün 1. maddesinde ve Dördüncü Protokolün 2. maddesinde yine aynı Fransızca ifade yer alırken, İngilizce metinde sırasıyla, "hukuka uygun olarak", "hukukun öngördüğü koşullar" ve yine "hukuka uygun olarak" ifadeleriyle karşılanmıştır. Hukuk yaratan bir andlaşmanın güvenilirlik bakımından eşit, fakat tamamıyla aynı olmayan metinleri ile karşılaşan Mahkeme, bunları mümkün olduğu kadar uzlaştırıcı ve Sözleşmenin gayesini kavramaya ve amacını gerçekleştirmeye en uygun tarzda yorumlamalıdır (bk. 27.06.1968 tarihli Wemhoff kararı, parag. (53), ve Sözleşmeler Hukuku ile ilgili 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Konvansiyonunun 33(4). fıkrası).
49. Mahkemenin görüşüne göre, "hukuken öngörülmüş" ifadesinden şu iki koşul ortaya çıkmaktadır: Birincisi, (uygulanacak olan) hukuk, yeterince ulaşılabilir (adequately accessible) olmalıdır; eşdeyişle, vatandaşlar belirli bir olaya uygulanabilir nitelikteki hukuk kurallarının varlığı hakkında yeterli bilgiye sahip olabilmelidirler. İkincisi, vatandaşların davranışlarını düzenlemelerine olanak vermek için yeterli açıklıkta (precise) düzenlenmemiş bir norm, "hukuk" kuralı olarak kabul edilemez: Vatandaşlar belirli bir eylemin gerektirdiği sonuçları, durumun makul saydığı ölçüde ve eğer gerekiyorsa uygun bir danışmayla önceden görebilmelidir. Bu sonuçların mutlak bir belirginlikle önceden görülebilir (foreseeable) olması gerekmez; çünkü tecrübeler bunun mümkün olmadığını göstermektedir. Belirgin olması daha çok arzu edilir, ancak bu aşırı derecede bir katılığı beraberinde getirebilir; oysa hukuk, değişen koşullara ayak uydurabilmelidir. Bu nedenle bir çok yasa az ya da çok, kaçınılmaz olarak muğlak terimlerle ifade edilir; bunların yorumu ve uygulanması, hukuk tatbikatının sorunudur.
50. Bu davada kolay ulaşılabilirlik ve önceden görülebilirlik koşullarının yerine getirilip getirilmediği sorunu, bazı Yargıçların farklı ilkelere dayanmaları nedeniyle zorlaşmaktadır. "Divisional Court" mahkemesi mahkemeye saygısızlık için taraflardan birini kamuoyu baskısıyla sıkıştırmak suretiyle görülmekte olan davanın çözümünü kastî olarak etkileme girişimini aramıştır ("baskı ilkesi") (bk. yukarıda parag. 23). Bu ilkeden Lordlar Meclisinin bazı üyeleri de söz etmiştir; diğer bazı üyeleri ise mahkemeye saygısızlık hakkında sürmekte olan bir uyuşmazlıkta ortaya çıkan sorunları çelebilecek veya daha çok halkta bir önyargının oluşmasına neden olabilecek türden bir yazının yayınlanmasını aramışlardır ("önyargı ilkesi") (bk. yukarıda parag. 29-33).
51. Başvurucular, baskı ilkesinin durumu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıklarını söylememektedirler. Aslında bu ilkenin varlığı, "Divisional Court" mahkemesi önünde şu ifadeyi kullanan Times Newspaper Ltd. şirketi hukuk danışmanları tarafından tanınmıştır: "Makale taraflardan birine baskı uygulamış olsaydı bile yine de saygısızlık oluşmuş sayılamazdı; çünkü kamu yararının üstünlüğü her hangi bir haksızlığa üstün gelir. Makale ilk bakışta saygısızlık oluşturmuş gibi görünse de, kamu yararının üstünlüğü, ona bir savunma olanağı sağlar". Yine Lord Phillimore, Üst Mahkemenin, "halkın duygularını taraflardan birine karşı tahrike vardıran... nüfuz yoğunlaşması... ciddi bir saygısızlık oluşturur", ifadesine dayanmıştır.
Mahkeme "baskı ilkesi"nin, başvurucuların taslak makaleyi yayınladıkları zaman karşılaşabilecekleri sonuçları bir ölçüde önceden görebilmelerine olanak verecek kadar yeterli açıklıkta formüle edilmiş bulunduğundan kuşku duyulamayacağını da kabul etmektedir. Yargıç Buckley, Vine Products Ltd - Green (1966) davasında, hukuki durumu şu biçimde formüle etmiştir: "Bir gazetenin dava henüz sürerken, adil yargılamayı çelebilecek biçimde dava hakkında bir yorum yapması, mahkemeye saygısızlık oluşturur. Bu saygısızlık, çeşitli biçimlerde meydana gelebilir: Örneğin, iddiada veya savunmada bulunmasını önlemek için taraflardan birini şu ya da bu yolla sıkıştırmak veya bir tarafı istekli olmadığı anlaşma hükümlerini kabule teşvik etmek veya taraflardan birini böyle bir baskıya maruz bırakmadan başka bir yolla, serbestçe iddiada ve savunmada bulunması gerektiği halde, kendisine tavsiye edildiği gibi davranmasını sağlamak için davranışını etkilemek saygısızlık oluşturur."
52. Başvurucular öte yandan, önyargı ilkesinin yeni bir ilke olduğunu, o nedenle bu ilkenin varlığı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, Lordlar Meclisinin "daha değişik bir ölçü formüle ettiğini" belirten Phillimore raporu ile birlikte (bk. yukarıda parag. 18), başvurucuların göndermede yaptığı bir çok uzmanın eserine dayandırılmıştır. Bununla beraber, Mahkeme şu noktalara da dikkat çekmektedir:
Başvurucuların dilekçesinde şöyle denmiştir (paragraf 2.54):
"Lordlar Meclisinin bu davanın esasına uyguladığı önyargı ilkesi, daha önce İngiliz mahkemelerinde görülen karşılaştırılabilir nitelikteki her hangi bir davada verilen karara dayanak olmamıştır;
1969 yılında, Araştırma Kurulu niteliğindeki Saygısızlık Hukuku üzerine Bakanlıklar arası Komite raporunun 26. paragrafında şöyle denmiştir: "Şimdiye kadar, yargıcın bakmakta olduğu bir davanın konusu hakkında yaptığı bir yorumla ilgili olarak mahkemeye saygısızlıktan suçlu bulunan bir kimse yoktur... Ancak bu tür bir yorumun saygısızlığa varabileceği görüşünü destekleyen bir ilke vardır";
"Halsburys Laws of England"ın üçüncü baskısında (1972), (cilt 8, s.7, vd., parag. 11-13), önceki içtihatlara gönderme yapıldıktan sonra şu pasaja yer verilmiştir: "taraflardan birinin aleyhine kamuoyunu çelen... yazılar... saygısızlık oluşturur... mahkemede son kez dinlenmeden önce dava konusuyla ilgili olarak taraflardan biri aleyhine insanların aklını çelmekten daha tehlikeli bir şey yoktur... Görülmekte olan bir davayı... yorumlayan bir makaleyi gazetede yayınlamak, saygısızlık oluşturur. Böyle bir yayın, ülkenin normal yargı yerlerinden birinde yargılama sürerken basın tarafından yargılanma gibi zarar verici bir eğilim olarak düşünülecektir... Öte yandan, acele yargılama (summary jurisdiction), saygısızlığın cezalandırılmasında sadece adil yargılamanın özüne müdahale etmesi muhtemel olan yayın için kullanılmalıdır."
Mahkeme, "önyargı ilkesi"nin formüle edilmesi bakımından, Lordlar Meclisinde çeşitli kaynaklara, özellikle Hunt-Clarke (1889) davasında Yargıç Cottonun hukuki durumu belirten şu sözlerine gönderme yapılmış olduğunu not etmektedir: "Bir davada tarafların haklarını veya dava ilerlemeden önce gösterilecek delilleri bir yazıyla tartışmak, kanımca, adaletin gereği gibi dağıtılmasına çok ciddi bir müdahale girişimidir. Bu yazı nedeniyle yargıcın ya da jürinin çelineceği sonucuna varılması gerekmez; yazının, yargılamanın usulüne uygunluğunu çelen bir sebep olduğu sonucuna varılması halinde, bunun bir saygısızlık olduğu kabul edilir; böyle bir davranış yasaklanarak gereken cezayla karşılanır." Bundan başka, The Sunday Times gazetesinin editörü, "Divisional Court" mahkemesi önündeki dava dosyasında bulunan yeminli ifadesinde şöyle demiştir: "... Bana verilen hukuki mütalaaya göre yayınlanması tasarlanan makale ... şimdiye kadar yayınlanmış makalelerden farklı olup, daha adil bir uzlaşma için moral gerekçeleri güçlendiren bilgi sunmasına ilaveten, görülmekte olan thalidomide davasında sorumluluk konusuyla ilgili delilleri de kapsamaktadır".
Özetlenecek olursa Mahkeme, başvurucuların "önyargı ilkesi"nin varlığı hakkında yeterli belirtiye (indication) sahip olmadığını kabul etmemektedir. Mahkemenin, bu ilkenin formüle edildiği sırada ilkenin açıklığı ile ilgili olarak bazı kuşkuları bulunmakla beraber, makul bir ölçüye kadar, taslak makalenin yayınlanmasının ilkeyle çatışma riski taşıdığını başvurucuların önceden görebileceğini kabul etmektedir.
53. Bu nedenle, başvurucuların ifade özgürlüğüne yapılan müdahale, Sözleşmenin 10(2). fıkrası anlamında "hukukun öngördüğü" bir müdahaledir.
B. Müdahale, Sözleşmenin 10(2). fıkrasındaki meşru amaçlara sahip midir?
54. Başvurucuların, Hükümetin ve Komisyon azınlığının görüşüne göre mahkemeye saygısızlıkla ilgili hukuk, sadece yargı organının tarafsızlığını ve otoritesini değil, aynı zamanda davadaki tarafların haklarını ve menfaatlerini koruma amacına da hizmet eder.
Komisyon çoğunluğu saygısızlıkla ilgili hukukun, adaletin tam dağıtımını korumak gibi genel bir amaca sahip olduğunu ve bu suretle mahkemenin otorite ve tarafsızlığını sürdürmekten söz eden Sözleşmenin 10(2). fıkrasında yer alan benzeri amaçları gözettiğini kabul etmiştir. Öte yandan yine Komisyon, bu hukukun, başkalarının haklarını koruma gibi daha başka bir amacı bulunup bulunmadığını inceleyemeyeceğini de kabul etmiştir.
55. Mahkeme ilk önce, "yargı organının otorite ve tarafsızlığı" ifadesinin "Sözleşmedeki anlamıyla" anlaşılması gerektiğini vurgulamaktadır (bk. 28.06.1978 tarihli König kararı, parag. 88). Bu nedenle, hukuk devletinin temel ilkesini yansıtan Sözleşmenin 6. maddesinin bu bağlamda işgal ettiği merkezi konum göz önünde tutulmalıdır (bk. 21.02.1975 tarihli Golder kararı, parag. 34).
"Yargı organı" ("pouvoir judiciaire") terimi, adalet mekanizmasını veya Devletin yargı kolunu kapsadığı gibi, görevleri dolayısıyla yargıçları da kapsar. "Yargı organının otoritesi" deyimi mahkemelerin, hak ve yükümlülüklerin tespiti ve ayrıca uyuşmazlıkların çözümünde, halkın kabul ettiği anlamıyla uygun bir forum oldukları düşüncesini içerir; dahası, halkın büyük kısmı bu işlevi yerine getirmelerinden dolayı mahkemelere saygı duyar ve güvenir.
Bu bağlamda, Phillimore raporundaki saygısızlıkla ilgili hukukun genel amacına dair tanımı benimsemek yeterlidir. Yukarıdaki 18. paragrafta görülebileceği gibi, saygısızlıkla ilgili hukukun kapsamına giren eylem kategorilerinin çoğunluğu, ya yargıçların görevleri ya da mahkemelerin işleyişi ve adalet mekanizmasıyla ilgilidir. O halde bu hukukun amaçlarından biri de, "yargı organının otorite ve tarafsızlığının sürdürülmesidir".
56. Bu davada Komisyon çoğunluğunun görüşüne katılan Mahkemeye göre saygısızlıkla ilgili hukuk, davadaki tarafların haklarını korumaya yarayabilir; ancak bu amaç, "yargı organının otorite ve tarafsızlığını sürdürme" ifadesinde zaten vardır: Korunan haklar, davanın tarafı sıfatıyla, yani bireylerin adalet mekanizmasına katılmaları nedeniyle sahip oldukları haklardır; eğer adalet mekanizmasına katılan ya da ona başvuran kişinin hakları korunamazsa, adalet mekanizmanın otoritesi de sürdürülemeyecektir. Bu nedenle, saygısızlıkla ilgili hukukun "başkalarının haklarını" koruma gibi daha başka bir amaca sahip olup olmadığını ayrı bir sorun olarak ele almak gereksizdir.
57. Geriye, başvurucuların ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin, yargı organının otorite ve tarafsızlığını sürdürme amacını taşıyıp taşımadığını incelemek kalmıştır.
Yargıçlar verdikleri kararı, yayınlanması tasarlanan makalenin yargı organının "tarafsızlığı" üzerinde bir etkiye sahip olabileceği gerekçesine dayandırmamıştır. Bu gerekçe, Mahkeme önünde de ileri sürülmediğinden, dikkate alınmayabilir.
Taslak makaleye yapılan itirazların Lordlar Meclisi tarafından kabul edilebilir bulunmasına dair gerekçeler (bk. yukarıda parag. 29 - 33) şöyle özetlenebilir:
- ihmal konusunda "çelme" yapmanın, hukukun işleyişine karşı saygısızlığa neden olması ve adaletin yerine getirilmesine müdahale oluşturması;
- bunun Distillersı halka teşhir edecek ve davanın esasını önyargılı tartışmalara açacak türden bir müdahale olması ve davacıların genellikle mahkemelere başvurmalarını engellemesi nedeniyle bu teşhire karşı çıkılması;
- bunun Distillersı baskıya ve davadaki konulara ilişkin önyargıların çelmelerine maruz bırakması ve saygısızlıkla ilgili hukukun mahkemelere başvurulmasına müdahale etmeyi önlemek için getirilmiş olması;
- basın tarafından yapılan çelmeye kaçınılmaz olarak tarafların da karşılık verecek olması; o nedenle, adaletin yerine getirilmesine hiç de uygun olmayan bir "basın yoluyla yargılama" tehlikesi yaratması;
- mahkemelerin, tarafları hem önyargıların çelmesinden hem de aleni ön yargılamanın telaşına katılma gereğinden korumaları.
Mahkeme bütün bu gerekçeleri, yukarıda 55. paragrafın 2. alt paragrafında yorumladığı "yargı organının... otoritesi"ni sürdürme amacı içinde görmektedir.
Bu nedenle, başvurucuların ifade özgürlüğüne yapılan müdahale, Sözleşmenin 10(2). fıkrasındaki bir meşru amaca sahiptir.
C. Yargı organın otoritesini sürdürmek için yapılan bu müdahale, demokratik bir toplumda gerekli midir?
58. Başvurucular ve Komisyon çoğunluğu, sözü edilen müdahalenin, Sözleşmenin 10(2). fıkrası anlamında "gerekli" olmadığı görüşündedir. Hükümet ise, tam tersi bir sonuca ulaşan ve bu konuda özellikle Lordlar Meclisinin kullandığı takdir alanına dayanan Komisyon azınlığının haklı olduğunu ileri sürmüştür.
59. Mahkeme, yukarıda geçen Handyside kararında "demokratik bir toplumda gerekli" deyiminden ne anladığını, bu deyimin ele alınan sorunların incelenmesinde gördüğü işlevin niteliğini ve bu işlevleri hangi tarzda göstereceğini açıklama olanağı bulmuştur.
Mahkeme, Sözleşmenin 10(2). fıkrasındaki anlamıyla "gerekli" sıfatının, "zorunlu" sıfatıyla anlamdaş olmadığı gibi, "kabul edilebilir", "olağan", "yararlı", "makul", "arzu edilen", ifadelerinin esnekliğine de sahip olmadığını ve bir "toplumsal ihtiyaç baskısı"nın varlığına işaret ettiğini belirtmiştir (bk. 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 48).
Mahkeme ikinci olarak, Sözleşmede kabul edilen hak ve özgürlüklerin korunmasında sorumluluğun, öncelikle Sözleşmeci Devletlerin kendilerinde olduğunu vurgulamıştır. Bu bakımdan, "10(2). fıkrası Sözleşmeci Devletlere bir takdir alanı bırakır. Bu alan, hem ulusal yasakoyucuya... hem de, aralarında yargı organlarının da bulunduğu, yürürlükteki hukuku yorumlamak ve uygulamakla görevlendirilmiş organlara bırakılmıştır" (aynı karar, parag. 48).
"Bununla beraber, Sözleşmenin 10(2). fıkrası, Sözleşmeci Devletlere sınırsız bir takdir yetkisi vermez"; "Mahkeme... bir yasağın... 10. maddede korunan ifade özgürlüğü ile uzlaştırılabilir olup olmadığı hakkında nihai kararı vermekle yetkilidir. Ulusal takdir alanı, Avrupa denetimiyle el ele yürümektedir"; bu "denetim, sadece temel hukuki düzenlemeleri değil, bağımsız bir mahkeme tarafından verilmiş de olsa, bu mevzuatı uygulayan mahkeme kararlarını da kapsar" (aynı karar, parag. 49).
Mahkeme, bu ilkelerin bileşiminden kendi görevinin, "hiç bir biçimde yetkili ulusal mahkemelerin yerini almak değil, fakat ulusal mahkemelerin takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararların 10. maddeye uygunluğunu denetlemek olduğu" sonucuna ulaşmıştır (aynı karar, parag. 50).
Bu demek değildir ki, Mahkemenin denetimi davalı bir Devletin takdirini makul biçimde (reasonably), özenle (carefully) ve iyi niyetle (good faith) kullanıp kullanmadığını araştırmakla sınırlıdır. Böyle davranan bir Sözleşmeci Devlet dahi, yaptığı davranışın Sözleşmeyle üstlendiği taahhütlere uyumu konusunda Mahkemenin denetimine tabidir. Mahkeme, Hükümetin ve Komisyon çoğunluğunun aslında Handyside davasında ileri sürdüğü karşıt düşünceyi (aynı karar, parag. 47) burada da geçerli görmemektedir.
Bundan başka, ulusal takdir yetkisinin alanı, 10(2). fıkrasında sıralanan her bir amaç bakımından aynı değildir. Handyside davası, "ahlakın korunması" ile ilgiliydi. Mahkeme bu davada, Sözleşmeci Devletlerin "ahlaki gereklere" bakışının "özellikle günümüzde zamana ve yere göre değiştiğini" ve "Devlet yetkilileri(nin), ahlaki gereklerin tam içerikleri... hakkında bir görüş bildirirken, uluslararası yargıçtan genellikle dahi iyi durumda" olduklarını saptamıştı (aynı karar, parag. 48). Açıktır ki, yargı organının "otoritesi" gibi çok daha nesnel bir kavram hakkında aynı şey söylenemez. Ulusal hukuk sistemleri ve Sözleşmeci Devletlerin uygulamaları, bu alanda oldukça esaslı ortak bir temel bulunduğunu göstermektedir. Bu durum "ahlak" teriminin geçtiği Sözleşmenin 6. maddesi de dahil, Sözleşmenin bir çok hükmünde görülür. Bu nedenle, burada daha geniş bir Avrupa denetimi, ama daha dar bir takdir yetkisi vardır.
Mahkeme, Sözleşmenin farklı alanda ama belirli bir ölçüde bu durumla karşılaştırılabilir nitelikte olan Sözleşmenin 5(3). fıkrası ile 6(1). fıkrası bağlamında, ilk değerlendirmeyi yapmakla yetkili ulusal mahkemelerin ulaştığı sonuçlardan daha farklı sonuçlara ulaşmıştır (bk. 27.06.1968 tarihli Neumeister kararı; 10.11.1969 tarihli Stögmüller kararı; 16.07.1971 tarihli Ringeisen kararı; 28.06.1978 tarihli König kararı).
60. Komisyon azınlığı ve Hükümet, mahkemeye saygısızlığın, "common law" sistemli ülkelere özgü olduğuna dikkat çekmişler ve Sözleşmenin 10(2). fıkrasındaki (yargı organının otorite ve tarafsızlığının sürdürülmesi) ifadesinin, Avrupa Konseyi üyesi diğer Devletlerde bir benzeri bulunmayan bu durumu kapsamak üzere getirildiğini belirtmişlerdir.
Mahkemeye göre, bu doğru olsa bile bu ifadeyi Sözleşmeye eklemenin gerekçesi, mahkemeye saygısızlıkla ilgili hukuku belirli bir önlemin "gerekli" olup olmadığını değerlendirmede bir ölçü durumuna getirmek değil, ama bunun 10(2). fıkrasındaki meşru amaçlardan biri sayılmasını sağlamak olabilir. Sözleşmenin 10(2). fıkrasındaki bu ifade, mahkemeye saygısızlıkla ilgili İngiliz hukukunun veya buna benzer ulusal bir kurumun temelini oluşturan kavramlar nedeniyle öngörülmüş olsa bile, madde bu kurumları oldukları gibi benimsememiş, bağımsız bir bağlama dönüştürmüştür. Mahkemenin değerlendirmesi gereken şey, Sözleşme bakımından "gereklilik"tir; yapacağı şey de, Devletin tasarrufunu Sözleşmenin standartlarına göre denetlemektir.
Ayrıca Mahkeme, denetleme görevini davanın bütünselliği içinde yapar (bk. 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 50). Bu nedenle Mahkeme, yukarıda 22den 35e kadar olan paragraflarda özetlenmiş yargısal kararlarda bulunan muhakeme ve çözümleme çeşitliliğini, mahkemeye saygısızlıkla ilgili hukuk hakkında İngilterede yapılan yoğun tartışmaları ve reform önerilerini gözden kaçırmamalıdır. İkinci konuyla ilgili olarak Mahkeme, Hükümetin çıkardığı Yeşil Kitapta, Phillimore Komitesinin yaptığı bazı tavsiyelerin yanında ve karşısında argümanlar getirmiş olmasına rağmen Komitenin, Lordlar Meclisinin kullandığı "önyargı" ölçüsünün yeniden düşünülmesi teklifini olumsuz bulmadığını saptamıştır (bk. yukarıda parag. 37).
61. Mahkeme, tedbir kararının sadece farklı bir hukuk sistemine göre verilmeyeceği ya da verilemeyeceği için "gerekli" olmadığını kabul edemez. 8 Şubat 1967 tarihli "Belçikada Eğitim Dili" davası kararında not edildiği gibi Sözleşmenin temel maksadı, "Sözleşmeci Devletlerin kendi egemenliklerine tabi kişilerle ilişkilerinde bu Devletlerin uyacakları bazı uluslararası standartları ortaya koymak"tır (bk. 09.02.1967 tarihli Belçikada Eğitim Dili Davası, parag. 3e). Bu, mutlak bir tekbiçimciliğin gerekli olduğu anlamına gelmez; aslında Sözleşmeci Devletler, kendilerine uygun buldukları önlemleri seçmekte serbest bırakıldıkları için, Mahkeme her bir Devletin ulusal hukuklarının esas ve usule dair özelliklerine karşı ilgisiz kalamaz (bk. 23.07.1968 tarihli Belçikada Eğitim Dili Davası, parag. 34-35).
62. Şimdi şikayet konusu "müdahale"nin "toplumsal ihtiyaç baskısı"nı karşılayıp karşılamadığı, "meşru amaçla orantılı" (proportionate) olup olmadığı, müdahaleyi haklı kılmak için ulusal makamlar tarafından gösterilen gerekçelerin Sözleşmenin "10(2). fıkrası bakımından ilgili ve yeterli" (relevant and sufficient) olup olmadığı hakkında karar verilmelidir (bk. 07.12.1976 tarihli Handyside, parag. 48-50). Mahkeme bu bağlamda, tedbir kararının konusunu, ardından thalidomide davasının o sıradaki durumunu ve son olarak bu davayı ve tedbir kararının verilmesini çevreleyen koşulları incelemiştir.
63. Tedbir kararı, Lordlar Meclisi tarafından verildiği biçimiyle sadece Sunday Times gazetesinde yayınlanması tasarlanan makaleye karşı alınmış değildir (bk. yukarıda parag. 44). Başvurucular bu tedbir kararının, yaptıkları araştırmanın sonuçlarını Hükümet Makamlarına ve Parlamento üyelerine ulaştırmalarını ve araştırmayı sürdürmelerini engellediğini, bu konuda bir kitap yayınlama planlarını geciktirdiğini ve The Sunday Times editörünü bu konuda yorum yapmaktan ve kendisini hedefleyen eleştirileri yanıtlamaktan menettiğini ileri sürmektedirler. Gerçekten tedbir kararı bu tür ayrıntıları kapsayacak genişlikteki terimlerle ifade edilmiştir; tedbir kararının bu genişliği, onun "gerekliliği"ni daha yakından incelemeyi (scrutiny) gerektirmektedir.
Tedbir kararının asıl konusu taslak makaledir. Bu nedenle ilk aşamada makalenin muhtemel sonuçları hakkında ulusal mahkemelerin görüşlerinin "yargı organının otoritesi"nin sürdürülmesiyle ilgiliolup olmadığı araştırılmalıdır.
Dayanılan gerekçelerden biri, makalenin davaların mahkeme dışında daha iyi sözleşme koşullarıyla karara bağlanması için Distillerı sıkıştıracak olmasıdır. Ancak makalenin yayınlanması, 1972de Distillers üzerinde zaten varolan baskıya muhtemelen daha fazlasını eklemeyecektir (bk. yukarıda parag. 29/2). Bu saptama, Lordlar Meclisinin kararını verdiği Temmuz 1973 tarihindeki şartlar bakımından daha çok geçerlidir. Çünkü bu tarihte thalidomide olayı Parlamentoda görüşülmüş ve sadece basında çıkan yorumlara değil, ulusal çapta kampanyaya da konu olmuştur (bk. yukarıda parag. 13 ve 14).
Lordlar Meclisinde ifade edilen görüşler daha çok, mahkeme tarafından karara bağlanmadan önce uyuşmazlık konusu üzerinde halkın bir görüş oluşturmasına yol açılacak olursa veya davanın tarafları "basın tarafından yargılanma"ya katlanmak zorunda bırakılacak olursa, hukuki sürecin saygınlığını yitirebileceği ve mahkeme işlevlerinin gasp edilmiş (usurp) olacağı endişesini vurgulamıştır. Bu tür bir endişe, Mahkemenin anladığı anlamda "yargı organının otoritesi"nin sürdürülmesiyle "ilgili"dir (bk. yukarıda parag. 55). Eğer uyuşmazlıkta ortaya çıkan sorunlar, halkın peşin hükümlere varmasına yol açacak bir biçimde açığa vurulacak olursa, mahkemeler kendilerine duyulan saygı ve güveni kaybedebilirler. Ayrıca halkın, basın yayın organlarında sahte yargılamaları (pseudo-trials) düzenli olarak görmeye alışmasının, mahkemelerin hukuki uzlaşmazlıkların çözümü için uygun bir forum oldukları anlayışına karşı uzun dönemde kötü sonuçlar doğurabileceği gözden uzak tutulamaz.
Bununla beraber, Sunday Times gazetesinde yayınlanması tasarlanan makalede ılımlı terimler kullanılmış olup, mahkemenin varabileceği tek bir sonucun bulunduğuna dair tek yanlı delil ve talepler gösterilmiş değildir; makale, Distillersa karşı olan delilleri ayrıntılı olarak çözümlemekle birlikte, Distillersın lehindeki argümanları da özetlemiş ve şu sözlerle son ermiştir: "Kesin yanıtlar bulunmadığı görülmektedir...". Mahkemenin görüşüne göre makale yayınlanmış olsaydı, doğuracağı etki okuyucudan okuyucuya değişecekti. Makale, bazı okuyucuların ihmalkarlık konusunda görüş oluşturmalarına bir ölçüye kadar yol açsa bile, "yargı organının otoritesi" üzerinde ters sonuçlar doğurmayacaktı; çünkü özellikle, yukarıda da not edildiği gibi, tam bu sırada ulusal çapta bir kampanya bulunuyordu.
Öte yandan, makalenin yayınlanması buna karşı cevapları da tahrik edebilirdi ama, aynı şey az ya da çok, uyuşmazlığın temelini oluşturan olaylara veya uyuşmazlıkta ortaya çıkan sorunlara göndermede bulunan her hangi bir yayın için de geçerlidir. Bu kategorideki yazıların hepsi kaçınılmaz olarak "yargı organının otoritesi"ne tecavüz etmediğinden, Sözleşmenin bunların hepsinin yasaklanmasına izin verme amacı bulunamaz. Dahası, tedbir kararı için gösterilen bu gerekçe 10(2). fıkrasıyla "ilgili" (relevant) olsa bile Mahkeme, gerekçenin bütün çevre koşullarını incelemeksizin "yeterli" (sufficient) olup olmadığı hakkında karar veremez.
64. Tedbir kararı, ilk kez verildiğinde ve bu kararın yenilendiği sırada, thalidomide olayı uzlaşma görüşmelerinin yapıldığı bir aşamadadır. Başvurucular davanın "askıda" olduğu konusunda Üst Mahkemeyle aynı fikirdedir; Komisyon çoğunluğu ise tam tersine, ihmal sorunuyla ilgili bir yargılamanın bulunduğunu kabul etmektedir. Öte yandan, Hükümete ve Komisyon azınlığına göre, böyle bir yargılama olması gerçek bir ihtimaldir.
Mahkemenin karar verebilmesi için, söz konusu dönemde davanın tam olarak hangi durumda olduğunu değerlendirmesi gerekli değildir: Görülmekte olan bir davada uzlaşma için yapılan görüşmelere müdahaleyi önlemek, 10(2). fıkrasındaki amaç bakımından, tamamıyla adli bir duruma müdahaleyi önlemekten daha az meşru değildir. Aynı şey, bir uzlaşmanın mahkeme tarafından onaylanması süreci için de geçerlidir (bk. yukarıda parag. 9). Akılda tutulması gereken şey, uzlaşma görüşmelerinin çok uzun olması, yıllarca devam etmesi ve makalenin yayınlanmasının yasaklandığı sırada davanın duruşma aşamasına gelmemiş olmasıdır.
Bununla beraber, nasıl olup da 1976 yılında, "baskı ilkesi"nden çok, "önyargılılık ilkesi"ne dayanarak tedbir kararını kaldırmanın mümkün olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır (bk. yukarıda parag. 35). Tedbir kararının kaldırıldığı sırada, bazı ailelerin davaları hala sürdüğü gibi, Distillers ile onların sigortacıları arasında ihmal sorununu içeren bir dava da devam etmektedir; bu ikinci davanın duruşma için kaydı yapılmıştır (bk. yukarıda parag. 16). Tedbir kararının bu koşullarda kaldırılabilmiş olması, tedbir kararının ilk aşamada gerekli olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
65. Hükümetin yanıtına göre bu, ifade özgürlüğündeki kamu yararı ile adaletin tam olarak dağıtılmasındaki kamu yararının dengelenmesi meselesidir; Hükümet tedbir kararının geçici bir önlem olduğunu belirtmekte ve durumun değiştiği 1976da yararlar tekrar karşılaştırıldığında, dengenin diğer tarafa kaydığını söylemektedir.
Bu durum Mahkemeyi, thalidomide davasını ve tedbir kararını çevreleyen koşullara getirmektedir.
Mahkemenin Handyside kararında dediği gibi, ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturur; düşünce özgürlüğü 10(2). fıkrasının sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen, zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen haber ve düşünceler için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, ona çarpıcı gelen veya rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır (bk. 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 49).
Basın söz konusu olduğunda, bu ilkeler özel bir önem kazanır. Bu ilkeler, önemli ölçüde toplumun yararına hizmet eden ve aydınlatılmış bir halkın işbirliğini gerektiren adaletin dağıtılması alanına da aynı ölçüde uygulanır. Mahkemelerin boşlukta çalışamadıkları, genel kabul gören bir olgudur. Mahkemeler, uyuşmazlıkların çözümünde bir forum durumundadırlar, ama bu demek değildir ki, uzmanlaşmış dergilerde, genel basında ya da halk arasında uyuşmazlıklar önceden tartışılamaz. Dahası, basın yayın organları adaletin usulüne göre dağıtılmasına tecavüz etmeyip, kamu yararının bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, mahkemelerin önüne gelmiş sorunlarla ilgili haber ve düşünceleri vermekle yükümlüdür. Sadece basın yayın kuruluşları bu tür haber ve düşünceleri vermekle görevli değildir, halkın da bu haber ve düşünceleri edinme hakkı vardır (bk. 07.12.1976 tarihli Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen kararı, parag. 52).
Şikayet konusu müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli"liğinin "yeterli" gerekçeye dayanıp dayanmadığını değerlendirebilmek için, davanın kamu yararı ile ilgili yönüne dikkat etmek gerekir. Mahkeme bu bağlamda, bazı yargıçların yararlar çatışmasını dengeledikten sonra, devam eden davalarda sorunların çelinmesine izin vermeyecek mutlak bir kural formüle ettiklerini gözlemlemektedir: Bu formüle göre, her olayda yeni bir denge aranacak olursa, hukukun da belirsizleşeceği kabul edilmiştir (bk. yukarıda parag. 29, 32 ve 33). Mahkeme, Lordlar Meclisinde benimsenen İngiliz hukukunun yorumlanması konusunda kendisinin görevli olmadığını vurgularken, farklı bir yaklaşım izlenmesi gerektiğine de işaret etmiştir (bk. 16.07.1971 tarihli Ringeisen kararı, parag. 97). Mahkeme, çatışan iki ilkeden birinin seçimiyle değil, fakat dar yorumlanması zorunlu bir kaç istisna ile sınırlanan ifade özgürlüğü ilkesi ile karşı karşıyadır (bk. 06.09.1978 tarihli Klass ve Diğerleri kararı, parag. 42). İkinci olarak, Mahkemenin 10. maddeye göre denetimi sadece temel mevzuatı değil, mevzuatın uygulandığı kararları da kapsar (bk. 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 49). Sözü edilen müdahalenin, Sözleşmenin 10(2). fıkrasında sayılan istisnalar kategorisine girmesi yeterli değildir; konusu itibariyle belirli bir kategoriye girmesi ya da genel ve mutlak terimlerle formüle edilen bir hukuk kuralı tarafından kapsanması, müdahalenin yapılması için yeterli değildir. Mahkeme, önündeki her bir davada hakim olan olaylara ve koşullara baktığında, müdahalenin gerekli olduğuna ikna olmalıdır.
66. Thalidomide felaketi hiç kuşku yok ki, halkı ilgilendiren bir konudur. Bu felaket, ilacı pazarlamış olan güçlü bir firmanın dehşetli bir trajedi yaşayan yüzlerce kişiye karşı hukuki ve ahlaki bir sorumluluk taşıyıp taşımadığı ve mağdurların zararlarının karşılanmasını sadece toplumdan bekleyip bekleyemeyecekleri sorusunu ortaya çıkarmaktadır. Bilimsel gelişmelerden kaynaklanan zararlara karşı korunma ve bunların tazmin edilmesi ile ilgili önemli sorunlar ortaya çıkmış ve bu sorunlar hakkında var olan hukukun bir çok ilkesi ters yüz edilmiştir.
Mahkemenin daha önce de belirttiği gibi 10. madde, halkı bilgilendirmek için sadece basın özgürlüğünü değil, halkın doğru olarak bilgilendirilme hakkını da güvence altına alır (bk. yukarıda parag. 65).
Eldeki davada, konuyla ilgili hukuki güçlüklerin farkında olmayan, yaratılan trajedinin mağduru bu ailelerin, bütün önemli olayları ve çeşitli çözüm ihtimallerini bilmekte hayati çıkarları vardır. Onlar, kendileri için çok önemli olan bu haberlerden ancak haberin yayılmasının "yargı organının otoritesi"ne bir tehdit oluşturduğu mutlak bir kesinlikle kanıtlanması halinde yoksun bırakılabilirler.
Konuyla ilgili çıkarları tartmak ve bu çıkarların güçlerini ayrı ayrı değerlendirmekle görevli olan Mahkeme, şu saptamalarda bulunmaktadır:
Eylül 1972de, başvurucuların deyişiyle, durum yıllardan beri "hukuki bir yumak" durumundadır ve en azından ailelerin davalarının duruşmaya çıkacağı kesinlikten uzaktır. Ayrıca kamusal bir araştırma da bulunmamaktadır (bk. yukarıda parag. 14).
Hükümetin ve Komisyon azınlığının belirttiğine göre, ihmalle ilgili İngiliz hukukunun ilkeleri gibi "geniş sorunlar"ın tartışılması hakkında hiç bir yasak yoktur; ve aslında bu konunun çeşitli çevrelerde "Divisional Court" mahkemesinin ilk kararından hem önce ve hem de sonra yaygın olarak tartışıldığı da doğrudur (bk. yukarıda parag. 11, 12 ve 14). Ne var ki Mahkeme, "geniş sorunlar" ve ihmal sorunu diye bir ayırma girişimini yapay bulmaktadır. Bu türden bir trajedinin sorumluluğunun gerçekten nerede bulunduğu sorusu, kamu yararıyla ilgili bir meseledir.
Sunday Times makalesi düşünüldüğü zaman yayınlanmış olsaydı, Distillersın davanın esasıyla ilgili argümanlarını herkesin önünde ve yargılamadan önce açmak yükümlülüğünü hissedeceği doğrudur (bk. yukarıda parag. 63); ancak bu durum sürmekte olan uyuşmazlığın ardalanını oluşturduğu için, kamu yararıyla ilgili bir mesele olma niteliğini yitirmemiştir. Makale, belirli olayları aydınlığa kavuşturmakla, spekülatif ve bilgiden yoksun tartışmalara bir fren olabilirdi.
67. Mahkeme, davanın bütün koşullarını göz önünde tutarak ve yukarıda 65. paragrafta tanımlanan yaklaşıma dayanarak; şikayet edilen müdahalenin Sözleşmedeki ifade özgürlüğünün kamu yararına daha ağır basan yeterli bir toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmediği sonucuna varmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, başvurucular hakkında verilen yasak için gösterilen gerekçeleri, 10(2). fıkrasına göre yeterli bulmamaktadır. Bu yasağın, aranan meşru amaçla orantılı olmadığı ortaya çıkmaktadır; bu yasak yargı organının otoritesini sürdürmek için demokratik bir toplumda gerekli değildir.
68. Bu nedenle 10. maddeye aykırılık bulunmaktadır.
II. Sözleşmenin 14. maddesinin ihlali iddiası
69. Başvurucular ayrıca, 10. madde ile birlikte ele alındığında 14. maddeye aykırılığın da mağduru olduklarını iddia etmişlerdir. 14. madde metni şöyledir:
Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin kullanılması cins, ırk, renk, dil, din, siyasal veya başka bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi her hangi bir nedenle ayrım yapılmaksızın güvence altına alınır.
Başvurucular,
- başka bazı yayınların, kendi yayınlarıyla tamamen aynı nitelikte olmasına rağmen, kendilerinin maruz kaldığı yasaklara maruz kalmamaları;
- sürmekte olan uyuşmazlık hakkında yapılan yorumla ilgili olarak Parlamentoya uygulanan kurallar ile basına uygulanan mahkemeye saygısızlıkla ilgili kurallar arasında farklılık bulunması,
nedeniyle 14. maddeye aykırılığın meydana geldiğini ileri sürmüşlerdir.
Hükümetin ve Komisyonun görüşüne göre, 10. maddeyle birlikte ele alınan 14. maddeye bir aykırılık yoktur.
70. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre 14. madde, Sözleşme ve Protokol hükümlerinde belirtilen hak ve özgürlüklerin kullanılmasında, karşılaştırılabilir durumda bulunan bireyleri ve birey gruplarını her türlü ayrımcılıktan korumaktadır (bk. 23.17.1968 tarihli Belçikada Eğitim Dili Davası kararı, parag. 10; 27.10.1975 tarihli Belçika Ulusal Polis Sendikası kararı, parag. 44).
71. Diğer gazeteler, örneğin Daily Mail hakkında her hangi bir işlem yapılmamış olması, Times Newspaper Ltd. şirketine karşı alınan tedbir kararının 14. madde bakımından ayrımcılık oluşturduğuna yeterli bir kanıt değildir.
72. Mahkeme, Parlamentoya uygulanan kurallar (bk. yukarıda parag. 20) konusunda Üst Mahkeme üyelerinin, faaliyetleri yayınlanan Parlamento uygulamaları ile mahkeme uygulamaları arasında yargısal (sub judice) meselelere yaklaşım bakımından sakıncalı ve hatta tehlikeli farklar bulunduğunu söylemiş olmalarını not etmiştir. Ne var ki Mahkeme, basın ile Parlamento üyelerinin, "karşılaştırılabilir durumda bulunanlar" olarak kabul edilemeyeceklerini, çünkü her ikisinin "görev ve sorumluluklarının" temelde farklı olduğu görüşündedir. Dahası, 29 Kasım 1972 tarihli Parlamento tartışması (bk. yukarıda parag. 13), yayınlanması tasarlanan Sunday Times makalesiyle tamamen aynı alanı kapsamamaktadır.
73. Bu nedenle Sözleşmenin 10. maddesiyle birlikte ele alınan 14. maddeye aykırılık bulunmamaktadır.
III. Sözleşmenin 18. maddesinin ihlali iddiası
74. Başvurucular Komisyon önünde bunlara ek olarak, 18 Maddeye dayanan bir iddiada bulunmuşlardır. Madde metni şöyledir.
Yukarıdaki hak ve özgürlüklere bu Sözleşmeyle getirilen sınırlamalar öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.
Ancak başvurucular, bu iddiayı Mahkemede ileri sürmemişlerdir: 10 Şubat 1978 tarihli dilekçelerinde 10. madde ile birlikte ele alınan 18. maddeye bir aykırılık bulunmadığına dair Komisyon görüşünü kabul etmişlerdir.
Bu sorunu ne Hükümet ne de Komisyon duruşmalar sırasında dile getirmiş, ancak Komisyon davayı Mahkeme önüne getiren dilekçesinde bu konuya belirtmiştir.
75. Mahkeme, başvurucuların gösterdiği tutuma ve davanın koşullarına bakarak, bu sorunu incelemesi gerekmediğini kabul etmiştir.
IV. Sözleşmenin 50. madde sinin uygulanması
76. Sözleşmenin 50. maddesine göre Mahkeme, bu davada "bir Sözleşmeci Tarafın bir makamı tarafından "alınan bir karar veya yapılan bir tasarrufun" "tamamen veya kısmen Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğu"nu tespit ederse ve eğer bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku, verilen kararın veya yapılan tasarrufun" sonuçlarını kısmen gidermeye olanak tanıyorsa", ve Mahkeme "gerekli gördüğü takdirde", "zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir".
Mahkeme İçtüzüğü, "Sözleşmeye bir aykırılık tespit etmesi halinde, İçtüzüğün 47. maddesine göre, Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması istenen sorun karara hazırsa, Mahkemenin bu konuda da bir hüküm vereceğini"; eğer sorun karara hazır değilse, sorunu bütünüyle veya kısmen saklı tutarak diğer usul konularını kararlaştıracağını" belirtmektedir (İçtüzük 50. madde 3. fıkra, birinci cümlenin 48. madde 3. fıkra ile birlikte ele alınması).
77. Başvurucular, 10 Şubat 1978 tarihli dilekçelerinde Mahkemeden, İngiliz mahkemelerindeki uyuşmazlık ile Komisyon ve Mahkemede davayla ilgili olarak yaptıkları harcama tutarında bir miktarı Hükümetin kendilerine ödemesine karar vermesini talep etmektedirler. Ancak başvurucular, talep ettikleri miktarı belirtmemişlerdir. 24 Nisan 1978 tarihli duruşmada başvurucuların avukatları, uğradıkları zararın miktarı hakkında, "Mahkemeyi meşgul etmeden" anlaşabileceklerini umduklarını belirtmiştir.
Ertesi gün yapılan duruşmada Mahkeme İçtüzüğün 47. maddesine uygun olarak Hükümeti, eldeki davada 50. maddenin uygulanması sorunu üzerindeki görüşlerini sunmaya davet etmiştir. Hükümet temsilcisin nihai sunuşuna göre, bu konuda Mahkemenin karar vermesi gerekmemektedir.
78. Mahkeme, başvurucuların iddialarını yukarıda belirtilen dava masrafları ve harcamalarla sınırladıklarını, ancak miktarı belirtmediklerini saptamıştır. Bu koşullarda 50. maddenin uygulanması sorunu, karar verilmeye hazır değildir; bu nedenle mahkeme sorunu saklı tutmalı ve Mahkeme İçtüzüğünün 50(5). fıkrasında belirtilen sonuçları da dikkate alarak, diğer usul konularını karara bağlamalıdır.
Bu gerekçelerle mahkeme,
1. Dokuza karşı on bir oyla, Sözleşmenin 10. maddesinin ihlaline;
2. Oybirliğiyle, 10. maddeyle birlikte ele alınan 14. maddenin ihlal edilmediğine;
3. Oybirliğiyle, 18. maddeye aykırılık sorununu incelemenin gerekli olmadığına;
4. Oybirliğiyle, 50. maddenin uygulanması sorununun karara hazır olmadığına;
Buna göre,
(a) diğer sorunların saklı tutulmasına;
(b) bu kararın verilmesinden itibaren üç ay içinde Hükümet ile başvurucuların varabilecekleri bir anlaşmayı bildirmeleri için kendilerini Mahkemeye davet etmeye;
(c) bu sorun hakkındaki diğer usul işlemlerini saklı tutmaya;
Karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy