(AİHS m. 6, 50)
DAVANIN ESASI (Özet)
I. Dava Konusu Olaylar
A. Başvurucunun mahkumiyetleri ve temyizleri
Muhasebeci olan başvurucu, Mayıs-Haziran 1964 tarihleri arasında işlediği basit dolandırıcılık suçundan 27 Ocak 1965 tarihli kararla 18 ay, dolandırıcılıkta tekerrür ve karşılıksız çek kullanma suçlarından da 6 Ekim 1970 tarihli kararla da 11 ay hapis cezasına ve çeşitli para cezalarına mahkum edilmiştir.(8)
Başvurucu bu kararları 28 Ocak 1965 ve 11 Aralık 1970 tarihlerinde temyiz etmiştir. Başvurucunun temyizi kendisinin yokluğunda görüşülmüş ve 16 Aralık 1969 ile 17 Nisan 1971 tarihlerinde reddedilmiştir. Başvurucu hakkındaki cezaların infaz edilebilmesi için, 11 Ekim ve 13 Kasım 1971 tarihlerinde tutuklama müzekkereleri çıkarılmıştır. Bu müzekkereler, başka bir suçtan 8 Aralıkta tutuklanan başvurucuya 22 Aralık 1971 tarihinde tebliğ edilmiştir.(8)
Cezaevinde bulunan başvurucu, her iki mahkumiyet ve tutuklama kararını 25/26 Aralık 1971 tarihlerinde temyiz etmiştir. Başvurucu, Ceza Mahkemesinin verdiği hükümlerden habersiz olduğunu ve bu nedenle kararların bozulması gerektiğini belirtmiştir. Bu temyiz başvurularının temel nedeni, başvurucunun yokluğunda yargılanması olup, izi bulunamayan kişi olarak olarak kabul edilen başvurucuya bazı belge ve kararların tebliğindeki usulsüzlüğe itiraz edilmiştir.(9)
Ceza Mahkemesi 6 Mart 1972 tarihinde verdiği iki kararla, bu temyiz taleplerini, temyizden geçmiş kararlara karşı yapıldığı gerekçesiyle reddetmiş, ama yetki nedeniyle bu talepleri Temyiz Mahkemesine göndermiştir.(9)
Başvurucu ayrıca, 14/15 Mart 1972 tarihinde Temyiz Mahkemesine gönderdiği dilekçelerde, tutuklama kararlarına konu olan suçlar yedi buçuk yıllık zamanaşımına girdiği için, kararların bozulmasını istemiştir. Başsavcılığın 3 ve 10 Temmuz 1973 tarihli mütalaalarında zamanaşımı sorununa değinilmeden, diğer temyiz sebeplerinin reddedilmesi istenmiştir. Temyiz Mahkemesi 12 Kasım 1973te usule aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle temyizi reddetmiştir.(10)
Başvurucu 1975 yılında, kanuni zamanaşımı dolmasıyla ilgili olarak Temyiz Mahkemesine bir kez daha başvurmuştur. Temyiz Mahkemesi 5 Ağustos 1975 tarihli kararında sadece bazı suçlardan zamanaşımının dolduğunu belirterek, Ceza Mahkemesinin kararının bozulmasına karar vermiştir. Ancak Temyiz Mahkemesi başvurucunun salıverilmesi talebini, tutukluluğun incelenmekte olan suçlardan kaynaklamadığı gerekçesiyle reddetmiştir.(11)
Ne var ki başvurucu, 23 Ağustos 1975 tarihinde savcılık kararıyla salıverilmiştir. Savcı, Temyiz Mahkemesinin 5 Ağustos tarihli kararına atıfta bulunarak, çeşitli suçlardan çekilmesi gereken süreyi iki yıl sekiz ay olarak yeniden hesaplamış ve başvurucu 8 Aralık 1971 tarihinden itibaren hapiste dolduğuna göre, 7 Ağustos 1974 günü salıverilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Haksız yere hapis yattığı gerekçesiyle başvurucunun açtığı tazminat davası, süresinde açılmadığı için 4 Kasım 1977 tarihinde Temyiz Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Savcı tarafından 15 Mart 1978 tarihinde verilen bir kararda, başvurucunun başka bazı suçlardan yatması gereken hapislik süresi yeniden hesaplanmış ve 8 Ağustos 1974 ile 23 Ağustos 1975 tarihleri arasında haksız yere yatmış olduğu hapislik süresi düşülmüştür.(12)
B. Başvurucunun ücretsiz hukuki yardım talebi
Başvurucu, İlk Derece Mahkemesi önündeki yargılamalar sırasında kendi seçtiği avukatıyla temsil edilmiştir. Başvurucu 10 Mart 1972 tarihli Temyiz Mahkemesine başvurusunda ise, ücretsiz hukuki yardım talebinde bulunmuştur. Bu talep, Temyiz Mahkemesi İkinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından 8 Ağustos 1972 tarihinde kabul edilmiş ve kendisine Della Roca adlı avukat tayin edilmiştir.(14)
Başvurucu 4 Eylülde Daire Başkanına ve savcılığa bir yazı yazarak, atanan avukatın kendisiyle görüşmediğini belirtmiş ve etkili bir hukuki yardım için gereken tedbirlerin alınmasını istemiştir. Öte yandan avukat Della Roca başvurucuya yazdığı 8 Eylül tarihli mektubunda, avukat olarak atandığını tatil dönüşünde öğrendiğini, ancak işlerinin yoğunluğu nedeniyle bunu kabul edemeyeceğini belirterek, kendisine yardımcı olabilecek bir başka avukatın adını vermiştir. Başvurucu Della Rocaya 10 Ekim tarihli yanıtında, bu durumu mahkemeye bildirmesini istemiştir. Avukat Della Roca başvurucuya yazdığı 18 Ekim tarihli mektubunda, 17 Ekimde Daire Başkanına gönderdiği yazıyla, sağlık nedenleriyle başvurucunun avukatlığını üstlenemeyeceğini bildirdiğini belirtmiştir.(14)
Başvurucu 30 Ocak 1973te Temyiz Mahkemesi Daire Başkanına ve Başsavcılığa yazarak, Della Rocanın yerine yeni avukat atanmasını istemiş ve Rocanın kendisine gönderdiği yazıların kopyasını eklemiştir. Temyiz Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğünün 26 Şubatta başvurucuya verdiği yanıtta, adli yardımdan atanan avukatın kanunen bu atamayı reddetme hakkı bulunmadığı için, Della Rocanın hala kendisinin avukatı olduğu bildirilmiştir. Başvurucu 6 Martta Başsavcılığa gönderdiği yazıda, çeşitli kanuni metinlere atıfta bulunarak, avukat Della Roca hakkında ceza ve disiplin soruşturması açılmasını isteyerek şikayette bulunmuş ve onun yerine yeni bir avukat atanmasını talep etmiştir. Bu şikayet üzerine her hangi bir işlem yapılmamış, başvurucunun mektubu mahkeme başkanına iletilmiştir.(14)
Başvurucu 12 Martta Temyiz Mahkemesi Başkanına yazdığı yazıda, kendisine hukuki yardım verilmediğini belirtmiş ve olaya müdahale etmesini istemiştir. Temyiz Mahkemesinden 4 Mayıs tarihli telgraf yanıtında, avukat Della Rocanın yerine yeni avukat atanmadığı ve itirazların henüz Başsavcılıkta incelenmekte olduğu bildirilmiştir. Üç gün sonra başvurucu hala kendisine başka bir avukatın atanmamasından şikayetçi olmuş; 6 Haziranda aynı şekilde yanıt verilmiştir. Başvurucu 19 Haziranda Temyiz Mahkemesi Başsavcılığına yazdığı yazıda, bu durumun savunma bakımından ciddi sonuçları olacağını belirtmiş ve bir kez daha kendisine yeni bir avukat tayin edilmesini istemiştir.(14)
Temyiz Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğünden 25 Eylülde avukat Della Rocaya yapılan tebligatta, davanın 12 Kasım 1973 tarihinde görüleceği bildirilmiştir. Başvurucunun mektubu üzerine yazı işlerinden verilen yanıtta duruşma günü belirtilmiş ve kendisine yeni bir avukat atanmadığı bildirilmiştir. Başvurucu İkinci Daire Başkanına yazdığı 6 Ekim tarihli mektupta, daha önceki yazışmalara dikkat çekmiş, avukat Della Rocanın tutumundan ve yetkili makamların tavrından şikayet etmiş ve bir kez daha kendisine yeni bir avukat atanmasını istemiştir. Başvurucu son kez 2 Kasımda Daire Başkanına yazarak, savunma haklarının ihlal edildiğini belirtmiş ve duruşmanın ertelenmesini istemiştir. Ne var ki bu yazı 20 Aralık tarihine kadar mahkemeye ulaşmamıştır. Başvurucunun temyiz başvurusu daha önce 12 Kasımda reddedilmiştir.(15)
II. Konuyla İlgili İç Hukuk
Ceza Usul Kanununun 524. maddesinde temyiz sebepleri, 531. maddesinde temyiz başvurusunu karara bağlama usulü gösterilmiştir.(16-17)
Ücretsiz hukuki yardım (free legal aid), 30 Aralık 1923 tarihli ve 3282 numaralı Kraliyet kararnamesiyle düzenlenmiştir. Ceza yargılamasında hukuki yardım, masrafları karşılayacak gücü olmayan yoksul durumdaki kişilere tanınmış bir haktır. Hukuki yardım verilmesine dava mahkemesinin başkanı tarafından karar verilir. Hukuki yardım kararı verildikten sonra, davaya bakan adli makam tarafından ilgili kişiye avukat atanır. Ciddi sebeplerin bulunması veya atanmış avukatın meşru bir mazeret ortaya koyması halinde, savcılık makamı veya mahkeme başkanı, atanmış avukatın yerine yeni bir avukat atayabilirler. Ceza Usul Kanununun 128. maddesi de haklı sebeplerle yeni bir avukat atanabileceğini öngörmektedir.(18)
1931 tarihli ve 602 sayılı Kraliyet kararnamesinin 5. maddesi, görevi üstlenemeyecek olan savunma avukatının, bu konudaki sebepleri yazılı bir şekilde bildirmesini öngörmektedir. Bu beyana rağmen yeni bir avukat atanmaması halinde, atanmış olan avukat görevini yerine getirmek durumundadır.(18)
Kural olarak hukuki yardım konusu, iddia makamının denetimi altındadır; savcılar, hukuki yardım alan kişinin davasını etkili bir biçimde yürütmeleri için tedbirler alabilirler. Öte yandan ilgili kişiler, görevlerini ihmal eden atanmış avukatlara karşı tazminat davası açabilirler ve haklarında disiplin soruşturması açılmasını isteyebilirler.(18)
Ceza Usul Kanununun 152. maddesi gereğince bir mahkeme, yargılamanın her aşamasında kendiliğinden, suçun zamanaşımına girip girmediğini dikkate almak zorundadır. Temyiz sebepleri kabuledilemez bulunsa bile, zamanaşımı sürelerine kanunen uyulmak durumundadır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (Özet)
Başvurucu, 26 Nisan 1974 tarihinde İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurarak, haksız yere tutuklu kaldığı için Sözleşmenin 5(1). fıkrasının, Temyiz Mahkemesi önündeki yargılama sırasında kendisine hukuki yardım yoluyla avukat atanmamış olması nedeniyle Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Komisyon 1 Mart 1977 tarihli kabuledilebilirlik kararında birinci şikayeti, iç hukuk yolları tüketilmediğini için reddetmiş, 8 Mart 1979 tarihli raporunda ikinci şikayet bakımından Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 35 (Eski 26). maddesi
Hükümet, Mahkemeye üç konuda ilk itirazda bulunmuştur. Hükümet ilk olarak İtalyanın, Sözleşmenin 25. maddesine göre bireysel başvuru hakkını tanıma beyanında, Sözleşmenin sadece 31 Temmuz 1973 tarihinden sonra meydana gelecek olaylara uygulanacağını açıkça belirtmiştir. Oysa bu davadaki olaylar, savcının mütalaasını verdiği 3 ve 10 Temmuz tarihlerine kadar gerçekleşmiştir.
Hükümet ikinci olarak, başvurucunun Sözleşmenin 26. maddesine göre iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir. Çünkü Hükümete göre başvurucu, atanmış avukat Della Rocayı Baroya şikayet etmemiş veya avukat aleyhine tazminat davası veya mesleki yükümlülüklerini yerine getirmediği için ceza davası açmamıştır.
Hükümete göre üçüncü olarak, Devletin hukuki yardım vermeme konusundaki sorumluluğu bakımından nihai karar tarihi, Temyiz Mahkemesi tarafından başvurucuya yeni bir avukat atanabileceği 3 ve 10 Temmuz 1973 tarihidir. Oysa başvurucunun Komisyona başvuru tarihi, 26 Nisan veya 12 Temmuz 1974tür. Bu nedenle Sözleşmenin 26. maddesindeki altı aylık süre kuralı ihlal edilmiştir.(23)
Mahkeme bu tür ilk itirazları, nitelikleri ve şartları elverdiği ölçüde, davalı Devletin ilk önce Komisyon önünde ileri sürmüş olması halinde, dikkate alabilir.(24)
Mahkemeye göre, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği konusundaki ikinci itirazı bakımından bu şart gerçekleşmemiştir. Çünkü Hükümet bu konudaki itirazını ilk kez Aralık 1979da Mahkemeye sunduğu savunmasında ileri sürmüştür. Gerçi Hükümet, Komisyon önünde iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmuştur ama, bu itiraz tamamen farklı bir konuda, sadece 5. madde ile ilgili şikayet bakımından yapılmış bir itirazdır. Zaten Komisyon da bu konudaki şikayeti Sözleşmenin 27(3). fıkrasına göre temelsiz bulmuştur.(25)
Hükümet, zaman bakımından yetki ve altı aylık süre konusundaki ilk itirazlarını ise Komisyon önündeki yargılama sırasında ileri sürmüştür. Komisyon bu itirazları reddetmiştir.(26)
Mahkemeye göre kural olarak ilk itirazlar kabuledilebilirlik kararından önce ileri sürülmelidir. Komisyon kabuledilebilirlik kararını 1 Mart 1977 tarihinde vermiştir. Oysa Hükümet, zaman bakımından yetki ve altı aylık süre kuralı konusundaki itirazlarını 8 Aralık 1978 tarihinde Komisyona bildirmiştir.(27)
Bu nedenlerle Mahkeme olayda, zaman bakımından yetki itirazı ile altı aylık süre itirazı bakımından Hükümetin ilk itiraz hakkının düşmesine (estoppel) ve böylece bütün ilk itirazların reddine karar vermiştir.
II. Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlali iddiası
Hükümet, eldeki tüm verilere doğrudan itiraz etmemekle birlikte, başvurucu tarafından sunulan belgelerin çoğunun, özellikle de avukat Della Rocanın İkinci Ceza Dairesi Başkanına gönderdiği söylenen mektubun varlığından ve gerçekliğinden kuşku duyduğunu ifade etmiştir.(29)
Mahkeme bu bağlamda, İrlanda - Birleşik Krallık davasındaki görüşüne dayanmıştır. Buna göre Mahkeme bir davada ister Komisyondan ister taraflardan veya başka kaynaklardan gelsin, önündeki bütün materyalleri inceler; gerektiği takdirde Mahkeme kendisi delil toplar ve ispat külfetinin taraflardan sadece birine ait olduğu görüşüne katılmaz (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 160). Eldeki bu davada başvurucu yeterli miktarda, aksi ispatlanıncaya kadar geçerli olan (prima facia) delil sunmuştur. Başvurucu örneğin Temyiz Mahkemesinden gelen telgrafları, hapishane yetkililerinin kayıtlarına geçmiş olması gereken belgeleri sunmuştur. Bu nedenle, Hükümet bu materyallerin gerçekliğine itiraz etmekle yetinemez. Mahkeme, Hükümet tarafından iddia edilen idari ve pratik güçlüklerin, modern bir toplumda aşılamaz olduğuna inanmamaktadır. Mahkeme ayrıca, maddi gerçeğe ulaşmada Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme organları ile işbirliği yapma yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatır (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 148, 161). Bu nedenle Mahkeme, yukarıda 8-15 paragraflarda özetlenen olayların kanıtlandığını dikkate alarak, esas hakkındaki incelemesini buna göre yapacaktır.(30)
Başvurucu, olayda Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Komisyon bu iddiayı kabul etmiş, Hükümet ise karşı çıkmıştır.(31)
Mahkemeye göre, Sözleşmenin 6(3). fıkrası, 1. fıkradaki genel ilkenin özel hallere uygulanmasına ilişkin bir liste içermektedir. Tüketici sayıda olmayan bu liste, ceza muhakemesinde adil yargılanma kavramının belirli yönlerini yansıtmaktadır (bk. 27.02.1980 tarihli Deweer kararı, parag. 56). Üçüncü fıkraya uygunluk denetimi yapılırken, bu denetimin amacı unutulmamalı ve kökeninden soyutlanmamalıdır.(32)
Mahkemeye göre Sözleşmenin 6(3)(c) bendi, etkili bir savunmayı kişinin bizzat veya bir avukat aracılığıyla yapma hakkını güvence altına almakta, bazı durumlarda Devletin ücretsiz hukuki yardım sağlama yükümlülüğünü öngörerek bu hakkı güçlendirmiş bulunmaktadır.(33/1)
Başvurucu, ücretsiz hukuki yardım alma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet ise hukuki yardım amacıyla bir avukat atayarak bu yükümlülüğünü yerine getirdiğini, bundan sonra meydana gelen gelişmelerin Devletin sorumluluğuna girmediğini savunmuştur. Hükümete göre, İkinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından başvurucuya avukat olarak atanan Della Roca her ne kadar bu görevi üstlenmemiş ise de, başvurucunun avukatı kalmaya devam etmiştir; başvurucu ise başka bir avukatın atanmamasından şikayetçi olmuştur ki bu, güvence altına alınmamış bir hakkı talep etmek anlamına gelmektedir.(33/2)
Mahkemeye göre Sözleşme, hakları teorik veya hayali olarak değil ve fakat pratik ve etkili bir biçimde güvence altına almayı amaçlamıştır; bu durum, demokratik bir toplumda öncelikli yer verilen adil yargılanma hakkından türeyen savunma hakları bakımından özellikle geçerlidir (bk. 09.10.1979 tarihli Airey kararı, parag. 24 ve yukarıda parag. 32). Komisyon temsilcisinin doğru bir biçimde vurguladığı gibi, Sözleşmenin 6(3)(c) bendi atamadan değil yardımdan söz etmektedir. Sadece avukat atama, yardımı etkili kılmaz; çünkü adli yardım amacıyla atanmış avukat ölebilir, veya ağır hastalanabilir; bu süre içinde görev yapması engellenebilir veya kendisi görevden kaçınabilir. Kamu makamlarına haber verilmesi halinde bu makamlar ya avukatı değiştirmeli veya görevini yerine getirmeye zorlamalıdırlar. Sözleşmenin 6(3)(c) bendine ilişkin Hükümetin yorumunun kabul edilmesi halinde ücretsiz hukuki yardım anlamsız hale gelebilir.(33/3)
Olayda başvurucu, hiç bir biçimde avukat Della Rocanın hizmetinden yararlanamamıştır. Daha hemen başlangıçta avukat başvurucu için çalışmayacağını bildirmiştir; önce işlerinin yoğunluğunu, daha sonra da sağlık durumunu mazeret olarak göstermiştir. Mahkeme bu mazeretlerin gerçekliğini araştırmak durumunda değildir. Mahkemeye göre başvurucu Temyiz Mahkemesi önünde etkili bir hukuki yardım alamamış, mahkeme başkanının 8 Ağustos 1972 tarihli kararı ölü bir karar olarak kalmıştır.(33/4)
Sözleşmenin 6(3)(c) bendi ücretsiz hukuki yardım alma hakkını iki koşula bağlamıştır. Birincisi, hakkında suç isnadı bulunan bir kimsenin avukata ödeme yapabilecek yeterli imkanı bulunmaması, ikincisi adaletin yararının gerektirmesidir. Hükümet birinci koşul bakımından itirazda bulunmamış, ancak ikinci koşulun olayda bulunmadığını belirtmiştir. Hükümetin iddiasına göre Temyiz Mahkemesi önündeki yargılamanın konusu, başvurucunun kendi seçtiği avukatının yardımını alarak Aralık 1971de gösterdiği temyiz sebeplerinin içinde kristalize olmuştur. Hükümete göre, mahkemeye celp tebligatıyla ilgili usulsüzlük iddiaları o denli basittir ki, savcı Temmuz 1973te, bu iddiaların temelsiz olduğuna dair itirazda bulunmuştur. Bu nedenle avukatın oynayabileceği rol, Temyiz Mahkemesinin verebileceği kararların tebligatını almakla sınırlı kalacaktır.(34/1)
Komisyon temsilcisine göre Hükümetin bu savunması, İkinci Ceza Dairesi Başkanının başvurucuya avukat atamış olmasıyla çelişmektedir. Başvurucu 10 Mart 1972 tarihinde kendisine avukat atanmasını istediği halde, aylar sonra 8 Ağustos 1972de avukat atanabilmiştir. Bu arada başvurucu 14-15 Mart tarihlerinde kendisi oturup diğer argümanlarına yer verdiği dilekçesini Temyiz Mahkemesine göndermiştir. Bununla birlikte Daire Başkanı adaletin yararının gerektirdiğini düşünerek başvurucuya adli yardımdan avukat tayin etmiştir.(34/2)
Mahkemeye göre adaletin yararı, etkili bir hukuki yardım sağlanmasını gerektirir. Yazılı usulün son derece önemli olduğu İtalyan Temyiz Mahkemesi önündeki yargılama, 8 Ağustos 1972 tarihine kadar sonuçlanmamıştır. Nitelikli bir avukat, başvurucu tarafından ileri sürülen sebepleri açıklığa kavuşturabilirdi; özellikle zamanaşımı konusunun önemini vurgulayabilirdi. Ayrıca, sadece bir avukat duruşma isteyerek, Temyiz Mahkemesi önünde bu sorunun tartışılmasını sağlayabilirdi.(34/3)
Hükümete göre Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlal edilebilmesi için, hukuki yardım alınmamış olmasının, hakkında suç isnadı bulunan kişiye fiilen zarar vermiş olması gerekir.(35)
Mahkemeye göre, eğer Della Rocanın yerine yeni bir avukat atanmış olsaydı, zamanaşımı itirazında bulunacağını ve bu avukatın Temyiz Mahkemesini bu konuda ikna edebileceğini hiç bir kuşkuya yer bırakmadan kanıtlamak mümkün değildir. Bununla birlikte olayın şartları içinde bunun gerçekleşebileceğini söylemek mümkündür. Her şeyden öte Sözleşmenin 6(3)(c) bendi, Hükümetin iddia ettiği zararın kanıtlanmasını gerektirmez. Bu şartın bulunması gerektiğini savunan bir yorum, söz konusu hükmü büyük ölçüde özünden yoksun bırakacaktır. Daha genel olarak, zarar doğmamış olsa bile bir ihlalin varlığını savunmak mümkündür (bk. 13.06.1979 tarihli Marckx kararı, parag. 27); zarar sadece 50. maddeyle ilgili bir durumdur (bk. 09.10.1979 tarihli Airey kararı, parag. 24 ve yukarıda parag. 25).(35)
Hükümet başvurucuyu, Della Rocanın tavsiye ettiği diğer avukata başvurmamış olması nedeniyle; ayrıca zamanaşımı konusunu ya hemen Aralık 1971de temyiz etmeyerek veya yeterli açıklıkla belirtmeyerek Temyiz Mahkemesinin dikkatine sunmamış olması nedeniyle eleştirmiştir.(36/1)
Mahkemeye göre aslında ikinci eleştiri, avukat atanmasının kaçınılmaz olduğunu teyid etmektedir. Birinci eleştiriyi incelemeye gerek yoktur; çünkü başvurucu Della Rocanın tavsiyesine uymuş olsaydı, ücretsiz hukuki yardım alma hakkından yararlanmayacaktı.(36/2)
Mahkemeye göre başvurucu, durumu düzeltmek için ısrarlı davranmıştır: şikayetlerini ve temsil edilememe durumunu bir çok kez atanmış avukatına ve Temyiz Mahkemesine bildirmiştir. Kabul edilmelidir ki, hukuki yardımdan atanmış avukatın her türlü kusuru için Devlet sorumlu görülemez; ancak olayın özel şartları içinde, başvurucunun bu hakkını etkili bir şekilde kullanması için gerekli tedbirleri almak, yetkili İtalyan makamlarına düşen bir görevdir. Yetkili makamlar iki şeyden birini yapabilirlerdi: ya Della Rocanın yerine bir avukat tayin etmek veya mümkünse kendisinin yükümlüğünü yerine getirmesini sağlamak. Sözleşme burada İtalyan makamlarının aktif bir tutum içinde olmalarını gerektirdiği halde, kendileri pasif kalarak üçüncü bir yolu seçmişlerdir.(36/3)
Bu nedenlerle Mahkeme olayda, ücretsiz hukuki yardım alma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Başvurucu adına avukatı Solinas, Mahkemeden Komisyon ve Mahkeme önündeki çalışmaları için avukatlık ücretlerini ve Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlalinden kaynaklandığını iddia ettiği hukuka aykırı tutma nedeniyle, maddi ve manevi zararlarının karşılanmasına hükmedilmesini istemiştir.(39)
Başvurucunun avukatı, avukatlık ücretinin 2 milyon 573 bin Liret tuttuğunu, Avrupa Konseyinden aldığı 6 bin 949 Frankın bu miktardan düşülerek kendisine ödenmesini istemiştir.(40)
Mahkemenin tespitine göre başvurucu, Komisyon ve daha sonra Mahkeme aşaması için Konseyden adli yardım almıştır. Başvurucu avukata başka ücret ödediğini veya ödemesi gerektiğini belirtmemiştir. Buradan çıkan sonuca göre, başvurucunun 50. maddeye göre avukata ücret borcu yoktur. Mahkeme bu bağlamda Luedicke, Belkacem ve Koç - Almanya (50. md) kararına atıfta bulunur (bk. 10.03.1980 tarihli Luedicke, Belkacem ve Koç (50. md) kararı, parag. 15).(40)
Başvurucuya göre, Temyiz Mahkemesi davanın zamanaşımına uğradığını 12 Kasım 1973 tarihinde kabul etmiş olsaydı, 23 Ağustos 1975 yerine 7 Ağustos 1974 tarihinde salıverilmiş olacaktı. Başvurucuya göre haksız yere tutulduğu 12 ay 16 gün, savunma hakkının ihlal edilmiş olmasının doğrudan ve yakın bir sonucudur.(41)
Mahkemeye göre önündeki belgeler, Temyiz Mahkemesi zamanaşımı kuralını uygulayarak bozma kararı vermiş olsaydı, başvurucunun 7 Ağustos 1974 tarihinde tahliye edilebileceği izlenimi vermektedir. Başvurucu hukuki yardım almış olsaydı, böyle bir ihtimal daha yüksek olurdu. Mahkeme aynı zamanda, gerçek fırsatların kaçırılmış olmasının adil karşılığa hak kazandırdığını da hatırlatır (bk. 10.03.1980 tarihli König (50. md) kararı, parag. 19).(42)
Ne var ki Mahkemeye göre, başvurucunun haksız yere tutulma nedeniyle uğradığını iddia ettiği zarar hipotetik olup, Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlalinin ancak dolaylı bir sonucu olabilir. Aslında burada doğrudan ve yakın zarar, başvurucunun fiziksel özgürlüğüne müdahale edilmiş olmasıyla mümkün olabilirdi. Bu bağlamda Komisyonun 1 Mart 1977 tarihli kabuledilebilirlik kararında başvurucunun 5. madde ile ilgili şikayetlerinin, iç hukuk yolları tüketilmediği için kabuledilemez bulunduğu hatırlanmalıdır. Komisyon bu noktada 5 Ağustos 1975 tarihli temyiz kararından sonra başvurucunun ya Ceza Usul Kanunun 571. maddesine veya Sözleşmenin 5 (5). fıkrasına göre kendi ülkesindeki mahkemelerde dava açmış olması gerektiğini vurgulamıştır.(43)
Başvurucu tazminat talebiyle Temyiz Mahkemesine 4 Kasım 1977de başvurmuş, ancak bu talebi, on sekiz aylık yasal süre olan 5 Şubatta dolduğu için reddedilmiştir.(44)
Hükümet bu kararın nihai olduğunu, başvurucunun itirazına açık olmadığını ve sadece bu nedenle bile haksız yere tutma konusunun kapandığını belirtmiştir. Ne var ki Mahkeme, Hükümetin bu argümanı karşısında ikna olmamıştır. Mahkemeye göre başvurucu İtalyan hukukuna göre süresi içinde iç hukuk yollarına başvurmayı ihmal etmiştir ama, bu durum şimdiki taleplerin Mahkeme tarafından reddedilmesini gerektirmemektedir; bunun yanında etkili hukuki yardım alamama gibi, söz konusu taleplerin farklı hukuki temelleri vardır.(44)
Mahkemeye göre hatırlanmalıdır ki, savcı başvurucunun haksız yere yattığı bir yıl 16 günlük hapis cezasını, daha sonraki hapis cezalarından düşmüştür. Ancak başvurucuya göre bu durum, kendisine sadece 16 günlük bir fayda sağlamıştır; çünkü 4 Ağustos 1978 tarihli ve 413 sayılı Başkanlık Kararnamesi nedeniyle kendisinin bir yıllık cezası zaten affedilecekti. Mahkemenin tespitine göre savcının kararı Başkanlık Kararnamesinden önce, yani 15 Mart 1978 tarihinde verilmiştir. Bu tarihte ceza süresinde düşme yapıldıktan sonra, başvurucunun bir yıl 10 ay ve 21 gün yatması gerekmektedir. Cezadan düşme tümüyle giderim sağlamamış olsa bile, başvurucunun uğradığı zararı bir ölçüde karşılamıştır.(45)
Mahkemeye göre, başvurucu diğer zararları bakımından maddi bir kayba uğradığını ortaya koymamış, hatta iddia bile etmemiştir. Öte yandan etkili bir hukuki yardım alma hakkı bulunmamasının dolaylı bir sonucu olarak, çekilen hapis cezası manevi zararlara yol açmış olmalıdır.(46)
Mahkemeye göre, başvurucu her türlü şikayetine rağmen bir yıldan fazla bir süre avukatsız kalmıştır. Muhtemelen kendisi yalnızlık içinde gerilim, karmaşa ve ihmal duyguları yaşamış olmalıdır. Özellikle savcının 3 ve 10 Temmuz 1973 tarihlerinde, başvurucunun talebinin reddi yönünde mütalaa vermesinden sonra başvurucu kendisini savunmasız hissetmiş olmalıdır; çünkü bu mütalaaya karşı ancak bir avukat, tarafların huzurunda yapılacak bir duruşma talebinde bulunabilirdi.(47)
Mahkemeye göre yukarıdaki zararların hesaplanabilir bir tarafı yoktur. Mahkeme durumu hakkaniyet esasına dayanarak değerlendirerek, başvurucuya 3 milyon Liret adil karşılık ödenmesine hükmetmiştir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme Oybirliğiyle,
1. Başvurunun kabuledilebilirliğine dair Hükümetin ilk itirazlarını hak düşümü (estoppel) nedeniyle reddine;
2. Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin ihlaline;
3. İtalyan Hükümetinin manevi tazminat olarak başvurucuya 3 milyon Liret ödemesine;
4. Adil karşılık bakımından diğer taleplerin reddine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy