(AİHS m. 6, 7)
DAVANIN ESASI (Özet)
I. Dava Konusu Olaylar
Et ürünleri satış mağazası bulunan başvurucu, işyerinde birçok işçi çalıştırmaktadır. Başvurucu İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurduktan sonra, 14 Ocak 1978 tarihinde ölmüştür. Başvurucunun eşi ve üç kızı, açılan davanın tamamlanmasında maddi ve manevi menfaatleri bulunduğunu bir ay içinde Komisyona bildirmişlerdir.(7)
18 Eylül 1974te başvurucunun işyerine gelen maliye müfettişi, bazı et ürünlerinin tüketici satış fiyatlarının sabitleştirilmesine dair 9 Ağustos 1974 tarihli Bakanlık Kararnamesinin 2(4) ve 3(1). fıkralarına aykırı olarak, işyerinde bazı et ürünlerinin azami satış fiyatının üzerinde satıldığını görmüştür.(8)
Müfettişin başvurucuya sorduğu soru üzerine aynı gün tutulan tutanağa göre başvurucu, sattığı domuz eti ürünlerinin satış fiyatını birinci kategori yerine ikinci kategoriye alarak hesaplamış bulunduğunu, bunun kendi hatası olduğunu, ancak iyi niyetle davrandığını, hemen şimdi söz konusu fiyatları indireceğini bildirmiştir. Başvurucu ayrıca müfettişin hesaplamadığı bazı ek masrafları da belirtmiştir.(8)
Bu tutanak başvurucu ve müfettiş tarafından imzalanmış, ancak tutanağın bir kopyası başvurucuya verilmemiştir. Müfettiş, pro-justitia denilen olayları anlattığı 18 Eylül 1974 tarihli resmi raporunu İktisadi İşler Teftiş Genel Müdürlüğüne göndermiş; daha sonra bu rapor 26 Eylülde Louvain mahkemesi savcılığına gönderilmiştir.(8)
Savcılık, 30 Eylülde başvurucunun işyerinin geçici olarak kapatılmasına karar vermiş, bu kararın 48 saat içinde uygulanmasını istemiştir. Bu kararda olayın ağırlığı vurgulanmış, ancak hapis cezası isteminde bulunulmasının gerekli olmadığı belirtilmiştir. Yine kararda, 18 Eylül tarihli olay tespit tutanağına ve 22 Ocak 1945 tarihli İktisadi Düzenleme ve Fiyatlar Hakkındaki Yasanın 1(1), 2, 5-7, 9 ve 11. maddelerine göndermede bulunulmuştur. İş yerinin kapatılması, başvurucunun ön ödeme yoluyla 10 bin Frank ödemesi halinde ertesi gün, suç hakkında mahkemenin karar vermesi halinde ise bu tarihte sonu bulacaktır. Başvurucu ön ödemede bulunmayı kabul edip etmediğini sekiz gün içinde bildirmek durumundadır.(9)
Savcı aynı tarihte başvurucuya gönderdiği yazıda, 1945 tarihli yasanın 11(2). fıkrası uyarınca geçici kapatma kararı verdiğini, ön ödeme miktarını 10 bin Frank olarak belirlediğini, sekiz gün içinde posta hesabına bu miktarı yatırmayı ve ön ödemeyi kabul edip etmediğine dair bilgi vermesi gerektiğini, gerekli miktarın ödenmesi halinde, ertesi günü işyerinin açılabileceğini bildirmiştir.(9)
Savcılığın bu kararı ve yazısı 1 Ekimde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 3 Ekim günü kayda giren cevabi yazısında, ön ödeme miktarını yatırdığını, böylece hakkında ceza davası açılamayacağını ve işyerini kapatma kararının uygulanamayacağını, ancak bu miktarın geri ödenmesi ve zararlarının karşılanması için idare aleyhine dava açma hakkını saklı tuttuğunu bildirmiştir. Başvurucu yine bu yazısında, cezaya temel olan müfettiş raporunun kendisine tebliğ edilmediğini; hatırladığına göre söz konusu rapordaki maddi tespitlerin, fiyatların hesaplanmasında temel olan girdileri dikkate almadığını; dört tane benzer kararnameyi iptal eden Yüksek İdare Mahkemesinden 9 Ağustos 1974 tarihli Kararnamenin iptalini isteyeceğini; işyerinin kapatılmasının, mahkumiyet kararının tebliğ edilmesinden sonraki 48 saat içinde uygulanabileceğini belirtmiştir. Başvurucu aynı yazısında, bu ödemeyi sadece uğradığı zararı sınırlı tutmak için yaptığını, aksi takdirde işyerinin kapatılması tarihinden ceza davasının sonuçlanmasına kadar uğrayabileceği zararın 10 bin Frankın çok üstünde olabileceğini; zararı azaltmak için çaba göstermediği düşüncesiyle, hukuk mahkemesinin kendisi aleyhine sonuçlar çıkarmasını istemediğini vurgulamıştır.(10)
Başvurucu 2 Ekimde ön ödeme yaptıktan sonra işyeri kapatılmamıştır. Başvurucu yaptığı ön ödeme miktarının ve masraflarının kendisine geri ödenmesi için hukuk davası açmamış, 9 Ağustos 1974 tarihli kararnamenin iptali için Yüksek İdare Mahkemesine de başvurmamıştır.(11)
II. Konuyla İlgili İç Hukuk
Olayların geçtiği dönemde Devletin fiyatlara müdahalesi, kökeni 1945 tarihli olan ve bir çok kez değiştirilen, son olarak da 1971 tarihinde değiştirilen 1945/191 tarihli Yasa ile düzenlenmiştir. Yasanın bazı maddeleri birlikte ele alındığında, iktisadi işlerden sorumlu Bakana, bazı mallardaki satış fiyatlarının azami miktarını belirlemek üzere Kararname çıkarma yetkisi verdiği görülmektedir. Bu yasadaki suçların soruşturulması ve tespiti, Bakan adına hareket eden İktisadi İşler Genel Müfettişliğinin sorumluluğunda olup, müfettişler soruşturma ve tespitlerini bir rapor haline getirmekte ve bunu savcılığa iletmektedirler; bu raporda yer alanların aksi kanıtlanıncaya kadar, doğruluğu kabul edilir.(12)
Yasadaki suçları işleyenlere bir aydan beş yıla kadar hapis cezası ile 3 bin Franktan 30 milyon Franka kadar para cezası verilebilir; ağır cezalardan biri de failin işyerinin kapatılmasıdır. Çeşitli durumlarda işyeri kapatılabilir. Bu olaydaki işyeri kapatma, Yasanın 11(2). fıkrasına dayanmaktadır. Buna göre "savcı (procureur de Roi) veya hazırlık soruşturması yapılmış ise soruşturma yargıcı, failin işyerinin geçici bir süre kapatılmasına karar verebilir. Bu kapatma, suç hakkında hüküm verildiği tarihten daha uzun süremez." Yasaya göre bu geçici kapatma kararına karşı itiraz hakkı (yargı yolu) yoktur. Yasanın 9(5)(b) bendine göre, "kararın tebliğinden itibaren 48 saat içinde kapatma kararı yerine getirilir. Karara aykırı davranılması halinde savcı, karara uygun davranılması için mühürleme gibi gerekli her türlü tedbiri alabilir; fail altı aydan iki yıla kadar hapis ve para cezasına mahkum olur." Eylül 1974te para cezası 3 bin ile 30 milyon Frank arasındadır.(13)
Geçici kapatmaya, açılan ceza davası bağlamında veya acele hallerde (imminent) karar verilmekte ve hukuk mahkemesi tarafından verilen bir kapatma kararıyla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte içtihatlara göre geçici kapatma kararı, cezanın bir türü olmayıp, niteliği itibariyle farklı bir idari tedbir oluşturmaktadır; geçici kapatma kararı adli sicile veya bilgi notuna işlenmemekte, yerel makamlar tarafından yayımlanan mahkumiyet kararları arasında yer almamaktadır.(14)
Savcı, hapis cezası istemeyi gerekli görmediği takdirde ve ceza davası açılmamış ise, 11(1). fıkraya göre faile resmi bir yazı gönderip, ödeme yaparak veya bir hizmet yerine getirerek kovuşturulmaktan kurtulabileceğini bildirir. 1945/1971 tarihli yasa, savcının birini seçebileceği beş çeşit ödeme veya hizmet öngörmektedir. Bunlardan birincisi, gerektiği takdirde, yasa tarafından öngörülen azami para cezasının üzerinde bir ödemedir. Savcı belirlenen süre içinde ilgili kişiden önerilen cezayı kabul edip etmediğini bildirmesini ister; tam ve zamanında yapılan bir ödeme, ceza davası açılmasını engeller. Bu yolla yapılan bir ödemeye anlaşmalı para cezası (fine by way of settelement) denilmesine rağmen, Belçika hukukunda bu ödeme bir ceza olarak görülmemektedir. Bu nedenle söz konusu ödeme, başka suçların ele alınması sırasında dikkate alınmaz ve adli sicile işlenmez. Buna rağmen ilgili kişinin ikametgahındaki kamu makamlarına bildirilir. Beş yıl doluncaya kadar, yerel makamların adli makamlara sundukları bilgi notunun içinde yer alırlar. Bu bakımdan 1945/1971 tarihli Yasadaki anlaşmalı ödeme, Ceza Usul Kanununun 166-169 ve 180. maddelerindekine benzer.(15)
Ancak başvurucunun olayında 1945/1971 tarihli yasanın 11. maddesinin son hükmü uygulanmamış, dolayısıyla bu ödeme yerel kamu makamların kayıtlarına girmemiştir.(16)
İktisadi İşler Genel Müfettişliği tarafından ortaya konan bu olayın konusu olan suç, bazı etlerin tüketiciye satış fiyatlarının sabitleştirilmesiyle ilgili 9 Ağustos 1974 tarihli Bakanlık kararnamesine dayanmaktadır. 1945/1971 tarihli yasaya göre çıkarılan bu kararname, 14 Ağustos 1974te yürürlüğe girmiştir. Bu kararname, kendisinden önceki bir çok kararname gibi, tüketicileri korumayı amaçlamaktadır. Kararnamenin 7. maddesine göre 9 Ağustos 1974 tarihli Kararnameyi ihlal eden suçlar, 1945/1971 tarihli yasanın ikinci ve üçüncü bölümlerine göre araştırılır, ortaya konur, kovuşturulur ve cezalandırılır. Başvurucuya uygulanan Yasanın 11. maddesi, üçüncü bölümde yer almaktadır.(18)
9 Ağustos 1974 tarihli kararnamedeki suçların işlenmesiyle ilgili olarak açılan ceza davalarının bir çoğu, beraatla sonuçlanmıştır. İlgili mahkemeler verdikleri hükümlerde söz konusu kararnamenin hukuka aykırılığını gerekçe göstermişlerdir. İlgili mahkemeler bu kararları verirken, Anayasanın 107. maddesine dayanmışlardır. Bu maddeye göre, mahkemeler ve yargı yerleri hukuka uygun olmayan genel veya yerel veya bölgesel kararnameleri ve düzenlemeleri uygulamaz. Başlangıçta savcılıklar bu kararlara karşı itirazda bulunmuşlar, ancak olumlu sonuç alamamışlar, sonra itirazlarından vazgeçmişlerdir. Belli bazı mahkemeler ise başka bir çözüm yolunu benimsemişlerdir. Bir kararnamenin Topluluk Hukukuna aykırılığına dair sanıkların iddialarıyla karşılaşan bazı mahkemeler, Avrupa Topluluğu Adalet Mahkemesinden, Kurucu Anlaşmanın 177. maddesine göre ön karar vermelerini istemişlerdir. Ancak Adalet Mahkemesinden henüz bir karar çıkmamıştır.(20)
Öte yandan Belçika Yüksek İdare Mahkemesi (Conseil dEtat) 14 Ekim 1974 tarihinde kendisine açılan bir davada, 9 Ağustos 1974 tarihli kararnamenin Belçikalıların hukuk önündeki eşitlik ilkesine (Anayasa md. 6) aykırı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle söz konusu mahkeme, 31 Mayıs 1978 tarihinde Kararnamenin iptaline karar vermiştir. 1970 -1971 tarihli aynı türdeki benzer dört kararname de, 5 Temmuz 1973te verilen kararla iptal edilmiştir.(20)
9 Ağustos 1974 tarihli Kararname, çeşitli tarihlerde değiştirildikten sonra, 27 Mart 1975 tarihinde kaldırılmıştır. Bu kararnamenin yerine aynı tarihli başka bir kararname geçmiştir.(21)
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (Özet)
Başvurucu, İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurarak, 1945/1971 tarihli yasanın 11. maddesiyle bu maddenin savcılık tarafından kendisine uygulanma tarzının Sözleşmenin 6. maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Komisyon, Birinci Protokolün 1. maddesinin de olayda uygulanabileceğini düşünerek, Hükümetten bu konuda da görüş istemiştir. Başvurucu kabuledilebilirlik kararından önce verdiği dilekçede bu maddeye de dayanmıştır. Komisyon 10 Mart 1977de kabuledilebilirlik kararı vermiş, 5 Ekim 1978 tarihli raporunda ödemeyle ilgili usul ile geçici kapatma kararının birlikte uygulanması nedeniyle, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki ceza davasında adil muhakeme hakkının (fair hearing) ihlal edildiğine, Sözleşmenin 6(2). fıkrasıyla Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine, 6(3). fıkra bakımından incelemenin gerekli olmadığına dair görüş bildirmiştir.(23)
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 35 (Eski 26). maddesi
Hükümet başvurucunun, 9 Ağustos 1974 tarihli kararnamenin iptali için Yüksek İdare Mahkemesine başvurmadığını, ödediği para cezasının geri ödenmesini sağlamak için hukuk mahkemelerine dava açmadığını ve yargılamanın yenilenmesi yoluna başvurmadığını belirterek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmiştir.(26)
Mahkemeye göre, bir Sözleşmeci Devlet tarafından esas itibariyle ulusal hukuk düzenini korumayı amaçlayan iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına dayanılması halinde, ilgili kişiler tarafından tüketilmemiş olan iç hukuk yollarının mevcudiyetini kanıtlamak, Devlete düşen bir görevdir.(26)
Mahkeme, 9 Ağustos 1974 tarihli kararnamenin iptaliyle ilgili ilk itiraz bakımından şunları söylemiştir: Mahkemeye göre tüketilmesi gereken iç hukuk yolları, sadece ihlal iddiası bakımından mevcut ve yeterli olan iç hukuk yollarıdır (bk. 09.10.1979 tarihli Airey kararı, parag. 19). Başvurucu, ön ödeme yapmaması halinde işyerinin kapatılacağına dair 30 Eylül 1974 tarihli kararın, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ile Birinci Protokolün 1. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Savcılığın bu konudaki hukuki yetkisi, Yüksek İdare Mahkemesine iptal için başvurulabilecek olan 9 Ağustos 1974 tarihli Kararnameden çok, iptal için başvuruya tabi olmayan 1945/1971 tarihli Yasanın 11(1) ve (2). fıkrasıdır. Başvurucunun şikayeti Bakanlık Kararnamesine değil, Yasanın 11. maddesinin özellikle ikinci fıkrasına karşı yöneltilmiştir. Başvurucu Savcılığa yazdığı 3 Ekim 1974 tarihli yazıda, Kararnamenin hukuka aykırılığı konusunda görüş bildirmiş, ancak Komisyona başvuru yaparken bu görüşünü yenilememiştir. Bu tercih Mahkemeyi bağlar. Başvurucu Sözleşmenin 25. maddesini kullanırken, hangi tedbirlerin mağduru olduğunu ileri sürmekte serbesttir. Sözleşmenin 26. maddesi, daha önce ulusal hukuk düzeninde uyuşmazlık konusu yapılmamış bir şikayeti doğrudan Komisyon önüne getirmeyi önlemektedir. Öte yandan, başvurucu ulusal makamlar önünde ileri sürdüğü bütün iddialarını Komisyona verdiği dilekçede tekrarlamak zorunda değildir. Söz konusu kararnamenin iptali için Yüksek İdare Mahkemesine yapılan bir başvuru, uzun bir yargılamadan sonra, Anayasanın 6. maddesi de göz önünde tutulduğunda, iptal ile sonuçlanabilir, böylece başvurucunun cezalandırılabilir bir suç işlemediği tespit edilerek ödemiş olduğu 10 bin Frank iade edilebilirdi. Ne var ki, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ve Birinci Protokolün 1. maddesinin güvence altına aldığı hakların doğrudan ve hızlı bir biçimde korunması sağlanmış olmazdı. Kısaca bu tür bir dava, tartışma konusu savcılık kararının bazı sonuçlarını giderebilirdi, ancak sebebini, yani 1945/1971 tarihli yasanın 11(1) ve (2). fıkrasının uygulanmasını ortadan kaldıramazdı. Sözleşmenin 26. maddesi böylesi dolaylı bir giderim aracının kullanılmasını gerektirmez; bu madde Hükümetin vermek istediği anlamda katı bir karaktere sahip değildir (bk. 10.11.1969 tarihli Stögmüller kararı, parag. 11).(29)
Mahkemeye göre, yapılan ön ödemeyi sebepsiz ödeme nedeniyle geri almak amacıyla Medeni Kanunun 1235 ve 1382. maddelerine göre dava açılması yolu hakkında da, yukarıdaki yorumlar tekrarlanabilir. Ayrıca bu hukuk yolu, başvurucunun iddiasını bir suç isnadını karara bağlama yetkisine sahip olan bir mahkemenin önünde ileri sürmesi gibi gerçek bir imkan vermemektedir. Ödemenin yapılmış olması ceza davası açılmasını engellemiştir. Hukuk mahkemesi de sadece dolaylı bir biçimde sorunun cezai yönünü ele alabilir; Hükümet de bunu kabul etmiştir.(30-31)
Mahkeme, yargılamanın yenilenmesi yolunun Sözleşmenin 26. maddesiyle ilgili olup olmadığı sorusunu sormuştur. Yargılamanın yenilenmesini düzenleyen Ceza Usul Kanununun 443. maddesi, sadece kesin hüküm niteliği kazanmış mahkumiyetlerle ilgilidir. Hükümet bu maddeye, ön ödeme ile kesin hüküm arasında benzerlik kurarak dayanmıştır. Ancak Hükümet, bunun hiç uygulaması olmadığını da belirtmiştir. Mahkeme, Belçika hukukunda söz konusu hukuk yolu istisnai bir hukuk yolu olduğundan, Hükümetin bu konudaki iddiasının doğruluğu hakkında karar vermek durumunda değildir. Mahkeme, Hükümetin bu konuda iç hukuk yolunun mevcudiyetine dair bir kanıt göstermediğini belirtmekle yetinmektedir.(32)
Bu nedenlerle Mahkeme, her üç konuda da iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine karar vermiştir.
II. Sözleşmenin 37 (Mahkeme Eski İçtüzüğü 47(2)). Maddesi
Hükümet, 9 Ağustos 1974 tarihli kararnamenin daha sonra Yüksek İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması nedeniyle davanın konusuz kaldığını ve davanın düşmesine karar verilmesini istemiştir.(34)
Mahkemeye göre davanın düşmesine karar verilebilmesi için, Mahkeme İçtüzüğünün 47. maddesinde belirtildiği gibi, ya taraflar arasında dostane çözüme varılmış olması veya soruna bir çözüm getiren türden bir olay bulunması gerekir. Mahkemeye bildirilen bir dostane çözüm anlaşması bulunmamaktadır. Soruna çözüm getiren türden bir olay bulunup bulunmadığına bakılmalıdır.(37)
Mahkemeye göre başvurucunun ölümü, soruna çözüm getiren türden bir olay değildir. Başvurucunun 14 Şubat 1978 tarihinde ölümünden sonra eşi ve üç çocuğu, davanın sonuçlanmasında maddi ve manevi menfaatleri bulunduğunu Komisyona bildirmişlerdir. Hükümetin de bu konuda bir itirazı yoktur. Mahkemeye göre bir dava devam ederken bir başvurucunun ölmesi halinde mirasçıları onun yerine geçerek veya bazen kendi namlarına, Sözleşmenin ihlal edilmesinden ötürü 25(1). fıkrasındaki mağdur olduklarını iddia edebilirler. Bu olayda başvurucunun eşi ve çocukları mağdurluk statüsüne sahiptirler.(37)
Hükümet tarafından dayanılan olay, Yüksek İdare Mahkemesinin 9 Ağustos 1974 tarihli kararnameyi iptal eden 31 Mayıs 1978 tarihli kararıdır. Bu karar, Komisyonun 5 Ekim 1978 tarihli raporundan önce verilmiş olup, Komisyon raporunun 20. paragrafında geçmektedir. Bu nedenle Mahkeme, davanın kendi önüne getirildiği 14 Aralık 1978 tarihinde, söz konusu olayın farkındadır. Ne var ki, Mahkeme İçtüzüğünün 47(2). fıkrası Mahkemenin önüne daha önce getirilmiş bir davanın görülmesi sırasında meydana gelen bir olay hakkında haberdar edilmesinden söz etmektedir. Bunun dışında, söz konusu Yüksek İdare Mahkemesinin kararı, başvurucunun ödediği 10 bin Frankın geri ödenmesine yol açabilir; ancak başvurucunun Sözleşmenin 6. maddesine göre ceza davasında kendini bizzat savunma hakkının ihlal edildiği yönündeki şikayeti bakımından bir çözüm getirmiş değildir. Bu aşamaya kadar sorun her hangi bir çözüme kavuşmuş değildir.(37)
Mahkemeye göre ayrıca, kararnamenin dayanağı olan 1945/1971 tarihli yasanın 11. maddesinin (1) ve (2). fıkraları halen yürürlükte olup, her hangi bir olayda bundan sonra da uygulanabilirler. Bu davayla ortaya çıkan başlıca sorun, çözülmeden durmaktadır. Bu sorun, kişiyi ve başvurucu ile mirasçılarının menfaatlerini aşmaktadır. Bu nedenlerle Mahkeme, davanın konusuz kalması nedeniyle davanın düşmesi talebinin reddine ve Mahkeme İçtüzüğünün 47(3). fıkrası gereğince davaya devam edilmesine karar vermiştir.(38)
III. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
Başvurucu, işyerinin kapatılma riski altında ön ödeme yoluyla para cezasına mahkum olması nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal mağduru olduğunu iddia etmiştir. Komisyon, para cezasının ve işyeri kapatmanın ayrı ayrı ele alınması halinde 6(1). fıkrasına aykırı olmadığı, ancak bunların bağlantılı bir biçimde uygulanmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna varmıştır.(39)
Hükümet, ön ödeme yoluyla para cezası ödemenin bir kimsenin kişisel hak veya yükümlülükleri veya hakkındaki bir suç isnadının karara bağlanması olmadığını, ön ödeme teklifinin, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki haklara aykırı olmadığını; savcılığın geçici kapatma kararının bir suç isnadının karara bağlanması gibi ceza niteliğinde olmayıp sadece denetim ve güvenlik tedbiri olduğunu; Sözleşmede ön ödeme ile geçici kapatma usullerinin bağlantılı bir biçimde uygulanmasını yasaklayan bir hükmün bulunmadığını ileri sürmüştür.(39)
Mahkeme, bireysel başvurudan kaynaklanan bir yargılamada yapacağı incelemeyi mümkün olduğu kadar, davada somut olarak ortaya konan sorunla sınırlı tutacaktır. Bu nedenle Mahkemenin görevi, 1945/1971 tarihli yasanın 11(1) ve (2). fıkralarının Sözleşmeye uygun olup olmadığını değil, olayın şartları içinde bu fıkraların uygulanma tarzlarının, yani birleşik kullanmanın Sözleşmeye uygun olup olmadığını incelemektir.(40)
Mahkemeye göre, olayda Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilirliği konusunda bir tartışma yoktur. Komisyon önündeki yargılama sırasında taraflar, başvurucu aleyhine bir ceza davası bulunduğuna itiraz etmemişlerdir. Mahkeme önünde Komisyon temsilcileri başvurucunun bir suç isnadı ile karşılaşmış olduğunu söylemişler, Hükümet buna itiraz etmemiştir. Buna rağmen Mahkeme, olayda Sözleşmenin 6(1). fıkrasının uygulanabilir olup olmadığı sorununu incelemiştir.(41)
Mahkemeye göre, savcının gönderdiği 30 Eylül 1974 tarihli yazısına kadar, başvurucu Belçika hukukunda geçen sanık sıfatını almış değildir. Öte yandan, bir kez ceza davası açıldı mı, 1945/1971 tarihli yasaya göre kişiye ön ödeme teklifinde bulunulamaz. Sözleşmede geçen isnad terimi iç hukuklardan özerk bir anlama sahip olup, bu terime Sözleşmedeki anlamı verilmelidir. Cezai konularda makul süre kural olarak kişiye suç isnadı yapıldığı tarihte başlar. Mahkeme daha önce bazı davalarda makul süreyi gözaltına alma veya hazırlık soruşturmasına başlama tarihinden başlatmıştır.(42)
Bu davada ise gözaltı olmadığı gibi, başvurucuya soruşturmanın başladığına dair bir bildirim de yoktur. Müfettiş tarafından başvurucunun işyerinde yapılan teftiş, ülkenin ekonomik yaşamıyla ilgili düzenlemelere uyulup uyulmadığını denetlemenin bir parçası olup, suçların cezalandırılması için yapılan bir soruşturma değildir. İşyerinde tutulan tutanak savcıya gönderilmiştir; ne yapılması gerektiğine karar verecek olan savcıdır. Savcı, başvurucuya gönderdiği 30 Eylül 1974 tarihli yazısında işyerinin kapatılabileceğini bildirmiş ve soruşturmadan kurtulmak için 10 bin Frank ödeme yapmasını önermiştir. Ödeme 2 Ekimde yapılınca, ceza davası açılmamıştır.(43)
Bununla birlikte, adil yargılanma hakkına demokratik toplumda öncelikli bir yer verilmesi nedeniyle Mahkeme, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki isnad terimini biçimsel olmaktan çok maddi anlamıyla ele almak durumundadır. Mahkeme, görünüşün ardına bakmak ve söz konusu usul hakkındaki gerçekleri araştırmak zorundadır.(44)
Mahkemeye göre, kanun hükmünde kararnameyle 2. Dünya savaşının karaborsalı döneminde getirilen bu yasa, ülkenin yiyecekle ilgili kurallarına karşı işlenen suçları yaptırım altına almak için konulmuştur. Koşulların iyileşmesiyle birlikte, bazı hükümler hafifletilmiş ve başlığı değiştirilmiş, ancak dava konusu hükümler orijinalliğini korumuştur. Ayrıca, 9 Ağustos 1974 tarihli kararname gibi, yasanın birinci bölümüne göre çıkarılan kararnamelere aykırı hareket edenlere, yasanın 9. maddesinde sıralanan cezaların verilmesi öngörülmüştür. Bunlar arasında hapis cezası, para cezası (fine), mallar üzerinde hak kaybı (forfeiture), mahkeme kararıyla işyerinin kapatılması, hükmün yayımlanması gibi tedbirler yer almaktadır. Başvurucunun önerilen ön ödeme miktarını ödemeyi kabul etmemesi halinde, gerektiği takdirde suç hakkında hüküm verilinceye kadar işyerinin geçici olarak kapatılmasına karar verilebilecekti. Başvurucunun kapatma kararına uymaması halinde kendisine hapis cezası ve para cezası verilebilecektir. Yine 18 Eylül 1974 tarihli pro-justitiada, başvurucunun 9 Ağustos 1974 tarihli kararnameyi ihlal ettiği söylenmiş, savcı 30 Eylül tarihli kararında, söz konusu olayı bir suç (offence) olarak nitelendirmiş, aynı tarihli yazısında, geçici kapatma kararına uymaması halinde karşılaşabileceği ağır cezalardan söz etmiştir. Öte yandan geçici kapatma kararı, Hükümetin dediği gibi, başvurucu hakkında ihbar edilen suçun ardından açılması gereken ceza davasının normal süreci içinde verilmiştir. Bu karar, başvurucunun ön ödemeyi reddetmesi halinde açılması düşünülen ceza davasının başlangıcıdır. Ayrıca Hükümet, başvurucunun müfettişe ikrarda bulunmuş olduğunu, başvurucunun olay yerinde kabul ettiği açık suç bulunduğunu vurgulamıştır. Hükümete göre, başvurucunun kınanması gereken hareketinden ötürü topluma karşı tazminat şeklinde bir ön ödemeyi kabul etmesi, açıkça olmasa bile suçunu kabul etmesi anlamına gelir.(45)
Mahkemeye göre yukarıda sayılan etmenler, olayın Sözleşmeye göre cezai bir niteliğe sahip olduğunu göstermektedir. Sözleşmenin 6(1). fıkrası bakımından isnad terimi, kişiye cezai bir fiil işlediğine dair bir iddianın yetkili makamlar tarafından bildirilmesi şeklinde tanımlanabilir. Komisyon bir çok görüş ve kararında bunu, şüphelinin durumunu esaslı bir biçimde etkileme, şeklinde ifade etmiştir. Bu koşullar altında Mahkeme başvurucunun, 30 Eylül 1974 tarihinden itibaren bir suç isnadı altında olduğunu kabul eder.(46)
Bu nedenlerle Mahkeme, olayda 6(1). fıkrasının uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır.(47)
Mahkeme bundan sonra, adil yargılanma hakkının kurucu unsurlarından biri olarak gördüğü mahkemeye başvurma hakkının, olayda ihlal edilip edilmediğini incelemiştir. Mahkemeye göre, cezai konularda mahkemeye başvurma hakkı, kişisel haklar konusunda olduğundan daha mutlak değildir. Cezai alandaki mahkemeye başvurma hakkı da örtülü sınırlamalara tabidir.(48-49)
Eldeki davada böyle bir sınırlama söz konusu değildir. Başvurucu bir ön ödeme yaparak, olayın bir yargı yeri tarafından ele alınması hakkından feragat etmiştir. Sözleşmeci Devletlerin hukuk sistemlerinde çoklukla bu tür feragat şekilleri yer almaktadır: medeni hukuk alanında sözleşmelerdeki tahkim hükümleri ve cezai alanda uzlaşma yoluyla para cezaları gibi. İlgili kişi bakamından olduğu gibi adalet dağıtılması bakımından da avantajlara sahip olan feragat, kural olarak Sözleşmeye aykırı değildir.(49)
Bununla birlikte demokratik bir toplumda mahkemeye başvurma hakkına büyük önem verilir. Avrupa Konseyine üye Devletlerin kamu düzeni (ordre public) ile ilgili bir alanda Sözleşmenin 6. maddesinin ihlali iddiasını taşıyan bir tedbir veya karar, özel bir dikkatle incelenmelidir. Bir kimsenin bir suç isnadı ile suçlandıktan sonra, hakkındaki ceza davasını önleyen bir çözüme muhalefeti bulunduğu zaman, bu bir dereceye kadar ihtiyatla karşılanmalıdır. Zorlama bulunmaması, yerine getirilmesi gereken koşullardan biridir. Özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu bir uluslararası belge, bunu daha fazla gerektirmektedir.(49)
Komisyon, olayda bir zorlama (constraint) bulunduğunu ifade etmiştir. Komisyona göre başvurucu, işyerinin kapatılması nedeniyle uğrayabileceği ağır zararın tehdidi altında, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki hakkından feragat etmiştir.(50)
Hükümete göre, başvurucuya 30 Eylül 1974 tarihinde önerilen çözüm, kanunun öngördüğü uzlaşmadan öte bir şey olmayıp, başvurucu tarafından reddedilebilirdi. Başvurucu bu ılımlı miktarı ödeyerek önerilen çözümü kabul etmekle, alabileceği daha ağır bir para cezasından ve mahkeme tarafından gerekli görüldüğü takdirde işyerini kapatma cezasından kurtulmuştur. Kaldı ki, bu tür çözümün bir dereceye kadar zorlama içermesi normaldir.(51)
Mahkemeye göre bir suç isnadıyla karşılaşan kişilerin bir çoğuna mahkemeye çıkmak zor gelebileceği için, bunu sağlamak üzere kişilere bir çeşit baskı yapılması Sözleşmeye aykırı düşmez; 6 ve 7. maddelerinin gereklerine uygun olmak koşuluyla Sözleşme, korumakta olduğu haklardan birinin normal biçimde kullanılmasını oluşturmayan bir davranışı suç olarak düzenleme ve kovuşturma serbestliğini Sözleşmeci Devletlere tanır.(51)
Mahkemeye göre, hakkındaki cezai bir kovuşturmanın, belki de Avrupa Toplulukları Adalet Divanının bir ön kararından sonra beraatle sonuçlanması ihtimal dışı olmadığından, başvurucu kendisi hakkında ceza kovuşturmasının açılmasını isteyebilirdi. Başvurucu tarafından şikayet edilen zorlama, işyerinin 30 Eylül 1974 tarihinde kapatılması kararında bulunmaktadır. Bu karar savcının tebliğ tarihinden itibaren 48 saat içinde infaza konulacak ve yetkili mahkemenin suç hakkındaki hükmüne kadar uygulamada kalacaktı. Bir kaç ay sürmesi gereken bu dava sırasında başvurucu yaptığı ticaretin gelirinden yoksun kalacaktı; buna karşılık çalışanlarına ücret ödemeye devam edecek, eski müşterileri hemen yeniden gelmeyeceği için işyerini çalıştırmaya hemen başlayamayacaktı. Başvurucu önemli miktarda kayba uğrayacaktı.(51)
Savcı başvurucuya, tehlikeden kurtulabilmesi için 10 bin Frank ödemesini önermiştir. Bu çözüm tabi ki kötünün iyisidir. Söz konusu miktar 3 bin Franktan biraz fazla olabileceği gibi 30 bin Franktan da fazla olabilirdi. Bu nedenle, başvurucuyu bekleyen alternatifler arasında açık bir orantısızlık bulunmaktadır. Uzlaşma önerisinin getirdiği baskı o denli zorlayıcıdır ki, başvurucunun bunu kabul etmesi sürpriz değildir.(51)
Hükümet ilk itiraz olarak değil de esasa ilişkin itiraz olarak, geçici kapatma kararının durdurulması için başvurucunun bir tedbir kararı almak üzere hukuk mahkemesine başvurabileceğini ileri sürmüştür. Komisyon temsilcileri ise, savcılık tarafından verilen geçici kapatma kararına karşı, özellikle Belçika hukukunda ceza davalarının sonucunu beklemek zorunda olan hukuk davalarına bakan mahkemelerin başka bir geçici tedbir kararı vermelerinin inandırıcı olmadığını belirtmişlerdir.(52)
Mahkeme, Komisyon temsilcilerinin kaygısını haklı bulmakla birlikte, şu düşüncelerini de eklemiştir. Mahkemeye göre, Hükümetin de dediği gibi, tedbir kararı almak için yapılan bir başvuru, normal olarak esas hakkındaki talebe ek bir talep olup, Medeni Kanunun 1039. maddesine göre tedbir kararları esasa müessir değildir. Ancak hangi davanın esasını ele alan bir mahkemenin Anayasaya veya Sözleşmeye dayanarak, itiraz konusu kapatma kararının durdurulmasına karar verebileceğini anlamak mümkün değildir. 1945/1971 tarihli yasa, bir mahkeme tarafından verilen bir kapatma kararına karşı itirazı öngördüğü halde, savcı tarafından verilen bir geçici kapatma kararına karşı itirazı öngörmemiştir.(52)
Hükümet, geçici kapatma kararıyla uğranılan zararların giderileceği bir dava açmanın mümkün olduğunu ileri sürmüştür.(52)
Mahkemeye göre Hükümet, böyle bir davanın hangi biçimde açılabileceğine dair bilgi vermemiştir. Belçika hukukunda savcıların kişisel sorumluluğu konusunda katı koşullar bulunmaktadır. Hükümet olayda bu koşulların bulunduğunu iddia etmemiştir. Kaldı ki Mahkeme, Belçika hukukunda henüz çözümlenmemiş olan ve Hükümetin yeterli bilgi sağlamadığı konuları ele almak durumunda değildir. Mahkemeye göre ciddi ve acil bir tehlike ile karşılaşan başvurucunun, hukuki spekülasyonların rizikosuna girmeden, kendisi için en zorlayıcı konuya girmesi doğaldır.(52)
Hükümet, Komisyonun doğrudan kapatmayı Sözleşmeye uygun gördüğünü belirtmiş; buradan yola çıkarak Komisyona göre 6. madde ihlalinin savcının daha ılımlı bir çözümü kabul etmiş olması nedeniyle meydana gelmiş olabileceğini ileri sürmüştür. Hükümete göre Komisyon tamamen saçma bir sonuca varmıştır.(53)
Mahkeme, yaptığı incelemenin yukarıda 40. paragrafta sözü edilen iki usulün birleşik kullanımıyla sınırlı olduğunu, çözüm önerisinden sonra verilebilecek bir kapatma kararının Sözleşmeye uygunluğunu incelemediğini hatırlatmıştır. Mahkemeye göre Hükümetin sözünü ettiği durum 1946dan beri gerçeklememiş, savcılar 1945/1971 tarihli yasanın 11. maddesinin (2) fıkrasını hep (1). fıkrayla bağlantılı bir biçimde uygulamışlardır.(53)
Öte yandan Mahkemeye göre insan hakları alanında daha fazlasını yapabilen bir kimse daha azını yapamaz. Sözleşme 2(1). fıkrasında, belirli koşullar altında ölüm cezasına izin verilmiş, ama aynı zamanda, örneğin 5(1). fıkrasında daha ılımlı görülebilecek kısa bir süre de olsa hukuka aykırı tutma şeklindeki bir muamele yasaklanmıştır. Bir kimseye birinci türde muamelede bulunulabilmesi, kendi rızası olsa bile ikinci türden muamelede bulunma yetkisi vermez.(53)
Özet olarak, başvurucunun Sözleşmedeki bütün güvencelerden yoksun bir biçimde adil yargılanma hakkından feragat etmesi, zorlama altında gerçekleşmiştir.(54)
Bu nedenlerle Mahkeme olayda, mahkemeye başvurma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
IV. Sözleşmenin 6(2) ve 6(3). maddelerinin ihlali iddiası
Başvurucu ayrıca, Sözleşmenin 6(2). fıkrası ile üçüncü fıkrasının ilk dört bendinin de ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet bu konuda ayrıca görüş belirtmemiştir. Komisyon ise, tek başına ele alındığında geçici kapatma kararının masum sayılma hakkına aykırı olmadığını, öte yandan birinci fıkra bakımından varılan sonuç nedeniyle, başvurucunun diğer şikayetlerini inceleme gereği bulunmadığını belirtmiştir.(55)
Mahkemeye göre iki usulün birleşik bir biçimde kullanılması söz konusu olduğundan, tek başına kapata kararının veya ön ödemenin 6. maddenin ikinci veya üçüncü fıkralarını ihlal edip etmediğini inceleme gereği yoktur.(56)
Mahkemeye göre Sözleşmenin 6. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları, birinci fıkradaki genel ilkenin özel uygulamalarını göstermektedir. İkinci fıkradaki masumluk karinesi ile üçüncü fıkradaki tüketici olmayan asgari haklar, ceza davalarında başka haklarla birlikte adil muhakemenin kurucu unsurunu oluştururlar.(56)
Başvurucu, zorlama altında yaptığı feragat nedeniyle, böyle bir yargılamadan tümüyle yoksun kalmıştır. Bu nedenle ikinci veya üçüncü fıkraya uyulup uyulmadığı konusunun gerçekte bir önemi yoktur; bunlar bütünüyle birinci fıkranın içinde yer almaktadır. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, 2 ve 3. fıkralar bakımından incelemenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.
V. Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlali iddiası
Başvurucu mülkiyet hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet buna karşı çıkmıştır. Komisyon ise mülkiyet hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(57)
Mahkemeye göre, bu davadaki incelemenin konusu sadece, iki usulün birleşik bir biçimde uygulanması olup, bu usul başvurucunun ön ödeme şeklinde 10 bin Frank para cezası ödemesine sebep olmuştur. Ne var ki, Sözleşmenin 6(1). fıkrasına aykırı bir yolla cezayı tahsil etmek, hukuka aykırıdır. Bu nedenle Mahkeme, para cezasının tahsilinin Birinci Protokolün birinci maddesine aykırı olup olmadığını incelemeyi gereksiz görmüştür. Mahkemeye göre bu sorunu çözmenin, bu davadaki karar bakımından bir yararı yoktur.(58)
VI. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Başvurucunun mirasçıları adına şu taleplerde bulunulmuştur: Maddi zararlara karşılık ödenen para cezasının (10 bin Frank) geri ödenmesi; Komisyon yargılaması sırasında seyahat ve kalma masrafları için 800 Frank; manevi zararlara karşılık başvurucunun haklarının ihlal edildiğine Mahkeme tarafından karar verilmesi.(59)
Hükümete göre Yüksek İdare Mahkemesi tarafından 9 Ağustos 1974 tarihli kararnamenin iptal edilmesi ve para cezasının geri ödenmesi, tam bir adil karşılık oluşturur.(59)
Mahkemeye göre, davalı Hükümet başvurucunun sebepsiz yere ödediği para cezasını mirasçılara henüz geri ödememiştir. Komisyon önündeki yargılama sırasında yapılan masrafların gerçekten yapılmış olduğuna ve masrafların makul olduğuna itiraz edilmemiştir. Son olarak başvurucu ve ailesinin, moral bir tatmin gerektiren bir manevi zarara uğradıklarından da kuşku yoktur. Bu nedenlerle Mahkeme, başvurucuların taleplerini kabul etmiştir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. Oybirliğiyle, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine;
2. Oybirliğiyle, davanın düşürülmemesine;
3. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline;
4. Oybirliğiyle, olayı Sözleşmenin 6(2) ve 6(3). fıkraları bakımından incelemenin gerekli olmadığına,
5. Bire karşı altı oyla, olayı Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından incelemenin gerekli olmadığına;
6. Oybirliğiyle, adil karşılık taleplerinee ilişkin olarak
(a) maddi alanda, Devletin başvurucuların babaları ve eşi tarafından ödenen 10 bin Frank para cezasının geri ödenmesine ve Komisyon önündeki yargılama sırasında yapılan 800 Frank masrafın ödenmesine; ve
(b) manevi zararlar bakımından, başvurucunun haklarının ihlal edilmiş olduğunun tespitine
Karar Vermiştir.
SON KARARIN YERİNE GETİRİLMESİ
BAKANLAR KOMİTESİ: DH (83)16; 09.12.1983
Hükümetin verdiği bilgiye göre: Mahkemenin geri ödenmesine hükmettiği 10 bin Frank ile masraflar için ödenmesi öngörülen 800 Frank başvurucunun dul eşine ödenmiştir. Ekonomik düzenlemelere ilişkin 22 Ocak 1945 tarihli yasanın 11. maddesi 6 Temmuz 1983 tarihli yasayla değiştirilmiş ve 27 Temmuz 1983 tarihli Resmi Gazetenin 9695. sayfasında yayınlanmıştır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy