(AİHS m. 3, 5, 6, 8, 9, 50)
DAVANIN ESASI (Özet)
I. Dava Konusu Olaylar
Bir İtalyan vatandaşı olan başvurucu, 8 Şubat 1973te gözaltına alınmış ve bir işadamının 18 Aralık 1972de fidye amacıyla kaçırılması olayına karıştığı gerekçesiyle tutuklanmıştır. İşadamı önemli miktarda fidye ödendikten sonra 7 Şubat 1973te kendisini kaçıranlar tarafından serbest bırakılmıştır. Başvurucu hakkında delil yetersizliğinden Milan Ceza Mahkemesi tarafından 19 Aralık 1976da beraat kararı verilmiş, ancak Milan Üst Mahkemesi başvurucuyu suçlu görerek 18 yıl hapis cezasına mahkum etmiştir. Başvurucu hakkındaki ceza davası bu davanın konusu değildir.(9)
Başvurucu tutuklu bulunduğu dönemde evlenmiş ve bir çocuğu olmuştur. Başvurucunun tutukluluğu Ceza Usul Kanununun 272. maddesine göre iki yıldan daha fazla süremeyeceği için, 8 Şubat 1975 tarihinde sonra ermiştir. Tutukluluk dönemi sona erdiği gün, başvurucu Milandan alınıp polis eşliğinde Sardunya ada şehrine bağlı Asinara Adasına götürülmüştür.(10-11)
23 Aralık 1974te Milan Emniyet Müdürlüğünden Savcılığa gönderilen raporda, başvurucunun 1956 ve 1965 tarihli yasalarda öngörülen özel gözetim tedbirlerine tabi tutulması tavsiye edilmiştir. Rapora göre başvurucu emlak ticareti ile uğraştığını söylemekte ise de, yasadışı faaliyetlerde bulunmakta olup bir mafya üyesidir. Raporda başvurucunun 1965, 1967, 1969 ve 1972 tarihlerinde aldığı mahkumiyet kararlarına yer verilmiş ve çok tehlikeli kişilerden biri olarak nitelendirilmiştir.(12)
Savcı bu tavsiyeye uyarak, 14 Ocak 1975te Milan İkinci Ceza Mahkemesine başvurmuştur. Bu mahkeme 30 Ocakta verdiği kararda başvurucunun üç yıl süreyle özel gözetim altında tutulmasına, bu çerçevede, İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenmiş olan Asinara Adasında zorunlu ikamet etmesine dair karar vermiştir. Mahkeme ayrıca başvurucunun, burada bir ay içinde kendisine iş bakmasına, belirlenen yere yerleşmesine, adresinden yetkili makamları haberdar etmesine, belirlenen yeri izinsiz terk etmemesine; günde iki kez yetkili makamlara görünmesine ve istendiği zaman gelmesine; kanuna uygun ve kuşku çekmeyecek bir yaşantı sürmesine; mahkum olmuş ve önleyici veya güvenlik tedbirlerine tabi kişilerle ilişki kurmamasına; yetkililere önceden haber vereceği istisnai durumlar hariç, ikametinden sabah saat 7den önce çıkmamasına ve akşam saat 10dan daha geç vakte kalmamasına; silah bulundurmamasına ve taşımamasına; sık sık barlara veya gece kulüplerine gitmemesine ve açık toplantılara katılmamasına; her defasında telefon edeceği kişiyi ve telefon numarasını ve telefon edeceği ve kendisine gelecek şehirlerarası telefonun zamanını yetkililere önceden bildirmesine karar vermiştir.(12)
Başvurucu bu tedbirlere karşı itirazda bulunmuştur. Ancak itiraz, tedbirlere durdurucu bir etki yapmadığından, tedbirler uygulanmıştır. Başvurucunun avukatı 10 Şubat 1975 tarihinde, tedbirlerin kaldırılması için Üst Mahkemeye verdiği itiraz dilekçesinde, tedbirlerin geçersiz ve haksız olduğunu savunmuş, başvurucunun Asinara Adasında iş bulma imkanı olmadığını, eşi ve çocuğu ile birlikte yaşayamayacağını, bu nedenle kararın gerekçesi ile hüküm fıkraları arasında çelişki bulunduğunu belirtmiştir. Başvurucunun avukatı, önce özel gözetim kararının tümüyle kaldırılmasını, alternatif olarak kararın sadece zorunlu ikamet ile sınırlandırılmasını ve başvurucunun iş bulabileceği, ailesiyle birlikte yaşayabileceği, savunması için avukatıyla görüşebileceği ve sağlık sebebiyle bir üroloji kliniğine gidebileceği, İtalyanın kuzey bölgesinde bir yere nakledilmesini istemiştir.(13)
Birinci Üst Ceza Mahkemesi 12 Şubatta savcının mütalaası doğrultusunda başvurucunun Sardunya Adasındaki üroloji kliniğine nakledilmesine bir ön tedbir olarak karar vermiş ve aynı zamanda Asinara Adasında üç kişilik bir yer ile çalışma imkanı bulunup bulunamayacağının polisten sorulmasını istemiştir. Ancak 14 Şubatta savcı Üst Mahkemeden bu kararın kaldırılmasını talep etmiştir. Savcı, başvurucunun tutuklu kaldığı dönemde Milan Üniversitesi üroloji bölümünde tahlil vermediğini, uzman doktora göre kendisinin önemli bir rahatsızlığı bulunmadığını, muhtemelen kaçmak için hastaneye yatmak istediğini, 1956 tarihli yasanın bir kimseyi bir kentin belirli bir bölgesinde zorunlu ikametgaha tabi tutmaya imkan tanıdığını, Temyiz Mahkemesinin biri Asinara Adası olmak üzere bu konuda iki olumlu karar verdiğini belirtmiştir. Üst Mahkeme aynı gün, daha önce verdiği ön kararını durdurmuş ve duruşmayı 12 Mart 1975 tarihine ertelemiştir.(14)
Milan Emniyet Müdürlüğü, Üst Mahkemeye gönderdiği 14 Şubat tarihli yazıda, Asinarada zorunlu ikamete tabi tutulanların aileleri ile kalabilecekleri sadece iki daire bulunduğunu; sırayla bu dairelerde kaldıklarını; adada daimi çalışabilecekleri bir iş bulunmadığını; Asinarada polis karakolunun istenen gözetimi yapabilecek durumda olduğunu bildirmiştir.(15)
Başvurucunun avukatı Üst Mahkemeye verdiği 17 ve 21 Şubat tarihli dilekçelerde, savcılığın gerçekle ilgisi olmayan beyanlarda bulunduğunu belirtmiş ve yerinde inceleme yapılmasını istemiştir. Avukata göre, müvekkili Asinarada fiziksel ve ruhsal olarak mahpus durumdadır; tutukluluk koşullarından daha kötü koşullarda bitkisel bir hayat yaşamaktadır. Başvurucu da 20 Şubat tarihli dilekçesinde adayı, gerçek bir temerküz kampı olarak nitelendirmiştir.(16)
Milan Birinci Üst Mahkemesi 12 Mart 1975 tarihli kararında, esas olarak savcılığın mütalaasına dayanarak 30 Ocak tarihli karara karşı başvurucunun yaptığı itirazı reddetmiştir. Bu mahkemeye göre, itiraz konusu kararın amacı kişiyi çevresinden ayırmak ve ilişkilerini daha zor hale getirmektir; bu gereklilik, düzenli iş ve aile ile birlikte yaşama sorunlarının önünde gelir; başvurucu tutuklu olduğu tarihte, gelecekte eşi ve çocuğu ile birlikte yaşayacağını tahmin edemezdi; başvurucunun adli sicili (criminal record) ve şiddete eğilimli karakteri, onun topluma karşı tehlike taşıdığını göstermektedir; böyle bir kimsenin gözetim altında tutulmasının önemi, kendisinin hukuken sahip olduğu bazı bireysel haklarının kısıtlanmasını haklı kılmaktadır.(17)
Başvurucu bu karara karşı Temyiz Mahkemesine başvurmuştur. Başvurucunun avukatı 3 Nisan 1975 tarihli ek dilekçesinde, Ceza Usul Kanununun 475(3) ve 524(1). fıkralarına göre üç tane temyiz sebebi göstermiştir. İlkin, 1956 tarihli yasanın 3. maddesi, Asinara gibi ufak bir toprak parçasında bir kimsenin kendisinin ve ailesinin özgürlüğünü kısıtlayan yargısal bir yaptırıma tabi tutma anlamına gelecek şekilde zorunlu ikamete tabi tutmaya olanak vermemektedir; Üst Mahkemenin tersine yorumu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesindeki ve Anayasadaki kişinin özel ve aile yaşamına saygı hakkını ihlal etmektedir; Temyiz Mahkemesinin de aynı yorumu yapması halinde, Anayasa Mahkemesine başvurmak gerekecektir. İkinci olarak başvurucunun her hangi bir tedavi ihtiyacı bulunmadığına dair Üst Mahkeme kararındaki ifade, olayların yanlış yorumlanmasıdır; kanun, koruduğu menfaatlerin kısıtlanmasına olanak vermemektedir; Üst mahkeme özel gözetim tedbir ihtiyacını böyle kısıtlamalara olanak verecek şekilde yorumlayarak, kanuna yanlış anlam vermiştir. Üçüncü olarak Üst Mahkemenin kararının gerekçesinde çelişkiler bulunmaktadır; başvurucu Milan Ceza Mahkemesinin hüküm fıkralarındaki talimatlara uygun davranma imkanı bulunmadığı halde, Üst Mahkeme yerinde inceleme yapmadan, Asinara Adasının şikayet konusu tedbirlerin uygulanabilmesi için uygun bir yer olduğu sonucuna varmıştır. Başvurucun avukatı Temyiz Mahkemesinden, Anayasa Mahkemesinin 1956 tarihli yasanın 3. maddesinin Üst Mahkemenin yorumladığı gibi yorumlanmayacağı konusunda bir ön karar aldıktan sonra Üst Mahkemenin 12 Mart 1975 tarihli kararı iptal etmesini, çünkü yorumun Anayasanın kişi özgürlüğüyle ilgili 13. maddesinin dördüncü fıkrasına ve suçsuzluk karinesiyle ilgili 27(3). fıkrasına aykırı olduğunu vurgulamıştır.(18)
Temyiz Mahkemesi 6 Ekim 1975 tarihli kararında, Başsavcılığın mütalaasını kabul ederek başvurunun temyizini reddetmiştir. Temyiz Mahkemesi ilk olarak yerleşik içtihadına göre, bu olaydaki gibi belirli koşullarda, bir bölgenin belirli bir alanında zorunlu ikamete tabi tutma kararı verilebileceğini, yine ilgili kişinin bireysel haklarının kısıtlanmasının Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce Anayasaya uygun bulunan bu tedbirlerin uygulanmasından kaynaklandığını; ikinci olarak, Üst Mahkemenin başvurucunun sağlık konusundaki iddialarını reddetme yetkisi bulunduğunu; üçüncü olarak, söz konusu tedbirin amacı başvurucuyu Milandan uzaklaştırmak ve mafya üyelerinden ayırmak olduğu için Üst Mahkeme kararının gerekçesinde bir çelişki bulunmadığını ifade etmiştir. Temyiz Mahkemesi ayrıca, başvurucu tarafından ileri sürülen Anayasaya aykırılık itirazının temelsiz olduğunu, çünkü Anayasa Mahkemesinin aynı yönde 15 Haziran 1972 tarihli kararı bulunduğunu belirtmiştir.(19)
Başvurucunun avukatı 14 Kasım 1975te Milan Ceza Mahkemesine iki başvuruda bulunmuştur. İkinci Ceza Mahkemesi Başkanına hitaben yapılan birinci başvuruda, kendisi veya görevlendireceği bir kimse Asinarayı gezecek olması halinde, burada yaşama yükümlülüğünün hukuka, kanuna, adalete ve insan haklarına aykırılığını tespit edeceği için, zorunlu ikamete tabi tutma kararı kaldırılması gerektiğini belirtmiştir. İkinci Daireye hitaben yazılı ikinci başvuruda, zorunlu ikametin Asinara yerine, başvurucunun çalışabileceği, kuşkulu kişilerle karşılaşmayacağı ve eşi ve çocuğu ile birlikte yaşabileceği bir başka bölge ile değiştirilmesini istemiştir. Avukat bu dilekçesinde, Asinaradaki yaşama şartlarını değerlendirme yetkisinin, hükmün icrasını gözetmekle yükümlü yargıca ait olduğunu söyleyen Milan Üst Mahkemesinin bir başka kararına atıfta bulunmuştur.(20)
Milan İkinci Üst Mahkemesi 20 Ocak 1976da karar vermiştir. Bu mahkemeye göre ilk önce, önleyici tedbirlerin uygulanması görevi, hükmün icrasını gözetmekle yetkili yargıcın değil, polis makamlarının bir görevidir; ikinci olarak toplumu koruma zorunluluğu, Asinaraya gönderilenler gibi aşırı derecede tehlikeli kişilerin bir biçimde yalıtılmasını haklı kılmaktadır; ancak bu zorunluluklar söz konusu kişileri ailelerinden ayırmayı ve işlerinden yoksun bırakmayı gerektirmez. Buna göre mahkeme başvurucunun yaptığı her iki başvuruyu da reddetmiş, ancak karar metninin İçişleri Bakanlığına ve Sassari Emniyet Müdürlüğüne gönderilmesi talimatı vermiştir.(20)
Milan Emniyet Müdürlüğü, Milan Mahkemesinden başvurucunun İtalya yarımadasındaki Acoli Piceno ilinin Force ilçesine nakline karar verilmesini istemiştir. Başvurucunun diğer bir suç ortağıyla aynı anda Asinara Adasında zorunlu ikamete tabi tutulmasının, haklarındaki soruşturma ve adanın güvenliği üzerinde olumsuz etki yapabileceği, bu talebe gerekçe olarak gösterilmiştir. Milan Mahkemesi bu talebi gösterilen gerekçeye dayanarak kabul etmiş ve ayrıca 30 Ocak 1975 tarihli önceki kararının yürürlükte olduğunu belirtmiştir.(21)
Başvurucu, üç yıllık zorunlu ikamet süresinin sona erdiği 8 Şubat 1978 tarihine kadar Forceda kalmıştır.(22)
Başvurucunun zorunlu ikamete tabi tutulduğu Asinara toplam 50 kilometre karelik bir ada olup, bunun sadece iki buçuk kilometre karelik denize açık bir bölümü zorunlu ikamete tabi tutulanlara ayrılmıştır. Adanın yüzde doksanlık bir bölümünde bir hapishane bulunmaktadır. Bu ada idari bakımdan Sardunyaya bağlı küçük bir ilçe olan Porto Torresye bağlı olup, Sardunyaya vapurla bir saat mesafededir. Bu adada daimi oturanlar 200 kişi kadardır; bu nüfusu hapishane görevlileri, onların aileleri, öğretmenler, bir rahip, postane çalışanları ve bir kaç esnaf oluşturmaktadır. Zorunlu ikamete tabi tutulanların bulunduğu mevkide (Cala Reale) bir okul, küçük bir kilise ve tutulanların günde iki kez görünmek zorunda oldukları polis karakolu gibi bazı binalar bulunmaktadır.(23-25)
Hükümete göre, burada zorunlu ikamete tabi tutulanlar, kendilerine ayrılan iki buçuk kilometre karelik alanın her yanına gidebilirler ve adanın her yerini dolaşabilirler. Başvurucuya göre ise, buradaki polis zorunlu ikamet alanını 800 metre çapındaki bir bölgeyle sınırlamıştır. Zorunlu ikamete tabi tutulanlar daimi ikamet edenlerin bölgesine girememektedirler; sağlık ve ailevi sebepler ile adli makamların çağırması halinde polisin sıkı nezaretinde Sardunya Adasına gidebilmektedirler. Hükümete göre, bu izin gerekli belgelerin sunulması halinde normal olarak verilmektedir; başvurucuya göre ise bu iznin çıkması çok zordur; acil sağlık durumlarında bile, izin için bir ay geçmektedir.(26-28)
Zorunlu ikamete tabi tutulanlar, eskiden sağlık merkezi olan iki ana binada oturmaktadırlar; bu binalar büyük olup bir veya iki yataklı odalardan oluşmaktadır. Üçüncü bir bina, aileleriyle kalanlara ayrılmıştır; burada bir yatak odası ve bir mutfağı bulunan iki daire vardır. Başvurucu yalnız veya ailesi ile birlikte olmasına göre, ya ana binalarda veya bu dairelerden birinde kalmıştır. Akşam saat 10dan sonra sabah saat 7den önce bu binalardan çıkılamaz; sadece gereklilik halinde ve yetkililere önceden haber vermek koşuluyla çıkılabilir. Başvurucuya göre bu binalar, bakımsızlıktan metruk yapı görünümündedirler. Hükümete göre, burada kalanlardan bazılarının buraları kırıp dökmelerine kadar, buraları oturulabilir bir yerlerdi.(30-31)
Burada sağlık hizmetini hapishane doktoru vermektedir. Telefonla doktora ulaşmak mümkündür; 30 dakika içinde doktorla yüz yüze gelme imkanı vardır. Başvurucu gibi zorunlu ikamete tabi tutulanların hastaneye yatma veya uzman doktora görünme durumları olduğunda, Milandaki mahkemeden izin almak koşuluyla Sassari adasında bulunan üniversite kliniğine gitmeleri mümkündür.(32-33)
Zorunlu ikamete tabi tutulanlar, ailelerini veya yakınları yanlarına getirtmek ve ek binada veya ana binalarda kendileriyle kalmalarını sağlamak için idari makamlara başvurabilirler. Hükümete göre, adada su kaynağı bulunmadığı ve tankerlerle su taşındığı için, misafirlerin kalmalarına sınır getirilmesi gerekmiştir. Başvurucu başlangıçta eşi ve çocuğu ile birlikte burada yaşamış ve bazen de kayınbiraderi ve yeni yeğeni kalmıştır. 9 Ekim 1975 tarihinde başvurucunun ailesinin adadan ayrılması istenmiştir. Birlikte kalma süreleri 18 Ağustosta bittiği halde süreyi uzatmak için talepte bulunmamışlardır. Ancak aile Aralıkta dönmüş olsaydı, başvurucunun dönüşüne kadar adada kalmış olacaktı.(34-35)
Zorunlu ikamete tabi tutulanların kaldığı bölgede küçük bir kilise bulunmaktadır. Başvurucuya göre, kutsal günler dışında bu kilise açık değildir. Hükümete göre, burada bir rahip bulunduğundan, istendiği zaman kiliseyi açabilirdi. Başvurucuya göre daimi oturanlardan kalabalık bir grup her Pazar günü adadaki hapishanenin kilisesine gidebilirken, zorunlu ikamete tabi tutulanlar hapishaneye alınmadıkları için bu kiliseye gidememişlerdir.(36-37)
Başvurucuya göre, zorunlu ikamete tabi tutulanların adada iş bulma imkanı sınırlı olup, burada açılan bir işyerinde 1975te dört, 1976da on bir kişi çalışabilmiştir. Hükümete göre ise, başvurucu çalışmak istememiştir. Başvurucu Ekim 1975ten Mayıs 1976 tarihine kadar burada çalıştığını ve daha sonra da çalışmak için defalarca başvurduğunu gösteren belgeler sunmuştur.
Zorunlu ikamete tabi tutulanlar ilçeden kitap ve gazete temin edebilirler; kendilerine bir televizyon tahsis edilmiş olup, başvurucuya göre bu televizyon tek kanallı, Hükümete göre ise çok kanallıdır. Açık kantin ve dinlenme alanlarının bulunup bulunmadığı da, başvurucu ve Hükümet tarafından Komisyon önünde tartışılmıştır.(39)
Başvurucu telefon etmek istediği veya kendisine telefon etmesini istediği kişilerin adlarını ve telefon numaralarını önceden yetkililere bildirmek durumunda olmuştur; buna karşı gönderdiği ve aldığı mektupları ve telgrafları yetkililer tarafından açılmamıştır.(40)
Başvurucu, kaldığı adanın bağlı olduğu ilçedeki yetkililere 11 Ağustos 1975te bir mektup göndererek, Milan Mahkemesinin 30 Ocak tarihli kararındaki çalışma, sabit bir ikametgah belirleme, başka sakinlerle ve suç unsurları ile temas etme konusundaki hükümlerini yerine getiremediğini belirtmiştir; başvurucunun bu yazısı üzerine her hangi bir işlem yapılmamıştır.(41)
Bunun yanında, zorunlu ikamete tabi tutulanlar, 9 Ocak 1976 tarihinde yetkililere toplu bir dilekçe vererek, şu taleplerde bulunmuşlardır: a) her birine uygun bir ev tahsis edilmesi; b) ibadet yerinin sürekli açık olması; c) kendileri ve ailelerini geçindirebilecek ücreti alabilecekleri iş imkanının yaratılması; d) ulaşımda kolaylık sağlanması; e) herkese haftada en az bir kez ilçeye gidip alış veriş yapma imkanı sağlanması; f) bulundukları yerdeki postanenin yeniden açılması; g) sağlık ve hijyen koşullarının düzeltilmesi; h) bulundukları yerde tıbbi yardım alabilme ve hemen bir sağlık uzmanına ulaşabilme imkanı sağlanması; i) güvenlik makamlarından daha insani muamele görme; j) binaların bakım görmesi; k) bir telefon hattı daha çekilmesi. Hükümet bunun üzerine, özellikle a), b), d) ve f) bendlerindeki talepleri yerine getirmek için bazı tedbirler aldığını bildirmiştir.(43)
Burada (Cala Reale) zorunlu ikamete tabi tutulanların durumu basında da eleştirilmiştir. İdari makamlar inceleme yapmış, koşulların iyileştirilmesi çok masraflı olacağından, İçişleri Bakanlığı burayı Ağustos 1977de zorunlu ikamete tabi tutulan bir bölge olmaktan çıkarmıştır. Başvurucu bu tarihte, bir yıldan beri Forceda yaşamaktadır.(43)
II. Konuyla İlgili İç Hukuk
Başvurucunun şikayet ettiği muamelenin hukuki dayanağı, 27 Aralık 1956 tarihli ve 1423 sayılı yasa ile 31 Mayıs 1965 tarihli ve 575 sayılı yasalardır. 1956 tarihli yasa, güvenliğe ve genel ahlaka karşı tehlike gösteren kişiler hakkında alınabilecek çeşitli önleyici tedbirleri (preventive measures) düzenlemektedir.(44-45)
Bu yasanın birinci maddesine göre yasa, diğer kişilerin yanında, çalışabilecek durumda olan boşta gezenlere ve kronik serserilere, kanundışı işlerle sık sık ve nam salacak biçimde ilgilenen kişilere ve davranışları ve yaşama tarzı nedeniyle suça eğilimli bir çevrede yaşamayı alışkanlık haline getirmiş olan veya davranışları suça eğilimli bir kişi olduğu izlenimi veren kişilere uygulanır. Emniyet Müdürlüğü böyle kişilere, gittikleri yolu düzeltmeye çağıran ve düzeltmedikleri takdirde daha sonraki maddede öngörülen tedbirlere başvurulacağını belirten bir uyarı yazısı gönderebilir. Başvurucuya 26 Eylül 1967 tarihli böyle bir uyarı yazısı gönderilmiştir.(46)
Kamu düzenine ve genel ahlaka karşı tehlike gösteren kişilerin ikametgahlarının dışına çıkmaları halinde, Emniyet Müdürlüğü onları geri gönderebilir ve önceden izin almadan ve üç yıllık süre doluncaya kadar çıkarıldıkları bölgeye dönmelerini yasaklayabilir; buna uymama bir aydan altı aya kadar cezayı gerektirir.(47)
Kamu düzenine veya genel ahlaka karşı tehlike gösteren kişiler, uyarıya rağmen gittikleri yolu düzeltmemeleri halinde, yasanın üçüncü maddesine göre özel bir polis gözetimi altına konabilirler; gerektiği takdirde bu tedbir, bu kişinin bir veya birden fazla il veya ilçeye girmemesi şeklinde bir tedbirle birlikte uygulanabilir; ciddi surette tehlikeli kişiler hakkında belirli bir bölgede zorunlu ikamete tabi tutulma kararı verilebilir. Bu tedbirlere, büyük şehir mahkemeleri karar vermeye yetkilidir; bu karar Emniyet Müdürlüğünün mahkeme başkanına gerekçeli bir yazıyla başvurması üzerine verilir; mahkeme heyet halinde toplanarak 30 gün içinde karar verir; mahkeme önce savcılık makamını, sonra ilgili kişiyi dinler; ilgili kişi yazılı sunuş yapabileceği gibi avukatla da temsil edilebilir. Taraflar bu karara karşı 10 gün içinde itirazda bulunabilirler; itirazın kararı durdurucu etkisi yoktur; Üst Mahkeme gerekçeli bir karar verir. Bu mahkemenin kararı da temyize tabidir; Temyiz Mahkemesi 30 gün içinde karar verir.(48)
Yasanın 3. maddesindeki tedbirlere karar verecek olan mahkeme, bir yıldan az beş yıldan çok olmamak üzere, bu tedbirlerin ne kadar süre uygulanacağını belirtir ve ilgili kişinin uyması gereken talimatları gösterir. Bu mahkeme, bu olaydaki gibi, suça eğilimli şekilde yaşayan şüpheli olduğu için özel gözetim tedbirine tabi tutulan bir kimseye, diğer talimatların yanında, iş araması ve ikametgahını belirlemesi talimatı verir ve polisin mahkemeye haber vermeden bu kişiyi bırakmamasını ister. Başvurucu gibi zorunlu ikamete tabi tutulan kişilere gözetim makamlarına haber vermeden evinden ayrılmama ve belirlenen günlerde ve istendiği her zaman polise görünme talimatı verilebilir; böyle kişilere taşımaları ve istendiği zaman göstermeleri gereken bir kart verilir.(49)
Emniyet Müdürlüğü, söz konusu tedbirleri uygulamakla görevlidir. Tedbir kararları, ilgili kişinin talebi üzerine ve polisin görüşü alındıktan sonra, artık uygulanmasına gerek olmadığı gerekçesiyle değiştirilebilir veya kaldırılabilir.(50)
Özel gözetime bağlı tedbirlerine veya zorunlu ikamet tedbirinin doğurduğu yükümlülüklere uymayan kişilere, önce üç aydan bir yıla kadar, sonra altı aydan iki yıla kadar tutma cezası verilebilir.(51)
1965 tarihli yasa bu hükümlerin mafyaya karşı uygulanmasını da getirmiştir. Bu yasanın birinci maddesine göre yasa, başvurucu gibi, hakkında mafya tipi örgütlere katıldığı konusunda kuşku duymak için kuvvetli sebepler bulunan kişilere de uygulanır. Savcı, daha önce kendisine uyarı verilmemiş böyle bir kimse hakkında da önleyici tedbirlerin uygulanmasını isteyebilir; kararı mahkemeler verir; bu yasanın 5. maddesine göre, zorunlu ikamete tabi tutulan yerden izinsiz olarak ayrılmanın cezası, altı aydan iki yıla kadar tutmadır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (Özet)
Başvurucu 17 Kasım 1975 ve 30 Ocak 1976 tarihlerinde İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna yaptığı başvuruda, İtalyan makamlarının keyfi olarak hareket ettiklerinden, kendisini bir şehirde ikamete zorunlu kılmak yerine minik bir kara parçasında yaşamaya zorladıklarından, burada çalışamadığından, aile ile birlikte yaşayamadığından, dini vecibelerini yerine getiremediğinden, çocuğuna eğitim sağlayamadığından şikayet etmiş ve tutulduğu yerdeki koşulları en barbar hapislik olarak nitelendirmiştir. Başvurucu, Sözleşmenin 3, 8 ve 9. maddeleri ile Birinci Protokolün 2. maddesine dayanmıştır.(53)
Komisyon, Hükümetten başvuruyla ilgili görüşünü sorarken, diğer noktaların yanında Sözleşmenin 5 ve 6. maddelerinin uygulanabilirliği konusunda görüş bildirmesini de istemiştir. Daha sonra başvurucu Sözleşmenin 5 ve 6. maddelerine açıkça atıfta bulunmuştur.(54)
Komisyon 1 Mart 1977 tarihli kabuledilebilirlik kararında, Birinci Protokol bakımından yapılan şikayeti temelsiz bulmuş, ancak diğer şikayetleri kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon 7 Aralık 1976 tarihli raporunda, oybirliğiyle Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlal edildiği, diğer maddelerin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(55)
Başvurucu 4 Nisan 1977 tarihinde, bu kez Forcedaki yaşama koşulları ile ilgili olarak Komisyona şikayette bulunmuştur. Komisyon bu başvuruyu birincisiyle birleştirmemiş, ancak 5 Ekim 1977 tarihinde bu başvuruyu kabuledilemez bulmuştur. Komisyona göre, burada kişi özgürlüğüne müdahale bulunmayıp sadece seyahat ve ikametgahını seçme özgürlüğüne müdahale vardır; bu haklar da İtalyanın henüz onaylamadığı Dördüncü Protokolün 2. maddesinde güvence altına alınmıştır.(56)
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 34 (Eski 25). maddesi
Hükümet, Komisyonun kendiliğinden başvuruyu Sözleşmenin 5 ve 6. maddeleri bakımından da ele almasına itiraz etmiştir. Hükümete göre, Sözleşmenin 25. maddesi bakımından bir bireysel başvuruda bulunabilmek için, başvurucunun Sözleşmede beyan edilen haklarının ihlal edilmesinden mağdur olduğunu iddia etmesi gerekir. Bu kelimeler ilgili kişilere bireysel başvuruda bulunma hakkı verdiği gibi, Komisyon önündeki yargılamanın konusunu da belirlemektedir. Oysa başvurucu, sadece Sözleşmenin 3, 8 ve 9. maddeleri ile Birinci Protokolün 2. maddesine dayanmıştır. Gerçi hukuki nitelendirme dava yargıcının işidir; ama Komisyon, bir kararı davacının gösterdiği olaylarla sınırlı tutma ilkesini görmezlikten gelmiştir. Komisyon, adanın iki buçuk kilometre karelik bir bölgesinde zorunlu ikamete tabi tutulmuş olma, her an gözetim altında olma, sosyal ilişki kuramama, zorunlu ikametgahın süresi gibi, başvurucunun başvuru dilekçelerinde sözünü etmediği olaylara dayanarak 5. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Hükümete göre bu, Komisyonun yetkisini aşması anlamına gelmektedir.(58)
Mahkemeye göre Hükümet, Komisyon kendisinden Sözleşmenin 5 ve 6. maddelerin uygulanmasıyla görüş istediği zaman, bu konudaki görüşünü çok yüzeysel bir biçimde dile getirmiştir. Hükümetin bu konudaki görüşlerini Komisyonun kabuledilebilirlik kararına kadar geliştirmemiş olması şaşırtıcı değildir; çünkü bu tarihe kadar Komisyonun Sözleşmenin 5 ve 6. maddeleri bakımından da inceleme yapacağı, yani sadece zorunlu ikamete tabi tutma tedbirini değil, bir de bu tedbirin uygulanma tarzını inceleyeceği açık değildir. Bu nedenle söz konusu sorun hakkında Hükümetin ilk itirazda bulunma hakkı düşmüş (estoppel) değildir.(59)
Mahkeme, Komisyon temsilcilerinin görüşlerine katılarak, Hükümetin bu konudaki itirazlarını reddetmiştir. Mahkemeye göre Sözleşmenin 25. maddesi, başvurucunun Sözleşmede beyan edilen haklardan birinin mağduru olduğunu iddia etmesini aramakta, Sözleşmenin hangi maddesinin, hangi fıkrasının ve hatta hangi hakkın ihlal edildiğini belirtmesini gerektirmemektedir. Komisyon Sözleşmenin bu hükmünü, Sözleşmenin amacına ve hedefine uygun yorumlamıştır. Komisyon kendi İçtüzüğünün 41(1). fıkrasındaki, başvurucunun mümkün olduğu kadar Sözleşme maddelerini belirtmesini arayan hükmüne yer vermiştir ki, bu terimlerin çok geniş anlamı vardır. Daha dar bir yorum, hiç bir hukuki yardım almadan Komisyona başvuran sıradan insanlar için adaletsiz sonuçlar yaratır.(60-61)
Hükümet, Komisyonun ve Mahkemenin belirli bir olayın hukuki nitelendirmesini yapma konusundaki yetkilerine itiraz etmemiştir. Ancak Hükümete göre başvurucu, fiziksel özgürlüğünün kısıtlandığını özü itibariyle de olsa ileri sürmemiştir. Hükümet bu konuda esas olarak başvurucunun avukatının başvuru dilekçesine ve daha sonra gönderdiği eklere dayanmıştır. Hükümete göre başvurucunun avukatının dilekçelerde başvurucunun zorunlu ikamete tabi tutulduğu Cala Realeyi, polis tarafından korunan, başka bir kimsenin girmesinin yasaklandığı, toprak artığı gibi çok küçük bir alan ve sadece suçu alışkanlık haline getirmiş kişilerle polislerin iskan ettiği bir yer olarak nitelendirmesi, yine başvurucunun en barbar hapishane, en aşağılayıcı ve zararlı hapsedilme olarak nitelendirmesi, Sözleşmenin 5. maddesine yabancı, mübalağa ve mecazlardır. Mahkemeye göre ise bunlar, Sözleşmenin 5. maddesinde güvence altına alınan haklara saygı gösterilmediğine dair şikayetlerdir.(62)
Mahkemeye göre, başvurucunun kişi özgürlüğünden çok Asinaradaki yaşama koşullarından şikayetçi olması, o kadar da belirleyici bir husus değildir. Bu davada böylesi bir ayrıma gitmek gerçekçi olmaz. Komisyon ve Mahkeme, bir başvurucu tarafından şikayet edilen konuları Sözleşmeye göre bir bütün olarak incelemek durumundadır. Komisyon ve Mahkeme, önlerindeki materyallerin ortaya koyduğu olayları, başvurucudan farklı bir biçimde hukuki açıdan nitelendirmekte serbesttir. Olaya bir bütün olarak bakıldığında, önlerine konan materyallerin bu davada 5. madde ile ilgili bir sorun ortaya koyduğu açıktır. Bu nedenle Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen olayın, 5 ve 6. maddeler bakımından resen incelenemeyeceği itirazının reddine karar vermiştir.(63)
II. Sözleşmenin 35 (Eski 26). Maddesi
Hükümet, başvurucunun kişi özgürlüğü ile ilgili şikayeti bakımından iç hukuk yollarını tüketmediği itirazında bulunmuştur. Bu itirazın birinci kolu, 1975 yılında Temyiz Mahkemesi önünde sona eren yargılamayla ilgilidir. Hükümete göre başvurucu, zorunlu ikamete tabi tutulduğu yerde, Sözleşmenin 5. maddesindeki kişi özgürlüğünün ihlal edildiği şikayetini, yargılamanın her hangi bir aşamasında en azından özü itibarıyla bile dile getirmiş değildir; Komisyon bu konudaki başvuruyu kabuledilebilir bulmakla hata etmiştir. Bunun yanında 1956 tarihli yasada sadece, zorunlu ikamete tabi tutma tedbirinin hukukilik denetimi öngörülmüştür; bu kararın icrasına yönelik düzenlemeler idarenin takdir alanına girmekte olup, mahkemelerin yetkisi dışındadır; örneğin bir kimsenin nerede tutulacağını idari makamlar belirler; mahkemeler bunu sadece kaydetmekle yetinir.(64-65)
Hükümetin itirazının ikinci kolu, 14 Kasım 1975 tarihli nakil talebiyle ilgilidir. Hükümete göre bu nakil talebi, şikayet konusu ihlalin ortadan kaldırılmasıyla ilgili olmakla birlikte, başvurucu bu konudaki talebini Komisyona başvurduktan üç gün önce yaptığı için, talep henüz görüşülmekte idi. Ayrıca bu talep yetkisiz mahkemeye yapılmıştır; buna rağmen bu mahkeme yetkisizlik kararı vermekle birlikte, verdiği kararın İçişleri Bakanlığına ve yerel makamlara iletilmesini istemiştir. Başvurucu bunun üzerine her hangi bir hukuki yola başvurmamıştır.(66)
Mahkeme bu tür ilk itirazları, daha önce kabuledilebilirlik konusunun ilk incelenmesi aşamasında ileri sürülmüş olması şartıyla, nitelikleri ve koşulları elverdiği ölçüde ele alacaktır (bk. 13.05.1980 tarihli Artico kararı, parag. 24 ve 27). Mahkeme her iki koldaki itiraz bakımından ilk önce bu koşulun yerine getirilmiş olduğuna ve Hükümetin itiraz hakkının düşmüş olmadığına ikna olmalıdır.(67) Mahkeme, zorunlu ikamete tabi tutma kararının usulüyle ilgili ilk itiraz bakımından, Hükümetin itiraz hakkının düşmediği sonucuna varmıştır.(68-69)
Mahkemeye göre başvurucu, ulusal mahkemeler önünde söz konusu tedbirin uygulanmasıyla ilgili olarak, Sözleşmenin 3, 6, 8 ve 9. maddelerindeki haklar bakımından ihlal bulunduğunu ileri sürmüştür; kişi özgürlüğü ile ilgili şikayetini ise en azından özü itibarıyla ulusal makamlar önünde dile getirip getirmediği incelenmelidir.(70)
Mahkemeye göre başvurucu, zorunlu ikamete tabi tutma usulünün başladığı Ocak 1975te, 1956 ve 1965 tarihli yasalar nedeniyle kişi özgürlüğünden yoksun bırakıldığını iddia edemezdi; çünkü o tarihte hala tutuklu bulunuyordu; savcının bu konudaki talebini Milan Mahkemesinin kabul edip etmeyeceğini bilemezdi; üstelik Cala Realeya gönderilen kişilerin durumunun ne olduğunu da bilmiyordu. Öte yandan başvurucu Asinara Adasına vardıktan hemen sonra, burada tutulmasının 1956 ve 1965 tarihli yasalara uygun olmadığı konusunda Üst Mahkemeye bu karar aleyhine itirazda bulunmuştur. Başvurucu bu başvurusunda, burada fiziksel ve ruhsal olarak bir mahpus olduğunu ve bu durumun tutukluluk koşullarından daha kötü olduğunu ileri sürmüş; hatta Cale Realeyı bir temerküz kampına benzetmiştir. Üst Mahkeme itirazın reddine dair verdiği 12 Mart 1975 tarihli kararında, Asinaranın zorunlu ikamete tabi tutma bakımından uygun bir yer olmadığını kabul etmek için bir sebep bulunmadığını, söz konusu tedbirlerin amacının başvurucuyu muhitinden ayırmak ve ilişkilerini zorlaştırmak olduğunu, başvurucu gibi tehlikeli bir kimseyi gözetim altında tutmanın, bazı ferdi hakların kısıtlanmasını haklı gösterecek kadar önemli olduğunu belirtmiştir. Başvurucu daha sonra bu karar aleyhine Temyiz Mahkemesine başvururken, zorunlu ikamete tabi tutulan bir kimsenin, Asinara gibi toprak artığı kadar küçük bir yerde tutulmasına Anayasanın izin vermediğini belirtmiş, ama başvurucunun bu temyizi 6 Ekim 1975 tarihinde reddedilmiştir.(71)
Mahkemeye göre olay bir bütün olarak ele alındığında, başvurucunun ulusal mahkemeler önünde fiziksel özgürlüğünden yoksun bırakıldığı şikayetinde bulunduğu sonucuna varılmalıdır.(71)
Hükümet, iç hukuk yollarının özü itibariyle kullanılması kavramına itiraz etmiştir. Hükümete göre bu kavram aşırı ölçüde muğlak olup, Sözleşmenin 26. maddesinde Devlete tanınmış korumayı anlamsız kılacaktır; çünkü bu kavram, iç hukuktaki temel usul kurallarını alt üst etme ve İtalyan hukukuna yabancı bir hukuk yolu dış plazması oluşturma sonucunu verecektir.(72)
Mahkeme bu görüşe katılmamıştır. Mahkemeye göre, ulusal düzeyde gerekli mahkemeleri ve yargı yerlerini kurmak, bunların yargı yetkilerine sınırlar koymak ve bu yerlere dava açmanın şartlarını belirlemek, Sözleşmeci Devletlere düşen bir görevdir. Ancak uluslararası hukukun genel olarak tanınmış kurallarına atıfta bulunan Sözleşmenin 26. maddesi, belirli bir esneklikle ve aşırıcı biçimcilikten uzak bir şekilde uygulanmalıdır (bk. 10.11.1969 tarihli Stögmüller kararı, parag. 11; 16.07.1971 tarihli Ringeisen kararı, parag. 89, 92; 27.02.1980 tarihli Deweer kararı, parag. 29).(72)
Mahkeme, başvurucunun hem itiraz ve hem de temyiz aşamasında şikayet ettiği konular birlikte ele alarak, bunların özgürlükten yoksun bırakma şikayeti oluşturduğu sonucuna varmıştır. Başvurucunun açıkça Sözleşmenin 5. maddesine atıfta bulunmadığı doğrudur; ancak bu şartlarda daha özel bir atıfta bulunması zorunlu değildir, çünkü özel olarak atıfta bulunması, başvurucunun izlediği amaca varması için tek yol değildir. Başvurucu İtalyan mahkemeleri önünde, 1956 tarihli yasanın kişi özgürlüğünden yoksun bırakacak şekilde uygulandığına dair iddialar sunmuştur. Başvurucu İtalyan mevzuatından, Sözleşmenin 5. maddesinde güvence altına alınan hakkın ihlali iddiasına eşdeğerde bir itiraz çıkarsamıştır. Başvurucu böyle yapmakla, ulusal mahkemelere ve özellikle Üst Mahkemeye, Sözleşmenin 26. maddesinde Sözleşmeci Devletlere tanınan, kendileri hakkındaki ihlal iddialarını düzeltme imkanı (bk. 18.06.1971 De Wilde, Ooms ve Versyp (Usul hk) kararı, parag. 50; 09.10.1979 tarihli Airey kararı, parag. 18) sağlamıştır.(72)
Hükümet ayrıca, başvurucunun bu konudaki iddiasını yetkisiz ulusal mahkemeler önünde ileri sürmüş olduğunu belirtmiştir.(73)
Mahkemeye göre deliller, Üst Mahkemenin ve Temyiz Mahkemesinin başvurucunun şikayeti hakkında yetkisizlik kararı vermediklerini göstermektedir; Üst Mahkeme Sassari ilçesi polisinden bilgi edindikten sonra, Asinaranın zorunlu ikamete tabi tutma bakımından uygun bir yer olmadığını söylemek için hiç bir sebep olmadığı sonucuna varmıştır. Bu mahkeme maddi olaylara dayanarak, bir kimsenin hukuki menfaatlerinin kısıtlanmasına niçin karar verdiğini izah etmiştir. Temyiz Mahkemesi de savcının mütalaasını kabul ederek, başvurucunun iddiasını temelsiz bulmuştur. Öte yandan gerçekten de Üst Mahkemenin ve Temyiz Mahkemesinin Asinaradaki tutulma koşullarını başvurucunun kişi özgürlüğüne saygı gösterilmesini sağlayacak yetkileri yoksa, Komisyonun temsilcilerinin ifade ettiği gibi, bu mahkemeler önünde kullanılan başvuru yollarının Sözleşmenin 26. maddesiyle bir ilgisi yok demektir. Öte yandan Hükümet, başvurucunun durumuna uygun başka bir hukuk yolu olduğunu savunmamıştır.(73)
İç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının ilk kolunun doğruluğu kanıtlanamamıştır.(74)
Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının ikinci kolu, 6 Ekim 1975 tarihli karardan sonra başvurucunun Sözleşmenin 26. maddesine uygun davranabilmek amacıyla başka bir yere nakil için talepte bulunmasının gerekli olup olmadığı sorunuyla ilgilidir.(75)
Hükümet daha başlangıçtan itibaren, başvurucunun 14 Kasım 1975te Milan Mahkemesine nakil talebinde bulunduktan hemen sonra, daha bu mahkeme karar vermeden İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurmuş olması nedeniyle, bu başvurunun prematüre olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, başvurucunun bu mahkemenin 20 Ocak 1976 tarihinde verdiği karara karşı kanun yollarını kullanmadığını belirtmiştir. Hükümet öte yandan, başvurucunun nakil talebini yetkisiz bir mahkemeye yaptığını savunmuştur. Mahkeme, Hükümetin bu çerçevede itiraz hakkının düşmüş olmadığı sonucuna vardıktan sonra itirazın kanıtlanması sorununu ele almıştır.(76)
Mahkemeye göre, başvurucunun Komisyona ilk başvurusunu Milan Mahkemesinin kararından bir kaç hafta önce yapmış olması fazla önemli değildir; çünkü Komisyonun başvuruyu kayda geçtiği 2 Şubat 1976dan önce Milan Mahkemesi kararını vermiştir.(77)
Mahkeme, nakil talebinin yapıldığı Milan Bölge Mahkemesinin yetkisiz olduğu görüşüne katılmamıştır. Çünkü başvurucu, biri Milan Bölge Mahkemesi Başkanına hitaben, diğeri ise mahkeme heyetine hitaben iki dilekçe vermiştir. Bu dilekçelere 20 Ocak 1976 tarihli kararla tek bir yanıt verilmiştir. Bu mahkeme ilk önce önleyici tedbirleri uygulama görevinin güvenlik makamlarının görevi olduğunu, kararın icrasını izlemekle görevli yargıcın görevi olmadığını belirtmiştir. Ancak mahkeme bununla yetinmemiş, konuyla ilgili yetkisinden vazgeçmemiş ve Cala Realede ikamete tabi tutulan kişilere uygulanan bu özel yalıtım biçimini haklı görmüştür. İşte bu nedenle, Bölge Mahkemesi başvuruları reddetmiş, ancak başvurucunun burada yaşama koşullarının iyileştirilmesi için verdiği kararın bir kopyasının İçişleri Bakanlığına ve Sassari Emniyet Müdürlüğüne gönderilmesini istemiştir. Bunun da ötesinde bu mahkeme 22 Temmuz 1976da başvurucunun Forceya nakledilmesine karar vermiştir.(78)
Mahkemeye göre Hükümet, başvurucunun talebini yargısal makamlar yerine, yargısal denetime tabi idari makamlara yöneltmesi gerektiğini kanıtlayamamıştır. Hükümet bu savunmasını destekleyecek her hangi bir örnek gösterememiştir.(79)
Öte yandan Mahkemeye göre, Sözleşmeci Devletlerin bazı konulardaki yasaları, yürürlükteki karar yargısal bir karar olsa bile, bireylerin bu kararların iptali veya değiştirilmesi için başvurmalarına imkan vermektedir. Ancak Sözleşmenin 26. maddesi, sayısız kereler tekrarlanabilecek olan bu tür adımların atılmasını zorunlu kılacak olsaydı, sorunun Strasbourg organları önüne getirilmesinin önüne sürekli bir engel çıkarmış olurdu.(80)
Böylece Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi sorununun ikinci kolunun da kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır.(81)
Bu nedenlerle Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine karar vermiştir.
III. Sözleşmenin 37 (Mahkeme Eski İçtüzüğünün 47.) maddesi
Hükümete göre başvurucu, zorunlu ikamete tabi tutulduğu Asinaradaki Cala Realeden, Komisyonun 1 Mart 1977 tarihli kabuledilebilirlik kararından önce, 22 Temmuz 1976da Forceya gitmek üzere ayrılmıştır. Kasım 1977den itibaren Asinara, zorunlu ikamete tutulan bir yer olmaktan çıkarılmıştır. Hükümete göre başvurucu amacını nakil talebiyle ve Komisyona başvuru yoluyla elde ettiği için, bu davanın konusu kalmamıştır; Mahkemenin vereceği hüküm, kendisine özellikle Sözleşmenin 50. maddesi bakımından daha büyük bir fayda sağlamayacaktır.(82)
Mahkemeye göre, Hükümet bu savunmasını Komisyon önünde 1 Mart 1977 tarihinden önce ve sonra yaptığı için, itiraz hakkının düşmesi sorunu bulunmamaktadır.(83)
Mahkemeye göre Hükümet, De Becker - Belçika kararına dayanarak, açıkça belirtmeksizin, Mahkemeden davanın düşürülmesi talebinde bulunmuştur. Bu nedenle, konuyu Mahkeme (Eski) İçtüzüğünün 47. maddesi bakımından incelemek gerekmiştir.(84)
Mahkeme (Eski) İçtüzüğünün 47(2). fıkrası, üçünü fıkradaki şartlara tabi olarak, Mahkemenin davanın düşmesine karar verebileceğini öngörmektedir. Ortada dostane çözüm veya bir anlaşma bulunmadığı için, soruna bir çözüm getiren türden bir olay bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.(85)
Mahkemeye göre Sözleşme bakımdan incelenen davalar çoğunlukla beyan edici bir karar elde etme amaca hizmet etmektedirler. Komisyon ve daha sonraki aşamada Mahkeme, davanın açılmasından önce meydana gelmiş bulunan çok sayıda ihlal iddiasını incelemişler ve Mahkeme bu iddialar hakkında karar vermiştir.(85)
Bu davadaki uyuşmazlığın konusu, 8 Şubat 1975 ile 22 Temmuz 1976 tarihleri arasında meydana gelmiş olup, Hükümet bu olayın Sözleşmeyi ihlal etmediğini iddia etmektedir. Ayrıca Milan Bölge Mahkemesi 22 Temmuz 1976da başvurucunun Forceya nakline karar verirken, adanın güvenliği ve adaletin gereği gibi yerine getirilmesi düşüncesine dayanmış, başvurucunun şikayetlerine değinmemiştir. Bu nedenle taraflar arasındaki uyuşmazlık sürmekte olup, Mahkemenin kararı bunun çözümüne hizmet edecektir. Ayrıca başvurucu, Sözleşmenin 50. maddesine göre adil karşılığa hükmedilmesini istemiştir. Mahkeme, Sözleşmenin ihlal edildiğine karar verecek olursa, bu talep hakkında da karar vermesi gerekecektir. Bu nedenle sorun çözüme kavuşmuş değildir.(85)
Mahkeme kararları ayrıca, Sözleşmedeki hükümlerin izah edilmesine, korunmasına ve geliştirilmesine hizmet etmek suretiyle, Sözleşmeci Devletlerin üstlendikleri yükümlülüklere saygı göstermelerine katkıda bulunur (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 154). Bu dava, özellikle 5. madde bakımından karar vermeyi gerektiren önemde yorum sorunlarını ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, konusuz kaldığı gerekçesiyle davanın düşmesi talebinin reddine karar vermiştir.(86)
IV. Sözleşmenin 5(1). fıkrasının uygulanabilirliği
Hükümet, bu dönemde İtalyadaki kamu düzenin siyasal terör olayları ve mafya tarafından tehdit edildiğini vurgulamıştır. Buna karşılık Mahkeme, bu olayı genel bağlamını göz ardı etmeden, bireysel başvurudan kaynaklanan davalarda dikkatini mümkün olduğu kadar, somut olayda ortaya çıkan sorunlara yoğunlaştıracağını hatırlatmıştır. Buna göre Mahkemenin görevi, 1956 ve 1965 tarihli yasaların Sözleşmeye uygunluğunu denetlemek değil (bk. 27.02.1980 tarihli Deweer kararı, parag. 40; 04.12.1979 tarihli Schiesser kararı, parag. 32; krş. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 149), fakat bu yasaların başvurucuya uygulanma tarzını, yani kendisinin Asinarada 8 Şubat 1975ten 22 Temmuz 1976ya kadar zorunlu ikamete tabi tutulduğu koşulların Sözleşmeye uygunluğunu denetlemektir.(87-88)
Mahkeme önce olayda kişi özgürlüğüne bir müdahale bulunup bulunmadığını, yani olayda özgürlükten yoksun bırakma olup olmadığını, daha sonra Sözleşmenin birinci 5(1). fıkrasındaki hükümlere aykırılık olup olmadığını incelemiştir.(89)
Kişi özgürlüğünden yoksun bırakma bulunup bulunmadığı konusunda Komisyon, başvurucunun Asinarada Sözleşmedeki anlamıyla kişi özgürlüğünden yoksun kaldığı görüşündedir. Komisyon, başvurucunun tutulduğu alanın çok küçük olmasına, hemen her zaman gözlem altında bulunmasına, sosyal ilişki kuramamasına ve Cala Realede kaldığı sürenin uzunluğuna özel bir önem vermiştir.(90)
Hükümet, Komisyonun bu analizine karşı çıkmıştır. Hükümete göre, yukarıdaki faktörler, bir adada zorunlu ikamete tabi tutulanların durumunu İtalyan hukukuna göre mahpusların durumu ile karşılaştırabilme imkanı vermemektedir. Hükümete göre, özgürlüğün ayrıcı niteliği ayrılan alandan çok, bu alanın kullanılabilirliğidir ki, İtalyanın bir bölgesinde iki buçuk kilometre karelik alandan daha küçük alanlar da vardır; başvurucu oturduğu binadan sabah 7 ile akşam 10 arasında çıkabilmektedir; eşi ve çocuğu on altı ayın on dört ayı boyunca kendisiyle birlikte kalmıştır; Sözleşmenin sadece özgür kişilere tanıdığı konut dokunulmazlığı ve aile yaşamına saygı hakları korunmuştur; cezaevinde görebileceği muameleden daha iyi bir muamele görmüştür; Cala Reale sınırları içinde yaşayan 200 kadar özgür kişi ile sosyal ilişki kurabilecek durumdadır; izin verildiği takdirde Sardunya Adasına veya anavatana gidebilmektedir; polise bildirimde bulunma şartıyla telefon görüşmesi yapabilmektedir; şikayetçi olduğu gözetim bu konudaki kararın varlık nedenidir.(91)
Mahkemeye göre, Sözleşmenin 5(1). fıkrası kişi özgürlüğünden söz ederken, kişinin fiziksel özgürlüğünü kastetmiştir. Bu fıkranın amacı, hiç kimsenin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını sağlamaktır. Bu fıkra sadece seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasıyla ilgili değildir; seyahat özgürlüğüne ilişkin kısıtlamalar Dördüncü Protokolün 2. maddesinde düzenlenmiştir. Mahkemeye göre bir kimsenin kişi özgürlüğünden yoksun bırakılıp bırakılmadığını belirlerken kalkış noktası, o kimsenin içinde bulunduğu somut durum olup, tartışma konusu tedbirin türü, süresi, etkileri ve uygulanma tarzı gibi, bütün faktörler dikkate alınmalıdır (bk. 08.06.1976 Engel ve Diğerleri kararı, parag. 58-59).(92)
Mahkemeye göre, özgürlükten yoksun bırakma ile özgürlüğün kısıtlanması arasındaki fark, sadece bir derece ve yoğunluk farkı olup, nitelik veya öz farkı değildir. Mahkeme, 5. maddenin uygulanabilir olup olmadığı konusunda bir görüş belirtmekten kaçınamaz.(93)
Mahkemeye göre, 1956 tarihli yasada öngörüldüğü biçimiyle özel gözetim tedbiriyle birlikte belirli bir alanda zorunlu ikamete tabi tutma kararı, kendiliğinden Sözleşmenin 5. maddesinin kapsamına girmez. Bu demek değildir ki, böyle bir tedbirin uygulanma tarzından hiç bir zaman özgürlükten yoksun bırakma sonucu doğmaz; tedbirin uygulanma tarzı, bu davada incelenecek tek sorundur.(94)
Mahkemeye göre, Hükümetin ileri sürdüğü gerekçeler hafif değildir; bunlar başvurucuya Asnirada uygulanan muamele ile hapishanede klasik olarak tutulma arasındaki farkları göstermektedir. Bununla birlikte özgürlükten yoksun bırakma, çeşitli biçimlerde görülebilir; hukuki standartlardaki gelişmeler nedeniyle çeşitlilikleri de artmıştır; Sözleşme, demokratik Devletlerde halen hüküm süren kavramlar ışığında yorumlanmalıdır (bk. 25.04.1978 tarihli Tyrer kararı, parag. 31).(95)
Mahkemeye göre, başvurucunun hareket edebileceği alan bir hücrenin boyutlarından fazladır ve fiziksel engellerle çevrili değildir ama, bu alan ulaşılması zor bir adanın küçük bir bölümünü kapsamakta olup, adanın onda dokuzu hapishanedir. Başvurucu bu adanın eski bir sağlık kuruluşundan kalan binaları içeren Cala Reale denilen küçük bir mevkiinde kalmıştır; tamire muhtaç bu binalardan başka bir polis karakolu, bir okul ve bir ibadethane vardır. Başvurucu burada kendisi gibi aynı tedbire tabi tutulan kişilerle ve polislerle birlikte yaşamak durumundadır. Asinarada daimi ikamet eden kişiler Cala dOliva denen ve başvurunun giremediği alanda yaşamaktadırlar. Bu nedenle, başvurucu ailesi, kendisi gibi tutulanlar ve polisler dışında, başka kişilerle ilişki kurma imkanına sahip değildir. Gözetim devamlı olup sert bir biçimde yürütülmektedir. Başvurucu yetkililere önceden haber vermeden sabah 7 ile akşam 10 arasında binadan çıkamamaktadır. Başvurucu her gün iki kez yetkililere görünmek durumunda olup, telefon görüşmesi yapmak istediği kişinin numarasını ve ismini yetkililere vermek durumundadır; Sardunya Adasına veya ana vatana geçebilmek için yetkililerden izin almak durumundadır ve bu gezi polis nezaretinde yapılmaktadır. Başvurucu yükümlülüklerinden birini yerine getirmediği takdirde tutuklanabilir. Son olarak, başvurucu burada on altı ay kalmıştır.(95)
Mahkemeye göre bu tedbirlerin tek tek ele alınması halinde, özgürlükten yoksun bırakmadan söz edilemez, ancak bir bütün olarak ve birlikte ele alındığında, Sözleşmenin 5. maddesindeki kategorileştirme bakımından bir sorun ortaya çıkarabilir. Bu tedbir bazı bakımlardan açık cezaevine veya bir disiplin birimine kapatılmaya benzemektedir (bk. 08.06.1976 tarihli Engel ve Diğerleri kararı, parag. 64). Milan Bölge Mahkemesi 20 Ocak 1976 tarihli kararında bu muameleyi tatmin edici görmemiştir. İçişleri Bakanlığı Ağustos 1977de, Asinarayı zorunlu ikamet yeri olmaktan çıkarmıştır. Bu karar, başvurucunun İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurusuyla da ilgilidir. Bir çok belge, bu adanın 1956 ve 1965 tarihli yasaların uygulanması için elverişli bir yer olmadığını göstermektedir. Bu durum davalı Devlet tarafından da kabul edilmiştir. Mahkeme çeşitli faktörlerin dengesine bakarak, bu olayda özgürlükten yoksun bırakma bulunduğunu kabul etmiştir. Bu nedenlerle Mahkeme, olayda Sözleşmenin 5(1). fıkrasının uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır.(95)
V. Sözleşmenin 5(1). fıkrası ihlali iddiası
Mahkemeye göre bundan sonra bu durumun, Sözleşmenin 5(1). fıkrasında Sözleşmeci Devletlere bireyleri gözaltına alma veya tutma yetkisi veren sınırlı sayıdaki şartlardan birine girip girmediği belirlenmelidir.(96)
Mahkeme, Sözleşmenin 5(1). fıkrasının (d) ve (f) bendlerinin olayla ilgili görmeyerek, diğer bendlerdeki durumlardan her hangi bir tanesinin olayda bulunup bulunmadığını incelemiştir. Bu çerçevede Mahkeme önce, Hükümetin olayda 5(1)(e) bendindeki serserilerin tutulması şartına uygunluk iddiasını incelemiş, daha sonra da resen diğer bendlere göre inceleme yapmıştır.
VI. Sözleşmenin 5(1)(e) bendi
Hükümet alternatif olarak, başvurucu gibi mafya üyelerinin serseri ve daha fazlası olduklarını belirterek, durumun Sözleşmenin 5(1)(e) bendine uygun olduğunu savunmuştur. Hükümete göre, Sözleşmede ve serseriliğin tanımlandığı 1956 tarihli yasanın 1. maddesinde olduğu gibi, İtalyan hukukunda bir serserinin özgürlüğünün kısıtlanmasına ve hatta özgürlüğünden yoksun bırakılmasına imkan verilmesinin nedeni, bu kimsenin sabit bir ikametgahının veya açık bir mesleki faaliyetinin bulunmamasından çok, böyle bir kimsenin geçim kaynaklarını belirleme imkanının bulunmamasıdır. Hükümete göre olayda bu tehlike unsurunun bulunduğu, Milan Bölge Mahkemesinin 30 Ocak 1975 tarihli kararında ifade edilmiş olup, bu mahkeme buna ilave olarak ve her şeyden öte, başvurucunun adam kaçırma faaliyetleri içinde bulunan mafya örgütleriyle ilişkide bulunmasından kaynaklanan çok daha ciddi bir tehlikenin varlığını kaydetmiştir. Hükümete göre, uluslararası bir belgede tipik bir İtalyan olgusu olan mafya için ayrı bir hüküm konamazdı; ancak Sözleşmenin 5(1)(e) bendinin serserilerin tutulmasına imkan tanırken mafya üyelerinin özgürlükten yoksun bırakılamayacağını söylemek, saçma sonuçlara yol açacaktır.(97)
Mahkemeye göre olayda ne Milan Emniyet Müdürlüğünün ne savcılığın yazılarında, ne Milan Bölge Mahkemesinin ne de Üst Mahkemenin kararında 1956 tarihli yasanın 1. maddesine atıfta bulunulmuştur. Bu makamlar 1956 tarihli yasaya, mafya türü örgütlere üyeliğinden kuvvetli kuşku duyulan kişilerle ilgili olan 1965 tarihli yasayla bağlantılı olarak dayanmışlardır. Ayrıca bu makamlar, başvurucuyu bir serseri olarak görmemişlerdir. Bu makamlar, başvurucunun daha çok adli siciline, yasadışı faaliyetlerine, suçu itiyad haline getirmiş kişilerle olan ilişkilerine ve dahası mafya ile olan ilişkilerine vurguda bulunmuşlardır.(98)
Mahkemeye göre bütün bunlara rağmen, başvurucunun yaşama tarzı, Sözleşme bakımından kullanılması gereken serseri kavramının olağan anlamıyla bağdaşmamaktadır (bk. 18.06.1971 tarihli De Wilde, Ooms ve Versyp kararı, parag. 68; akıl zayıflığı terimi için krş. 24.10.1979 tarihli Winterwerp kararı, parag. 68). Hükümet başvurucuyu geniş anlamına göre serseri, paralı serseri olarak nitelendirmiştir. Ne var ki Sözleşmenin 5(1). fıkrası, dar yorumlanmayı gerektirmektedir (bk. 24.10.1979 tarihli Winterwerp kararı, parag. 37).(98)
Mahkemeye göre Hükümetin iddiası bir başka açıdan da itiraza açıktır. Sözleşmenin 5(1)(e) bendinde serserilerin yanında, akıl zayıflığı bulunan, alkolik, uyuşturucu müptelalarına da yer verilmiştir. Sözleşmenin bu son sayılan topluma uyumsuz kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarına imkan vermesinin nedeni, bu kişilerin sadece bazen toplum için tehlike teşkil edebilmeleri değil, ama aynı zamanda kendi menfaatlerinin de tutulmalarını gerektirebilmesidir.(98)
Bu nedenlerle Mahkeme, olayda başvurucunun tutulmasının, serserilerin tutulması şartına girmediği sonucuna varmıştır.
VII. Sözleşmenin 5(1)(a) bendi
Mahkeme olayın, Hükümet tarafından iddia konusu edilmeyen Sözleşmenin 5(1). fıkrasının diğer bendlerine de girip girmediğini incelemiştir.(99)
Mahkemeye göre, başvurucunun zorunlu ikamete tabi tutulması, belirli bir suç nedeniyle verilen bir ceza olmayıp, bir suça eğilime dair belirtilerin bulunması nedeniyle alınan önleyici bir tedbirdir. Komisyona göre olaydaki tutma tedbiri, (a) bendindeki yetkili mahkemenin mahkumiyet kararından sonra hapislik değildir. Mahkemeye göre Sözleşmenin 5(1)(a) bendi, 6(2). fıkrası ve 7(1). fıkrası ile karşılaştırıldığında, cezai veya disiplin niteliğinde (bk. 08.06.1976 tarihli Engel ve Diğrleri kararı, parag. 37) bir suçun bulunduğu hukuka göre ortaya konmadıkça, mahkumiyet kararı verilemeyeceğini göstermektedir. Dahası, mahkumiyet teriminin önleyici veya güvenlik tedbiri için kullanılması, ne bu alandaki dar yorum ilkesine, ne de suçun tespiti deyiminin işaret ettiği olguya uygundur. Bu nedenle Mahkeme olayda başvurucunun tutulmasının, yetkili mahkemenin mahkumiyet kararından sonra hapsedilme şartına girmediği sonucuna varmıştır.(100)
VIII. Sözleşmenin 5(1)(b) bendi
Mahkemeye göre, 1956 tarihli yasada öngörülen usule göre yargısal kararlar, önceki bir uyarıya (diffida) uymama nedeniyle getirilen bir tür yaptırımdır. Ancak uyarıda bulunulması, bu olaydaki gibi 1965 tarihli yasa uygulanacaksa, kaçınılmaz değildir. Dahası, uyarı Emniyet Müdürlüğü tarafından verilir; dolayısıyla bu uyarı, bir mahkeme kararı değildir.(101)
Mahkemeye göre, hukukun öngördüğü bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için terimleri, hukukun bir kimseyi özel ve somut bir yükümlülüğü yerine getirmeye zorlamak için tutulmasına izin verdiği durumlara uygulanır. Oysa Komisyonun da doğru olarak vurguladığı gibi, 1956 ve 1965 tarihli yasalar, genel yükümlülükler yüklemektedir.(101)
Bu nedenlerle Mahkeme, olayın mahkeme kararına uymama nedeniyle tutma şartına veya hukukun öngördüğü bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için tutma şartına girmediği sonucuna varmıştır.
IX. Sözleşmenin 5(1)(c) bendi
Mahkemeye göre, başvurucunun Asinarada tutulduğu süre boyunca, kendisi hakkında suç işlediğinden makul kuşku bulunmakta ve hakkındaki suç isnadları devam etmektedir. Ne var ki, Bölge Mahkemesi, Üst Mahkemesi ve Temyiz Mahkemesi kararlarının hiç biri yapılmakta olan soruşturma ile ilgili değildir. Bu mahkemelerin kararları, 1956 ve 1965 tarihli yasa hükümlerine dayanmaktadır; bu yasalardaki hükümler, bir suç isnadı bulunup bulunmadığına bakılmaksızın uygulanabilir nitelikte olup, tutulan kişinin daha sonra kanunen yetkili makam önüne çıkarılmasını gerektirmemektedirler. Başvurucunun tutukluluğu, Ceza Usul Kanununun 272(1). fıkrasında öngörülen iki yıllık süre dolduktan sonra 8 Şubat 1975 tarihinde sona ermiştir. Bu yasalar, başvurucunun ima etmesine rağmen kanıtlayamadığı şekilde, tutukluluk süresini uzatmak için kullanılmışlarsa, bu tutma hukuka uygun olmayacaktır. Sadece İngilizce metinde bulunan hukuka uygun (lawful) tutma sözcüğü ve bu sıfatta ifade edilen ilke, 5(1). fıkrasının bütününe egemen durumdadır (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 199). Ayrıca, 5(1)(c) bendi ile birlikte okunan üçüncü fıkra bakımından, hatta 18. madde bakımından sorunlar ortaya çıkabilirdi.(102)
Mahkemeye göre, şikayet konusu tedbirin alınma nedenine daha yakın bir hipotez, başvurucunun suç işlemesini önlemek için makul nedenlerin bulunması veya kaçmasının engellenmesidir. Ancak bu durumda da tedbirlerin hukuka uygunluk sorunu ortaya çıkacaktır; çünkü, sadece 1956 ve 1965 tarihli yasalara dayanarak verilen bu tür bir zorunlu ikamete tabi tutma kararı, uygulanma tarzı hariç tutulduğunda, özgürlükten yoksun bırakma oluşturmaz. Ayrıca, Sözleşmenin 5(3). fıkrasındaki şartlara uygunluk bulunup bulunmadığını da incelemek gerekecektir (bk. 01.07.1961 tarihli Lawless kararı, parag 43-44). Her halükarda suç işlemesini önlemek için makul nedenler bulunması halinde tutma deyimi, mafya üyesi gibi sürekli bir biçimde suça eğilimli olması nedeniyle tehlike arz eden bir kişiye veya kişiler kategorisine karşı önleyici bir politika için kabul edilmiş değildir; bu hüküm, belirli ve somut bir suçu önlemesi için Sözleşmeci Devletlere verilmiş bir araçtan başka bir şey değildir. Bunun böyle olduğu, hem Fransızca metindeki bir suçu şeklinde tekil kullanıımdan ve hem de hiç kimsenin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını sağlama şeklindeki Sözleşmenin 5. maddesinin amacından (bk. 24.10.1979 tarihli Winterwerp kararı, parag. 37) anlaşılmaktadır.(102)
Bu nedenlerle Mahkeme, olayda başvurucunun tutulmasının, suç işlediğinden makul kuşku duyulması üzerine tutma veya suç işlemesini önlemek için tutma şartına girmediği sonucuna varmıştır. Mahkeme, başvurucunun 8 Şubat 1975 tarihinden 22 Temmuz 1976 tarihine kadar tutulması nedeniyle keyfi özgürlükten yoksun bırakma yasağı getiren 5(1). fıkrasının ihlaline karar vermiştir.
X. Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali iddiası
Başvurucu adada tutulduğu sırada içinde bulunduğu koşulların insanlıkdışı muamele olmasa bile, en azından aşağılayıcı olduğunu iddia etmiştir. Komisyon bu görüşe katılmamıştır.
Mahkemeye göre, başvurucunun şikayet ettiği durumun nahoş ve hatta sıkıcı olduğuna kuşku yoktur. Ne var ki, bütün koşullar dikkate alındığında bu durum, 3. maddenin kapsamına girecek ağırlıkta bir muamele değildir. Bu nedenle Mahkeme, olayda aşağılayıcı muamele yasağının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
XI. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının uygulanabilirliği
Başvurucu Temyiz Mahkemesinde 1975 yılında sona eren yargılamanın, Sözleşmenin 6. maddesindeki güvenceleri taşımadığını ileri sürmüştür. Komisyon buna katılmamıştır.
Mahkemeye göre, suç isnadı ve karara bağlama terimleri Sözleşmeye göre yorumlansa bile, olaydaki yargılama bir suç isnadının karara bağlanmasıyla ilgili değildir (bk. 08.06.1976 tarihli Engel ve Diğerleri kararı, parag. 81). Tehlikede bulunan kişi özgürlüğünün kişisel hak olup olmadığı ise tartışmalı bir konudur (bk. 21.02.1975 tarihli Golder kararı, parag. 33; 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag, 235). Her halükarda Mahkemeye göre deliller, olayda 6(1). fıkrasının ihlal edildiğini ortaya koymamıştır.(108)
Bu nedenle Mahkeme, adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
XII. Sözleşmenin 8. maddesinin ihlali iddiası
Başvurucu, olayda aile yaşamına saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Mahkemeye göre başvurucu, kan ve evlilik bağı ile oluşan hısımlarından başka, adada kaldığı on altı aylık sürenin ön dört ayını ailesi ve çocukları ile birlikte geçirmiştir. Ailesinin adadan uzaklaştırılmasının nedeni, başvurucunun ailesinin adada kalma izinlerini uzatmak üzere başvurmamasıdır. Başvurucunun uzatma talebinde bulunmamasıyla ilgili olarak gösterdiği gerekçeler, İtalyan Hükümetine yüklenebilecek kusurlar değildir. Mahkemeye göre, bu tutma koşuları altında bu tür bir izin şartı, 8. maddenin hükümlerine uygundur. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, aile yaşamına saygı hakkı nın ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(109)
XIII. Sözleşmenin 9. maddesinin ihlali iddiası
Başvurucu, dininin gereği olarak ibadet etme hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemeye göre başvurucu, Cala Realedeki küçük kilisede böyle bir hizmet verilmesini talep etmediği gibi, Cala dOlivadaki kiliseye gitmek için izin istemiş de değildir. Bu nedenle Mahkeme, olayda din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(110)
XIV. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Başvurucunun avukatı müvekkilinin uğradığı zararlar nedeniyle hakkaniyete uygun bir tazminata hükmedilmesini istemiştir. Hükümet bu konuda bazı mütalaalarda bulunmuştur.(112)
Mahkemeye göre bu sorun karara hazırdır. Mahkemeye göre İtalyan iç hukuku, bu davada tespit edilen ihlalin sonuçları bakımından sadece kısmi bir giderim sağlamaktadır; Sözleşmenin 5(1). fıkrasına aykırı olarak bir özgürlükten yoksun bırakmayla ilgili bir ihlalin, doğası gereği, zararın tam olarak giderilmesi (restitutio integrum) mümkün değildir (bk. 10.03.1980 tarihli König (50. Madde) kararı, parag. 15).(113)
Öte yandan Mahkemeye göre Sözleşmedeki adil ve gerektiği takdirde sözcükleri Mahkemeye 50. maddedeki yetkisini kullanırken belirli bir takdir hakkı vermektedir.(114)
Mahkemeye göre, başvurucu uğradığını iddia ettiği zararlarla ilgili bir ayrıntı veya delil göstermemiş, konuyu Mahkemenin takdirine bırakmıştır. Her şeyden öte başvurucunun Cala Realedeki zorunlu ikamet, klasik tutukluluktan açık bir biçimde farklı olup, daha az zorluk yaratmıştır. Dahası, başvurucu Temmuz 1976da Milan Mahkemesi başvurucunun ana karaya nakline karar vermiştir. Komisyon raporundan önce İçişleri Bakanlığı Asinarayı zorunlu ikamet yeri olmaktan çıkarmıştır; Bakanlığın bu kararının Strasbourgdaki davadan etkilendiği açıktır.(114)
Öte yandan Mahkemeye göre, başvurucu şikayetlerini İtalyan mahkemeleri ve İnsan Hakları Avrupa Komisyonu önünde ileri sürebilmek için bazı masraflara katlanmıştır. Başvurucu Komisyon önündeki yargılama için adli yardım almamıştır. Mahkeme bütün bunları göz önünde tutarak, adil karşılık olarak başvurucuya bir milyon Liret ödenmesine hükmetmiştir.(114)
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. İkiye karşı on altı oyla, Hükümetin 5 ve 6. maddeler bakımından resen inceleme yapılmaması talebinin reddine;
2. Sekize karşı on oyla, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine;
3. Üçe karşı on beş oyla, Hükümetin davanın konusu kalmadığı gerekçesiyle reddedilmesi talebinin reddine;
4. Yediye karşı on bir oyla, bu olayda Sözleşmenin 5. maddesi anlamında bir özgürlükten yoksun bırakma bulunduğuna;
5. Oybirliğiyle, sözü edilen özgürlükten yoksun bırakmanın, Sözleşmenin 5(1)(b) ve 5(1)(e) maddeleri bakımından haklı görülmediğine;
6. İkiye karşı on altı oyla, sözü edilen özgürlükten yoksun bırakmanın, 5(1)(a) bendi bakımından haklı görülmediğine;
7. Altıya karşı on iki oyla, sözü edilen özgürlükten yoksun bırakmanın, 5(1)(c) bendi bakımından haklı görülmediğine;
8. Özetle, sekize karşı on oyla, başvurucunun 8 Şubat 1975 tarihinden 22 Temmuz 1976 tarihine kadar, Sözleşmenin 5(1). fıkrası ihlalinin mağduru olduğuna;
9. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 3, 6 veya 9. maddelerinin ihlal edilmediğine;
10. Bire karşı on yedi oyla, Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edilmediğine;
11. Altıya karşı on iki oyla, İtalyan Cumhuriyetinin başvurucuya 50. maddeye göre bir milyon Liret ödemesine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy