(AİHS m. 6, 8, 13, 50)
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
A. Genel olarak ardalan ve 16 Eylül 1976daki olay
8. Birinci başvurucu John Joseph Campbell, 1944 Kuzey İrlanda doğumlu bir Birleşik Krallık vatandaşı olup, 1965ten bu yana İngilterede ikamet etmektedir.
Bu başvurucu 1973te, soygun için işbirliği yapmak (conspiracy to rob) ve soygun işlemek için ateşli silah bulundurmak suçlarından on yıl hapis cezasına mahkum olmuştur. Başvurucu bir kaç cezaevinde yatmıştır; 16 Eylül 1976da Wight adasındaki Albany Cezaevinde bulunan başvurucu, şimdi serbesttir.
9. İkinci başvurucu Father Patrick Fell, 1940 İngiltere doğumlu bir Birleşik Krallık vatandaşıdır. Bu başvurucu, Roma Katolik rahibidir.
Bu başvurucu 1973te, kundaklama (arson) suçu işlemek için işbirliği yapmak, kasten mala zarar verme suçu işlemek için işbirliği yapmak ve siyasal amaçla şiddet kullanan bir örgütün yönetim ve denetim kademesinde bulunmak suçlarından 12 yıl hapis cezasına mahkum olmuştur. Başvurucu bir kaç değişik cezaevinde yatmıştır; 16 Eylül 1976da Albany Cezaevinde bulunan başvuru, şimdi serbesttir.
10. Başvurucular "A kategori" mahpusları olarak sınıflandırılmışlardır (bk. aşağıda parag. 44/a). Başvurucuların mahkum oldukları suçlar yetkililer tarafından, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusunun terör faaliyetlerinden veya bu örgütle bağlantılı suçlar olduklarına inanılmıştır. Komisyon raporuna göre her iki başvurucu sürekli olarak, bu örgütün üyesi olmadıklarını söylemişlerdir.
11. 16 Eylül 1976da Albany Cezaevinde bazı olaylar meydana gelmiştir. Olayların nasıl cereyan ettiği ve özellikle silahlar ile kullanılan şiddetin yoğunluğu hakkında Hükümet ile başvurucular arasında Komisyon önünde çok yoğun bir tartışma yapılmıştır; fakat aşağıdaki özet şimdilik yeterlidir.
Campbell ve Fell ile dört mahpus, başka mahpuslara yönelik muameleleri protesto etmek amacıyla cezaevinin bir koridorunda oturmuşlar ve kalkmayı reddetmişlerdir. Bu kişiler bir mücadeleden sonra yerlerinden kaldırılmışlar ve bu sırada bazı cezaevi görevlileri ile iki başvurucu yaralanmışlardır. Daha ağır yaralanan Campbell, tedavi için Parkhurst Cezaevi hastanesine nakledilmiş ve 30 Eylül 1976da Albany Cezaevine geri dönmüştür.
B. Campbell aleyhindeki disiplin yargılaması
12. Yukarıda sözü edilen olaya karışan altı mahpus, değişik 1964 tarihli Cezaevi Tüzüğündeki bazı disiplin suçlarını işlemekle (bk. aşağıda parag. 26-33; "Tüzük") suçlanmışlar ve Cezaevi Disiplin Kurulu (Prison Board of Visitors) tarafından suçlu bulunmuşlardır. Kurul, bu olayı, o tarihte Parkurst hastanesinde bulunan Campbell dışında kalan diğer kişiler baımından, 24 Eylül 1976da görmüştür.
13. Campbelle, Albany Cezaevine döndükten hemen sonra, 1 Ekim 1976da, Tüzüğün 47(1) ve (2) fıkralarına aykırı olarak (bk. aşağıda parag. 27), direnme veya direnmeye tahrik ile cezaevi personeline ağır müessir fiilde bulunmak suçlarından suçlandığı bildirilmiştir. Birinci isnad, kendisinin başka mahpuslarla birlikte olaya katılmasıyla ilgilidir; ikinci isnad ise, olay sırasında bir görevliye süpürge sapıyla vurduğu iddiasına dayanmaktadır.
Bu suçlamalar Cezaevi Disiplin Kuruluna sevk edilince, 1 Ekimde Cezaevi Müdürü tarafından bir ön duruşma yapılmıştır. Disiplin Kurulu 6 Ekimde, olay hakkında kapalı bir duruşma yapmıştır. Her iki duruşmadan da önce başvurucuya "ihbar tebligatı" verilmiş ve duruşmadan önce ayrıca yine başvurucuya Kurulun izleyeceği usulü anlatan bir form verilmiştir (bk. aşağıda parag. 36). Kurulun yargılamasıyla ilgili "ihbar tebligatları" 5 Ekimde saat 8de tebliğ edilmiştir. Bu tebligatlardan biri şöyle başlamaktadır:
"16 Eylül 1976 günü saat 19:30da D koridorunda, Tüzüğün 47(1). fıkrasındaki direnme suçunu işlediğinize dair (bir cezaevi görevlisi) tarafından ihbarda bulunulmuştur."
Diğer tebligat da şöyle başlamaktadır:
"16 Eylül 1976 günü saat 22:05te D koridorunda bir görevliye süpürge sapıyla vurarak Tüzüğün 47(2). fıkrasındaki suçu işlediğinize dair (bir cezaevi görevlisi) tarafından ihbarda bulunulmuştur."
Her iki tebligat şu şekilde sona ermektedir:
"Hakkınızdaki olay size her türlü savunma imkanı verilerek disiplin kurulu tarafından yarın görülecektir.
Suçlamalara yazılı olarak yanıt vermek isterseniz, bu formun arkasını kullanabilirsiniz."
Campbell, her iki duruşmaya da çıkmamıştır. Cezaevi müdürü önünde duruşma yapılmadan önce, bu başvurucunun ancak avukatla temsil edilmesi halinde duruşmaya çıkabileceğini söylediği tutanağa geçirilmiştir. O sıradaki standart uygulama gereğince, Kurul önünde avukatla temsil edilme talebi de reddedilmiştir (bk. aşağıda parag. 36). Kurul toplanmadan önce, Kurul başkanı kendisini ziyaret etmiş ve yokluğunda işlemlerin sürdürüleceği konusunda uyarmıştır. Buna ilişkin tutanağa göre başvurucu, bu uyarıyı ve hakkındaki suçlamaları anlamıştır. Başvurucunun Kurulun yapacağı duruşmanın ertelenmesini veya daha önce bir avukatla görüşmek istediğini açıkça ifade etmediği görülmektedir. Avukatla görüşme talebinde bulunmuş olsaydı, o tarihteki uygulamaya göre talep reddedilirdi (bk. aynı yer).
Campbell Komisyon ve Mahkeme önünde, duruşmaya neden katılmadığı konusunda ek gerekçeler göstermiştir: İlk olarak, Kurulun 24 Eylüldeki duruşmasının sonucunu öğrendiğinden ve daha önce bu tür yargılamalardan tecrübe edindiğinden, adil bir muhakeme göreceğine inanmamış ve Kurul önüne çıkmasının faydasız olacağını düşünmüştür. İkinci olarak, aldığı yaralar nedeniyle kendisini çok hasta hissetmiş olup, 6 Ekimde "cezası nedeniyle hücrede"dir; yerde yatmaktadır; yürüyemez durumdadır; yemek verilmemektedir ve şiddetli ağrılar çekmektedir". Bu son iddialara Hükümet karşı çıkmıştır. Hükümete göre, her iki duruşmadan önce başvurucunun ceza çekebileceğine dair doktor raporu bulunmaktadır. Komisyon, başvurucunun kendi gerekçeleriyle duruşmaya katılmama kararı verdiği yerine, katılmasının engellendiğinin ispatlanamadığı sonucuna varmıştır. Komisyon başvurucunun Kuruldaki duruşmada bulunmamasını, onun kendi sorumluluğundaki bir mesele olarak kabul ederek, yargılamasını sürdürmüştür.
14. Başvurucu yazılı bir savunma da vermemiş olmasına rağmen, Disiplin Kurulu tutanağına onun namına her iki suçtan da suçsuzluk savunmasında bulunduğu yazılmıştır. Duruşma tutanaklarına göre, on beşer dakikadan fazla sürmeyen bu duruşmalarda, direnme suçu isnadıyla ilgili olarak bir cezaevi görevlisi tanık ifadesi vermiş, Campbellin ve diğer mahpusların bu olayda oynadıkları rolü anlatan bir beyan okunmuş ve başka bir görevli de müessir fiil suçuyla ilgili olarak, Campbellin kendisine vurmasına dair tanık ifadesi vermiştir. Birinci tanığın ifadesi Kurul tarafından kabul edilmiş ve ikinci tanığa Kurul başkanı tarafından bazı sorular sorulmuştur.
Başvurucu 6 Ekim 1976da, her iki isnaddan da suçlu bulunmuş ve direnme suçuna karşılık 450 gün, müessir fiil suçuna karşılık 120 gün infaz indirim kaybı (loss of remisson), yine birinci suç için 56 gün, ikinci suç için 35 gün bazı ayrıcalıkların kaybı (loss of priviliges), toplu çalışmadan mahrumiyet, kazançlarından stopaj alınması ve hücreye kapatılma cezaları almıştır; bu yaptırımlar bir biri ardına (consecutively) çekilecektir (bk. aşağıda parag. 28 ve 29). Campbell cezaevine girdiği zaman kendisine tahliye tarihi (bk. aşağıda parag. 29) olarak Mayıs 1980 verilmiştir; Kurulun karar verdiği tarihte daha önceki disiplin suçlarından on ayrı yargılamadan 145 gün infaz indirim kaybı vardır; yine bu tarihte başvurucunun 1072 gün potansiyel infaz indirimi bulunmaktadır.
15. Campbell namına Komisyona verilen 1 Eylül 1977 ve 17 Nisan 1979 tarihli dilekçelerde, Ekim 1976 tarihli Disiplin Kurulu yargılamasının denetimi için İngiliz mahkemelerine başvuru yapmayı düşündüğü ve yaptığı (bk. aşağıda parag. 39-41) belirtilmiştir.
Ne var ki, 23 Temmuz 1980 tarihinde verilen bir dilekçe, avukatlarının tavsiyesi üzerine Campbel ile Fellin başvuru yapmamaya karar verdiklerini ortaya koymaktadır. Avukat, bir başvurucuyla ilgili olarak, onun yargılamaya katılmayı reddetmesi nedeniyle başvurusunun aleyhe sonuçlanacağını düşünmüştür. Hükümet, Mahkeme önündeki 20 Eylül 1983 tarihli duruşmada, 1980 yılında bile Campbell süresi dışında certiorari başvurusu için izin istemiş olsaydı, muhtemelen İçişleri Bakanlığı buna karşı çıkmayacaktı (bk. aşağıda parag. 41), fakat artık karşı çıkacaktır. Aslında başvurucu meseleyi hiçbir zaman izlememiştir.
Bu mesele daha sonra, Kasım 1979da avukatı tarafından bu başvuru yolunun kullanılabilir olduğu tavsiye edilen Fell ile ilgili olayda yeniden ele alınmıştır. Şubat 1981de deneyimli bir avukat, Kurulun 24 Eylül 1976da kendisiyle ilgili olayda "esaslı adaletsizlik" yaptığı gerekçesiyle certiorari kararı isteyebileceğini Felle tavsiye etmiştir. Yıl içinde daha sonra gerekli izni mahkemeden almış, fakat hem ilk derecede ve hem de itiraz aşamasında aleyhine sonuçlanmıştır.
16. Campbell cezaevindeyken on beş disiplin suçundan yargılanmış ve sonuç olarak, 6 Ekim 1976 tarihli Kurul kararıyla kaybettiği 570 gün içinde olmak üzere, toplam olarak 957 gün infaz indirim kaybına uğramıştır. Aşağıda 38. paragrafta anlatılan usul gereğince yaptığı başvurular üzerine, kendisine yeniden 236 günlük infaz indirimi verilmiştir. Bu başvurucu on yıllık hapis cezasını, tutuklulukta geçirdiği süre dahil olmak üzere yaklaşık sekiz yıl çektikten sonra, 31 Mart 1982de salıverilmiştir.
C. Başvurucuların kişisel hasarlarıyla bağlantılı olarak avukata ulaşmaları
17. Başvurucu Fell 21 Eylül 1976 gibi bir tarihte, İçişleri Bakanlığına şu ifadeleri içeren bir dilekçe göndermiştir: "16 Eylülde Albany Cezaevinde meydana gelen olaylar sırasında, bir kaç maddi yara aldım. Sizden talebim, açabileceğim bir dava için avukatımı görmeme ve kendisine danışmama izin vermenizdir." Başvurucu bir hafta sonra gönderdiği ek bir dilekçede, aldığı yaralar nedeniyle tazminat talebinde bulunmak için kendisine hukuk davası açmasını tavsiye edebilecek avukatıyla görüşmek istediğini bildirmiştir.
İçişleri Bakanlığı 1 Ekimde cevap vermiştir. Bakanlık verdiği cevapta, "ön bildirim kuralı"na göre (bk. aşağıda parag. 44/c), şikayetlerinin esası hakkında önce normal iç kanallardan araştırma yapılıp sonucu kendisine iletildikten sonra avukatla görüşme talebinde bulunabileceği bildirilmiştir.
18. Başvurucu Fell, 4 Ekim 1976da yeniden dilekçe göndermiştir. Başvurucu 16 Eylülde meydana gelen olayla ve daha sonraki gelişmelerle ilgili iddialarının ayrıntılarına yer vermiş ve derin bir araştırma yapılmasını istemiştir. Başvurucu 27 Ekim tarihli ek bir dilekçeyle aldığı hasarlarla ilgili daha fazla bilgi vermiştir.
İçişleri Bakanlığının 9 Şubat 1977 tarihli cevabında, yapılan soruşturmadan sonra, başvurucunun saldırıya uğradığı ve tıbbi tedavisinin yetersizliği ve gereksiz gecikmeler bulunduğuna dair iddialarının bir temeli bulunmadığına kanaat getirildiği belirtilmiştir. Bakanlık başvurucuya, dilekçesinde belirttiği hususlarda avukatla görüşmeyi hala istiyorsa, kendisine bunun için gerekli kolaylığın gösterileceği bildirmiştir.
19. Campbell, 28 Kasım 1976da İçişleri Bakanlığına gönderdiği bir dilekçede gerekçe belirtmeden, "avukatımla görüşmek istiyorum" demiştir. Bu talep, başvurucunun dahili bir araştırma başlatılması için dilekçesinde yeterli ayrıntı göstermediği gerekçesiyle, 8 Aralıkta reddedilmiştir. 28 Aralık 1976 tarihinde yazılan ve aynı sebeple 3 Mart 1977de reddedilen bir başka dilekçede şu ifadeler yer almıştır: "Albany Cezaevindeki görevliler tarafından bana verilen hasarlar nedeniyle bir dava açmak istiyorum ve bu nedenle avukatımla görüşmek istiyorum. Eylül ortasında gerçekleşen bu olayla ilgili olarak daha önce dilekçe yazmıştım."
20. Bu kez, her iki başvurucu namına hareket eden avukatlar Messrs. Woodford ve Ackroyd ile yazışmalar olmuştur. Campbellin normal cezaevi kanalıyla gönderdiği 17 Ocak 1977 tarihli mektubu alan bu avukatlar, 28 Ocakta İçişleri Bakanlığına bir mektup göndererek, kendilerinin başvurucuyu bir hukuk davasında temsil etmek üzere talimat aldıklarını ve müvekkillerinin iddiaları hakkında Cezaevi Müdürüyle görüşmek üzere izin istediklerini bildirmişlerdir. Ne var ki, avukatların adli yardımdan söz eden Campbelle gönderdikleri 24 Ocak tarihli mektubun başvurucuya iletilmediği anlaşılmaktadır.
Başvurucuların Eylül 1976daki olayla ilgili talimatların avukatlara başka yollardan ulaştığı görülmektedir. Avukatlar Albany Cezaevi Müdürlüğüne yazdıkları 10 Şubat 1977 tarihli mektupta, her iki başvurucunun ve diğer dört mahpusun "hukuki nitelikteki bir mesele hakkında" kendileriyle görüşmek istediklerini ve bu görüşmenin dinlenmeden yapılabileceğinin teyidini talep ettiklerini belirtmişlerdir. 14 Şubat tarihinde, yani İçişleri Bakanlığının başvurucu Felle bir avukatla görüşebileceğini söylemesinden (bk. yukarıda parag. 18) beş gün sonra, Cezaevi Müdürü verdiği cevapta, bu başvurucuyla görüşme randevusu verilebileceğini, fakat Campbellin henüz avukatla görüşme durumunda olmadığını, çünkü kendisinin şikayetleri hakkında Cezaevi Müdürlüğünün yaptığı incelemenin henüz tamamlanmadığını bildirmiştir.
İçişleri Bakanlığı, avukatların yukarıda sözü geçen 28 Şubat tarihli mektubuna verdiği 3 Mart tarihli cevapta, Campbellin 17 Ocak tarihli mektubunun yanlışlıkla Bakanlığa gönderilmiş olduğu, bu başvurucunun yapmak istediği şikayet hakkında "ön bildirim kuralı"na uygun davranmadan (bk. aşağıda parag. 44/c) avukatlarla yazışamayacağı ve ziyaret edilemeyeceği belirtilmiştir.
23 Martta avukatlar Messrs. Woodford ve Ackroyda, Komisyona başvurusuyla ilgili olarak (bk. aşağıda parag. 44/e) Campbell ile görüşmelerine izin verilmiştir. Bu başvurucunun Komisyona gönderdiği 1 Eylül 1977 tarihli dilekçede Eylül 1976 tarihli olaylarla ilgili olarak anlattıkları, daha sonra yetkililer tarafından şikayetleri hakkında bir araştırma başlatılması için yeterli bir temel olarak kabul edilmiştir. Başvurucunun işbirliği yapmadığı bu araştırma 29 Kasımda tamamlanmış ve 16 Aralık 1977de araştırılan şikayetleriyle ilgili olarak avukatla görüşebileceği kendisine bildirilmiştir.
21. Her iki başvurucu da, daha sonra çeşitli defalar avukatlarıyla görüşmüşler; x 13 Eylül 1979 tarihli dava dilekçesiyle, belirli cezaevi görevlileri, Cezaevi Müdür vekili ve İçişleri Bakanlığı aleyhine müessir fiil iddiasıyla davalar açmışlardır. On beş ay kadar sonra, taleplerin bildirildiği bu davalar, Mahkeme önünde duruşmaların yapıldığı Eylül 1983te bile, hala devam etmekteydi.
D. Fellin avukatlarıyla görüşme şartları
22. Avukatlar Messrs. Woodford ve Ackroydun 10 Şubattaki mektuplarına (bk. yukarıda parag. 20) ve bir de 21 Martta gönderdikleri mektuplarına karşılık, Albany Cezaevi Müdürünün 23 Mart 1977 tarihli cevabında, bu aşamada avukatların Felle yapacakları ziyaretin Tüzüğün 37(2). fıkrasına tabi olduğu (bk. aşağıda parag. 44/d) ve bu nedenle görüşmenin ancak bir cezaevi görevlisinin göreceği ve dinleyeceği bir ortamda yapılabileceği belirtilmiştir. Avukatlar verdikleri cevapta, bu şartlarda görüşmeyi kabul edemeyeceklerini ve meseleyi "İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi" önüne götürmeyi düşündüklerini belirtmişlerdir.
Avukatlar 11 Mayısta Cezaevi Müdürüne, Fellin Komisyona 31 Martta başvuruda bulunduğunu bildirmişlerdir. Ertesi gün Cezaevi Müdürü kendilerine, bu başvuruyla ilgili olarak müvekkilleriyle bir görevlinin görebileceği ama dinleyemeyeceği bir ortamda (bk. aşağıda parag. 44/e) görüşebileceklerini belirtmiştir.
E. Başvurucuların doktora ulaşmaları
23. 23 Eylül 1976da veya o tarihlerde, başvurucu Fell bağımsız doktorlar tarafından tıbbi muayene için İçişleri Bakanlığından izin istemiştir. İçişleri Bakanlığı 5 Ekimde bu talebin karşılanamayacağını bildirmiştir.
24. Başvurucu Campbell, Parkhursttan Albany Cezaevine döndükten sonra, 18 Ekim 1976 tarihinde kendisi veya ailesi tarafından başvurucunun bağımsız bir doktora muayenesi için izin istenmiştir. Hükümete göre, başvurucuya İçişleri Bakanlığına dilekçeyle başvurması tavsiye edilmiştir. Başvurucuya göre ise bu talebi, kategorik olarak reddedilmiştir.
F. Fellin kişisel haberleşmesi üzerindeki kısıtlamalar
25. Başvurucu Fell daha Hull Cezaevindeyken, İçişleri Bakanlığına Temmuz 1974te gönderdiği dilekçesine karşılık Ekim 1974te aldığı cevapta, kendisinin Rahibe Monica Power ile yazışmasına izin verilemeyeceği, çünkü her ne kadar cezaevine girmeden önce kendisini tanımakta ise de, aralarındaki ilişkinin "yakın kişisel arkadaşlık" düzeyinde görülmediği bildirilmiştir. İçişleri Bakanlığı bir Parlamento üyesine gönderdiği 17 Aralık tarihli mektupta, "A kategorisindeki" mahpusların haberleşmelerine izin verilme tarzıyla ilgili uygulamaya (bk. aşağıda parag. 44/a) göndermede bulunarak durumu açıklamış ve konuyla ilgili kararını sürdürmüştür. Buna göre, başvurucunun yazışmasına izin verilen kişilerin bazılarından daha önce Rahibe Powerı tanımasına rağmen, başvurucu ile Rahibe Power arasında yukarıda söylendiği gibi bir arkadaşlık ilişkisinin bulunduğuna dair bir delil yoktur.
Başvurucu Fell, Rahibe Mary Benedictin de aralarında bulunduğu başka bazı arkadaşlarıyla da yazışmasına izin verilmediğini iddia etmiştir. Hükümete göre, başvurucu mahkum edilmeden önce tutukluyken 200 kişiyle yazışmış, bundan sonra ise 40 kişiyle yazışmasına izin verilmiştir.
II. Konuyla ilgili iç hukuk ve uygulama
A. Cezaevi disiplini
1. Disiplin suçları ve yaptırımları
26. İngiltere ve Gallerde cezaevleri (prison) ile mahpusların (prisoner - hükümlü veya tutuklu) kontrolü ve sorumluluğu, 1952 tarihli Cezaevleri Yasasıyla İçişleri Bakanlığına verilmiştir. Bakanlık bu Yasanın 47(1). fıkrası gereğince, "cezaevlerinin düzeni ve yönetimi için ... ve buralarda tutulmaları gerekli kişilerin sınıflandırılmaları, ıslahı (treatment), çalıştırılmaları, disiplini ve kontrolü için" Tüzük (rules) çıkarma yetkisine sahiptir. Bu Tüzükler, Parlamento önündeki yasama belgeleri arasında yer alırlar ve negatif karar usulüne göre yapılmışlardır; yani Parlamento aksine karar vermedikçe yürürlüktedirler.
İçişleri Bakanlığı tarafından yapılmış olan 1964 tarihli Tüzük, değişikliklerle birlikte halen yürürlüktedir.
27. Tüzüğün 47. maddesi, çeşitli ağırlıklarda toplam yirmi bir disiplin suçu düzenlemiştir. Mevcut davayla ilgili olarak, "Bir mahpus (1) direnirse veya başka bir mahpusu direnmeye tahrik ederse; (2) bir görevliye ağır bir müessir fiilde bulunursa, disiplini ihlal suçu işlemiş olur".
Bu fiiller "özellikle ağır suçlar" olarak sınıflandırılmıştır.
28. Tüzükte disiplin suçlarına verilebilecek "cezalar" (awards) sıralanmıştır; bunlar uyarma cezasından yukarıya doğru derecelenmekte ve şunları içermektedir: (a) bazı ayrıcalıklardan mahrumiyet; (b) toplu halde çalışmaktan çıkarılma; (c) kazançlara stopaj konulması; (d) hücreye kapatılma; (e) ceza infaz indiriminin kaybedilmesi (forfeiture of remission of sentence).
"Özellikle ağır suçlar" söz konusu olduğunda, yukarıda sözü edilen yaptırımlardan (b), (c) ve (d)dekiler 56 günden fazla verilemez, fakat (a) ve (e) bendlerindekiler için bir sınır yoktur (Tüzük md. 51 ve 52).
29. 1952 tarihli Cezaevleri Yasasının 25(1). fıkrası şöyledir:
"Bu Yasanın 47. maddesine göre çıkarılacak Tüzük, yine Tüzükte öngörülen süreyle hapis cezası çekmiş olan bir kimseye, kendisinin çalışkanlığı ve iyi hali göz önünde tutularak Tüzükte düzenlenecek şartlarda, cezasının infaz süresinin bir kısmının indirilmesine dair hükümler koyabilir; böylesine bir infaz indirimi gereğince cezaevinden tahliye edilen bir kimsenin cezası sona ermiş olur."
Bu madde gereğince çıkarılmış Tüzüğün 5. maddesine göre, ömür boyu hapis cezası dışında, aldığı bir hapis cezasını çekmekte olan bir hükümlü, ceza süresinin üçte birine kadar "infaz indiriminden yararlanabilir". O halde bu hüküm, bir disiplin yaptırımıyla infaz indirim kaybının azami süresini de yansıtmaktadır.
Cezaevleri Yasasına ve Tüzüğe göre infaz indirimi takdiri bir tedbir olup, yetkililer tarafından mahpusları ıslaha teşvik eden sürecin bir parçası olarak görülmektedir. Uygulamada, cezasını çekmeye başlayan her hükümlüye, azami ceza indirim süresine dayanılarak hesaplanmış bir tahliye tarihi verilir; ve bir disiplin yargılaması sonucu infaz indirimini kaybetmedikçe, bu tarihte salıverilecektir. Çok ağır suçlardan başka suçlar için de hükmedilebilen infaz indirim kaybı, verilmiş olan ilk hapis cezasını arttırmaz; bu hapis cezası, tutulmanın hukuki temelini sağlamayı sürdürür.
2. Disiplin davası
(a) Davanın açılması
30. Tüzüğe göre disiplin suçu oluşturan bir davranış, aynı zamanda ceza hukukuna göre de bir suç oluşturabilir. Buna göre bir cezaevi görevlisine karşı ağır kişisel şiddette bulunulması, bedende hasar meydana getiren saldırı suçuna (müessir fiil, assault occasioning actual bodily harm) karşılık gelir. Öte yandan direnme (ayaklanma, mutiny) ve direnmeye tahrik suçları, suç için işbirliği yapmak (conspriracy) gibi bir suçun maddi unsuruna sahip değilse, genel ceza hukukuna göre suç sayılmaz.
Hükümete göre, bir eylemin hem disiplin ve hem de ceza hukuku anlamında suç oluşturması halinde, İçişleri Bakanlığı Cezaevleri Genel Müdürlüğü, sadece o olay için, bu meselenin mahkeme önünde kovuşturulması amacıyla polise havale edilmesi gerekip gerekmediğine karar verir. Hükümetin dediğine göre, bir eylemin bu şekilde havale edilebilmesi için genellikle esaslı bir şiddeti içermesi gerekir; söz konusu eylemin cezaevindeki yaygınlığı, görevlilerin ve mahpusların hissettikleri, mahpusun sicili ve davranışları, daha önce kaybettiği infaz indiriminin ve kalan ceza süresinin miktarı, yargılama giderleri, ceza davasının yol açabileceği sıkıntı ve güvenlik riski, meseleyle ilgili diğer faktörlerdir.
Ne var ki başvuruculara göre, bir cezaevi görevlisinin kendisi de meseleyi polise haber verebilir; Hükümet, polisin takipsizlik kararı verdiği olaylarda bile, şahsi kovuşturma ihtimalinin sürdüğünü kabul etmiştir. Dahası aynı olaylar, en azından teorik olarak, hem cezai ve hem de disiplin davasına yol açabilir (bk. R. v. Hogan (1960) 3 All England Law Reports, 149).
31. Bir mahpus aleyhinde bir disiplin suçu isnadında bulunulacak olması halinde, isnadın mümkün olan en kısa süre içinde yapılması ve ilk aşamada genellikle isnadın yapılmasının hemen ertesi günü cezaevi müdürü tarafından meselenin araştırılması gerekir (Tüzük, md. 48). Mahpus, mümkün olan en kısa süre içinde ve her halükarda müdürün araştırmasının başlamasından önce, aleyhindeki isnad hakkında bilgilendirilir (md. 49).
Belirli bazı hafif meseleler, müdür tarafından tek başına görülür. Ancak "özellikle ağır bir suç" isnadının bulunduğu bir olay hakkında, müdürün İçişleri Bakanlığına bilgi vermesi zorunludur; Bakanlık aksine bir talimat vermedikçe, müdür bu isnadı Cezaevi Disiplin Kuruluna sevk etmek zorundadır (md. 52).
(b) Disiplin Kurulu (The Board of Visitors)
32. Disiplin Kurulu, İngiltere ve Gallerdeki her cezaevi için İçişleri Bakanlığı tarafından kurulan bir organdır. Kurul üyelerinin en az ikisi sulh hakimi (justices of peace) olmak zorundadır; diğerlerinin hukukçu olması gerekmez; İçişleri Bakanlığı tarafından üç yıl veya daha az bir süre için atanabilirler (1971 tarihli Mahkemeler Yasasıyla değişik 1952 tarihli Cezaevleri Yasası, md. 6, ve Tüzük, md. 92). Kurul üyeleri yeniden atanabilirler.
Disiplin Kurullarının sayısı 115tir; her birinin 8 ile 24 arasında üyesi vardır; bu üyelere ücret ödenmez, ancak masrafları karşılanır. Herkes atanmak isteyebilir, fakat uygulamada adayların çoğu, mevcut üyeler tarafından önerilmektedir. Atamalar yapılırken gerçekleştirilmek istenen temel prensipler şunlardır: hakimlik vasfına haiz olanlar (magistrates) ile olmayanlar (non-magistrates) arasında yaklaşık olarak sayısal bir eşitliğin bulunması; üyelerin kişisel nitelikleri bakımından konuyla ilgisinin ve zamanının bulunması; ve nüfusun her alanından üyeliğin sağlanması. Bir Kurul normal olarak üç yıllık süre için görevlendirilir; İçişleri Bakanlığının bir üyeyi görevden almasına (dismiss) dair açık bir yasal hüküm yoktur. Hükümete göre, bir üyenin görev süresinin tamamlanmasından önce istifa etmesi (resignation), ancak çok istisnai hallerde gerekli olabilir.
33. Bu Kurul, disiplin suçlarını soruşturmak yanında, mahpusların tretman düzeyinin binaların ve cezaevi idaresinin yeterli olup olmadığını incelemek, mahpusların şikayetlerini veya taleplerini dinlemek, cezaevi müdürünün dikkatinin çekilmesi gereken meseleler hakkında dikkatini çekmek ve İçişleri Bakanlığına raporlar sunmakla görevlidir (Tüzük md. 94, 95 ve 97). Durumun aciliyetinin gerektirmesi halinde, Kurul her hangi bir cezaevi görevlisine, konu hakkında İçişleri Bakanlığının vereği karara kadar, görevden uzaklaştırma (suspend) yetkisine sahiptir (Tüzük, md. 94(4)). Kurul üyelerinin cezaevini sık sık ziyaret etmesi gereklidir; üyelerin cezaevinin her bölümüne girme ve cezaevi belgelerini görme hakları vardır; Kurul Üyeleri, cezaevi görevlilerinin görmediği ve dinlemediği bir ortamda her hangi bir mahpusla görüşebilir (md. 96). Kurulun yargısal (adjudicatory) işleri, bütün işleri arasında genellikle küçük bir oran tutar; cezaevi disiplin yargılamalarının Kurul tarafından yürütülen küçük bir oranından sadece bir kaç tanesi "özellikle ağır suçlarla" ilgilidir.
Disiplin Kurulları tarafından yürütülen çeşitli işler, "Justice", the Howard League for Penal Reform and National Association for the Care and Resettlement of Offendersın kurduğu bağımsız bir komite tarafından incelenmiştir. Bu komitenin 1975 yılına ait raporuna ("the Jellicoe raporu") göre, "Kurullar yargılama görevlerini çok ciddi olarak yapmışlardı", fakat "adaleti gerçekleştirme çabalarına rağmen, adaletin gerçekleştirildiği görüntüsü verdikleri kuşkuludur". Komite bu raporunda, bir gözetim organının ağır suçların yargılanmasına karışmasının, açıkça belirgin bir bağımsızlığın sağlanması gereğiyle bağdaşmadığı sonucuna varmış ve "gözetimden sorumlu olan bir organın bir disiplin fonksiyonuna sahip olmaması gerektiğini" tavsiye etmiştir. Buna rağmen İçişleri Bakanlığı 1976 yılında, "dikkatli bir incelemeden sonra, Disiplin Kurullarının bağımsızlıklarının diğer işlerle bağdaşabilir olduğuna" karar vermiştir.
Kurulların statüsü, St. Germain davasında ele alınmıştır (bk. aşağıda parag. 39). Üst Mahkemede Yargıç Waller şöyle demiştir: "Disiplin Kurulları, cezaevi yönetimi ile cezaevinin iç disiplini arasında bir denge sağlamaktadır; yargıç sıfatıyla Kurulda yer alan bir mahpusun kendisi bile, tarafsız ve bağımsız bir yetkili olarak görülebilir". Yargıç Megawa göre, Kurulun yargısal fonksiyonu "diğer fonksiyonlarından nitelik olarak farklı, ayrı ve bağımsız bir fonksiyon olarak görülebilir".
(c) Disiplin Kurulu önünde izlenen usul
34. "Özellikle ağır bir suç" isnadı bir Disiplin Kuruluna sevk edildiği zaman Kurul başkanı, en az ikisi sulh hakimi olan, üçten az ve beşten fazla olmayan üyenin bulunacağı özel bir toplantı yapar (md. 52). Kurul isnadı araştırdıktan sonra suçu sabit görürse, yukarıda 28. paragrafta sözü edilen cezalardan birine hükmeder; ancak cezanın infazı ertelenebilir.
35. 1952 tarihli Cezaevleri Yasasında veya Tüzükte, Disiplin Kurulunun disiplin suçunu yargılama usulüne ilişkin ayrıntılı kurallar bulunmamaktadır. Ancak, Yasanın 47(2). fıkrasındaki bir hükme benzer hükmün yer aldığı Tüzüğün 49(2). fıkrası şöyledir: "Bir mahpus aleyhindeki bir suç isnadının soruşturulması sırasında, kendisine isnad edilen suçu anlaması ve kendisini savunması için her türlü imkan sağlanır."
Bu yargılama şekli, genellikle bir uygulama meselesi olarak düzenlenirdi. 1977 yılından sonra, İçişleri Bakanlığı Cezaevleri Genel Müdürlüğü, "Bir Disiplin Kurulu tarafından Yapılacak Yargılamada Uygulanacak Usul" adıyla bir kitapçık çıkarmıştır.
36. Kurul önündeki yargılama, bir cezaevi görevlisinin iddia edilen suçun ayrıntılarını içeren bir ihbarı (report) cezaevi müdürüne vermesiyle başlar. Mahpus, iddia konusu suçun zamanı, tarihi ve yerini içeren bu "ihbar tebligatı"nı alır; isnadı yazılı olarak yanıtlayabilir. Mahpusa, Kurul önüne çıktığı zaman izlenecek usulün belli başlı noktalarını içeren, ama yasal bir gücü olmayan bir form da verilir. Mahpusa isnad edilen suçu reddedip etmediği sorulur; kendisi, isnadı destekleyen tanıkları sorgulayabilir; kendi lehine olan tanıkların dinlenmesini isteyebilir; kendisi ifade verebilir veya savunma yapabilir. Duruşma cezaevi içinde kapalı olarak yapılır; Kurul kararı yine aynı şartlarda açıklanır.
Tüzükte, Kurul önündeki bir yargılamayla ilgili hukukçu görüşü alma (avukatla görüşme, legal advice) veya avukatla temsil (legal representation) konusunda özel bir hüküm yoktur. 1981den önceki uygulamaya göre bir mahpusa duruşmadan önce avukatla görüşme izni verilmezdi. Dahası Üst Mahkeme, Fraser v. Mudge davasında ((1975) 3 All England Law Reports 78), bir Kurulun doğal hukukun gereklerine uygun davranmak ve disiplin yargılamasında adilane davranmak zorunda olmakla birlikte, mahpusun burada avukatla temsil hakkı bulunmadığına karar vermiştir. Ancak Divisional Court, 8 Kasım 1983 tarihli R. v. Albany Prison Board of Visitors, ex parte Tarrant kararında ((1984) 1 All England Law Reports 799), mutlak bir temsil hakkı bulunmamakla birlikte, bir Kurulun buna izin verme takdirine sahip olduğu sonucuna varmıştır. Dahası, mahpusun bu takdir yetkisinin kullanılmasını isteme hakkı vardır; temsil edilmek için bulunduğu bu talep, gereği gibi esastan incelenir. Kurul bu takdir yetkisini gereği gibi kullanmadığı zaman, verdiği karar bozulur. Yargıç Webster, bütün davalarda olmasa bile, direnme suçuyla ilgili bir çok davada, gereği gibi hareket eden hiçbir Disiplin Kurulunun, avukatla temsile makul bir surette izin vermeme kararı alamayacağını eklemiştir.
37. Üst Mahkeme 1978 tarihli St. Germain davasında (bk. aşağıda parag. 39), yargı yetkisi sebebiyle, Disiplin Kurulu önündeki bir disiplin yargılamasının konuyla ilgili mevzuat bakımından "cezai bir mesele" olup olmadığını incelemek durumunda kalmıştır. Üst Mahkeme bu soruyu olumsuz yanıtlamıştır.
Yargıç Waller görüşünü, Kurul tarafından görülen isnadların "kamu hukuku aleyhine bir suç" anlamında "cezai" isnadlar olmadıkları olgusuna dayandırmış, ve buna göre, Kurulun cezai yargılama yetkisine (criminal jurisdiction) sahip bir mahkeme olmadığı sonucuna varmıştır.
Yargıç Shaw, Kurul yargılamasının bir cezai sebep veya meselenin, örneğin suçlama (accusation), soruşturma (inquiry), yargılama (adjudication) ve muhtemel bir cezalandırıcı (punitive) sonuç gibi bazı özelliklerine sahip olduğunu, fakat kamu hukukunun yürütülmesi ve kamu düzeninin korunmasıyla ilgili kuralı bozmaya karşı bir ceza davası gibi temel bir karakteristiğinden yoksun bulunduğunu kabul etmiştir. Bir yargılamanın niteliğini belirlerken, içinde bulunduğu bağlamı ve baştan sona amacını da dikkate almak gerekir. Tüzükteki bir fiil (offence), genel hukuka göre bir suç (crime) ile örtüşse ve bir yaptırım (penalty) veya cezaya (punishment) yol açsa bile, bu durum Kurulun yargılamasını cezai bir sebebe veya meseleye çevirmez. Bu yargılama, esas itibarıyla dahili bir disiplin yargılaması olup, kuraldışı davranışı kamu hukuku veya kamu menfaatiyle ilişkisi içinde ele almayı gerektirmeyen ve cezaevi hudutları içinde düzeni sürdürme şeklindeki sınırlı bir amacı gerçekleştirmeyi hedefleyen bir yargılamadır. Ayrıca, genel mevzuata göre cezai anlamda bir suçtan değil de, Tüzüğe göre bir suçtan doğan yargılamayı, cezai bir sebep veya mesele olarak görmek, mantıksız ve anormal bir tutum olacaktır.
Ne var ki, 20 Eylül 1982 tarihli R v. Highpoint Prison Board of Visitors, ex parte McConkey kararında (Times Law Reports, 23 Eylül 1982) Yargıç McCullough, Tüzük ihlalindeki suçlama ile cezai bir fiile karşı suçlama arasındaki "yakın benzerliğe" işaret etmiştir. Bu yargıca göre, her iki suçlamayı bir yargılama (adjudication) izler ve örneğin birincisi infaz indirim kaybı gibi cezalandırıcı karakterde bir sonuca yol açabilir. Cezaevi disiplin suçları özel bir düzenlemeye karşı işlenen suçlar ise de, bunlar yine de "cezai"dir (penal). Kural olarak söz konusu Tüzük hükümleri bir mahpusa karşı, suçun cezai olmasından daha fazla aleyhte olacak şekilde yorumlanamaz. Yine Tarrant davasında (bk. yukarıda parag. 36/son), disiplin yargılamalarında uygulanan kanıt standardının ceza yargılamasındaki ile aynı olduğu, Disiplin Kurulu adına kabul edilmiştir.
3. Disiplin Kurulu yargılamasının denetlenmesi
(a) Dahili kanallar
38. Tüzüğün 56. maddesine göre, Disiplin Kurulu tarafından verilen bir disiplin cezası İçişleri Bakanı tarafından kaldırılabilir veya hafifletilebilir; veya Bakanın talimatı doğrultusunda bunu Kurulun kendisi yapar. Yukarıda geçen bir ceza infaz indirim kaybını düzeltme usulü ve kriterleri, Bakan tarafından çıkarılan 58/1976 sayılı Genelge Talimatında düzenlenmiştir. Buna göre esas itibarıyla, bir mahpus gerçek bir davranış değişikliğinde önemli bir ilerleme belirtisi bulunduğunu göstermelidir; düzeltme yetkisi sadece, daha sonra aşırı veya kuşkuya açık olduğu düşünülen bir cezayı değiştirmek amacıyla kullanılmamalıdır.
İnfaz indirimi veya cezaların hafifletilmesi için başvurular, normal olarak ilk önce Kurulun kendisine yapılır. Kurulun kararına karşı mahpus tarafından İçişleri Bakanlığına başvurulabilir. Tüzüğün 7. maddesine göre her mahpusa, cezaevine kabulü sırasında veya kısa bir süre sonra, başka şeylerle birlikte, düzgün dilekçe yazma şekli hakkında yazılı olarak bilgi verilir.
St. Germain davasında (bk. aşağıda parag. 39) Üst Mahkeme üyeleri, Tüzüğün 56. maddesine göre verilen bir dilekçenin resmi bir itiraz olarak görülmemesi gerektiğini söylemişlerdir; bu davada, başka şeylerle birlikte, İçişleri Bakanının Kurulun suçun tespitine dair kararını bozma yetkisine sahip olmadığı not edilmiştir.
(b) Ulusal mahkemelere başvuru
39. (a) İngiliz mahkemelerinin Disiplin Kurullarındaki disiplin yargılamasını denetleme yetkisine sahip olup olmadıkları meselesi, R. v. Hull Prison Board of Visitors, ex parte St. Germain ve diğerleri davasında ele alınmıştır. O davada, çeşitli disiplin cezalarına hükmeden 1976 tarihli bir Kurul kararının, doğal hukukun kurallarına uymadığı gerekçesiyle bozulması için certiorari kararı almak üzere başvuru yapılmıştır.
(b) Divisional Court 7 Aralık 1977 tarihinde verdiği kararda ((1978) 2 All England Law Reports), yargısal faaliyette bulunmakla görevli bir Kurul yargısal bir organ niteliğine sahip olmasına rağmen, certiorari yoluyla denetime tabi olmadığını, çünkü bu hukuk yolunun, kendi disiplin biçimini ve kurallarını uygulayan kapalı bir organın özel disiplin yargılamasını kapsamadığı sonucuna varmıştır.
(c) Bu karara karşı 20 Aralık 1977de, Üst Mahkemeye başvuru dilekçesi (notice of appeal) verilmiştir. Üst Mahkeme (Court of Appeal) 3 Ekim 1978 tarihinde başvuruyu kabul etmiştir ((1979) 1 All England Law Reports 701). Bu mahkemeye göre, sırf denetlenmekte olan bir yargılamanın dahili bir disiplin yargılaması niteliğinde olduğu gerekçesiyle, mahkemelerin yargı yetkisini kullanmaktan kaçınması gerektiğine dair bir hukuk kuralı yoktur. Disiplin Kurulunun disiplin kararlarına karşı certiorari başvurusu yapılıp yapılamayacağına dair bağlayıcı bir karar bulunmamakta ve bu mesele hakkında kamu düzeni ışığında karar verilmesi gerekmektedir. Bir Kurulun disiplin işleri, diğer işlerinden ayrı ve bağımsızdır. Kurul disiplin suçlarını görürken, cezaevi günlük idaresinin bir parçası olarak kısa disiplin usulüyle cezalar vermemekte, fakat bunun yerine bir mahpusu ancak kurala bağlanmış bir soruşturmadan ve/veya duruşmadan sonra cezalandırabilen bağımsız bir organ olarak karar vermektedir. Kurul böyle yapmakla, yargısal bir görev yerine getirmektedir; o halde verdiği kararlar, uygun davalarda, certiorari yoluyla mahkemelerin denetimine tabi bulunmaktadır. Ancak meselenin çözümü takdire bağlı olup, olayın bütün şartları göz önünde tutulduğunda, ancak adil olmayan bir şekilde davranılmış olduğu ve bu adaletsizliğin önemsiz veya sadece teknik olmaktan öte, esaslı bir adaletsizlik olduğu görüldüğü takdirde bir giderim sağlanabilir.
40. Daha sonra dava Divisional Courta geri gönderilmiş, bu mahkeme de 15 Haziran 1979 tarihli kararıyla ((1979) 3 All England Law Reports 545), Hull Cezaevi Disiplin Kurulu tarafından verilmiş belirli kararları bozmuştur (quashed). Divisional Courta göre, Cezaevleri Yasasının 47(2). fıkrası ile Tüzüğün 49(2). fıkrası (bk. yukarıda parag. 35), ihtilaflı olan, herkesin adil muhakeme edilme hakkına sahip olduğuna dair doğal hukukun temel bir kuralını beyan etmektedir. Olayın şartları içinde bozulan kararlar bakımından bu kurala uyulmamıştır ama, Kurulun genel olarak izlediği usulün, itiraza konu olabilecek bir noktası yoktur.
Divisional Court, Disiplin Kurulu önünde adil muhakeme hakkının, delil gösterme (call evidence) hakkını da içerdiğine işaret etmiştir. Kurul Başkanı, bir mahpusun tanık dinletme (call witnesses) talebini ancak makul, iyi niyetli ve uygun gerekçelerle (ki, bunların arasında idari sıkıntılar yer almaz) reddedebilir. Ayrıca mahpus, aleyhinde gösterilen delillerle ilgilenmek için yeterli bir imkana sahip olmadır; aleyhindeki deliller kendisine, başlangıçta Kurul önünde söylentiye dayanarak ifade veren tanıkları çapraz sorgulama fırsatı verilmesini gerektirebilir.
41. Certiorari için başvurular kural olarak, itiraz konusu kararın verildiği tarihte başlayan, öngörülen süre içinde yapılmalıdır: 1976 yılında bu süre altı aydı; 11 Ocak 1978 tarihinden bu yana artık üç aydır. Süresi dışında başvurulara izin verilebilir; bu, mahkemenin takdirine kalmış bir meseledir; ancak tecrübeler göstermektedir ki, gecikmiş başvurulara İçişleri Bakanlığı tarafından muhalefet edilmemiş ise, izin talebi reddedilmeyecektir.
Bir Disiplin Kurulunun disiplin yargılamasında verdiği kararlar bir mahkeme tarafından bozulursa, söz konusu isnadlar hakkında, daha sonra farklı üyelerden oluşan bir Kurul tarafından yeniden yargılama yapılabilir.
B. Mahpusların haberleşmeleri ve ziyaret edilmeleri
42. Mahpusların haberleşmeleri ve ziyaret edilmeleri sorunu, Tüzüğün bir kaç maddesinde ele alınmıştır.
İçişleri Bakanlığı, cezaevlerinde tek tip uygulamayı sağlamak amacıyla cezaevleri yönetimlerine Sürekli Emirler (Standing Orders) ve Talimat Genelgeleri (Circular Instructions) biçiminde rehber ve direktifler de gönderir. Cezaevleri yönetimleri, başka türlü yetkilendirilmemişlerse, bu rehberlere uymak zorundadırlar; ancak bunların kanun gücü veya bu anlama gelen bir gücü yoktur. Bakanlığın cezaevleri yönetimlerine mahpusların haberleşmeleri ve ziyaretlerle ilgili gönderdiği direktifler, ikili bir işlev görmeyi amaçlamışlardır: bir yandan cezaevleri yöneticilerine Tüzükle verilen takdir yetkisini çerçevelendirmek; öte yandan Bakanlığın bizzat kendisine verilen takdir yetkisini belirli konularda kullanma tarzını bildirmek.
1 Aralık 1981den önce söz konusu direktifler, Parlamento üyelerine açıktı, fakat kamuya veya mahpuslara açık değildi; ama mahpuslara haberleşmenin kontrolü ve ziyaretlerin bazı yönleri hakkında bilgiler, oda kartları vasıtasıyla verilirdi.
1. Mevcut davaya yol açan olayların geçtiği dönemdeki durum
43. Mevcut davaya konu olayların geçtiği dönemde Tüzüğün haberleşme ve ziyaretlerle ilgili temel hükümleri arasında şunlar yer almıştır:
"33 (1) Bakanlık, düzeni ve disiplini korumak, suçun işlenmesini önlemek veya her bir kimsenin menfaatlerini korumak amacıyla, genel olarak veya belirli bir olay için, bir mahpusun diğer bir mahpusla ve diğer kişilerle haberleşmesini kısıtlayabilir.
(2) Yasa ve bu Tüzükte gösterilen haller hariç, Bakanlığın izni olmadıkça, bir mahpusun cezaevi dışındaki her hangi bir kimseyle haberleşmesine veya o kimsenin mahpusla haberleşmesine izin verilmez.
(3) Bu Tüzükte aksi belirtilmedikçe, bir mahpustan giden veya kendisine gelen her mektup veya ileti, cezaevi müdürü veya yetki verdiği bir görevli tarafından okunabilir veya incelenebilir, ve müdür, içeriğine itirazı kabil (objectionable) gördüğü veya aşırı uzun bulduğu mektupları veya iletileri göndermeyebilir".(28)
(4) Bakanlık aksine talimat vermemişse, bir mahpusa yapılan her ziyaret, bir görevlinin gördüğü bir ortamda gerçekleşir.
(5) Bu Tüzükte belirtilen haller dışında, Bakanlık aksine talimat vermedikçe, bir mahpusa yapılan her ziyaret, bir görevlinin dinlediği bir ortamda gerçekleşir.
(6) Bakanlık, genel olarak veya bir ziyaretle veya bir ziyaret türüyle ilgili olarak, mahpusların hangi günler ve ne zaman ziyaret edilebileceklerine dair talimatlar verebilir."
"34 (8) Bir mahpus, - haberleşmenin ve ziyaretlerin sayısını düzenleyen- (Tüzük, md. 34) hükmü gereğince, Bakanlığın izni olmadıkça, hukuki veya başka bir işle bağlantılı olarak veya bir akraba veya arkadaş dışında bir kimseyle haberleşme hakkına sahip değildir."
44. Yukarıdaki Tüzük hükümleri, Emirler veya Talimatlarla veya başka Tüzük hükümleriyle bir kaç yönden değiştirilmiş veya ekler yapılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:
(a) 5A 23 Emriyle ekleme yapılan Tüzüğün 34 (8). fıkrasına göre, yakın ilişkide bulunduğu kimseden başka bir kişiyle haberleşmek veya ziyaret edilmek isteyen mahpuslar, İçişleri Bakanlığından izin almak zorundadırlar; bununla birlikte mahpuslar, izin almaksızın da normal olarak diğer akrabalarıyla veya mevcut arkadaşlarıyla haberleşebilirler veya ziyaret edilebilirler; fakat cezaevi müdürü güvenlik veya düzen ve disiplini sağlama veya suçun önlenmesi veya suçtan caydırma gerekçesiyle, bu tür haberleşmeleri veya ziyaretleri yasaklayabilir. Ayrıca, mahpusun cezaevine gelmeden önce kişisel olarak tanımadığı kimselerle haberleşmesine izin verip vermeme takdirine sahiptir. Ancak bu tür bir takdir yetkisinin, Campbell ve Fell gibi "A kategorisindeki" mahpusların lehine kullanılabileceği pek mümkün görünmemektedir. Bu kategori, kaçmaları halinde kamuya veya polise veya Devletin güvenliğine karşı yüksek derecede tehlikeli kişilere ayrılmış bir güvenlik kategorisidir.
(b) 1 Ocak 1973ten itibaren, mahpusun taraf olduğu bir hukuk veya ceza davasıyla ilgili haberleşmenin kontrolünün boyutları, Tüzüğün 37A (1). fıkrasıyla sınırlanmıştır. Bu madde şöyledir:
"Her hangi bir davada taraf olan bir mahpus, davayla bağlantılı olarak avukatıyla haberleşebilir; ve Cezaevi Müdürü, bu tür bir haberleşmenin davayla ilgili olmayan unsurlar içerdiğini düşünmesi için bir sebep bulunmadıkça, Tüzüğün 33(3). fıkrasına dayanarak mektubu okuyamaz ve gönderilmesini engelleyemez."
(c) 6 Ağustos 1975 tarihine kadar mahpuslar (inmates), bazı boşanma davaları hariç, bir hukuk davası açmak üzere avukatından görüş alma veya ona talimat vermek için İçişleri Bakanlığına dilekçeyle başvurmak zorundaydılar. Bu tarihten itibaren yürürlüğe giren 45/1975 sayılı Talimat bazı değişiklikler getirmiş, bu değişiklikler daha sonra Tüzüğün 26 Nisan 1976da yürürlüğe giren 37A (4). bendinde yer almıştır. Bu bende göre:
"Bakanlık talimatları çerçevesinde, bir mahpus, taraf olabileceği bir hukuk davasıyla ilgili bir dava sebebi hakkında hukuki görüş almak veya dava açması için talimat vermek üzere, bir avukatla haberleşebilir."
45/1975 sayılı Talimat ve daha sonra 17A sayılı Emir, başka şeylerle birlikte şu hükümleri getirmiştir:
(i) bir mahpusun dava açmasına izin verilmeden önce, bir avukatın görüşünü almış olması zorunludur;
(ii) bir mektup gönderme veya ziyaret edilme gibi gerekli kolaylıkların gösterilmesi için, her aşamada ilk önce cezaevi müdürüne gerekçeli bir yazılı başvuru yapılır; İçişleri Bakanlığına veya memuruna karşı "ön bildirim kuralı"nın genellikle uygulandığı hapislikten "kaynaklanan" veya hapislikle "bağlantılı" bir sebepten dolayı hukuk davası açılması ihtimali dışında, bu talep hemen yerine getirilir.
Sözü edilen bu son hükmün bir sonucu olarak, mahpus bir şikayetini (İçişleri Bakanlığına dilekçe gönderme veya Disiplin Kuruluna başvuru, İçişleri Bakanlığı müfettişine başvuru veya cezaevi müdürüne başvuru gibi) normal dahili kanallardan dile getirmedikçe ve lehte veya aleyhte kesin yanıt verilinceye kadar, mahpusa hukuki görüş edinmesi için gerekli kolaylık gösterilmez.
(d) Avukatların ziyaretleri aşağıdaki özel hükme tabidir:
"37 (1) Bir mahpusun taraf olduğu bir hukuk veya ceza davasındaki avukatına, bu davalarla bağlantılı olarak mahpusla görüşebilmesi için makul kolaylıklar sağlanır; bu görüşme, cezaevi görevlisinin duyamayacağı ama görebileceği bir ortamda yapılabilir.
(2) Bir mahpusun avukatı, İçişleri Bakanlığının izniyle, başka bir hukuki işle bağlantılı olarak bir cezaevi görevlisinin görebileceği ve duyabileceği bir ortamda mahpusla görüşebilir."
Bir Disiplin Kurulu önündeki disiplin yargılamaları, yetkililer tarafından, Tüzüğün özellikle 37(1) ve 37(A) 1 hükümleri bakımından "dava" (legal proceedings) olarak kabul edilmemiştir.
2. 1 Aralık 1981 tarihinden sonraki durum
45. 1 Aralık 1981 tarihinden önce Emirler ve Talimatlar, mahpusların haberleşmesinin kontrolü ve ziyaretleri hakkındaki direktiflere ek olarak, cezaevinin günlük idaresiyle ilgili genel nitelikte dahili kurallar ve yönergeleri içermekteydi. Bu tarihten itibaren haberleşme ve ziyaretler hakkındaki direktifler esaslı bir değişikliğe uğramıştır. Ayrıca, bu konularda değişikliğe uğrayan Emirler bir bütünlük içinde yayınlanmış, bir mahpusun haberleşme veya ziyaret edilme hakkıyla ilgili olmayan ve yayınlanması uygun görülmeyen sevk ve idare niteliğindeki konular, Emirlerden çıkarılarak Talimatlar arasına yerleştirilmiştir. Tüzük hükümlerinde değişiklik yapılmamış, buna karşılık Hükümet, Tüzüğün 34 (8). bendinin haberleşmeyi etkilediği kadarıyla, en elverişli zamanda değiştirileceğini belirtmiştir.
46. Mevcut davanın konusuna girdiği ölçüde, eski durum artık aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
(a) Yeni Emirler (no. 5B23 - 5B30), haberleşmenin içeriyle ve "eşzamanlı bildirim kuralı"yla ilgili düzenlemelere uygun olmak şartıyla, bir mahpusun her zaman bir kimseyle veya bir kuruluşla haberleşebileceğini belirtmektedir.
(b) "Ön bildirim kuralı" (bk. yukarıda parag. 44(c)son) yerine, 5B34 j Emrinde düzenlenen "eşzamanlı bildirim kuralı" getirilmiştir. Artık bir mahpusun tretmanı konusunda bir hukuk davasıyla ilgili bir hukuki görüş alması, mahpusun şikayetini öngörülen usullere göre dile getirmiş olması halinde hemen mümkündür; artık dahili araştırmanın sonucunu beklemesi gerekmez.
(c) Tüzüğün 37 (1) hükmü (bk. yukarıda parag. 44(d)), bir mahpusun taraf bulunduğu bir davayla ilgili avukat ziyaretine uygulanmaya devam etmektedir. Yeni 5A34 sayılı Emre göre, mesleki sıfatla hareket eden bir avukatın diğer ziyaretlerine, görüşülecek konunun önceden cezaevi müdürüne bildirilmesi ve Yeni 5B34 Emrinde düzenlenen avukatla haberleşme üzerindeki kısıtlamalara ("eşzamanlı bildirim kuralı" dahil) aykırı düşmemesi halinde, artık bir görevlinin duyamayacağı bir ortamda yapılmasına izin verilmektedir. Görüşülecek konu önceden bildirilmezse, bir görevlinin dinleyebileceği bir ortamda ziyaretin yapılmasına izin verilir.
C. Mahpusların doktor görüşü almaları
47. Tüzüğün 17. maddesine göre, mahpusların sağlıklarından cezaevi doktoru sorumludur; bu doktor, dışarıdan başka bir doktorun çağrılmasını isteyebilir.
Bir mahpus, Tüzüğün 37A (3) hükmünün uygulanacağı bir davaya taraf olmadıkça, cezaevi yetkilileri hükümlü bir mahpusun (convicted prisoner), yukarıdaki şekilde çağrılan hariç, dışarıdan bir doktor tarafından muayene edilmesine genellikle izin vermezler. Tüzüğün 37A (3) hükmü şöyledir:
"Bakanlık tarafından belirli bir davada verilen talimatlar çerçevesinde, (bir davaya taraf olan bir mahpus) tarafından veya onun namına seçilen kayıtlı bir doktora, davayla bağlantılı olarak kendisini muayene etmesi için makul kolaylıklar gösterilir ve bu muayene, bir görevlinin duyamayacağı ama görebileceği bir ortamda yapılır."
D. Haberleşmenin kontrolü ve ziyaretlerle ilgili şikayetler
1. Dahili şikayet kanalları
48. Haberleşmesi veya ziyaretleriyle ilgili olarak alınan bir karardan ötürü zarar gören bir mahpus, cezaevi müdürüne, Disiplin Kuruluna veya İçişleri Bakanlığı müfettişine (visiting officer) şikayette bulunabilir veya İçişleri Bakanının kendisine bir dilekçe gönderebilir. Bir mahpus şikayetini bu kanallardan her hangi birine, birden fazla kanal kullanmışsa, dilediği sırayla yapabilir.
(a) Disiplin Kurulu (The Board of Visitors)
49. Disiplin Kurulu, şikayet edilen kararın Tüzük hükümlerine ve İçişleri Bakanlığı direktiflerine uygunluğunu inceleyebilir. Kurul, bir aykırılık konusunda cezaevi müdürünün dikkatini çeker veya İçişleri Bakanlığına bildirir; Kurulun yetkileri tavsiye niteliğinde olmakla birlikte vereceği tavsiyeler istisnai şartlar dışında yerine getirilir.
(b) İçişleri Bakanlığına gönderilen dilekçeler
50. Mahpuslar her konuda, örneğin yerel cezaevi idaresinin vermeye yetkili olmadığı veya reddettiği konularda izin vermesi için veya cezaevi tretmanını şikayet için, İçişleri Bakanlığına dilekçe gönderme hakkına sahiptirler.
Haberleşmesi veya ziyaretleriyle ilgili olarak cezaevi yetkililerinin bir kararı hakkında şikayette bulunan bir mahpusun dilekçesi üzerine, İçişleri Bakanı, konuyla ilgili Emirlerin gereği gibi yorumlanıp uygulanmadığı sonucuna varacak olursa, cezaevi yetkililerine uygunluğu sağlamaları için direktifler gönderir. Bazı durumlarda Emirlerden ayrılması mümkün olmasına rağmen, bu nadiren meydana gelen bir durumdur; hiç meydana gelmemişse, Emirlerin amacının uygulama birliğini sağlamak olmasındandır.
1 Aralık 1981den önce, dilekçelerin sunulmasıyla ilgili direktifler 5B 1-16 sayılı Emirlerin içinde yer almaktaydı. Bu emirlerde, bazı istisnalar dışında, bir mahpus daha önce başka bir dilekçe vermiş ise bunun cevabı gelinceye kadar başka bir dilekçe veremezdi.
1 Aralık 1981den itibaren 5B 12 (2) sayılı Emir hükümleri, yeni 5C9 ve 5C10 Emirleriyle gevşetilmiştir. Önceki dilekçenin verilmesinden itibaren bir ay geçmiş ise, artık yeni bir dilekçe verilebilir. Dahası bir mahpus, önceki dilekçenin incelenmesine devam edilirken bile, ziyaretlerine değilse ama haberleşmesine yapılan müdahalelerin de bulunduğu belirli bazı konularda bir dilekçe daha verebilir.
2. İdare hakkında Parlamento Komisyoneri
Haberleşmenin kontrolü ve ziyaretler hakkındaki şikayetler, bazı şartlarda ayrıca, İdare hakkında Parlamento Komisyonerine de (Ombudsman) yapılabilir. Ne var ki Ombudsmanın yetkisi, Tüzük hükümleri veya İçişleri Bakanlığının direktifleriyle verilen bir takdir yetkisinin doğru bir biçimde kullanılması suretiyle getirilen kısıtlamaları kapsamaz. Dahası, Ombudsman doğrudan bir giderim sağlayamaz, çünkü yetkisi, yaptığı araştırmanın sonuçlarını bir Parlamento üyesine ve bazı koşullarda her iki Meclise bildirmekle sınırlıdır (1967 tarihli Parlamento Komisyonerleri Kanunu, md. 10 ve 12).
3. Ulusal mahkemelere başvuru
52. Cezaevi yetkililerinin Tüzüğe göre haberleşme ve ziyaretleri kontrol yetkilerini kullanmaları, yargısal denetim (judicial review) yoluyla İngiliz mahkemelerinin gözetimsel kontrolüne (supervisory control) tabidir. Mahkemeler bu yetkilerini kullanırlarken, Tüzüğün mahpuslara haberleşme ve ziyaret edilme konusunda verdiği haklara (örneğin, Tüzük 37(A) 1 ve 37 (1); bk. yukarıda parag. 44 (a) ve (d)) uygun davranmalarını sağlamak ve Tüzük tarafından yetkililere verilen takdir yetkisinin keyfi veya gayri makul surette, kötü niyetle, gereksiz bir saikle veya yetki tecavüzüyle kullanılmamasını güvence altına almak amacıyla müdahale eder.
Mahkeme bu bağlamda, Raymond v. Honey kararında ((1982) 1 All England Law Reports 759) Yargıç Wilberforceun, "bir hükümlü hapsedilmiş olmasına rağmen, açıkça veya zımnen kendisinden alınmadıkça, bütün medeni haklara sahip olmayı sürdürmesi"nin, İngiliz hukukunun bir prensibi olduğuna işaret ettiğini kaydeder.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
53. Campbell 4 Mart 1977de, Fell 31 Mart 1977de Komisyona başvurmuşlardır. Başvuruculardan her biri, başvurucu dilekçelerinde veya daha sonraki dilekçelerinde şunları dile getirmişlerdir:
(a) Disiplin Kurulu tarafından, esas itibarıyla "cezai" isnadlardan, Sözleşmenin 6. maddesinin gereklerine uyan bir yargılama yapılmadan mahkum edildiği iddiası;
(b) 16 Eylül 1976 tarihindeki olaydan sonra avukattan hukuki tavsiye alması için gecikmeli olarak izin verilmiş olmasının, Sözleşmenin 6. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye başvurma hakkını ve 8. maddedeki haberleşmeye saygı hakkını ihlal ettiği iddiası;
(c) bağımsız bir doktora muayene olma talebinin reddedilmesinin, yine Sözleşmenin 6. maddesindeki haklarını ihlal ettiği iddiası;
(d) sözü geçen olay sırasında ve olaydan sonra kendisine uygulanan tretmanla ilgili bir kaç şikayet.
Komisyon, 9 Ekim 1980de verdiği kısmi kararda ve 14 ve 19 Mart 1981de verdiği kesin kararında:
- Fellin başvurusunun yukarıdaki (b) ve (c) bendlerle ilgili kısmının ve avukatıyla gizli olarak görüşmesine izin verilmemesinin Sözleşmenin 6 ve 8. maddelerini, bazı kişilerle haberleşmesine izin verilmemesinin 8. maddeyi ve bu şikayetler hakkında etkili bir hukuk yoluna başvurma imkanı olmaması nedeniyle 13. maddeyi ihlal iddiaları bakımından kabuledilebilir olduğu;
- Fellin başvurusunun yukarıdaki (a) ve (d) bendlerle ilgili kısmını, (a) bendi bakımından, Komisyonun karar verdiği Mart 1981 tarihine kadar certiorari için başvurma şeklindeki iç hukuk yolunu tüketmediği gerekçesiyle kabuledilebilir olmadığı
sonucuna varmıştır.
Yukarıda geçen son kararla birlikte Komisyon, İçtüzüğünün 29. maddesi gereğince başvuruları birleştirmeye karar vermiştir.
54. Komisyon, 12 Mayıs 1982 tarihli raporunda şu görüşlerini açıklamıştır:
- Campbell ile ilgili olayda Disiplin Kurulu yargılamasının Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal ettiği (üç çekimsere karşılık, dokuz oyla);
- her iki başvurucunun avukattan hukuki tavsiye almalarını geciktirme nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiğine (oybirliğiyle);
- başvuruculara bağımsız bir doktor tarafından muayene edilme imkanı verilmemesi nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediğine (oybirliğiyle);
- Felle avukatıyla gizli olarak görüşme izni verilmemesi nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline ve bu meseleyi 8. madde bakımından incelemenin gerekli olmadığına (oybirliğiyle);
- Felle rahibe Power ve rahibe Benedict ile haberleşme izni verilmemesi nedeniyle Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiğine (oybirliğiyle);
- Fell 8. maddeyle ilgili şikayetleriyle ilgili olarak etkili bir hukuk yolu bulunmaması nedeniyle Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
I. İlk itirazlar
A. Disiplin Kurulu yargılaması bakımından Campbellin iç hukuk yollarını tüketmediği iddiası
56. Hükümet Mahkemeye sunduğu 17 Mart 1983 tarihli dilekçesinde, Campbell, Disiplin Kurulu yargılaması hakkında bir certiorari kararı (bk. yukarıda parag. 15 ve 39-41) almak üzere yargısal denetim için başvurmadığından, iç hukuk yollarını tüketmediğini ve bu nedenle söz konusu yargılamayla ilgili şikayetlerinin dinlenmemesi gerektiğini savunmuştur.
57. Mahkeme bu tür ilk itirazları, niteliği ve şartların izin verdiği ölçüde, davalı Hükümetin Komisyon önünde bu itirazları ileri sürmüş olması koşuluyla ve ileri sürdüğü ölçüde ele alır; bu itirazlar normal olarak kabuledilebilirliğin ilk aşamasında yapılmış olmalıdır. Bu koşul yerine getirilmediği takdirde, Hükümet bu itirazı Mahkeme önünde ileri sürme hakkını kaybeder (bk. diğerleri arasında, 13.05.1980 tarihli Artico kararı, parag. 24 ve 27).
1. İtiraz hakkının düşmesi (estoppel)
58. Hükümet, Campbellin başvurusunun kabuledilebilirliği hakkındaki cevabını 20 Aralık 1977de Komisyona vermiştir; bu cevapta Disiplin Kurulu yargılaması konusunda iç hukuk yollarının tüketilmediği sorunundan söz edilmemiştir. Hükümet ancak esas hakkındaki 13 Aralık 1978 tarihli dilekçesinde, certiorari başvurusu yapılmamış olduğu gerekçesiyle, söz konusu yargılamayla ilgili şikayetleri Sözleşmenin 26 ve 29. maddelerine göre reddetmesini Komisyondan talep etmiştir. Bu şikayetleri 6 Mayıs,1978 tarihinde kabuledilebilir bulmuş olan Komisyon, 14 ve 19 Mart 1981 tarihli kararlarında, oybirliğini gerektiren 29. maddenin uygulanmasına yer olmadığı sonucuna varmıştır.
59. Mahkeme, Divisional Courtun 6 Kasım 1977de St. Germain davasında, Disiplin Kurulu yargılamaları hakkında certiorari başvurusu yapılamayacağına hükmetmiş olduğunu (bk. yukarıda parag. 39(b)) not etmiştir. O halde, Hazine avukatından talimat alan Hull Cezaevi Disiplin Kurulu avukatının Divisional Court önünde tersini savunmuş olmasına rağmen, Hükümetin kısa bir süre sonra Komisyon önünde bu hukuk yolunun mevcudiyetini savunması zor olacaktı. Mahkeme, Komisyon temsilcisinin görüşünün tersine, kamu makamları iç hukuktaki davada henüz lehe karar aldıkları için, Hükümetin bu sorunun İngiliz hukukunda belirsiz ve çözümsüz olduğunu ve dolayısıyla Campbellin bu sorunu mahkemelerin önüne getirmesi gerektiğini savunması da pek mümkün değildi.
St. Germain davasında temyiz dilekçesi 20 Aralık 1977de tebliğ edilmiş, fakat mesele, Üst Mahkemenin Divisional Court kararını bozduğu 3 Ekim 1978 tarihine kadar kesin çözüme kavuşmamıştır (bk. yukarıda parag. 39(c)). İşte bu 1978 tarihli karardır ki, Hükümetin ilk savunmasını tamamlamaya götürmüştür; olayın özel şartları içinde Mahkeme, Hükümetin daha önceki bir aşamada iç hukuk yollarının tüketilmediği savunmasını ileri sürmesinin beklenemeyeceğini düşünmektedir (bk. yukarıda geçen Artico kararı, parag. 27/3). Buna göre Hükümetin itiraz hakkı düşmemiştir.
2. İtirazın temeli bulunup bulunmadığı
60. Sözleşmenin 26. maddesinin tüketilmesini gerektirdiği hukuk yolları sadece, ihlal iddialarıyla ilgili olan ve aynı zamanda mevcut ve yeterli olan hukuk yollarıdır (bk. diğerleri arasında, 06.11.1980 tarihli Van Oosterwijck kararı, parag. 27).
Komisyon Campbell bakımından, certiorari iç hukuk yolunun bu kategoriye girip girmediği konusunda bir görüş belirtmemiştir.
61. Bir hukuk yolunu tüketme yükümlülüğü bulunmasından önce, bu hukuk yolunun varlığının yeterince kesin olması gerekir (bk. 18.06.1971 tarihli De Wilde, Ooms ve Versyp kararı, parag. 62; 27.02.1980 tarihli Deweer kararı, parag. 32; ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 24.06.1982 tarihli Van Droogenbroeck kararı, parag. 54). Campbellin Komisyona başvuruda bulunduğu 4 Mart 1977 tarihinde, Disiplin Kurulu yargılamasına karşı certiorari başvurusunda bulunabileceğine dair hiçbir belirti yoktur. St. Germain davasında Üst Mahkemenin de belirttiği gibi (bk. yukarıda parag. 39(c)), bu konuda bağlayıcı bir içtihat yoktur. Ancak Üst Mahkemenin o davadaki 3 Ekim 1978 tarihli kararıyla durum değişmiştir; bu karar, bu tür yargılamalara karşı mahpusların yargısal denetim için başvurabileceklerini ortaya koymuştur.
Bununla birlikte Campbell olayında, certiorari başvurusu için normal sürenin (bk. yukarıda parag. 41 ve yukarıda geçen De Wilde, Ooms ve Versyp kararı, parag. 62), uzun bir dönem önce sona erdiği hatırlatılmalıdır. Süre geçtikten sonra da başvuru izni verilebileceği doğrudur. Hükümete göre, aslında Campbell Divisional Courtun St. Germain davasında 15 Haziran 1979 tarihli ikinci kararından sonra izin için başvurmuş olsaydı, bu talebi reddedilmeyecekti; ancak şimdi bu izni alması beklenemez, çünkü aradaki gecikme haddinden fazla ve mazereti bulunmayan bir gecikme olarak görülecektir (bk. yukarıda parag. 15, 40, 41). Bu hukuk yolunun mevcudiyeti, yukarıdaki düşünceler ışığında görülmelidir.
62. Bu hukuk yolunun etkili olup olmadığı konusunda ise Hükümet, Mahkeme önündeki duruşmada, Disiplin Kurulu önündeki duruşmada hukuki yardım alamaması, Kurulun yargılamasını aleni olarak yapmaması ve kararını aleni olarak vermemesi ve ayrıca Kurulun "bağımsız" olmadığı iddiası gibi, başvurucunun bazı önemli şikayetleri bakımından etkili olmadığını kabul etmiştir. Hükümet, Tarrant davasının sonucu saklı kalmak kaydıyla, Kurul önündeki duruşmada hukuki temsil sorunu bakımından da aynı görüştedir. Mahkeme, söz konusu Tarrant davasında, Hükümetin görüşünün aksine, certiorari kararı almak üzere yargısal denetim için yapılan bir başvurunun, hukuki temsile izin vermeme şeklinde makul olmayan bir karara karşı etkili bir hukuk yolu olabileceğinin ortaya konduğunu not etmiştir (bk. yukarıda parag. 36/son). Bununla birlikte, hukuki durum bu anlamda açıklığa kavuşturulmuş olmasına rağmen, Hükümetin de kabul ettiği gibi, Campbellin kendi olayında bu hukuk yolunu izlemek için başvuru izni almayı artık ümit edemeyeceği meselesi durmaktadır.
63. Campbellin, Kurulun "tarafsız" olmadığı ve kendisini "adil" yargılamadığı, masumiyet karinesinin ihlal edildiği, aleyhindeki suçlamalar hakkında yeterince bilgilendirilmediği ve tanıklarla ilgili haklardan mahrum bırakıldığı iddiaları gibi, başka şikayetleri de bulunduğu doğrudur.
Hükümet bu şikayetlerin, 3 Ekim 1978 tarihinden sonra yargısal denetim davasına konu edilebileceğini ve edilmiş olması gerektiğini ileri sürmüştür. Ancak, yargısal denetim için bir başvuruda bulunma şeklinde bir hukuk yolunun varlığının Üst Mahkeme tarafından St. Germain davasında ortaya konduğu ve Campbell için bu yolun hala mevcut olduğu Hükümet tarafından savunulduğu tarihte, Komisyon başvuruyu bu gerekçeyle reddetmeme kararı vermişti. Bu durumda Mahkemeye göre Campbell, Sözleşmeye göre başvurusunu sürdürmek amacıyla Komisyonun kararına dayanmakta ve Disiplin Kurulu yargılamasının yargısal denetimi için ulusal mahkemelere başvurmamakta haklıdır. Dahası Hükümet, bu hukuk yoluna artık başvurmasının pek mümkün olmadığını da kabul etmiştir. Sonuç olarak Mahkeme bu şikayetleri, iç hukuk yollarını tüketilmediği gerekçesiyle kabuledilemez bulmanın adil olmayacağını kabul etmektedir.
B. Disiplin Kurulu yargılaması bakımından Fellin şikayetlerinin kabuledilebilirliği
64. Fellin Disiplin Kurulu yargılamasıyla ilgili şikayetleri Komisyon tarafından, 14 ve 19 Mart 1981 tarihli kararlarını verdiği sırada başvurucunun certiorari için başvurmayarak iç hukuk yollarını tüketmediği gerekçesiyle kabuledilemez bulunmuştur (bk. yukarıda parag. 53).
Fell, Mahkemeye verdiği dilekçede, daha sonra böyle bir başvuru yaptığı halde aleyhine sonuçlandığından (bk. yukarıda parag. 15), söz konusu şikayetlerinin şimdi artık kabuledilebilir olduğunu savunmuştur.
65. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, Komisyonun kabuledilebilir görmeyip başvuruyu reddettiği kararlara karşı itiraz edilemez; ihtilaflı meselelerde Mahkemenin yargı yetkisi, Komisyon tarafından kabul edilmiş başvurularla sınırlıdır (bk. diğerleri arasında, yukarıda geçen De Wilde, Oomms ve Versyp kararı, parag. 51; 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 157; 10.12.1982 tarihli Foti ve Diğerleri kararı, parag. 40-41).
Buradan çıkan sonuca göre Mahkeme, Fellin talebini inceleme yetkisine sahip değildir.
II. Campbell olayında Disiplin Kurulunun yargılaması
66. Campbell, "kişisel haklar ve yükümlülükler ile bir suç isnadının karara bağlanmasında... " bazı güvenceler sağlayan Sözleşmenin 6. maddesinin gereklerine uyan bir yargılama yapılmadan, aslında "suç" isnadı sayılabilecek disiplin isnadları nedeniyle, Disiplin Kurulu tarafından mahkum edildiğini iddia etmiştir.
A. Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilirliği
1. Bir "suç isnadı"nın varlığı
67. Komisyon, Campbell olayındaki Disiplin Kurulu yargılamasının, "suç isnadı"nın karara bağlaması olduğu ve bu nedenle Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır.
Hükümet başlıca savunma olarak bu görüşe karşı çıkmıştır.
68. Mahkeme, bu davadaki taraflarca zikredilen Engel ve Diğerleri davasında aynı meseleyle karşılaşmıştır. Mahkeme o davaya ilişkin 8 Haziran 1976 tarihli kararında (bk. parag. 80-82), Sözleşmenin 6. maddesinde anlaşıldığı şekilde "suç isnadı" kavramının "özerkliği"ne dikkat çektikten sonra, 21 Şubat 1984 tarihli Öztürk kararında (bk. parag. 48-50) teyid ettiği şu prensipleri koymuştur:
(a) Sözleşme, Devletlerin, kamu menfaatinin koruyucuları olarak görevlerini yerine getirirken iç hukuklarında suç kategorileri arasında ayrım yapmalarına ve aralarına bir çizgi çekmelerine karşı değildir; fakat bu suretle yapılan sınıflandırma Sözleşme bakımından belirleyici değildir.
(b) Sözleşmeci Devletler bir suçu cezai olmak yerine "idari" olarak sınıflandırma yetkilerini, Sözleşmenin 6 ve 7. maddelerinin temel hükümlerinin işleyişini dışarıda bırakmak için kullanacak olurlarsa, Sözleşmenin bu hükümlerinin uygulanması Devletlerin egemen iradelerine tabi kılınmış olacaktır. Bu suretle genişleyen serbestlik, Sözleşmenin amacına uygun olmayan sonuçlara yol açabilir.
69. Mahkeme, Engel ve Diğerleri kararında "cezai" ile "idari" arasındaki çizgiyi çekerken, dikkatini, olayın ilgili olduğu askerlik alanıyla sınırlı tutmakta olduğunu söylemiştir. Mahkeme tabi ki cezaevi konusunda da, güvenlik kaygıları ve kamu düzeninin korunması, mahpusların kuraldışı hareketlerini mümkün olduğu kadar kısa sürede ele alma, olağan mahkemelerin kullanamayacakları iyi düzenlenmiş yaptırımların varlığı ve cezaevi yöneticilerinin kendi kurumlarında disiplin için sorumluluğun sürdürülmesi konusundaki talepleri gibi, uygulamaya ilişkin pratik sebeplerin bulunduğunun farkındadır.
Ne var ki, Sözleşmenin 6. maddesinin amaçlarından bir olan adil muhakeme güvencesi, Sözleşmedeki anlamıyla demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biridir (bk. 21.02.1975 tarihli Golder kararı, parag. 36). Golder kararının da gösterdiği gibi adalet, cezaevinin kapısında duramaz; duruma göre mahpusları Sözleşmenin 6. maddesinin koruyucularından yoksun bırakma imkanı yoktur.
Buradan çıkan sonuca göre, Engel ve Diğerleri kararında getirilen prensipler, ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, cezaevi kurumları için de geçerlidir; yukarıda söylenen sebepler, burada da Sözleşmenin 6. maddesinin amacına ve gayesine uygun olarak "cezai" olan ile "idari" olan arasında bir çizgi çekilmesi gereğini ortadan kaldırmaz. O halde, Campbell aleyhindeki yargılamanın Sözleşme bakımından "cezai" alana girmiş görülüp görülemeyeceği belirlenmelidir. Bunun için Mahkeme, bağlamın farklılığına gerekli özeni göstererek, o kararda belirtilen kriterleri uygulama yetkisinin bulunduğunu düşünmektedir.
70. Belirlenmesi gereken birinci mesele, tartışma konusu fiilleri tanımlayan metnin iç hukuk sistemine göre ceza hukukuna veya disiplin (idare) hukukuna veya her ikisine de girip girmediğidir (bk. yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararı, parag. 82).
İngiliz hukukunda, Campbelle isnad edilen fiillerin disiplin hukukuna girdiği açıktır. Tüzüğün 47. maddesi, mahpusun yaptığı bu tür bir eylemin "disiplin suçu" olduğunu belirtmekte ve cezaevi disiplin rejimine göre nasıl ele alınacağını gösteren kurallarla devam etmektedir (bk. yukarıda parag. 27-31). Bunların "cezai bir eylem ve mesele" olmadığını söyleyen Üst Mahkemenin St. Germain davasında verdiği karar (bk. yukarıda parag. 37), iç hukukta Disiplin Kurulu yargılamalarının ceza hukuku dışında kaldığını teyid etmektedir. Bu kararda Yargıç Shaw, bu tür bir yargılamanın esas itibarıyla bir iç disiplin yargılaması olduğunu, kuraldışı bir davranışı kamu hukukuyla ve kamu yararıyla ilişkili olarak ele alma anlamına gelmediğini ve cezaevi hudutları içinde düzenin sürdürülmesi gibi sınırlı bir hedefe yönelip gerçekleştirmeye çalıştığını açıklamıştır. Mahkeme İçişleri Bakanlığının, diğerlerinin yanında işte bu sarih niyetle, 1952 tarihli Cezaevi Kanununun 47(1). fıkrası tarafından kural koymakla (bk. yukarıda parag. 26) yetkilendirildiğini not etmektedir. Bununla birlikte Mahkeme, McConkey ve Tarrant davalarında (bk. yukarıda parag. 37/son), Disiplin Kurulu yargılaması ile ceza yargılaması arasında bazı paralellikler kurulduğunu da not etmektedir.
71. Her halükarda, ulusal hukukun getirdiği bazı göstergeler sadece göreli bir ağırlığa sahiptir; fiilin esas niteliği önemi daha büyük olan bir faktördür (bk. yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararı, parag. 82).
Bu noktada, mahpusların kuraldışı davranışlarının çeşitli biçimlerde olabileceği aklıda tutulmalıdır; bazı fiiller bir iç disiplin meselesi olmaktan başka bir şey değilken, diğer bazılarına aynı gözle bakılamaz. İlk olarak, bazı olaylar diğerlerinden daha ağırdır; fiilleri derecelendiren Tüzük, Campbell tarafından işlenen fiilleri "özellikle ağır" fiiller içinde göstermektedir (bk. yukarıda parag. 27). İkinci olarak, bazı eylemlerin cezaevinde işlenmiş olmaları, onların hukuka aykırı oldukları gerçeğini değiştirmez. Tüzüğe göre suç oluşturan bazı eylemler, ceza hukukuna göre de suç oluşturabilir. O halde, bir cezaevi görevlisine karşı ağır bir biçimde şiddet kullanma, "müessir fiil" suçuna karşılık gelebilir; direnme (mutiny) ve direnmeye tahrik genel ceza hukukunda suç değilken, bundaki önemli olaylar suç için işbirliği (conspiracy) suçu olarak görülebilir (bk. yukarıda parag. 30). En azından teorik olarak, bu tür davranışların hem ceza ve hem de disiplin yargılamasına tabi olmalarını engelleyen bir şey bulunmadığı hatırlanmalıdır (bk. aynı yer).
Mahkemeye göre bu faktörler, kendi başlarına başvurucunun suçlandığı fiillerin Sözleşme bakımından "cezai" olarak görülmelerine yol açmak için yeterli olmasalar da, bu fiillere saf bir disiplin meselesiyle tamamıyla örtüşmeyen bir renk vermektedir.
72. O halde, yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararı (bk. parag. 82) ile Öztürk kararında (bk. parag. 50) söylenen son kritere dönülerek, Campbellin risk altına girdiği cezanın ağırlığının derecesi ve niteliğine bakılmalıdır. Kendisine verilebilecek azami cezalar arasında şunlar yer almaktadır: Disiplin Kurulunun karar verdiği tarihte infaz indiriminin (remission) tümüyle kaybı (forfeiture), ki bu süre üç yıldan biraz az bir süredir; bazı ayrıcalıkların süresiz olarak kaybı; her bir suç için birlikte çalışmaktan mahrumiyet; kazançlar üzerine stopaj konulması ve azami 56 gün süreyle hücreye kapatılma. Gerçekten de kendisine 570 gün infaz indirim kaybı verilmiş ve 91 gün süreyle belirtilen diğer cezalara tabi tutulmuştur (bk. yukarıda parag. 14 ve 28).
İnfaz indiriminin ve indirim kaybının niteliği, hem St. Germain davasında ve hem de Sözleşme organları önünde çokça tartışılmıştır. İngiliz hukukuna göre infaz indirimi takdiri bir işlemdir (bk. yukarıda parag. 29). İngiliz mahkemeleri tarafından bir haktan çok teknik bir ayrıcalık olarak görülmüştür. Fakat St. Germain davasında Üst Mahkemeye göre, "infaz indirimi bir ayrıcalık verilmesi şeklinde olabilir ise de, infaz indiriminin kaybı, aslında buna tabi tutulanın haklarını etkileyen bir ceza veya mahrumiyettir."
Mahkeme ise, ayrıcalık ile hak arasındaki ayrımın şu anki amaç bakımından pek yardımcı olmayacağını görmektedir; bundan daha da önemlisi, infaz indirimi uygulamasının kendisinde, hapis cezasının sona ermesinden önce özgürlüğüne kavuşacağına dair haklı bir beklenti yaratmasıdır, ki bir hükümlü disiplin yargılamasıyla infaz indirimini kaybetmedikçe, bu infaz indirimi vasıtasıyla hesaplanmış tahliye günü serbest kalır (bk. yukarıda parag. 29). O halde infaz indirim kaybı, hapisliğin bu beklentiye karşılık gelen süreden daha fazla sürmesine sebep olur. Yukarıdaki düşünce, St. Germain davasında Yargıç Wallerın aşağıdaki ifadesiyle teyid edilmektedir:
"...bir hükümlü cezasını alıp da cezaevine geldiği zaman, kendisine tam infaz indirim kredisi açılır ve en erken hangi tarihte tahliye olacağı söylenir. Bu ister bir hak isterse bir ayrıcalık olsun, bir hükümlü infaz indirim kaybı kararı almadıkça, o tarihte salıverileceğini bekler. Yargıç Reid "haklardan veya ayrıcalıklardan mahrumiyeti eşit derecede önemli görmüş olup, ben de kendisine katılmaktayım. İndirimin bir hak mı yoksa bir ayrıcalık mı olduğu, benim görüşüme göre önemsizdir. Gerekli olan tek şey, 720 gün kayba uğrayan (X)in durumunu incelemektir. Bunun bir sonucu olarak (X), en erken tahliye tarihinden sonra yaklaşık iki yıl daha yatacaktır. Kaybettiği şey, gerçekten çok önemli bir ayrıcalıktır." ((1979) 1 All England Law Reports, pp. 723j-724b).
Mahkeme, yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararında (bk. parag. 82), bir ceza (punishment) olarak verilebilen özgürlükten yoksun bırakmanın, genel olarak "cezai" alana giren bir yaptırım (penalty) olduğunu söylemiştir. Mevcut olayda, Kurul kararından sonra bile, ilk hapis cezası hapisliğin hukuki temeli olarak kalmış ve buna hiçbir şey eklenmemiştir (bk. yukarıda parag. 29). Ne var ki Mahkemeye göre, Campbellin risk altına girdiği infaz indirim kaybı ve kendisi için hükmedilen indirim kaybı, tutulma süresi bakımından o denli ağır sonuçlar doğurmuştur ki, bu yaptırımların Sözleşme açısından "cezai" nitelikte olduğu kabul edilmelidir. Bir hapisliği, olabileceğinden çok daha uzun bir süre devam ettiren bir yaptırım, teknik olarak özgürlükten yoksun bırakma oluşturmasa bile, özgürlükten yoksun bırakmaya çok yaklaşmış olmaktadır; Sözleşmenin amacı ve gayesi, bu ağırlıkta bir tedbirin 6. maddedeki güvencelerle birlikte verilmesini gerektirir. Başvurucuya daha sonra yeniden önemli sayıda indirim günü verilmiş olması (bk. yukarıda parag. 16), varılan bu sonucu değiştirmez.
73. O halde, Campbellin suçlandığı fiillerin (bk. yukarıda parag. 27) "özellikle ağır" karaktere sahip olması ve alabileceği ve aslında aldığı cezanın niteliği ve ağırlığı dikkate alındığında, Mahkeme, Campbellin olayında Disiplin Kurulu yargılamasına, Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilir olduğu sonucuna varmaktadır. Buna göre kendisine, infaz indirim kaybından başka, uygulanmış olan ve uygulanmış olabilecek bulunan yaptırımları incelemek gerekli değildir.
2. "Kişisel haklar" üzerinde bir "karar"ın varlığı
74. Yukarıdaki paragrafta varılan sonuç dikkate alındığında, söz konusu yargılamanın "kişisel haklar" üzerinde bir "karar"la ilgili olup olmadığını da inceleme gereği bulunmamaktadır. Komisyon gibi Mahkeme de, olayın şartları içinde, bu sorun hakkında karar vermekte bir menfaat bulunmadığını düşünmektedir (bk. yukarıda geçen Deweer kararı, parag. 47).
B. Sözleşmenin 6. maddesine uygunluk
75. Campbell, Disiplin Kurulu önünde Sözleşmenin 6(1). fıkrasına ve 6(3). fıkrasının (a)-(d) bendlerine uygun bir "adil muhakeme" görmediğini ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca Sözleşmenin 6(2). fıkrasındaki masumiyet karinesinin de ihlal edildiğini iddia etmiştir.
1. Sözleşmenin 6(1). Fıkrası
76. Sözleşmenin 6(1). fıkrası şöyledir:
Herkes, kişisel hak ve yükümlülükleri ile hakkındaki bir suç isnadının karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından, makul bir sürede, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir. Karar aleni olarak açıklanır. Ancak duruşmayı izleyenler ve basın mensupları, çocuk ve gençlerin menfaatlerini veya tarafların özel yaşamlarını korumanın gerektirmesi halinde, ve adaletin zarar göreceği özel hallerde mahkemenin kesinlikle gerekli olduğuna inandığı ölçüde, demokratik bir toplumdaki genel ahlak, kamu düzeni veya ulusal güvenlik amacıyla duruşmanın tamamından veya bir bölümünden çıkarılabilir.
Bu olayda, Disiplin Kurulunun yargılama görevini yerine getirirken "hukuken kurulmuş bir yargı yeri" olduğu tartışma konusu yapılmamıştır. Gerçekten de konuyla ilgili İngiliz mevzuatı, bu Kurullara söz konusu alanda bağlayıcı karar verme yetkisi tanımış olup, St. Germain davasındaki kararın gerekçesi, bunun bir yargısal görev olduğunu göstermektedir (bk. yukarıda parag. 38 ve 39). Tekrarlanacak olursa, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki yargı yeri (tribunal) sözcüğünün, ülkenin standart adli mekanizmasıyla bütünleşmiş, klasik türden bir mahkeme olarak anlaşılması gerekmez (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 05.11.1981 tarihli X. - Birleşik Krallık kararı, parag. 53).
(a) "Bağımsız" yargı yeri
77. Campbell, davasını gören Disiplin Kurulunun, Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamında "bağımsız" olmadığını iddia etmiştir. Başvurucuya göre Disiplin Kurulları sadece bir "hiç"tir; mahpuslar tarafından bağımsız Kurullar olarak görülmemektedirler; uygulamada yürütme organının bir silahıdırlar; görevleri bakımından cezaevi yöneticilerinin denetimi altındadırlar ve İçişleri Bakanlığının direktiflerine uymak zorundadırlar. Başvurucunun dediğine göre, özellikle yargısal rolü yerine getirirken, bağımsız değildirler.
Komisyon, yasa gereğince bu Kurulların bağımsız ve tarafsız hareket etme yükümlülüğü altında olduklarını kabul etmekle birlikte, bunun kendi başına yeterli olmadığını söylemiştir. Komisyona göre bir organın gerçekten "bağımsız" olabilmesi için, kuruluşu ve görevleri bakımından yürütmeden bağımsız olması gerekir; bu bağımsızlık, özellikle adaletin yerine getiriliyor görünmesini sağlamalıdır. Komisyonun görüşüne göre, Disiplin Kurulları gerekli kurumsal bağımsızlığa sahip değildirler; çünkü ilk olarak, Kurul üyeleri İçişleri Bakanlığı tarafından atanmakta olup, görevden alınabilirler; ikinci olarak Kurullar, idarenin bir parçası olmamakla birlikte, diğer görevleri nedeniyle cezaevi yetkilileriyle öylesine günlük ilişkilere girmektedirler ki, kendilerini cezaevinin yönetimiyle bir tutmak mümkündür.
Komisyonun vardığı bu sonuca, Hükümet karşı çıkmıştır. Hükümet, başka şeylerle birlikte, Kurulların cezaevi yönetim yapısının bir parçası olmadığını savunmuştur. Hükümete göre Kurullar, cezaevi idaresinden hem yerel ve hem de ulusal düzeyde bağımsız olup, idari işleri yaparken yürütme organı namına hareket etmemektedirler.
78. Mahkeme, bir organın, özellikle yürütmeden ve davanın taraflarından "bağımsız" olup olmadığını belirlerken (bk. diğerleri arasında, 23.06.1981 tarihli Le Compte, Van Leuven ve De Meyere kararı, parag. 55), üyelerinin atanma tarzına ve görev sürelerine (bk. aynı karar, parag. 57), dışarıdan gelebilecek baskılara karşı güvencelerinin varlığına (bk. 01.10.1982 tarihli Piersack kararı, parag. 27) ve bu organın bağımsız olduğu görüntüsü verip vermediğine (bk. 17.1970 tarihli Delcourt kararı, parag. 31) bakmak zorundadır.
Mevcut olayda Kurulların "bağımsız" olmadığının göstergeleri olarak dayanılan unsurlar sırasıyla ele alınacaktır.
79. Kurul üyeleri, İngiltere ve Galler de cezaevlerinin idaresinden sorumlu İçişleri Bakanlığı tarafından atanmaktadır (bk. yukarıda parag. 26 ve 32).
Mahkeme bu durumun, Kurul üyelerinin yürütmeden bağımsız olmadıkları kanıtladığını düşünmemektedir; çünkü aksini düşünmek, mahkemelerin idaresi alanında sorumlulukları bulunan bir Bakan tarafından veya Bakanın tavsiyesi üzerine atanan yargıçların da "bağımsız" olmadıkları anlamına gelir. Ayrıca İçişleri Bakanlığı, Kurullara görevlerini yerine getirmeleriyle ilgili yönergeler (guidelines) gönderebildiği (bk. yukarıda parag. 35) doğru olmakla birlikte, bu Kurullar yargılama görevlerinde Bakanlığın talimatlarına tabi değildirler.
80. İçişleri Bakanlığının atayabileceği Kurul üyeleri, üç yıl veya daha az bir süre görevde kalırlar (bk. yukarıda parag. 32).
Tabi ki, görev süresi göreli olarak kısadır, fakat Mahkeme bunun anlaşılabilir bir sebebi olduğunu kaydetmektedir; Kurul üyelerine ücret ödenmemektedir (bk. aynı yer) ve sürenin daha uzun olması halinde, bu ağır ve önemli görevlere uygun olan ve üstlenmeyi isteyen kişiler bulmak güç olurdu.
Mahkeme Tüzükte, Kurul üyelerinin görevden alınmalarını düzenleyen veya görevden alınmamalarını güvence altına alan bir hüküm bulunmadığını kaydetmektedir.
İçişleri Bakanlığının bir üyenin istifasını isteyebileceği anlaşılmakla birlikte, bu ancak çok istisnai şartlarda olabilir; bu ihtimalin varlığı, Kurul üyelerinin yargısal görevlerini yerine getirirken bağımsızlıklıklarına karşı bir tehdit olarak görülemez.
Yargıçların görevleri süresince yürütme organı tarafından görevlerinden alınamamalarının, genel olarak bağımsızlıklarının tabi bir sonucu olarak görüldüğü ve bu suretle Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki güvenceler arasında yer aldığı doğrudur. Bununla birlikte, görevden alınamazlığın yasada şekli olarak tanınmış olmamasına rağmen, fiiliyatta tanınmış olması, gerekli diğer güvencelerin bulunması koşuluyla, bağımsızlığın bulunmadığını ima etmez (bk. yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararı, parag. 68).
81. Geriye, kurulların hem yargılama (adjudicatory) ve hem de gözetim (supervisory) rolleri bulunması dikkate alınarak, bağımsızlıkları meselesinin incelenmesi kalmaktadır.
Gözetim rolü bakımından bir Kurul, Hükümetin de işaret ettiği gibi, cezaevi idaresi üzerinde bağımsız bir gözlemcilik (oversight) yapmaya çalışmaktadır. İşlerin doğası gereği gözetim, bir Kurulu sık sık, mahpuslarla olduğu gibi cezaevi görevlileriyle de ilişki içine sokmaktadır; ama idari görevlerini yerine getirirken bile, her iki taraftan da bağımsız olarak, taraflar arasında "düdüğü elde tutma" durumunu değiştirmemektedir. Sözleşmenin 6. maddesi bağlamında "adalet sadece yerine getirilmemeli; yerine getirileceği gösterilmeli" özdeyişinin önemi akılda tutulduğunda, Kurulların yürütme organı ve cezaevi idaresiyle kaynaştıklarına dair mahpusların izlenimleri, büyük ağırlığı olan bir faktördür. Bununla birlikte, cezaevi gibi kurumlarda kaçınılmaz olan mahpusların bu tür duyarlılıkları, "bağımsızlığın" bulunmadığını kanıtlamak için yeterli değildir. Mahpuslar, bir Kurul ile yetkililer arasında sık sık temaslar bulunması nedeniyle, Kurulun yetkili makamlara bağımlı olduklarını makul olarak düşünebiliyorlarsa, Sözleşmenin 6. maddesindeki "bağımsızlık" şartı yerine gelmiş olmaz (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte yukarıda geçen Piersack kararı, parag. 30/son). Ancak Mahkeme, mahpusların kendileriyle de yapılan sırf bu tür temasların varlığının, böyle bir izlenimi haklı kılmadığını kabul etmektedir.
82. Yukarıda anlatılanların ışığında Mahkeme, söz konusu Kurulun Sözleşmenin 6. maddesi anlamında "bağımsız" olmadığı sonucuna varmak için bir sebep görmemektedir.
(b) "Tarafsız" yargı yeri
83. Campbell ayrıca, davasını gören Disiplin Kurulunun "tarafsız" bir yargı yeri olmadığını da iddia etmiştir.
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmıştır. Komisyon ise, raporunda Kurulun tarafgir (bias) veya benzer bir sonuca vardığı şeklinde anlaşılmaması gerektiğine dikkat çekmesine rağmen, bu mesele hakkında özel bir ifadede bulunmamıştır.
84. Aksi ispatlanıncaya kadar, bir organın üyelerinin kişisel olarak tarafsız oldukları kabul edilir (bk. yukarıda geçen Le Compte, Van Leuven ve De Meyere kararı, parag. 58). Mevcut olayda başvurucu Mahkemeye, bu durumdan kuşkulanmasına sebep olacak her hangi bir delil sunmamıştır.
85. Ne var ki, sadece sübjektif testle sınırlı kalmak mümkün değildir; çünkü bu alanda görünüşlerin bile belirli bir önemi olup, iç işleyiş meseleleri de dikkate alınmalıdır (bk. yukarıda geçen Piersack kararı, parag. 30).
Albany Cezaevi Disiplin Kurulu 6 Ekim 1976dan önce, başvurucu aleyhindeki disiplin yargılamasının bütününde hiçbir rol oynamamıştır. Kurul bu tarihte toplandığında, olayla ilk kez temasa geçmiştir (bk. yukarıda parag. 12-14). O halde Mahkeme, yargılamanın fiili organizasyonunda Kurulun objektif "tarafsızlığı" aleyhinde hiçbir şey görmemektedir.
Geriye, Campbellin Kurulu tarafgirlikten tamamen kurtulamamış olarak görmesi meselesini incelemek kalmaktadır. Ancak Mahkeme, yukarıda 81. paragrafta gösterilen gerekçelerle, olayın özel şartları içinde bu durumun, Sözleşmenin 6. maddesindeki bu şartın yerine getirilmediğini kanıtlamak için yeterli görmemektedir.
(c) "Aleni yargılama"
86. Başvurucu, aleni yargılamanın kendisi için başlıca nokta olduğunu belirtmesine rağmen, Disiplin Kurulunun kendisiyle ilgili olaydaki yargılamayı aleni olarak yapmadığından şikayetçi olmuştur.
Komisyon, Sözleşmenin 6. maddesine bu yönden uyulmadığını kabul etmiştir. Hükümet, bir Disiplin Kurulunun yargılamasının daima kapalı (private) yapılmasının meşru olduğunu savunmuştur. Hükümet, Sözleşmenin 6. maddesindeki, "... demokratik bir toplumda ... kamu düzeni veya ulusal güvenliğin korunması amacıyla", "tarafların özel yaşamlarının korumanın gerektirmesi" veya alternatif olarak "aleniyetin adalete zarar vereceği özel koşulların bulunması" halinde basını ve duruşmayı izleyenlerin çıkarılmasına imkan veren hükme dayanmıştır. Bu savunmayı desteklemek için güvenlik problemleri, bir mahpus tarafından kötü niyetli iddiaların propagandasının yapılması ihtimali ve yine bir mahpusun kendisinin mahremiyet talebi zikredilmiştir.
87. Olağan ceza yargılaması, ki bu yargılama tehlikeli kişilerle ilgili olabilir veya bir mahpusun mahkemeye çıkarılmasını gerektirebilir-, yargılamaya katılanların güvenlik sorunu, kötü niyetli iddiaların propagandasının yapılma ihtimali ve sanığın istekleri bulunsa da, hemen hemen her zaman aleni olarak yapılır. Ancak Mahkeme, cezaevi disiplin yargılamasının aleni yapılması halinde özellikle meydana gelebilecek kamu düzeni ve güvenlik sorunlarına ilişkin Hükümetin zikrettiği kaygıları göz ardı edemez. Böyle bir durum hiç kuşkusuz, olağan ceza yargılamalarında meydana gelebilecek olandan daha ağır güçlüklere yol açacaktır. Kurul yargılamaları, disiplin yargılaması karakterine uygun olarak, adet olduğu üzere cezaevi bölgesi içinde yapılmaktadır; izlemek isteyenleri bu bölgeye almanın güçlüğü ortadadır. Dışarıda yapılacak olsa, mahpusların nakli ve duruşmaya alınmaları konusunda benzer problemler doğacaktır. Hükümlü mahpuslarla ilgili disiplin yargılamaların aleni olarak yapılmasını şart koşmak, Devletin yetkili makamlarına orantısız bir külfet yükleyecektir.
88. Bu nedenle Mahkeme, Campbelle karşı yürütülen yargılamada basının ve izleyicilerin bulunmamasını haklı kılan kamu düzeni ve güvenlik gibi yeterli sebeplerin bulunduğunu kabul etmektedir. Buna göre, Sözleşmenin 6(1). fıkrası bu yönden ihlal edilmemiştir.
(d) Kararın aleni olarak verilmesi
89. Başvurucu yine marjinal bir nokta olarak, Disiplin Kurulunun kendisiyle ilgili olaydaki kararını aleni olarak vermemiş olmasından şikayetçi olmuştur.
Komisyon, bunun da Sözleşmenin 6. maddesine bir aykırılık oluşturduğunu kabul etmiştir. Hükümet bu bağlamda da yine güvenlik ve kamu düzeni problemlerine dayanmıştır. Hükümet ayrıca, kamuyu dışarıda bırakma yetkisinin, kararının açıklanmasından ayrı olarak sadece yargılamaya uygulanmasının düşünülmesi halinde, Sözleşmenin 6. maddesinin bu gerekliliğinin, mahpusların yargılandığı disiplin suçlarıyla ilgili davalarda kamunun meşru olarak dışarıda bırakılması şeklindeki zımni sınırlamaya tabi olarak okunması gerektiğini ileri sürmüştür.
90. Sözleşmenin 6. maddesiyle güvence altına alınan mahkemelere başvurma hakkının belirli bir ölçüde zımni olarak izin verilen sınırlamalara tabi tutulabileceğinin Mahkeme tarafından kabul edildiği doğrudur (bk. yukarıda geçen Golder kararı, parag. 38). Ancak Mahkemenin o kabulü, söz konusu hakkın, Sözleşmenin 6(1). fıkrasında tanımlanmayıp bu fıkranın birinci cümlesine içkin (inherent) olmasından kaynaklanmıştır. Yine birinci cümleden farklı olarak ikinci cümle, istisnaların açıkça ayrıntılı bir listesini içermektedir. Sözleşmenin 17. maddesi ve aleniyet prensibinin önemi akılda tutulduğunda (bk. diğerleri arasında 22.02.1984 tarihli Sutter kararı, parag. 26), Mahkeme bu prensibin Hükümetin savunduğu gibi zımni sınırlamaya tabi görülebileceğini düşünmemektedir.
91. Mahkeme diğer davalarda, "aleni olarak açıklama" kelimelerinin sözel yorumunu kabul etmek zorunda olmadığını söylemiştir. Mahkemeye göre her olayda, davalı Devletin iç hukukuna göre "karara" verilen aleniyetin biçimi, söz konusu yargılamanın özelliklerinin ışığında ve Sözleşmenin 6(1). fıkrasında izlenen amaca, yani bu bağlamda adil yargılanma hakkını korumak için yargı organının kamu tarafından denetlenmesini sağlama amacına dayanılarak değerlendirilmelidir (bk. 08.12.1983 tarihli Pretto ve Diğerleri kararı, parag. 21, 26-27, ve yukarıda geçen Sutter kararı, parag. 26 ve 33).
92. Ne var ki bu olayda, Disiplin Kurulunun kararını alenileştirmek için her hangi bir adım atıldığı görülmemektedir. Buna göre, Sözleşmenin 6(1). fıkrası bu yönden ihlal edilmiştir.
2. Sözleşmenin 6(2). Fıkrası
93. Campbell, Disiplin Kurulunun yargılaması sırasında, Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Bu fıkra şöyledir:
"Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır."
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmıştır. Komisyon ise bu konuda özel bir görüş ifade etmemiştir.
94. Mahkeme, Campbell Kurul önündeki duruşmaya katılmadığı zaman, onun namına her iki isnaddan da "suçsuzluk" savunmasının kayda geçirildiğini not etmektedir. Başvurucu, Kurulun bu savunmalar dışında başka bir şekilde hareket ettiğini ortaya koyan bir delil sunmamıştır. Bu nedenle, kendisinin bu iddiası reddedilmelidir.
3. Sözleşmenin 6(3)(a) bendi
95. Campbell, aleyhindeki suçlamanın niteliği hakkında yeterince bilgilendirilmediğini ve bu nedenle Sözleşmenin 6(3)(a) bendinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Bu bend, hakkında suç isnadı bulunan herkese, "kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebepleri hakkında anlayabileceği dilde ve ayrıntılı olarak derhal bilgilendirilme" hakkı vermektedir.
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmıştır. Komisyon bu konu üzerinde özel bir görüş ifade etmemiştir.
96. Mahkeme, Cezaevi Müdürünün ve Disiplin Kurulunun duruşma yapmasından önce başvurucuya, aleyhindeki suçlamaları gösteren bir "ihbar tebligatı" (notice of report) verildiğini not etmektedir; Kurul başkanı, Kurul toplanmadan önce kendisini ziyaret de etmiştir (bk. yukarıda parag. 13).
Campbellin iddiasının çıkış noktası, "direnme" (mutiny) fiilinin özellikle bir cezaevi bağlamında karmaşık bir kavram olduğu ve bu kelimenin tam olarak ne anlama geldiği ve buna karşı nasıl bir savunma yapabileceği konusunda yeterince bilgilendirilmediği veya anlatılmadığıdır. Ne var ki başvurucu, Cezaevi Müdürünün veya Disiplin Kurulunun duruşmasına çıkmış olsaydı, daha fazla ayrıntılı bilgi alabilecekti; Komisyonun tespitine göre (bk. yukarıda parag. 13/son), Disiplin Kurulu önüne çıkmamış olmasının kendisin sorumluluğundaki bir mesele olduğu hatırlanmalıdır.
Bu koşullarda Mahkeme, Sözleşmenin 6(3)(a) bendinin ihlal edilmediğini düşünmektedir.
4. Sözleşmenin 6(3)(b) ve (c) bendleri
97. Başvurucu, Disiplin Kurulunun yargılamasıyla ilgili olarak, Sözleşmenin 6(3)(b) ve (c) bendlerinin ihlal mağduru olduğunu ileri sürmüştür. Bu bendler, hakkında suç isnadı bulunan bir kimseye "savunmasını hazırlamak için yeterli zamana ve kolaylıklara sahip olma" ile "kendisini bizzat veya seçeceği bir avukat aracılığıyla savunma; avukata ödeme yapabilmek için yeterli imkanı yoksa ve adaletin yararı gerektiriyorsa ücretsiz hukuki yardım alma" hakkı tanımaktadır. Başvurucu, aleyhindeki isnadların niteliği göz önünde tutulduğunda, hukuki danışma ve yardım almış olması gerektiğini vurgulamıştır.
Komisyon raporunda, Campbelle Kurul yargılamasından önce hukuki danışma ve yardım, Kurul yargılaması sırasında da hukuki temsil imkanı sağlanmadığı için, Sözleşmenin gereklerine uygun davranılmamış olduğunu kabul etmiştir. Komisyon temsilcisi Mahkeme önündeki duruşmada, Komisyon, hukuki yardım verilmediği için (c) bendinin ihlal edildiği görüşünde olduğundan, olayı bir de (b) bendi açısından incelemenin gerekli olmadığını söylemiştir. Hükümet, o sırada yürürlükte olan hukuka göre (bk. yukarıda parag. 13 ve 36), başvurucunun Disiplin Kurulundaki duruşmada hukuki temsil hakkı bulunmadığını kabul etmiştir. Hükümet ayrıca, başvurucunun duruşmadan önce hukuki yardım talebinde bulunduğunu, ancak bunun da o zamanki uygulama gereğince reddedildiğini kabul etmiştir (bk. aynı yer).
98. Campbell Disiplin Kurulu toplanmadan beş gün önce, 1 Ekim 1976da, aleyhindeki isnadlar hakkında bilgilendirilmiştir (bk. yukarıda parag. 13). Başvurucu ayrıca, Kurulun toplantı günü toplanmasından önce, yapacağı yargılamayla ilgili bir "bilgi notu" almıştır. Bu notta başvurucunun isnadlara yazılı olarak cevap verebileceğine dikkat çekilmiştir (bk. aynı yer).
Mahkeme bütün bu koşullar içinde, başvurucuya savunmasını hazırlamak için "yeterli zaman" verildiği kabul etmektedir. Mahkeme, başvurucunun duruşmanın ertelenmesini istemiş olmadığını da not etmektedir (bk. aynı yer).
99. Sözleşmenin 6(3)(c) bendiyle ilgili olarak, Campbellin Kurulun duruşmasına katılmamayı tercih ettiği doğrudur, fakat Sözleşme, "hakkında bir suç isnadı bulunan bir kimseye, kendini bizzat savunmak istememesi halinde, kendi seçtiği bir avukatın hukuki yardımına başvurabilmesini" gerektirmektedir (bk. 25.04.1983 tarihli Pakelli kararı, parag. 31).
Dahası, bir avukatın müvekkiliyle aralarında bir görüşme olmadıkça, Sözleşmenin 6(3)(c) bendi anlamında müvekkiline "yardım" etmesi çok güçtür. Bu son düşünce Mahkemeyi, (b) bendinin öngördüğü "kolaylıkların" sağlanmadığı sonucuna götürmektedir.
Buna göre Sözleşmenin 6(3)(b) ve (c) bendleri ihlal edilmiştir.
5. Sözleşmenin 6(3)(d) bendi
100. Başvurucu ayrıca, Disiplin Kurulu yargılaması bakımından Sözleşmenin 6(3)(d) bendinin ihlal mağduru olduğunu iddia etmiştir. Bu bend hakkında bir suç isnadı bulunan bir kimseye "aleyhine olan tanıkları sorguya çekme ve sorguya çektirme; lehine olan tanıkların aleyhine olan tanıklarla aynı şartlarda hazır bulunmalarını ve sorguya çekilmelerini sağlama" hakkı vermektedir.
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmıştır. Komisyon bu konuda özel bir görüş açıklamamıştır.
101. Campbell bu konudaki iddiasını destekleyici bir ayrıntı sunmamıştır. Divisional Courtun St Germain davasındaki ikinci kararında (bk. yukarıda parag. 40) görüldüğü üzere, İngiliz hukukunun Disiplin Kurulu önüne çıkan bir mahpusa tanık meselesinde kesin haklar tanımaktadır. Dahası ve her şeyden öte, bu şikayete, başvurucunun yargılamaya katılmaktan kaçınmış olması ışığında bakılmalıdır; duruşmada bulunmuş olsaydı bundan ne sonuç çıkardı, bu tamamen, Mahkemenin içini dolduramayacağı bir varsayımdır.
Bu koşullarda, Sözleşmenin 6(3)(d) bendi ihlal edilmemiştir.
6. Sonuçlar
102. Özetlenecek olursa, Mahkeme:
- Disiplin Kurulunun kararını aleni olarak vermemiş olması;
- Campbellin Kurul önündeki duruşmadan önce hukuki yardım ve duruşmada hukuki temsil edinememiş olması
nedeniyle, Sözleşmenin 6. maddesinin gereklerine uygun davranılmamış olduğu sonucuna varmıştır.
Geriye, başvurucunun Kurul tarafından "adil" bir yargılama yapılmadığına dair daha genel bir iddiasını incelemek kalmıştır. Başvurucunun, Kurulun kendisine sevk edilen suçlamaları ciddi bir biçimde soruşturma girişiminde bulunmadığı iddiası hemen başlangıçta reddedilebilir; çünkü başvurucu, Kurulun yargılama görevini çok ciddiye aldığı şeklindeki Jellicoe komitesinin tespitiyle (bk. yukarıda parag. 33) çelişen hiçbir veri sunmamıştır. İkinci olarak, Mahkemenin yukarıda ele aldığı şikayetler bir yana bırakılacak olursa Campbell, yargılamanın fiilen yürütülüşü, delillerin takdiri, suçun sübutu, yaptırımların seçimi veya başka bir konuda adaletsizlik veya bir adli hata yapıldığını ortaya koyan bir delil göstermemiştir. Hakkı olduğu halde duruşmaya katılmamış olması özellikle göz önünde tutulduğunda, Mahkeme başvurucunun bu iddiasının yerinde görmemiştir.
Mahkeme olayın bu kısmıyla ilgili sonuçlara varırken, St. Germain davasındaki kararların da ortaya koyduğu gibi, İngiliz hukukunda certiorari meselesindeki gelişmelere (bk. yukarıda parag. 39-40) ve Disiplin Kurulu önüne çıkan mahpusa hukuki temsil veya yardım sağlanması konusundaki yakın tarihli değişikliklere (bk. yukarıda parag. 36 ve 46) kayıtsız kalmamıştır. Yine Mahkeme, maddi şiddeti içeren veya çekilecek az bir hapis cezası kalmış olan bir mahpusun kötü davranışlarını ele almak üzere Disiplin Kurulu yerine bir Ceza Mahkemesinin göreve çağırılması konusundaki mevcut uygulamayı (bk. yukarıda parag. 30) göz ardı etmemiştir.
III. Başvurucuların kişisel hasarlarıyla bağlantılı olarak hukuki yardıma ulaşmaları
A. Ön sorunlar
103. İlk önce, mevcut davaya yol açan olaylardan sonra İngiliz hukukunda ve uygulamada yapılan değişikliklere dayanan Hükümetin bazı savunmalarını (bk. yukarıda parag. 42-52) ele almak uygun olacaktır. Bu savunmalar sadece başvurucuların kişisel hasarıyla ilgili iddiaları için hukuki danışma alamamalarıyla değil, fakat aynı zamanda Felle avukat ziyaretinin koşulları, kişisel haberleşme üzerine konan kısıtlamalar ve Sözleşmenin 13. maddesinin ihlali iddiasıyla da ilgilidir (bk. aşağıda IV, VI ve VII). Hükümet Mahkemeden şunları talep etmiştir:
- Sözleşmenin 6. maddesi bağlamında, mahpuslarla avukatları arasındaki haberleşmenin kontrolü konusunda yapılan değişiklikler hakkında kararda açıkça bir ifadeye yer verilmesi;
- Komisyonun Sözleşmenin 8. maddesine tespit ettiği "aykırılığı gideren" değişikliklerin, gözden geçirilen Sürekli Talimatlar vasıtasıyla yapıldığına dair bir kayda yer verilmesi;
- gözden geçirilmiş talimatların yürürlüğe girmesinden sonra, davadaki olayların artık Sözleşmenin 13. maddesini ihlal etmediğinin açıklanması.
104. Mahkeme, Birleşik Krallıkın benzer savunmalarını, 25 Mart 1983 tarihli Silver ve Diğerleri kararında da (bk. parag. 79) incelemiştir. Mahkeme o tarihteki görüşünden bu davada ayrılmak için bir sebep görememektedir. Bu nedenle Mahkeme, değiştirilen hukuk ve uygulamanın Sözleşmeye uygunluğunu inceleyemez. Ancak Mahkeme, özellikle Aralık 1981 tarihinden itibaren, Sözleşmeyle üstlenilen yükümlülüklere uygunluğu sağlamak amacıyla Birleşik Krallık tarafından bu alanda esaslı değişiklikler yapıldığını kaydeder.
B. Sözleşmenin 6(1). Fıkrası
105. Başvurucular, 16 Eylül 1976da meydana gelen olaylarda sırasında uğradıkları hasarlar nedeniyle tazminat almak üzere bir hukuk davasıyla bağlantılı olarak avukatla görüşme talebine gecikmeli olarak izin verilmesinin (bk. yukarıda parag. 17-20), Mahkemenin yukarıda geçen Golder kararında yorumladığı şekliyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki mahkeme başvurma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.
Komisyon bu yönden bir ihlal bulunduğunu ifade etmiştir. Hükümetin başlıca savunması, Golder kararından bu yana hukukta ve uygulamada yapılan değişiklikler ışığında, Mahkemenin bu mesele hakkında bir karar vermemesi gerektiği yönünde olmuştur.
106. Mahkeme bu savunmayı kabul edememektedir. 1976-1977 yıllarında başvurucuların avukatla görüştürülmelerinin geciktirilmesine "ön bildirim kuralı" sebep olmuş, fakat Aralık 1981e kadar bu kuralın yerine "eşzamanlı bildirim kuralı" geçmemiştir (bk. yukarıda parag. 46/b). Bu tarihte yapılan değişiklik, tabi ki iddia edilen Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki hakkın ihlalini gidermemiştir. O halde, "meselenin" kısmen de olsa "çözümünden" söz etmek mümkün değildir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararı, parag. 81, Mahkeme Eski İçtüzüğü md. 47(2)). Ayrıca, başvurucuların Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanmasıyla ilgili 13 Ekim 1983 tarihli dilekçelerinde, başka şeylerle birlikte, bu ihlal iddiasıyla ilgili adil karşılık talebi yer almaktadır; mesele hakkında Mahkeme tarafından karar verilmesinin bu bağlamla da ilgisi vardır (bk. aynı karar, aynı yer).
107. Hükümet buna alternatif olarak, iç uygulamada daha sonra yapılan değişiklikler ışığında, Komisyonun Sözleşmenin 6(1). fıkrasıyla ilgili ihlal tespitine karşı çıkmadıklarını söylemiştir.
Başvurucuların istedikleri iznin daha sonra verildiği ve Campbell olayında dahili araştırmanın başlatılması için iddialarını yeterince ayrıntılı olarak bildirmemesinin (bk. yukarıda parag. 17-20) bu gecikmeye katkıda bulunmuş olabileceği doğrudur. Bununla birlikte, kişisel hasarla ilgili olaylarda, delillerin toplanması ve başka sebeplerle kısa sürede avukatla görüşme önemlidir. Dahası, Mahkemenin yukarıda geçen Golder kararında işaret ettiği gibi (bk. parag. 26), geçici nitelikte de olsa bir engelleme, Sözleşmeye aykırı düşebilir.
Golder kararında söz edilen prensipler mevcut olayda da uygulanabilir olduğundan, Mahkeme bir ihlal bulunduğuna dair Komisyon görüşüne katılmaktadır.
C. Sözleşmenin 8. maddesi
108. Başvurucular, "ön bildirim kuralı" nedeniyle, sözü edilen hukuki talepleriyle bağlantılı olarak avukatlarıyla haberleşmemelerinin, Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Bu madde şöyledir:
"1. Herkes özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuka uygun olarak yapılan ve demokratik bir toplumda gerekli bulunan müdahalelerin dışında, kamu makamları tarafından hiç bir müdahale yapılamaz."
Komisyon bu konuda bir ihlal bulunduğu sonucuna varmıştır. Hükümet ise, iç uygulamada daha sonraki değişikler ışığında, bu görüşe itiraz etmemiştir.
109. Mahkemenin önündeki delillere göre, Messrs. Woodford ve Ackroyddan Campbelle gelen 24 Ocak 1977 tarihli sadece bir mektup, kendisine iletilmemiştir (bk. yukarıda parag. 20). Ayrıca, Komisyonun haklı olarak işaret ettiği gibi, "ön bildirim kuralı"nın, dahili araştırma tamamlanıncaya kadar, açılması düşünülen davayla ilgili olarak başvurucular ile avukatları arasında bütün haberleşmeyi engelleme sonucunu doğurduğu açıktır.
O halde, başvurucuların Sözleşmenin 8. maddesinde güvence altına alınan haberleşmeye saygı hakların bir müdahale vardır.
110. Mahkeme yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararında, "ön bildirim kuralı"nı ve bu kuralın, avukatlara gönderilen mektuplarda cezaevi tretmanı hakkında ön bildirimi yapılmamış şikayetlere yer verme yasağını, Sözleşmenin 8. maddesi bakımından inceleme fırsatı bulmuştur. Mahkeme o kararında, mektupların gönderilmemesinin ve gelenlerin iletilmemesinin Sözleşmenin 8(2). fıkrasındaki bir gerekliliğe karşılık gelmediği yönündeki Komisyonun tespitine katılmamak için bir sebep görmemiştir (bk. parag. 99).
Mahkemenin vardığı bu sonuçtan mevcut olayda ayrılması için bir neden yoktur. O halde Sözleşmenin 8. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. Fellin avukatının ziyaretiyle ilgili şartlar
A. Sözleşmenin 6(1). Fıkrası
111. Başvurucu Fellin avukatlarla görüşmesine izin verildikten sonra, yaklaşık iki ay süreyle, bir cezaevi görevlisinin duymayacağı ortam avukatlarıyla görüşme talebi reddedilmiştir (bk. yukarıda parag. 22). Başvurucu bu durumun, Mahkemenin yukarıda geçen Golder kararında yorumladığı biçimiyle, Sözleşmenin 6(1). fıkrasını ihlal ettiğini iddia etmiştir.
Komisyona göre, avukat ile müvekkili arasında bu ayrıcalıklı temasın bulunmaması, mahkemeye ulaşma hakkına bir müdahale olup, Sözleşmenin 6(1). fıkrasıyla bağdaşmaz.
112. Hükümetin esas savunması, iç uygulamada daha sonraki değişiklikler ışığında, Mahkemenin bu iddia hakkında karar vermemesi şeklindedir.
Yukarıda 106. paragrafta gösterilen gerekçeler, Mahkemeyi bu savunmayı reddetmeye götürmektedir. Mahkeme bu bağlamda, bir mahpus ile avukatı arasındaki gizli görüşmeyle ilgili kuralın da Aralık 1981e kadar gevşetilmemiş olduğunu not etmektedir (bk. yukarıda parag. 46/c).
113. Komisyon tarafından işaret edildiği gibi, bir avukatın bir mahpusu ziyaret koşulları üzerinde kısıtlamayı haklı kılacak güvenlik kaygıları olabilir. Ancak başvurucu Fell, "A kategori" mahpusu olmasına rağmen (bk. yukarıda parag. 44/a), Hükümet dinlemesiz görüşme konusunda Mahkeme önünde, Fellin olayında bu tür kaygıların varlığını iddia etmemiştir; aslında Hükümet, alternatif olarak, bu konuda Komisyonun tespitine itiraz etmediğini söylemiştir.
Mahkeme bu tespite katılmamak için bir sebep görmemekte ve böylece bu noktada Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
B. Sözleşmenin 8. maddesi
114. Başvurucu Fell, avukatlarıyla gizli görüşme üzerinde sözü edilen kısıtlamanın, Sözleşmenin 8. maddesindeki özel yaşama saygı hakkını da ihlal ettiğini iddia etmiştir.
115. Komisyon, Sözleşmenin 6(1). fıkrasına göre vardığı sonucu göz önünde tutarak, bu iddiayı incelemeyi gerekli görmemiştir. Mahkeme de aynı görüştedir.
V. Başvurucuların bağımsız doktora ulaşmaları
116. Başvurucular Komisyon önünde, bağımsız bir doktora ulaşmalarına izin verilmemesinin (bk. yukarıda 23-24) de, Sözleşmenin 6(1). fıkrasına aykırılık oluşturduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia Komisyon tarafından kabul edilmemiştir.
117. Başvurucular bu iddiayı Mahkeme önünde devam ettirmediklerinden, bu iddiayı incelemek gerekli değildir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 26.04.1979 tarihli Sunday Times kararı, parag. 74-75).
VI. Fellin kişisel haberleşmesi üzerindeki kısıtlamalar
118. Başvurucu Fell, haberleşmesi üzerinde, akrabalar ve mevcut arkadaşlar dışındaki kişilerle haberleşmeyi yasaklayan kuralın (bk. yukarıda parag. 44/a) uygulanmasından doğan bir kısıtlamadan şikayetçi olmuştur. Başvurucu özellikle, rahibe Power ve rahibe Benedict ile haberleşmesine izin verilmediğini belirtmiş (bk. yukarıda parag. 25) ve bu yönden Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Komisyon, başvurucunun bu iki rahibeyle haberleşmesine izin verilmemesinin, 8. maddeyi ihlal ettiği sonucuna varmıştır. Hükümet, iç uygulamada daha sonraki değişikler ışığında (bk. yukarıda parag. 46/a), bu görüşe karşı çıkmamıştır.
119. Başvurucu sadece, Komisyona başvuru tarihinden çok önce, 1974 tarihinde bir haberleşmesi üzerine konan sınırlamayı (bk. yukarıda parag. 25 ve 53) örnek olarak zikretmiştir. Bununla birlikte Komisyon, şikayet konusu sınırlamaların, konuyla ilgili kuralların değiştirildiği Aralık 1981 yılına kadar devam ettiğini belirtmiştir; Hükümet de buna itiraz etmemiştir.
120. Mahkeme yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararında, mahpusların akraba veya arkadaş dışındaki kişilerle haberleşmeler üzerine konan sınırlamaların Sözleşmenin 8. maddesine uygunluğunu inceleme fırsatı bulmuştur. Eldeki bu davada her hangi bir özel durum bulunmadığından, "A kategori"ye giren bir mahpus olmasına rağmen (bk. yukarıda parag. 44/a), mektuplaşmanın kısıtlanması için dayanılan bu gerekçenin Sözleşmenin 8(2). fıkrasındaki bir gerekliliğe karşılık gelmediği sonucuna varan Komisyona katılmamak için bir sebep görmemektedir (bk. yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararı, parag. 99).
Mahkeme bu davada da, varılan bu sonuçtan ayrılmayı gerekli görmemiştir. Bu nedenle Sözleşmenin 8. maddesi ihlal edilmiştir.
VII. Sözleşmenin 13. maddesinin ihlali
121. Başvurucu Fell, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ve 8. maddesiyle ilgili iddiaları bakımından Birleşik Krallıkta etkili hukuk yolu bulunmadığını ve bu nedenle Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal mağduru olduğunu iddia etmiştir. Bu madde şöyledir:
"Bu Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi sıfatla hareket eden kişilerden başka kimseler tarafından işlenmiş olsa da, ulusal bir makam önünde etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkına sahiptir."
A. Sözleşmenin 6(1). fıkrasıyla bağlantılı olarak ele alınan 13. madde
122. Komisyona göre, başvurucu Fellin Sözleşmenin 6(1). fıkrası gereğince avukatla görüşmesine, bağımsız doktora muayene olmasına ve avukatıyla gizli görüşmesine izin verilmemesiyle ilgili şikayetleri, 13. madde bakımından ayrı bir sorun doğurmamaktadır.
123. Mahkeme, Hükümetin de desteklediği bu görüşe katılmaktadır. Mahkeme, doktor muayenesiyle ilgili şikayeti incelemenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştı (bk. yukarıda parag. 117). Sözleşmenin 6(1). fıkrasıyla ilgili diğer iki şikayeti, Mahkemenin bu konuda vardığı sonuçlar göz önünde tutulduğunda, 13. madde bakımından incelemek gerekli değildir; çünkü 13. maddenin şartları, 6(1). fıkrasında yer alan şartlardan daha hafiftir (bk. en yakın tarihli karar, yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararı, parag. 110).
B. Sözleşmenin 8. maddesiyle bağlantılı olarak alınan 13. madde
124. Geriye, başvurucu Fellin 8. madde bakımından, avukatla görüşme, avukatla gizli görüşme talebinin reddi ve kişisel haberleşmesi üzerine konan kısıtlamalarla ilgili şikayetlerinin incelenmesi kalmıştır. Bu şikayetler Komisyon tarafından 13. maddeye göre incelenmiş ve "etkili hukuk yolu" bulunmadığı gerekçesiyle ihlal tespit edilmiştir.
125. Mahkeme, bir avukatla gizli görüşmeyle ilgili şikayeti Sözleşmenin 8. maddesine göre ele almayı gerekli görmediğinden (bk. yukarıda parag. 115), bu meseleyi 13. maddeye göre de incelemeyi gerekli bulmamıştır. Fakat aynı şey, diğer iki şikayet bakımından geçerli değildir.
126. Söz konusu kısıtlamaların iç hukuka aykırı olduğu veya konuyla ilgili direktiflerin yanlış uygulanmasından kaynaklandığı iddia edilmemiştir. Yine, Disiplin Kuruluna başvurma, Parlamento İdari Komisyonerine başvurma, İngiliz mahkemelerine dava açma ve İçişleri Bakanlığına dilekçeyle başvurma şeklindeki bu dört yolun dışında, başvurucunun kullanabileceği başka bir yolun bulunduğu da söylememiştir.
Hükümet, Mahkemeye verdiği yazılı savunmada, Aralık 1981den önce bu yollardan ilk üçünün, söz konusu şikayetleri bakımından başvurucu Felle Sözleşmenin 13. maddesi anlamında "etkili bir hukuk yolu" sağlamadığını kabul etmiştir. Mahkeme, yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararında gösterdiği gerekçeler (bk. parag. 114-118) nedeniyle, bunun böyle olması gerektiği sonucuna varmıştır.
127. Hükümet Mahkeme önündeki duruşmada, avukatla görüşme iznin gecikmesi konusunda İçişleri Bakanlığına dilekçeyle yapılan başvurunun "etkili bir hukuk yolu" olduğunu savunmak istemediğini söylemiştir. Ancak Hükümet, başvurucu Fell, iki rahibeyi "yakın arkadaşlar" olarak görmeyen yetkililerin konuyla ilgili direktifleri yanlış uyguladıklarını ortaya koymuş olsaydı, rahibe Power ve rahibe Benedict ile haberleşmeye izin verilmemesi konusunda durumun farklı olabileceğini belirtmiştir (bk. yukarıda parag. 25 ve 44/a).
Mahkeme, başvurucu Fellin avukatla görüşme ve kişisel haberleşmesiyle ilgili kısıtlamaların Sözleşmeye aykırı normların uygulanmasından doğduğu sonucuna varmıştı (bk. yukarıda parag. 110 ve 120). Bu koşullar altında, Mahkemenin yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararında belirttiği gibi (bk. aynı karar, parag. 118), Sözleşmenin 13. maddesinin gerektirdiği "etkili bir hukuk yolu" olamaz. Daha açıkçası, İçişleri Bakanlığına yapılan bir başvuruda şikayetçi sadece, haberleşme üzerindeki bir kontrol işleminin direktiflerden birinin yanlış uygulanmasından doğduğunu iddia etmesi halinde etkili bir hukuk yolu olabilirdi (bk. aynı karar, parag. 116). Oysa mevcut olayda başvurucu Fellin ne böyle bir iddiası bulunmakta, ne de koşullar onun böyle bir durumda olabileceğini göstermektedir.
128. Başvurucunun söz konusu iki kısıtlamayla ilgili şikayeti bakımından Sözleşmenin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
VIII. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
A. Giriş
129. Mevcut davada uygulanabilirliği tartışma konusu edilmeyen Sözleşmenin 50. maddesi şöyledir:
"Mahkeme, Sözleşmeci Tarafların resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın veya yapılan tasarrufun tamamen ya da kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğu sonucuna varırsa, ve bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku, bu karar veya tasarrufun sonuçlarını kısmen onarmaya imkan veriyorsa ve gerekli gördüğü takdirde zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir."
130. Başvurucunun 50. maddeyle ilgili talepleri hakkında görüşlerini belirten cevabı alan ve Komisyonun meseleyi takdirine bıraktığını kaydeden Mahkeme, bu sorunun karara hazır olduğunu düşünmektedir (Mahkeme Eski İçtüzüğü, md. 50(3) ilk cümle).
B. "Genel" ve "özel" zararlar
1. Campbell
(a) Disiplin Kurulu yargılaması
131. Başvurucu Campbell, kendisiyle ilgili olayda Disiplin Kurulu yargılamasındaki kusurlar nedeniyle, bu yargılamanın "geçersiz" (null and void) olduğunu ve verilen cezaların da meşru olarak verilmiş görülemeyeceğini ileri sürmüştür. Bu durum, kendisinin yaptığı hesaba göre, hapis cezasının 427 gün daha uzamasına neden olmuştur. Başvurucu, başka şeylerle birlikte, toplumsal çevresini kaybetme ve sağlığındaki bozulmaya gönderme yaparak, bu konuda miktarını belli etmediği fakat "esaslı" bir oranda "genel" tazminat istemiştir. Bu başvurucu ayrıca, "özel" zarar olarak, kazanç kaybı için 12,400 Sterlin ve hapisliği sırasında ailesinin kendisini ziyareti nedeniyle masraflar için 3,745 Sterlin istemiştir.
Hükümet, Kurulun yargılamasının geçersiz olduğu iddiasına karşı çıkmıştır. Hükümet esas itibarıyla, Campbellin her hangi bir zarar gördüğünü kanıtlayamadığını savunmuştur.
132. Mahkemenin Sözleşmenin 6. maddesiyle ilgili olarak tespit ettiği ihlal, Campbellin hukuki yardım ve hukuki temsil alamaması ile Disiplin Kurulunun kararını aleni olarak vermemiş olmasıyla ilgilidir (bk. yukarıda parag. 102). Mahkemenin buradaki görevi sadece, bu ihlallerin Campbell bakımından sonuçlarını incelemektir.
133. Campbellin adaletsizlikle ilgili genel iddiaları hakkında Mahkemenin vardığı sonuç akılda tutulacak olursa (bk. yukarıda parag. 102), başvurucu hukuki yardım alsaydı veya temsil edilseydi, Disiplin Kurulunun farklı sonuçlara ulaşabileceğini ne ima eden ve ne de farz etmeyi gerektiren bir şey vardır. Başvurucunun aleyhindeki isnadları yazılı olarak cevaplama imkanını kullanmadığı ve her şeyden öte duruşmaya katılmayarak, bir savunma yapma veya hafifletici nedenler bulunduğunu iddia etme imkanından (bk. yukarıda parag. 13 ve 14) kendini mahrum ettiği de hatırlanmalıdır.
Yine Mahkeme, Kurul kararı aleni olarak verilmiş olsaydı, bunun sonuçları Campbell bakımından yine aynı olacaktı.
134. Buna göre, bu ihlaller ile iddia edilen zarar arasında bu konuda adil karşılığa hükmedilmesi sonucunu doğuran bir nedensellik ilişkisinin varlığı gösterilememiştir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 24.10.1983 tarihli Albert ve Le Compte kararı, parag. 11).
(b) Kişisel hasarlarla bağlantılı olarak avukata ulaşma
135. Campbell kişisel hasarından doğan zararları için açmayı düşündüğü hukuk davasıyla bağlantılı olarak avukatla görüşme izninin geciktirilmesi konusunda, miktarını belirtmediği fakat "esaslı" miktarda "genel" tazminat talep etmiştir (bk. yukarıda parag. 17-20).
Hükümet, başka şeylerle birlikte, gecikmenin hiçbir zarara yol açmadığı gerekçesiyle, bu talebe karşı çıkmıştır.
136. Mahkeme, söz konusu gecikmenin Sözleşmenin 6(1). fıkrası ve 8. maddesinin ihlaline yol açtığı sonucuna varmıştır (bk. yukarıda parag. 107 ve 110). Bununla birlikte, Campbell istediği hukuki danışmayı daha sonra elde edebilmiştir. Başvurucu, hukuki danışmayı daha erken bir tarihte almamış olmasının hukuk davasını açma veya kazanma ihtimalini nasıl etkilediğini göstermemiştir. Mahkeme ayrıca, avukata danıştıktan sonra bile başvurucunun meseleyi özenle takip etmekten uzak göründüğünü not etmektedir (bk. yukarıda parag. 21).
O halde, bu talep reddedilmelidir.
2. Fell
(a) Kişisel hasar iddialarıyla bağlantılı olarak avukata ulaşma
137. Yukarıdaki paragrafta Campbellin taleplerini reddederken Mahkeme tarafından gösterilen gerekçeler, bu kez başvurucu Fellin sadece avukata geç ulaşmayla değil, ama aynı zamanda bu konuda etkili hukuk yolu bulunmamasıyla (bk. yukarıda parag. 17-20 ve 124-128) ilgili "genel" talepleri için de geçerlidir.
(b) Avukat ziyaretinin koşulları
138. Başvurucu Fell, bir cezaevi görevlisinin duymayacağı bir ortamda avukatlarıyla görüşme talebinin reddedilmesi konusunda (bk. yukarıda parag. 11), miktarı belli olmayan ama "esaslı" bir "genel" tazminat talebinde bulunmuştur.
Hükümet, başka şeylerle birlikte, bu kısıtlamanın hiçbir zarar vermediği gerekçesiyle bu talebe karşı çıkmıştır.
139. Mahkeme, söz konusu kısıtlama nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (bk. yukarıda parag. 113). Ancak başvurucu, tazminat için açmayı tasarladığı hukuk davasının nasıl olup da ters yönde etkilendiğini gösterememiştir. Ayrıca Mahkeme, bu kısıtlamanın çok kısa sürdüğünü de not etmiştir.
O halde, bu talep reddedilmelidir.
(c) Kişisel haberleşme üzerindeki kısıtlamalar
140. Başvurucu Fell, kişisel haberleşmesinin kısıtlanması ve bu konuda etkili bir hukuk yolu bulunmamasıyla ilgili olarak, yine miktarını belli etmediği, ama "esaslı" bir oranda "genel" tazminat talebinde bulunmuştur (bk. yukarıda parag. 25 ve 124-128).
Hükümet çeşitli gerekçelerle bu talebe karşı çıkmıştır.
141. Başvurucunun söz konusu meselelerin bir sonucu olarak biraz kızgınlık ve gerilim duygusu içinde bulunmuş olabileceği doğrudur. Ancak bunun, manevi zararlar için tazminata hükmedilmesini haklı kılabilecek yoğunlukta olduğu görünmemektedir. Aslında başvurucu Felle hiç de az olmayan ölçüde haberleşme imkanı verilmiştir (bk. yukarıda parag. 25). Başvurucu, rahibe Power ve rahibe Benedict ile haberleşmesi üzerine konulan yasağın konuyla ilgili direktiflerin yanlış uygulanmasından kaynaklandığını ortaya koymaya çalışmamıştır (bk. yukarıda parag. 127). Dahası, Mahkeme, 1981 yılından bu yana yürürlükte olan haberleşmenin denetim rejiminin Sözleşmeye uygunluğunu inceleyemeyeceğini belirtmiş ise de (bk. yukarıda parag. 104), esaslı değişiklikler yürürlüğe konmuş olup, bunlar kural olarak önemli bir gelişmeye yol açmıştır.
Bu koşullarda Mahkeme, bu başlık altındaki taleplerle ilgili olarak, Sözleşmenin 8 ve 13. maddesiyle bağlantılı biçimde Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmiş olmasının (bk. yukarıda parag. 120 ve 128), parasal bir karşılığa hükmedilmesine gerek olmaksızın, yeterli bir adil karşılık oluşturduğunu kabul etmektedir (bk. diğer kararlar arasında, 24.10.1983 tarihli Silver ve Diğerleri kararı, parag. 10).
C. Campbell ve Fellin giderleri ve masrafları
142. Başvurucular, Komisyon ve Mahkeme önündeki yargılamada temsil edilmeleriyle ilgili giderleri ve masrafları için aşağıdaki miktarları talep etmişlerdir:
(a) Avukat Thornberrynin ücretleri ve masrafları için 13,860 Sterlin;
(b) Messrs. George E. Baker ve Co. avukatlarının ücretleri ve masrafları için (KDV dahil) 10,923 Sterlin
143. Mahkeme, söz konusu masrafların çekilme amacı ile bunların gerçekten ve gerekli olarak çekilmiş ve miktarı bakımından makul olması şeklinde, içtihatlarından çıkan çeşitli kriterleri uygulayacaktır (bk. diğerleri arasında, 13.07.1983 tarihli Zimmermann ve Steiner kararı, parag. 36).
Mahkeme bu bağlamda, başvurucu Fellin değil de Campbellin Komisyon önünde ve davanın Mahkemeye sevkinden sonra Komisyon temsilcisiyle ilişkisi bakımından adli yardımdan yararlandığını kaydeder.
144. Hükümet, Mahkemenin gerçekten ve gerekli olarak harcanmış ve miktar bakımından makul olan ve Komisyon tarafından adli yardımla karşılanmamış bulduğu gider ve masrafları ödemeye hazır olduğunu belirtmiştir. Hükümet, yukarıda 145. paragrafta işaret edilen noktalar dışında, başvurucunun taleplerinin Mahkemenin kriterlerini yerine getirmediğini ileri sürmemiştir; özellikle de Hükümet, Campbellin adli yardımla karşılanan miktar dışında, ek masraflar ödeme sorumluluğu bulunduğuna karşı çıkmamıştır (bk. krş. diğerleri arasında, 06.02.1981 tarihli Airey kararı, parag. 13). Bu noktaların incelenmesi şartıyla, Mahkeme bu talebin tamamını akılda tutmaktadır.
145. Hükümet Mahkeme önündeki duruşmada, Strasbourgdaki giderlerin önemli bir oranına hükmedilmemesi gerektiğini, çünkü başvurucunu şikayetlerini büyük bir bölümünün kabuledilemez bulunduğunu veya reddedildiğini belirtmiştir. Ancak Hükümet 2 Aralık 1983 tarihli dilekçesinde, bu meseleyi Mahkemenin takdirine bırakmıştır.
Hükümet ayrıca, avukat Thornberrynin avukatlık ücreti olarak fazla çalışma saati ve yine davaya hazırlık için aşırı bir saat ücreti istediğini ileri sürmüştür. İstenen 12,820 Sterline yerine Hükümet 5,456 Sterlin önermiştir. Hükümet ayrıca bazı masraflara da karşı çıkmıştır.
146. Başvurucuların aleyhlerine sonuçlanan şikayetlerinin boyutunu dikkate alan Mahkeme, gider ve masrafların sadece bir bölümünün ödenmesi gerektiğini kabul etmektedir (bk. 18.10.1982 tarihli Le Compte, Van Leuven ve De Meyere kararı, parag. 21). Mahkeme ayrıca, avukat Thornberrynin ücretleri için talep ettiği miktara karşı Hükümetin itirazlarını yerinde bulmuştur.
Bu şartlarda Mahkeme, Sözleşmenin 50. maddesinin gerektirdiği hakkaniyet esasına dayanarak ve Campbellin Komisyondan adli yardım yoluyla aldığı miktarı da göz önünde tutarak, giderler ve masraflar için avukat Thornberrye 5,000 Sterlin ve Messrs. George E. Baker ve Co.ya 8,000 Sterlin ödenmesine hükmetmiştir. Katma değer vergisi bu miktarlara eklenecektir.
Bu gerekçelerle mahkeme,
I. İlk itirazlar:
1. Oybirliğiyle, Campbellin iç hukuk yollarını tüketmediğine dair Hükümetin itirazının reddine;
2. Oybirliğiyle, başvurucu Fellin Disiplin Kurulu yargılamasıyla ilgili şikayetlerinin artık kabuledilebilir olduğuna dair savunmasını inceleme yetkisi bulunmadığına;
II. Campbell olayında Disiplin Kurulu yargılaması konusunda:
3. Üçe karşı dört oyla, Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilir olduğuna;
4. Üçe karşı dört oyla, Disiplin Kurulu yargılamasının aleni olarak yapılmaması nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiğine;
5. İkiye karşı beş oyla, Disiplin Kurulu kararının aleni olarak verilmemesi nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiğine;
6. İkiye karşı beş oyla, Campbelle hukuki yardım ve hukuki temsil verilmemiş olması nedeniyle Sözleşmenin 6(3) (b) ve (c) bendlerinin ihlal edildiğine;
7. Oybirliğiyle, incelenen diğer noktalar bakımından Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilmediğine;
III. Başvurucuların kişisel hasarlarıyla ilgili iddialarıyla bağlantılı olarak avukata ulaşamama konusunda:
8. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ve 8. maddesinin ihlal edildiğine;
IV. Fellin avukatı tarafından ziyaretindeki koşullar konusunda
9. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiğine ve bu meseleyi bir de 8. madde bakımından incelemenin gerekli olmadığına;
V. Fellin kişisel haberleşmesi üzerindeki kısıtlama konusunda
10. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
V. Sözleşmenin 13. maddesi konusunda:
11. Oybirliğiyle, kararın 128. paragrafında belirtildiği kapsamda Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
VII. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması:
12. Oybirliğiyle, Birleşik Krallıkın başvuruculara, hukuki giderler ve masraflar için toplam 13,000 Sterlin ve buna eklenebilecek katma değer vergisini ödemesine
Karar vermiştir.
SONKARARIN YERİNE GETİRİLMESİ
BAKANLAR KOMİTESİ: DH (86) 7; 27.06.1986
Hükümetin verdiği bilgiye göre: Mahkeme iç hukukta yapılan değişikliklerin Sözleşmeye uygunluğunu inceleyemeyeceğini bildirmiş ise de yine Mahkeme Aralık 1981 tarihinden itibaren bu alanda önemli değişiklikler yapılmış olduğunu not etmiştir. Birleşik Krallıkta mahpusların disiplini konusunda yargı yerleri ile ilgili olarak uygulamada da değişikliklere gidilmiştir. Artık bu yargı yerleri önünde kamu kaynaklarından karşılanan hukuki yardım alma hakkı mevcuttur.
Bu tür olaylarda disiplin kurullarının kararlarının alenileşmesi için gerekli tedbirler alınacaktır. Bu değişiklikler, Cezaevleri ve Ziyaretler Müdürlüğü tarafından cezaevleri müdürlerine 12 Temmuz 1984 tarihinde gönderilen bir yazıyla sağlanmıştır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy