(AİHS m. 6, 50)
Başvuru no: 8130/78
Dava Konusu Olaylar
1926 doğumlu olan başvurucu, 1952 yılında bir inşaat firması kurmuş, burada eşi Marianne ile birlikte çalışmıştır. Başvurucu daha sonra başka yerlerde firmanın bir çok şubesini açmış, Trier yakınlarındaki Schweichde 1958de açtığı şubeyi kısa bir süre sonra Wittliche, 1961de Kölne nakletmiştir. Başvurucu 1962 yılında yaklaşık 120 kişi çalıştırmaktadır.(9)
Başvurucunun firması önce inşaat malzemelerinin satışı, daha sonra dar gelirlilere kredili arsa satışıyla iştigal etmiştir. Başvurucu 1962 yılından itibaren firmanın mali ihtiyaçlarını ipotek karşılığı, kişilerden aldığı faizli borç paralarla karşılamıştır. Başvurucu 1963 yılının ortalarından itibaren borçlarını ödeyemez olmuş, bu tarihlerde yaklaşık 10 milyon Mark borçlanmıştır.(9)
Başvurucunun 1959 ile 1967 yılları arasındaki ticari faaliyetleri Trier, Saarbrücken ve Kölnde olmak üzere üç ayrı cezai soruşturmaya konu olmuştur. Sadece Trier ve Kölnde yapılan cezai soruşturma ve yürütülen ceza davaları, başvurunun konusunu oluşturmaktadır. Başvurucular Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki makul sürede yargılanma hakkının ihlalinden şikayetçi olmuşlardır.(10)
Trierdeki hazırlık soruşturması Kasım 1959da açılmış, 474 adet dolandırıcılık suçundan yaklaşık 500 tanıklı ve 250den fazla belgeli toplam 793 sayfalık iddianamenin hazırlanması 1966 yılının sonunda bitmiş, ancak soruşturmanın genişletilmesi nedeniyle, 15 Mart 1968de hazırlık soruşturması sona ermiştir. Davaya hazırlık aşaması 28 Ocak 1969 tarihine kadar sürmüş, bu tarihte iddianame kabul edilerek yargılama başlamıştır. Trier Ceza Mahkemesi önündeki yargılama 17 Mart 1972de sona ermiştir. Bay Eckle 4 yıl altı ay, bayan Eckle on sekiz ay hapis cezası almıştır. Trier Ceza Mahkemesi bay Ecklei, suç ortaklarıyla birlikte 42 olayda müşterilerine karşı, 16 olayda alacaklılarına karşı dolandırıcılık suçundan mahkum etmiştir. Yine bu mahkeme bayan Ecklei de bazı olaylarda dolandırıcılık suçundan mahkum etmiştir. Karar 236 sayfayı bulmuş ve on bir ay sonra yazımı tamamlanarak 12 Şubat 1973te başvuruculara tebliğ edilmiştir.(10-28)
Başvurucular kararı temyiz etmişler, Şubat 1973ten 19 Şubat 1976 tarihine kadar süren temyiz aşaması, Federal Adalet Mahkemesinin temyiz talebini reddetmesiyle sonuçlanmıştır.(29-33)
Başvurucular Trier Ceza Mahkemesi ve Federal Adalet Mahkemesi kararları aleyhine Federal Anayasa Mahkemesine başvurmuşlar, bu mahkeme önündeki dava ise 24 Mayıs 1976 tarihinden 30 Haziran 1977 tarihine kadar sürmüştür.(34)
24 Kasım 1977de Trier Ceza Mahkemesi, Saarbrücken Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu hapis cezasıyla kendisinin vermiş olduğu cezayı birleştirmiştir. Buna göre hapis cezaları bay Eckle için 7 yıl, eşi bayan Eckle için 2 yıl sekiz ay olmuştur. Bu mahkeme hapis cezalarının bir kısmını tecil etmiştir. Bu karara karşı başvurucuların "acil itirazı" 23 Şubat 1978de Koblenz Üst Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.(35-36)
Başvurucular hakkında Kölndeki hazırlık soruşturması 21 Mart 1967de başlamış, 25 Eylül 1973e kadar sürmüş ve bu tarihte iddianame tamamlanmıştır.(37-52)
İddianamenin mahkemeye verildiği 25 Eylül 1973ten sonra üç yıllık bir süre geçmiş ve 16 Eylül 1976da yargılama başlamıştır. Duruşmalar yaklaşık bir yıl sürmüş ve bu mahkeme savcılığın talebi üzerine Ceza Usul Kanununun 154. maddesi uyarınca muhakemenin durmasına (discontinuing the proceedings) karar vermiştir.(53-55)
Başvurucu aleyhindeki ceza muhakemesi nedeniyle yaklaşık beş yıl tutuklu kalmıştır.(60)
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (ÖZET)
Başvurucular 27 Aralık 1977de İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna yaptıkları başvuruda Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki makul sürede yargılanma hakkının ihlalinden şikayet etmişler, bay Eckle ayrıca Sözleşmenin 5(3). fıkrasındaki tutuklunun makul sürede salıverilme hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Her iki başvurucu, Köln yargılamasında yaptıkları masrafların kendilerine ödenmemesine hükmedilmemesi nedeniyle, Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlalin edildiğini iddia etmişlerdir. Komisyon 10 Mayıs 1979 tarihli kararında başvuruyu sadece makul sürede yargılanma hakkı bakımından kabuledilebilir bulmuş, diğer iddiaları reddetmiştir. Komisyon 11 Aralık 1980 tarihli raporunda oybirliğiyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.(61)
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (ÖZET)
Başvurucular Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuşlardır.(63)
I. Sözleşmenin 34 (Eski 25) maddesi
Hükümet, başvurucuların şikayet sebebi bulunmadığını, bu nedenle başvurucuların Sözleşmenin 25(1). fıkrası (yeni 34. madde) anlamında mağdur olmadıklarını iddia etmiştir. Hükümete göre Alman mahkemeleri yargılamanın uzun sürdüğünü kabul etmişler ve bir giderim sağlamışlardır; Trier Ceza Mahkemesi, başvuruculara ceza verirken ve Köln Ceza Mahkemesi de muhakemenin durmasına karar verirken bu durumu dikkate almışlardır. Başvurucular ve Komisyon bu görüşü reddetmişlerdir.(64)
Mahkeme, davalı Devletin ilk itirazlarını önce Komisyon önünde ileri sürmüş olması halinde, itirazların niteliği ve koşullar elverdiği ölçüde inceleme yetkisine sahip olduğunu (bk. 13.05.1980 tarihli Artico kararı, parag. 24) belirtmiştir. Bu koşullar olayda bulunduğu için, Hükümetin Mahkeme önünde ilk itirazlarını ileri sürme hakkı düşmemiştir.(65)
Mahkemeye göre Sözleşmenin 25. maddesi bağlamında "mağdur" kelimesi, tartışma konusu bir tasarruf veya ihmalden doğrudan etkilenen kimseyi yani bu olayda başvurucuyu kastetmektedir; bir ihlalin varlığı, bir zarar bulunmasa bile mümkündür; çünkü zarar, sadece 50. madde bağlamında konuyla alakalıdır (bk. diğerleri arasında 26.03.1982 tarihli Artico kararı, parag. 37). Sonuç olarak, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle cezada indirim ve muhakemenin durması kararları, başvurucunun mağdur statüsünü kaldırmamaktadır; bunlar sadece, başvurucunun uğradığını iddia ettiği zararların takdir edilmesinde dikkate alınacak noktalardır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 22.06.1972 tarihli Ringeisen kararı, parag. 20-21; 07.05.1974 tarihli Neumeister kararı, parag. 40, ve ayrıca Komisyonun Wemhoff davasındaki görüşü parag. 273-274).(66/1-2)
Mahkemeye göre, ulusal makamların Sözleşmenin ihlal edildiğini açıkça veya özü itibarıyla kabul edip bir giderim sağlamaları, bu genel kuralın istisnasını oluşturur (bk. Komisyonun 8182/80 numaralı Schloffer -- Almanya başvurusu hakkında 16 Ekim 1980 tarihli kabuledilebilirlik kararı). Böyle bir durumda, ulusal makamlar önündeki süreci Komisyon ve Mahkeme önünde tekrarlamak, Sözleşme ile oluşturulan koruma mekanizmasının tali (subsidiary) karakteriyle bağdaşmaz. Sözleşme, her bir Sözleşmeci Devlete ilk aşamada, içerdiği hak ve özgürlükleri koruma görevi vermektedir (bk. özellikle 23.07.1968 tarihli Belçika Eğitim Dili Davası" kararı, parag. 10 ve 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 48). Sözleşmenin bu tali karakteri Sözleşmeyi iç hukuk düzenlerine içselleştirmiş olan ve Sözleşmenin maddelerini doğrudan uygulanabilir kılmış olan Devletler bakımından daha da açıktır (bk. 24.06.1982 tarihli Van Droogenbroeck kararı, parag. 55).(66/3)
Mahkemeye göre, Sözleşme Alman iç hukukunun bütünleyici bir parçasını oluşturduğundan, bu ülkedeki mahkemelerin gerektiği takdirde Sözleşmenin ve özellikle 6(1). fıkrasının ihlal edildiğine karar vermelerini engelleyen hiçbir şey yoktur. Ulusal mahkemeler, uygun gördükleri giderimi de sağlayabilirler; Federal Adalet Mahkemesinin yerleşik içtihadı haline gelen 10 Kasım 1971 tarihli karara göre, bir yargıç cezaya hükmederken Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamındaki "makul sürenin" aşılmış olmasını da dikkate alabilir. Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin iddia ettiği gibi Alman mahkemelerinin olayda Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiğine karar verip vermediklerini, verdilerse giderim sağlayıp sağlamadıklarını incelemiştir.(67)
Mahkeme, Trier Ceza Mahkemesinin 17 Mart 1972 tarihinde verdiği kararda bu yargılamanın "haddiden fazla uzun" sürdüğünü, aynı mahkemenin 24 Kasım 1977 tarihli kararında davanın "uzun" ve "aşırı" bir süre aldığını, Federal Adalet Mahkemesinin 19 Şubat 1976 tarihli kararında ve Koblenz Üst Mahkemesinin 23 Ocak 1978 tarihli kararında aynı ifadelerin kullanıldığını, bu kararlardan biri hariç hepsinin yukarıda belirtilen Yüksek Adalet Mahkemesinin 10 Kasım 1971 tarihli kararına göndermede bulunduğunu, Koblenz Üst Mahkemesinin Sözleşmenin 6. maddesine de atıfta bulunduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme ayrıca, Köln Ceza Mahkemesinin 21 Eylül 1977 tarihli muhakemenin durmasına dair kararında, Federal Mahkemenin gerekçesine atıfta bulunduğunu belirtmiştir.(68)
Mahkemeye göre, yukarıda anlatılanlardan, bu mahkemelerden her hangi birinin Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiğini açıkça kabul ettiği görülmemektedir. Bununla birlikte, ceza mahkemelerinin kullandıkları uslup ile Federal Adalet Mahkemesinin 10 Kasım 1971 tarihli kararına atıfta bulunmaları, bu yönde bir sonuca vardıkları şeklinde yorumlanabilir. Köln Üst Mahkemesi kararındaki durum daha belirsizdir. Bu karar, yer verdiği savcılığın mütalaası çerçevesinde okunsa bile, bu mahkemenin Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığı kabul etmek zordur.(69)
Mahkemeye göre, söz konusu kararların "makul süre"nin aşıldığını yeterince açık bir şekilde onayladıkları kabul edilecek olsa bile, başvuruculara bir giderim verilmiş olması gerekir. Cezada indirim ve muhakemenin durması kararlarının şikayet konusunu giderip gidermedikleri sorunu ortaya çıkmaktadır. Mahkemeye göre bu nokta, ihlalin boyutlarıyla ilgilidir. Sonuç olarak Mahkeme, Hükümetin bu noktadaki ilk itirazının, davanın esasıyla birleştirilmesi (bk. diğerleri arasında 09.10.1979 tarihli Airey kararı, parag. 19) gerektiğini kabul etmiştir.(70)
II. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
Komisyon, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği görüşünü açıklamıştır. Hükümet, muhakemenin belirli aşamalarının makul olmayan ölçüde uzun sürdüğünü kabul etmiştir.(71)
A. Davanın uzunluğu
Başvurucu, Hükümet ve Komisyon, Trierdeki muhakeme ile Kölndeki muhakemenin başlangıç ve bitiş tarihleri konusunda görüş birliğinde değillerdir.(72)
Dikkate alınacak sürenin başlangıcı konusunda Mahkemeye göre, cezai konularda Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki "makul süre", bir kimseye "suçun isnad edildiği" (charge) tarihte başlar; isnad, gözaltı tarihi, hakkında soruşturmanın başladığının kişiye resmen bildirildiği tarih veya hazırlık soruşturmasının açıldığı tarih gibi (bk. 27.06.1968 tarihli Wemhoff kararı, parag. (65); aynı tarihli Neumeister kararı, parag. 18 ve 16 Temmuz 1971 tarihli Ringeisen kararı, parag. 110), olayın dava mahkemesinin önüne gelmesinden önceki bir tarihte oluşmuş da olabilir (bk. örneğin 27.02.1980 tarihli Deweer kararı, parag. 42). Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamında "isnad" kavramı, "bir kimseye bir suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından resmen bildirilmesi" şeklinde tanımlanabilir; bu tanım ayrıca "şüphelinin durumunu esaslı biçimde etkileyip etkilemediği" kriterini de karşılamaktadır (bk. yukarıda geçen Deweer kararı, parag. 46).(73)
Bu ilkeleri uygulayan Mahkemeye göre Trier muhakemesi, başvurucular hakkında resmi tedbirler alınmasına yol açmayan 28 Ekim 1959 tarihli şikayet tarihinde başlamış değildir; gerçek hazırlık soruşturması bay Eckle hakkındaki iddialarla bağlantılı olarak savcılık tarafından tanıkların dinlediği Ağustos 1960ta başlamıştır; çünkü bu tanık dinlemelerinin amacı, bir hazırlık soruşturmasının açılıp açılmamasına karar vermek değildir, tanık dinlemeleri hazırlık soruşturmasının bir parçasını oluşturmaktadır. Ancak Mahkeme, başvurucunun soruşturmayı resmen ne zaman öğrendiği veya soruşturmadan etkilenmeye başladığı kesin olarak tespit edilemediği için, "süre"nin başlangıcını 1 Ocak 1961 tarihi olarak kabul etmiştir.(74)
Mahkeme, yukarıdaki içtihatlara dayanarak, arama ve el koyma kararlarının verildiği 25 Nisan 1967yi, Kölndeki muhakemenin başlangıç tarihi olarak kabul etmiştir.(75)
Cezai konularda Sözleşmenin 6(1). fıkrası, temyiz yargılaması dahil bütün muhakemeyi kapsamaktadır (bk. 28.06.1978 tarihli König kararı, parag. 98).(76)
Trierdeki muhakeme bakımından, 19 Şubat 1976 tarihinde Federal Adalet Mahkemesi kararını verdikten sonra geriye, 19 Şubat 1970 ve 26 Mart 1971 tarihlerinde Saarbrücken Ceza Mahkemesi ile 17 Mart 1972 tarihinde Trier Ceza Mahkemesi tarafından verilen cezaları birleştirmek kalmıştır. Federal Adalet Mahkemesi Alman Ceza Kanununun 53 ve 55. maddelerine göre, mahkemelerin gerektiği takdirde bu yönde karar vermeleri gerektiğini belirtmiştir. Dahası, cezaların birleştirilmesi kararı, Trier Ceza Mahkemesinin sadece bir matematik hesabı yapması demek olmayıp, Kanunun 54. maddesine göre başvurucuların mahkum oldukları suçlar üzerinde ve faillerin karakterleri hakkında değerlendirme yapması demektir; 24 Kasım 1977 tarihli kararda yapılan da budur. Ayrıca Ceza Mahkemesi, hafifletici sebeplerin yanında, Federal Mahkemenin kararından sonra "kesin karara kadar" geçen süreyi de dikkate almıştır.(77/1)
Buradan çıkan sonuca göre başvurucular, Federal Adalet Mahkemesinin kararından sonra cezalarını tam olarak hesaplayacak durumda değillerdi. Sadece iki Ceza Mahkemesinin ayrı ayrı verdikleri cezalardan daha az olacağını biliyorlardı.(77/2)
Mahkemeye göre bir mahkumiyet halinde, ceza kesin olarak belirlenmedikçe Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamında "suç isnadı hakkında karar" verilmiş olmaz". İşte bu nedenle Mahkeme, 16 Temmuz 1971 tarihli Ringeisen kararında muhakemenin sona erdiği tarih olarak, temyiz yargılamasından sonra dava mahkemesinin başvurucunun tutukluluk süresini cezadan düştüğü karar tarihini almıştır.(bk. 16.07.1971 tarihli Ringeisen kararı, parag. 110).(77/3)
Sonuç olarak Mahkeme, Trier Ceza Mahkemesinin cezaların birleştirilmesine dair 24 Kasım 1977 tarihli kararının Koblenz Üst Mahkemesi tarafından onandığı 23 Ocak 1978 tarihine kadar olan süreyi dikkate almıştır.(77/4)
Köln muhakemesi ise, Ceza Mahkemesinin davanın durmasına karar verdiği 21 Eylül 1977 tarihinde sona ermiştir.(78)
Bu çerçevede Mahkemeye göre incelenecek süre, Trierdeki muhakeme bakımından 17 yıl üç hafta (1 Ocak 1961 -- 23 Ocak 1978), Kölndeki muhakeme bakımından ise, 10 yıl dört ay on gündür. Hükümet, Trierdeki soruşturmanın devamı boyunca başvurucuların faaliyetlerini yasadışı olarak yürütmüş olduklarını belirterek, yeni suçların işlendiği sürelerin toplam muhakeme süresinden düşülmesini talep etmiştir. Mahkemeye göre bunlar, "süre"nin "makul"lüğünün incelenmesi bakımından önem taşıyan faktörler olduğunu belirtmiştir.(79)
B. Dava süresinin makullüğü
Mahkeme, bir dava süresinin makullüğünü, olayın özel koşullarına göre değerlendirir. Bu değerlendirmeyi yaparken, başka şeylerle birlikte, olayın karmaşıklığına, başvurucuların tutumuna ve yargısal makamların tutumlarına bakar (bk. yukarıda geçen König kararı, parag. 99).(80/1)
Eldeki bu olay biri on yedi yıl, diğeri on yıl sürmüş iki davayla ilgilidir. Bu kadar uzunluk, hiç kuşkusuz haddinden fazladır ve genel olarak, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki "makul süre"yi aştığı söylenebilir (bk. 27.06.1968 tarihli Neumeister kararı, parag. 20; ayrıca yukarıda belirtilen König kararı, parag. 102). Bu durumu izah etmek davalı Devlete düşer.(80/2)
Mahkeme, Trierdeki muhakemenin basit görünmesine rağmen başvurucuların çok sayıda faaliyette bulunmalarının ve satış sözleşmelerini finanse etme yöntemlerinde zekice davranmalarının bir çok sorun çıkardığını, 1963 ve 1964 yıllarında hala dolandırıcılık niteliğinde borç doğuran sözleşmeler yapılmasının da olayın karmaşıklığını artırdığını belirtmiştir.(81)
Mahkemeye göre, başvurucuların muhakemenin hızlanmasına yardım etmekten çok, sistematik olarak yargıç reddinde bulunmaları konuyu geciktirmiş olup, bunlardan bazılarının kasten engelleme olarak nitelendirilmesi de mümkündür. Ancak Mahkeme, Sözleşmenin 6. maddesinin başvurucuların adli makamlarla aktif bir şekilde işbirliği yapmalarını gerektirmediğini, bir kimsenin iç hukuktaki mevcut yolları tam olarak kullanması nedeniyle kınanamayacağını belirtmiştir. Ancak muhakemenin makul süreyi aşıp aşmadığına karar verilirken, başvurucuların bu davranışları, davalı Devlete atfedilemeyecek objektif etmenler olarak dikkate alınmalıdır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte yukarıda geçen König kararı, parag. 103, 105, 108 ve 111; 06.05.1981 tarihli Buchholz kararı, parag. 56 ve 63).(82)
Başvuruculara göre, adli makamların üç ayrı yerde soruşturma ve yargılama yapmaları ve bir çok ferdi olayı birleştirmemeleri, muhakemenin uzun sürmesine neden olmuştur. Komisyon da muhakemenin uzamasının esas itibarıyla adli makamların tutumlarına atfedilebilecek bir durum olduğu sonucuna varmıştır. Hükümet bu görüşlere katılmamıştır.(83)
Mahkemeye göre, yetkili makamlar gerekli özenle ve süratle hareket etmemişlerdir. Çok sayıda olayın araştırılması, hazırlık soruşturmasının uzamasına yol açmıştır. Hükümet iç hukukta yer aldığı şekilde "bütün suçların mecburi kovuşturma ilkesi" şeklindeki "kovuşturmanın kanuniliği" ilkesi, yetkili makamların olayda davrandıkları gibi davranmalarını gerektirmiştir. Ancak Mahkeme bu savunmayla ikna olmamıştır. Ceza Usul Kanununun muhakemenin durmasına imkan veren 154. maddesi, ancak 1979 yılında değiştirilmiş olduğu halde, Hükümet bu reformun aslında önceki mevzuatta varolan bir uygulamayı düzenlediğini kabul etmiştir. Mahkemeye göre Hükümet, Sözleşmenin 6. maddesiyle üstlendiği yükümlülükleriyle ilgili olarak kendi iç hukuklarındaki eksikliklerin ardına sığınamaz; kaldı ki, o dönemde yürürlükte olan metin, savcıların takipsizlik kararı ve ceza mahkemelerinin muhakemenin durması kararı vermelerini engellememektedir.(84/1-2)
Mahkemeye göre, soruşturmanın başlamasından altı yıl sonra, yani 1967de başka suçları araştırma gereği duyan savcının, daha önce hazırlamış olduğu iddianameyi geri çekmesinin neden tek seçenek olduğunu anlamak zordur; yeni olayların Köln savcısına nakledilmesi için bir yıl geçtiği not edilmelidir. Ayrıca, 17 Mart 1972 tarihinde tefhim edilen mahkeme kararının 12 Şubat 1973 tarihine kadar başvuruculara tebliğ edilmemesinin (bk. yukarıda parag. 27) uygun bir izahı yoktur. Hükümet, bu kararın yazılmasının çok sayıda belgenin analizini gerektirdiğini vurgulamış ise de, bu durum, kararın verilmesinden sonra geçen on bir aylık süreyi tek başına haklı göstermez. Son olarak, temyiz süreci yaklaşık üç yıl sürmüştür.(84/3-5)
Hükümet, Eckle olayının ekonomik suçlarla ilgili en büyük davalardan biri olduğunu, söz konusu dönemde yetkililerin bu tür suçlarla hızlı ve etkili bir şekilde mücadele etmek için gerekli deneyim ve araçlara sahip olmadıklarını, ancak bu amaçla bir dizi yasal ve idari tedbir alındığını belirtmiştir. Ne var ki Mahkeme, başlangıçta ekonomik suçların adli makamların hızlı ve düzgün bir ceza muhakemesi yürütmelerine karşı çeşitli sorunlar çıkardığını, Almanyanın gerekli süratle hareket edebilmek için yasal ve idari tedbirler almak için çaba gösterdiğini not etmiş, ancak bu olayda karar verirken bu etmenlere belirleyici bir ağırlık tanımamıştır (bk. yukarıda geçen Buchholz kararı, parag. 51, 61 ve 63).(85)
Mahkeme bu etmenler ışığında davanın uzunluğunu, soruşturmadaki güçlüklerin ve başvurucuların davranışlarının açıklamadığı, bunun temel sebeplerinden birinin adli makamların tutumlarının tutumu olduğu sonucuna varmıştır.(86)
Mahkemeye göre, davalı Devlete atfedilebilecek gecikmeler dikkate alındığında, Ceza Mahkemesinin cezada yaptığı indirim (bk. yukarıda parag. 68 ve 70), başvurucuların mağdur olduklarını iddia etme haklarını ortadan kaldıracak nitelikte değildir; çünkü Ceza Mahkemesinin kararında muhakeme süresinin ne ölçüde Sözleşme bakımından dikkate alındığını değerlendirmeye imkan veren belirtiler bulunmamaktadır.(87)
Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin bu konuyla ilgili ilk itirazını reddetmiş ve Trierdeki davanın makul süredeki yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna varmıştır.(88)
Kölnde yapılan soruşturma ve yargılama on beş kişiye karşı başlamış ve ülke dışına taşmıştır; sadece dolandırıcılık suçunu değil, hileli iflas ve vergi kaçırma suçlarını da kapsamıştır. Bu nedenle bu olay çok zor ve karmaşık bir olaydır.(89)
Mahkemeye göre, başvurucular Trierdeki gibi burada da bir çok itirazda bulunarak ve cevap dilekçeleri için sık sık sürelerin uzatılmasını talep ederek muhakemeyi yavaşlatmışlardır.(90)
Başvurucular ise gecikmelerden dolayı, yukarıda 83. paragraftaki sebeplerden dolayı adli makamların sorumlu olduklarını ileri sürmüşlerdir. Başvurucular ayrıca, yetkili makamların dolandırıcılık soruşturmasını diğer soruşturmalardan ayırmadıklarını vurgulamışlardır. Komisyon ise, muhakemenin uzun sürmesinin esas itibarıyla adli makamların olayı ele alış tarzlarından kaynaklandığı görüşünü belirtmiştir. Komisyon araştırmaların ve bilirkişi raporlarının tamamlanmasının çok uzadığını, hiçbir sağlam gerekçe yokken davanın açılmasının geciktirildiğini ve Ceza Mahkemesinin de daha başlangıçta davanın durmasına karar verebileceğini belirtmiştir. Hükümet bu görüşlere katılmamıştır.(91)
Mahkeme, yetkili makamların gerekli özen ve süratle davranmadıkları sonucuna varmıştır. İddianamenin tamamlanmasından, duruşmanın başlamasına kadar üç yıl geçmiştir. Bu noktada Hükümet, ekonomik suçları ele alan Ceza Mahkemesinin ağır iş yükünü mazeret olarak göstermiş, buna karşı alınan tedbirleri sıralamıştır. Mahkeme, iş yükünü azaltmak için Ceza Mahkemesinin dairelerinin sayısının ikiden altıya çıkarıldığını da not etmiştir. Ancak geçen uzun süre dikkate alındığında, istisnai bir durum olmayan Ceza Mahkemesinin iş hacmi Hükümet tarafından mazeret olarak gösterilemez (bk. ve krş. yukarıda geçen Buchholz kararı, parag. 51, 61 ve 63). Mahkeme, Trierdeki yargılamada olduğu gibi, Almanyada ekonomik suçlarla mücadeleyi hızlandırmak ve etkinleştirmek için gösterilen çabalara ağırlık tanınması gerektiğini hissetmemiştir.(92)
Mahkeme çeşitli etmenleri dikkate alarak, soruşturmadaki güçlüklerin ve başvurucuların davranışlarının davanın uzunluğunu açıklamadığı, adli makamların tutumlarının bunun temel nedenlerinden biri olduğu sonucuna varmıştır.(93)
Mahkemeye göre, Ceza Mahkemesinin 21 Eylül 1977 tarihinde başvurucuların rızasıyla davanın durdurulmasına karar vermesi, kural olarak başvurucuların "mağdurluk" iddialarını etkileyecek niteliktedir; ancak yetkili makamlara atfedilebilecek gecikmeler o ölçüdedir ki, başvurucular "mağdurluk" statülerini kaybetmemişlerdir; dahası, davanın durdurulması kararı, sözü edilen gecikmeler göz önünde tutularak, alındığına dair bir belirti göstermemektedir.(94)
Bu nedenlerle Mahkeme, Hükümetin bu noktadaki itirazını reddederek Köln muhakemesinin Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna varmıştır.(95)
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Başvurucunun avukatı ihlal tespit edilmesi halinde gördükleri zarar nedeniyle tazminat ile ücretler ve masraflara hükmedilmesini talep etmiştir. Mahkeme bu sorunun karara hazır olmadığı sonucuna varmıştır.
bu gerekçelerle mahkeme oybirliğiyle,
1. Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazların esasla birleştirilmesine ve esasın incelenmesinden sonra ilk itirazların reddine,
2. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline,
3. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması sorununun karara hazır olmadığına, buna göre,
(a) bu sorunun saklı tutulmasına,
(b) Komisyonu, karar tarihinden itibaren iki ay içinde Hükümet ile başvurucular arasında sorun hakkında varılabilecek dostane çözüm konusunda Mahkemeye bilgi vermeye davet etmeye,
(c) diğer usul sorunlarını saklı tutmaya ve Daire Başkanını bu konuda yetkilendirmeye
karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy