(AİHS m. 6)
I. Dava Konusu Olaylar
Başvurucu 1918 doğumlu bir Avusturya vatandaşı olup, muhasebeci ve mali müşavirdir.(9)
15 Temmuz 1977de, 85 yaşındaki bayan Proxauf, avukatı vasıtasıyla başvurucu aleyhine savcılığa suç duyurusunda bulunmuş; başvurucunun bayan Schuh ile yaptığı münakaşa sırasında fırlattığı anahtarların kendisine isabet ederek yaralanmasına sebebiyet verdiğini belirtmiş; başvurucu hakkında ceza davası açılmasını istemiş ve zararlarını talep eden müdahil olarak davaya katılacağını ifade etmiştir.(10)
12 Ağustos 1977de savcı, ortada bir suç olup olmadığını araştırması için polise talimat vermiştir. Polis bayan Proxaufun gösterdiği tanıkları ve 22 Eylülde de bizzat başvurucuyu dinlemiştir. Başvurucu hakkında iddia edilen olayları reddetmiş ve şikayetin tamamen yanlış olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, yaralanmaya sebep verdiği söylenen şeyin aslında zarf içinde tek bir anahtar olduğunu, bunu kendisinin fırlatmadığını, anahtarı bayan Proxaufa geri vermek istediği sırada elinde kayıp düştüğünü ve bu bayanın koluna çarptığını, bayan Schuhun bunu yerden alıp on üç metre mesafeden kendisine doğru fırlattığını belirtmiştir. Başvurucunun eşi ve iki işçisi, olayla ilgili hatırladıklarını anlatan bir yazılı beyanda bulunmuşlar; bu beyanlar dosyaya konmuş ancak polis bu kişileri dinleme gereği duymamıştır.(11/1)
Dosyanın ulaştığı savcı, 28 Eylül 1977de, şikayetçinin yarasının ağırlığı hakkında bir doktor raporu aldırması için mahkemeden talepte bulunmuştur. Bu mahkeme 4 Ekim 1977de olayı, Ceza Kanununun 83. maddesinde belirtilen ve müessir fiilleri de içeren "cezalandırılabilir fiiller" başlığı altında kaydetmiştir.(11/2)
Doktor raporundan sonra savcılığın 21 Ekim tarihli talebi üzerine mahkeme, 24 Ekimde Ceza Usul Kanununun 451(2). fıkrası gereğince "soruşturmanın sona erdirilmesine" (bk. aşağıda parag. 22) karar vermiştir.(11/3)
Başvurucu, dosyasını gördükten sonra 3 Aralık 1977de mahkemeye bir dilekçe vererek, müessir fiilde bulunduğu iddiasını reddetmiş, doktorun şikayetlere dayanan raporunun dosyadaki delillerle çeliştiğini belirtmiş, mahkemeden ya kendisini yargılayıp beraat ettirmesini ya da Ceza Usul Kanununun 90(1). fıkrasına göre (bk. aşağıda parag. 21) takipsizlik kararı vermesini, yargılama yapılacak olursa yeni bir doktor raporu alınmasını istemiştir.(12/1)
Bu mahkeme 10 Ocak 1978 tarihinde verdiği kararda, olayı şikayetçinin anlatımına uygun bir biçimde özetledikten sonra, "meydana gelen yaralanmanın üç günü aşmadığı için önemsiz olduğunu, sanığın kusurunun da önemsiz olduğunu ve karakterinin gelecekte düzgün davranacağına kanaat getirilmesine neden olduğunu" belirtmiştir.(12/son)
Başvurucu bu karara karşı Bölge Mahkemesine itirazda bulunmuş, bu mahkeme 23 Şubat 1978de verdiği kararda itirazı, Ceza Usul Kanununun 451(2). fıkrasının sadece savcıya itiraz hakkı verdiği gerekçesiyle kabuledilemez bulmuştur.(13)
Yüksek Mahkeme Başsavcısı, başvurucunun İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna bireysel başvuru yapmasından altı ay sonra, 25 Ocak 1980 tarihinde, 10 Ocak 1978 tarihli kararın kanun yararına bozulması amacıyla Yüksek Mahkemeye başvurmuştur. Başsavcı soruşturmanın Ceza Usul Kanununun 451(2). fıkrasına göre sona erdirilmesi ile 90(1). fıkrasına göre sona erdirilmesi arasında ayrım yapmıştır. Birincisi, bir mahkeme duruşma yapmadan önce Ceza Kanununun 42. maddesindeki şartların yerine geldiğine kanaat getirmesi halinde uygulanır; ikincisi, soruşturmanın sürdürülmesi için yeterli sebep bulunmaması halinde savcının şikayet üzerine açılan dosyayı 90(1) ve 447(1). fıkralarındaki genel hükümlere göre kapatması ve soruşturma yargıcının da soruşturmayı sona erdirmesi halinde uygulanır. Her iki durumda da kararlar, delillerin tartışıldığı bir duruşma yapılmadan alınır.(14/1) Savcıya göre, bayan Proxaufun anlatımını kabul ederek başvurucunun inkarına inanmayan Bölge Mahkemesinin 10 Ocak 1978 tarihli kararının gerekçesi yasaya aykırı olması nedeniyle bozulmalıdır.(14/2)
Başvurucu da Yüksek Mahkemeye dilekçe vermiş, savcının talebini memnuniyetle karşılamış, ancak savcının yasanın 42. maddesinin yorumunu eleştirmiştir. Başvurucuya göre 451(2). fıkra gereğince bir yargıcın soruşturmayı kapatmadan önce, 42. maddedeki koşulların yerine gelmiş olduğuna kanaat getirmesi gerekir; bunu yapabilmesi için de yargıcın sadece şüpheyi destekleyen delilleri değil, bütün delilleri dikkate alması gerekir. Başvurucuya göre Bölge Mahkemesi, tanıklarını dinlemeyerek ve doktor raporuna karşı görüş bildirme imkanı vermeyerek, kendisi lehine olan delilleri dikkate almamıştır. Başvurucu, savcının dilekçesinin dışında, Yüksek Mahkemeden Ceza Usul Kanununun 451(1). fıkrasına göre soruşturmanın sona erdirilmesine karar vermesini istemiştir.(15)
Yüksek Mahkeme başvuruyu 28 Şubat 1980 tarihli kararıyla reddetmiştir. Bu mahkemeye göre Ceza Kanununun 42(1). fıkrasının uygulanması şüpheliyi dosyanın başka sebeplerle kapanmasından da kötü bir duruma sokmamaktadır; yani bir dosyanın kapatılması, bir kimsenin masumiyetinin kanıtlanmasını içermez. Bu mahkemeye göre 42. madde, sadece suçun kanıtlanamadığı veya kanunda yer almadığı zamanlar soruşturmayı sona erdirmek için kullanılabilecek demek değildir. Öte yandan 42. madde, suçun objektif ve sübjektif unsurlarının doğrulanmasını da gerektirmez; aslında bu, maddenin usul ekonomisi amacına da aykırı düşer. İlgili kişinin olaydaki şüpheli noktaların aydınlatılmasını isteme hakkı yoktur.(16/1)
Yüksek Mahkemeye göre 42. madde, sadece bir şüphenin varlığını gerektirmektedir. Bir mahkeme şüphelinin eylemlerini olayın tespiti bakımından betimlese bile, bu anlama gelen her hangi bir ifade Ceza Usul Kanununun 270(2). fıkrası anlamında hukuki sonuçları olan yargısal bir bulgu değildir. Bu temel niteliğe sahip olması nedeniyle 42. madde, ancak şu şekilde yorumlanabilir: usul ekonomisi bakımından önemsiz olduğu anlaşılan bir olayı daha fazla açığa kavuşturmaktan veya muhtemel bir soruşturma yapmaktan kaçınılmalıdır. Bununla beraber bu maddeye göre verilen kararın gerekçesi, her hangi bir karar gibi, olayın esası hakkında negatif bir ifadeyle yazılabilir ve bu şüphelinin cezalandırılabilir bir fiil işlediği şeklinde suçluluğunun tespitiyle eşdeğerde bir beyan anlamına gelmez.(16/2) Yüksek Mahkemeye göre Bölge Mahkemesinin itiraz konusu kararında bu durumu açıklıkla ve muğlaklığa yer vermeyecek şekilde ifade etmesi tercih edilirdi. Ancak gerekçe yazımında çok yada az uygun bir ifadenin kullanılmış olması, ilgili kişi üzerinde olumsuz sonuç doğurmaz.(16/3)
Yüksek Mahkemeye göre, Ceza Kanununun 42. maddesinde izlenen amaç şüphelinin suçluluğunun kanıtlanması olmadığından, bu madde gereğince verilecek bir karar öncesinde Sözleşmenin 6(1). fıkrasının gereklerine uygun bir yargılamanın bulunup bulunmaması şeklinde bir sorun bulunmamaktadır.(16/4)
Başvurucuya göre, bu olayla ilgili dosya ve içindeki 10 Ocak 1978 tarihli Bölge Mahkemesi kararı, kendisi ile bayan Proxauf arasındaki hukuk davasında delil olarak sunulmuş ve hukuk mahkemesi tarafından da dikkate alınmıştır.(17)
10 Ocak 1978 tarihli karara itiraz ile ilgili masraflar ve sağlık raporu masrafı Devlet tarafından karşılanmıştır. Başvurucu, avukatının ücretini ve kendi masraflarını kendisi ödemiştir.(18)
II. Konuyla İlgili İç Hukuk
Avusturyada savcı, hakkında ceza davası açılması gereken bir suçun işlendiğine dair ihbar aldığı zaman, işin gerçeğini araştırmakla yükümlüdür. Savcı, işlenmiş gördüğü ve dava açılması veya cezalandırılması mağdurun veya başka bir kimsenin şikayetine bağlı olmayan suç fiillerini soruşturmakla yükümlüdür. Soruşturma ve cezalandırma için gerekli tedbirlerin yetkili mahkeme tarafından alınmasını sağlamak, yine savcının görevidir.(19/1)
Savcı, ceza davasının açılması için gerekli delillerin sağlanması veya bir şikayetle ilgili dosyanın kapatılması için, soruşturma yargıcı, mahkemeler ve güvenlik makamları tarafından ön araştırmaların yapılmasını isteyebilir.(19/2)
Ceza davasının açılması için yeterli sebep bulunduğuna kanaat getiren savcı, ya ilk soruşturmanın yapılması için başvurur yada dava açar. Ceza Mahkemesine dava açmak için formel bir soruşturma süreci veya özel bir itham usulü yoktur; savcının ilgili kişi hakkında ceza verilmesini isteyen yazılı veya sözlü başvurusu yeterlidir.(20)
Savcı, bir kimse hakkında dava açılması için yeterli sebep görmezse, şikayetle ilgili başka bir işlem yapmaz ve soruşturmanın devamı için bir sebep görmediğini belirten bir yazıyla birlikte dosyayı soruşturma yargıcına gönderir; yargıç hazırlık soruşturmasının sona ermesine karar verir (md. 90)(1)). Bu madde, ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, mahkeme önündeki yargılama için de uygulanır (md. 447(1)).(21/1)
Savcı, Ceza Usul Kanununun 90(2). fıkrası gereğince yargıçtan, bu kanunun 42. maddeye göre karar vermesini isteyebilir. Bir Bölge Mahkemesi önündeki yargılamanın sona ermesini, bu kanunun 451(2). fıkrası düzenlemektedir. Bu madde hükmü şöyledir: "Mahkemenin 42. maddedeki koşulların oluştuğuna kanaat getirmesi halinde, yargılamaya bir kararla son verir. Savcı, bu karara karşı itirazda bulunabilir".(21/2)
Ceza Kanununun 42. maddesi şöyledir:
"(1) Para cezasını veya bir yılı aşmayan hapis cezasını gerektiren bir fiil hakkındaki kamu davasında aşağıdaki hallerde ceza verilmez:
1. asli failin suçunu oluşturan fiilin hafif olması halinde;
2. fiil hiç veya çok önemsiz bir sonuca sahipse, ve buna ilave olarak
3. asli faili veya suça katılan diğer kişilerin caydırılması için ceza verilmesi gerekli değilse.
(2) birinci fıkradaki koşulların oluşup oluşmadığına mahkeme tarafından karar verilir; mahkemenin olumlu karar vermesi halinde, yargılama hangi aşamada olursa olsun yargılamaya son verir."
Bu madde, 1 Ocak 1975 tarihinde yürürlüğe giren yeni Avusturya Ceza Usul Kanununda da yer almıştır. Bu madde önemsiz olayları yargılamaktan kaçınma ve usul ekonomisi sağlama amacı taşımaktadır; madde "cezayı gerektirmeyen fiiller" kenar başlığını taşımaktadır. Yüksek Mahkeme ve hukukçular, bu hükmü sadece bir usul hükmü olarak değil, fakat sanığı suçlamalardan kurtaran maddi bir hüküm olarak da görmektedir.(22/3)
Bir mahkemenin 42. madde gereğince yargılamayı sona erdiren kararı ilgili kişinin sabıka dosyasına işlenmez. Bu şekilde kapanan dosya, diğer hukuk veya disiplin davalarında kullanılabilir.(23)
Bu davanın bir sonucu olarak, 13 Ocak 1979 ve 24 Mart 1980 tarihlerinde Avusturya yetkili makamları, Ceza Kanununun 42. maddesinin uygulanmasından doğan sorunlara ve bu konudaki kararların yazım tarzındaki özene dikkat çeken iki genelge yayınlamıştır.(24)
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (ÖZET)
Başvurucu, 7 Haziran 1978 tarihinde İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna yaptığı başvuruda, Bölge Mahkemesinin 10 Ocak 1978 tarihli kararından şikayetçi olmuştur. Başvurucu bu kararın Sözleşmenin 6(2). fıkrasına aykırı olduğunu, çünkü iddia edilen suçun olaylarını ve kendisinin suçluluğunu içerdiğini belirtmiştir. Başvurucuya göre bu tür sonuçlar Ceza Kanununun 42. maddesinin gereği olduğundan, maddenin kendisi de Sözleşmenin 6(2). fıkrasına aykırıdır. Başvurucu ayrıca, suçu reddetmesine ve tanık dinletme talebine rağmen, Bölge Mahkemesinin duruşma yapmadan ve delilleri araştırmadan karar vermesi nedeniyle Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ve 3(d) bendinin de ihlal edildiğini iddia etmiştir.(25)
Komisyon, başvuruyu 6 Temmuz 1979 tarihinde kabuledilebilir bulmuş, 8 Ekim 1980 tarihli raporunda, Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlal edildiği, 6(1). fıkranın veya 6(3)(d) bendinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(26)
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (ÖZET)
1. Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilirliği
Hükümet esas itibarıyla, olayda 6. maddenin uygulanabilir olmadığını, çünkü hiçbir zaman, en azından karar verilirken, başvurucuya bir suç isnadında bulunulmadığını savunmuştur. Bu görüş Komisyon tarafından kabul edilmemiş ve başvurucunun itirazıyla karşılaşmıştır.(29)
Mahkemenin bu nedenle, Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamında bir "suç isnadı" bulunup bulunmadığını veya başvurucunun "cezai bir fiil" ile suçlanıp suçlanmadığını" (md. 6(2) ve (3)) belirlemesi gerekmiştir.(30/1)
Bu kelimeler, Sözleşme bağlamında iç hukuktaki anlamlarıyla değil, "özerk" bir anlama sahip olarak yorumlanır (bk. ayrıntılarda farklılıklarla birlikte özellikle 27.02.1976 tarihli Deweer kararı, parag. 42). Devletin mevzuatı tabi ki ilgilidir, ancak başvurucu hakkında bir "suç isnadı" bulunup bulunmadığı belirlenirken sadece bir başlangıç noktası olmaktan öte gidemez (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 08.06.1976 tarihli Engel ve Diğerleri kararı, parag. 82, ve 28.06.1978 tarihli König kararı, parag. 89). Demokratik bir toplumda adil yargılanma hakkının işgal ettiği öncelikli mevki, 6. maddede geçen "isnad" kavramına "biçimsel" olmaktan çok "maddi" bir anlam kazandırmaktadır; bu durum, 6. madde anlamında bir "isnad" bulunup bulunmadığını belirlemek için, Mahkemeyi görünenlerin ardına bakmaya ve söz konusu usul hakkındaki gerçekleri incelemeye zorlamaktadır (bk. yukarıda geçen Deweer kararı, parag. 44).(30/2)
Başvurucunun iç hukuk kurallarına göre durumu, Sözleşmenin 6. maddesinin amacı ve gayesi ışığında incelenmelidir.(30/3)
Mahkeme, bu davaya konu olan yukarıdaki 9-12. paragraflardaki olayları özetledikten sonra şöyle demiştir: Tartışma konusu edilmeyen bu koşullar dikkate alındığında Mahkeme, başvurucu hakkında Sözleşmedeki anlamıyla bir "suç isnadı" bulunduğunu kabul eder. Başvurucu 10 Ocak 1978 tarihli karardan ve onun hukuki temeli olan Ceza Kanununun 42. maddesinden şikayetçi olduğuna ve davanın açılmasından şikayetçi olmadığına göre, hakkındaki "isnadın" kesin olarak ne zaman başladığını belirlemek gerekmez.(31)
Hükümete göre, soruşturmanın sona erdirilmesi 24 Ekim 1977de yürürlüğe girdiğine göre, başvurucu en azından bu tarihten sonra, Sözleşmenin 6. maddesi anlamında hakkında "cezai bir fiilin isnad edilen" kişi olarak görülemez. Mahkemeye göre, bu tarihte verilen ve başvurucuya tebliğ edilmeyen Bölge Mahkemesinin kararı, 10 Ocak 1978 tarihli gerekçeli karardan ayrılamaz. Özetle, "bir çok aşamada gerçekleşen tek bir usul işlemi" bulunmaktadır. Ayrıca Avusturya adli makamları da durumu bu şekilde anlamıştır: Başsavcının bozma için yaptığı başvuru üzerine Yüksek Mahkemenin verdiği 28 Şubat 1980 tarihli kararı, tamamen 10 Ocak 1978 tarihli karara yönelmiştir (bk. yukarıda parag. 14, 16).(32)
Hükümete göre Bölge Mahkemesinin Ceza Kanununun 42. maddesini uygulaması, bu olayda bir "isnad" veya bir "cezai fiil" olmadığını kanıtlamaktadır. Bu madde usulle ilgili bir hüküm değil, sanığı temize çıkaran maddi bir temel olarak görülmektedir; amacı da önemsiz bazı eylemleri cezai yaptırım verilebilir olmaktan çıkararak, "cezasızlaştırmaktır" (bk. yukarıda parag. 22).(33/1)
Mahkemeye göre 42. maddeye başvurulması, muhakemeyi sona erdiren mahkeme kararından önce yürütülen usulün varlığını veya niteliğini geriye yürürlü olarak etkilememektedir. 10 Ocak 1978 tarihli karar, "Dr. Gustav Adolf aleyhine Ceza Kanununun 83. maddesindeki müessir fiil suçundan ve bir ceza davasından" söz etmekte ve başvurucuyu "sanık" olarak nitelemektedir (bk. yukarıda parag. 12). Bölge Mahkemesi de 22 Aralık 1977 tarihli tebligatında, "Gustav Adolfa karşı Ceza Kanununun 83. maddesine göre işlem" demiştir. Cezai yaptırım verilmeyen fiil kavramına gelince: Sözleşmenin 6. maddesi, suç fiilleri arasında cezalandırılacak fiil ile cezalandırılmayacak fiil ayrımı yapmamaktadır; bu madde bir kimseye cezai bir fiil "isnadı" bulunması halinde uygulanır.(33/2)
Özetle başvurucu 1977de, Sözleşme anlamında bir cezai fiil isnadına tabi tutulmuş olup, 10 Ocak 1978 tarihli kararın gerekçesi de bununla ilgilidir.(34)
2. Sözleşmenin 6. maddesine uygunluk sorunu
Başvurucu Sözleşmenin 6(1), (2) ve (3) fıkralarının ihlal edildiğini ileri sürmüş; Hükümet başvurucu hakkındaki mahkeme kararının ve Ceza Kanununun 42. maddesinin Sözleşmeyi ihlal etmediğini savunmuş; Komisyon ise sadece söz konusu karar nedeniyle 6(2). fıkranın ihlal edildiği sonucuna varmıştır.(35)
Ceza Kanununun 42. maddesinin Sözleşmeye uygun olup olmadığı sorunu hakkında Mahkeme, kendi içtihadını hatırlatmıştır: "bireysel başvurudan kaynaklanan bir davada Mahkeme, dikkatini mümkün olduğu kadar önündeki somut olayda ortaya çıkan sorunlara yoğunlaştırmalıdır" (bk. 06.11.1980 tarihli Guzzardi kararı, parag. 88). Buna göre Mahkemenin görevi başvurucu tarafından şikayet edilen iç hukuk hükümlerinin Sözleşmeye uygunluğunu soyut olarak denetlemek değil, bu hükümlerin uygulanma tarzını denetlemektir (bk. özellikle Guzzardi kararına ek olarak, 05.11.1981 tarihli X. - Birleşik Krallık kararı, parag. 41).(36)
Hükümet, başvurucunun Bölge Mahkemesinin kararından fiilen zarar görmediğini ve bu nedenle Sözleşmedeki bir hakkının ihlal edilmesinden dolayı mağdur olmadığını savunmuştur. Ne var ki Mahkemeye göre, Sözleşmenin 25. maddesi "mağdur" kelimesini kullanırken, "tartışma konusu bir tasarruf veya ihmalden doğrudan etkilenen kimse"yi, yani bu olayda başvurucuyu kastetmektedir; bir ihlalin varlığı, bir zarar bulunmasa bile mümkündür; çünkü zarar, sadece 50. madde bağlamında konuyla alakalıdır (bk. özellikle 13.05.1980 tarihli Artico kararı, parag. 35).(37)
Mahkeme, Bölge Mahkemesinin 10 Ocak 1978 tarihli karar gerekçesinden (bk. yukarıda parag. 12) alıntı yaptıktan sonra şöyle devam etmiştir: bu gerekçe başvurucu Adolfun bayan Proxaufa müessir fiilde bulunduğu ve bunda kusurlu olduğu izlenimi verebilmektedir. Bu alıntı yapılan bölüm, "şüpheli olan durumu" yeniden anlatmakla kalmamaktadır; bay Adolfun anahtarı fırlattığını inkar etmesine ve şikayetin açıkça yanlış olduğunu beyan etmesine hiç yer vermeden, şikayetçi tarafından iddia edilen bazı olayları kanıtlanmış gibi göstermektedir.(38)
Hükümet, bir kararın hüküm fıkraları ile verilen gerekçe arasında bir ayrım yapılması gerektiğini ileri sürmüştür; Hükümet, bir yargılamayı sona erdiren ilgili kişinin yararına olan bir kararın gerekçesinde, açık ve doğru olmayan bir terminoloji kullanılmasının, masumiyet karinesiyle çelişip çelişmediğini sorgulamıştır. Hükümete göre Bölge Mahkemesi, Ceza Kanununun 42. maddesini uygularken, hukuken veya ahlaken bir suç tespit etme niyetine objektif olarak sahip olamazdı, sübjektif olarak da sahip olmamıştır. Yüksek Mahkemeye göre 42. madde, ceza usul kuralları ve Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ışığında okunacak olursa, bu maddeye göre bir muhakemenin sona erdirilmesinin sadece şüpheye dayandığı ve olgunun ve suçun fiilen tespitine dayanmadığı şeklinde yorumlanır. Mahkemeye göre yine de, 10 Ocak 1978 tarihli karar gerekçesinin cezalandırma için yeterli olmasa da, cezai bir fiilinden dolayı başvurucunun suçlu olduğu şeklinde anlaşılmaya müsait olup olmadığı sorunu bulunmaktadır.(39)
Hükümete göre Bölge Mahkemesinin kararı Yüksek Mahkemenin kararıyla bağlantılı olarak okunmalıdır; Yüksek Mahkemenin kararı Bölge Mahkemesi kararının sadece "şüpheli durumun" varlığını gösterdiğini belirtmektedir.(40/1)
Mahkeme 28 Şubat 1980 tarihli Yüksek Mahkeme kararını (bk. yukarıda parag. 16) özetledikten sonra, 10 Ocak 1978 tarihli kararın Yüksek Mahkeme kararı ışığında okunması gerektiğini kabul etmiştir. Mahkemeye göre bu karar, başvurucunun suçluluğu hakkında hiçbir tespitte bulunmamış ve böylece masumiyet karinesini bir sorun olmaktan çıkarmıştır. Ceza Kanununun 42. maddesinin uygulandığı bir muhakeme, maddenin niteliği gereği, bir suçun tespitiyle sona eremez; buna göre Bölge Mahkemesinin duruşma yapması gerekli değildir. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(40-41)
bu gerekçelerle mahkeme,
1. Oybirliğiyle, olayda Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilir olduğuna;
2. Üçe karşı dört oyla, Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilmediğine
karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy