(AİHS m. 6, 50)
DAVANIN ESASI (Özet)
I. Dava konusu olaylar
1934 doğumlu bir Türk vatandaşı olan başvurucu Abdülbaki Öztürk, 1964 yılında Almanyaya gelip otomotiv sanayiinde çalışmaya başlamış, 1969 yılında gerekli sınavları geçtikten sonra sürücü belgesi almıştır. 1978 yılında aylık geliri yaklaşık 2,000 Alman Markıdır.(9)
27 Ocak 1978de başvurucu, yol kenarındaki bir diğer araca çarmış ve her iki araçta 5,000 Marklık zarar meydana gelmiş, diğer aracın sahibi kazayı polise bildirmiştir. Olay yerine gelen polis, başvurucuya Türkçe bir yazıyla, ifade vermeyi reddetme ve bir avukat tutma hakkı olduğunu hatırlatmıştır. Başvurucu bu haklarını kullanmak istemiş ve polis tarafından tutulan olay yeri tutanağı daha sonra Heilbornn idari makamlarına gönderilmiştir.(10)
6 Nisan 1978de Heilbornn idari makamları, dikkatsizce araç sürerek başka bir araca çarpmak suretiyle kazaya sebebiyet vermesi nedeniyle, başvurucunun 60 Mark para cezasının yanı sıra, ücretler ve masraflar için de 13 Mark ödemesine karar vermiştir. Bu karar, 1 Ocak 1975 tarihli yasayla bütünleştirilmiş olan 24 Mayıs 1968 tarihli İdari Suçlar Yasasının (bk. aşağıda parag. 18; "1968/1975 Yasası") 17. maddesine ve Karayolları Trafik Kanununun 24. maddesi ile Karayolları Trafik Tüzüğünün 1(2) ile 49(1). fıkralarına göre verilmiştir. Tüzüğün 1(2). fıkrası şöyledir:
"Karayollarını kullanan herkes, şartların kaçınılmaz kıldığı haller dışında diğer kimselere zarar vermeyecek veya tehlikeye atmayacak ve engellemeyecek ve rahatsız etmeyecek şekilde hareket eder."
Tüzüğün 49(1). fıkrası, yine bu Tüzüğün 1(2). fıkrasına aykırı hareket eden herkesin "idari suç" (regulatary offence) işlemiş olacağını belirtmiştir. Karayolları Trafik Kanununun 24(2). fıkrasına göre, bu tür idari suçlara para cezası verilir.(11)
11 Nisan 1978de başvurucu, avukatı bay Wingerter aracılığıyla yukarıda sözü edilen karara 1968/1975 yasasının 67. maddesine göre itirazda bulunmuş ve bir mahkeme önünde aleni yargılanma hakkından (md. 72) feragat etmediğini bildirmiştir. 5 Mayısta dosya kendisine ulaşan savcı, altı gün sonra yazılı usule itirazı olmadığını ve duruşmalara katılmayacağını (md. 69 ve 75) mahkemeye bildirmiştir.(12)
3 Ağustos 1978de aleni duruşma yapan Heilbornn Eyalet Mahkemesi, çevirmen aracılığıyla başvurucu Öztürkü ve üç tanığı dinlemiştir. Bunun hemen ardından başvurucu itirazını geri almıştır. Buna göre Heilbornn idari makamlarının vermiş olduğu karar, 6 Nisan 1978de kesinleşmiştir.(13)
Eyalet Mahkemesi, başvurucunun yargılama giderlerini (court costs) ve kendi masraflarını çekmesine karar vermiştir. 12 Eylül 1978de bu mahkemenin muhasebe bürosu Öztürk tarafından ödenecek miktarı, 63.90 Mark çevirmen ücreti olmak üzere toplam 184.70 Mark olarak tespit etmiştir.(14)
4 Ekimde başvurucu, masraflara ilişkin faturanın çevirmen ücretleri bölümüne itiraz etmiştir. Başvurucu Sözleşmenin 6. maddesine dayanmış ve İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun Luedicke, Belkacem ve Koç davasındaki 18 Mayıs 1977 tarihli raporuna göndermede bulunmuştur. O tarihte söz konusu Mahkemenin önünde görülmekte olan davada Mahkeme 28 Kasım 1978 tarihinde karar vermiştir. Bölge Mahkemesi, başvurucunun itirazını 25 Ekimde reddetmiştir. Bu mahkemeye göre çevirmen ücretlerini ödeme yükümlüğü Ceza Usul Kanununun 464(a) bendi ile 1968/1975 tarihli yasanın 46. maddesine (bk. aşağıda parag. 21 ve 35) dayanmaktadır. Bu mahkeme Köln Üst Mahkemesinin 1975 tarihli bir kararına dayanarak, söz konusu yükümlülüğün Sözleşmenin 6(3)(e) bendine aykırı olmadığını beyan etmiştir. Bölge Mahkemesine göre, yukarıda geçen Komisyon görüşü durumu değiştirmemektedir; çünkü Komisyon görüşü Mahkeme kararları gibi Devletleri bağlayıcı değildir.(15)
Hükümetin sunduğu itiraza konu olmayan belgelere göre, Öztürkün çevirmen ücretleri, başvurucunun bağlı olduğu sigorta şirketi tarafından ödenmiştir.(16)
II. Konuyla ilgili iç hukuk
A. 1968/1975 tarihli Yasa
1968/1975 tarihli Yasa, küçük suçları ceza hukuku alanından çıkarmayı amaçlamıştır. Karayolları Trafik Kanunu ihlalleri (contravention) bu kategoriye sokulmuştur. Karayolları Trafik Kanununun 21. maddesinin eski biçimine göre, bu tür ihlallere para cezası veya hapis cezası verilirdi. 1968 tarihli yasanın 3(6). fıkrası, bunları, ceza mevzuatına girmediği kabul edilen ve sadece para cezası ile cezalandırılabilen fiiller olarak nitelendirmiştir. 25 Mart 1952 tarihli "idari suçlar" hakkında yasa ile belirli bir ölçüde 26 Temmuz 1949 tarihli Ekonomik Suçlar Yasası, 1968/1975 tarihli Yasanın habercisi olmuştur.(17)
1. Genel hükümler
1968/1975 tarihli yasanın 1(1). fıkrası "idari suçu", failine para cezası verilebilen yasa hükümlerini ihlal eden, kanuna aykırı (unlawful) ve cezalandırılabilir (reprehensible) bir fiil olarak tanımlamıştır. Para cezası kural olarak 5 Marktan az ve 1,000 Marktan fazla olamaz (md. 17(1)). Para cezası her olayda fiilin ağırlığına, faile atfedilebilecek kabahatin (misconduct) derecesine ve küçük suçlar hariç, failin mali durumuna göre tespit edilir (md. 17(3)). Bir fiilin hem "idari" ve hem de cezai bir suç oluşturması halinde, sadece ceza kanunu uygulanır; fakat bir ceza verilmezse, fiil "idari suç" olarak cezalandırılabilir (md. 21).(18)
2. Soruşturma makamları
1968/1975 tarihli yasada, soruşturulması savcılara ve karar ve ceza verilmesi mahkemelere bırakılmış suçların (md. 35 ve 36) dışında idari suçlar, idari makamlar tarafından ele alınır. Savcı, cezai bir mesele olarak önüne getirilen bir fiili, "idari suç" olarak görebilir (md. 40).(19)
İdari makamlar olayda ceza hukukuyla ilgili bir fiilin işlendiğini düşünecek olurlarsa olayı savcılığa havale ederler; savcı dava açmayacak olursa meseleyi geri gönderir (md. 41). Savcının dava açtığı cezai bir fiil ile bağlantılı bir "idari suç" bulunması halinde, idari makamlar para cezası tespit etmemişlerse, savcı ceza soruşturmasını "idari suçu" kapsayacak biçimde genişletir. Savcının bir olayı ceza hukuku kapsamında suç olarak görüp görmemesi idari makamları bağlar (md. 44).(20)
3. Genel olarak usul
1968/1975 tarihli yasadaki istisnalar saklı kalmak kaydıyla, ceza usulünü düzenleyen genel mevzuat ve özellikle Ceza Usul Kanunu, Yargı Kanunu ve Çocuk Mahkemeleri Kanunu hükümleri "idari suçlara" ilişkin usulde kıyasen uygulanır. 1968/1975 tarihli yasada aksi belirtilmedikçe (md. 46(2)), soruşturma makamları (bk. yukarıda parag. 19) savcının yetki ve görevlerine sahiptir. Bununla birlikte, ceza hukukuyla ilgili meselelerde kullanılabilen özellikle gözaltına alma, gözaltında tutma veya mektup veya telgraflara el koyma gibi (md. 46(3)) tedbirler, "idari suçlar" bakımından uygulanamaz. Ceza Usul Kanununun 81(a) bendi anlamında kan örneği alma gibi bazı ufak tedbirleri almak mümkündür.(21)
"İdari suçları" kovuşturmak, idari makamların yetkisindedir; bir idari makam, önündeki bir mesele hakkında takipsizlik kararı verebilir (md. 47(1)). Olay bir kez mahkeme önüne geldiğinde (bk. yukarıda aşağıda parag. 27-28); yargılamayı durdurmak mahkemenin yetkisindedir; böyle bir karar savcının mütalaasını gerektirir; verilen karar kesindir (md. 47(2)).(22)
1968/1975 tarihli yasaya göre yargılama aşamasına (bk. aşağıda parag. 28-30) gelen muhakeme için Bölge Mahkemeleri, Üst Mahkemeler ve Federal Adalet Mahkemesi yetkilidir.(23)
4. Hazırlıktaki usul
"İdari suçların" araştırılması polisin görevidir. Bu bağlamda polis takdir yetkisine sahiptir; 1968/1975 tarihli Yasadaki istisnalar dışında, cezai suçların soruşturulmasındaki yetki ve görevlere sahiptir (md. 53(1)).(24)
Her hangi bir karar verilmeden önce ilgili kişiye yetkili makamlar önünde hakkındaki iddialara karşı beyanda bulunma imkanı tanınır (md. 55). Çok küçük suçlarda idari makamlar, ilgili kişiye uyarı ve uyarı niteliğinde para cezası verebilir; bu ceza, yasalardaki istisnalar dışında 2 Mark ile 20 Mark arası bir cezadır (md. 56(1). Ancak bu tür yaptırımlar sadece ilgili kişinin rıza gösterip para cezasını hemen veya bir hafta içinde ödemesi halinde mümkündür (md. 56(2).(25)
İdari makamlar gerektiği takdirde, önlerindeki muhakemede ilgili kişiyi temsil etmek üzere atanmış bir avukat görevlendirebilirler (md. 60). İdari makamlar tarafından hazırlık sürecinde alınan tedbirlere karşı, kural olarak mahkemelere itiraz etmek mümkündür (md. 62).(26)
5. Para cezası veren idari karar
1968/1975 sayılı Yasada aksi belirtilmedikçe, "idari suça" idari bir kararla para cezası verilebilir (md. 65). İlgili kişi bu cezaya bir hafta içinde itiraz edebilir (md. 67). İdari makamlar cezayı geri almadıkları takdirde, dosyayı savcılığa gönderirler; savcı da dosyayı yetkili mahkemeye sunar ve bu suretle iddia makamı görevini üstlenir (md. 69(2)).(27)
6. Yargılama aşaması
1968/1975 sayılı Yasada aksini belirtmedikçe, Bölge Mahkemesi itirazı kabuledilebilir bulması halinde, bu itirazı, bir ceza kararnamesine karşı yapılan itirazı inceler gibi inceler; kural olarak duruşma yapar ve hüküm verir; hükümde daha ağır bir ceza verebilir (Ceza Usul Kanununu 411). Ancak Bölge Mahkemesi duruşma yapmayı gerekli görmezse ve buna savcı veya ilgili kişi itiraz etmezse, kararname şeklinde bir karar verebilir (md. 72(1)). Bu durumda ilgili kişiyi beraat ettirebilir, para cezası tayin edebilir veya kovuşturmanın sona ermesine karar verebilir; fakat cezayı artıramaz (md. 72(2)).(28)
İlgili kişi duruşmaya katılmayabilir; Bölge Mahkemesi aksine karar vermedikçe katılmak zorunda da değildir (md. 73(1) ve (2)); bir avukatla temsil edilebilir (md. 75(1)). Savcı duruşmaya katılabilir; mahkeme savcılığın katılmasını gerekli gördüğü taktirde, bunu savcılığa bildirir (md. 75(1)). Bölge Mahkemesi verilecek kararın önemine göre meseleyi sonuçlandırması için idari makamlara imkan tanır; idari makamlar eğer isterlerse duruşmaya katılabilirler (md. 76(1)).(29)
Bazı istisnalar hariç, 79. madde, bir hüküm veya kararnameyi temyiz etme hakkı tanımaktadır; 1968/1975 sayılı Yasada aksi belirtilmedikçe, ilgili mahkeme temyiz hakkında karar verirken Ceza Usul Kanununun temyiz yargılamasıyla ilgili hükümlerini kıyasen uygular.(30)
7. İdari usul ve ceza usulü
İdari makamların bir fiili "idari suç" olarak nitelendirmeleri, itiraz üzerine karar verecek olan mahkemeyi bağlamaz; fakat mahkeme, ancak nitelendirmenin değiştiği hakkında ilgili kişinin bilgilendirilmesi ve kendisine savunmasını hazırlamak için imkan verilmesi halinde, ceza kanununu uygular (md. 81(1)). Bu şart yerine getirildikten sonra ilgili kişi, savcılığın talebi üzerine veya mahkemece resen, sanık statüsüne sokulur (81(2)); bundan sonraki muhakeme 1968/1975 tarihli Yasanın dışına çıkar (md. 81(3)).(31)
8. Para cezası kararlarının infazı
Para cezasına dair bir karar, ancak kesinleştikten sonra infaz edilebilir (md. 89 ve 84). 1968/1975 tarihli Yasada aksi belirtilmedikçe, bir idari kararın infazı, Federal Yasaya veya Eyalet Yasasına göre yapılır. Karar bir mahkeme tarafından verilmişse, Ceza Usul Kanununun belirli hükümleri uygulanır (md. 91).(32)
İlgili kişi, ödeme yapmak için mali gücü bulunmadığını kanıtlamadan para cezasını zamanında ödememiş ise, idari makamların talebi üzerine veya karar mahkeme tarafından verilmişse mahkemece resen hapisle tazyik (coercive imprisonment) kararı verilebilir. Buna göre, kişinin hapsedilmesi ceza hukukunda olduğu gibi para cezasının yerine geçmez; bunun amacı ödemeye zorlamaktır. Bir para cezasından ötürü hapislik altı haftayı, birden fazla para cezasından ötürü de üç ayı geçemez (md. 96(3)). Hapis cezasının infazı, Ceza Usul Kanununda düzenlenmiştir (md. 97).(33)
9. Çeviri ve diğer masraflar
İdari usuldeki masraflara yetkili makamlar, Ceza Usul Kanunundaki hükümleri kıyasen uygular (md. 105).(34)
Yasanın 109. maddesine göre ilgili kişi, itirazını geri aldığı veya itirazı mahkemece reddedildiği takdirde yargılama giderlerini çeker. Yargılama giderleri, hazinenin ödemiş olduğu ücretler ve yaptığı masraflardan meydana gelir. Bu ücretler ve masraflar, Mahkeme Masrafları Kanununda sıralanmıştır; bu Kanun Tanıklar ve Bilirkişiler Kanununa atıfta bulunmaktadır. Sözü edilen bu Kanunun 17(2). fıkrasına göre, "çevirmenlerin ücreti bilirkişilerle ilgili hükümlere tabidir".(35/1-2)
Bu suretle çeviri ücretleri, yargılama giderleri arasında yer alır. Ancak İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin 28 Kasım 1978 tarihli Luedicke, Belkacem ve Koç kararından (bk. yukarıda parag. 15) sonra Alman mevzuatı, sadece ve sadece ceza muhakemesi bakımından, Mahkeme Masrafları Kanunundaki tarifeyi değiştirmiştir. Bu değişikliğe göre, "ceza davasında sağır ve dilsiz veya Almancaya hakim olmayan sanıkların savunma yapmak için anlamaları gereken beyan veya belgelerin çevrilmesi için ödenen ücret sanıklara yükletilmez" (18 Ağustos 1980 tarihli Kanun).(35/3)
1968/1975 tarihli Yasanın 109. maddesine göre çeviri masrafları dahil yargılama giderlerini ödeme sorunu sadece, itirazın geri alınmasının veya reddinin kesinleşmesinden sonra ortaya çıkar. İlgili kişiden masraflar için avans alınamaz.(36)
B. Karayolları trafik cezaları
Karayolları Trafik Kanunu, Karayolları Trafik Tüzüğü ve Karayolları Trafik Ehliyeti ve Araç Muayene Tüzüğü, para cezasıyla cezalandırılabilen "idari suçlar" içermektedir (Karayolları Trafik Kanunu md. 24). Sürücünün uymakla yükümlü olduğu kuralları ağır bir surette ve ısrarlı bir şekilde ihlal etmesi halinde idari makamlar veya itirazda bulunulmuşsa mahkeme, ilgili kişinin sürücü belgesini bir aydan üç aya kadar bir süreyle alabilir. Hükümetin verdiği bilgiye göre, 1982 yılında meydana gelen olaylardan sadece yüzde 0.5inde bu işlem uygulanmıştır.(37)
Trafikteki çeşitli "idari suçlar" için tek tip para cezası hükümleri getiren Tüzük kabul edilmiştir; ancak bu Tüzük, sadece para cezası verecek idari makamları bağlar, mahkemeleri bağlamaz. Karayolları Trafik Kanununa 28 Aralık 1982 tarihli kanunla eklenen ama henüz uygulamaya geçmeyen 26(a) bendi gereğince, Ulaştırma Bakanlığına, Bundesratın kabulüyle bir Kararname şeklinde düzenleme yapma yetkisi verilmiştir.(38)
Karayolları Trafik Kanununun 28. maddesine göre, karayolları trafik tüzüğünü ihlalden verilen belirli bir miktarın üzerindeki para cezaları, bazı durumlarda merkezi trafik siciline işlenir (olayların geçtiği tarihte 39 Mark, 1 Temmuz 1982den sonra 79 Mark); öte yandan adli sicile (judicial criminal records) işlenmesi konusunda bir hüküm yoktur. İki yıl içinde yeni bir işlem yapılmazsa, bu sürenin sonunda kayıt silinir (md. 29). Sadece bazı makamların, cezai soruşturma veya trafikteki "idari suçlar"la ilgili bir soruşturma amacıyla, bu sicile ulaşma hakları vardır (md. 30).(39)
Hükümetin verdiği bilgiye göre, 1968/1975 tarihli Yasa, karayolları trafik alanında önemli bir rol oynamaktadır; 1982 yılında verilen para cezalarının yüzde 90ı karayolları trafik suçlarıyla ilgilidir. Almanyada her yıl 4,700,000 ile 5,200,000 arasında para cezası kararı ve 15,500,000 ile 16,000,000 arasında para cezasıyla birlikte uyarı cezası verilmektedir. 1982 yılı istatistiklerine göre, para cezalarından 500 Markı aşanların oranı yüzde 0.1; 200 Markı aşanların oranı yüzde 1.5; 101-200 Mark arası yüzde 10.8; 41-100 Mark arası 39.4; 40 Marktan az cezaların oranı yüzde 48.2dir. Karayolları trafik suçlarının yüzde 43.4ü bekleme ve park, yaklaşık yüzde 17.1i hız, yüzde 6.5i trafik ışıkları, yüzde 5.9u aşırı yükleme ihlallerinden meydana gelmektedir. Diğer suçlar yüzde 4ten daha azdır. Başvurucu Öztürke uygulanan Karayolları Trafik Tüzüğünün 1(2). fıkrasına giren suçların oranı yüzde 2.8dir.(40)
Bu konuda istatistik olmamasına rağmen, Hükümetin tahminine göre beş milyon kadar para cezası kararından yüzde 10-13ü yabancılara verilmektedir. Almanyada yaşayan 4,670,000 yabancıdan 2,000,000u sürüce belgesine sahiptir.(41)
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (Özet)
Başvurucu Öztürk, 14 Şubat 1979da İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna yaptığı başvuruda, Heilbornn Bölge Mahkemesinin çevirmen ücretlerini ödemesine dair kararından şikayet etmiş ve Sözleşmenin 6(3)(e) bendine dayanmıştır.(42)
Komisyon bu başvuruyu 15 Aralık 1981de kabuledilebilir; 12 Mayıs 1982 tarihli raporunda, dörde karşı sekiz oyla, Sözleşmenin 6(3)(e) bendinin ihlal edildiği görüşünü açıklamıştır. Muhalif görüşler raporda yer almıştır.(43)
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
45. Sözleşmenin 6. maddesinin ilgili hükümleri şöyledir:
"1. Herkes .... hakkındaki bir suç isnadının karara bağlanmasında ... bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından ..... adil... yargılanma hakkına sahiptir. ...
2. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır.
3. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse asgari şu haklara sahiptir:
...
(e) mahkemede kullanılan dili anlamıyor veya konuşamıyorsa, bir çevirmeden ücretsiz yararlanma."
Başvurucuya göre, Heilbronn Bölge Mahkemesi 3 Ağustos 1978 tarihli duruşmadaki çevirmen hizmetlerine karşılık yapılan masrafın kendisine yüklenmesine karar vermek suretiyle Sözleşmenin 6(3)(e) bendine aykırı davranmıştır.
I. Sözleşmenin 6(3)(e) bendinin uygulanabilirliği
46. Hükümete göre, Öztürke "suç isnadı"nda (charged with a criminal offence) bulunulmadığı için, Sözleşmenin 6(3)(e) bendi uygulanamaz. Özellikle karayolları trafiğindeki küçük suçları "cezai olmaktan çıkaran" (decriminalised) 1968/1975 tarihli Yasaya göre, Öztürkün iddia ettiği olaylar sadece bir "idari suç" oluşturmuştur. Bu tür suçlar, sadece soruşturulmaları ve cezalandırılmaları için getirilen usul ile değil, ama aynı zamanda adli özellikleri ve sonuçları bakımından da, cezai suçlardan ayrılabilir.
Başvurucu bu analizin doğruluğuna itiraz etmiştir. Komisyon da Hükümetin görüşüne katılmamış ve Öztürkün suçlandığı fiillerin, aslında Sözleşmenin 6. maddesi bakımından "cezai suçlar" olduğunu kabul etmiştir.
47. Sözleşmenin 6(3)(e) bendinin Fransızca metnine göre, bu maddedeki hak, sadece "accuse" kişilere uygulanabilir. Bu bendin İngilizce metninde, "hakkında suç isnadı bulunan" kişi (person "charged with a criminal offence") ve 6(1). fıkrasında "suç isnadı" (criminal charge) ifadesi kullanılmaktadır; bu birinci fıkra temel metin olup, 2 ve 3. fıkralar birinci fıkranın özel durumlarıdır (bk. 27.02.1980 tarihli Deweer kararı, parag. 56); bu da göstermektedir ki, 6(3)(e) bendinin Fransızca metnininki "accusation" (suçlama), "cezai bir fiil" ile ilgili olmak zorundadır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 26.03.1982 tarihli Adolf kararı, parag. 30).
Öztürk tarafından işlenen kabahat, Alman hukukunda cezai bir suç olarak değil, fakat "idari bir suç" olarak görülmüştür. Bu nitelendirmenin Sözleşme bakımından etkili bir faktör olup olmadığı sorunu belirmektedir.
48. Mahkeme, tarafların temsilcilerince atıfta bulunulan Engel ve Diğerleri davasında benzer bir sorunla karşılaşmıştır. O davadaki olaylar tabi ki askerlere verilen cezalarla ilgiliydi ve bunlar Hollanda hukukunda disiplin cezaları olarak görülüyordu. Mahkeme 8 Haziran 1978 tarihli kararında, dikkatini askerlik alanıyla sınırlı olduğunu belirtmişti (bk. Engel ve Diğerleri kararı, parag. 82). Mahkeme bununla birlikte o kararda getirilen prensiplerin (bk. aynı karar, parag. 80-82), ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, bu davayla da ilgili olduğunu kabul etmektedir.
49. Sözleşme, Devletlerin kamu menfaatinin koruyucuları olarak görevlerini yerine getirirken iç hukuklarında suç kategorileri arasında ayrım yapmalarına ve aralarına bir çizgi çekmelerine karşı değildir; fakat bu suretle yapılan sınıflandırma Sözleşme bakımından belirleyici değildir.
Yasakoyucu iç hukukta bazı davranış biçimlerini cezai suç kategorisinden çıkarmak suretiyle bireyin menfaatlerine uygun hareket ettiği gibi (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararı, parag. 80), özellikle yargısal makamları, sayısı çok ama önemi çok az olan trafik kuralı ihlallerini soruşturma ve cezalandırma görevinden kurtarmak suretiyle adaletin düzgün dağıtılması ihtiyacına da uygun hareket edebilirler. Sözleşme, Avrupa Konseyine üye Devletlerde çok çeşitli biçimlerde meydana gelen "cezai olmaktan çıkarma"ya doğru hareketlere karşı değildir. Hükümet bu konuda haklı olarak ısrar etmiştir. Bununla birlikte Sözleşmeci Devletler bir suçu cezai olmak yerine "idari" olarak sınıflandırma yetkilerini, Sözleşmenin 6 ve 7. maddelerinin temel hükümlerinin işleyişini dışarıda bırakmak için kullanacak olurlarsa, Sözleşmenin bu hükümlerinin uygulanması, Devletlerin egemen iradelerine tabi kılınmış olacaktır. Bu suretle genişleyen serbestlik, Sözleşmenin amacına uygun olmayan sonuçlara yol açabilir.
50. Mahkeme, "cezai" kavramının Sözleşmenin 6. maddesinde anlaşıldığı şekilde "özerkliğini" teyid ettikten sonra, başvurucu tarafından işlenen "idari suçun", Sözleşmenin 6. maddesi bakımından "cezai" bir suç olup olmadığını belirlemek durumundadır. Mahkeme bu iş için, yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararında kabul edilmiş olan kriterlere (bk. aynı karar, parag. 82) dayanacaktır. Çözülmesi gereken ilk mesele, söz konusu suçu tanımlayan metnin, davalı Devletin hukuk sisteminde ceza hukukuna ait olup olmadığıdır; daha sonra suçun niteliği ve son olarak ilgili kişinin alabileceği cezanın derecesi ve ağırlığı incelenmelidir; bu yapılırken, Sözleşmenin 6. maddesinin amacına, 6. maddedeki ve Sözleşmeci Devletin kanunlarındaki terimlerin olağan anlamlarına bakmak gerekir.
51. Öztürke karşı ileri sürülen Karayolları Trafik Tüzüğünün 1(2). fıkrasına muhalefet, Tüzüğün 49(1). fıkrasına göre "idari suç" olarak nitelendirilmiştir. Bu olaylar ceza hukuku alanına girmemekte, fakat Tüzüğün 17. maddesine ve Karayolları Trafik Kanununun 24(2). fıkrasına girmektedir (bk. yukarıda parag. 11). 1968/1975 tarihli Kanun, Almanyada küçük suçları "cezai olmaktan çıkarma" sürecinde önemli bir adımdır. Almanyadaki hukuk yorumcuları "idari suçların" artık gerçekte de ceza hukukuna ait olmadığı görüşünde hemfikir olmamakla birlikte, 1968/1975 tarihli Yasanın yapım süreci, söz konusu suçların ceza hukuku alanından bu Yasayla çıkarıldığını ortaya koymaktadır.
Mahkeme, Hükümetin bu noktadaki savunmalarını kabul etmekle birlikte, özellikle cezai bir suçun "idari bir suç"la yakın bağlantısının bulunduğu hallerde Alman ceza hukukunun "idari suçlar" hukukundan kesin bir çizgi ile ayrılmadığını gözden kaçırmamıştır (bk. yukarıda parag. 20). Mahkeme ayrıca ceza usulünü düzenleyen genel mevzuatın, "idari suç" muhakemesine de, özellikle bu muhakeme yargısal aşamaya varmışsa, kıyasen uygulanacağına dair hükümlerini (bk. yukarıda parag. 21) göz ardı etmemiştir.
52. Her halükarda, davalı Devletin iç hukukunun getirdiği deliller sadece göreli bir değere sahiptir. Yukarıda belirtilen ikinci kriter, yani cezanın gerçek niteliğiyle bağlantılı olarak ele alınan suçun gerçek niteliği, daha fazla ağırlığı olan değerlendirme faktörüdür.
Muhalif beş üyenin dışında, Komisyona ve Öztürke göre işlenen suç cezai niteliktedir.
Buna karşılık Hükümete göre, söz konusu suçun Almanyada her yıl işlenen ufak öneme sahip yaklaşık beş milyon ihlalden biri olduğuna ve cezai suçlardan tamamen farklı bir kategoriye girdiğine kuşku yoktur. Hükümetin ileri sürdükleri şöyle özetlenebilir: Toplum ceza hukuku vasıtasıyla kendisinin varoluş temellerini korumaya çalıştığı gibi toplum yaşamı için asıl olan hakları ve menfaatleri de korumaya çalışır. Öte yandan idari suçlar ise, her şeyden önce kamu düzeninin sürdürülmesini ister. Genel olarak "idari suç"ta ve özel olarak bu olayda, failinin cezai yaptırımı karakterize eden kınanma şeklinde ahlaki değer yargısına layık görülebileceği türden bir ahlaki değersizlik bulunmamaktadır. "İdari suçlar" ile cezai suçlar arasındaki fark, hem usul hükümlerinde ve hem de getireceği cezalar ile diğer hukuki sonuçlarda ifadesini bulur.
Savunmasına devam eden Hükümete göre ilk önce, Alman yasama organı "idari suçları" ceza hukuku alanından çıkarmakla, sonradan mahkemeye itiraz hakkı saklı kalmak kaydıyla, idari makamların yürüteceği basit bir soruşturma usulü ve yaptırım şekli getirmiştir. Ceza usulle ilgili genel kanunlar prensip olarak kıyasen uygulanabilir olmakla birlikte, 1968/1975 tarihli Yasayla getirilen usul, bir çok yönden ceza usulünden ayrılır. Örneğin idari suçların soruşturulması yetkili makamların takdirine girer ve 1968/197 tarihli Yasa, hazırlık soruşturması sırasında kişi özgürlüğünün kısıtlanması olanağını büyük ölçüde sınırlamıştır (bk. yukarıda parag. 21, 22 ve 24).
İkinci olarak, yasama organı para ve hapis cezası yerine, sadece "idari" para cezasını koymuştur (bk. yukarıda parag. 17). Hapis cezası idari para cezasının alternatifi olmayıp, ilgili kişinin ödeyemeyeceğini kanıtlamadan ödeme yapmaması dışında, hapisle tazyik kararı verilemez (bk. yukarıda parag. 33). Ayrıca bir "idari suç" adli sicile işlenmez, fakat sadece belir koşullarda merkezi trafik siciline işlenir (bk. yukarıda parag. 39).
Sonuç olarak, Hükümete göre 1968/1975 tarihli Yasayla gerçekleştirilen reformlar, küçük suçların "cezai alandan çıkarılması" düşüncesini yansıtmaktadır; bu sadece, artık eylemi nedeniyle ceza hukuku bakımından sorumlu olmayacak ve bütün bir yargılama sürecinden uzak durabilecek olan bireyin değil, ama aynı zamanda, kural olarak bu tür çok sayıda suçu ele alma külfetinden kurtulmak suretiyle daha etkili çalışacak olan mahkemelerin de yararınadır.
53. Mahkeme, bu savunmanın inandırıcılığını hafife almamaktadır. Mahkeme, söz konusu yasanın Alman ceza hukuku reformu tarihinde önemli bir aşamaya işaret ettiğini ve 1968/1975 tarihli yasayla getirilen yeniliklerin basit bir terminoloji değişikliği olmadığını anlamaktadır.
Bununla birlikte Mahkeme ilk önce, kelimelerin olağan anlamında, faillerini caydırmayı amaçlayan yaptırımlarla sorumlu tutan ve genellikle para cezaları ve özgürlükten yoksun bırakma tedbirlerini içeren suçların, genellikle ceza hukuku alanına girdiğini kaydetmektedir.
Ayrıca, Öztürkün işlediği türden kabahatler, 1968/1975 tarihli mevzuatın yürürlüğe girdiği tarihe kadar Almanyada olduğu gibi, Sözleşmeci Devletlerin çoğunluğunda hala ceza hukukunun bir bölümü olarak sınıflandırılmaya devam etmektedir. Bu tür kabahatler söz konusu Devletlerde ceza hukuku yaptırımlarıyla cezalandırılabilen, yasaya aykırı ve kınanabilir nitelikte görülmektedirler.
Dahası, 1968/1975 mevzuatından kaynaklanan değişiklikler, esas itibarıyla usul meseleleriyle ve idari para cezalarıyla kısıtlı yaptırımların düzenlenmesiyle ilgilidir. İdari para cezaları bazı yönlerden cezai anlamdaki para cezalarına göre daha az külfetli görünmekle birlikte, cezai yaptırımların ayırd edici özelliği olan cezalandırıcılık karakterini sürdürmektedir. Başvurucu tarafından ihlal edilen hukuk kuralının içeriği değişlik geçirmemiştir. Bu hukuk kuralı, örneğin disiplin hukuku tarzında belirli bir statüye sahip belirli bir gruba yönelik bir kural olmayıp, karayollarını kullanan herkese yöneliktir; bu kural belirli türden bir davranışı öngörmekte ve caydırıcı bir yaptırıma tabi tutmaktadır. Aslında bu yaptırım hem cezalandırmayı ve hem de caydırmayı istemektedir ki Hükümetin bu konuda itirazı yoktur. Öztürkün ihlal ettiği kanun hükümlerinin, başkalarının haklarını ve menfaatlerini korumayı mı, yoksa sadece karayolları trafiğinin gereklerini karşılamayı mı amaçlamadığının pek bir önemi yoktur. Bu iki hedef karşılıklı olarak birbirlerini sınırlayıcı değildir. Her şeyden öte, kuralın genel karakteri ve yaptırımın hem caydırıcı ve hem de cezalandırıcı amaca sahip olması, söz konusu suçun Sözleşmenin 6. maddesi bakımından cezai nitelikte olduğunu göstermek için yeterlidir.
Bunun küçük bir suç olması nedeniyle failin itibarına zarar vermesinin pek mümkün olmaması, onu Sözleşmenin 6. maddesinin kapsamından çıkarmaz. Gerçekten de, Sözleşmede geçen suçun belirli bir ağırlıkta bir suçu ima ettiğine dair hiçbir şey yoktur. Bu bağlamda, bugün hala bazı Sözleşmeci Devletler, Sözleşmenin imzalaya açıldığı tarihte tıpkı Almanyada olduğu gibi, ağır suçlar (crimes), daha az ağır suçlar (delits) ve küçük suçlar (ihlaller, contraventions) arasında ayrım yaptıkları halde, hepsini cezai suçlar olarak nitelendirmektedirler. Ayrıca bir Devlete, sırf küçük suç olarak gördüğü için bütün bir suç kategorisini Sözleşmenin 6. maddesinin kapsamından çıkarmasına izin vermek, "hakkında bir suç isnadı bulunan herkes"e mahkeme hakkı ve adil yargılanma hakkı tanıyan Sözleşmenin 6. maddesinin amacına aykırı düşecektir. Almanya, idari kararlar aleyhine bir mahkemeye başvurma hakkı tanıdığı gerekçesiyle idari suç faillerini bu haktan yoksun bırakamaz.
54. Öztürk tarafından işlenen ihlal, Sözleşmenin 6. maddesi anlamında cezai olduğu için, bunu bir de yukarıdaki son kriter bakımından (bk. yukarıda parag. 50) incelemenin gereği yoktur. Karşılaşılabilecek olan cezanın hafifliği (bk. yukarıda parag. 18), bir suçta varolan cezailik karakterini değiştirmez.
55. Hükümet ayrıca, 1968/1975 tarihli Yasa her hangi bir "isnad" (charge) öngörmediği ve "suç isnadı bulunan kimse" (person charged) veya "sanık" (the accused) terimini kullanmadığı için, başvurucunun "hakkında suç isnadı bulunan" bir kimse statüsüne sahip olmadığını düşünür görünmüştür. Bu noktada Mahkeme, "isnad" kavramı konusundaki yerleşik içtihatlarına atıfta bulunmakla yetinecektir; Sözleşmenin 6. maddesi bakımından "isnad" (charge) "bir kimseye bir suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından resmen bildirilmesi" şeklinde tanımlanabilir; isnad, "bazı durumlarda böyle bir iddianın belirtilerini taşıyan ve şüphelinin durumunu önemli ölçüde etkileyen diğer tedbirlerin alınması" biçiminde de tanımlanabilir (bk. en yakın tarihli kararlar için 10.12.1982 tarihli Foti ve Diğerleri kararı, parag. 52 ve aynı tarihli Corigliano kararı, parag. 34). Bu olayda başvurucu hakkında en geç, Heilbronn idari makamlarının kararı kendisine tebliğ edildiğinde (bk. yukarıda parag. 11), "isnad" da yapılmış sayılır.
56. Bu nedenle, Sözleşmenin 6(3)(e) bendi olayda uygulanabilir. Buradan, Mahkemenin Alman yasama organı tarafından kabul edilen bu sistemi tartışmaya açmak istediği sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Özellikle karayolları trafiği alanında çok sayıda küçük suçun işlendiği göz önünde tutulacak olursa, bir Sözleşmeci Devletin, mahkemelerini bunların kovuşturulması ve cezalandırılması işinden kurtarmak için haklı sebebi olabilir. Küçük suçların kovuşturulması ve cezalandırılması işinin idari makamlara verilmesi, ilgili kişiye hakkında verilmiş bir kararı Sözleşmenin 6. maddesinin güvencelerine sahip bir yargı yerinin önüne getirme hakkı verildiği takdirde, Sözleşmeye aykırı düşmez (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, yukarıda geçen Deweer kararı, parag. 49 ve 23.06.1981 tarihli Le Compte, Van Leuven ve De Meyere kararı, parag. 23/1).
II. Sözleşmenin 6(3)(e) bendine uygunluk
57. Başvurucu, yukarıda geçen 28 Kasım 1978 tarihli Luedicke, Belkacem ve Koç kararına dayanarak (bk. yukarıda parag. 15 ve 35), 3 Ağustos 1978 tarihli duruşmada çevirmen hizmetlerine karşılık yapılan yargılama giderlerinin kendisi tarafından ödenmesine hükmeden Heilbronn Bölge Mahkemesi kararının, Sözleşmenin 6(3)(e) bendini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Komisyonun görüşü aynı yöndedir. Hükümet ise, Mahkemenin 6(3)(e) bendini 1978 tarihli kararında yorumlama tarzını tartışmaksızın, savunmasını bu bendin uygulanabilirliği sorunu üzerinde yoğunlaştırarak, bu maddenin ihlal edilmediğini belirtmiştir.
58. Mahkeme yukarıdaki geçen kararına dayanarak, Heilbornn Bölge Mahkemesinin tartışma konusu kararının Sözleşmeyi ihlal ettiği sonucuna şu sözlerle varmıştır: "6(3)(e) bendinde korunan hak, mahkemenin dilini konuşamayan veya anlamayan herkese, yapılan masrafların daha sonra kendisinden istenmeyecek şekilde bir çevirmenin ücretsiz yardımından yararlanma imkanı verir" (bk. aynı karar, parag. 46).
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
59. Başvurucunun avukatı 25 Mayıs 1983 tarihli duruşmada müvekkilinin adil karşılık olmak üzere, çeviri gideri olarak 63.90 Markın geri ödenmesini ve Sözleşme organları önündeki avukatlık ücretinin ödenmesini istediğini belirtmiştir; avukatlık masrafı konusundaki miktarın takdirini Mahkemeye bırakmıştır.
Hükümet temsilcisi, bu talebe karşılık acilen bir cevap vermeyi gerekli görmemiştir; temsilci bundan sonra, sadece yazılı usul izlenmesinde hemfikir olduğunu belirtmiştir.
60. Mahkeme bu sorunun henüz karara hazır olmadığını ve bu nedenle saklı tutulması gerektiğini kabul etmiştir (İçtüzük md. 59(3)). Mahkeme bundan sonra izlenecek usul konusunda Başkanına yetki vermektedir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. Beşe karşı on üç oyla, Sözleşmenin 6(3)(e) bendinin olayda uygulanabilir olduğuna;
2. Altıya karşı on iki oyla, Sözleşmenin 6(3)(e) bendinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanmasının karara hazır olmadığına; buna göre,
(a) bu sorunun saklı tutulmasına;
(b) bundan sonra izlenecek usul için Mahkeme Başkanını yetkili kılmaya
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy