(AİHS m. 6, 8, 14)
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
8. 1945 doğumlu bir Danimarka vatandaşı olan başvurucu bay Per Krohn Rasmussen, tezgahtar olarak çalışmakta ve Nyborgda ikamet etmektedir.
Başvurucu 1966 yılında evlenmiş, bu evliliği sırasında 1966 yılında bir erkek çocuğu ve 20 Ocak 1971 tarihinde Pernille adında bir kız çocuğu doğmuştur. Başvurucunun bu kız çocuğunun doğmasından önce de, babasının başka bir adam olduğunu düşünmesi için sebepleri vardır; ancak evliliğini korumak amacıyla, babalığın tespiti için her hangi bir girişimde bulunmamıştır.
9. Haziran 1973te bay Rasmussen ve karısı ayrılık (seperation) kararı almak için başvurmuşlar ve 9 Ağustosta bu kararı almışlardır. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre çocukların velayeti bayan Rasmussenin üzerinde kalacaktır; yetkili makam, bay Rasmussenin çocuklarına 1 Eylül 1973ten itibaren nafaka (maintenance) ödemesine karar vermiştir. Başvurucu gerçekten de 1 Haziran 1975e kadar nafaka ödemiştir.
10. Daha önce hala evliliğini muhafaza etmek için ümit besleyen başvurucu, Mart 1975te, Pernillenin babalığının reddi davası açmak için girişimde bulunmuştur. Başvurucu bu amaçla adli yardım alabilmek için başvurmuştur. Ancak başvurucu bu meseleyi devam ettirmemiştir; çünkü 28 Nisan 1975te eşiyle bir anlaşma imzalamıştır; buna göre eşi, bu çocuk için nafaka talebinden vazgeçecek, kendisi de babalığın reddi davası açmayacaktır.
11. Haziran 1975te başvurucu ve eşi boşanmak için başvurmuşlar ve 16 Temmuzda boşanma kararı verilmiştir. Bu vesileyle başvurucu yetkili makamlar önünde çocukların tek velisinin anneleri olduğunu teyid etmiş ve yetkili makamlar da kendisinin bir kez daha çocuklar için nafaka ödemesine karar vermişlerdir. Başvurucu bir itirazda bulunmamıştır.
12. 16 Ocak 1976da, yani Pernillenin beşinci yaş gününden dört gün önce, başvurucunun eski eşi başvurucuya bir mektup yazarak, 28 Nisan 1975 tarihli anlaşmayla artık bağlı olmadığını ifade etmiş; daha sonra da nafakanın yenilenmesi için yetkili makamlara başvurmuş; bu talebi 1 Mart 1976 tarihinden geçerli olmak üzere kabul edilmiştir. Başvurucu Rasmussen, o tarihten bu yana düzenli olarak nafaka ödemiştir.
13. 27 Ocak 1976da başvurucu Rasmussen, kızın babalığının tespiti için, süresi dışında, Eastern Üst Mahkemesine dava açmak üzere başvurmuştur (bk. aşağıda parag. 19).
Normal usule göre polis, Üst Mahkemenin isteği üzerine Mart 1976da başvurucu Rasmussen ve eski eşiyle görüşmüş ve verdikleri ifadeleri kaydetmiştir.
14. 12 Nisan 1976da Üst Mahkeme, artık bu tarihte dava açma izni verilmesinin yasal koşullar bulunmadığı gerekçesiyle başvuruyu reddetmiştir (bk. aşağıda parag. 19).
Başvurucu bu karara karşı yasal süresi içinde itirazda bulunmamıştır. Ne var ki başvurucu, 27 Temmuz 1976da Adalet Bakanlığına bir dilekçe göndererek, Yüksek Mahkemeye süresi dışında başvurabilmek için izin istemiş, ancak bu talebi 3 Eylül 1976da reddedilmiştir.
15. 20 Kasım 1978de başvurucu Rasmussen yine Üst Mahkemeye başvurarak, babalık davası açmak için izin istemiştir. Eski eşi, bu davanın çocuk üzerinde olumsuz sonuçlar yaratacağı gerekçesiyle, başvuruya karşı çıkmıştır.
11 Aralık 1978 tarihli bir kararla Üst Mahkeme, başvurucunun babalığa itiraz davasını 1960 tarihli Çocukların Yasal Statüsü hakkında Yasanın 5(2). fıkrasında öngörülen süre içinde açmadığı (bk. aşağıda parag. 19) ve aynı yasanın 5(3). fıkrasındaki haller gerçekleşmediğinden, kendisine bir muafiyet tanınması için bir sebep bulunmadığı gerekçesiyle, bu başvuruyu reddetmiştir. 12 Ocak 1979da Yüksek Mahkeme tarafından benzer bir karar verilmiştir.
II. Konuyla ilgili iç hukuk
A. 1960 tarihli Çocukların Yasal Statüsü hakkındaki Yasanın ardalanı
16. Çocukların statüsü, Rasmussen davasına uygulanan 1960 tarihli Yasanın çıkmasından önce, 1937 tarihli Gayrimeşru Çocuklar hakkında Yasa ve yine aynı tarihli Meşru Çocuklar hakkında Yasada düzenlenmişti. İkinci yasanın 3. maddesi, meşru bir çocuğun babalığını red davasının anne, koca, çocuk veya kendisine vasi olarak atanan kişi tarafından açılabileceğini hükme bağlamıştır. Böyle bir dava açmak için yasal bir süre öngörülmemiştir.
17. Ancak, Danimarka içtihatlarına ve hukuk doktrinine göre, bir evlilik dönemi içinde karısının başka bir erkekle cinsel ilişkiye girdiğini bilerek, çocuğun doğumundan sonra açıkça (expressly) veya zımnen (tacitly) babanın kendisi olduğunu tanıyan bir koca, babalığı red davası açamaz. Bu "tanıma doktrini" (doctrine of acknowledgement) ilk kez Yüksek Mahkemenin 1956 tarihli bir kararında kurulmuştur. Bir içtihat bulunmamasına rağmen hukukçu yazarlar, bu doktrinin anneler için de geçerli olduğunu ifade etmişlerdir.
18. Aralık 1989da Adalet Bakanlığı, başka şeylerle birlikte, evlilik içinde (wedlock) doğan çocukların statülerinin bazı yönlerini inceleyecek olan ve "Babalık Komitesi" adıyla bir komite kurmuştur. Haziran 1955te bu Komite, babalığın belirlenmesiyle ilgili kuralların değiştirilmesi hakkındaki raporunu sunmuştur.
Komite, kocanın evlilik içinde doğan çocuğun babalığını red davası açma hakkıyla ilgili olarak, kocanın babalığın reddi sebeplerini doğuran olayları öğrenmesinden itibaren altı ay ve her halükarda çocuğun doğumundan itibaren en geç üç yıl olmak üzere iki sürenin getirilmesini, ancak özel hallerde bu sürelerden muaf tutulma izni vermeye Adalet Bakanlığının yetkili kılınmasını tavsiye etmiştir. Komiteye göre, çocuğun (ve evliliğin) esenliği (welfare), onun statüsünün en kısa zamanda belirlenmesini gerektirmekte ve kocanın menfaatleri, bu kaygılar karşısında ikinci planda kalmaktadır. Komitenin böyle bir tavsiyede bulunması sebeplerinden biri, çocuğun doğumundan yıllar sonra koca tarafından açılacak bir babalığın reddi davasının, daha erken bir tarihte açılacak olan davaya göre çocuğu daha kötü bir duruma sokacak olmasıdır; bir mahkeme kan gruplarının tespitine dayanarak kocanın lehine karar vermek zorunda kalabilecekken, diğer adama karşı babalık ve nafaka edinilmesi çok güç olacaktır.
Komite öte yandan, çocuğun babalık davası açma hakkının hiçbir süreye tabi olmadığını, çünkü kocanın dava açma hakkının kısıtlanmasına yol açabilecek sebeplerin, çocuk tarafından açılan bir dava bakımından önemli olmadığı sonucuna varmıştır. Aynı gerekçelerle, çocuğun vasisi veya annesi tarafından açılacak davalar bakımından da süre sınırı olmamalıdır.
Komite, tanıma doktrininin yasaya sokulmasının gerekip gerekmediğini de görüşmüş, ancak bunun, her bir olayın şartlarına göre karar vermesi için mahkemelere bırakılması gereken bir mesele olduğu sonucuna varmıştır.
B. 1960 tarihli Yasa
19. Hükümet daha sonra, Babalık Komitesinin tavsiyelerine kısmen uygun bir yasa tasarısını Parlamentoya sunmuş, ancak bu tasarıda söz konusu süreler on iki aya ve beş yıla çıkarılmış, muafiyet verme yetkisi ise Üst Mahkemeye tanınmıştır. 1960 tarihli bu Yasa, 1 Ocak 1961 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Yasanın 5(1). fıkrasına göre babalığın reddi davası koca, anne, çocuk veya vasisi tarafından açılabilir. Bu yasanın 5(2) ve (3) fıkraları şöyledir:
"(2) Koca tarafından babalık davası ancak, babalığı reddetmesine sebep olabilecek olayların farkına varmasından itibaren on iki ay içinde ve her halükarda çocuğun doğumundan itibaren beş yıl içinde açılabilir.
(3) Ancak bir Üst Mahkeme, Yargılama Usulü Kanununun 456r(4) fıkrasındaki koşulların bulunması halinde, yukarıdaki 2. fıkrada belirtilen sürelerin geçmesinden sonra da davanın açılmasına izin verebilir."
Yargılama Usulü Kanununun (Administration of Justice Act) 456r(4). fıkrası, süre veya sürelerin geçmesinden sonra bir babalık davasının yeniden açılması (re-opening) ile ilgilidir. Bu fıkra, bu konuda bir davanın neden daha önce açılamadığına dair çok istisnai sebepleri gösteriliyorsa, olayın özel şartları gerektiriyorsa ve davanın yeniden açılması çocuğu büyük bir sıkıntıya sokmayacak ise, Üst Mahkeme tarafından davanın açılmasına izin verilebilir.
1960 tarihli Yasa, annenin babalık davası açması konusunda bir kısıtlama getirmemiş, tanıma doktrinine de yer vermemiştir (bk. yukarıda parag. 17).
20. Ancak içtihatlarda "tanıma doktrini" uygulanmaya devam etmiştir; bu doktrinin anneler için de geçerli olduğunu teyid eden Üst Mahkeme ve Yüksek Mahkeme kararları bulunmaktadır.
21. Tanıma doktrinine göre, kocanın babalığı reddetme hakkının düşmesini sağlayan koşullar, genel bir kural olarak, süresi dışında dava açmasına izin verilmesinin de aleyhine etki yapar. Ancak, dava açılmasına izin veren bir karar, davanın sonucunu etkilemez.
C. 1960 tarihli Yasadaki değişiklikler
22. 1969da Adalet Bakanlığı, 1960 tarihli Yasanın çıkmasından bu yana, toplumsal koşullardaki evrimin ve özellikle kadınların sosyal statülerindeki değişiklilerin ve bunun sonucunda meydana gelen evlilik kurumu kavramındaki değişikliklerin, başka şeylerle birlikte, evlilik içinde doğan çocukların evlilik süresince ve ayrılık veya boşanmadan sonraki yasal statülerini düzenleyen kurallarda değişiklik yapılmasını gerektirip gerektirmediğini incelemek üzere, "Evlilik hakkında Komite" adıyla bir komite kurmuştur. Gerçekten de, evlerinin dışında çalışan kadınların oranında yüzde 60lık bir artış olmuştur. Bunun sonucunda, daha önce olduğundan çok daha fazla erkek, çocuklarına bakmaya başlamışlar ve ayrılık veya boşanma halinde kendilerine eskisine göre daha sık velayet verilmeye başlanmıştır. Bu durumda anneler, kocalarına velayet verilmesini önlemek için, babalığa daha fazla itiraz eder olmuşlardır. Ocak 1981de yayınlanan evlilik olmadan birlikte yaşama (cohabitation without marriage) hakkında bir raporda, Evlilik hakkında Komite şöyle demiştir:
"Annelerin, babalık davası açma ve yeniden açılmasını talep etme hakları üzerinde daha kısa bir süreye, örneğin babaya uygulanan süreye tabi tutulması konusunda Komitede bir fikir birliği vardır. Dahası Komite bir ölçüde, babalık dava açılması ve yeniden açılması için öngörülen sürelerin herkes için mutlak olması gerektiği görüşündedir."
23. Hükümet, Evlilik hakkındaki Komitenin tavsiyelerine dayanarak, 1960 tarihli Yasayı bazı yönlerden değiştiren bir tasarıyı, Mart 1982de Parlamentoya sunmuştur.
Bu Tasarının gerekçesinde, o tarihte Avrupa Komisyonu önünde bulunan Rasmussen olayına atıfta bulunulmuştur. Gerekçenin 4. sayfasında, Hükümet temsilcisinin Komisyon önünde, erkeğin ve kadının kocanın babalığı reddedebilecekleri tek tip bir süre getiren yasa değişikliği yapılacağını beyan ettiğini belirtmiştir; Hükümet temsilcisinin dilekçesinde buna bir de, Adalet Bakanlığının böyle bir yasa değişikliğini "çocuğun ihtiyaçları bakımından yararlı" gördüğü eklenmiştir.
24. 26 Mayıs 1982de Danimarka yasama organı 1960 tarihli Yasada değişiklik yapan bir Yasayı kabul etmiş, bu Yasa 1 Temmuz 1982 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bu değişiklikten sonra, 1960 tarihli Yasanın 5(2) ve (3). fıkraları şöyledir:
"(2) Babalık davası, çocuğun doğumundan itibaren üç yıl içinde açılabilir. Ancak bu hüküm, çocuğun 18 yaşına gelmesinden sonra açacağı davalarda uygulanmaz.
(3) Bu konuda bir davanın neden daha önce açılamadığına dair çok istisnai sebepler gösteriliyorsa, olayın özel şartları gerektiriyorsa ve davanın yeniden açılması çocuğu büyük bir sıkıntıya sokmayacak ise, Üst Mahkeme, yukarıdaki ikinci fıkranın birinci cümlesinde gösterilen sürelerin dolmasından sonra da davanın açılmasına izin verilebilir."
"Tanıma doktrini", babalığın reddi konusunda eşlerin haklarının düşmesi için Danimarka mahkemeleri tarafından uygulanmaktadır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
25. Başvurucu Rasmussen, 21 Mayıs 1979 tarihinde Komisyona yaptığı başvuruda, cinsiyet bakımından ayrımcılığa tabi tutulduğunu, çünkü o tarihte yürürlükte olan Danimarka hukukuna göre, babalığına itiraz etmek için mahkemeye başvurma konusunda eski eşinin süresiz bir hakkı bulunduğu halde, kendisinin olmadığını iddia etmiştir.
26. 8 Aralık 1981de Komisyon başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon 5 Temmuz 1983te kabul ettiği raporunda, Sözleşmenin 6 ve 8. maddeleriyle bağlantılı olarak ele alınan 14. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
27. Başvurucu Rasmussen, 1960 tarihli Yasaya göre (bk. yukarıda parag. 19), evlilik sırasında doğan bir çocuğun babalığını reddetme hakkının süreye tabi olduğu, oysa eski eşinin her zaman babalık davası açma hakkı bulunduğu gerekçesiyle şikayetçi olmuştur. Başvurucu, Sözleşmenin 6. maddesi (mahkemeye başvurma hakkını da içeren adil yargılanma hakkı) ve 8. maddesi (özel ve aile yaşamına saygı hakkı) ile bağlantılı olarak ele alınan 14. maddedeki cinsiyet yönünden ayrımcılık yasağının ihlalinden ötürü mağdur olduğunu iddia etmiştir.
28. Sözleşmenin 14. maddesi şöyledir:
"Bu Sözleşmede beyan edilen hak ve özgürlüklerin kullanılması cins, ırk, renk, dil, din, siyasal veya başka bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi her hangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın güvence altına alınır."
I. Davadaki olaylar Sözleşmenin bir veya birden fazla maddi hükmünün kapsamına girmekte midir?
29. Sözleşmenin 14. maddesi, Sözleşmenin ve Protokollerin diğer maddi hükümlerini tamamlamaktadır. Sözleşmenin 14. maddesinin bağımsız bir varlığı yoktur, çünkü sadece bu maddi hükümlerle korunan "hakların ve özgürlüklerin" kullanılmasıyla bağlantılı olarak bir sonuç doğurur. Sözleşmenin 14. maddesinin uygulanması, bu maddi hükümlerin ihlal edilmiş olmasını zorunlu kılmasa bile, ve bu çerçevede özerk bir anlama sahip olsa bile, tartışma konusu olaylar bir veya birden fazla maddi hükmün kapsamına girmedikçe, 14. maddeyi uygulama imkanı yoktur (bk. diğerleri arasında, 23.11.1983 tarihli Van der Mussele kararı, parag. 43).
30. Başvurucu, Sözleşmenin 6. maddesinin babalık davalarına uygulanabilir olduğunu ve ayrıca, bir kocanın kendisinin aile statüsünün belirlenmesi isteğinin de 8. madde kapsamına girdiğini ileri sürmüştür.
31. Hükümete göre ise, bir babalık davasının amacının, Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamında "kişisel haklar ve yükümlülükleri" belirlemek olduğu kuşkuludur, çünkü esas olarak, bu tür davalarda güçlü bir kamu menfaati vardır. Hükümet ayrıca, 8. maddenin amacının ailenin korunması olup, aile bağlarının çözülmesi olmadığını belirterek, bu maddenin de uygulanabilirliğine karşı çıkmıştır.
32. Sözleşmenin 6(1). fıkrası herkesin, kişisel hakları veya yükümlülükleri ile ilgili bir iddiasını bir mahkeme veya yargı yeri önüne getirme hakkını güvence altına almaktadır (bk. 21.02.1975 tarihli Golder kararı, parag. 36). Başvurucu Rasmussenin açmak istediği gibi bir davadan kamu menfaatinin etkilenebileceği doğrudur; ancak Mahkemeye göre bu faktör, doğası gereği "kişisel" karakterde olan bir uyuşmazlığa 6. maddenin uygulanabilirliğini engellemez. Babalığın reddi davası, bir aile hukuku meselesidir; sırf bu nedenle, karakteri bakımından "kişisel"dir (civil).
33. Sözleşmenin 8. maddesi ise, sadece "aile" yaşamını değil, "özel" yaşamı da korumaktadır. Başvurucunun açmak istediği türden bir babalık davası, varolan aile bağlarının hukuken çözülmesini amaçlamakta ise de, başvurucunun Pernille ile hukuki ilişkilerinin belirlenmesi, hiç kuşkusuz, onun özel yaşamıyla ilgili bir meseledir. O halde davadaki olaylar, Sözleşmenin 8. maddesinin de kapsamına girmektedir.
II. Farklı bir muamele var mıdır?
34. 1960 tarihli Yasaya göre bir koca, çocuktan, vasisinden ve anneden farklı olarak, babalıkla ilgili davayı öngörülen sürede açmak zorundadır (bk. yukarıda parag. 19).
Hükümet, Yasaya ilk bakışta görülen bu farklılığın iki faktör nedeniyle daraldığına işaret etmiştir. Birincisi kocaya, süresi dışında dava açmak üzere Üst Mahkemeden izin alma yolu açıktır (bk. yukarıda parag. 19); ikincisi, "tanıma doktrini" aracılığıyla, sadece kocanın değil ama aynı zamanda annenin de, babalığı reddetmesi engellenebilir (bk. yukarıda parag. 17 ve 20). Bununla birlikte Hükümet, bu faktörlerin yasadaki farklılığı ortadan kaldırmak için yeterli olduğunu söylemek istememiştir. Aslında annenin itiraz hakkı, koca gibi sırf süreyi geçirdiği için düşmeyecektir ama, anne önceki tutumlarının bir sonucu olarak davayı kaybedebilir.
Buna göre Mahkeme, Sözleşmenin 14. maddesi bakımından başvurucu Rasmussen ile eski eşi arasında, Rasmussenin babalığının reddi için dava açma imkanı konusunda farklı bir muamele bulunduğu sonucuna varmaktadır. Sözleşmenin 14. maddesinde görünen sebepler listesi sınırlı olmadığından (bk. 08.06.1976 tarihli Engel ve Diğerleri kararı, parag. 72), bu farklılığın hangi temele dayandığını belirlemeye ihtiyaç yoktur.
III. Başvurucu ve eski eşi karşılaştırılabilir durumda mıdır?
35. Sözleşmenin 14. maddesi, "karşılaştırılabilir durumda" olan bireyleri ayrımcılık niteliğindeki farklı muamelelere karşı korumaktadır (bk. yukarıda geçen Van der Mussele kararı, parag. 46).
36. Hükümet, bir babalık davası söz konusu olduğunda, koca ve karının karşılaştırılabilir durumlarda olmadıkları, çünkü birbirlerinin konumları ve menfaatleri arasında bir çok ayırd edici nitelik bulunduğu tespitini yapan Komisyon azınlığının görüşünü desteklemiştir. Öte yandan Komisyon çoğunluğu ise, bu niteliklerin bu sonuca varmayı gerektirecek kadar esaslı olmadığı sonucuna varmıştır.
37. Mahkeme, bu meseleyi çözmesi gerektiğini düşünmemektedir; çünkü sözü edilen konumlar ve menfaatler, farklı muamelenin haklı olup olmadığına karar verilmesiyle de ilgilidir. Mahkeme, farklılaştırmanın karşılaştırılabilir kişiler arasında yapıldığı kabulüyle davaya devam edecektir.
IV. Farklı muamele, objektif ve makul bir haklılığa sahip midir?
38. Sözleşmenin 14. maddesi bakımından bir muameledeki farklılık, "objektif ve makul bir haklılığa sahip değilse", yani "meşru bir amaç" izlemiyorsa veya "kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi" bulunmuyorsa, ayrımcılık oluşturur (bk. diğerleri arasında, 13.06.1979 tarihli Marckx kararı, parag. 33).
39. Hükümet, varolan muameledeki sınırlı bir farklılığın, objektif ve makul bir haklılığı bulunduğunu savunmuştur. Hükümet, başka şeylerle birlikte, şu noktalara dayanmıştır:
(i) babalık davasında kocanın ve annenin menfaatleri birbirinden farklıdır; kocanın menfaatinden farklı olarak, annenin menfaati genellikle çocuğun menfaatiyle örtüşmektedir; ve doğaldır ki, Danimarka yasakoyucusu 1960 yılında ailenin farklı üyelerinin menfaatlerini tartarken, güçsüz tarafın, yani çocuğun menfaatlerinin ağır basması gerektiğini dikkate almalıydı (bk. yukarıda parag. 18);
(ii) yasakoyucu bir koca tarafından açılacak olan babalığın reddi davasına süre sınırı getirmeyi de gerekli görmüştür, çünkü koca bu davayı, nafaka yükümlülüğünden kurtulmak için anneye karşı bir tehdit olarak kullanabilirdi;
(iii) ulusal makamların bu alanda sahip oldukları "takdir alanı" içinde hareket edip etmediklerine karar verirken, ilgili ülkede o dönemde hüküm süren ekonomik ve sosyal koşullar ile söz konusu yasanın ardalanı göz önünde tutulmalıdır;
(iv) Danimarka, daha sonraki gelişmeler gerekli kıldığında, 1960 tarihli Yasayı hiç kuşkusuz değiştirmiştir (bk. yukarıda parag. 22-24), fakat bu konuda önceki Danimarka mevzuatının, o tarihteki diğer Sözleşmeci Devletlerin mevzuatına göre daha az gelişmiş olduğu söylenemez.
Komisyona göre, başvurucu tarafından şikayet edilen farklı muamelenin tek meşru amacı, çocuğu doğumundan yıllar sonra açılacak bir babalık davası nedeniyle daha kötü bir duruma sokmaktan uzak tutma isteğidir. Ancak bu amaç, "tanıma doktrini" yoluyla (bk. yukarıda parag. 17 ve 20) gerçekleştirilebilecek olduğundan, kullanılan araç --sadece koca için süre sınırı konulması- ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi yoktur.
40. Mahkeme bir çok kararında, benzer durumlardaki farklılıkların hukuken farklı bir muameleyi haklı kılıp kılmadığını ve kılıyorsa hangi ölçüde kıldığını takdir ederken, Sözleşmeci Devletlerin belirli bir "takdir alanı"ndan yararlandıklarına işaret etmiştir (bk. 23.07.1968 tarihli "Belçika Eğitim Dili Davası" kararı, parag. 10; 27.10.1975 tarihli Belçika Ulusal Polis Sendikası kararı, parag. 49; 06.02.1976 tarihli İsveç Makinistler Sendikası kararı, parag. 47; yukarıda geçen Engel ve Diğerleri kararı, parag. 72; ve 18.01.1978 tarihli İrlanda -- Birleşik Krallık kararı, parag. 229). Takdir alanının kapsamı, olayın şartlarına, konusuna ve ardalanına göre değişir; Sözleşmeci Devletlerin hukuk düzenlerinde ortak bir temelin bulunup bulunmaması, bu noktada konuyla ilgili faktörlerden biri olabilir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 26.04.1979 tarihli Sunday Times kararı, parag. 59).
41. Sözleşmeci Devletlerin babalık davasıyla ilgili mevzuatları incelendiğinde, pek bir ortak temel bulunmadığı, bunların birçoğunda, annenin ve kocanın durumunun değişik şekillerde düzenlediği görülür.
Şikayet konusu Danimarka mevzuatı, Adalet Bakanlığının 1949da kurduğu Evlilik hakkında Komitenin problem üzerinde dikkatli bir çalışmasından sonra yaptığı tavsiyelere dayandırılmıştır (bk. yukarıda parag. 18). Mahkeme, olayın içinde bulunduğu koşulları ve genel olarak ardalanını dikkatlice incelemiş ve meseleyle ilgili olarak yetkili makamlara bir takdir alanı bırakılması gerektiğini akılda tutmuştur. Mahkemeye göre, yetkili makamlar babalık davasının açılmasına süre sınırı konulmasının hukuki kesinlik ve çocuğun menfaatlerini korumayı sağlama isteği tarafından haklı kılındığını düşünmekte haklıdırlar. Bu konuda şikayet konusu mevzuat, diğer Sözleşmeci Devletlerin çoğundan veya halen Danimarkada yürürlükte bulunan mevzuattan önemli ölçüde farklı değildir. Bu noktada kocalar ile eşleri arasında yerleşmiş olan farklı muamele, ayrılık veya boşanma davalarında çocuğun velayeti daha çok anneye verildiği için annelerin menfaatleri genellikle çocuğunki ile rastlaştığından, bu tür süre sınırlarının kocaya göre kadın için daha az gerekli olduğu düşüncesine dayandırılmıştır. Yürürlükteki hükümler Danimarka Parlamentosu tarafından 1982de değiştirilmiştir; Parlamento, 1960 tarihli Yasada baskın olan düşüncenin toplumdaki gelişmelere artık uyum sağlayamadığını kabul etmiştir (bk. yukarıda parag. 22-24); buradan, Parlamentonun yirmi iki yıl önceki durumu değerlendirme tarzının inandırıcı olmadığı sonucu çıkarsanamaz.
Benzer bir sonucun "tanıma doktrini" (bk. yukarıda parag. 17 ve 20) yoluyla elde edilebileceği doğrudur. Fakat daha önce belirtilen nedenlerle yetkili makamlar, anneler bakımından meseleyi her olayın şartlarına göre mahkemeler tarafından verilecek kararlara bırakmak yeterliyken, kocalar bakımından gerçekleştirilmek istenen amacın en tatmin edici biçimde yasa hükümleri koymak suretiyle sağlanacağını düşünmekte haklıdırlar. Buna göre, takdir alanı dikkate alındığında, yetkili makamlar orantılılık ilkesini de çiğnememişlerdir.
42. O halde Mahkeme, şikayet konusu farklı muamelenin Sözleşmenin 14. maddesi anlamında ayrımcı olmadığı sonucuna varmaktadır.
Bu gerekçelerle mahkeme oybirliğiyle,
Sözleşmenin 6 veya 8. maddeleriyle birlikte ele alınan 14. maddesinin ihlal edilmediğine
Karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy