(AİHS m. 6, 13, 14, 1 Nolu Protokol)
DAVANIN ESASI (ÖZET)
A. Giriş
Başvurucular, Westminster İkinci Dükünün İradesi (Will) gereğince hareket eden vakıf mütevellileridirler (trustee). Westminster ailesi ve bu ailenin vakıf mütevellileri, daha önce tarımsal alan olan Londranın Belgravia bölgesindeki geniş arazilerini, Londranın halen en gözde yerlerinden olan ve 2,000 konuttan meydana gelen bir yerleşim alanı haline getirmişlerdir. Değişik 1967 tarihli Kira Reform Yasasının (Leasehold Reform Act), bu evlerde oturanlara evleri kazanım (acquisition) hakkı tanıması ve kiracıların bu hakkı kullanmaları üzerine, başvurucular bazı evler üzerindeki mülkiyet haklarını (ownership) kaybetmişlerdir.
Yasanın gerekçesine göre bu yasa, "toprak, hakkaniyet gereği toprak sahibine, konut ise, yine hakkaniyet gereği kiracıya aittir", ilkesine dayanmakta ve kiracının manevi olarak hak sahipliğine etkinlik sağlamayı amaçlamaktadır. Söz konusu yasada öngörülen temel şartlara göre, bu konutlardaki kira sözleşmesi "uzun süreli (21 yıl veya daha uzun)" olmalı; evin vergi değeri (rateable value) 750 Sterlini veya ev Büyük Londrada ise 1,500 Sterlini aşmamalı; evin yıllık kirası "düşük" olmalı, yani vergi değerinin üçte ikisini aşmamalı; bu ev kiracının tek veya başlıca meskeni olmalı ve kiracı bu yasaya göre bu hakkını kullanmak istediğini bildirdiği tarihe kadar en az üç yıldır bu evde oturuyor olmalıdır.
Değer tespiti için iki esas bulunmaktadır. Düşük düzeyli mülkler için (1967 tarihli esas), kiracı yerin değerini öder, bina için bir şey ödemez; yüksek düzeyli mülkler için (1974 tarihli esas), daha fazla yer sahiplerinin lehine olup, kiracılı bir yer ve konutun yaklaşık piyasa değerine karşılık bir bedeli öngörmektedir. Ödenecek bedel, değer takdirinin yapıldığı tarihteki bedel değil, kiracının yer sahibine bu yeri devralmak istediğini bildirdiği tarihteki bedeldir.
B. Uzun süreli kiralama sistemi ve 1967 tarihli Kira Reform Yasasının ardalanı
C. Kira reform yasası
D. Başvurucuları etkileyen muameleler
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
30. Başvurucular 23 Ekim 1979 tarihinde Komisyona yaptıkları başvuruda, 10 adet taşınmazlarını fiilen ve/veya bedel mukabili zorunlu olarak devretmelerinin (compulsory transfer), Sözleşmeye ek Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlaline yol açtığını iddia etmişlerdir. Başvurucular ayrıca devir şartlarının, Sözleşmenin 14. maddesindeki ayrımcılık yasağına girdiğini ve devretmeye karşı bir başvuru sisteminin bulunmamasının 13. maddeyi ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Başvurucular "ek başvurular" olarak adlandırdıkları 17 Nisan 1980 ile 3 Ocak 1984 tarihleri arasında yaptıkları başvurularda, diğer 70 adet muameleyi de şikayet konusu etmişlerdir.
31. Komisyon 28 Ocak 1983te başvurunun kabuledilebilir olduğunu beyan etmiştir. Komisyon 11 Mayıs 1984 tarihinde kabul ettiği raporda, ileri sürülen maddelerin ihlal edilmediği görüşünü açıklamıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir).
KARAR GEREKÇESİ
I. Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlali iddiası
34. Başvurucular, 1967 tarihli değişik Kira Reform Yasasına göre mülklerinin zorunlu devrinin, Sözleşmeye ek Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlaline yol açtığını iddia etmişlerdir. Bu madde şöyledir:
"Her gerçek ve tüzel kişi, maliki olduğu şeyleri barışçıl bir biçimde kullanma hakkına sahiptir. Kamu yararı gerektirmedikçe ve uluslararası hukukun genel ilkeleri ile hukukun aradığı koşullara uyulmadıkça, hiç kimse mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Ancak yukarıdaki hükümler hiç bir biçimde, mülkiyetin genel yarara uygun olarak kullanılmasını denetim altına almak, vergiler ile diğer harç veya cezaların ödenmesini sağlamak için Devletin gerekli gördüğü yasaları yürürlüğe koyma yetkisini ortadan kaldırmaz. "
Başvuruculara göre bu Yasa:
(i) yürürlüğe girmeden önce başvurucular ile kiracıları arasında serbestçe yapılmış olan sözleşmelere müdahale etmiştir;
(ii) başvurucuların yaptıkları sözleşmelerden ve sözleşmelerin dayandığı hükümlerden doğan beklentilerini boşa çıkarmıştır;
(iii) başvurucuların iradeleri hilafına, kendi mülklerini özel şahıslara, bu özel şahısların yararına satmaya zorlamıştır;
(iv) başvurucuları piyasa değerinin her zaman altında ve çoğu zaman çok altında bir bedelle mülklerinden yoksun bırakmıştır;
(v) franchisement talebinde bulunan kiracılara, daha sonra bu mülkleri serbest piyasada yüksek karlarla satma imkanı vermiştir;
(vi) kiracılığın bir kez yasa kapsamına girdiği tespit edildikten sonra, başvurucuların mülkiyetten yoksun bırakılmalarının geçerliliğine, haklılığına veya tazminatın hesaplanacağı ilkelere itiraz edebilecekleri bir mekanizma sağlamamıştır;
(vii) yoksun kalınabilecek olan mülkler ile yoksun kalınmayacak mülkler arasında keyfi bir ayrım yapmıştır.
A. Genel noktalar
35. Başvurucular, esas itibarıyla daha önce kendilerine ait olan belirli yerlerin mülkiyeti üzerinde yasanın doğurduğu sonuçlarla ilgili şikayette bulundukları için, her bir franchisement işleminin Birinci Protokolün 1. maddesine uygunluğunun Mahkeme tarafından esastan incelenmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Komisyon raporunda, bu yaklaşımı reddetmiştir. Komisyon, başvurucuların şikayetçi olduğu özel meselelerin, Birleşik Krallığın yasakoyucu sıfatıyla sorumlu olduğu, özel şahıslar arasındaki muamelelerden kaynaklandığını not etmiştir. Komisyona göre mevzuatın uygulamadaki etkileri dikkate alınması gerekmekle birlikte, karara konu olan temel sorun, davalı Devletin kiracılara kullandıkları mülkleri yasadaki hükümlere ve şartlara göre kazanma hakkı vermek suretiyle, başvurucuların Sözleşmedeki haklarını ihlal edip etmediğidir; bu mesele münferit muamelelerin Sözleşmeye uygunluğunun ayrı ayrı incelenmesi yerine, yasanın Sözleşmeye uygunluğunun incelenmesi suretiyle çözülmelidir.
Hükümet, Komisyonun bu yaklaşımını benimsemiştir.
36. Mahkeme, bireysel başvurudan kaynaklanan bir davada, olayın genel bağlamına bakışını kaybetmeden, dikkatini mümkün olduğu kadar önündeki olaya yoğunlaştırması gerektiği prensibini sık sık ifade etmiştir (bk. en yakın tarihli karar, 28.05.1985 Ashingdane kararı, parag. 59).
Ancak bu davada başvurucuların şikayetinin esası, itiraz konusu yasadaki hükümlere ve şartlara karşı yöneltilmiştir. Şikayet, yasanın idari veya yargısal bir makam tarafından uygulanma tarzıyla ilgili değildir. Gerçekten de başvurucuların eleştirilerinden biri yasanın, her bir mülkü özel şartları bakımından değerlendirme ve değişken bir biçimde uygulanma imkanı vermemesidir. O halde Komisyon gibi Mahkeme de, itiraz konusu yasanın Birinci Protokolün 1. maddesine uygun olup olmadığını belirlemek için, dikkatini öncelikle yasanın kendisine yöneltmelidir.
Bu demek değildir ki, Mahkeme yasayı soyut olarak denetleyecektir. Şikayet konusu her bir franchisement, yasanın getirdiği reformun pratikteki birer görünümü olup, ancak bu şekilde Sözleşmeye uygunluk meselesinin konusu olabilir. Bu nedenle, 80 özel muamelede meydana geldiği şekilde, yasanın uygulanmasının sonuçları dikkate alınacaktır.
Buna göre Mahkeme, başvurucuların taleplerini yukarıda yaklaşıma dayanarak ele alacaktır.
37. Birinci Protokolün 1. maddesi esas itibarıyla mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır (bk. 13.06.1979 tarihli Marckx kararı, parag. 63). Mahkeme 23 Eylül 1982 tarihli Sporrong ve Lönnroth kararında, Birinci Protokolün 1. maddesini "üç ayrı kural" içerecek şekilde analiz etmiştir. Buna göre birinci fıkranın birinci cümlesinde yer alan birinci kural genel nitelikte olup, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma ilkesini beyan etmektedir; birinci fıkranın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural, mülkiyetten yoksun bırakmayı içermekte ve bunu belirli koşullara bağlamaktadır; ikinci fıkrada yer alan üçüncü kural, başka şeylerle birlikte, Sözleşmeci Devletlerin, genel yarara uygun olarak mülkiyetin kullanılmasını kontrol etmelerini tanımaktadır (bk. 23.09.1982 tarihli Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 61). Mahkeme ayrıca, birinci genel kurala uygunluk bulunup bulunmadığı belirlenmeden önce, diğer iki kuralın uygulanabilir olup olmadığının tespit edilmesi gerektiğini belirtmiştir (bk. aynı yer). Bununla birlikte bu üç kural, birbirlerinden bağlantısız "ayrı" birer kural değillerdir. İkinci ve üçüncü kurallar, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına müdahalenin özel halleriyle ilgili olup, birinci kuralda ifade edilen genel prensibin ışığında yorumlanmalıdır.
B. Birinci fıkranın ikinci cümlesi ("yoksun bırakma kuralı")
1. Uygulanabilirlik
38. Mahkeme başvurucuların, tartışma konusu yasa vasıtasıyla, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci cümlesi anlamında "mülkiyet(lerin)den yoksun bırakıldıklarını" kabul etmektedir.
2. "Kamu yararı": yararlanıcı olarak özel kişiler
39. Başvuruculara göre ilk olarak, mülkiyetten yoksun bırakma kuralındaki "kamu yararı" testi, mülkiyetin sadece genel olarak toplumun yararı için, kamusal bir amaçla elden alınması halinde yerine getirilmiş olur; bunun doğal sonucu olarak, bir kimsenin mülkiyetinin diğer bir kimseye, sadece o kimsenin menfaati için devredilmesi, hiçbir şekilde "kamu yararı" olamaz. Başvuruculara göre tartışma konusu yasa, bu şartı yerine getirmemektedir.
Öte yandan Komisyon ve Hükümet, bir kimsenin mülkiyetinin, meşru sosyal politikalar gereğince diğer bir kimseye devrinin gerçekleştirilmesi halinde, bunun prensip olarak "kamu yararına" olduğunun kabul edilebileceği görüşündedirler.
40. Mahkeme, mülkiyetten yoksun bırakmanın, özel bir şahsa özel bir menfaat sağlamak için gerçekleştirilmesi halinde, bunun "kamu yararı"na olmayacağına dair başvurucuların görüşüne katılmaktadır. Bununla birlikte bazı koşullarda, bir kimsenin özel mülkiyetinin başka bir kimseye zorunlu devri, kamu yararının gerçekleştirilmesi için meşru bir araç olabilir. Bu bağlamda, Sözleşmeci Devletlerin anayasalarında, yasalarında veya içtihatlarında, "kamunun kullanımı amacıyla" gibi ifadelerin yer aldığı metinlerde bile, kamu yararı kavramının, özel şahıslar arasında mülkiyetin zorunlu devrini hukuk dışı saydığı ortak bir prensip tespit edilememiştir. Aynı şey, başka bazı demokratik ülkeler için söylenebilir; bu nedenle başvurucular ve Hükümet savunmalarında, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin arazi sahipliğindeki temerküzü azaltmak amacıyla, taşınmazların mülkiyetini kiralayanlardan kiracılara nakleden bir Hawaii yasasıyla ilgili kararına (Hawaii Housing Authority v. Midkiff 104 S.Ct. 2321(1984)) atıfta bulunmuşlardır.
41. Ayrıca, "kamu yararına" (in the public interest) şeklindeki İngilizce deyimden, devredilen mülkiyetin genel olarak kamunun kullanımına açılması ve hatta toplumun önemli bir bölümünün bu devirden doğrudan yararlanması gerektiği anlamı da çıkmaz. Sosyal adaleti sağlamayı amaçlayan bir politika gereğince mülkiyetin elden alınması da, pek tabi "kamu yararına" olarak nitelendirilebilir. Özel tarafların sözleşme veya mülkiyet haklarını düzenleyen bir hukuk sisteminin adilliği, kamu düzenini ilgilendiren bir mesele olup, bu konuya adalet getirmek isteyen yasal tedbirler, bir kimsenin mülkiyetini diğer bir kimseye zorunlu devrini sağlasa bile, "kamu yararı" niteliğinde olabilir.
42. Birinci Protokolün 1. maddesinin Fransızca metninde kullanılan "pour cause dutilite publique" deyimi, bu deyimin veya eşanlamlısının bazı Sözleşmeci Devletlerin iç hukuklarında mülkiyetin kamulaştırılması bağlamında yer almasının da gösterdiği gibi, gerçekten de başvurucuların savunduğu şekilde, dar bir anlama sahip olarak anlaşılabilir. Ancak bu, belirleyici değildir; çünkü Sözleşmedeki bir çok kavramın "özerk" anlama sahip olduğu, Mahkemenin içtihatlarında kabul edilmiştir. Dahası, "utilite publique" kelimeleri, sosyal adaleti yaygınlaştırmak için düşünülmüş politikaların uygulanması bakımından yapılan kamulaştırma tasarruflarını kapsayacak şekilde, daha geniş bir anlama gelmeye müsaittir.
Komisyon gibi Mahkeme de, böyle bir yorumun, öncelikle mülkiyete keyfi olarak el konulmasını önleyen Birinci Protokolün 1. maddesinin amacı ve hedefi dikkate alındığında (bk. 1969 tarihli Andlaşmalar Hukuku hakkında Viyana Sözleşmesinin 33. maddesi ve 26.04.1979 tarihli Sunday Times kararı, parag. 48), İngilizce ve Fransızca metinleri en iyi şekilde bağdaştıran yorum olduğunu kabul etmektedir.
43. Başvurucular, Birinci Protokolün 1. maddesinin birinci fıkrasında "kamu yararı" (public interest) ve ikinci fıkrasında "genel yarar" (general interest) gibi, aynı bağlamda farklı deyimlerin kullanılmasının, sözleşme yorumunun genel olarak tanınmış bir prensibine göre, farklı kavramlara atıfta bulunma niyetine işaret edildiği şeklinde kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular, Birinci Protokolün 1. maddesini Devlete, bir kimsenin mülkiyetini kontrol ederken, mülkiyeti elinden almaya göre daha fazla takdir alanı tanıdığı şeklinde yorumlamışlardır.
Mahkemeye göre ise, Birinci Protokolün 1. maddesindeki "kamu yararı" ile "genel yarar" kavramları arasında fark bulunsa bile, incelenmekte olan noktada, aralarında başvurucuların ileri sürdüğü gibi temel bir ayrım yapılamaz.
44. Başvurucular, Birinci Protokolün 1. maddesinin, örneğin vergi yoluyla ekonomik menfaatlerin hakkaniyetle dağıtılmasını sağlamayı hedefleyen tedbirler alınmasına izin verdiğini kabul etmişler; ancak buna sadece ikinci fıkra tarafında izin verildiğini, fakat birinci fıkra tarafından izin verilmediğini savunmuşlardır. Mahkeme ise, bir Devletin böyle bir politikayı mülkiyetten yoksun bırakma hükmüne başvurmak suretiyle uygulayabilmesinin, Birinci Protokolün 1. maddesi gereğince yasaklanması gerektiğine dair ikna edici bir sebep görmemektedir.
45. Bu gerekçelerle Mahkeme, Komisyon ile aynı sonuca varmaktadır: Meşru sosyal, ekonomik ve diğer politikalar gereğince mülkiyetin elden alınması, alınan mülkiyetten toplumun bütün kesimleri doğrudan yararlanmasa veya mülkü kullanmasa bile, "kamu yararına" olabilir. O halde kira reform yasası, sırf bu sebeple Birinci Protokolün 1. maddesini ihlal etmemektedir. Buna göre, söz konusu yasanın başka yönlerden "kamu yararı" testini geçip geçmediğini ve Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci cümlesindeki diğer şartları yerine getirip getirmediğini araştırmak gerekmektedir.
3. Kira reform yasasının "kamu yararı" testine ve mülkiyetten yoksun bırakma kuralının diğer şartlarına uygun olup olmadığı
(a) Takdir alanı
46. Ulusal makamlar, kendi toplumları ve onun ihtiyaçları hakkında doğrudan bilgiye sahip oldukları için, neyin "kamu yararına" olduğuna hükmederken, kural olarak bir uluslararası yargıca göre daha iyi konumdadırlar. Bu nedenle, Sözleşme tarafından kurulan koruma sistemine göre, mülkiyetten yoksun bırakma tedbirini gerektirecek kamuyu ilgilendiren bir sorunun varlığını ve çözüm yollarını takdir etmek, öncelikle ulusal makamların işidir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 48). Sözleşmenin koruyucularının uzandığı diğer alanlarda olduğu gibi burada da, ulusal makamlar belirli bir takdir alanından yararlanırlar.
Dahası, "kamu yararı" zorunlu olarak geniş bir kavramdır. Komisyonun da not ettiği gibi, özellikle mülkiyeti kamulaştırma yasalarının çıkarılması kararı tabi ki, fikirlerin geniş bir biçimde farklılaştığı demokratik bir toplumda, siyasal, ekonomik ve sosyal meselelerin yaygın bir biçimde tartışılmasını gerektirir. Sosyal ve ekonomik politikaların uygulanmasında yasama organının takdir alanının geniş olmasını doğal bulan Mahkeme, makul bir temelden açıkça yoksun olmadıkça, yasama organının neyin "kamu yararına" olduğuna dair vereceği hükme saygı gösterecektir. Başka bir deyişle Mahkeme, kendi takdirini ulusal makamlarının takdirinin yerine koymamakla birlikte, itiraz konusu tasarrufları Birinci Protokolün 1. maddesine göre denetlemekle ve bunu yaparken de ulusal makamların tasarruflarının dayanağı olan olguları araştırmakla yükümlüdür.
(b) İtiraz konusu yasanın amacının prensipte ve olayda meşru bir amaç olup olmadığı
47. 1966 tarihli White Paperda ifade edildiği gibi 1967 tarihli Yasanın amacı, uzun süreli kira sözleşme sisteminin işleyişi nedeniyle, mülkte yerleşik kiracılara yapıldığı düşünülen adaletsizliğin düzeltilmesidir (bk. yukarıda parag. 18). Yasa, "kiracılar bakımından hakkaniyete aykırı" olduğu söylenen yürürlükteki hukuku değiştirmeyi ve mülkte yerleşik kiracının, evin mülkiyeti üzerinde "manevi hak sahibi" olduğu düşüncesini gerçekleştirmeyi amaçlamıştır (bk. aynı yer).
Sosyal adaletsizlik olduğuna hükmettiği şeyleri tasfiye etmek, demokratik bir yasama organının işlevlerine bir örnek oluşturur. Dahası modern toplumlar, halka konut sağlanmasını öncelikli bir toplumsal ihtiyaç olarak kabul etmektedirler; bu konunun düzenlenmesi, tamamen piyasa güçlerinin hareketlerine bırakılamaz. Devletin takdir alanı, insanlara konut sağlanması konusunda daha fazla sosyal adaleti sağlamayı amaçlayan mevzuat çıkarmayı kapsayacak kadar geniştir; bu tür bir mevzuat, özel taraflar arasında mevcut sözleşme ilişkilerine müdahale etse ve Devlete veya toplumun geneline doğrudan bir yarar sağlamasa bile, takdir alanının içinde kalır. O halde kural olarak, kira reform yasasıyla gerçekleştirilmek istenen amaç, meşru bir amaçtır.
48. Başvurucular, 1967 tarihli Yasanın kamusal bir yarar için değil ve fakat aslında o tarihte iktidarda olan İşçi Partisi Hükümetine oy kazandırma gibi, sırf siyasal düşüncelerle çıkarıldığını ileri sürmüşlerdir.
Ne var ki Mahkeme, İngiltere ve Gallerde kira reformunun hemen hemen bir yüzyıldan beri kamusal bir mesele olduğunu ve 1967 tarihli Yasa çıkarılırken franchisementın bütün büyük siyasal partiler tarafından kural olarak kabul edildiğini, ancak nasıl uygulanacağı konusunda değişik görüşler açıkladıklarını (bk. yukarıda parag. 15-19) kaydetmektedir. Başvurucular, yasanın maddi hükümlerine ilişkin şimdi yaptıkları esaslı eleştirilerin, yasa çıkarılırken Parlamentoda dile getirilip bütünüyle tartışıldıktan sonra reddedilmiş olmasını (bk. yukarıda parag. 19) gündeme getirmemişlerdir. Mahkemeye göre sosyo-ekonomik mevzuat, az veya çok, bir ölçüde siyasal tutumları yansıtmak durumunda olduğundan, yasama sürecini etkilemiş olabilecek bu tür siyasal düşünceler, 1967 tarihli Yasanın güttüğü amacı, "kamu yararına" ilişkin meşru bir amaç olmaktan çıkarmamaktadır.
Aynı gerekçe, Muhafazakar Parti İktidarı tarafından 1974de yapılan değişiklikle, değerli konutların ilk kez yasa kapsamına alınmasının (bk. yukarıda parag 19/son ve 21(b)), "sadece siyasal takdirden doğduğu"na dair başvurucuların iddialarına karşı da geçerlidir.
49. Başvurucular ayrıca, bu yasayı haklı kılan hiçbir problemin bulunmadığını savunmuşlardır. Başvuruculara göre uzun süreli kira sistemi, özellikle de primli kiralamalar (bk. yukarıda parag. 12) her hangi bir adaletsizliğe meydan vermemiştir; kira sözleşmesi hükümlerine göre önceki kiracıların kiralanan yer üzerinde ev yapmış olmaları, evleri tamir etmiş olmaları veya geliştirmiş bulunmaları, şimdiki kiracıyı bu yerin "manevi sahibi" kılmaz.
Mahkeme, yukarıda da söylendiği gibi (bk. yukarıda parag. 46), davalı Hükümet tarafından savunulan haklılığın maddi temelini araştırma yetkisine sahiptir. Ancak bu inceleme, yasakoyucunun sosyal ve ekonomik koşulları değerlendirmesinin, Devletin takdir alanı içinde kalıp kalmadığını belirlemekle sınırlıdır (aynı yer). Hükümet, 1967 tarihli Yasanın dayandığı kanaatlere herkesin katılmadığını kabul etmektedir; bunu 1962 tarihli White Paper da teyid etmektedir (bk. yukarıda parag. 17). Komisyon raporunda gözlemlendiği gibi, kiralama sistemindeki adalet veya adaletsizlik ile kiracıların ve yer sahiplerinin "manevi hak sahipliği", fikirlerin meşru çatışmasının yer aldığı bir değer yargısı meseleleridir. Başvurucuların görüşleri temelsiz sayılamaz. Bununla birlikte, aksine görüşleri haklı kılmak için yeterli delil vardır. İnşai kiracılıkta ilk kiracı evi yapacak, primli kiracılıkta ise kiracı yapı bedelini de dikkate alan toplam bedeli başlangıçta ödemiş olacak ve her iki kiralamada da kiracı her türlü tamir işinden sorumlu olacaktır (bk. yukarıda parag. 12). Bu demektir ki, uzun süreli kiracı ve ardılları, yıllar içinde önemli miktarda bir parayı oturduğu eve yatırmış olacak, yer sahibi de normal olarak yeri ilk kiralayışından sonra bunun ayakta kalabilmesi için hiçbir katkıda bulunmayacaktır.
Buna göre Mahkeme, Komisyonun vardığı sonuca katılmaktadır: Birleşik Krallık Parlamentosunun sosyal adaletsizliğin varlığı konusundaki inancı, açıkça gayri makul olarak nitelendirilemez.
(c) Amacı gerçekleştirmek için seçilen araçlar
50. Ancak bu durum, meseleyi halletmemektedir. Bir kimseyi mülkiyetinden yoksun bırakan bir tasarruf, sadece prensipte ve de fiiliyatta "kamu yararı" meşru amacını izlemekle kalmamalı, fakat aynı zamanda kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmalıdır (bk. diğerleri arasında ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte yukarıda geçen Ashingdane kararı, parag. 57). Bu son şart, Sporrong ve Lönnroth kararında, toplumun genel yararının gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gerekleri arasında "adil denge" kavramıyla ifade edilmiştir (bk. Sporrong ve Lönnoth kararı, parag. 69). İlgili kişinin "münferiden ve aşırı külfet" yüklenmesi halinde, gerekli denge kurulamayacaktır (bk. aynı karar, parag. 73). Mahkeme o kararda, birinci fıkranın birinci cümlesindeki mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma genel kuralı bağlamında bunu söylemiş olmakla birlikte, "Birinci Protokolün 1. maddesinin" bir bütün olarak, aranan "bu dengeyi yansıttığına" işaret etmiştir (bk. aynı karar, parag. 69).
Başvurucuların iddiasına göre, kira reform yasası bu şartları taşımamaktadır. Başvuruculara göre ortada bir sosyal adaletsizlik bulunduğu halde, yasama organının bunu gidermek için seçtiği araçlar uygunsuz veya orantısız olup, takdir alanının dışında kalmaktadır.
Mahkemeye göre bir tasarruf, gerçekleştirmek istediği amaca uygun olmalı ve yine bu amaçla orantısız bulunmamalıdır. Olayda bunun böyle olup olmadığı aşağıda başvurucuların çeşitli iddiaları ele alınırken incelenecektir.
(i) Franchisement prensibi
51. Başvuruculara göre, kiracıların yürürlükteki hukuk bakımından sahip oldukları süre teminatı (bk. yukarıda parag. 11/son) yeterli bir karşılıktır; sözde manevi hak sahipliğini gerçekleştirmek için kullanılan aracın, yani mülkiyetten yoksun bırakma tedbirinin çok ağır nitelikte olması nedeniyle, aşırıya kaçılmıştır. 1967 tarihli Yasanın tam bir benzerinin diğer Sözleşmeci Devletlerin ve aslında genel olarak demokratik toplumların ulusal mevzuatlarında bulunmaması, bu durumu teyid etmektedir. Başvurucuların iddiasına göre, kamulaştırma gibi aşırı bir çözüm yolu, farkına varılan adaletsizliğe karşı ancak daha hafif bir çözüm şeklinin bulunmaması halinde, Birinci Protokolün 1. maddesinin şartlarını taşıyabilir.
Bu yaklaşım, kesin gereklilik (strict necessity) testinin, bu madde içinde bulunduğunu söylemeye götürmektedir. Mahkeme, maddenin bu şekilde yorumlanması gerektiğini tespit edememektedir. Alternatif çözümlerin varlığı, kira reform mevzuatını kendiliğinden haksız kılmaz. Alternatif çözümler, "adil denge" kurulması gereği göz önünde tutularak seçilen araçların, izlenen amacın gerçekleştirilmesi bakımından makul ve uygun olup olmadığı tespit edilirken, ele alınan diğer ilgili faktörler gibi, sadece bir faktördür. Yasakoyucunun bu sınırlar içinde kalmış olması halinde, ele alınan sorun için söz konusu yasanın en iyi çözüm olduğunu veya yasakoyucunun takdirini başka bir şekilde kullanabileceğini söylemek, Mahkemeye düşmez (bk. ayrıntılarda farklılıklarla birlikte 06.09.1978 tarihli Klass ve Diğerleri kararı, parag. 49).
Konutlarda yerleşik olan kiracılar, Parlamento tarafından evlerin mülkiyetinin "manevi hak sahibi" olarak kabul edilmiş olup, buna mevcut hukukta yeterince önem verilmemiştir (bk. 1966 tarihli White Paperdan alıntı yapan yukarıda parag. 18). Yasakoyucunun kaygısı mülk sahibi ile kiracılar arasındaki ilişkiyi daha adil bir şekilde düzenlemek gibi basit bir kaygı olmayıp, mülkiyet sorunun tam da esasına giren bir adaletsizliği düzeltmektir. Tazminat karşılığında yer sahibinin ev ve toprak üzerindeki menfaatlerinin kiracıya zorunlu devrini düzenleyen bir mekanizma, bu koşullarda kendiliğinden, bu kaygıları gidermek amacıyla yasayı yeniden düzenlemek için uygunsuz veya orantısız bir yöntem olarak nitelendirilemez.
(ii) Taşınmaz vergi değeri sınırları (reteable-value limits)
52. Başvuruculara göre, franchisement şartları bakımından, yasanın kapsamının belirli bir taşınmaz vergi değerinin (bk. yukarıda parag. 21/b) altında bulunan evlerle sınırlanması keyfi bir unsur olup, yasanın dayandığı görüşle bağdaşmamaktadır; çünkü aynı manevi hak sahipliği, taşınmazın değeri ne olursa olsun, bütün kiracılar için bulunmaktadır.
Mahkeme, Hükümetin itiraz konusu olmayan hesaplamalarına göre, İngiltere ve Gallerdeki uzun süreli kiralanan konutların hepsinin değil, ama sadece yüzde bir veya ikisinin 1967 tarihli Yasa kapsamına girdiğini (bk. yukarıda parag. 19) kaydetmektedir. Yasa tasarısı üzerindeki müzakereler sırasında taşınmaz vergi değer sınırlarına yer verilmesine ilişkin Hükümet tarafından yapılan açıklamalar, mantıksız görülerek reddedilemez. Ayrıca, "manevi hak sahipliği" argümanı mantıksal olarak bütün ülkede uygulanabilme niteliğine sahip olmasına rağmen, Parlamentonun, franchisement hakkını 1967 tarihli Yasada büyük sıkıntı yarattığı düşünülen durumları gidermek için daha az değerli evlerle sınırlı tutmakla, gayri makul hareket ettiği söylenemez. Mahkeme, daha değerli kategorideki mülkleri franchisementa tabi tutan 1974 değişikliğini (bk. yukarıda parag. 19/son ve 21/b) de, Devletin takdir alanı dışında görmemektedir.
(iii) Tazminat (compensation)
53. Başvurucular yasadaki tazminat şartlarına da karşı çıkmışlardır.
(a) Hakediş (entitlement)
54. Ortaya çıkan ilk sorun, tazminatın mevcudiyet ve miktarının, bu konuda bir hüküm içermeyen Birinci Protokolün 1. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesi bakımından bir şart olup olmadığı sorunudur. Hükümetin ve başvurucuların da görüşüne katıldığı Komisyon, Birinci Protokolün 1. maddesini, bir Sözleşmeci Devletin egemenlik yetkisi içinde bulunan bir kimsenin mülkiyetinin elinden alınması için gerekli şartlardan biri olarak tazminat ödemeyi zımnen gerektirdiği şeklinde yorumlamıştır.
Komisyon gibi Mahkeme de, Sözleşmeci Devletlerin hukuk sistemlerine göre tazminat ödemeden kamu yararı amacıyla mülkiyetin elden alınmasının, mevcut olayda söz konusu olamayan sadece istisnai durumlarda haklı görüldüğünü gözlemlemektedir. Birinci Protokolün 1. maddesinin sağladığı mülkiyet hakkı, buna eşdeğer bir prensip bulunmaması halinde, büyük ölçüde kağıt üzerinde ve etkisiz kalacaktır. Tazminat şartlarının, itiraz konusu yasanın farklı menfaatler arasındaki adil dengeye saygı gösterip göstermediğini ve özellikle başvuruculara orantısız bir külfet yükleyip yüklemediğini değerlendirme bakımından önemli bir husus olduğu açıktır (bk. yukarıda geçen Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 69 ve 73).
Mahkeme ayrıca, Komisyonun tazminat standardı konusunda vardığı sonucu da kabul etmektedir. Buna göre mülkün değeriyle makul ölçüde bir miktarı ödemeksizin mülkün elden alınması, normal şartlarda 1. maddeye göre haklı görülemeyecek orantısız bir müdahale oluşturur. Bununla birlikte Birinci Protokolün 1. maddesi, her olayda tazminatın tam olarak ödenmesi hakkını güvence altına almamaktadır. Ekonomik reform tedbirlerinin veya daha yaygın bir sosyal adaleti gerçekleştirmeye yönelik tedbirlerin hedeflediği "kamu yararı" meşru amacı, tam piyasa değerinden daha az bir ödeme yapılmasını gerektirebilir. Dahası, Mahkemenin bu konudaki denetim yetkisi, tazminat şartlarını tercihte Devletin geniş takdir alanının dışına çıkıp çıkmadığını belirlemekle sınırlıdır (bk. yukarıda parag. 46).
(b) Başvurucuların esasa ilişkin şikayetleri
55. Başvurucuların tazminata ilişkin şikayetleri iki başlık altında toplanabilir. Birincisi, 1967 tarihli değer tespit esası başvuruculara, franchise edilen mülklerinin piyasa değerini tam olarak vermemektedir (bk. yukarıda parag. 23/a). İkincisi, hem 1967 tarihli ve hem de 1974 tarihli değer tespit esasına göre mülklerin değer tespitleri, kiracıların mülkleri alma taleplerini bildirdiği tarihte yapılmaktadır (bk. yukarıda parag. 26); buna göre mülk sahibinin, değer tespit tarihi ile muamelenin tamamlanmasından sonra ödemenin yapılması tarihi arasında gecikmeden doğan kaybı bulunmaktadır.
56. Birinci şikayet ile ilgili olarak, kiracının yerin değerini ödemesi ama o yer üzerindeki binalar için hiçbir şey ödememesi sonucunu doğuran 1967 tarihli değer tespit esası, açıkça ve bilerek, kiracıların lehine bir durum yaratmaktadır. Bu şekildeki değer tespit esası, itiraz konusu yasanın bütününe hakim olan şu görüşü hayata geçirmek için düşünülmüştür: başlangıçta kiracı (veya önceki kiracı) toptan bir miktar ödemiş olduğundan ve yıllar içinde evin bakımı, onarımı ve iyileştirilmesi için para harcamış olduğundan, "tuğlaların ve sıvaların kiracıya ait olması hakkaniyet gereğidir" (bk. 1966 tarihli White Paperdan yapılan alıntılar için yukarıda parag. 18). Gerçekten de, mevcut kiracının veya kendisinden önceki kiracıların evin bedelini ödemiş olduğu kabul edilmiştir. Mahkemeye göre, Parlamentonun maddi durumu bu şekilde takdir etmeye ve buna dayanarak kamu yararına göre hareket etmeye hakkı vardır (bk. yukarıda parag. 49). Parlamentonun yaklaşımından çıkan mantıksal sonuca göre, kiracı "hakkaniyet gereği", mülkün sadece henüz ödenmemiş olan kısmını, yani yerin değerini ödemekle yükümlü tutulabilir. 1967 tarihli değer tespit esası, "bileşik değer tespiti"ni (bk. yukarıda parag. 13 ve 23/a) benimsememiş olmakla birlikte, mülk sahibinin o yer üzerindeki mevcut yatırımlarını tazmin etmektedir. Kira reform mevzuatıyla izlenen amaç, bir yerin mülk sahibine tekrar intikal etmesi üzerine, kendisinin malvarlığında haksız bir artış meydana gelmesini önlemektir. Mahkeme tarafından Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından meşru görülen bu amaç ışığında, davalı Devletin geniş bir takdir alanına sahip olduğu da dikkate alındığında, 1967 tarihli değer tespit esasının ilgili özel tarafların menfaatleri arasında ve böylece toplumun genel yararı ile yer sahiplerinin mülkiyet hakkı arasında adil bir denge kuramadığı kanıtlanamamıştır.
57. İkinci şikayetle ilgili olarak, başvurucuları etkileyen franchisement koşullarının da gösterdiği gibi (bk. yukarıda parag. 29/v), değer tespit tarihi ile bedelin ödenme tarihi arasında bazen uzun gecikmeler bulunması mümkündür. Öte yandan, franchisement sürecinin kasten ve gereksiz bir şekilde uzatıldığını düşünen yer sahiplerine, meseleyi yetkili yargı yeri önüne götürme yolu açıktır (bk. yukarıda parag. 25). Bu sistemde bir yer sahibinin bu hukuk yolunu kullanmayıp kiracının müzakereleri uzatma sına izin vermesi bir kusur olarak görülemez. Yasa ayrıca, gecikmelerden kaçınılması ve cezalandırılması için hükümler içermektedir (bk. aynı yer). Buna göre Mahkeme, tartışma konusu mevzuatta yer alan tazmin usulünün kendiliğinden, Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlalini içerecek ölçüde bir gecikmeye yol açmadığı sonucuna varmaktadır.
(c) Uluslararası hukukun genel prensipleri
58. Başvurucular alternatif olarak, Birinci Protokolün 1. maddesinde "uluslararası hukukun genel prensipleri"ne atıfta bulunulmasının, yabancıların mülklerinin kamulaştırılması halinde kendilerine hemen, yeterli ve etkili bir tazminat ödenmesine dair uluslararası hukuk şartının, vatandaşlara da uygulanacağı anlamına geldiğini iddia etmişlerdir.
59. Komisyon sürekli olarak, bu prensiplerin bir Devletin kendi vatandaşlarının mülkiyetini elinden alması halinde uygulanmayacağına karar vermiştir. Hükümet bu görüşe desteklemiştir. Mahkeme de aşağıdaki gerekçelerle bu görüşe katılmaktadır.
60. İlk önce, uluslararası hukukun gereği olarak söz konusu prensipler, sadece vatandaş olmayanlara uygulanır. Bu prensipler, münhasıran vatandaş olmayan kişilerin yararına geliştirilmiş prensiplerdir. Bu prensipler Devletlerin kendi vatandaşlarına yaptıkları işlemlerle ilgili değildir.
61. Başvurucular kendi argümanlarını desteklemek için, ilk önce Birinci Protokolün 1. maddesinin metnine dayanmışlardır. Başvuruculara göre ikinci cümle "hiç kimse" sözcükleriyle başladığı için, "kamu yararı" ve "hukukun öngördüğü koşullara tabi olarak" deyimleriyle herkese güvence sağlayan bu cümleyi, "uluslararası hukukun genel ilkeleri tarafından .... öngörülen koşullara tabi olarak", sadece vatandaş olmayanlara güvence sağladığı şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Başvurucular ayrıca Sözleşmeyi yapanların vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasında fark yaratmak istediklerinde, Sözleşmenin 16. maddesinde olduğu gibi bunu açıkça yapmış olduklarına işaret etmişlerdir.
Başvurucuların argümanındaki gramatik yorumun belirli bir ağırlığı bulunmasına rağmen, daha farklı bir yorum için ikna edici sebepler de bulunmaktadır. Mahkeme, lafzi olarak Birinci Protokolün 1. maddesindeki uluslararası hukukun genel prensiplerine atfı, bu prensiplerin bu maddeye içselleştirilmiş olduğu, ama bu prensiplerin sadece normal olarak uygulanabilir olduğu tasarruflar bakımından, yani bir Devletin vatandaş olmayanlara yönelik tasarrufları bakımından uygulanabilir olduğu şeklinde yorumlamayı, daha doğal görmektedir. Dahası, bir andlaşmadaki kelimeler olağan anlamlarıyla anlaşılmalıdır (bk. 1969 tarihli Andlaşmalar Hukukuna dair Viyana Sözleşmesi, md. 31); söz konusu uluslararası hukukun genel prensipleri deyimini, normal uygulanabilir alanın dışına taşacak şekilde yorumlamak, kelimelerin kullanıldığı bağlam ne olursa olsun, olağan anlamına daha az uygundur.
62. Başvurucular ayrıca, Komisyonun yorumu karşısında, Birinci Protokolün 1. maddesinde uluslararası hukukun genel ilkelerine atıfta bulunulmasının gereksiz kalacağını, çünkü vatandaş olmayanların buradaki korumadan zaten yararlandıklarını iddia etmişlerdir.
Mahkeme bu görüşe katılmamaktadır. Bu atfın maddeye dahil edilmesinin en az iki amaca yaradığı görülebilir. İlk olarak bu atıf, vatandaş olmayanlara, uluslararası hukukun ilgili prensiplerine dayanarak, haklarının korunması için Sözleşme mekanizmasına doğrudan başvurabilme imkanı sağlamaktadır; aksi taktirde bunu yapabilmek için diplomatik kanallara veya sorunun çözümü için diğer mevcut araçlara başvurmak zorunda kalacaklardır. İkinci olarak bu atıf, vatandaş olmayanlara, Birinci Protokolün yürürlüğe girmesinin kendilerinin haklarını azalttığı şeklindeki muhtemel argümanlara karşı güvence sağlamaktadır. Bu bağlamda Birinci Protokolün 1. maddesinin, mülkiyetten yoksun bırakmanın "kamu yararına" yapılması gerektiğine dair hükme açıkça yer verdiği vurgulanmalıdır. Böyle bir gereklilik, uluslararası hukukun genel prensipleri arasında hemen her zaman yer aldığından, Birinci Protokolün 1. maddesi söz konusu prensipleri vatandaş olmayanlar gibi vatandaşlara da uygulanabilir hale getirmiş olsaydı, bu açık hükmün kendisi gereksiz olurdu.
63. Son olarak başvurucular, uluslararası hukukun genel ilkelerinin bir Devletin kendi vatandaşlarının mülkiyetini elinden almasına uygulanabilir olmadığını kabul etmenin, vatandaşlık esasına dayanan bir farklılaştırmaya imkan vereceğine işaret etmişlerdir. Başvurucuları göre bu durum, Birinci Protokolün 5. maddesi yoluyla Protokole içselleştirilmiş olan iki hüküm ile bağdaşmaz. Bunlar, Sözleşmeci Devletleri egemenlik yetkisi içinde bulunan herkesin haklarını ve özgürlüklerini güvence altına almakla yükümlü tutan Sözleşmenin 1. maddesi ile ayrımcılık yasağı ilkesini içeren Sözleşmenin 14. maddesidir.
Sözleşmenin 1. maddesi konusunda, Sözleşme ve Protokollerin hemen her hükmünden vatandaş ve vatandaş olmayanların aynı korumadan yararlandığı doğrudur; fakat bu durum özel hükümlerde işaret edilen istisnaları ortadan kaldırmamaktadır (bk. örneğin Sözleşme Md 4(3)(b), Md 5(1)(f) ve Md 16, Dördüncü Protokol Md 3 ve 4).
Sözleşmenin 14. maddesi konusunda ise, Mahkeme sürekli olarak "objektif ve makul haklılığa" sahip olan bir farklı muamelenin, ayrımcılık oluşturmayacağını belirtmiştir (bk. en yakın tarihli karar olarak 28.05.1985 tarihli Abdulaziz, Cabales ve Balkandali kararı, parag. 72).
Özellikle bir sosyal reform bağlamında mülkiyetin elden alınması konusunda, tazminat ile ilgili olarak vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasında bir ayrım yapılması için sağlam gerekçeler bulunabilir. İlk olarak, vatandaş olmayanlar, iç hukukta daha zayıf durumdadırlar; vatandaşlardan farklı olarak iç hukuk yapıcılarının seçiminde veya atanmasında genel olarak hiçbir rol oynamazlar; iç hukukun kabulü sırasında da kendilerine danışılmaz. İkinci olarak, bir mülkiyeti elden alma işleminin her zaman kamu yararına yapılması gerekmesine rağmen, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar için farklı düşünceler geçerli olabilir ve kamu yararı bakımından vatandaşların vatandaş olmayanlara göre daha fazla külfet yüklenmelerini gerektiren meşru sebepler bulunabilir.
64. Yorumu konusunda böyle bir uzlaşmalığın ortaya çıktığı bir metinle karşılaşan Mahkeme, ek bir yorum vasıtası olarak hazırlık çalışmalarına (travaux preparatoires) başvurmayı uygun görmektedir (bk. Andlaşmalar Hukuku hakkında Viyana Sözleşmesi md. 32).
Hazırlık çalışmaları üzerinde yapılan inceleme göstermektedir ki, Birinci Protokolün 1. maddesinin ilk tasarılarında yer alan tazminat hakkına açık atıf, özellikle Birleşik Krallık ve diğer Devletlerin muhalefeti karşısında çıkarılmıştır. Daha sonra uluslararası hukukun genel prensipleri deyimine yer verilmiş ve bunun da sadece yabancıların korunması anlamına geleceğine dair bir çok beyanda bulunulmuştur. Alman Hükümeti bu metni, kamulaştırma olayında tazminat ödenmesi yükümlülüğünü içeren prensiplere açıkça yer verilmesi şartıyla kabul edebileceğini beyan ettiği zaman, İsveç temsilcisi bu prensiplerin sadece bir Devlet ile vatandaş olmayanlar arasındaki ilişkilere uygulandığına işaret etmiştir. İşte bundan sonra Alman ve Belçika temsilcilerinin talebi üzerine, "bu bağlamda uluslararası hukukun genel prensipleri, kamulaştırma olaylarında vatandaş olmayanlara tazminat ödeme yükümlülüğünü yüklemesi" konusunda anlaşılmıştır.
Her şeyden öte, Bakanlar Komitesinin Birinci Protokol metnini tasdik ve imzaya açan 19 Mart 1952 tarihli ve (52) 1 sayılı Kararında "bu bağlamda Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından uluslararası hukukun genel prensiplerinin kamulaştırma olaylarında vatandaş olmayanlara tazminat ödenmesi yükümlülüğü yüklediği"ni açıkça belirtmiştir. Müzakere tutanakları bir bütün olarak göz önünde tutulduğunda, Mahkeme bu Kararın, uluslararası hukukun genel prensipleri atfının vatandaşları kapsamayı amaçlamadığına dair açık bir delil olarak alınabileceğini kabul etmektedir.
Buna göre hazırlık çalışmaları başvurucuların kabul ettiği yorumu desteklememektedir.
65. Son olarak, Birinci Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra bu belgeye taraf olan Devletlerin bu belgede uluslararası hukukun genel prensiplerine yapılmış olan atfı, kendi vatandaşlarına da uygulanabilecek şeklinde geliştirdikleri kanıtlanamamıştır. Sunulan deliller tam tersi yönü işaret etmektedir.
66. Bütün bu gerekçelerle Mahkeme, uluslararası hukukun genel prensiplerinin, bir Devlet tarafından kendi vatandaşlarının mülkiyetini elden almasına uygulanabilir olmadığı sonucuna varmaktadır.
(d) "hukukun öngördüğü şartlar"
67. Başvurucular bir diğer alternatif olarak, Birinci Protokolün 1. maddesindeki "hukukun öngördüğü şartlara tabi olarak" diyen hükmün, sadece iç hukuku değil ve fakat bütün Sözleşmeci Devletlerdeki ortak hukuk prensiplerini ima edecek şeklinde yorumlanması halinde, tazminatsız veya yetersiz veya adil olmayan bir tazminatla mülkiyetten yoksun bırakmanın, bu hükmün gereklerinin yerine getirmeyeceğini iddia etmişlerdir. Başvuruculara göre, kendileriyle ilgili olayda olduğu gibi, mülkiyetin elden alınmasına ödenen tazminat miktarının mülkün değeriyle makul bir ilişkisi bulunmaması halinde, bu anlamdaki mülkiyetin elden alınması keyfi olacak ve böylece "hukukun öngördüğü şartlara" aykırı düşecektir.
Mahkeme sürekli olarak, Sözleşmede geçen "hukuk" veya "hukukilik" terimlerinin "sadece iç hukuka gönderme yapmakla kalmadığını, ama aynı zamanda hukukun üstünlüğüne uygunluğu gerektiren bir hukukun kalitesiyle de ilgili olduğunu belirtmiştir (bk. en yakın tarihli karar olarak 02.08.1984 tarihli Malone kararı, parag. 67). Ne var ki olayda, yukarıdaki 56 ve 57. paragraflarda gösterilen gerekçelerle, kira reform mevzuatında öngörülen tazminat şartları nedeniyle, başvurucuların mülklerinin franchisement edilmesinin keyfi olduğu sonucuna varmak için sebep yoktur. Mahkemenin görüşüne göre, "hukukun öngördüğü şartlara tabi olarak" deyiminde yer alabilecek başka gerekler ise, başvurucuların mülklerinin elden alınması olayında yerine getirilmiştir (bk. Komisyon raporu parag. 141-143 ve ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte yukarıda geçen Malone kararı, parag. 66-68 ve burada zikredilen kararlar).
(iv) Her bir franchisemet işleminin makul olup olmadığının ayrı ayrı ele alınmamış olması
68. Başvurucular, kira reform mevzuatının uygulamada fark gözetmediğini, çünkü kiralanan yerin bir kez yasanın kapsamına girdiği tespit edildiğinde, artık her hangi bir özel olayda yer sahibinin franchisemetın haklılığının veya tazminatın hesaplandığı ilkelerin ayrı bir biçimde ele alınmasını isteyebileceği bir mekanizmanın bulunmadığını belirtmişlerdir. Başvurucular, Güney Gallerdeki mütevazı evlerin kiracıları ile, zaruret halinde ve koruma ihtiyacı içinde görülemeyecek olan Belgravia Bölgesindeki orta sınıf kiracılar arasında açık farklılık bulunduğuna işaret etmişlerdir. Başvuruculara göre yasa, yer sahipleri için olduğu kadar, kiracılar için de adaletsizlikten kaçınmak için, her bir franchisement işleminin ayrıntılarına ve makullüğüne giren bir yargısal denetim sağlamış olmalıydı.
Böyle bir sistem mümkün olabilirdi; aslında bu yönde yasa tasarısının müzakereleri sırasında böyle bir öneri de yapılmıştır (bk. yukarıda parag. 19). Ne var ki Parlamento bunun yerine, içinde franchisement hakkının ileri sürülebileceği geniş ve genel kategoriler getirmeyi tercih etmiştir. Hükümete göre bu tercihin nedeni, münferit inceleme sisteminin binlerce olayda hem kiracılar için ve hem de yer sahipleri için kaçınılmaz biçimde sebep olacağı belirsizlik, uyuşmazlık, masraf ve gecikmeden kaçınmaktır. Geniş kapsamlı bir kamulaştırma yasası, hele sosyal ve ekonomik bir reform programı uyguluyorsa, çok sayıda bireyin farklı durumlarının bulunduğu ortamda adaleti tam olarak gerçekleştirebilmesi zordur.
Mevcut çeşitli alternatifler arasında avantajları ve dezavantajları değerlendirmek ilk aşamada Parlamentonun işidir (bk. yukarıda parag. 46). Bu yasanın İngiltere ve Gallerde uzun süreli kiralanmış yaklaşık bir milyon iki yüz elli bin kadar konuttan yüzde 98-99 unun etkilenebileceği hesaplandığından, Parlamento tarafından seçilen bu sistem, mantıksız ve yersiz olduğu gerekçesiyle kendiliğinden reddedilemez.
(v) Ferdi işlemler
69. Başvuruculara göre son olarak, franchisement kural olarak "kamu yararına" olsa bile, şikayet konusu münferit 80 işlem (bk. yukarıda parag. 27) haklı görülemez. Başvurucular, Belgraviada söz konusu 80 evin franchising kiracılarının, 1966 tarihli White Paperın yasadan yararlandırılmayı hedeflediği söylenen (bk. yukarıda parag. 18) türden korunmayı hak etmiş kişilere hiç benzemediklerini göstermek için, yukarıdaki 29. paragrafta listelenen faktörlere dikkat çekmişlerdir. Kira reform yasasının Birinci Protokolün 1. maddesine genel olarak potansiyel uygunluğu ne olursa olsun, yasa bu işlemlerin somut şartlarında uygulandığı şekliyle açık amacını gerçekleştirmek üzere gerektirdiği sonuçların çok ötesine geçmiş olduğu için, orantılılık ilkesini ihlal ettiği iddia edilmiştir. Başvurucular bu durumu göstermek için, 1967 tarihli Yasanın çıkarılmasından önce kira sözleşmesinin sonuna doğru düşük bir bedel karşılığı kiracılığı iktisap eden bir kiracının, bu mülkü franchisingden sonra yeniden satmak suretiyle çok büyük ve bütünüyle "haksız" kazanç elde ettiğini belirtmişlerdir (bk. yukarıda parag. 29 (x)).
Parlamentonun benimsediği ve Mahkemenin de Devletin takdir alanı içinde kaldığı sonucuna vardığı (bk. yukarıda parag. 49) evlerin mülkiyeti üzerinde kiracıların "manevi hak sahibi" olduğu görüşü, başvurucuların Belgaraviadaki mülkleri bakımından da eşit bir biçimde geçerlidir. Bu görüşü uygulamaya geçiren yasanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, franchisingden sonra evi ve toprağı kapsayan ipoteksiz mülkü satan kiracı, açıkça bir kazanç elde edecektir; çünkü franchisementın en azından 1967 tarihli değer tespit esasına göre fiyatı evi içermemekte olup, kiracı bileşik değer denilen değerden yararlanmaktadır (bk. yukarıda parag. 13 ve 23). Buna ek olarak, reform tarafından gerçekleştirilen menfaatlerin yeniden dağıtım kapsamımın genişliği ve derecesi, kira sözleşme sürelerinin sonunda doğru zamanda satın alan kiracıların "umulmadık karlar" etmeleri gibi bazı kuraldışı olaylar kaçınılmazdır. Parlamento, bir kaç kiracının "hak etmedikleri" "umulmadık karlar" elde etme riski karşısında, yasadan etkilenen yer sahiplerinin mülkiyetin tekrar kendilerine intikaline yol açacak haksız olduğu düşünülen zenginleşmeden mahrum bırakılmalarına karar vermiştir. Bu Parlamento tarafından verilen politik bir karardır; Mahkeme bunu Devletin takdir alanı dışında görüp gayri makul olduğu sonucuna varamaz. Özellikle başvurucularla ilgili 80 işlemde ortaya çıktığı gibi yasanın uygulamadaki işleyişi, yasanın Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından kabul edilemez olduğu sonucuna götürecek derecede kuraldışı olaylar bulunduğunu göstermemektedir. Dahası, ileri tarihli satışlarda kiracılar tarafından "umulmadık karlar" edildiği işlemler de dahil, şikayet konusu tüm özel işlemlerde başvurucular, Parlamentonun kendilerine yer sahibi olarak hakkaniyet gereği verilmesini gerekli gördüğü tazminatı almışlardır (bk. yukarıda parag. 28). "Umulmadık kar" elde etmenin bir sonucu olarak doğan sıkıntı, zararları ve tazminatı etkilenmeyen başvurucular tarafından değil, franchisinge kiracı olarak hak sahibi olan kendilerinin ardılları tarafından çekilmiştir.
Başvurucular tarafından şikayet konusu 80 franchisement, Mahkemenin Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci cümlesine uygun bulduğu yasanın çerçevesi içinde kalmıştır. Bu franchisementlar, başvuruculara kira reform yasasında düzenlenen planının uygulanmasında, yer sahipleri için varolan genel dezavantajlı etkilerin üstünde ve ötesinde, aşırı bir külfet yüklememiştir. Buna göre Birinci Protokolün 1. maddesinin gerektirdiği denge bozulmamıştır.
4. Özet
70. Özetlenecek olursa, başvurucuların şikayet ettiği mülkiyetten yoksun bırakmayla ilgili olarak ikinci cümledeki her bir şart yerine getirilmiştir.
C. Birinci fıkranın birinci cümlesi ("mülkiyetten barışçıl biçimde yararlanma kuralı")
71. Başvurucular alternatif ve ek olarak, Birinci maddenin birinci cümlesindeki mülkiyetten barışçıl biçimde yararlanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.
Mülkiyetten yoksun bırakmayı belirli koşullara tabi tutan ikinci cümledeki kural, mülkiyetten barışçıl biçimde yararlanma hakkına müdahalenin özel bir kategorisi ve aslında en radikal türüdür (bk. yukarıda parag. 37/son). İkinci cümle, birinci cümlede ifade edilen genel prensibi tamamlamakta ve sınırlandırmaktadır. Durum böyle olduğundan, bu genel prensibin mevcut davada uygulanmasının, Mahkeme tarafından daha önce ikinci cümlenin uygulanması suretiyle vardığı sonuçtan farklı bir sonuca yol açacağını düşünmek zordur.
D. Sonuç
72. 1967 tarihli değişik Kira Reform Yasası hükümleri ve şartları nedeniyle veya başvurucularla ilgili franchisement işlemlerinin özel koşulları nedeniyle Birinci Protokolün 1. maddesi ihlal edilmemiştir.
II. Birinci Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak alınan Sözleşmenin 14. maddesinin ihlali iddiası
73. Başvurucular, Birinci Protokolün 1. maddesindeki mülkiyet haklarından yararlanırken ayrımcılığın mağduru olduklarından şikayetçi olmuşlardır. Başvurucular Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Bu madde şöyledir:
"Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin kullanılması cins, ırk, renk, dil, din, siyasal veya başka bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi her hangi bir nedenle ayrım yapılmaksızın güvence altına alınır."
Başvuruculara göre kira reform yasası, "mülkiyet" esasına (Fransızca metinde "fortune") dayanan bir ayrımcılık getirmiştir; şöyle ki, ilk olarak bu yasa, sadece sınırlı nitelikteki mülklere, yani uzun süreli kiralanmış olup, kiracılarının oturduğu evlere uygulanmakta ve mülkiyeti yeniden dağıtmaktadır; ikinci olarak, mülkü daha az değerli olan yer sahibi daha sert muamele görmektedir.
A. Uygulanabilirlik
74. Hükümet, itiraz konusu yasanın Sözleşmenin 14. maddesi anlamında "mülkiyet" esasına göre bir ayrım yapmadığını, çünkü ne varlık esasına dayanıldığını ve ne de bunun uygulandığını savunmuştur.
Sözleşmenin 14. maddesinde belirtilen yasaklanmış ayrımcılık sebepleri listesi sınırlı değildir (bk. en yakın tarihli karar olarak 28.11.1984 tarihli Rasmussen kararı, parag. 34/son). Olayda söz konusu yasa, farklı kategorilerdeki mülk sahiplerinin Birinci Protokolün 1. maddesinde korunan haklarını kullanmalarında farklı muamele yapmaktadır. Mahkemeye göre, farklı muamelelerin dayandığı esaslar Sözleşmenin 14. maddesiyle alakalı olup, 14. madde olayda uygulanabilir durumdadır.
B. Uygunluk
75. Sözleşmenin 14. maddesi bakımından farklı bir muamele, objektif ve makul bir haklılığa sahip değilse, yani meşru bir amaç izlemediği veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmuyorsa, ayrımcılık oluşturur (bk. en yakın tarihli karar olarak yukarıda geçen Abdulaziz, Cabales ve Balkandali kararı, parag. 72). Mülkiyet hakkını etkileyen araçlarla ilgili olarak Sözleşmeci Devletler, benzer durumlardaki farklılıkların, hukuken de farklı bir muameleyi haklı kılıp kılmadığını ve kılıyorsa hangi ölçüde kıldığını değerlendirirken belirli bir "takdir alanı"ndan yararlanırlar (bk. aynı yer).
76. Başvurucuların birinci başlık altındaki şikayetleri konusunda, uzun süreli kira sistemine göre yer sahipleri ile oturmakta olan kiracılar arasındaki varolduğu düşünülen dengesizliği gidermeyi hedefleyen itiraz konusu yasanın, diğer veya tüm mülk sahiplerini değil, ama sınırlı kategori içine giren yer sahiplerini etkilemesi kaçınılmazdır. Yasanın izlediği amacın Mahkeme tarafından meşru bir amaç olduğu sonucuna varılmıştır (bk. yukarıda parag. 47 ve 49). Ancak başvuruculara göre bu durum, ayrımı haklı kılmak için yeterli değildir; çünkü yasa, yer sahipleri ile kiracıların kişisel koşullarını ve özellikle kaynaklarını ve ihtiyaçlarını dikkate almamaktadır. Bu şikayet, farklı bir açıdan görülmesine rağmen, özü itibarıyla Birinci Protokolün 1. maddesine göre incelenen şikayet ile aynıdır. O bağlamda Mahkeme, her bir franchisement işleminin münferit esaslarını ve ayrıntılarını araştırmak için bir mekanizma bulunmamasını, yasanın işleyişinin kabul edilemeyecek sonuçlara yol açacağına hükmetmemişti (bk. yukarıda parag. 68). Mahkeme, Sözleşmenin 14. maddesiyle ilgili olarak farklı bir sonuca varmak için bir sebep görmemektedir; çünkü takdir alanı dikkate alındığında, Birleşik Krallık yasakoyucusu orantılılık ilkesini aşmamıştır. Bu nedenle, Mahkemeye göre itiraz konusu yasada yapılan ayrım, makul ve objektif olarak haklı bir ayrımdır.
77. Şikayetin ikinci başlığı da, Mahkemenin Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından vardığı sonuç ışığında incelenmelidir; Mahkemenin vardığı bu sonuca göre Birleşik Krallık Parlamentosu, kira reform yasasında yer alan hükümleri izlenen amacı gerçekleştirmek için makul ve uygun bir araç olarak görme hakkına sahiptir. Komisyonun da işaret ettiği gibi, 1967 ve 1974 tarihli Yasalarda franchisement hakkının mevcudiyeti ve tazminat düzeyleri ile ilgili olarak yapılan ayrımlar (bk. yukarıda parag. 21 ve 23), mülkün vergi değeri gibi objektif bir temele sahiptir. Mülk vergi değer sınırlarının getirilmesi ve iki tazminat düzeyinin kurulması, Parlamentonun franchisementın getirdiği menfaatlerden ekonomik korunma ihtiyacı görülmeyen daha iyi konumda bulunan küçük orandaki kiracıları hariç tutmak ve mevcut sistemin sıkıntılarını çeken büyük orandaki kiracıların daha uygun şartlarda satın almalarını sağlamak arzusunda olduğunu göstermektedir (bk. yukarıda parag. 19). Kamu yararı gibi meşru bir amacın izlenmiş olması ve davalı Devletin takdir alanı dikkate alındığında, bu şekildeki farklı muamele, gayri makul veya başvuruculara orantısız külfet yükleyen bir politika olarak görülemez (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte Mahkemenin Birinci Protokolün 1. maddesi bağlamında benzer sonuca vardığı yukarıda parag. 52 ve 56). Mülkü az değerli yer sahiplerinden ilerledikçe dezavantajlı bir muameleye götüren mevzuat hükümlerinin, makul ve objektif bir haklılık oluşturduğu ve ayrımcılık yaratmadığı kabul edilmelidir.
C. Sonuç
78. O halde Komisyon gibi Mahkeme de mevcut davadaki olayların Birinci Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak Sözleşmenin 14. maddesinin ihlalini ortaya çıkarmadığı sonucuna varmaktadır.
III. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
79. Başvurucular ayrıca, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Bu fıkranın ilgili hükmü şöyledir:
"Herkes, kişisel hak ve yükümlülükleri(nin) ... karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından ... yargılanma hakkına sahiptir. ..."
80. Bu şikayet Komisyon önünde ileri sürülmediği için, yeni bir şikayettir. Ancak bu şikayetin, Komisyon tarafından incelenmiş olan şikayetlerle açık bir bağlantısı bulunmaktadır. Aslında bu şikayet, Birinci Protokolün 1. maddesi ile Sözleşmenin 13 ve 14. maddeleri bakımından ileri sürülen argümanları başka bir biçimde tekrarlamaktadır (bk. yukarıda parag. 68 ve 76 ile aşağıda parag. 83). Bu şikayet, Komisyon tarafından kabuledilebilir bulunmuş olan başvurunun konusunu oluşturan aynı olaylarla ilgili olup, bu şikayetin kabuledilebilirliğine dair ilk itiraz ne Komisyon ve ne de Hükümet tarafından ortaya atılmıştır. Bu nedenle Mahkeme, bu meselenin esasına girme yetkisine sahip olduğunu kabul etmektedir (bk. diğerleri arasında ve ayrıntılarda farklılıklarla birlikte 17.01.1970 tarihli Delcourt kararı, parag. 40; 06.05.1985 tarihli Bönisch kararı, parag. 37).
81. Başvurucular, kira reform mevzuatıyla kurulan sisteme göre mülklerini kaybetme tehlikesiyle karşılaşan yer sahiplerinin, bir kez mevzuattaki kriterler yerine getirildiğinde, artık kiracıların franchise hakkına itiraz etme imkanına sahip olmadıklarından şikayet etmişlerdir. Başvuruculara göre, münferit olayın esasına ilişkin bir mesele ve şikayetin, bir mahkeme veya yargı yerinin denetimine tabi olmaması, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline yol açmaktadır.
Sözleşmenin 6(1). fıkrası sadece, iç hukukta tanınmış olduğu, en azından savunulabilir gerekçelerle ileri sürülebilen (kişisel) "haklar ve yükümlülükler" üzerindeki "uyuşmazlıkları" kapsar; bu fıkranın kendisi, kişisel "hak ve yükümlülükleri" her hangi bir içerikle, Sözleşmeci Devletlerin maddi hukuklarında güvence altına almaz.
Sözleşmenin 6(1). fıkrasının, ulusal mevzuatı hükümsüz kılma veya iptal etme yetkisine sahip bir ulusal mahkemenin bulunmasını gerektirmemesi, bu analizi teyit etmektedir. Mevcut davada, söz konusu İngiliz mevzuatının hemen ortaya çıkan sonucu, kazanım mevzuata uygun olduğu taktirde, yer sahiplerinin, kiracıların mülkü zorunlu olarak kazanmalarına karşı itiraz edememeleridir.
Başvurucuların ağırlıklı olarak dayandıkları Sporrong ve Lönnroth davasında Mahkeme, Sözleşmenin 6(1). fıkrasını ilkin olayda uygulanabilir bulmuştu, çünkü o olayda İsveç hukukuna aykırı olduğu savunulabilir bir şikayet sebebi vardı (bk. Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 81); ikinci olarak bu fıkranın ihlal edildiği sonucuna varmıştı, çünkü o şikayet sebebinin "meseleyi her yönüyle karara bağlayabilecek yetkili bir yargı yeri" önüne getirilebileceği hukuk yolu yoktu (bk. aynı karar, parag. 87). Mevcut davada ise tersine, kira reform mevzuatına aykırılık bulunduğunu iddia etmek için bir sebep gösterebilecek olan başvurucuların, bu konuda bir meseleyi karara bağlamakla yetkili bir yargı organına başvurmaları kısıtlanmamıştır.
82. Buna göre bu davada Sözleşmenin 6(1). fıkrası ihlal edilmemiştir.
IV. Sözleşmenin 13. maddesinin ihlali iddiası
83. Başvurucular Sözleşmenin 13. maddesinin de ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Bu madde şöyledir:
"Bu Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi sıfatla hareket eden kişilerden başka kimseler tarafından işlenmiş olsa da, ulusal bir makam önünde etkili bir hukuki bir yola başvurma hakkına sahiptir."
84. Sözleşmenin 13. maddesi, "bir kimsenin Sözleşmede yer alan haklarının ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğuna dair savunulabilir bir iddiası bulunması halinde, bu kimsenin hem iddiası hakkında karar verilmesi ve hem de gerektiği taktirde bir giderim elde etmesi için bir hukuk yoluna sahip olması"nı gerektirmektedir (bk. 25.03.1983 tarihli Silver ve Diğerleri kararı, parag. 113). Ancak "ne genel olarak Sözleşme ve ne de Sözleşmenin 13. maddesi, Sözleşme hükümlerinin etkili bir biçimde uygulanması için Sözleşmeci Devletlerin iç hukukta bu hakları belirli bir tarzda güvence altına almalarını öngörmektedir" (bk. 06.02.1967 tarihli İsveç Makinistler Sendikası kararı, parag. 50). Sözleşmeyi iç hukuka içselleştirme yükümlülüğü bulunmamasına rağmen, Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlüklerin özü, Sözleşmenin 1. maddesi vasıtasıyla, iç hukuk düzeninde şu ya da bu biçimde, Sözleşmeci Devletlerin egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes bakımından güvence altına alınmak zorundadır (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda -- Birleşik Krallık kararı, parag. 239). Sözleşmedeki haklar ve özgürlükler, ulusal hukuk düzeni tarafından hangi biçimde güvence altına alınmış olursa olsun, Sözleşmenin 13. maddesi, aşağıda açıklanan sınırlamaya tabi olarak, Sözleşmedeki hakların ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için ulusal hukuk düzeninde etkili bir hukuk yolunun mevcudiyetini gerektirmektedir.
85. Sözleşme, Birleşik Krallık iç hukukunun bir parçası olmadığı gibi, bu ülkede yasaların temel haklara aykırılığı gerekçesiyle geçerliliğine itiraz edilebilmesine imkan veren bir anayasal usul de bulunmamaktadır. O halde bu ülkede, kira reform mevzuatının Sözleşme ve Protokollerin standartlarını yerine getirmediğine dair başvurucuların şikayeti bakımından bir iç hukuk yolu yoktu ve olamazdı. Ancak Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesinin, bir Sözleşmeci Devletin yasalarının Sözleşmeye veya eşdeğerdeki iç hukuk hükümlerine aykırı olduğu gerekçesiyle ulusal bir makam önünde itiraz edilmesine izin veren bir hukuk yolunu garanti edecek kadar geniş olmadığına dair Komisyonun görüşüne katılmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, başvurucuların ileri sürdüğü bu yöndeki argümanları kabul edememektedir.
86. Başvurucular, Sözleşmenin 6(1). fıkrası bağlamında sundukları olayları bu bağlamda da göstererek, kira reform yasasının uygulanması nedeniyle kendileri için doğan sonuçlar bakımından Sözleşmenin 13. maddesine dayanmışlardır. Mahkeme bu mevzuatın, başvurucularla ilgili olaylardaki sonuçlarını da içerecek şekilde, Sözleşmenin maddi hükümlerine uygun olduğu sonucuna varmıştır. Böyle bir durumda, bir kimsenin konuyla ilgili yasalara uygunluk elde etmesine yarayacak ulusal mekanizmaların bulunması halinde, Sözleşmenin 13. maddesinin gerekleri yerine getirilmiş olacaktır (bk. yukarıda geçen Silver ve Diğerleri kararı, parag. 118). Bu anlamdaki etkili hukuk yolları, başvurucular için mevcuttur. Özellikle bir kiracının, kira reform mevzuatına göre bir yeri kazanım hakkı olup olmadığı konusuyla ilgili meselelerde County mahkemesi yetkilidir; ödenecek satış bedellerinin anlaşma bulunmaması halinde tespiti, yerel Kira Değer Tespit Kurulu (veya, daha önce, Taşınmaz Kurulları) tarafından yapılır (bk. yukarıda parag. 24 ve 25).
87. Bu nedenle davadaki olaylar, Sözleşmenin 13. maddesinin ihlalini göstermemektedir.
Bu gerekçelerle mahkeme oybirliğiyle,
Tek başına veya Sözleşmenin 14. maddesiyle birlikte Birinci Protokolün 1. maddesinin veya Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ve 13. maddesinin ihlal edilmediğine
Karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy