(AİHS m. 6, 13, 14, 1 Nolu Protokol)
Başvuru no: 9006/80
DAVANIN ESASI (ÖZET)
Mevcut davanın konusu, 1977 tarihli Hava ve Deniz İnşaat Sanayi Yasasına uyarınca, başvurucuların bu alandaki şirketlerinin millileştirilmesidir. Başvurucular millileştirmeye (nationaliziaton) prensip olarak karşı olmadıkları halde, aldıkları tazminatın yetersiz olduğunu ve bu işlemin ayrımcı bir şekilde gerçekleştirildiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular, Sözleşmeye ek Birinci Protokolün 1. maddesinin tek başına veya Sözleşmenin 14. maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Başvurucular ayrıca Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ve bir olayda 13. maddesini ileri sürmüşlerdir. Komisyon önünde ileri sürülen Sözleşmenin 17 ve 18. maddelerinin ihlali iddiası, Mahkeme önünde devam ettirilmemiştir.(9)
(Mahkeme kararında önce konuyla ilgili mevzuatı anlatmıştır.(10-36) Mahkeme ikinci olarak bu davaya yol açan millileştirme işlemlerini özetlemiştir.(37-91) Mahkeme daha sonra, konunun ardalanı hakkında genel bilgi vermiştir.(92-101). Mahkemenin bu başlıklar altındaki anlattığından, kararın gerekçe bölümde geniş bir biçimde söz edilmiştir.)
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
102. Komisyon, Lithowun başvuru dilekçesini 30 Mayıs 1980de, Vasperin dilekçesini 16 Eylül 1977de, İngiliz Elektrik ve Vickersın dilekçesini 5 Şubat 1981de, Banstonian ve Kuzey Gemi İnşaatçılarının dilekçesini 3 Şubat 1981de, Yarrow, Eric Yarrow, M ve G Güvenlik Ltd. ile Augustin-Normanın dilekçesini 6 Şubat 1981de, Vickersın dilekçesini 25 Mart 1981de ve Dowsett, Investors ve Prudentialın dilekçesini 4 Haziran 1981de almıştır.
Bütün başvurucular, 1977 tarihli yasaya göre millileştirilen varlıkları için ödenen tazminatın çok yetersiz olduğunu ve ayrımcılık yapıldığını, bu nedenle tek başına ve Sözleşmenin 14. maddesiyle birlikte ele alınan Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Yine her bir başvurucu tarafından Sözleşmenin 6. maddesinin, bazıları tarafından da Sözleşmenin 13, 17 ve 18. maddelerinin ihlal edildiği iddiasında bulunulmuştur.
Komisyon 28 Ocak 1983te, Eric Yarrow, M ve G Güvenlik Ltd ve Augustin-Normad ile ilgili başvurular hariç diğer bütün başvuruları kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon 10 Ekim 1983te, İçtüzüğünün 29. maddesi uyarınca başvuruların birleştirilmesine karar vermiştir.
103. Komisyon 7 Mart 1984 tarihli raporunda, üçe karşı on üç oyla Birinci Protokolün 1. maddesinin; bire karşı on beş oyla, Sözleşmenin 14. maddesinin; oybirliğiyle, Sözleşmenin 6, 13, 17 veya 18. maddelerinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir).
KARAR GEREKÇESİ
I. Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlali iddiası
A. Giriş
105. Başvurucular, millileştirmeye prensip olarak karşı çıkmamışlardır; ancak çeşitli gerekçelerle, aldıkları tazminatın çok yetersiz olduğunu ve bu nedenle Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlalinden ötürü mağduru olduklarını iddia etmişlerdir. Bu madde şöyledir:
"Her gerçek ve tüzel kişi, maliki olduğu şeyleri barışçıl bir biçimde kullanma hakkına sahiptir. Kamu yararı gerektirmedikçe ve uluslararası hukukun genel ilkeleri ile hukukun aradığı koşullara uyulmadıkça, hiç kimse mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Ancak yukarıdaki hükümler hiç bir biçimde, mülkiyetin genel yarara uygun olarak kullanılmasını denetim altına almak, vergiler ile diğer harç veya cezaların ödenmesini sağlamak için Devletin gerekli gördüğü yasaları yürürlüğe koyma yetkisini ortadan kaldırmaz."
Hükümet, başvurucuların iddiasına karşı çıkmış, bu iddia Komisyon tarafından da oy çokluğuyla reddedilmiştir.
106. Mahkeme, Birinci Protokolün 1. maddesinin esas itibarıyla mülkiyet hakkını güvence altına aldığını hatırlatır (bk. 13.06.1979 tarihli Marckx kararı, parag. 63). Mahkeme 23 Eylül 1982 tarihli Sporrong ve Lönnroth kararında, Birinci Protokolün 1. maddesine ilişkin yaptığı analizde "birbirinden ayrı üç kural"ın bulunduğu tespit etmiştir. Birinci fıkranın birinci cümlesindeki birinci kural, genel nitelikte bir kural olup, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma prensibini beyan etmektedir; birinci fıkranın ikinci cümlesindeki ikinci kural, mülkiyetten yoksun bırakılmayı içermekte ve bunu belirli koşullara bağlamaktadır; ikinci fıkrada ifade edilen üçüncü kural, başka şeylerin yanında, mülkiyetin kullanılması üzerinde Devletin kontrol hakkıyla ilgilidir (bk. 23.09.1982 tarihli Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 61). Ne var ki Mahkeme, 21 Şubat 1986 tarihli James ve Diğerleri kararında, bu kuralların bağlantısız oldukları anlamına gelebilecek şekilde birbirinden "ayrı" olmadıklarını açıklığa kavuşturmuştur. Buna göre ikinci ve üçüncü kurallar, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına müdahalenin özel örnekleri olup, bunlar birinci kuralda beyan edilen genel prensibin ışığında yorumlanmalıdırlar (bk. 21.02.1986 tarihli James ve Diğerleri kararı, parag. 37/son).
107. Başvurucular açıkça, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci cümlesi anlamında "mülkiyetten yoksun bırakılmış"lardır; aslında bu nokta Mahkemede itiraz görmemiştir. O halde Mahkeme, önce bu cümledeki şartların kapsamını ve daha sonra bunların yerine getirilip getirilmediğini inceleyecektir.
B. Başvurucular, "kamu yararı"yla ve "hukuken öngörülmüş şartlara tabi olarak" mı, mülklerinden yoksun bırakılmışladır?
108. Başvuruculara göre, mevcut olayda olduğu gibi, mülkiyetin elden alındığı tarihteki değerinin sadece bir kısmını karşıladığı için gayri adil olan bir tazminatla mülkiyetin elden alınması işleminde, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci cümlesi bakımından "kamu yararı" yoktur. Başvurucular ayrıca, bu olayda olduğu gibi, bir tazminat mülkün değeriyle makul bir orantı taşımadığı için keyfi ise, mülkiyetin elden alınmasının, yine aynı cümledeki "hukukun öngördüğü şartlara tabi olarak" gerçekleştirilmiş görülemeyeceğini de iddia etmişlerdir.
109. Mahkeme bu iddialardan birincisini kabul edememektedir. Tazminat ödeme yükümlülüğü, "kamu yararı" şartından değil, bir bütün olarak okunduğunda, Birinci Protokolün 1. maddesine içkin olan bir koşuldan (bk. aşağıda parag. 120) çıkmaktadır. "Kamu yararı" şartı, mülkiyeti elden alma işleminin gerçek saiki ve haklılığıyla ilgilidir; başvurucuların bu konularda bir itiraz yoktur.
110. "Hukukun öngördüğü şartlara tabi olarak" deyimi, ilk olarak, yeterince ulaşılabilir ve açık nitelikteki iç hukuk hükümlerinin varlığını ve bunlara uygunluğu gerektirir (bk. diğerleri arasında 02.08.1984 tarihli Malone kararı, parag. 66-68). Başvurucular, aşağıda 153. paragrafta belirtilen durum hariç, bu gereklerin yerine getirilmiş olduğuna itiraz etmemişlerdir.
Bu bağlamda geçen "hukuk" sözcüğünün, iç hukuktan başka bir yere göndermede bulunmadığı doğrudur (bk. aynı yer parag. 67). Ancak Mahkemenin görüşüne göre başvurucuların bu konudaki iddiaları (bk. yukarıda parag. 108), aşağıda 123-175. paragraflarda ele alınan mevcut davadaki temel meselelerle öylesine bağlantılıdır ki, bu sorunu bir de Birinci Protokolün 1. maddesindeki kamu yararı deyimi altında ele almak yapay olacaktır.
C. "Uluslararası hukukun genel prensipleri"
111. Başvurucular, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci cümlesinde "uluslararası hukukun genel prensipleri"ne atıfta bulunulmasının, yabancıların mülkiyetten yoksun bırakılmaları halinde kendilerine hemen, yeterli ve etkili bir tazminat ödenmesine dair uluslararası hukuk gereğinin, vatandaşlara da uygulanacağı anlamına geldiğini iddia etmişlerdir.
112. Komisyon istikrarlı bir biçimde, bir Devletin kendi vatandaşlarının mülkiyetini ellerinden alması halinde, söz konusu prensiplerin uygulanabilir olmadığına karar vermiştir. Mahkeme de yukarıda geçen James ve Diğerli davasında daha önce belirttiği (bk. 21.02.1986 tarihli James ve Diğerleri kararı, parag. 58-66) ve burada ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte tekrarlanan gerekçelerle, Komisyonun görüşüne katılmaktadır.
113. İlk önce, genel uluslararası hukukun gereği olarak söz konusu prensipler, sadece vatandaş olmayanlara uygulanır. Bu prensipler, münhasıran vatandaş olmayan kişilerin yararına geliştirilmiş prensiplerdir. Bu prensipler Devletlerin kendi vatandaşlarına yaptıkları işlemlerle ilgili değildir.
114. Başvurucular kendi argümanlarını desteklemek için, ilk önce Birinci Protokolün 1. maddesinin metnine dayanmışlardır. Başvuruculara göre ikinci cümle "hiç kimse" sözcükleriyle başladığı için, "kamu yararı" ve "hukukun öngördüğü koşullara tabi olarak" deyimleriyle herkese güvence sağlayan bu cümleyi, "uluslararası hukukun genel ilkeleri tarafından .... öngörülen koşullara tabi olarak", sadece vatandaş olmayanlara güvence sağladığı şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Başvurucular ayrıca, Sözleşmeyi yapanların vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasında fark yaratmak istediklerinde, Sözleşmenin 16. maddesinde olduğu gibi, bunu açıkça yapmış olduklarına işaret etmişlerdir.
Başvurucuların argümanındaki gramatik yorumun belirli bir ağırlığı bulunmasına rağmen, daha farklı bir yorum için ikna edici sebepler de bulunmaktadır. Mahkeme, lafzi olarak Birinci Protokolün 1. maddesindeki uluslararası hukukun genel prensiplerine atfı, bu prensiplerin bu maddeye içselleştirilmiş olduğu, ama bu prensiplerin sadece normal olarak uygulanabilir olduğu tasarruflar bakımından, yani bir Devletin vatandaş olmayanlara yönelik tasarrufları bakımından uygulanabilir olduğu şeklinde yorumlamayı daha doğal görmektedir. Dahası, bir andlaşmadaki kelimeler olağan anlamlarıyla anlaşılmalıdır (1969 tarihli Andlaşmalar Hukukuna dair Viyana Sözleşmesi, md. 31); söz konusu uluslararası hukukun genel prensipleri deyimini, normal uygulanabilir alanın dışına taşacak şekilde yorumlamak, kelimelerin kullanıldığı bağlam ne olursa olsun, olağan anlamına daha az uygundur.
115. Başvurucular ayrıca, Komisyonun yorumu karşısında, Birinci Protokolün 1. maddesinde uluslararası hukukun genel ilkelerine atıfta bulunulmasının gereksiz kalacağını, çünkü vatandaş olmayanların buradaki korumadan zaten yararlandıklarını iddia etmişlerdir.
Mahkeme bu görüşe katılmamaktadır. Bu atfın maddeye dahil edilmesinin en az iki amaca hizmet ettiği görülebilir. İlk olarak bu atıf, vatandaş olmayanlara, uluslararası hukukun ilgili prensiplerine dayanarak, haklarının korunması için Sözleşme mekanizmasına doğrudan başvurabilme imkanı sağlamaktadır; aksi taktirde bunu yapabilmek için diplomatik kanallara veya sorunun çözümü için diğer mevcut araçlara başvurmak zorunda kalacaklardır. İkinci olarak bu atıf, vatandaş olmayanlara, Birinci Protokolün yürürlüğe girmesinin kendilerinin haklarını azalttığı şeklindeki muhtemel argümanlara karşı güvence sağlamaktadır. Bu bağlamda Birinci Protokolün 1. maddesinin, mülkiyetten yoksun bırakmanın "kamu yararına" yapılması gerektiğine dair hükme açıkça yer verdiği vurgulanmalıdır. Böyle bir gereklilik, uluslararası hukukun genel prensipleri arasında hemen her zaman yer aldığından, Birinci Protokolün 1. maddesi söz konusu prensipleri vatandaş olmayanlar gibi vatandaşlara da uygulanabilir hale getirmiş olsaydı, bu açık hükmün kendisi gereksiz olurdu.
116. Son olarak başvurucular, uluslararası hukukun genel ilkelerinin, bir Devletin kendi vatandaşlarının mülkiyetini elinden almasına uygulanabilir olmadığını kabul etmenin, vatandaşlık esasına dayanan bir farklılaştırmaya imkan vereceğine işaret etmişlerdir. Başvuruculara göre bu durum, Birinci Protokolün 5. maddesi yoluyla Protokole içselleştirilmiş olan iki hüküm ile bağdaşmaz. Bunlar, Sözleşmeci Devletlerin egemenlik yetkisi içinde bulunan herkesin haklarını ve özgürlüklerini güvence altına almakla yükümlü tutan Sözleşmenin 1. maddesi ile ayrımcılık yasağı ilkesini içeren Sözleşmenin 14. maddesidir.
Sözleşmenin 1. maddesi konusunda, Sözleşme ve Protokollerin hemen her hükmünden vatandaş ve vatandaş olmayanların aynı korumadan yararlandığı doğrudur; fakat bu durum özel hükümlerde işaret edilen istisnaları ortadan kaldırmamaktadır (bk. örneğin Sözleşme Md 4(3)(b), Md 5(1)(f) ve Md 16, Dördüncü Protokol Md 3 ve 4).
Sözleşmenin 14. maddesi konusunda ise, Mahkeme sürekli olarak, "objektif ve makul haklılığa" sahip olan bir farklı muamelenin ayrımcılık oluşturmayacağını belirtmiştir (bk. en yakın tarihli karar olarak 28.05.1985 tarihli Abdulaziz, Cabales ve Balkandali kararı, parag. 72).
Özellikle bir sosyal reform veya ekonomik nitelikte bir yeniden yapılandırma bağlamında, mülkiyetin elden alınması sırasında tazminat ile ilgili olarak vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasında bir ayrım yapılması için sağlam gerekçeler bulunabilir. İlk olarak, vatandaş olmayanlar iç hukukta daha zayıf durumdadırlar; vatandaşlardan farklı olarak iç hukuk oluşturanların seçiminde veya atanmalarında genel olarak hiçbir rol oynamazlar; iç hukukun kabulü sırasında da kendilerine danışılmaz. İkinci olarak, bir mülkiyeti elden alma işleminin her zaman kamu yararına yapılması gerekmesine rağmen, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar için farklı düşünceler geçerli olabilir ve kamu yararı bakımından vatandaşların vatandaş olmayanlara göre daha fazla külfet yüklenmelerini gerektiren meşru sebepler bulunabilir (bk. aşağıda parag. 120).
117. Yorumu konusunda böyle bir uzlaşmalığın ortaya çıktığı bir metinle karşılaşan Mahkeme, ek bir yorum vasıtası olarak hazırlık çalışmalarına (travaux preparatoires) başvurmayı uygun görmektedir (bk. Andlaşmalar Hukuku hakkında Viyana Sözleşmesi md. 32).
Hazırlık çalışmaları üzerinde yapılan inceleme göstermektedir ki, Birinci Protokolün 1. maddesinin ilk tasarılarında yer alan tazminat hakkına açık atıf, özellikle Birleşik Krallık ve diğer Devletlerin muhalefeti karşısında çıkarılmıştır. Daha sonra uluslararası hukukun genel prensipleri deyimine yer verilmiş ve bunun da sadece yabancıların korunması anlamına geleceğine dair bir çok beyanda bulunulmuştur. Alman Hükümeti bu metni, kamulaştırma olayında tazminat ödenmesi yükümlülüğünü içeren prensiplere açıkça yer verilmesi şartıyla kabul edebileceğini beyan ettiği zaman, İsveç temsilcisi bu prensiplerin sadece bir Devlet ile vatandaş olmayanlar arasındaki ilişkilere uygulandığına işaret etmiştir. İşte bundan sonra Alman ve Belçika temsilcilerinin talebi üzerine, "bu bağlamda uluslararası hukukun genel prensipleri kamulaştırma olaylarında vatandaş olmayanlara tazminat ödeme yükümlülüğünü yüklemesi" konusunda anlaşılmıştır (vurgular eklenmiştir).
Her şeyden öte Bakanlar Komitesi Birinci Protokol metnini tasdik ve imzaya açan 19 Mart 1952 tarihli ve (52) 1 sayılı Kararında "bu bağlamda Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından uluslararası hukukun genel prensiplerinin kamulaştırma olaylarında vatandaş olmayanlara tazminat ödenmesi yükümlülüğü yüklediği"ni açıkça belirtmiştir (vurgular eklenmiştir). Müzakere tutanakları bir bütün olarak dikkate alındığında, Mahkeme bu Kararın, uluslararası hukukun genel prensipleri atfının vatandaşları kapsamayı amaçlamadığına dair açık bir belirti olarak alınabileceğini kabul etmektedir.
Buna göre hazırlık çalışmaları başvurucuların kabul ettiği yorumu desteklememektedir.
118. Son olarak, Birinci Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra bu belgeye taraf olan Devletlerin bu belgede uluslararası hukukun genel prensiplerine yapılmış olan atfı, kendi vatandaşlarına da uygulanabilecek şeklinde geliştirdikleri kanıtlanamamıştır. Sunulan deliller tam tersi yönü işaret etmektedir.
119. Bütün bu gerekçelerle Mahkeme, uluslararası hukukun genel prensiplerinin bir Devlet tarafından kendi vatandaşlarının mülkiyetini elden almasına uygulanabilir olmadığı sonucuna varmaktadır.
D. Tazminatı hak ediş
120. Tazminatın mevcudiyet ve miktarının, bu konuda bir hüküm içermeyen Birinci Protokolün 1. maddesinin 1 fıkrasının ikinci cümlesine göre bir şart olup olmadığı sorunu durmaktadır. Hükümetin ve başvurucuların da görüşüne katıldığı Komisyon, Birinci Protokolün 1. maddesini, bir Sözleşmeci Devletin egemenlik yetkisi içinde bulunan bir kimsenin mülkiyetinin elinden alınması için gerekli şartlardan biri olarak tazminat ödemeyi zımnen gerektirdiği şeklinde yorumlamıştır.
Komisyon gibi Mahkeme de, Sözleşmeci Devletlerin hukuk sistemlerinde kamu yararıyla tazminat ödenmeksizin mülkiyetin elden alınmasının, burada söz konusu olmayan amaçlarla, sadece istisnai durumlarda haklı görülmekte olduğunu gözlemlemektedir. Buna eşdeğer bir prensip bulunmadıkça, Birinci Protokolün 1. maddesinin getirdiği mülkiyetin hakkının korunması büyük ölçüde hayali ve etkisiz kalacaktır.
Bu bağlamda Mahkeme, bir kimseyi mülkiyetinden yoksun bırakan bir işlemin, hem fiilen ve hem de prensip olarak sadece "kamu yararıyla" meşru bir amacı izlemek zorunda olmadığını, ama aynı zamanda gerçekleştirilmek istenen amaç ile kullanılan araçlar arasında makul bir orantılılık ilişkisi de bulunması gerektiğini hatırlatır. Bu ikinci şart, yukarıda geçen Sporrong ve Lönnroth kararında, toplumun genel menfaatlerinin gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gerekleri arasında kurulması zorunlu "adil denge" kavramıyla ifade edilmiştir (bk. Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 69). Eğer bir kimse "münferit ve aşırı bir külfet"e katlanmak zorunda bırakılmış ise, gerekli denge kurulamaz (bk. Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 73). Mahkeme o kararda, birinci fıkranın birinci cümlesindeki mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma genel kuralı bağlamında bunları söylemiş olmakla birlikte, bir bütün olarak "bu denge arayışının ... Birinci Protokolün 1. maddesinin yapısında yansıtıldığına" işaret etmiştir (bk. aynı yer parag. 69).
Açıktır ki tazminat şartları, tehlikeye giren çeşitli menfaatler arasında adil bir denge kurulup kurulmadığının ve özellikle mal veya mülkünden yoksun bırakılan bir kimseye orantısız bir külfet yüklenip yüklenmediğinin değerlendirilmesinde esaslı bir unsurdur.
E. Tazminat standardı
121. Mahkeme ayrıca, Komisyonun tazminat standardına dair görüşünü de kabul etmektedir. Buna göre, mülkiyetin değeriyle orantılı bir miktar ödemeksizin mülkiyetin elden alınması, normal şartlarda, Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından haklı görülemeyecek orantısız bir müdahale oluşturur. Bununla birlikte Birinci Protokolün 1. maddesi, her durumda tazminatın tam olarak ödenmesi hakkını güvence altına almamaktadır; çünkü ekonomik reform tedbirlerinin veya daha geniş bir sosyal adaleti gerçekleştirmeye yönelik tedbirlerin izlediği "kamu yararı" meşru amacı, tam piyasa değerinden daha az bir ödeme yapılmasını gerektirebilir (bk. yukarıda geçen James ve Diğerleri kararı, parag. 54).
Bu bağlamda başvurucular, millileştirme ile kamusal amaçlarla arazinin zorunlu temliki gibi mülkiyetin başka şekillerde Devlet tarafından elden alınması arasında, tazminat standardı bakımından ayrım yapılamayacağını iddia etmişlerdir.
Mahkeme bu görüşe katılamamaktadır. Bu iki kategorik durumda, hem elden alınan mülkiyetin niteliği ve hem de elden alınma koşulları, şahısların kamu yararına konu olan şahısların özel menfaatleri arasında, adil bir dengenin kurulması sırasında, haklı olarak dikkate alınabilecek değişik unsurlar ortaya çıkabilir. Örneğin, bütün bir sanayi kolunun millileştirilmesi amacıyla büyük sanayi kuruluşlarının değer tespiti, zorunlu olarak temlik edilen bir arazinin değer tespitinden daha karmaşık bir işlem olup, normal şartlarda ülkenin her yerinde bu kapsama giren bütün işletmelere uygulanabilecek özel bir mevzuat çıkarılmasını gerektirir. Buna göre bir millileştirmenin gerektirdiği tazminat standardı, yukarıda söylenen adil dengenin her zaman sağlanması koşuluyla, mülkiyetin diğer şekillerde elden alınması hallerinin gerektirdiğinden daha farklı olabilir.
122. Başvurucular, Devletin mal sahibini mülkiyetinden yoksun bırakıp bırakmama konusunda karar verirken bir takdir alanına sahip olduğuna itiraz etmemekle birlikte, Komisyonun bu öncülden, Devletin mülkiyetin elden alınmasıyla ilgili hükümleri ve şartları belirlerken, geniş bir takdir hakkına sahip olduğu sonucuna varmasının hatalı olduğunu savunmuşlardır.
Mahkeme bu savunmayı kabul edememektedir. Bir millileştirme yasası çıkarılmasıyla ilgili bir karar, demokratik bir toplumda fikirlerin tabi ki geniş ölçüde farklılaştığı çeşitli meselelerin ele alınmasıyla ilgili olacaktır. Ulusal makamlar, kendi toplumları ve onun ihtiyaçları ile kaynakları hakkında doğrudan bilgi sahibi oldukları için, bu alanda hangi tedbirlerin daha uygun olduğunu takdir etme konusunda uluslararası bir yargıca göre daha iyi bir konumdadırlar; bu nedenle ulusal makamların takdir alanı geniş olmalıdır. Mahkemeye göre tazminat hükümlerini, verilen bir millileştirme kararından ayırmak yapay bir girişim olur; çünkü ikincisini etkileyen faktörler, zorunlu olarak birincisini de etkiler. Buna göre Mahkemenin mevcut davadaki denetim yetkisi, tazminat konusunda verdiği kararların Birleşik Krallığın geniş takdir alanı dışında kalıp kalmadığını belirlemekle sınırlıdır. Mahkeme bu bağlamda, yasama organının hükmü açıkça makul bir temelden yoksun olmadıkça, onun hükmüne saygı gösterecektir.
F. Başvurucular için hükmedilen tazminat Mahkemenin belirlediği standarda uygun mudur?
1. Bütün başvurucular için ortak konular
(a) Olaya yaklaşım
123. Başvurucular, Komisyon raporunda tazminat sistemine sadece 1977 tarihli Yasanın düzenlediği kadarıyla bakılmış olmasını eleştirmişlerdir; başvuruculara göre Komisyon, daha çok bu sistemin uygulanmasının sonuçlarını incelemiş olması gerekirken, bunu yapmamıştır.
Öte yandan Hükümet, mevzuatta düzenlenen değer tespit yöntemi doğru bir yöntem ise, bu yöntemin gerçek ve etkili bir tazminat verilmesi sonucunu doğuracağını savunmuştur. Hükümete göre millileştirilen mülkiyetin değeri, sadece doğru bir değer tespit yönteminin uygulanmasıyla belirlenebilir.
124. Mahkeme, bireysel başvurudan kaynaklanan bir davada mümkün olduğu kadar önündeki somut olayı incelemekle yetinmelidir (bk. diğer bir çok karar arasında 28.05.1985 tarihli Ashingdane kararı, parag. 59). Mevcut davada başvurucuların, 1977 tarihli yasanın, ellerinden alınan mülkiyetin değeriyle makul ilişkisi olmayan bir tazminat ödenmesi sonucunu doğurmuş olduğundan şikayet etmişlerdir. Bu durum, mevzuatın hem şartları ve hükümleri ve hem de sonuçlarıyla ilgile meseleler ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle Mahkeme dikkatini ilk önce itiraz konusu mevzuata karşı yöneltmelidir; mevzuatın uygulamadaki sonuçları ise, Parlamentonun önceden belirlemesi gereken ve millileştirilen şirketlere uygulanan şartlar ve hükümler bağlamında ele alınmalıdır.
(b) 1977 tarihli Yasayla kurulan sistem
(i) Hisse değerlerine (shared value) dayanan tazminat
125. Parlamento, tazminatın millileştirilen şirketlerdeki hisselerin değeri esas alınarak belirlenmesine karar vermiştir. 1977 tarihli Yasaya göre, kamunun mülkiyetine geçen şey hisseler olduğundan, başvurucular tarafından da itiraz edilmeyen bu karar, Mahkemeye de uygun görünmektedir. Dahası, özellikle vergi alanında hisselerin değerini tespit eden yerleşik teknikler bulunmaktadır.
Tazminata esas alınabilecek başlıca alternatif, mevcut varlığın (underlying assets) değeri olabilirdi; fakat Hükümetin de işaret ettiği gibi, nominal değerin muhasebesinde değişik uygulamalar bulunduğundan, söz konusu varlığın yeniden değer tespiti, masrafa ve zaman kaybına yol açacaktı. Ayrıca değer tespitinde, bir şirketin başarılı bir şekilde kazanmaya devam etmesi, işletmenin varlığından bazen daha önemli bir faktör olabilir. Her halükarda seçilen değer tespit yöntemi, diğer faktörlerin yanında varlık değerlerinin de dikkate alınmasına imkan vermiştir (bk. yukarıda parag. 36).
126. Böylece Mahkeme, Parlamento kararının, prensip olarak Birinci Protokolün 1. maddesinin gerekleriyle bağdaşmaz olmadığı sonucuna varmaktadır.
(ii) Değer tespit yöntemi olarak Borsadaki hipotetik piyasa fiyatı (kotasyonu)
127. 1977 tarihli Yasa, Londra Borsasında listelenmiş olan senetlerin tazminatı için "taban değer"in, Referans Dönemi (Reference Period) boyunca haftalık fiyat ortalaması olmasını öngörmüştür. Listeye girmemiş senetlerin "taban değeri" ise, Referans Dönemi (bk. yukarıda parag. 19) boyunca, Borsada listeye girmiş olsalardı sahip olacakları taban değerdir. Bütün şikayetleri bu ikinci kategori hisselerle ilgili olan başvurucular, öngörülen yöntemin değer tespit esası için çarpıtılmış ve yanlış bir yöntem olduğunu savunmuşlardır.
128. Değer tespit bakımından piyasa fiyatı açıklanmamış hisselerin sanki açıklanmış gibi işlem görmesi karmaşıklık içerse bile, Mahkeme seçilen yöntemin başka bir avantajı olduğunu kaydetmektedir. Bir Borsa yatırımcısının söz konusu şirket hakkında sahip olabileceği izlenimine dayanan bu yöntem, önceki ve gelecekteki kazançlar, varlık desteği, temettü hasılatı ve piyasa fiyatı açıklanmış hisselerin bedeli ile karşılaştırılabilme gibi, bütün ilgili faktörlerin dikkate alınmasına imkan vermiştir (bk. yukarıda parag. 36 ve 97). Bu yöntem ayrıca daha önce Birleşik Krallıkta 1949 ve 1967 tarihli Demir ve Çelik Yasalarında uygulanmış bir yöntemdir.
Başvurucuların da işaret ettiği gibi bu sistem, girişimciler için mevcut olduğu varsayılan bilgiye başvurmak suretiyle, ilk aşamada, bazıları değer tespit referans döneminden öncesiyle ilgili bulunan daha önce yayınlanmış materyallerin dikkate alınmasını gerektirdiği doğrudur. Ancak uygulamada söz konusu hisseler, listeye girmiş olsaydı kağıt piyasası için sağlanmış olabilecek diğer bilgiler için de varsayımlar kurulmuş ve günceleştirilmiştir (bk. yukarıda parag. 97). Ayrıca seçilen bu yöntem, tazminatın müzakeresi sırasında, bir şirketin Referans Döneminden sonra gelecekteki muhtemel kazançlarının göz önünde tutulmasını engellememektedir.
129. Başvurucular hisselerinin bedelini, satmak isteyen ile satın almak isteyen arasında özel anlaşmayla yapılan bir satışın sağlayacağı gelire göre hesaplayan bir yöntemin, daha uygun bir yöntem alacağını belirtmişlerdir. Ne var ki Komisyon gibi Mahkeme de, bu esasa göre hazırlanan ve başvurucular tarafından sunulan değer tespitlerinde bile, piyasa fiyatı belirlenmiş benzer durumdaki hisselerle ve özellikle bu amaç için seçilmiş uygun bir bedel/kazanç oranıyla karşılaştırılmak zorunda olduğunu gözlemlemektedir.
Tazminatın, hisselerin büyük veya kontrol eden oranını temsil eden bir unsur içermeyen Borsa farazi piyasa fiyatı yöntemiyle değerlendirilmesinden (ki, bu konu aşağıda 148-150. paragraflarda ele alınacaktır) ayrı olarak, yöntemler arasındaki başlıca fark, özel anlaşmayla satın alıcının, bir şirket hakkında bir Borsa yatırımcısına göre daha tam bir bilgiye sahip olabileceğinin varsayılmasıdır (bk. yukarıda parag. 98). Ancak Mahkeme, bu farklılığın, Birleşik Krallığın Borsadaki hipotetik piyasa fiyatı yöntemini seçmekle, gayri makul ve takdir alanı dışında hareket ettiği sonucuna varmasını sağlayacak güçte olmadığını düşünmektedir. Söz konusu bu özel sanayilere girmiş olan bir şirketin, hisselerinin büyük oranını satın almaya istekli bir alıcının bulunabileceği varsayımında da bir yapaylık bulunduğunu düşünenler için, durum özellikle böyledir.
130. Bu nedenle Mahkeme, tartışma konusu yönteme başvurmanın prensip olarak Birinci Protokolün 1. maddesini ihlal etmediği sonucuna varmaktadır.
(iii) Referans Dönemi (Reference Period)
131. Başvurucuların aldıkları tazminat, sahip oldukları hisselerin 1977 tarihli Yasayla belirlenen Referans Dönemindeki, yani 1 Eylül 1973ten 28 Şubat 1974e kadar olan dönemdeki değerine dayandırılmıştır. Bu dönem, hisselerin resmen devrinden üç yıldan fazla bir süre öncesine karşılık gelmektedir (bk. yukarıda parag. 18). Başvurucular ise tazminatın, elden alınan mülkiyetin değeriyle "makul bir ilişki içinde olması" için, elden alınma tarihindeki değerin dikkate alınarak takdir edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Hükümet, değer tespit için referans dönemi belirlerken, hisselerin değerinin millileştirme veya tazminat hükümlerinin ilanıyla çarpıtılmamış olduğu bir dönem olması koşuluyla, sıra dışı olmayan ve mümkün olduğu kadar yakın bir tarihi kapsayan bir dönemi bulmak istemiştir. Çünkü tecrübeler, bu tür bir ilanın söz konusu malın değerini etkilediğini, bu etkilerden uzak olan objektif bir değer tespitinin, ancak değer tespit tarihinin veya döneminin ilandan önceki bir tarih veya dönem olması halinde sağlanabileceğini göstermiştir.
132. Mahkeme ilk önce Referans Döneminin, İşçi Partisi Hükümetinin seçilme tarihinde sona erdiğini kaydeder (bk. yukarıda parag. 10 ve 19). Her ne kadar başvurucular 1977 tarihli Yasa Kraliyetten onay alıncaya kadar hangi işletmelerin kamuya geçecek olduğunun kesin olarak bilinmediğine işaret etmiş olsalar da, bu tarih, millileştirme tarihinin gerçekleştiği tarihtir.
Başvurucular, hisseleri devir gününden (vesting day) daha önceki bir dönemi, referans dönemi olarak seçmeyi haklı kılan tek şeyin, millileştirmenin veya millileştirme kaygısının mülkiyetin değeri üzerinde sebep olacağı yapay etkiden uzak tutmak olduğunu savunmuşlardır. Başvurucular mevcut olayda millileştirme ihtimalinin kendilerine ait şirketlerin malvarlığı veya karları üzerinde bir etkide bulunmadığını ve bunun hisseler üzerinde yaratabileceği her hangi bir etkinin, farazi piyasa fiyatı yöntemiyle hesap dışı bırakılabileceğini iddia etmişlerdir.
Mahkeme, hisselerin değerini çarpıtma ihtimalinin, olaydan sonra ortaya çıkan bilgilerle daha önceden değerlendirilemeyeceğine işaret edecektir. Mahkemeye göre Hükümet, yasanın hazırlığı ve kabulü sırasında millileştirme programının, temlik edilecek hisselerin değeri üzerinde çarpıtıcı bir etkiye sahip olacağını varsaymakla, gayri makul hareket etmemiştir. Gerçekten de, o tarihte varolan koşullarda ve özellikle Financial Times Genel Sanayi Hisse Indeksinin (bk. yukarıda parag. 93) gösterdiği gibi hisselerin değerinin Şubat 1974ten sonra düştüğü bir ortamda, değer tespit için bundan daha sonraki bir referans döneminin seçilmesi hiç kimse tarafından hoş karşılanmayacaktı.
133. Mahkeme ayrıca, devir tarihinden önceki bir dönemin değer tespiti yapmak için referans dönemi olarak kullanılmasına dair örnekler bulunduğunu not etmektedir.
O halde böyle bir sistem, başvurucuların dayandığı ve adil ve makul tazminat sağladığını kabul ettikleri Birleşik Krallıktaki önceki millileştirme yasalarına içselleştirilmiştir. Hükümetin de işaret ettiği gibi o yasaların hiç birinde, sistemin işleyişinden önce fiyatların veya değerlerin gerçekten çarpıtılmasına dair bir koşul yer almamıştır.
134. Başvurucular ayrıca, uluslararası hukuk davalarında değer tespit için devir gününe göndermeler yapılmış olduğunu vurgulamışlardır. Ancak Mahkeme, bu göndermeleri ikna edici görmemektedir. Zikredilen davalardan bir kısmında, mevcut davayla karşılaştırılabilir meseleler bulunmamaktadır; dahası, bir çok uluslararası davada millileştirme ilanı ile mülkiyetin elden alınması, aslında tek ve aynı gündür; bu durum, millileştirme tehdidinin çarpıtmaya sebep olabileceği bir dönemin bulunmaması sonucunu doğurmuştur. Her halükarda uluslararası uygulama, sadece devir gününün değer tespit için esas alınabileceğini göstermemektedir.
135. Bu gerekçelerle, Mahkemeye göre Referans Döneminin seçilmesi, kural olarak Birinci Protokolün 1. maddesine aykırı değildir.
(iv) 1977 tarihli Yasayla kurulan sistem hakkında varılan sonuç
136. Bu nedenle Mahkeme, 1977 tarihli Yasayla kurulan tazminat sisteminin unsurlarından hiç birinin, kural olarak Birinci Protokolün 1. madde hükümleri bakımından kabul edilemez sayılamayacağı sonucuna varmaktadır.
(c) 1977 tarihli Yasayla kurulan sistemin sonuçları
(i) Giriş
137. Başvurucular, hükmedilen tazminat ile millileştirilen işletmelerin Devir Günündeki gerçek değeri arasında çok büyük bir orantısızlık bulunduğuna ilişkin iddialarını desteklemek üzere, Mahkemeye bazı belgelerin kopyalarının sunmuşlardır. Hükümet bu belgeler üzerinde genel olarak bir yorumda bulunmamakla birlikte, belgelerin doğruluğunu kabul ettiği şeklinde anlaşılmaması gerektiğini belirtmiştir (bk. yukarıda parag. 39).
Mahkeme, esas itibarıyla iddia konusu orantısızlığın, 1977 tarihli Yasayla kurulan sistemin üç genel sebebe yüklenebilir olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme bu sebepleri sırasıyla inceleyecektir.
(ii) Şirketlerde 1974 ile 1977 tarihleri arasındaki gelişmeler için bir tazminat ödenmemesi
138. Başvurucular, adil bir tazminat alamadıklarını, çünkü 1977 tarihli Yasa gereğince millileştirilen şirketlerdeki hisselerin, Referans Dönemindeki değerlerine göre değer tespit yapıldığını iddia etmişlerdir. Başvurucular bu yasa hükmünün, Devir Gününe kadar şirketlerde meydana gelebilecek gelişmeler için ve özellikle mevcut davaya konu olan işletmede meydana gelen büyüme için bir tazminat ödemekten kaçınma sonucunu doğurduğunu iddia etmişlerdir.
Komisyon ise Birleşik Krallık Parlamentosunun, millileştirme sürecinin başlamasından sonraki artışı tazmin edilmesi gerekli olmayan bir artış olarak görmekle, Birinci Protokolün 1. maddesinin sınırları içinde kaldığı görüşündedir.
139. Başvurucuların bu şikayeti, Mahkemenin aşağıdaki tespitlerde bulunmasını gerektirmektedir:
(a) Bir millileştirme tedbiri kabul edildiğinde, başvurucuların da hak verdikleri gibi, tazminat hükümlerinin önceden tespit edilmesi asıldır. Bu sadece hukuki belirginliğin bir gereği değildir; fakat ayrıca tazminatın, çok sayıda işletmenin söz konusu olduğu bir yerde, olayın şartlarına veya her bir olayda, takdirini dilediği gibi kullanabilecek olan Hükümetin takdir ve tespitine bırakılması pratik de değildir. Mahkeme, bir dereceye kadar, henüz kurulmamış bir esneklikle yumuşatılmış olsa bile, bütün ülkede ilgili şirketlere uygulanabilir nitelikte genel bir formülün, daha başlangıçta belirlenmesinin gerekli olduğunu kabul etmektedir.
(b) Referans Dönemindeki değerleri esas alan bir tazminat, sadece durumları o tarih ile Devir Günü arasında ilerlemiş olan şirketler bakımından değil, ama aynı zamanda durumları gerilemiş olan şirketler bakımından da ödenebilir bir tazminattır. Böylece kamu sektörü, sadece değer artışından doğan getirileri elde etmemiş, fakat değer azalmasının külfetini de çekmiştir. Başvurucuların da işaret ettiği gibi, yasanın çıkarılma sürecinde belirli şirketler, millileştirme programından çıkarılabilirlerdi; aslında borçlarını ödemeyecek durumda bulunan Drypool Group Ltd., bu şekilde programdan çıkarılmıştır (bk. yukarıda parag. 14-15). Ancak bu tekil olay işin sonunda, millileştirilmiş şirketler bakımından kamu sektörü için bir tehlike bulunduğu gerçeğini değiştirmemektedir; aslında, mevcut davayla ilgili olmayan millileştirilmiş başka bazı şirketlerin değerinin, 1974 ile 1977 arasında düştüğü görülmektedir.
(c) Söz konusu dönemde, başvurucuların şirketlerinin değerlerinde artış meydana gelmiş olması, kısmen kendilerinin göstermiş oldukları çabalara ve özellikle hissedarlarına karşı olan yasal yükümlülüklerini yerine getirmiş olmalarına bağlanabilir. Ancak kısmen de, millileştirmenin gerçekleşiyor olması ve Hükümetin bu şirketlerin yaşamlarını sürdürmeleri için mali yardımda bulunması gibi, başvurucuların kontrolü dışındaki çok çeşitli faktörlere de bağlanabileceği göz ardı edilemez.
(d) Borsadaki hipotetik piyasa fiyatı şeklindeki değer tespit yöntemi gereğince, şirketlerin durumlarında gelecekte meydana gelecek gelişmeler, Referans Döneminde basiretli bir yatırımcı tarafından öngörülebildiği ölçüde, "ilgili faktörler"den biri olarak dikkate alınmıştır (bk. yukarıda parag. 97).
140. Başvurucular Mahkeme önündeki duruşmada, tazminat miktarının adil olmasını sağlama görevinin, devam eden bir görev olduğunu vurgulamışlardır. Başvuruculara göre, başlangıçta seçildiği zaman adil bulunan bir tazminat formülü, burada olduğu gibi, daha sonraki gelişmelerin bir sonucu olarak adil olmaktan çıkınca, değiştirilmelidir.
141. Mahkeme, Referans Dönemi ile Devir Günü arasındaki uzun aralığın, mevcut davada başvurucular tarafından yapılan eleştirilerle tamamen aynı eleştirilerin yapıldığı ve her noktanın tartışıldığı (bk. yukarıda parag. 13 ve 16) tam olarak işleyen demokratik parlamenter sürecin bir sonucu olduğunu gözlemlemektedir. Özellikle, araya giren gelişmelerin dikkate alınması için yasal tazminat formülünü değiştirme olasılığı, bütünüyle tartışılmış ve reddedilmiştir.
142. Mahkemeye göre, geçmişteki bu olayların kendileri belirleyici olmamakla birlikte, zamanında yapılan tartışmalarda, önerilen sistemin değiştirilmesi halinde aşağıdaki güçlüklerin meydana gelebileceğine dikkat çekilmiştir:
(a) Yapılabilecek her hangi bir değişiklik, başlangıçta tercih edilen tazminat formülüyle oluşturulan hukuki kesinliği zayıflatacaktır.
(b) Açıklanan tazminat hükümleri, hisse alış verişinin meydana gelmesine dayanan belirli bir beklenti yaratmıştır.
(c) 1974 ile 1977 yılları arasında Financial Times Genel Sanayi Hisse İndeksi düzensiz olarak değişmiştir; bu İndeks, o sıralarda ve özellikle Referans Döneminin sonu ile tazminat hükümlerinin ilk kez açıklandığı Mart 1975 arasında, Referans Döneminin sonunda ulaşılan sayıların altında kalmıştır (bk. yukarıda parag. 93). O halde farklı bir tarihin veya dönemin seçilmesi, eski hak sahiplerinin dezavantajına olabilecektir; aslında başlangıçta seçilen referans döneminde kalınması, hak sahiplerinin borsa fiyatlarındaki düşüşün doğuracağı olumsuz etkiye karşı korunmalarını sağlamıştır.
(d) Mahkeme daha önce, Birleşik Krallık Hükümetinin başvurucuların hisselerinin değer tespitinin çarpıtılmadan kurtulmasını sağlamak amacıyla, millileştirmenin açıklanmasına ön gelen bir değer tespit referans dönemi seçmekle, gayri makul hareket etmediğini gözlemlemişti (bk. yukarıda parag. 132). Çarpıtma tehlikesi, hisseler kamunun eline geçinceye kadar varlığını sürdürdüğünden, başlangıçtaki tazminat hükümlerini değiştirerek daha ileriki bir referans döneminin tercih edilmesi, bu etkilerin gerçekleşmesine imkan verecekti.
143. Mahkeme davanın bu yönü bakımından sonuca varırken, millileştirmenin Devlete geniş bir takdir alanı bırakılması zorunlu ekonomik nitelikte genel bir tedbir olduğu (bk. yukarıda parag. 122) ve ortak bir tazminat formülü düzenleyen bir yasanın benimsenmesini gerektirdiği (bk. yukarıda parag. 139) konusundaki görüşlere özel bir önem vermektedir. Ayrıca 1977 tarihli Yasayla kurulmuş olan sistem, kural olarak, Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından kabul edilemez görülmemiştir (bk. yukarıda parag. 136). Bu faktörler ve ayrıca bir bütün olarak yukarıda 139 ve 141-142. paragraflarda belirtilen görüşler nedeniyle Mahkeme, takdir alanını kullanırken makul sınırlar içinde kalan Birleşik Krallığın, ilgili şirketlerde daha sonra meydana gelebilecek gelişmeler için tazminat verilmesi konusunda bir madde kabul etmeme kararının, yeterince sağlam gerekçeleri bulunduğu görüşündedir.
(iii) Enflasyon için tazminat bulunmaması
144. Başvurucular, 1977 tarihli Yasanın, tazminatı Referans Dönemindeki hisse değerleriyle sabitlediğini ve bu tazminatın bir kaç yıl geçinceye kadar ödenmediğini belirtmişlerdir. Başvurucuların iddiasına göre, bu olaylara birbirleriyle bağlantılı olarak bakılınca, adil bir tazminat alamadıkları görülmektedir; çünkü yüksek enflasyonunun bulunduğu bir dönem olan 1974 ile tazminatı ödeme tarihi arasında paranın değerindeki düşüş (bk. yukarıda parag. 92) dikkate alınmamıştır.
145. Bu şikayete temel teşkil eden olaylar bakımından Mahkeme, tazminatın Devir Gününden itibaren, İngiltere Bankasının asgari kredi faiz oranının ortalamasına yakın bir oranda faiz içerdiğini (bk. yukarıda parag. 21/a ve 94), böylece bu tarihten ödeme tarihine kadar bir dönem için, enflasyona karşı bir koruma sağladığını gözlemlemektedir. Ayrıca bütün başvurucular, Devir Gününden sonra tazminatın bir kısmını almışlar ve tazminat miktarının kesinleşmesini beklemek zorunda kalmamışlardır (bk. yukarıda parag. 45, 53, 64, 69, 75, 82 ve 91).
Yine başvurucular, Referans Dönemi ile Devir Günü arasındaki dönem bakımından da yatırımlarının gelirinden yoksun bırakılmamışlardır; çünkü bu dönem bakımından da sahip oldukları hisselerin temettü hakları devam etmiştir. 1977 tarihli Yasada yer alan koruyucu hükümlerin bu konuda kısıtlamalar getirdiği doğrudur; fakat geniş anlamda bu hükümler, bu tür temettülerin miktarını Referans Döneminden hemen önceki dönemde ödenen miktarla sınırlamaktan öteye gitmemiştir (bk. yukarıda parag. 23). Dahası, Sanayi Bakanının izniyle daha yüksek bir oran ödenebilmiştir.
146. Mahkemeye verilen bilgilere göre hisse fiyatları, Referans Dönemi ile Devir Günü arasındaki dönemde, Perakende Satış Fiyat İndeksi ile aynı ölçüde artmamıştır (bk. yukarıda parag. 92-93). Bu durumda tazminatın bu İndekse göre ayarlanması, başvuruculara, diğer yatırımcıların hisseleri için mevcut olmayan bir avantaj sağlayacaktır.
Komisyona göre tazminat, hisse fiyatlarının genel düzeyi ile ilişkilendirilmiş olsaydı, arzu edilebilecek olanın en fazlası gerçekleştirilmiş olurdu. Financial Times Genel Sanayi Hisse İndeksine göre, Referans Dönemi ile daha sonraki Devir Günü arasında hisselerin değeri arasında, genel olarak belirli bir artış olduğu doğrudur (bk. yukarıda parag. 93). Ne var ki bu tür konular hakkında sonradan ortaya çıkan bilgilerle önceden yargıda bulunulamaz; 1977 tarihli Yasa, millileştirilen hisselerin değerini Referans Dönemindeki sayılarla dondurmak suretiyle, hisse fiyat indeksinde sadece meydana gelebilecek bir artış bir kenara bırakmakla kalmamış, fakat aynı zamanda başvurucuları, aynı indekste daha sonra oluşabilecek iniş çıkışların olumsuz sonuçlarına karşı da korumuştur.
147. Bu nedenle Mahkeme, varolan bu şartlarda Birleşik Krallığın, enflasyon için tazminat ödenmesi ihtimalini hesaba katmayan hükümleri benimseme kararını, kendisinin takdir alanına giren bir kararı olarak görmektedir.
(iv) Büyük veya kontrol edici hisselerin özel değerini temsil eden bir unsur bulunmaması
148. Başvurucular sahip oldukları hisselerinin, 1977 tarihli Yasa gereğince Borsadaki hipotetik fiyat yöntemiyle değer tespiti yapıldığından ve Borsadaki bu fiyatların, hisselerin sadece küçük bir bölümü için ödenebilecek olan fiyata karşılık geldiğinden söz etmişlerdir (bk. yukarıda parag. 98). Başvurucuların iddiasına göre bu faktörler birlikte ele alındığında, kendilerinin adil bir tazminat almadığı anlamına gelmektedir; çünkü kendilerine ödenen miktarlar, söz konusu şirketlerde sahip oldukları büyük ve çoğu kez kontrol edici hisselere bağlanan özel değeri yansıtan bir unsur içermemiştir.
149. Hükümetin haklı olarak işaret ettiği gibi, bir millileştirme işlemi, müzayedeli satışa benzetilemez; millileştiren Devlet, bunu teşvikle değil, fakat zorlamayla yapmaktadır. Bu çerçevede, Mahkemeye göre başvuruculara ödenen tazminatın, bir müzayedede teklif edilecek fiyatla aynı düzeye getirilmesine gerek yoktur.
Satmak isteyen ile satın almak isteyen arasında yapılacak özel bir satış anlaşmasında, başvurucuların hisselerine karşı ödenecek fiyatın, kendilerinin sahip oldukları hisselerin büyüklüğüne bağlanabilecek özel değeri yansıtan bir unsur içerebilirdi. Ancak tazminatı bu esasa göre hesaplamak, bu kadar büyük miktardaki hisselere bir alıcının bulunabileceği varsaymak demektir ki, bu varsayım bu özel sanayiler için en azından kuşkuludur.
Son olarak Mahkeme, Birleşik Krallığın, Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından eski mal sahiplerine, millileştirilen işletmelerdeki hisselerinin sınıfına veya büyüklüğüne göre farklı muamele etme yükümlülüğü altında olduğunu düşünmemektedir; Birleşik Krallık, bütün mal sahiplerine aynı şekilde muamele edildiği taktirde tazminatın daha adilane dağıtılacağı görüşüyle hareket ederken, gayri makul davranmamıştır.
150. Bu koşullarda Mahkemeye göre, başvurucuların büyük veya kontrol edici miktardaki hisselerinin özel değerini yansıtan bir unsurun tazminata katılmamasını benimseyen bir karar, Birleşik Krallığın takdir yetkisini kullanırken makul olarak verebileceği bir karardır.
(v) 1977 tarihli Yasayla kurulan sistemin etkileriyle ilgili sonuçlar
151. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında Mahkeme, bütün başvurucular için ortak olan konular bakımından 1977 tarihli Yasayla kurulan sistemin yarattığı etkilerin, Birinci Protokolün 1. maddesine aykırı olmadığı sonucuna varmaktadır.
Mahkeme bu sonuca ulaşırken, tazminat ödeme yönteminin bazı yönlerinin, eski mal sahiplerinin avantajına olduğunu da görmüştür. Devir Gününden itibaren tazminata tahakkuk eden makul orandaki faizler ve ilk ödemeler, mümkün olan en kısa süre içinde yapılmış ve kesin miktar belirlenince geri kalan miktarlar da hemen ödenmiştir (bk. yukarıda parag. 20-21 ve 45, 53, 64, 69, 75, 82 ve 91).
2. Bazı başvuruculara özgü meseleler
152. Bazı başvurucular, yukarıda ele alınan ortak meselelerin yanında, kendi başvurularına özgü bazı faktörler nedeniyle, kendilerine verilen tazminatın, Birinci Protokolün 1. maddesinin gereklerini yerine getirmediğini iddia etmişlerdir. Hükümet tarafından karşı çıkılan ve Komisyon tarafından da reddedilen başvurucuların şikayetleri sırasıyla incelenecektir.
(a) Ödenen tazminat ile Referans Dönemi değerleri arasındaki fark (Kincaid ve Yarrow Gemi İnşaat Şirketi olayları)
153. Başvurucu Sir William Lithgow ve Yarrow PLC alternatif bir savunma olarak, aldıkları tazminatın Kincaid ve Yarrow Gemi İnşaat Şirketinde varolan hisselerinin Referans Dönemindeki değerlerine karşılık gelmediğini ileri sürmüşlerdir.
154. Mahkemeye göre bu şikayetle, esas itibarıyla 1977 tarihli Yasanın yanlış uygulandığı ileri sürülmektedir.
Ancak, müzakerelerin sonunda Sanayi Bakanlığı tarafından önerilen tazminat miktarlarının, hissedarların Borsa Temsilcileri tarafından, yasal formülün sınırları içinde kabuledilebilir bir değer tespiti olduğu görüşüne katıldıkları kaydedilmelidir. Ayrıca, eski sahiplerin bu yasal formüle göre teklif edilenden daha fazla miktara hak sahibi oldukları iddiası, her iki olayda da, Temsilcileri tarafından Tahkim Kurulu önüne getirilebilirdi. Tabi ki, tartışmalı olmakla birlikte böyle bir yol, Sir William Lithgowun kendisi için açık olmayabilirdi (bk. yukarıda parag. 30). Ancak Kincaidın diğer hissedarları bu konuda bir itirazda bulunmamışlar (bk. yukarıda parag. 44) ve Lithgow aşağıda 193-197. paragraflarda gösterilen haklı gerekçelerle, 1977 tarihli Yasayla kurulmuş olan kollektif sisteme tabi olmuştur.
155. Bu koşullarda Mahkeme, yapılan anlaşmalarının sonuçlarının, yasal formülün sınırları içinde, makul değer tespitleri olduğundan kuşkulanmak için hiçbir sebep görmemektedir. Bu nedenle Mahkeme bu şikayeti reddetmektedir.
(b) Değer artış kazanç vergisinin etkisi (Kincaid olayı)
156. Sir William Lithgow, tazminat olarak aldığı Hazine Tahvilleri, alındığı zaman vergiye tabi olmamakla birlikte, satılmaları veya paraya çevrilmeleri halinde değer artış kazanç vergisine tabi olmalarından şikayetçi olmuştur (bk. yukarıda parag. 21/b ve 45). Lithgowun görüşüne göre bu tazminat, eşdeğerde bir malvarlığı edinmesine imkan vermediğinden, "etkili" bir tazminat değildir.
157. Bu şikayet Mahkemeye, sağlam temellere sahip bir şikayet olarak görünmemektedir. Komisyonun da işaret ettiği gibi başvurucu, Kincaiddeki hisselerini 1977den önce satmış olsaydı, potansiyel olarak bu tür vergilere tabi olacaktı. Hisseleri karşılığında aldığı Tazminat Tahvillerini daha önce satma veya paraya çevirme halinde aynı şeyin geçerli olması, gayri makul görülemez.
(c) Değer tespit için kazanç yönteminin kullanılması (Kincaid olayı)
158. Sir William Lithgow, Kincaiddeki olağan hisseleri için kendisine ödenen tazminatın, varlığa değil de kazanca dayanılarak ve gelecekteki kazanca değil de geçmişteki kazanca dayanılarak takdir edilmiş olmasından şikayetçi olmuştur. Lithgowun dediğine göre bu durum kendisini, diğer faktörlere atfedilebilecek değerden yoksun bırakmıştır.
159. Mahkeme kazanca dayanan yöntemin kullanılmasının, Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından uygunsuz görülebileceğini düşünmemektedir. Bu, özellikle borsa bağlamında Kincaid gibi karlı şirketlerin değer tespiti yapılırken genellikle kullanılan bir yoldur. Dahası, Kincaidin ne gelecekteki kazançları ne de varlıklıkları gözden uzak tutulmuştur; Messrs. Whinney Murray ve Co., değer tespit önerisini hazırlarken şirketin gelecekteki kazançlarını da dikkate almış (bk. yukarıda parag. 43); bu değer tespitini, varlık-destek kriteri karşısında incelemiştir.
Her şeyden öte Mahkeme, 1977 tarihli Yasanın listelenmemiş hisselerin "taban değeri"nin, "ilgili bütün faktörler" dikkate alınarak hesaplanmasını öngördüğünü (bk. yukarıda parag. 19) not etmektedir. Yasa, bu amaç için izlenecek belirli özel bir yol göstermemiş, bunu müzakerelere, anlaşma olmaması halinde de Tahkim Kurulunun vereceği karara bırakmıştır. O halde, Sir William Lithgowun kendisine bu yol açık olsa da olmasa da (bk. yukarıda parag. 154), Kincaid Hissedarlarının Temsilcisi, tazminat müzakereleri sırasında şirketin varlıklarına veya gelecekteki kazançlarına daha fazla ağırlık verilmesi gerektiği ileri sürebilirdi ve bundan tatmin olmaması halinde işi tahkime götürebilirdi. Ne var ki Hissedarların Temsilcisi hissedarlara danıştıktan sonra böyle yapmamış ve Hükümetin teklifini kabul etmiştir (bk. yukarıda parag. 44).
160. O halde bu şikayet reddedilmelidir.
(d) Değer tespit için ana-şirket-bağlantısı yönteminin kullanılması (Yarrow Gemi İnşaat Şirketi olayı)
161. Yarrow, kendisinin bir yan kuruluşu (subsidiary) olan Yarrow Gemi İnşaat Şirketindeki hisseleri için ödenen tazminatın sadece, kendisinin (Yarrowun) Referans Dönemindeki hisselerinin borsadaki fiyatına bakılarak takdir edilmiş olmasından şikayetçi olmuştur. Yarrow, yan kuruluşun ana şirket tarafından temettü ödemelerine Savunma Bakanlığı kredi hükümleri tarafından konulmuş olup Referans Döneminde de yürürlükte olan kısıtlamalar bulunduğundan söz etmiştir. Yarrowa göre bu kısıtlamalar sonucunda, kendisinin hissedarlarına temettü ödemek için gelirden yoksun bırakılmış ve böylece hisselerinin fiyatı bastırılmıştır. O halde, bu fiyat üzerinden Yarrow Gemi İnşaat Şirketinin yapılan değer tespiti, karlılığını ve gelecekteki kazancını yansıtmamış olup, bu etmenler o sırada borsa tarafından bilinmemektedir. Bu değer tespit yönteminin sonucunda ödenen tazminat, temettü kısıtlamaları nedeniyle Yarrow Gemi İnşaat Şirketinin elde tutmak zorunda kaldığı toplam 9,400,000 Sterlin karı için ek bir ödeme içermemiştir (bk. yukarıda parag. 71/a).
162. Mahkeme, mevcut olayda şikayet konusu yöntemin kullanılmış olmasının Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından kabul edilemez olduğunu düşünmemektedir. Komisyonun haklı olarak belirttiği gibi, Yarrow Gemi İnşaat Şirketi gibi ana şirketlerin toplam faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturan yan kuruluşların değer tespiti yapılırken, yan kuruluşların fiyatının dikkate alınması makuldür.
Ayrıca, 1977 tarihli Yasanın borsadaki listeye girmeyen hisselerin "taban değer"ne ulaşılması için özel bir yol öngörmemiştir. Komisyonun da işaret ettiği gibi, ana şirketin hisselerinin borsadaki fiyatı, dikkate alınması gereken "ilgili faktörler"den sadece biridir (bk. yukarıda parag. 19). Buna göre Yarrow Gemi İnşaat Şirketi Hissedarlarının Temsilcisi müzakereler sırasında bu faktöre çok fazla, yan kuruluşun gelirlerine, kazançlarına ve elde bulundurduğu karına çok az ağırlık verildiğini savunabilirdi. Gerçekten de Mahkeme, millileştirilen şirketlerin değer tespiti üzerinde Savunma Bakanlığının kredi hükümlerinin etkisinin "ilgili bütün faktörler" terimi içine gireceği Parlamento görüşmeleri sırasında Hükümet namına belirtildiğini kaydetmektedir. Yine Hissedarların Temsilcisi müzakereler sırasında bu nokta üzerinde tatmin olmamış idiyse, meseleyi tahkim kurulu önüne getirebilirdi. Ancak, Hükümetin teklifini kabul eden Yarrowa danıştıktan sonra, bu yola gitmemiştir (bk. yukarıda parag. 74).
Son olarak, bu değer tespit yönteminin etkileri konusunda Mahkeme, Yarrow hisselerinin borsadaki fiyatına ek olarak, yan kuruluşun gelirleri, gelecekteki kazançları ve elindeki kar için de Hükümetin bir miktar ödeme yapmış olması gerektiğini görmektedir; çünkü toplam olarak ödenen 6,000,000 Sterlin, Referans Döneminde toplam değeri 4,800,000 Sterlin olan Yarrowun toplam sermayesini aşmaktadır (bk. yukarıda parag. 71/c ve 74). Mahkemeye göre, Yarrow Gemi İnşaat Şirketinin hem Savunma Bakanlığının kredi vermesi biçiminde ve hem de gemi yapım teşvikleri biçimde Hükümetin mali yardımına bağımlı olması (bk. yukarıda parag. 71/a), bu başlıklar için tam bir tazminat ödenmiş olamamasını haklı kılmaktadır.
163. Bu nedenle Mahkeme, bu şikayeti kabul edememektedir.
(e) Koruyucu hükümlerin işleyişi (BAC olayı)
164. İngiliz Electric ve Vickers Şirketi, 1977 tarihli Yasanın koruyucu hükümlerine göre, kanun gereği ödenmiş toplam 19,700,000 Sterlin temettünün BACtaki hisselerinin "taban değeri"inden indirilmiş (bk. yukarıda parag. 22-24 ve 61-62) olması nedeniyle şikayetçi olmuştur. Bu başvurucuya göre, söz konusu indirim haksız olup, özellikle 1973-1976 tarihleri arasındaki hisse gelirlerinden yoksun bırakmıştır.
165. Mahkeme, söz konusu temettülerin 28 Şubat 1974 tarihinden sonra alınan kararlar gereğince, yani koruyucu hükümlerin yürürlüğe girdiği tarihten sonra ödendiğini kaydetmektedir. Temettüler Sanayi Bakanlığı tarafından onaylanmış olsaydı, indirim yapılmayacaktı (bk. yukarıda parag. 22). Ne var ki ufak istisnalar dışında, BAC Hissedarlar Temsilcisinin tazminat müzakereleri sırasında meseleyi ortaya attığı tarihe kadar (bk. yukarıda parag. 62) bu tür bir onay istenmemiştir.
Ayrıca, söz konusu indirimin 1977 tarihli Yasa hükümlerine aykırı olduğu gösteren her hangi bir şey yoktur; çünkü aksi olsaydı, Hissedarlar Temsilcisi meseleyi Tahkim Kurulu önüne getirebilirdi; ama getirmemiştir.
Son olarak Mahkeme, koruyucu hükümlerin tamamen gayri makul olmadığını gözlemlemektedir; çünkü millileştirilen işletmelerin varlıklarının, Referans Dönemi ile Devir Günü arasında dağıtılmasını önlemek gerekliydi (bk. yukarıda parag. 22). Ödenen gelir açısından bakıldığında da Mahkeme, bu hükümlerin uygulanmasının sonuçlarının Birinci Protokolün 1. madde hükümleri bakımından gayri makul olmadığını düşünmektedir. Bunun geniş anlamda sonucu, Referans Dönemi sonrası temettü miktarlarının, Bakanlığın takdiri yetkisine tabi olarak, hemen önceki dönemde ödenen miktarla sınırlı olmasıdır (bk. yukarıda parag. 23). Bu şekilde temettü düzeylerinde istikrarın sağlanması, millileştirilen bir şirketin servetinde Referans Döneminden sonra bir yükselmenin, kamu sektörünün tıpkı düşüş riskini taşıması gibi, menfaatine olabilecek bir artış kavramıyla tutarlıdır (bk. yukarıda parag. 139/b).
166. Bu nedenle Mahkeme, bu şikayetin de reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
(f) tazminatın geç ödendiği ve bu dönemde yeterli ödeme yapılmadığı iddiaları (Vickers Gemi İnşaat Şirketi olayı)
167. Vickers şirketi tazminatın geç ödendiğinden ve bu dönemde yapılan ödemenin yeterli olmadığından şikayetçi olmuştur, ki bu konuların yeniden yapılan planların uygulanmasını geciktirdiği söylenmiştir.
168. Mahkeme, Parlamento görüşmelerine bakarak (bk. yukarıda parag. 12-16) 1977 tarihli Yasanın tartışmalı bir niteliğe sahip olduğunu kaydeder. Kraliyet Onayı aldığı 17 Mart 1977 tarihine kadar, Yasanın alacağı şekil konusunda bir kesinlik yoktur; o nedenle bu tarihten önce tazminat müzakerelerini başlatmak imkansızdır. Vicker Gemi İnşaat Şirketinin müzakereleri 26 Eylül 1980 tarihinde sonuçlanmış olup, son ödeme bu tarihten hemen sonra yapılmıştır; bu şikayet bakımından dikkate alınması gereken süre, Devir Gününden (1 Temmuz 1977) hesaplaşma tarihine kadar, yaklaşık üç yıl dört aydır (bk. yukarıda parag. 76 ve 81-82).
Bu olayda resmi müzakereler Haziran 1978de başlamıştır; ancak Kraliyet Onayından bu tarihe kadar süre, sadece Messrs. Whinney Murray ve Ortaklarının değer tespit raporunun hazırlanması için değil, tek yatırımcı olarak Vickers Gemi İnşaat Şirketinin iştirak payı ile ilgili mali verilerin hesaplanması için geçmiştir (bk. yukarıda parag. 33 ve 79-80). Bunlar karmaşık konulardır. Yine, Eylül 1979 ile Eylül 1980 arasındaki dönem, Vickers Gemi İnşaat Şirket Hissedarları Temsilcisinin Tahkim Kuruluna başvurması nedeniyle geçmiştir (bk. yukarıda parag. 81). Bu koşullarda millileştirilen teminatların hacmi dikkate alındında Mahkeme, on beş ayı müzakerelerle geçen toplam sürenin gayri makul olmadığı sonucuna varmaktadır.
169. Bu dönemde yapılan ödemeler bakımından ise, ödemelerin koşulsuz yapıldığı (bk. yukarıda parag. 20) ve böylece miktar bakımından da zorunlu olarak sınırlı olduğu hatırlatılmalıdır. Dahası Vickers, resmi müzakerelerin başladığı tarih olan Kasım 1978den yaklaşık beş ay kadar sonra, nihai olarak anlaşılan 14,450,000 Sterlinin yarısından fazlası olan 8,450,000 Sterlin ve daha sonra tahkim süreci henüz devam ederken Mart 1980de 3,150,000 Sterlin almıştır (bk. yukarıda parag. 82). Her şeyden öte, tazminat toplamı, Devri Gününden (bk. yukarıda parag. 21/a) itibaren faiz içermiş olup, bu durum bu dönemde yapılan ödemelerin tarihlerleri dikkate alındığında, nihai ödemenin yapılmasındaki gecikmenin etkilerini hafifletici bir unsur olarak görülmelidir.
170. Bu nedenle Mahkeme, bu şikayetleri de kabul edememektedir.
(g) Brooke Marine Şirketi olayındaki Referans Döneminde uygunsuzluklar bulunduğu iddiası
171. Brooke Marine Şirketinin eski sahipleri 1977 tarihli Yasadaki tazminat hükümlerinin özellikle kendileri bakımından uygunsuz olduğunu, çünkü bu şirketteki hisselerinin değerinin Devir Gününde değil ama Referans Döneminde aleyhteki bazı anlaşmalar ve ilk kez satılacak hisseleri tahvil imkanı nedeniyle olumsuz etkilendiğini iddia etmişlerdir (bk. yukarıda parag. 89).
172. Mahkeme, bu şikayetin sürdürülemeyeceği konusunda Komisyonun görüşüne katılmıştır. İlkin, bir millileştirme tedbirinde bütün ülkede uygulanabilir nitelikte ortak bir formülün kurulması gereği bulunmaktadır (bk. yukarıda parag. 39/a); her bir şirket için en uygun değer tespit tarihinin belirlenmemiş olması, Birinci Protokolün 1. maddesine aykırı görülemez (bk. ayrıntılarda farklılıklarla birlikte, yukarıda geçen James ve Diğerleri kararı, parag. 68). İkinci olarak bu özel şikayet, esas itibarıyla değer tespitinin Devir Gününde geçerli olması gerektiği iddiasında bulunma anlamına gelmektedir; fakat Mahkeme daha önceki bir dönemin ölçü alınmış olmasının hem kural olarak hem de sonuçları bakımından Birinci Protokolün 1. maddesine aykırı olmadığı sonucuna varmıştır (bk. yukarıda parag. 136 ve 151).
(h) Ödenen tazminat ile eldeki nakit miktarı arasındaki fark (Kincaid, Vosper Thornycroft, BAC, Hall Russel ve Brooke Marine)
173. Sir William Lithgow ve Vosper Thornycroft, BAC, Hall Russell ve Brooke Marinenin eski sahipleri, aldıkları tazminat ile söz konusu şirketlerin Devir Gününde sahip oldukları nakit miktarını karşılaştırmışlardır (bk. yukarıda parag. 41/b, 47/b, 55/b, 66/b ve 84/b).
174. Mahkeme bu faktörün, uygun tazminat standardının karşılanmadığını ortaya koyduğuna ikna olmamıştır. Devir Gününde elde bulunan nakit miktarı belirleyici değildir, çünkü kamu mülkiyetine geçecek olan hisselerin değeri, millileştirme sürecinin başlamasıyla birlikte dondurulmuştur. Her halükarda bir şirketin şu andaki aktif pozisyonu sadece eldeki nakit miktarına göre değil, fakat aynı zamanda borçları ve sözleşmelerden kaynaklanan ödeyecek olduğu miktarlara göre de belirlenir (bk. yukarıda parag. 38).
G. Birinci Protokolün 1. maddesi bakımından varılan sonuç
175. Yukarıda anlatılanlar ışığında Mahkeme mevcut davada, Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğinin kanıtlanamadığı sonucunu varmaktadır.
Mahkeme, Hükümetin "1977 tarihli Yasayla getirilen tazminat hükümlerinin bazı şirketler bakımından büyük oranda adaletsiz olduğunu" açıklamış olduğu için (bk. yukarıda parag. 17) adil bir tazminat ödendiğini iddia etmenin mümkün olmadığı şeklindeki başvurucuların iddialarını kabul edememektedir. Söz konusu beyan, Hükümetin siyasal bağlamda bir düşüncesini açıklama niteliğinde olup, Mahkemenin olayı değerlendirirken belirleyici nitelikte değildir.
II. Birinci Protokol ile birlikte alınan 14. maddenin ihlali iddiası
A. Giriş
176. Başvurucuların bir kısmı, kendi olaylarına özgü etmenler nedeniyle, Birinci Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak ele alınan Sözleşmenin 14. maddesine aykırı biçimde, ayrımcılık yasağının mağduru olduklarını iddia etmişlerdir. Sözleşmenin 14. maddesi şöyledir:
"Bu Sözleşmede beyan edilen hak ve özgürlüklerin kullanılması cins, ırk, renk, dil, din, siyasal veya başka bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi her hangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın güvence altına alınır."
Hükümetin karşı çıktığı bu iddialar, Komisyon tarafında da reddedilmiştir.
177. Mahkeme, çeşitli şikayetleri sırasıyla ele almadan önce, Sözleşmenin 14. maddesinin, Sözleşmenin tanıdığı hakların ve özgürlüklerin kullanılmasında her türlü farklı muameleyi yasaklamadığını (bk. 23.07.1968 tarihli Belçikada Eğitim Dili Davası kararı, parag. 10) hatırlatır. Bu madde "benzer durumda bulunan" kişileri (tüzel kişiler dahil), ayrımcı nitelikteki farklı muamelelere karşı korumaktadır. Sözleşmenin 14. maddesi bakımından bir farklı muamele, "objektif ve makul haklılığa sahip değilse", yani "meşru bir amaç" gütmüyorsa veya "kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi" bulunmuyorsa, ayrımcı niteliktedir (bk. diğer bir çok karar arasında 28.11.1984 tarihli Rasmussen kararı, parag. 35 ve 38). Dahası Sözleşmeci Devletler, benzer durumlar arasındaki farklılıkların hukuken de farklı bir muameleyi haklı kılıp kılmadığını ve kılıyorsa hangi ölçüde kıldığını takdir ederken, belirli bir "takdir alanı"ndan yararlanırlar; bu takdir alanının kapsamı, olayın şartlarına, konusuna ve ardalanına göre değişir (aynı karar, parag. 49).
B. 1977 tarihli Yasaya göre millileştirilmiş diğer işletme sahipleriyle karşılaştırıldığında ayrımcılık iddiası
1. Değer artış kazanç vergisinin etkisi (Kincaid olayı)
178. Sir William Lithgow, elde ettiği Tazminat Tahvillerini satması halinde değer artış kazanç vergisi ödemekle yükümlü olduğunu, buna karşılık 1977 tarihli Yasa göre millileştirilen şirket niteliğindeki işletmelerin eski sahiplerinin, 1976 tarihli Finansman Yasasının "roll-over relief" hükümlerine göre (bk. yukarıda parag. 21/b ve 45) bu yükümlülüğü erteleme hakkına sahip olduklarını iddia etmiştir.
179. Mahkeme bu iddiayı kabul edememektedir. Komisyonun da işaret ettiği gibi "roll-over relief", Sir William Lithgowun sahip olduğu gibi millileştirilen bir işletme hisselerinin sadece yüzde 28ine sahip olan şirketler için mevcut olamazdı. Bu nedenle başvurucu kendisiyle benzer durumda bulunan eski mal sahiplerinden farklı muamele görmemiştir.
2. Kazançlara dayanan yöntemin değer tespit için kullanılması (Kincaid olayı)
180. Sir William Lithgow, tazminat bakımından kar getirmeyen bazı şirketlerin değer tespiti malvarlıklarına dayanılarak yapıldığı halde, Kincaiddaki olağan hisselerin değer tespitinin kazançlarına dayanılarak yapılmış olmasından şikayetçi olmuştur (bk. yukarıda parag. 36). Başvurucu, birinci yöntemin kendisinin daha lehine olduğunu ve kar getiren bir şirket olarak Kincaida ayrımcılık yapıldığını iddia etmiştir.
181. Mahkeme, 1977 tarihli Yasanın listelenmiş teminatların değer tespiti bakımından özel bir yol öngörmediğini hatırlatır (bk. yukarıda parag. 159). Bu nedenle Yasa, bütün faktörlerin dikkate alınarak, Borsadaki hipotetik piyasa fiyatına dayanılıp, müzakereler veya tahkim yoluyla belirlenmesini öngörmüştür. Bu genel yöntem, listelenmemiş diğer hisseler için olduğu gibi Kincaidin olağan hisseleri için de uygulanmıştır. Yine, Kincaid hissedarları müzakere sonucu varılan uzlaşmayı kabul etmemişler ise, aynı durmadaki diğer Borsa Temsilcilerine olduğu gibi kendilerinin Temsilcilerine de tahkime başvuru yolu açık tutulmuştur. O halde bu konuda Mahkeme, Sir William Lithgow dahil, Kincaid olağan hisselerini elinde bulunduranların diğer hisse sahiplerinden farklı bir muameleye tabi tutulmadıklarına dair Komisyonun görüşüne katılmaktadır.
Tabi ki yasal formülün, farklı şirketlere faklı uygulanabilen ve uygulanmış olan bir esneklik unsuru getirdiği doğrudur. Ancak bu unsur, şirketler arasında benzemezliklerin ve özellikle her bir olayda çeşitli faktörlerin göreli öneminin dikkate alınmasına imkan vermiştir. Bu nedenle bir şirket karlı ise onun değer tespiti için kazançlarının daha uygun bir yol olduğu açıktır, fakat karlı değilse şirketin malvarlığı daha uygun bir yoldur. Bu nedenle genel yöntemin uygulanmasındaki farklılıkların objektif ve makul bir haklılaştırmaya sahiptir.
3. Büyüyen ve küçülen şirketlere aynı muamele (Vosper Thornycroft, Hall Russell ve Brooke Marine olayı)
182. Vıspir Thorncroft, Hall Russell ve Brooke Marinenin eski sahipleri, millileştirilmiş şirketlerden büyüyenlere de küçülenlere de aynı muamele yapılması nedeniyle ayrımcılık mağdurları olduğunu iddia etmişledir. Özellikle Vosper Thornycroft olayının da gösterdiği gibi, Devir Günündeki değerleri veya kazançları bakımından karşılaştırıldığında, büyüyen şirketlere ödenen tazminat küçülenlere göre orantısız bir şekilde azdır.
183. Mahkeme, 1977 tarihli Yasaya göre millileştirilen şirketlerin değer tespiti için referans dönemi seçilmiş olmasının ve bu dönemden sonraki gelişmeler için ek bir tazminata yer verilmemesinin makul sebeplere dayandığı sonucuna varmıştı (bk. yukarıda parag. 131-135 ve 138-143). Sonuç olarak, Sözleşmenin 14. maddesi kapsamına girsin veya girmesin, başvurucular tarafından büyüyen ve küçülen şirketlere aynı muamele uygulanmasından kaynaklandığı söylenen farklılığın, objektif ve makul bir haklılığı olduğu söylenebilir.
4. Değer tespit için ana-şirket bağlantısı yönteminin kullanılması (Yarrow Gemiş İnşaat şirketi olayı)
184. Yarrow, ayrımcılıktan ötürü mağduru olduğunu, çünkü bir yan kuruluşu olan Yarrow Gemi İnşaat şirketindeki hisselerinin tazminat için değer tespitinin, kendisinin (Yarrowun) borsadaki fiyatına bakılarak yapıldığını, oysa hisseleri borsa listesine girmemiş olan diğer millileştirilmiş şirketlerin bu yolla değil, fakat bu şirketlerin özellikle kazançlarına bakılarak değer tespitlerinin yapıldığını (bk. yukarıda parag. 36) iddia etmiştir. Yarrow bu iddiasını desteklemek üzere, ister Referans dönemi isterse Devir Günündeki rakamlar üzerinden hesaplama yapılmış olsun kendisinin aldığı tazminatın, diğer şirketlerin eski sahiplerine ödenen tazminata göre, millileştirilen şirketlerin karları veya varlıklarının küçük bir oranını yansıttığına işaret etmiştir.
185. Mahkeme, yukarıda 181. paragrafın birinci alt paragrafında gösterilen gerekçelerle, Yarrowun diğer mal sahiplerinden farklı bir muameleye tabi tutulmadığına, çünkü her bir olayda aynı genel yöntemin uygulandığına ve tahkime başvurma imkanının mevcut olduğuna dair Komisyonun görüşüne katılmaktadır.
Mahkeme ayrıca, genel yöntemin uygulanmasında Yarrow ile diğer mal sahipleri arasındaki farklılıkların, objektif ve makul bir haklılığı bulunduğunu düşünmektedir. Borsadaki hipotetik piyasa fiyatı yönteminin uygulanmasında, değer tespiti yapılacak olan bir şirketin hisseleri listelenmiş bir ana şirketi varsa ve bu yan kuruluşun faaliyetleri ana kuruluşun faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturuyorsa, değer tespit bakımından listelenmiş hisselerin fiyatlarının diğer faktörlere göre daha uygun ve daha az yapay bir yol sağladığı açıktır.
C. Önceki mevzuata göre millileştirilen işletme sahipleriyle karşılaştırıldığında ayrımcılık yapıldığı iddiası (Vosper Thornycroft ve Brooke Marine olayları)
186. Vosper Thornycroft e Brooke Marinenın eski sahipleri, kendilerinin ayrımcılık mağduru olduklarını, çünkü 1977 tarihli Yasada düzenlenen tazminat hükümlerinin, Birleşik Krallıktaki eski millileştirme mevzuat hükümlerinden bir kaç yönden farklı olduğunu (bk. yukarıda parag. 99) iddia etmişlerdir.
187. Bu başvurucuların eski mevzuata göre mal ve mülklerinden yoksun bırakılan kişilerle benzer durumda olup olmadıkları sorunundan tamamen uzak olarak, Mahkeme şikayet edilen farklılığın Sözleşmenin 14. maddesi bakımından bir sorun ortaya çıkarmadığını düşünmektedir. Sözleşmeci Devletlerin Parlamentoları kural olarak, yeni yaklaşımlara göre yeni kanunlar çıkarmakta serbesttirler.
D. Zorunlu satış mevzuatına göre mal ve mülklerinden yoksun bırakılan kişilerle karşılaştırıldığında ayrımcılık iddiası (Vosper Thornycroft ve Brooke Marine olayları)
188. Vosper Thornycroft ve Brooke Marinenın eski sahipleri ayrıca, 1977 tarihli Yasaya göre tazminatın mülkiyetin elden alındığı tarihteki değerine bakılarak takdir edilmediği, oysa Birleşik Krallıkta zorunlu satış mevzuatına göre elden alınan mülkiyetin böyle takdir edildiğini (bk. yukarıda parag. 101) belirterek, bir kez daha ayrımcılık mağduru olduklarını iddia etmişlerdir.
189. Mahkeme, zorunlu satış mevzuatı ile millileştirme yasası tarafından yerine getirilen işlevlerin farklı olduğunu hatırlatır. Yukarıda 121. paragrafın üçüncü alt paragrafında gösterilen gerekçelerle Mahkeme, bu başvurucular tarafından belirtilen iki durum arasında yeterince benzerlik bulunmadığı için Sözleşmenin 14. maddesi bakımından bir sorun doğmadığı şeklindeki Komisyon görüşüne katılmaktadır.
E. Sözleşmenin 14. maddesi bakımından varılan sonuç
190. Yukarıda anlatılanlara göre Mahkeme, mevcut davada Birinci Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak alınan Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
III. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
191. Başvuruculardan bazıları çeşitli sebepler Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal mağduru olduklarını iddia etmişlerdir. Fıkranın konuyla ilgili hükmü şöyledir:
"Herkes, kişisel hak ve yükümlükleri ile ... karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tar afından, makul bir sürede, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir. ..."
Hükümet bu iddialara karşı çıkmıştır. Komisyon oybirliğiyle, bu fıkranın ihlal edilmediği yönünde görüşünü açıklamıştır.
A. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının uygulanabilirliği
192. Mahkeme ilk önce, başvurucuların 1977 tarihli yasaya göre tazminat haklarının, söz konusu şirketlerdeki hisse sahipliğinden doğan bir "kişisel hak" (civil right) olduğunda (bk. yukarıda geçen Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 79) tereddüt bulunmadığını kaydeder.
Mahkeme ikinci olarak, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının sadece, iç hukukta tanınmış olduğu en azından savunulabilir gerekçelerle söylenebilen (kişisel) "haklar ve yükümlülükler" üzerindeki "uyuşmazlıkları" kapsadığını hatırlatır; bu fıkranın kendisi, kişisel "hak ve yükümlülükleri" her hangi bir içerikle, Sözleşmeci Devletlerin maddi hukuklarında güvence altına almaz (bk. yukarıda geçen James ve Diğerleri kararı, parag. 81).
Buradan çıkan sonuca göre başvurucular mevcut davada tazminata ilişkin yasa hükümlerine aykırılık iddiasında bulunmaları için makul sebepler bulunduğu ölçüde, Sözleşmenin 6(1). fıkrası uygulanabilir.
B. Sözleşmenin 6(1). fıkrasına uygunluk
1. Bir yargı yerine başvurma (Kincaid olayı)
193. Sir William Lithgow, Mahkemenin Golder kararında yorumladığı şekilde (bk. 21.02.1975 tarihli Golder kararı) Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal mağduru olduğunu, çünkü tazminat hakkı üzerinde karar verebilecek bağımsız ve tarafsız bir yargı yerine başvurma hakkının bulunmadığını iddia etmiştir.
194. Bu konudaki Mahkemenin içtihatlarından, özellikle Ashingdane kararından (bk. yukarıda geçen Ashingdane kararı, parag. 57) şu prensipler ortaya çıkmaktadır:
(a) Sözleşmenin 6(1). fıkrasında güvence altına alınan mahkemeye başvurma hakkı mutlak olmayıp, sınırlamalara tabi tutulabilir; bu sınırlamalara zımni izin vardır, çünkü mahkemeye başvurma hakkı "doğası gereği Devlet tarafından düzenleme yapılmasını gerektirir, ki bu düzenlemeler bireylerin ihtiyaçlarına ve toplumun kaynaklarına göre zaman ve mekan içinde değişebilir".
(b) Sözleşmeci Devletler bu tür düzenlemeleri yaparken, belirli bir takdir alanı kullanırlar; fakat Sözleşmenin gereklerine uygunluk bakımından nihai kararı vermek Mahkemenin elindedir. Mahkeme, uygulanan sınırlamaların bireylere tanınan başvurma hakkını, bu hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve ölçüde kısıtlamadığına veya azaltmadığına kanaat getirmelidir.
(c) Ayrıca bir sınırlama, meşru bir amaç izlemiyorsa veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmuyorsa, Sözleşmenin 6(1). fıkrasına uygun olmayacaktır.
195. Sir William Lithgowun hangi ölçüde Tahkim Kuruluna başvurabileceği meselesi, kendisi ile Hükümet arasında tartışma konusu olmuştur (bk. yukarıda parag. 30). Mahkeme bu görüş farklılığını bir çözüme kavuşturmayı gerekli görmemektedir. Mahkeme, bu konudaki iddialar bakımından bu başvurucunun tazminat hakkının belirlenmesi için Tahkim Kuruluna veya başka bir yargı yerine hiçbir zaman bireysel olarak başvurma hakkı bulunmadığını kabul etmektedir.
196. Bireysel olarak başvurma üzerindeki bu engele rağmen, Mahkeme olayın özel şartları içinde, Sir William Lithgowun mahkeme hakkının özünün zedelendiğini düşünmemektedir.
1977 tarihli Yasa, tazminat ile ilgili uyuşmazlıkların çözümü için kollektif bir sistem kurmuş olup, Tahkim Kurulu önündeki yargılamada, bir tarafı Sanayi Bakanlığı diğer tarafı ise Hissedarlar Temsilcisi oluşturacaktır. Hissedarlar Temsilcisi, ilgili şirketlerdeki bütün hisse sahiplerinin menfaatlerini temsil etmek üzere atanmıştır (bk. yukarıda parag. 28). Böylece her bir hissedarın menfaati, dolaylı da olsa korunmuştur. Yasa, hissedarların Temsilciye talimatlar verebilecekleri veya görüşlerini açıklayabilecekleri toplantılar yapmaları için hükümler getirmek suretiyle, bu korumayı güçlendirmiştir. Ayrıca, 1977 tarihli Yasanın 6. maddesinde görevden alma yetkisine ek olarak, Temsilcinin Yasadaki görevlerini veya bir vekil olarak common-law yükümlülüklerini yerine getirmediği veya getiremediği iddiasında bulunan her bir başvurucu için, hukuk yolları açıktır (bk. aynı yer).
197. Dahası Mahkeme, her bir hissedarın Tahkim Kuruluna doğrudan başvurma hakkına getirilen bu kısıtlamanın, geniş çaplı bir millileştirme tedbiri bağlamında bireysel hissedarlar tarafından ileri sürülecek taleplerin ve açılacak davaların çokluğundan kaçınma isteği gibi, meşru bir amaç izlediği şeklindeki Komisyon görüşüne de katılmaktadır (bk. aynı yer). Öte yandan, Hissedarlar Temsilcisinin yetki ve görevleri ile Hükümetin takdir alanı dikkate alındığında, kullanılan araç ile bu amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmadığı görülmemektedir.
2. "Makul süre" şartının ihlal edildiği iddiası (Vosper Thornycroft, BAC, Hall Russell, Yarrow Gemi İnşaat Şirketi, Vickers Gemi İnşaat Şirketi ve Brooke Marine olayları)
198. Sir William Lithgow dışında bütün başvurucular, Sözleşmenin 6(1). fıkrasına aykırı olarak, tazminat ile ilgili uyuşmazlığın "makul bir sürede" karara bağlanmadığını iddia etmişlerdir. Ancak Vosper Thornycroft, BAC, Vickers Gemi İnşaat Şirketi ve Brooke Marinenın eski sahipleri bu iddialarının ancak, millileştirilen işletmelerin bir ölçüde Devir Gününden önce kamunun eline geçtiğine dair Komisyon raporundaki görüşün, Mahkeme tarafından kabul edilmesi halinde, sürdürülebilir olduğunu söylemişlerdir.
199. Mahkeme her halükarda bu iddiayı desteklenebilir bulmamaktadır.
Mevcut olaylarda Tah, Vickers Gemi İnşaat Şirketi konusunda açılan fakat sonuca kadar götürülmeyen bir davanın dışında, Tahkim Kuruluna bir dava açılmamıştır. Her bir olayda ödenecek tazminatın miktarı Sanayi Bakanlığı ile Hissedarlar Temsilcisi arasındaki müzakerelerde çözüme kavuşturulmuştur (bk. yukarıda parag. 52, 63, 74, 81 ve 90). Sözleşmenin 6(1). fıkrasının uygulanabilir bulunmadığı belli olan bu müzakerelerde taraflar sadece, karşılıklı olarak kabul edilebilecek bir çözüme ulaşmaya çaba göstermişlerdir. Taraflardan hiç biri tazminat miktarı konusunda diğeri üzerinde bağlayıcı bir nihai karar verme yetkisine sahip değildir; görüşmeler her an kesilebilir ve çözüme kavuşmayan her hangi bir sorun Tahkim Kuruluna götürülebilirdi (bk. yukarıda parag. 30). Bir sorunun ancak Tahkim Kuruluna götürülmesinden sonradır ki, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali meselesi ortaya çıkabilirdi.
3. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının diğer şartlarının ihlali iddiası (Hall Russell olayı)
200. Hall Russellın eski sahipleri, 1977 tarihli Yasayla kurulan Tahkim Kurulunun bazı yönlerden Sözleşmenin 6(1). fıkrasının gereklerini karşılamadığını iddia etmişlerdir.
201. Bu başvurucular ilk olarak, Tahkim Kurulunun "hukuken kurulmuş bir yargı yeri" olmadığını, sınırlı sayıda şirketi etkileyen özel meselelerle sınırlı bir yargılama yapmak üzere kurulmuş bir yargı yeri olarak, olağanüstü bir mahkeme olduğunu iddia etmişlerdir.
Mahkeme bu iddiayı kabul edememektedir. Mahkeme, Tahkim Kurulunun "hukuken kurulmuş bir yargı yeri" olduğunu, bu noktaya başvurucuların da karşı çıkmadığını kaydeder. Yine Mahkeme, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki "yargı yeri" (tribunal) sözcüğünün, ülkenin standart adli mekanizmasıyla bütünleşmiş, klasik türde bir mahkeme olarak anlaşılmaması gerektiğini hatırlatır (bk. diğerleri arasında, 28.06.1984 tarihli Campbell ve Fell, parag. 76); o halde bu yargı yeri, her zaman uygun güvenceleri sağlaması koşuluyla, sınırlı sayıdaki özel meseleleri karara bağlamak üzere kurulmuş bir organı da içerebilir. Mahkeme ayrıca, konuyu düzenleyen yasal hükümlere göre Tahkim Kurulu önündeki bir davanın, mahkeme önündeki bir davaya benzer olduğunu ve temyiz için hükümler getirildiğini de kaydeder (bk. yukarıda parag. 31-32).
202. İkinci olarak, yürütme organı ile Tahkim Kurulu arasındaki yakın ilişkinin ve özellikle iki üyesinin Kurul önündeki davalara taraf olacak Bakanlık tarafından atanmasının (bk. yukarıda parag. 29), bu Kurulu zorunlu olarak "bağımsızlık ve tarafsız bir yargı yeri" olma niteliğinden yoksun bıraktığı iddia edilmiştir.
Mahkemenin sık sık söylediği gibi, yürütme organına karşı bağımsızlık, söz konusu terimden çıkan temel şartlardan biridir (bk. diğer kararlar arasında, 23.06.1981 tarihli Le Compte, Van Leuven ve De Meyere kararı, parag. 55). Mevcut dava bakımından ise, Tahkim Kurulunun iki iyesi Bakanlık tarafından aday gösterilmekle birlikte, Hissedarlar Temsilcisine önceden danışılmadan atanamazlar (bk. yukarıda parag. 29). Aslında Kurul üyeliğine seçilme kriteri, birleşik bir biçimde işlemektedir (bk. aynı yer) ve aday göstermeler konusunda her hangi bir itiraz görülmemektedir. Bunun yanında Tahkim Kurulu, Mahkemeye sunulan tazminat miktarları ile ilgili belge kopyalarının da kanıtladığı gibi, müzakereler sırasında Hükümet tarafından önerilen tazminat miktarıyla hiçbir biçimde bağlı değildir (bk. yukarıda parag. 19). Bu koşullarda gerekli bağımsızlığın bulunmadığı sonucuna varmak için bir sebep yoktur.
Başvurucular söz konusu üyelerin sübjektif olarak tarafsız olduklarını iddia etmemişlerdir. Atama usulünün fiilen yürütülme tarzını (bk. yukarıda parag. 29) da göz önüne alan Mahkeme, objektif tarafsızlığın tereddüde açık görünmediği fikrindedir (bk. diğerleri arasında 26.10.1984 tarihli De Cubber kararı, parag. 24-30).
C. Sözleşmenin 6(1). fıkrasıyla ilgili varılan sonuç
203. Yukarıda anlatılanları göz önünde tutan Mahkeme, mevcut davada Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediği sorucuna varmaktadır.
IV. Sözleşmenin 13. maddesinin ihlali iddiası
204. Sir William Lithgow tazminatla ilgili şikayetleri bakımından Sözleşmenin 13. maddesi anlamında "etkili bir hukuk yolu" mevcut bulunmadığını iddia etmiştir. Bu madde şöyledir:
"Bu Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi sıfatla hareket eden kişilerden başka kimseler tarafından işlenmiş olsa da, ulusal bir makam önünde etkili bir hukuki bir yola başvurma hakkına sahiptir."
Hükümetin karşı çıktığı bu iddia Komisyon tarafından da reddedilmiştir.
205. Sözleşmenin 13. maddesi, "bir kimsenin Sözleşmede yer alan haklarının ihlal edilmesinden dolayı savunulabilir bir iddiası bulunması halinde, bu kimsenin hem iddiası hakkında karar verilmesi ve hem de gerektiği taktirde bir giderim elde etmesi için bir hukuk yoluna sahip olmasını" gerektirir (bk. 25.03.1983 tarihli Silver ve Diğerleri kararı, parag. 113). Ancak "ne genel olarak Sözleşme ve ne de Sözleşmenin 13. maddesi, Sözleşme hükümlerinin etkili bir biçimde uygulanması için Sözleşmeci Devletlerin iç hukukta bu hakları belirli bir tarzda güvence altına almasını öngörmemektedir" (bk. 06.02.1976 tarihli İsveç Makinistler Sendikası kararı, parag. 50). Sözleşmeyi iç hukukta içselleştirme yükümlülüğü bulunmamakla birlikte, Sözleşmenin 1. maddesi gereğince, Sözleşmede yer alan hak ve özgürlükler, özü itibarıyla iç hukuk düzeninde şu veya bu biçimde, Sözleşmeci Devletlerin egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes için güvence altına alınmalıdır (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda -- Birleşik Krallık kararı, parag. 239). "Sözleşmedeki haklar ve özgürlükler ulusal hukuk düzeni tarafından hangi biçimde güvence altına alınmış olursa olsun Sözleşmenin 13. maddesi, aşağıda açıklanan sınırlamaya tabi olarak, Sözleşmedeki hakların ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için ulusal hukuk düzeninde etkili bir hukuk yolunun mevcudiyetini gerektirmektedir." (bk. yukarıda geçen James ve Diğerleri kararı, parag. 84).
206. Sözleşme, Birleşik Krallık iç hukukunun bir parçası olmadığı gibi, bu ülkede yasaların temel haklara aykırılığı gerekçesiyle geçerliliğine itiraz edilebilmesine imkan veren bir anayasal usul de bulunmaktadır. O halde bu ülkede, millileştirme mevzuatının Sözleşme ve Birinci Protokolün standartlarını yerine getirmediğine dair Sir William Lithgowun şikayeti bakımından bir iç hukuk yolu yoktu ve olamazdı. Ancak Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesinin, bir Sözleşmeci Devletin yasalarının Sözleşmeye veya eşdeğerdeki iç hukuk hükümlerine aykırı olduğu gerekçesiyle ulusal bir makam önünde itiraz edilmesine izin veren bir hukuk yolunu garanti edecek kadar geniş olmadığına dair Komisyonun görüşüne katılmaktadır (bk. yukarıda geçen James ve Diğerleri kararı, parag. 47). O halde Mahkeme, başvurucunun 1977 tarihli Yasanın bu yönüyle ilgili şikayetlerini kabul edememektedir.
207. Mahkeme, yasanın uygulanmasıyla ilgili iddia bakımından ise, Hissedarlar Temsilcisinin her hangi bir olayda tazminat sorununu Tahkim Kuruluna götürme veya Bakanlığın 1977 tarihli Yasayı hukuken yanlış yorumlamış veya uygulamış olup olmadığının adliye mahkemeleri tarafından denetlemesini sağlama imkanı bulunduğunu (bk. yukarıda parag. 30 ve 32) kaydeder. Bu hukuk yolları Sir William Lithgow için doğrudan mevcut olmasa bile (bk. yukarıda parag. 30 ve 195), Yasanın kurduğu kollektif sistemden yararlanabilirdi. Mahkeme bu sistemi, şartları Sözleşmenin 13. maddesine göre daha sıkı olan (bk. yukarıda geçen Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 88) Sözleşmenin 6(1). fıkrasının şartlarına aykırı görmemişti (bk. yukarıda parag. 193-197). Buna ek olarak başvurucu, 1977 tarihli Yasadaki görevlerini veya bir vekil olarak common-law yükümlülüklerini yerine getirmeyen Kincaid Hissedarlar Temsilcisine karşı ulusal mahkemelere başvurma imkanı vardı (bk. yukarıda parag. 28).
Bu koşullarda Mahkeme, Sir William Lithgow için mevcut hukuk yollarının, ilgili mevzuata uygunluğu sağlayabilecek yeterli bir ölçüde bir iç mekanizma oluşturduğu sonucuna varmaktadır.
208. Buna göre Sözleşmenin 13. maddesi ihlal edilmemiştir.
Bu gerekçelerle mahkeme,
1. Beşe karşı on üç oyla, 1977 tarihli Yasanın 1974 ile 1977 tarihleri arasında ilgili şirketlerdeki gelişmeler için bir ek ödemenin yapılmasını sağlayan hükümler içermediği gerekçesiyle Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine,
2. Bire karşı on yedi oyla, başvurucular tarafından ileri sürülen diğer her hangi bir sebeple Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. Oybirliğiyle, Birinci Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak alınan Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
4. Dörde karşı on dört oyla, Sir William Lithgowun tazminat haklarının karara bağlanmasında bağımsız bir yargı yerine bireysel olarak başvurma hakkı bulunmadığı iddiası bakımından Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediğine;
5. İkiye karşı on altı oyla, başvurucular tarafından ileri sürülen diğer her hangi bir sebeple Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediğine;
6. Üçe karşı on beş oyla, Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edilmediğine
Karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy