(AİHS m. 6, 1 NOLU EK PROTOKOL m. 1)
DAVANIN ESASI
1. Dava konusu olaylar
11. Başvurucu şirket AGOSI, Federal Almanya Cumhuriyetinde ticaret siciline kayıtlı ve merkezi bu ülkede bulunan bir anonim şirkettir. Başvurucunun başlıca iştigal alanı, maden eritmeciliğidir; fakat söz konusu dönemde altın ve gümüş sikkelerle (coins) de ilgilenmiştir.
A. Sikkelere el konulması (seizure)
12. AGOSI 1974te, bir Britanya vatandaşı olan X ile alış veriş yapmaya başlamıştır. AGOSI, Ağustos 1974 ile Mayıs 1975 tarihleri arasında yaptığı alış veriş sırasında, 1947 öncesi piyasaya çıkarılmış olan, yüksek oranda gümüş içeren büyük miktarda İngiliz madeni parası satın almıştır. Ancak bu sikkelerin, Birleşik Krallıktan yasadışı yollardan ithal edildiğinin, başvurucu şirket tarafından bilinmediği anlaşılmaktadır.
13. X, 2 Ağustos 1975 Cumartesi günü mesai saatinden sonra, zengin bir işadamı olarak tanıttığı Y ile birlikte AGOSInin fabrikasına gelmiştir. X ve Y, Güney Afrikada basılmış Kregerrands denilen, halen piyasada da geçerli olan 120 bin Sterlin değerinde 1,500 adet altın sikkeyi, hemen satın almak istediklerini söylemişlerdir. Satış sözleşmesi yapılmış ve sikkeler Birleşik Krallık plakalı bir arabaya yüklenmiştir. Karşılık olarak, bir İngiliz Bankasının teminatsız çeki verilmiştir. Bu çekin üzerinde, kambiyo bakımından geçerli olduğunu belirten bir ibare yoktur. AGOSI bu çeki, 4 Ağustos Pazartesi günü tahsilat için bankaya verilmiştir. Ancak banka, 11 Ağustosta AGOSIye çekin karşılıksız olduğunu bildirmiştir. Yapılmış olan satış sözleşmesinde, bedelin tam olarak ödenmesine kadar, sikkelerin mülkiyetinin AGOSIde kalacağına dair bir hüküm bulunmaktadır.
14. Bu arada alıcılar, 2 Ağustosta, altın sikkeleri arabayla Birleşik Krallığa kaçak olarak sokmaya çalışmışlardır. Ancak sikkeler, Doverdaki gümrük yetkilileri tarafından yedek lastiğin içine gizlenmiş olarak bulunmuş ve el konulmuştur.
15. 5 Temmuz 1973 tarihli Genel Açık İthalat Yönetmeliği 16 Nisan 1975 tarihinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından değiştirilmek suretiyle, altın sikkelerin ithali yasaklanmıştır. Bu yasak 16 Haziran 1979da kaldırılmıştır.
16. 14 Ağustos 1975te, X ve Y aleyhine Birleşik Krallıkta ceza davası açılmıştır; bu kişilere, başka suçların yanında, 1952 tarihli Gümrük Yasasının ("1952 tarihli Yasa") 304(b) bendine aykırı olarak, altın sikke ithal yasağına muhalefet suçu isnad edilmiştir.
17. 18 Ağustos ve yine 28 Ağustos tarihlerinde AGOSI, sikkelerin yasal sahibi ve dolandırıcılık suçunun masum bir mağduru olduğunu belirterek, Gümrük Müfettişliğinden sikkelerin kendisine verilmesini istemiştir.
18. 20 Ağustosta Gümrük yetkilileri, satış sözleşmesinin koşullarını araştırmak üzere AGOSInin Almanyadaki fabrikasını ziyaret etmişlerdir. AGOSI, söz konusu ceza davası boyunca Gümrük yetkilileriyle işbirliğini sürdürmüştür.
19. 1 Ekimde AGOSI, sikkelerin satışının Alman hukukuna göre başlangıçtan bu yana hüküm doğurmadığı (void ab inito) gerekçesiyle, satış sözleşmesinin hükümsüzlüğünü ihtarında bulunmuştur.
20. 13 Ekim 1975te AGOSInin avukatları, olaya el koymuş olan Gümrük Müfettişliğine bir yazı yazarak, 1952 tarihli Yasanın 288. maddesindeki (bk. aşağıda parag. 35) yetkilerini kullanmalarını ve sikkeleri şirkete iade etmelerini istemişlerdir; çünkü avukatlara göre bu sikkeler, Avrupa Ekonomik Topluluğu (Roma Antlaşması), uluslararası kamu hukuku genel prensipleri ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin ve özellikle Birinci Protokolün 1. maddesi ışığında yorumlanan 1952 tarihli Yasa bakımından, hak kaybına (forfeiture) tabi mallardan değildir.
21. Gümrük Müfettişliğinden verilen 29 Aralık 1975 tarihli yazılı cevapta, sikkelerin hak kaybına tabi mal olmadığına dair AGOSI tarafından geçerli bir itirazda bulunulmuş olup olmadığının araştırıldığı belirtilmiştir. Müfettişlik, bu itirazın geçerli olması halinde, 1952 tarihli Yasaya 7. Ekin 6. maddesi gereğince, sikkelerin üzerinde hak kaybı kararı vermesi için, dava mahkemesine müsadere davası (condemnation proceedings) açmaları gerekeceğini bildirmiştir. Müfettişlik, sikkelerin hak kaybına tabi olmadığına dair şirketin itirazı (bk. yukarıda parıag. 20) konusunda ise, başka şeylerin yanında, "mahkemelerin, madeni paralar üzerinde hak sahipliğinin kaldırılması için açılan bir müsadere davasını, masum bir mal sahibi zarara uğratıldığı gerekçesiyle reddetme yetkisine sahip olmadıklarını" belirtmiştir. Madeni paralar geri verilmemiştir.
B. X ve Y aleyhindeki ceza davası
22. X ve Y, Ocak 1977de AGOSInin müdürü Dr. Rosenin iddia tanığı olarak ifade verdiği duruşmada, altın sikke ithal yasağının, Roma Antlaşmasının malların serbest dolaşımını güvence altına alan 30. maddesine aykırı olduğunu ve bu nedenle haklarındaki suç isnadının hükümsüz olduğunu savunmuşlardır.
23. İlk derece mahkemesi yargıcı bu savunmayı kabul etmemiştir; yargıç, 31 Ocak 1977 tarihinde verdiği kararda, bu yasağın, Antlaşmanın 36. maddesindeki "devlet politikası" (public policy) terimine girdiğini ve sikkelerin 67. madde açısından maldan çok sermaye olduğunu belirtmiştir.
24. X ve Y, bu karara karşı Üst Mahkemeye başvurmuşlar; bu mahkeme de 15 Aralık 1977de meseleyi, Antlaşmanın 177. maddesine göre Avrupa Toplulukları Adalet Divanına göndermiştir.
25. Avrupa Toplulukları Adalet Divanı 23 Kasım 1978 tarihli kararında, Kruegerrandsların maldan çok sermaye oldukları görüşünü benimsemiştir (7/78 sayılı dava, (1978) European Court Reports 2247). Buna göre üst yargılama talepleri olumsuz sonuçlanan X ve Y, para cezasına mahkum edilmişlerdir.
C. AGOSInin sikkeleri geri almak için açtığı hukuk davası
26. İlk Derece Mahkemesi ceza davası bitirirken, Gümrük Müfettişliğinin madeni paraları AGOSIye geri vermemesi üzerine, AGOSI 14 Nisan 1977de Müfettişlik aleyhine Dava Mahkemesine dava açmıştır (issue a writ). İddianın ilgili kısmı şöyledir:
"7. ... 1952 tarihli Gümrük Yasasının 44 ve 275. maddeleri ile yine bu Yasaya 7. Ek, dost yabancılara ait malların haksız yere müsaderesini yasaklayan uluslararası kamu hukukunun genel ilkeleri ışığında ve bu ilkeler gereğince yorumlanmalıdır.
8. Ayrıca veya alternatif olarak, 1952 tarihli Gümrük Yasasının 44 ve 275. maddeleri ile yine bu Yasaya 7. Ekin, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin Birinci Protokolünün 1. maddesine uygun biçimde yorumlanmalıdır.
9. Yukarıda 7 ve 8. paragraflarda belirtilen hükümler gereğince sikkeler, hak kaybına (forfeiture) tabi değildir.
10. Söz konusu sikkelerin hak kaybına tabi olması halinde, yukarıdaki 9. paragrafa alternatif olarak, 7 ve/veya 8. paragraflarda geçen hükümler gereğince, davalılar, 1952 tarihli Gümrük Yasasının 288. maddesi ve/veya aynı Yasanın 7. Ekinin 16. maddesine göre, söz konusu sikkeleri hiçbir şarta tabi tutmadan davacılara verme yetkisini kullanmakla yükümlüdür.
Davacıların talebi şunlardır:
(i) sikkelerin AGOSInin mülkiyetinde olduğunun ... tespiti;
(ii) sikkelerin hak kaybına tabi olmadığının ... tespiti...;
(iii) AGOSInin, hiçbir şarta tutulmadan ... sikkelerin kendisine iade edilmesi hakkına sahip olduğunun tespiti".
Müfettişlik ise bunun tam tersine, başka şeylerin yanında, 1952 tarihli Yasanın 44(b) ve 44(f) bendleri (bk. aşağıda parag. 33) gereğince, sikkeler hak kaybına tabi olduğu için, hak kaybettiren bir müsadere kararı verilmesini talep etmiştir.
27. 2 Şubat 1978de AGOSI ayrıca Dava Mahkemesinden, Kruegerrandsların Birleşik Krallığa ithalinin yasaklanmasının ve tazminat ödemeden müsadere edilmesinin, Roma Antlaşmasına uygun olup olmadığı hakkında karar vermesini talep eden bir ıslah dilekçesi (issue orginating summons) vermiştir. Duruşma, 20 Şubatta yapılmış ve AGOSI bir karar verilmesi için bu meselelerin Avrupa Ekonomik Topluluğu Adalet Divanına gönderilmesini istemiştir.
28. Yargıç Donaldson, aynı gün ıslah dilekçesini reddetmiş ve bir karar vermesi için dava dilekçesi kendi önüne geldiğinde, bu davayı da reddedebileceğine işaret etmiştir (bk. yukarıda parag. 26). Buna rağmen başvurucu şirket, davayı ilk şekliyle izlemeye devam etmiştir. Yargıç Donaldson, 10 Mart 1978de davayı reddetmiş ve Müfettişliğin karşı talebine uygun olarak, 1952 tarihli Yasanın 44(f) bendine göre hak kaybına tabi mallardan olduğu gerekçesiyle, sikkeler üzerinde hak kaybına karar vermiştir (bk. aşağıda parag. 33).
29. AGOSI, bu karara karşı Üst Mahkemeye başvurarak, bu arada Avrupa Adalet Divanı sikkelerin mal olmadığına karar verdiği gerekçesiyle (bk. yukarıda parag. 25), bu olayda 1952 tarihli Yasanın 44(f) bendinin uygulanamayacağını savunmuş ve Sözleşmeye ek Birinci Protokolün 1. maddesi ile uluslararası hukukun genel prensiplerine dair iddialarını tekrarlamıştır.
30. Üst Mahkeme 10 Aralık 1979 tarihinde kararını vermiştir ((1980) 2 All England Law Reports 138-144). Yargıç Denning tarafından yazılan gerekçeye diğer iki üye, Bridge ve Sir David Cairns katılmışlardır.
AGOSInin masumiyet iddiasıyla birlikte Kruegerrandsların kendisine iadesi talebiyle ilgili olarak Yargıç Denning, ilk önce şunları belirtmiştir:
"Daha ileriye geçmeden önce, her halükarda, gümrük yetkililerinin bu meselede takdir yetkisi bulunduğunu söyleyebilirim. Bazen mallar üzerinde hak kaybedildikten sonra, gerçek mal sahibi gelir ve dolandırıldığını söyler. Gümrük yetkilileri bu iddianın doğruluğuna kanaat getirdikleri takdirde, hak kaybından vazgeçebilirler ve malları kendisine iade edebilirler. 1952 tarihli Yasanın 288. maddesinde müfettişliğe, mallar üzerinde hak kaybettirme veya geri verme veya tazminat ödeme gibi, çok geniş yetkiler tanınmıştır. Bu durum daha ileri bir zamanda da ortaya çıkabilir. Fakat Alman şirketi, bu olayda gümrük yetkililerinin mallar üzerinde hak kaybettirme yetkisi bulunmadığını söylemektedir. Altının değeri dikkate alındığında, 1975teki rakamdan tazminat talep etmek yerine, Kruegerrandsların iade edilmesini talep etmek, Alman şirketine daha uygun gelmiş olmalıdır."
Yargıç Denning bundan sonra, Kuregerrandsların hak kaybına tabi olduğuna dair Müfettişliğin iddiaları aleyhine AGOSI tarafından ileri sürülen çeşitli itirazları ele almıştır. Yargıç Denning, Roma Antlaşmasındaki mal tanımının, 1952 tarihli Yasanın 44(f) bendiyle alakalı olmadığını ve Birinci Protokolün 1. maddesinde veya uluslararası hukukta, bu olayda hak kaybına karar verilmesini yasaklayan bir hüküm bulunmadığını belirtmiştir. Yargıç Denning şöyle tamamlamıştır:
"Bana öyle görünüyor ki, gümrük yetkilileri haklıdır. Bu Kuregerrandsların üzerinde idare tarafından hak kaybı kararı verilebilir. ... Bu olayda, Alman şirketinin talebini yerinde görüp sikkeleri iade edip etmeme veya elde tutup bir miktar tazminat ödeyip ödememe, tamamen Gümrük Müdürlüğünün takdirine giren bir meseledir. Yani bu konuda Gümrük Müdürlüğü yetkilidir."
Yargıç Bridge şunu eklemiştir:
"Alman şirketi avukatlarının iddia ettiği şekilde uluslararası hukukta böyle bir prensibin bulunduğuna ikna olmuş olsaydım ki olmadım, bu prensibe etki kazandırmak için gerekli geniş çaptaki değişikliklerin, 1952 tarihli Gümrük Yasasının içinde varolduğu şeklinde bu yasayı yorumlama ve yasanın açık hükmü gereğince hak kaybına sebep olan bir olayda, hak kaybına yol açan fiilin tarafı olmadığını gösteren yabancı mal sahibinin lehine, hak kaybına tabiyete istisna getirme imkanımız bulunduğuna bütünüyle kanaat getiremezdim."
Yargıç Sir David Cairns şöyle demiştir:
"Yabancı bir mal sahibinin kaçakçılık suçunun işlenmesinde masum olması halinde, takdir yetkisinin kendisi lehine kullanılması için bir başvuru imkanına sahip olması uygundur; fakat Yasayı, böyle bir yabancıya ait mal üzerinde hak kaybından hariç tutacak şekilde yorumlamayı mümkün görmüyorum."
Böylece üst yargılama talebi reddedilmiştir.
31. Üst Mahkeme, başvurucunun Temyiz Mahkemesine (House of Lords) başvurmasına izin vermemiştir. 27 Mart 1980de, AGOSI Temyiz Mahkemesine temyiz izni için talepte bulunmuş, ancak bu izin talebi de reddedilmiştir.
32. AGOSInin avukatları, 1 Nisan 1980de bir kez daha Gümrük Müfettişliğine malın iadesi için talepte bulunmuşlardır. Müfettişliğin avukatı 1 Mayıs 1980de, gerekçe göstermeksizin olumsuz yanıt vermiştir.
II. İlgili iç hukuk
A. Müsadere davası (condemnation proceedings)
33. 1952 tarihli Yasanın 44. maddesine göre hak kaybına (forfeiture) tabi olan mallara, bu yasanın 275. maddesi gereğince gümrük yetkilileri tarafından el konulabilir (seized) veya geçirilmesine izin verilmez (detained).
Yasanın 44. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"...
(b) bu yasa veya diğer bir mevzuat uyarınca geçerli olan bir yasak veya kısıtlamaya aykırı olarak yurda sokulan; veya
...
(f) görevlileri aldatmak amacıyla olduğu anlaşılacak şekilde gizlenerek veya saklanarak yurda sokulan,
bir mal, hak kaybına tabidir ..."
34. El koymadan sonra izlenecek olan usul, Yasaya 7. Ekte gösterilmiştir.
Bu Ekin 1. fıkrasına göre Gümrük Müfettişliği, mala el koyma sırasında malın sahibi olduğunu bilebilecekleri kişiye, el koymayı bildirir.
Malın hak kaybına tabi olmadığına dair itirazda bulunmak isteyen bir kimse, 3 ve 4. fıkralarına göre, el koymanın bildirildiği tarihten itibaren bir ay içinde, eğer böyle bir bildirim yapılmamış ise el koyma tarihinden itibaren bir ay içinde, Gümrük Müfettişliğine yazılı bir itirazda bulunur.
Bu Ekin 6. fıkrasına göre, itiraz usulüne uygun olarak yapılmış ise, Müfettişlik, el konulmuş mallar hakkında mahkemeler tarafından müsadere kararı verilmesi için dava açar. Bu fıkra şöyle demektedir: "mahkeme malların hak kaybına tabi olduğu sonucuna varırsa, üzerinde hak kaybedilmiş malların müsaderesine karar verir." Yerleşik içtihada göre mahkemeler sadece, el konulan malın, yasada hak kaybına tabi mallar kategorisine girip girmediğini incelerler; mal sahibinin masumiyeti meselesini incelemezler. Ekin 8. fıkrasına göre müsadere davası, bir hukuk davası olarak görülür.
Müfettişliğe, 3 ve 4. fıkralardaki itirazda bulunulmamış ise, bu taktirde el konulan mal, 5. fıkra gereğince, usulüne uygun olarak hak kaybettirildiği şekilde müsadere edilmiş sayılır.
35. 1952 tarihli Yasanın 288. maddesine göre:
"Müfettişlik, gerekli gördüğü takdirde,
(a) ...
(b) bu Yasa gereğince üzerinde hak kaybettirilmiş veya el konulmuş her hangi bir şeyi, uygun gördüğü şartlara tabi olarak, geri verebilir. ... "
B. İdari kararların yargısal denetimi
36. 11 Ocak 1978 tarihinden önce, idari makamlar tarafından verilen bazı idari kararların yargısal denetimi, 1938 tarihli İdari Yargılama Kanununun 10. maddesine ve Yüksek Mahkemenin eski İçtüzüğünün 53. maddesine göre, mandamus, certiorari veya prohibition şeklinde bir öncelik hakkı (prerogative) kararı almak üzere başvurmak suretiyle yaptırılabilirdi. Buna ek olarak, uyumazlığın tarafları elverişli durumlarda tespit, tedbir veya tazminat için genel davalar açma hakkına sahiptiler.
Hükümetin deyişiyle, "her biri kendine özgü usule sahip bulunan hukuk yollarındaki bu çokluğun, uyuşmazlığın taraflarının aleyhine olduğu ve mahkemelerin bu alanda istikrarlı bir içtihat hukuku geliştirebilmelerini engellediği görülmüştür." Özellikle itiraz konusu idari karar gerekçe içermediği zaman, öncelik hakkı kararı için yapılan bir başvuru, olumlu sonuçlanmayabilirdi; çünkü kanun, maddi konularda veya idari kararda görünenler dışındaki meseleler hakkında delil toplanmasına izin vermiyordu (Report on Remedies in Administrative Law, (İdari Hukukunda Kanun Yolları hakkında Rapor), Hukuk Komisyonu, no. 73, Cmnd. 6407 (1976)).
37. Yüksek Mahkeme İçtüzüğü, 1977de Yasa Hükmünde İşlem (Statutory Instrument) yoluyla, kamu hukukuyla ilgili sorunlar hakkında çözüm arayan bütün uyuşmazlık tarafları için, şimdi artık yargısal denetim (judicial review) olarak bilinen tek bir özel usul getirecek şekilde değiştirilmiştir. Bu değişlikler 11 Ocak 1978 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, bu olayda Müfettişliğin karar verdiği 1 Mayıs 1980 tarihinde (bk. yukarıda parag. 32) uygulanabilir durumdadır.
38. Yüksek Mahkeme İçtihatlarına göre, 53 sayılı yeni Kararname, başka şeylerin yanında, aşağıdaki değişikleri getirmiştir:
"-yargısal denetim başvurusu (application for judicial review) adı verilen yeni bir usul getirmiş olup, bu usulle başvurucu, davasına uygun özel bir tanesini seçmeden, öncelik hakkı kararlarından birini birlikte veya alternatif olarak elde etmek üzere başvurabilir.
- delil toplama (discovery of documents) ve soru sorma (interrogatories) gibi, tedbir kararı (interlocutory) talepleri ile davalıyı yemin altında çapraz sorguya tabi tutma kararı gibi mekanizmalar, yargısal denetim içinde getirilmiş olup, bu tür başvurular bir yargıç veya Queens Bench Division mahkemesi Başkanı tarafından görülebilir.
- eğer certiorari kararı için başvurulmuş ise mahkeme, idari kararı iptal etmenin yanında, meseleyi yeniden incelemesi ve mahkemenin vardığı sonuca uygun bir karar vermesi ve böylece mahkemenin sadece bir temyiz mahkemesi (court of cassation) olarak değil, fakat aynı zamanda denetim mahkemesi (court of review) olarak da çalışabilmesi için, ilgili makama geri gönderme yetkisine sahiptir." (Yüksek Mahkeme İçtüzüğü (Rules of Court), RSC, 1985, vol. 1, Order 53, s. 757-8, parag. 53/1 -14/6).
39. Yapılan reform, yargısal denetimin ikinci aşamasını olduğu gibi bırakmıştır. İkinci aşama için ilk önce dava mahkemesinden izin istenir; Yüksek Mahkemenin içtihadına göre, "sadece izin verildiği takdirde ve izin verildiği ölçüde, Yüksek Mahkeme yargısal denetim için yapılan başvuruyu incelemeyi sürdürür". "Dosyanın önünde bulunduğu mahkeme tarafından meselenin derinliğine girilmeksizin, başvurucunun talep ettiği karşılığın verilmesi için savunulabilir bir durum bulunduğu taktirde, izin verilir" (RSC, loc. cit., s. 757, parag. 53/1 -- 14/23).
40. Yeni 53 sayılı Kararnameye göre yargısal denetim izni verilebilecek sebepler, daha önce öncelik hakkı kararları için yapılan başvurular için geçerli olan sebeplerle aynıdır. Bu sebepler, Yüksek Mahkeme İçtihatlarında aşağıdaki başlıklar altında gösterilmiştir:
"1. yetkisizlik (want of jurisdiction) veya yetki tecavüzü (excess of jurisdiction) ...
2. dosyaya bir bakışta anlaşılan hukuki bir hatanın bulunması ...
3. doğal hukuk kurallarına uymama ... Genel olarak doğal hukuk kuralları, adilane davranma ödevini içerir
Söz konusu idari karar, bir kimsenin hakkını etkilediği zaman, örneğin şahsın mülkiyeti zorunlu satış yoluyla elinden alındığı zaman, normal olarak doğal hukuk kuralları uygulanır ... Doğal hukuk kuralları, yargısal denetim için başvuruda bulunan kişinin henüz bir hakkı bulunmadığı zaman, örneğin kanunen zorunlu bir ruhsat için başvururken de uygulanır; böyle durumlarda kişinin henüz bir ruhsat hakkı bulunmadığı halde, ruhsat kendisine verilinceye kadar, idarenin doğal hukuk kurallarına uyma ve adilane davranma yükümlülüğü vardır; çünkü böyle bir durumda kendisinin menfaatlerini etkileyen bir kanuni yetki kullanılmaktadır. ...
4. Wednesbury prensibi -- Bir mahkeme, idari bir makam tarafından verilen bir kararın, ilgili kanun doğrultusunda usulüne göre hareket eden ve makulce işlemde bulunan her hangi bir makam tarafından verilemeyecek bir karar olduğu sonucuna varırsa, karar yargısal denetim davasıyla iptal edilir veya yerine uygun bir karar verilir. ..."
41. İdari makamların ilgili kanun doğrultusunda usulüne göre hareket etme ve makulce işlemde bulunması şartı, İngiliz mahkemeleri tarafından bir çok davada verilen kararlarla genişletilmiştir (ayrıca "Administrative Law", H.W.R. Wade, 5th edition (1980), s. 348-349 ve 354-355). Örneğin, Breen v. Amalgamated Engineering Union ((1971) 2 Queens Bench Division, s. 190) davasında Yargıç Denning şöyle demiştir:
"İdari bir makamın takdir yetkisi, hiçbir zaman sınırsız değildir. Takdir yetkisi, hukuka uygun olarak kullanılması gereken bir yetkidir. Bu, en azından şu demektir: idari makama konuyla alakası olmayan düşünceler değil, ama alakalı düşünceler rehberlik etmelidir. Eğer bu makamın verdiği karar, dikkate alınmaması gereken konu dışı düşüncelerin etkisi altında kalmışsa, bu takdirde karar doğru değildir; idari makamın iyi niyetle hareket etmiş olması önemli değildir; karar yine de iptal edilir."
Başka şeylerin yanında, yetki veren yasanın kapsamı ve amacı göz önünde tutulmalıdır. Padfield v. Minister of Agriculture, Fisheries ve Food davasında ((1968) Appeal Cases s. 997) Yargıç Reide göre: "Parlamento, idareye takdir yetkisini, Yasanın öngördüğü politikayı ve hedefleri uygulamak üzere kullanması için vermiş olmalıdır."
42. Hükümet yukarıdaki prensiplerin, bir Dava Mahkemesi tarafından verilen 17 Temmuz 1985 tarihli karar (R. v. Commissioners of Customs and Excise, ex parte Leonard Haworth) dışında, hak kaybına tabi tutulan malların geri verilmesi konusunda Gümrük Müfettişliği tarafından takdir yetkisinin kullanıldığı bir olay olmadığını belirtmiştir.
Haworth davası, uyuşturucu kaçakçılığında kullanılmaya teşebbüs edilirken gümrük yetkilileri tarafından bir yata el konulması ve Gümrük Müfettişliğinin 1979 tarihli Gümrük İdaresi Yasasının 152. maddesine göre takdir yetkisini kullanmasıyla ilgilidir. 1952 tarihli Yasanın 288. maddesiyle hemen hemen aynı şeyleri ifade eden bu maddeye göre "Müfettişlik, gerekli gördüğü taktirde, üzerinde hak kaybettirilmiş veya el konulmuş her hangi bir şeyi, uygun gördüğü şartlara tabi olarak, geri verebilir". Kaçakçılığa teşebbüs olayında masum olduğunu iddia eden yatın sahibi, yatın geri verilmesi konusunda Müfettişliğin kanuni takdir yetkisini kullanmama veya kullanmayı reddetme kararına karşı yargısal denetim yoluna başvurmuştur. Dava Mahkemesi (Yargıç Forbes), Müfettişliğin 152. maddeye göre takdir yetkisini kullanmasının, mal sahibinin suçluluğu (culpability) düşüncesini içerdiğini tespit etmiş ve mevcut olayda Müfettişliğin takdir yetkisini düzgün bir biçimde kullanmadığı, çünkü mal sahibine aleyhindeki konularla ilgili gerekli bilgilerin verilmediği ve bu konularda kendisine cevap verme imkanı tanınmadığı sonucuna varmıştır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
43. AGOSI, 17 Eylül 1980 tarihinde Komisyona yaptığı başvuruda, sikkeler üzerinde hak kaybettirilmesinin, Sözleşmenin 6(2). fıkrasını ve Birinci Protokolün 1. maddesini ihlal ettiğinden şikayetçi olmuştur.
44. Başvuru, 9 Mart 1983te Komisyon tarafından kabuledilebilir bulunmuştur. Komisyon, 11 Ekim 1984 tarihli raporunda, ikiye karşı dokuz oyla, Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
I. Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlali iddiası
47. Başvurucu şirket, Kruegerrandslara gümrük yetkilileri tarafından başlangıçtaki el koyma (seizure) işleminden şikayetçi olmamıştır. Şirketin şikayeti, bunlar üzerinde hak kaybettirilmesine (forfeiture) ve daha sonra Gümrük Müfettişliği tarafından bunların iade edilmemesi işlemine karşı yönelmiştir. Başvurucu bu kararların, Birinci Protokolün 1. maddesine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Bu madde şöyledir:
"Her gerçek ve tüzel kişi, maliki olduğu şeylerden barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına sahiptir. Kamu yararı gerektirmedikçe ve uluslararası hukukun genel ilkeleri ile hukukun aradığı koşullara uyulmadıkça, hiç kimse mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Ancak yukarıdaki hükümler hiç bir biçimde, mülkiyetin genel yarara uygun olarak kullanılmasını denetim altına almak, vergiler ile diğer harç veya cezaların ödenmesini sağlamak için Devletin gerekli gördüğü yasaları yürürlüğe koyma yetkisini ortadan kaldırmaz."
AGOSI, sikkelerin müsadere (confiscation) edilmesinin Birinci Protokolün bir 1. maddesi bakımından haklı olmadığını, çünkü kendisinin bu sikkelerin yasal sahibi olduğunu, işlenen suçta masum bulunduğunu ve İngiliz hukukunun ilgili hükümlerine göre bir mahkeme önünde masumiyetini kanıtlama imkanı verilmediğini iddia etmiştir.
A. Genel düşünceler
48. Birinci Protokolün 1. maddesi, esas itibarıyla mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır (bk. 13.06.1979 tarihli Marckx kararı, parag. 63). Bu madde "üç ayrı kural" içermektedir. Genel nitelikte olan birinci kural, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma hakkını beyan etmektedir. İkinci kural, mülkiyetten yoksun bırakmayı içermekte ve bunu belirli koşullara bağlamaktadır. İkinci fıkradaki üçüncü kural, başka şeylerin yanında, Sözleşmeci Devletlerin genel yarara uygun gördükleri yasaları çıkarmak suretiyle, bu amaca uygun olarak mülkiyetin kullanılmasını kontrol etme hakkına sahip olduğunu tanımaktadır (bk. diğerlerinin yanında, 23.09.1982 tarihli Sporrong ve Lönnroth kararı, parag. 61). Ancak bu kurallar, bağlantısız anlamına gelebilecek şekilde birbirinden "ayrı" değildirler. İkinci ve üçüncü kurallar, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına müdahalenin özel örnekleri olup, bunlar birinci kuralda beyan edilen genel prensibin ışığında yorumlanmalıdırlar (bk. 08.07.1986 tarihli Lithgow ve Diğerleri, parag. 106).
49. Kaçak yoldan sokulan Kruegerrandsların üzerinde hak kaybettirilmesi, başvurucu şirketin birinci maddenin birinci cümlesi tarafından korunan maliki olduğu şeylerden barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına bir müdahale oluşturmuştur. Bu nokta tartışma konusu değildir.
50. Mahkeme ilk olarak, mevcut davayla alakalı hükmün, birinci fıkranın ikinci cümlesi mi, yoksa ikinci fıkrası mı olduğunu belirlemelidir.
51. Altın sikkelerin Birleşik Krallığa sokulmasının yasaklanmasının, mülkiyetin kullanılmasının kontrolü olduğu açıktır.
Kruegerrandslara el konulması ve hak kaybettirilmesi, bu yasağın uygulanması için yapılmış işlemlerdir. Dava Mahkemesinin, Kruegerrandsların görevlileri aldatmak amacı bulunduğu anlaşılacak şekilde gizlenmiş mal oldukları görüşüyle, bunlar üzerinde hak kaybı kararını 1952 tarihli Yasanın 44(f) bendine dayandırdığı doğrudur. Ancak Gümrük Müfettişliği hak kaybı için karşı iddiada bulunurken, başka şeylerin yanında, bir ithal yasağına aykırı olarak yurda sokulmuş mallar üzerinde hak kaybını öngören aynı maddenin (b) bendine dayanmıştır (bk. yukarıda parag. 26 ve 33). Bu bağlamda Dava Mahkemesinin, bu bendlerden neden buna değil de ötekine dayanmayı seçtiği önemli görünmemektedir.
Sikkeler üzerinde hak kaybı, tabi ki, mülkiyetten yoksun bırakmayla alakalıdır; fakat bu koşullarda yoksun bırakma, Kruegerrands gibi altın sikkelerin Birleşik Krallıkta kullanılmasının kontrolü için getirilmiş bir usulün kurucu unsurlarından birini oluşturmaktadır. O halde bu davada uygulanacak olan hüküm, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrasıdır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 63).
B. İkinci fıkranın şartlarına uygunluk
52. Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrası Devlete, "mülkiyetin ... genel yarara uygun olarak kullanılmasını denetim altına alma" yetkisi tanımaktadır.
Hiç kuşkusuz, Kruegerrandsların Birleşik Krallığa ithal yasağının kendisi, bu hükmün ifade tarzına uygun düşmektedir. Bununla birlikte ikinci fıkra, birinci fıkranın giriş cümlesinin ışığında yorumlanması gerektiğinden (bk. yukarıda parag. 40/son), bu yasağın uygulanması bakımından, kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisinin bulunması zorunludur; başka bir deyişle Mahkeme, bu konuda genel yararın gerekleri ile ilgili birey veya bireylerin menfaatleri arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığını belirlemek durumundadır (bk. yukarıda geçen Sprorong ve Lönnroth kararı, parag. 69 ve 73; ve 21.02.1986 tarihli James ve Diğerleri kararı, parag. 50). Mahkeme adil bir dengenin kurulup kurulmadığını belirlerken, Devletin hem uygulama araçlarının seçiminde ve hem de genel menfaatin söz konusu kanunun hedefini gerçekleştirme bakımından uygulama sonuçlarını haklı kılıp kılmadığını değerlendirmede, geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu görmektedir.
53. Komisyonun da işaret ettiği gibi, bütün Sözleşmeci Devletlerin hukuklarında tanınmış olan genel prensiplere göre kaçak mallar, kurul olarak, müsadereye konu olabilir. Ancak, Komisyon ve başvurucu şirkete göre, müsaderenin haklı olabilmesi için, kaçak malların sahibinin davranışı ile kanuna aykırılık arasında bir bağlantının bulunması zorunludur; ki böylece, mal sahibi "masum" ise, üzerinde hak kaybı bulunan malları geri alma hakkına sahip olabilsin.
Hükümet ise böyle bir hakkın, Sözleşme veya Birinci Protokolde tanınmış olmadığını savunmuştur. Hükümete göre, Birinci Protokolün hükümleri bakımından mal sahibinin maliki olduğu şeylerden barışçıl bir biçimde yararlanmasına yapılan müdahalenin amacı haklı ise, bu amacı gerçekleştirmek için alınmış olması şartıyla, söz konusu hak kaybettirme kararı da haklı görülmelidir. Ancak Hükümet pratikte, mal sahibinin her hangi bir şekilde kanunun amacına temas eden bir kusuru bulunmaması halinde, bu mal üzerinde hak kaybettirmenin, kanunun amacını gerçekleştirmeye yönelik olduğu şeklinde yorumlanmayacağını kabul etmiştir.
54. İlk olarak, Sözleşmeci Devletlerin uygulamalarında kaçak malların, tehlikeli olmamaları şartıyla, geri verilip verilmeyeceğine karar verilirken, mal sahibinin davranışını ve özellikle gerekli özeni göstermesini dikkate alma eğilimi bulunduğu halde, değişik standartların uygulandığı ve ortak bir uygulamanın mevcut bulunmadığı gözlenmektedir. Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrası bakımından bir hak kaybettirmenin haklı görülebilmesi için, bu fıkranın açık şartlarının yerine getirilmiş olması ve Devletin menfaatleri ile bireyin menfaatleri arasında adil bir dengenin kurulmuş olması yeterlidir (bk. yukarıda parag. 52). Adil dengenin kurulması, bir çok faktöre ve mal sahibinin davranışına bağlıdır; mal sahibinin kusur derecesi veya gösterdiği özen, dikkate alınması gereken koşullardan sadece biridir.
55. Buna göre, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrasında usul ile ilgili bir şart açıkça yer almamakla birlikte, Mahkeme, mevcut olayda uygulanabilir nitelikte olan usullerin, başka şeylerle birlikte, başvurucu şirketin kusur derecesini veya özenini veya en azından şirketin tutumu ile hiç tereddütsüz meydana gelmiş olan kanuna aykırılık arasındaki ilişkiyi makulce dikkate almaya elverişli olup olmadığını; ayrıca, söz konusu usullerin başvurucu şirkete iddiasını yetkili makamlar önüne getirme imkanı verip vermediğini incelemek zorundadır. Bu şartların yerine getirilmiş olup olmadığını değerlendirirken, uygulanabilir olan usule geniş bir bakış açısıyla bakmak gerekir (bk. diğer kararlar arasında, ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 05.11.1981 tarihli X. -- Birleşik Krallık, parag. 60).
56. Mevcut olayda hak kaybettirme meselesi, iki ayrı aşamada incelenmiştir: ilk olarak mahkemeler önünde yürütülen müsadere davasında incelenmiştir; daha sonra Müfettişliğin, 1952 tarihli Yasanın 288. maddesine göre, Kruegerrandsları başvurulara geri verme konusunda takdir yetkisini kullanıp kullanmamaya karar verme aşamasında incelenmiştir. Hak kaybettirilmiş Kregerrandsların müsaderesi için 1952 tarihli Yasanın 44. maddesi gereğince açılan davanın, AGOSInin nasıl davrandığıyla ilgili olmadığı tartışma konusu değildir. Ancak, şirketin nasıl davrandığı meselesi, Kruegerrandsları geri almak için aynı yasanın 288. maddesine göre 1 Nisan 1980 tarihinde, yani sikkeler üzerinde mahkemeler tarafından resmen hak kaybettirilmesine karar verildikten sonra, şirketin Müfettişliğe yaptığı başvuruda zımnen dile getirilmiştir (bk. yukarıda parag. 32 ve 35). İngiliz hukuk kurallarına göre Müfettişlik, konuyla alakalı düşüncelere göre hareket etmek zorundadır (bk. yukarıda parag. 40 ve 41). Mevcut olayda, üzerinde hak kaybına karar verilmiş sikkelerin sahibinin iddia ettiği masumiyet ve gösterdiği özen, ayrıca mal sahibinin davranışı ile ithalat mevzuatına aykırılık arasındaki ilişki, tabi ki konuyla alakalı düşünceler arasında yer almaktadır.
57. Başvurucu şirket, sırf idari bir usulün, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrası bakımından yeterli olmadığını, masum mal sahiplerini korumak için yargısal bir hukuk yolunun gerekli olduğunu ileri sürmüştür.
Buna karşılık Hükümet, Mahkemenin bu iddiayı kabul etmesi halinde, İngiliz hukukunun, Yasanın 288. maddesine göre Müfettişlik kararlarını yargısal denetime tabi tutmak suretiyle, yeterli bir kontrol sağladığını ileri sürmüştür. Ancak başvurucu, bu kararlara karşı yargısal denetimin mevcut olmadığını, alternatif olarak, böyle bir denetim mevcut olsa bile, etkili bir hukuk yolu sağlamak için yeterli olmadığını savunmuştur.
58. Başvurucu şirket, özellikle 14 Nisan 1977 tarihli dava dilekçesinin 10. alt paragrafında yer alan talepleri (bk. yukarıda parag. 26) dikkate alındığında, kendisiyle ilgili olayda Dava Mahkemesinin ve Üst Mahkemenin verdiği kararların, yargısal denetimin mevcut olmadığını gösterdiğini iddia etmiştir.
Hükümet, AGOSInin bu kararlar hakkında yaptığı yoruma karşı çıkmıştır. Hükümete göre bu kararlar sadece, Kruegerrandsların kendisine geri verilmesi için şirketin yaptığı talebin erken yapılmış bir talep olduğunu, sikkeler hak kaybettirilmiş olarak müsadere edilinceye kadar bu talebin ele alınamayacağını, ayrıca Müfettişliğin Yasanın 288. maddesine göre takdir yetkisini kullanmadığını göstermektedir.
Söz konusu kararlar, Hükümetin yorumunu teyid etmektedir (bk. yukarıda parag. 30, özellikle Üst Mahkeme kararından yargıç Denningden alıntı yapılan bölüm). Tabi ki, 1977/78 tarihli reformdan önce İngiliz usul hukukundaki güçlükler ve özellikle Müfettişliğin verdiği kararlarda gerekçe gösterilmemesi, başvurucu şirketin mevcut yargısal denetim şeklindeki hukuk yolunu (bk. yukarıda parag. 36-38) etkili bir şekilde kullanmasına imkan vermediği sonucuna varmayı haklı kılabilir. Ancak, Müfettişlik yasanın 288. maddesine göre 1 Mayıs 1980 tarihinde karar verildiği sırada, yargısal denetim reformu yürürlüğe girmiş olup, bu güçlükler ortadan kaldırılmıştır.
59. Ne var ki başvurucu şirket ayrıca, yargısal denetim şeklindeki bir hukuk yolunun boşuna bir yol olduğunu, çünkü Müfettişliğin yasanın 288. maddesindeki takdir yetkisinin, denetlenemeyecek kadar geniş olduğunu iddia etmiştir. Hükümet bu görüşe karşı çıkmış ve idari kararların yargısal denetiminin her zaman mümkün olduğunu ileri sürmüştür.
Mahkeme, hukuk yolunun mevcudiyetinin, başvurucunun davasına benzer bir dava olan R. v. H.M. Gümrük Müfettişliği, ex parte Leonard Haworth davasında, 17 Temmuz 1985 tarihinde verilen kararla (bk. yukarıda parag. 42) gösterildiğini kaydeder. Söz konusu davada Dava Mahkemesi, 1952 tarihli Yasanın 288. maddesinde verilen geniş takdir yetkisi gibi, 1979 tarihli Gümrüklerin İdaresi Hakkında Kanunun 152. maddesinde verilen geniş takdir yetkisinin, Gümrük Müfettişliği tarafından kullanılma tarzını denetlemiştir (bk. yukarıda parag. 35). Bu karar, mevcut davadaki olayların meydana gelmesinden sonra verilmiş olmakla birlikte, hukuki durumda bir değişikliğe işaret etmemektedir.
Bu koşullar çerçevesinde, AGOSInin bu noktadaki iddiaları temelsiz görünmektedir.
60. Başvurucu şirket alternatif olarak, mevcut sayılabilecek bir yargısal denetimin kapsamının, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrası bakımından yetersiz olduğunu iddia etmiştir.
Mahkemeye göre bu iddia da geçerli değildir. Gümrük Müfettişliği gibi, idari bir makamın kararına karşı başvurma sebeplerinden biri, ki bu konuda bir tartışma yoktur, Wednesbury prensibi denilen, bu "kararın ilgili kanun doğrultusunda usulüne göre hareket eden ve makulce işlemde bulunan her hangi bir makam tarafından verilemeyecek bir karar" olmasıdır; örneğin, takdir yetkisini kullanan idari makamın, konuyla alakalı düşünceleri dikkate almadan karar vermesi gibi (bk. yukarıda parag. 41). Daha açıkçası, gümrük yetkilileri tarafından mallara el konulması ve hak kaybettirilmesi bağlamında, yargısal denetim için başvuru suretiyle hukuk yolunun niteliği ve etkililiği, yakın tarihli Haworth davasında verilen kararla ortaya konulmuştur (bk. yukarıda parag. 42 ve 59). Bu davada Dava Mahkemesi, mevcut davayla benzer koşullarda takdir yetkisini kullanan Gümrük Müfettişliğinin, kaçakçılığa bir teşebbüs sırasında el konulan malların sahibine, aleyhindeki noktaların ne olduğu konusunda bilgi vermemek ve bu noktalara karşı cevap verme veya suç ortağı olmadığını veya sorumsuz olduğunu ortaya koyma imkanı tanımamak suretiyle, gayri makul hareket ettiği sonucuna varmıştır.
Bu koşullarda Mahkeme, İngiliz hukukundaki yargısal denetimin kapsamının, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrasının şartlarını yerine getirmek için yeterli olduğunu kabul etmektedir.
61. AGOSI ayrıca, bu hukuk yolunu izlemesi gerekmediğini, çünkü İngiliz hukukunun bu meselede gerekli kesinlikten yoksun olduğunu iddia etmiştir. Ancak, yukarıdaki 58 ve 60. paragraflarda görüldüğü üzere bu iddia, sunulan delillerle desteklenmemektedir.
C. Sonuç
62. Bu nedenlerle Mahkeme, Gümrük Müfettişliğinin Kruegerrandsların geri verilmesi talebini reddi işlemine karşı başvurucu şirket için mevcut olan usulün, Birinci Protokolün 1. maddesinin ikinci fıkrası bakımından yetersiz olduğunun söylenemeyeceği sonucuna varmıştır. Daha açıkçası, İngiliz sisteminin, başvurucu şirketin davranışına makul bir özen gösterilmesini veya başvurucu şirkete görüşünü savunmak için makul bir imkan verilmesini sağlamadığı kanıtlanamamıştır.
Başvurucunun kendi gerekçeleriyle, Gümrük Müfettişliğinin Mayıs 1980de verdiği kararın yargısal denetimini istememiş olması ve böylece masum olduğunu ve ihmali bulunmadığını iddia eden mal sahipleri için mevcut koruyuculardan tam olarak yararlanmaması, varılan bu sonucu geçersiz kılmaz. Buna göre Birinci Protokolün 1. maddesi ihlal edilmemiştir.
II. Sözleşmenin 6. maddesinin ihlali iddiası
63. Başvurucu şirket ayrıca, Sözleşmenin 6. maddesinin aşağıdaki hükümlerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir:
"1. Herkes, ... hakkındaki bir suç isnadının karar bağlanmasında ... bağımsız ve tarafısız bir yargı yeri tarafından ... adil ... olarak yargılanma hakkına sahiptir. ...
2. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suç olduğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır.
..."
AGOSI, müsadere ile ilgili davada İngiliz mahkemeleri tarafından verilen kararların ve Kruegerrandsların geri verilmesi talebi üzerine Gümrük Müfettişliği tarafından verilen kararların, kendisi aleyhine, Sözleşmenin 6. maddesindeki bir suç isnadının karara bağlanması anlamına geldiği gerekçesiyle şikayetçi olmuştur. Başvurucunun şikayeti esas itibarıyla, birinci davada masum sayılma hakkına ve ikinci davada ise bir suç isnadının bir mahkeme tarafından karara bağlanması hakkına saygı gösterilmediği şeklindedir.
64. İlk olarak, şikayet konusu usullerin tek başına veya birlikte, AGOSI aleyhine bir suç isnadını karara bağlamayla ilgili olup olmadığı belirlenmelidir; buna hem Hükümet ve hem de Komisyon temsilcisi karşı çıkmıştır.
65. Mahkeme bu noktada, Hükümetin ve Komisyon temsilcisinin görüşüne katılmaktadır. Ulusal mahkemeler tarafından Krugerrandslar üzerinde hak kaybına karar verilmesi ve daha sonra geri alma talebinin Gümrük Müfettişliği tarafından reddedilmesi, X ve Ynin işlediği kaçakçılık fiilinin yan sonucu olan işlemlerdir (bk. yukarıda parag. 28 ve 32). Suç isnadları iç hukuk gereğince kaçakçılar aleyhine yapılmış olup, bu eylem nedeniyle AGOSI aleyhine yapılmış değildir (bk. yukarıda parag. 22-25).
Kovuşturulan üçüncü kişilerin bir eylemi üzerine alınan yan tedbirlerin AGOSInin mülkiyet hakkını olumsuz etkilemiş olması, kendiliğinden, şikayet konusu yargılamalar sırasında başvurucu şirket aleyhine Sözleşmenin 6. maddesi anlamında bir "suç isnadı"nda bulunulduğu sonucuna götürmez.
66. Yan tedbirlerin başvurucunun Sözleşmedeki haklarıyla bağdaşabilirliği meselesi, bu kararda, Birinci Protokolün 1. maddesi bağlamında incelenmiştir.
Şikayet konusu davalardan her hangi biri, başvurucu şirket aleyhinde "bir suç isnadının karar bağlanması"yla ilgili bir dava olarak kabul edilemez. Buna göre, Sözleşmenin 6. maddesi olayda uygulanabilir değildir.
67. Başvurucu şirket, Sözleşmenin 6. maddesini "kişisel haklar ve yükümlülükler" ile alakalı olarak ileri sürmemiştir. Mahkeme de bu meseleyi resen incelemeyi gerekli görmemektedir.
Bu gerekçelerle mahkeme,
1. Bire karşı altı oyla, Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine;
2. Bire karşı altı oyla, Sözleşmenin 6. maddesinin mevcut davada, bir suç isnadının karara bağlanması bakımından uygulanabilir olmadığına;
3. İkiye karşı beş oyla, Sözleşmenin 6. maddesini, kişisel haklar ve yükümlülüklerin belirlenmesiyle ilgili olarak dikkate almanın gerekli olmadığına,
Karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy