(AİHS m. 5, 6, 14)
Başvuru no: 9562/81
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
1. Birinci başvuruyla ilgili olaylar
10. Birinci başvurucu Brian Arthur Monnell, 1945 doğumlu bir Britanya vatandaşıdır.
Başvurucu, üç gün süren duruşmadan sonra, 4 Eylül 1981de, Exeter İlk Derece Mahkemesinde jüri tarafından, evden hırsızlık suçundan (burglary) mahkum edilmiş ve kendisine üç yıl hapis cezası verilmiştir. Başvurucu, aynı mahkeme önünde üç gün önce, iki olayda daha evden hırsızlık suçundan suçlu olduğunu kabul etmiş (pleaded guilty); bu suçlardan verilen dokuzar ay hapis cezasından sonra, cezalar içtima ettirilmiş; sonuç olarak toplam üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkum olmuştur. Yargıç, Monnelle uygun ceza verirken, başvurucunun duruşma yapılmadan kabul ettiği diğer dört suçu da dikkate almıştır. Monnell yargılama sırasında, adli yardımdan avukatlar tarafından temsil edilmiştir.
11. Monnelli yargılamada temsil eden avukat, başvurucuya gönderdiği 29 Eylül 1981 tarihli yazıda, "mahkumiyet kararına karşı yapılacak bir başvurunun hiçbir başarı şansı bulunmadığı" şekilde görüş belirtmiştir. Avukat, cezaya karşı yapılacak bir başvuru için de aynı şeyi söylemiştir. Avukata göre, "suçlar ağırdır; çalınan mallar iade edilmemiştir. Kendisinin kabarık bir adli sicili (criminal record) vardır; yüz kızartıcı suçlardan (offences of dishonesty) bir çok kez hapis cezası yatmıştır. Yeni bir hapis cezası kaçınılmazdır ve aynı şekilde, verilen ceza miktarı da kaçınılmazdır".
Monnell bu tavsiyeye rağmen, yoluna devam etmiş ve hem mahkumiyet kararına ve hem de cezaya karşı üst yargılama izni istemiştir. Monnellin kendi imzasını taşıyan 21 Ekim 1981 tarihli başvurusu, 26 Ekim 1981de Ceza Üst Yargılama Bürosunda kayda girmiştir. Kendisinin görüşüne göre, savunma tanığı olarak dinlenmesi gerektiğini düşündüğü kişilerin davet edilmemiş olmaları, bu başvurusunun temel dayanağını oluşturan bir kusurdur. Başvurucu dilekçesinde ayrıca, bir karara karşı Üst Mahkemeye başvurmayı düşünen her hükümlüye verilen AA Formunu okuduğunu belirtmiştir. Bu Formda şöyle denmektedir:
"Üst Yargılama hakkında görüş
Süre Kaybı
...
Bir karara karşı üst başvuruda bulunmak istiyorsanız, görüş almalısınız. Yargılama sırasındaki avukatınız, size görüş verecek en uygun kişidir. Eğer avukatınız, karara karşı başvuruda bulunmak için sebep bulunduğu yönünde görüş bildirirse ve bu görüş avukatınız tarafından yazılıp imzalanırsa, Üst Mahkeme (Court of Appeal) sizin başvurma gerekçenizin bulunduğunu öğrenir. Temeli olmayan bir başvuruda bulunmak veya temeli bulunmadığı halde bir temel yaratmaya çalışmak, anlamsız olur. Başvuru için gerekçe aranmaktadır, laf kalabalığı değil.
Bu nedenle, görüş almak önemlidir. Eğer bir görüş alamıyorsanız ve bir görüş alamadan başvuruda bulunuyorsanız, kendi başvuru sebeplerinizi yazmadan önce, niçin görüş alamadığınızı belirtmelisiniz. Fakat avukatınız karara karşı başvurmanın aleyhine görüş belirtmişse, Mahkeme sırf bu yüzden size yeni bir avukat tayin etmeyecektir.
Eğer gerçek sebepler bulunmadığı halde başvurursanız, kaybınız olur. Başvurunuz önce tek yargıç tarafından incelenebilir; bu yargıç başvurunuzu reddedebilir ve başvurunuzun kayda girmesinden sonra geçen sürenin, cezadan sayılmamasına karar verebilir. Eğer bundan sonra başvurunuzu izlemeyi sürdürmezseniz, sadece bu tarihe kadar geçen süreyi kaybetmiş olursunuz. Ancak, başvurunuzu sürdürürseniz, başvurunuz üç yargıçlı bir Mahkeme tarafından incelenir; bu Mahkeme sizin daha fazla süre kaybetmenize karar verebilir. Her iki halde de, salıverilme tarihiniz ileri bir tarih olacaktır."
12. Başvurucu Monnell, yargılama sırasında savunmasının yapılış tarzından memnun olmamış, avukatını azletmiş ve 4 Kasım 1981de, şimdiki avukatına vekalet vermiştir (instructed).
Bu arada Ceza Üst Yargılama Bürosu, Monnellin eski avukatlarına bir yazı göndererek, Monnellin üst başvuru izin istediğini bildirmiş ve başvuruya bu konuda bir görüş verip vermediklerini sormuştur. Ceza Üst Yargılama Bürosu, bu avukatları ayrıca, yargılama sırasında bazı kişilerin tanık olarak davet edilmiş olmaları gerektiği şeklinde Monnellin başvurusunda yer alan iddia hakkında yorumda bulunmaya davet etmiştir. Avukatlar verdikleri cevapla birlikte, duruşmada savunma yapan avukatın aksi yöndeki yazılı görüşünü göndermişler ve Monnellin başlangıçta dinletmek istediği çok sayıda tanığın izini bulabilmek için girişimlerini anlatmışlardır. Avukatlar, izini bulmayı başardıkları tanıklardan çoğunun davet edilmelerini Monnellin daha sonra istemediğini belirtmişlerdir.
Yeni atanan avukatlar, başka şeylerin yanında, elde edilebilecek yeni deliller nedeniyle yeniden yargılama (retrial) için başvuru imkanını araştırmak üzere, adli yardım talep etmişlerdir. Ayrıca Monnell, Ceza Üst Yargılama Bürosundan, yeni avukatlarının başladığı araştırmalar sonuçlanıncaya kadar, üst yargılama izin talebinin görülmesinin ertelenmesini istemiştir.
Monnellin üst yargılama izin talebi, tek yargıç tarafından, Yargıç Brown tarafından incelenmiştir (bk. aşağıda parag. 23). İlgili belgeler (örneğin, tanık beyanları, bir sosyal araştırma raporu ve psikiyatrik rapor) ile birlikte, Monnellin eski avukatlarından elde edilen ek bilgi de, Yargıç Brownun önüne konulmuştur. Yargıç, süresi geçtikten sonra talep edilmiş olmasına rağmen, duruşma talebini kabul etmiş, fakat üst yargılama izin talebi ile adli yardım, salıverilme, duruşmada bulunma ve tanık dinletme gibi çeşitli ek talepleri reddetmiştir. Yargıç, red kararı konusunda, 2 Aralık 1981 tarihli şu yazılı gerekçeyi göstermiştir:
"Dava yargıcının davayı tam ve doğru bir şekilde özetlemesinden sonra, yeterli delil nedeniyle jüri tarafından mahkum edilmişsin. Şimdi dinlenmesini istediğin bir çok tanığın, yargılama sırasında dinlenmesi gerekli görülmemiş. Jürinin verdiği hükme (verdict) müdahale etmek için bir sebep bulunmamaktadır.
Sana verilen cezanın toplamı, yanlış veya fazla değildir."
14. Monnell, Yargıç Brown tarafından reddedilen başvurusunu, bütün unsurlarıyla birlikte, 9 Aralık 1981de yenilemiştir.
Bu başvurunun yapıldığı SJ formunda şu uyarı yer almaktadır:
"Süre Kaybı. Yargıcın reddetmesinden sonra mahkemeye yeniden başvuru yapılması, bu mahkemenin başvuruyu yenilemenin hiç bir haklı tarafı olmadığı sonucuna varması halinde, mahkemenin süre kaybına karar vermesiyle sonuçlanacaktır. Eğer daha önce yargıç da süre kaybına karar vermişse, mahkemenin vereceği kararla süre kaybınız artacaktır."
15. Adli yardımın uzatılması talebi, Ocak 1982nin sonunda reddedilmiştir. Avukatlar Monnelle, kendisi için daha fazla araştırma yapamayacaklarını, yürütmekte oldukları araştırmanın sonuçlanmadığını ve bu nedenle, üst yargılama izin talebini izlemesi gerekip gerekmediği hakkında bir görüş belirtme durumunda olmadıklarını bildirmişlerdir.
16. Üst Mahkeme Heyeti, 20 Mayıs 1982de, üst yargılama için gösterilen sebepleri "bütünüyle temelsiz" bularak, başvuruyu reddetmiştir. Yargıç Watkins tarafından yazılan karar gerekçesinde, Üst Mahkeme şöyle demiştir:
"(Monnellin), mahkumiyete veya cezaya karşı üst yargılama için bu mahkemeye başvurmak bakımından anlaşılabilir hiçbir gerekçesi yoktur. Monnellin deneyimli avukatı, mahkumiyet hakkında çok dikkatli olarak verdiği görüşte şöyle demiştir: Benim görüşüme göre, mahkumiyet kararına karşı yapılacak bir başvurunun hiçbir başarı şansı bulunmamaktadır; avukat, verilecek ceza konusunda da, yine bir hapis cezasının kaçınılmaz olduğunu ve verilen hapis cezasının süresinin de aynı şekilde kaçınılmaz olduğunu belirtmiştir. Bir kimse, usulüne uygun olarak verilen mahkumiyet kararına karşı, bu tür bir görüşe rağmen, hiçbir sebep bulunmadan itiraz ederse, bu başvurucunun yaptığı gibi, üst yargılama izni için yaptığı başvurularıyla mahkemeyi zorlamak suretiyle, mahkemenin zamanını harcamış olur; bu durumda mahkeme, başvurucunun cezaevinde geçireceği sürenin uzatılması gerekip gerekmediğini inceleme hakkına sahiptir. Biz, uzatılması gerektiği sonucuna vardık."
Bu nedenle Üst Mahkeme, Monnellin yaptığı başvurunun görülmesi sürerken geçen 28 günlük sürenin, çektiği cezadan sayılmamasına karar vermiştir.
2. İkinci başvurucuyla ilgili olaylar
17. İkinci başvurucu Neville Morris, 1939 doğumlu bir Britanya vatandaşıdır.
Başvurucu, 4 Ağustos 1980de, diğer iki kişiyle birlikte, Şubat 1980e kadar eroin temini için yardımda bulunmak suçundan, Reading İlk Derece Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. Duruşma üç hafta sürmüş, jüri 24 Ağustos 1980de, başvurucu Morris ile diğer iki suç ortağını suçlu bulmuştur. Morris üç buçuk yıl hapis cezasına, diğer iki suç ortağı beş yıl dokuz ay hapis cezalarına mahkum edilmişlerdir.
18. Morris, yargılama sırasında adli yardımdan avukatlar tarafından temsil edilmiştir. Başvurucunun avukatı, mahkumiyet kararından sonra başvurucuya, üst yargılama izni için Üst Mahkemeye başvurmaması gerektiği görüşünü bildirmiştir; avukatın görüşüne göre Üst Mahkeme, bazı zarar verici delilleri (damaging evidence) kabul ettiği gerekçesiyle dava yargıcının yetkisini kullanmasına müdahale etmeyecektir; çünkü dava yargıcı kanunu doğru uygulamıştır.
19. Morris buna rağmen kendisi, hem mahkumiyete ve hem de cezaya karşı üst yargılama sebeplerini yazmış, daha sonra avukatı bunu "daha anlaşılabilir bir biçime" sokmuş ve daktilo etmiştir. Avukat, Morrisin namına, üst yargılama hakkında görüş ve zaman kaybıyla ilgili AA Formunu (bk. yukarıda parag. 11) okuduğunu kabul etmiştir. Üst yargılama izni için yapılan başvuru, 22 Eylül 1980de Ceza Üst Yargılama Bürosu tarafından alınmıştır. Mahkumiyet kararının çürük (unsafe) olduğunu savunurken Morrisin ileri sürdüğü temel sebep, uyuşturucu yoksunluğu çekerken zorlamayla (duress) sakat beyanlar alındığı şeklindedir. Cezasıyla ilgili olarak temel itirazı ise, suça yardımdaki rolü ile suç ortaklarına verilen cezalar dikkate alındığında, kendisine verilen cezanın gayri adil olduğu şeklindedir.
Ceza Üst Yargılama Bürosu 2 Nisan 1981de, Morrise ve avukatlarına duruşmanın kısa tutanaklarının kopyasını göndermiştir. Morris 13 Nisan 1981de, üst yargılama için yeni sebepler göstermiştir; yargılama başlamadan önce suç ortaklarından bir tarafından yazıldığını iddia ettiği, daha sonra mahkum olacağı suçla kendisinin hiçbir ilgisinin olmadığı anlamına gelen tarihsiz ve imzasız bir mektup, bu yeni sebepler arasında yer almaktadır.
20. Bu belgeler, diğer kağıtlarla birlikte, Yargıç Lawsonun önündeki dosyaya konmuştur. Bu yargıç, mahkumiyet kararına ve cezaya karşı üst yargılamaya izin talebiyle birlikte, adli yardım ve duruşmada hazır bulunma gibi ek talepleri de reddetmiştir. Yargıcın yazılı kararı Morrise gönderilmiştir; bu kararda şöyle denmektedir: "üst yargılamaya izin vermeyi haklı kılacak hiçbir sebep bulunmamaktadır".
21. Buna rağmen Morris, üst yargılama için izin talebini yenilemiştir. Morrisin bu iş için kullandığı ve 12 Haziran 1981 tarihinde imzaladığı SJ Formu, 17 Haziran 1981de Ceza Üst Yargılama Bürosu tarafından alınmıştır; bu Formda, Monnelle verilen Formdaki (bk. yukarıda parag. 14) aynı uyarı yer almaktadır.
22. 27 Ekim 1981de, Başyargıç Lane C.J. Başkanlığında toplanan Üst Mahkeme heyeti, Morrisin başvurusunu reddetmiştir. Mahkeme ilk önce, "mahkumiyet kararı aleyhine üst yargılama izni vermek için her hangi bir sebep bulunmadığını" tespit etmiştir. Bu mahkeme ceza ile ilgili olarak ise, dava yargıcının, ahlaki sorumluluğu Morris ile suç ortakları arasında paylaştırmada ve kendisi için ceza miktarını tayin etmede, geniş bir yetkiye sahip olduğunu belirtmiştir. Mahkeme şu sonuca varmıştır: "... bu ümitsiz başvuruyu yenilemesi nedeniyle ceza görmelidir. Başvurucu 56 gün kaybedecektir." Sonuç olarak, Morrisin üst yargılama için yaptığı başvurunun sonucunu beklerken cezaevinde geçirdiği 56 gün, hapis cezasından sayılmamıştır.
II. İlgili iç hukuk ve uygulama
23. 1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının (Criminal Appeal Act) 1. maddesinin 1. fıkrasına göre, iddianameyle isnad edilen bir suçtan mahkum olan bir kimse (her iki başvurucu gibi), mahkumiyet kararına karşı Üst Mahkemeye başvurabilir. Eğer üst yargılamanın konusu sadece bir hukuki mesele değilse, dava yargıcı olayın üst yargılamaya uygun olduğunu belirtmedikçe, önce Üst Mahkemeden izin alınması gerekir (md. 1(2)). Bir iddianameyle isnad edilen suç nedeniyle mahkum olan bir kimse, kanunla belirlenmiş bir miktarın üzerinde aldığı bir hapis cezasına karşı da Üst Mahkemeye başvurabilir; ancak bu tür bir üst yargılama talebi, yine aynı şekilde, Üst Mahkemenin iznine tabidir (md. 9 ve 11). 1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Tüzüğünün öngördüğü Formla yapılması zorunlu olan üst yargılama izin başvurusu, kural olarak ilk önce tek yargıçlı mahkemeye verilir (md. 31. ve 45(2)).
24. 1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Tüzüğünün 11(1). fıkrasına göre tek yargıçlı mahkeme, kendisinin belirlediği yerde ve duruşma yapmadan başvuruyu inceleyebilir. Üst yargılama izni için yapılan başvuruları önce tek yargıca gönderme sistemindeki temel amaç, önemli ve savunulabilir sebepleri bulunan üst yargılama taleplerini ortaya çıkarmaktır.
Tek yargıç, üst yargılama izni talebini reddettiğinde, başvurucuya tebliğ edilen bu kararla, başvurucu bu kararı veren yargıcın adını ve karar gerekçesini de öğrenir. Başvurucu, yaptığı başvuruyu daha ileriye götürmek istiyorsa, red kararının kendisine tebliğinden itibaren on dört gün içinde, yazılı formla bunu Ceza Üst Yargılama Yazı İşleri Müdürlüğüne bildirmek zorundadır. Bu durumda yaptığı bu başvuru hakkında, Üst Mahkeme Heyeti tarafından, aleni bir duruşmada (in an open court) karar verilir (1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasası md. 31(3)). Heyet üyelerinden biri bile üst yargılama izni verilmesi gerektiği şeklinde görüş bildirirse, izin verilir (R. v. Healey, 40 Ceza Üst Yargılama Dergisi, sayı 40, s. 42).
Tek yargıç ile Üst Mahkeme Heyeti, üst yargılama izni için yapılan başvuruyu ve bununla bağlantılı talepleri, dava dosyasındaki bütün kağıtların ve üst başvuru sebeplerinin ışığında inceler; fakat olayların çoğunluğunda, başvurucuyu dinlemeden karar verir. Bununla birlikte, üst başvuruda bulunan bir başvurucu, avukatına, hem tek yargıcın ve hem de mahkeme heyetinin önüne çıkma ve sözlü savunmada bulunma talimatı verebilir (Tüzük md. 11(2)).
25. Üst yargılama izni başvurusunun incelenmesi sırasında temsil edilmek için adli yardım verilmesi, mutlak bir hak değildir. İlk Derece Mahkemeleri önündeki ceza davalarının çoğunluğunda, sanıklara adli yardım verilmektedir. Bu yardım, üst yargılama için makul sebepler bulunup bulunmadığı konusunda avukattan görüş alınmasını ve bu tür sebepler mevcut görünüyorsa ve bir izin başvurusu aranıyorsa, üst yargılama izni için bir başvurunun hazırlanmasını da kapsar (1974 tarihli Adli Yardım Yasası, md. 28(7) ve md. 30(7)). Öte yandan, duruşma avukatı üst yargılamada bulunmaya karşı görüş bildirecek olursa, avukatlar için adli yardım sona erer. Ancak Ceza Üst Yargılama Yazı İşleri Müdürü, tek yargıç ve mahkeme heyeti, üst yargılama izni için temsil edilmeyen başvurucuya adli yardım verilmesine karar verebilir; avukat üst yargılama sebeplerini belirtmiş olsa da olmasa da, bir görüş ve yardım daha alınması için veya tek yargıç veya mahkeme heyeti önünde sözlü savunma yapması için, adli yardım verilebilir (1974 tarihli Adli Yardım Yasası, md. 28(8) ve 30(8); 1968 tarihli Ceza Yargılamasında Adli Yardım Tüzüğü, md. 3(4)). Adli yardım talebi bir yargıç tarafından reddedilmiş ise, koşullar değişmedikçe, Yazı İşleri Müdürü tarafından adli yardıma karar verilemez (Tüzük, md. 3(9)). Genel olarak, üst başvuruda bulunanlar, ödeme yapamayacak durumda iseler, adli yardım verilmek suretiyle, üst yargılama sebepleri için hukuki görüş ve yardım almaları sağlanır.
26. Cezaevinde bulunan kişinin, üst yargılama izin başvurusu incelenirken Üst Mahkeme önüne çıkması, bu konuda her zaman Üst Mahkemenin izin vermesine bağlıdır (1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasası, md. 22(2)(b)). Uygulamada, cezaevindeki bir kimseye, üst yargılama izni başvurusunun duruşmasında hazır bulunmasına, ancak çok istisnai hallerde izin verilir; başvurunun tek yargıç tarafından incelenmesi sırasında izin verilmesi ise pek nadirdir.
27. Mahkumiyet kararına karşı üst yargılama sebepleri sınırlı sayıdadır. Üst Mahkeme, davanın maddi olaylarını yeniden dinlemez. Üst Mahkeme, yeni delilleri dinleyebilir; fakat, hakkında mahkumiyet kararı verilmiş bir kimsenin, sadece yargılama sırasında başka delillerin toplanmasını istemiş olduğunu söylemesi yeterli değildir. Bu kimse, göstermek istediği yeni delilin güvenilir ve davadaki meseleyle alakalı olduğuna ve ayrıca yargılama sırasında sunulamamasının haklı bir sebebi bulunduğuna, Üst Mahkemeyi ikna etmelidir.
Üst yargılama izni başvurusunun incelenmesi için yapılan yargılamada tanık dinlenmez; Üst Mahkeme, ister tek yargıçla isterse heyet halinde olsun, ilk önce, gösterilen üst yargılama sebeplerinin, üst yargılama sebebi oluşturmaya yeterli olup olmadığını; ikinci olarak, bu sebeplerin temelinin bulunup bulunmadığını inceler. Eğer gösterilen sebepler, üst yargılama için meşru sebeplerden ise ve bir ölçüde temele sahip ise, bu durumda üst yargılama izni verilir. Fakat gösterilen sebepler, üst yargılama için meşru sebeplerden değilse veya savunulabilir veya incelenebilir bir temele sahip değilse, üst yargılama izni talebi reddedilir.
Hakkında mahkumiyet kararı verilmiş olup da, üst yargılama için hukuki görüş almak isteyen bir kimseye, bu konudaki temel prensipler izah edilir. Ayrıca kendisine, avukatının savunulabilir olmayan (unarguable) sebepler yazamayacağı da söylenir.
1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının 11(3). fıkrasına göre, Üst Mahkeme, bir üst yargılamaya karar verirken "yetkisini, davaya bir bütün olarak bakıldığında, başvurucunun durumunda alt mahkemedekinden daha ağır durum yaratmayacak şekilde kullanır".
28. İngiliz hukukunda, üst yargılama yapılmayan davalarda, mahkumiyet kararı almış bir kimsenin cezasının infazı, cezanın verilmesinden hemen sonra başlar; üst yargılama sırasında, kendisi tutuklu sayılmaz. Ancak, tutuklulukta geçen süre, hapis cezasının süresinden geçmiş kabul edilir.
1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının 29(1). fıkrasına göre, bir başvurucunun, üst başvurusu (ve üst yargılama izni başvurusu) hakkında karar verilmesini beklerken cezaevinde geçirdiği süre, "Üst Mahkeme aksine karar vermedikçe, çekmekte olduğu hapis cezasından sayılır". Üst yargılamaya izin verilmesi halinde (bk. yukarıda parag. 23), Üst Mahkemenin aksine karar verme yetkisi yoktur (Yasanın 29(2). fıkrası).
Ancak Üst Mahkemenin üst yargılama izni talebini reddettiği zaman, bu arada geçen sürenin tamamının veya bir kısmının, başvurucunun hapis cezasından sayılmamasına karar vermesinin önünde bir engel yoktur. Tek yargıç da böyle bir karar verme yetkisine sahiptir (Yasanın 31(2)(h) bendi); ancak mevcut davada böyle bir olay olmamıştır. Böyle bir karar verildiğinde, gerekçeleri gösterilir ve başvurucuya iletilir (Yasanın 29(2). fıkrası).
29. 1966 tarihinden önceki hukuki duruma göre, sonuçta başarılı olamayan bir üst yargılama izni için yapılmış bir başvurunun görülmesi sırasında geçen süre, kural olarak cezadan sayılmazdı; fakat başvurucu, Üst Mahkeme aksine karar vermedikçe, altı haftadan fazla süre kaybetmezdi. Üst Mahkeme, belirli bir olayda hiç veya az veya çok süre kaybına karar verme konusunda geniş bir takdir yetkisine sahipti. Uygulamada, Üst Mahkeme bu özel takdir yetkisini nadiren kullanırdı; böylece ilgili yasanın uygulanması nedeniyle, hükümlülerin hemen hemen hep 42 gün süre kayıpları olurdu.
Şimdiki yasa hükümleri, Ceza Üst Mahkemesi Bölümlerarası Komitesinin 1965 tarihli tavsiyelerinin uygulanması amacıyla, 1966 tarihli Yasayla getirilmiş, bu hükümler 1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının 29. maddesinde yeniden yer almıştır. Söz konusu Komite, üst yargılama talebinde bulunan kişinin aleyhine otomatik olarak işleyen bir kural yerine, bu olayda olduğu gibi, Üst Mahkemenin zaman kaybı meselesini hatırlamasını önermiştir. Komite, bu tavsiyede bulunurken, temeli bulunmadan yapılacak olan üst yargılama izni başvurularına karşı engelleri zayıflatmanın tehlikelerini de görmüş, fakat başvurusu tümüyle temelden yoksun bir başvurucuyu Üst Mahkemenin cezalandırma yetkisinin, ümitsiz başvuruların akmasına karşı caydırıcı bir şekilde işleyeceği görüşünü benimsemiştir.
30. Buna rağmen, 1969da üst yargılama izni için yapılan başvuruların sayısı 9,700e yaklaşmış ve Mart 1970a gelindiğinde başvuruların aylık ortalaması 1,000den fazla olmuştur. Uygulamada, tek yargıcın süre kaybı kararı verebileceği hemen hemen hiç bilinmemektedir. 17 Mart 1970te, Başyargıç Parker C. J., bir Uygulama Talimatı yayınlayarak, düzgün olmayan başvuruların hacminin, temele sahip başvurular için hoş görü gösterilemeyecek gecikmelere yol açtığına dikkat çekmiştir (1970 1 All England Law Reports 119). Başyargıç, üst yargılama talebinde bulunan kişilerin hemen hemen istisnasız olarak, adli yardımdan karşılanan hukuki görüş alma imkanları bulunduğundan, tek yargıcın, olayın bütün şartları içinde süre kaybına karar verme yetkisini kullanmayı doğru bulması halinde, bu yetkisini kullanmaktan kaçınması için hiçbir gerekçe olmadığını belirtmiştir. Üst Mahkemenin yetkisini bu şekilde kullanmasındaki amacın, "temeli bulunmayan başvuruları caydırmak suretiyle, temeli bulunan başvuruların hemen görülmesini sağlamak olduğu" ifade edilmiştir. İki hafta sonra, başvuruların sayısı yüzde 50 oranında, ayda 500e düşmüştür.
31. 14 Şubat 1980de, Başyargıç Widgery C.J., bu yetkiyi kullanabilen Üst Mahkeme heyetine ve tek yargıca, süre kaybına karar vermelerini hatırlatan, yeni bir Uygulama Talimatı çıkarmıştır ((1980) 1 All England Law Reports 555). Bu hatırlatma, "ümitsiz üst başvuruların sayısındaki büyük artışa bağlı olarak, temeli bulunan üst başvuruların ciddi ve giderek artan gecikmelerle karşılaşması üzerine", bir kez daha gerekli olmuştur.
32. Hükümete göre, üst başvurularının büyük çoğunluğu, cezaevinde hapis cezasını çekmekte olan mahkumlar tarafından yapılmaktadır; süre kaybı kararları uygulamada, azami 64 günü bulmaktadır.
1981 yılında, 6,097 adet üst yargılama izni için başvuru kaydedilmiştir. Süre kaybı verilen davalara ve bu tür davalarda süre kaybının miktarına ilişkin kesin sayılar yoktur. Ancak, Ceza Üst Yargılama Bürosunun elindeki bilgiye göre, 60-65 başvuruda süre kaybına karar verildiği anlaşılmaktadır (bu sayı, hem tek yargıçlar ve hem de Üst Mahkeme heyetinin verdiği kararları kapsamaktadır); karar verilen süre kayıpları, 7 günden 64 güne kadar değişmektedir; bunların yüzde 75inde, normal olarak 28 gün veya daha az süre kaybına karar verilmiştir. İstatistiklerin mevcut olduğu geçen yılda, yani 1984te, hepsi 8,262 dava ele alınmıştır. Tek yargıçlar, 6,500 davayı ele almıştır. Üst Mahkeme heyetinin listesine giren toplam dava sayılı 3,800dir. Bu davalar, tek yargıç tarafından reddedildikten sonra Üst Mahkemeye yenilen başvuruları, üst yargılama izni verilen davaları ve Üst Mahkeme önüne doğrudan getirilen davaları içermektedir. Bütün başvuruculardan yüzde 91.39, cezaevindedir.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
33. Monnell 5 Ağustos 1981de, Morris 13 Mart 1982de Komisyona başvuruda bulunmuştur. Her iki başvurucu, Üst Mahkeme tarafından verilen süre kaybı kararlarının, Sözleşmenin 5(1). fıkrasında izin verilmeyen bir özgürlük kısıtlamasına neden olduğunu; Üst Mahkeme önüne çıkarılmadıkları veya avukatla temsil edilmedikleri için de Sözleşmenin 6. maddesine aykırı olarak adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini; süre kaybı usulünün Sözleşmenin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcılık yasağını ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Monnell ayrıca, cezai soruşturma sırasında polisin usulsüz davrandığını iddia etmiştir.
34. Komisyon, 17 Ocak 1984 tarihinde ortak bir duruşma yapılabilmesi için, başvuruların birleştirilmesine karar vermiştir. Komisyon 20 Ocak 1984te her iki başvuruyu ortak şikayetler bakımından (süre kaybı kararlarıyla ilgili olarak) kabuledilebilir bulmuş, Monnellin geri kalan başvurusunu kabuledilemez bulmuştur.
Komisyon 11 Mart 1985te kabul ettiği ortak raporda, her iki başvurucu bakımdan Sözleşmenin 5(1). fıkrasının (bir karşı on oyla) ve 6. maddenin (ikiye karşı dokuz oyla) ihlal edildiği, olayı Sözleşmenin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddesi bakımından ayrıca incelemenin gerekli olmadığı (oybirliğiyle) ve 6. maddeyle bağlantılı olarak 14. maddesi bakımından incelemenin gerekli olmadığı (dörde karşı yedi oyla) görüşünü açıklamıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir).
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlali iddiası
36. Başvurucular, Üst Mahkemenin, ilk derece mahkemesinin verdiği hapis cezasının süresinden sayılmamasına karar verdiği hapislik dönemlerinin, Sözleşmenin 5(1). fıkrasında izin verilen tutma kategorilerinden hiç birine girmediğini ve böylece özgürlük hakkının ihlaline yol açtığını iddia etmişlerdir. Sözleşmenin 5(1). fıkrası şöyledir:
"1. Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Aşağıdaki haller dışında ve hukukun öngördüğü bir usule uyulmadıkça, hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
a) bir kimsenin yetkili mahkemenin mahkumiyet kararından sonra hukuka uygun olarak hapsedilmesi;
b) bir kimsenin mahkemenin hukuka uygun bir kararına uymaması nedeniyle veya hukukun öngördüğü bir yükümlülüğü yerine getirmesini sağlamak için hukuka uygun olarak gözaltına alınması veya tutulması;
c) bir kimsenin suç işlediğinden makul kuşku duyulması üzerine veya suç işlemesini engellemek ya da işledikten sonra kaçmasını önlemek için kendisini tutmayı gerektiren makul nedenler bulunması halinde, kendisini kanunen yetkili makamların önüne çıkarmak amacıyla hukuka uygun olarak gözaltına alma veya tutma;
d) bir küçüğün eğitsel gözetimi amacıyla hukuka uygun bir kararla tutulması veya kendisini kanunen yetkili makamların önüne çıkarmak amacıyla hukuka uygun olarak tutulması;
e) bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek için bunu taşıyanların, akıl zayıflığı, alkolik, uyuşturucu bağımlısı olanların veya derbeder kimselerin hukuka uygun olarak tutulması;
f) ülkeye izinsiz girmek isteyen bir kimsenin girişinin önlenmesi veya hakkında sınırdışı etme veya iade kararı alınan kişinin sınırdışı edilmesi veya iadesi için hukuka uygun olarak gözaltına alınması veya tutulması.
Davalı Hükümet bu iddiaya karşı çıkmış, fakat Komisyon kabul edilmiştir.
37. Mahkemeye göre söz konusu tutma dönemleri, öncelikle Sözleşmenin 5(1)(a) bendi bağlamında incelenmelidir. Olay, davanın taraflarınca bu temelde tartışılmıştır.
38. Karara konu olan başlıca mesele, söz konusu tutma dönemlerinin bu bend anlamında "yetkili mahkemenin mahkumiyet kararından sonra" hükmüne girip girmediğidir.
39. Başvurucuların "yetkili mahkemenin mahkumiyet kararı" gereğince tutulmuş olduklarından kuşku yoktur (bk yukarıda parag 10 ve 17). Komisyon ve başvurucular ile Hükümetin görüşleri arasındaki fark, Üst Mahkeme tarafından daha sonra karar verilen süre kaybının, bu mahkumiyetlerden "sonra" çekilen bir hapislik olarak görülüp görülmeyeceğidir.
40. Mahkemenin kararlarında yerleşik hale geldiği üzere, (a) bendindeki "sonra" kelimesi, hapisliğin "mahkumiyet"i sadece zaman bakımından izlemesi anlamına gelmez; buna ek olarak tutma (hapislik), mahkumiyetin bir sonucu olmalı, mahkumiyeti izlemeli ve ona dayanmalı veya mahkumiyetten dolayı meydana gelmelidir (bk. en yakın tarihli karar olarak, 02.03.1987 tarihli Weeks kararı, parag 42). Kısacası, mahkumiyet kararı ile özgürlükten yoksun bırakma arasında yeterli nedensellik ilişkisi bulunmalıdır (aynı yer).
41. İngiltere ve Gallerde, üst yargılama yapılmayan davalarda, mahkumiyet kararı almış bir kimsenin cezasının infazı, cezanın verilmesinden hemen sonra başlar (bk. yukarıda parag. 28). Olaydaki tartışma konusu kararlar, 1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının 29(1). fıkrası gereğince verilmiştir; bu fıkra Ceza Üst Mahkemesine, üst başvuruda bulunan kişinin, üst başvurusu ve üst yargılamaya izin talebi hakkında karar verilmesini cezaevinde beklerken geçirdiği sürenin, kısmen veya tamamen çekmekte olduğu hapis cezasından sayılmamasına karar verme yetkisi tanımaktadır (bk. yukarıda parag. 28). Üst Mahkeme heyeti, Monnell ve Morrisin üst yargılama izni için sebepsiz yere "ümitsiz" başvurularında ısrar ettikleri düşüncesiyle, Yasanın 29(1). maddesindeki takdir yetkisini kullanmayı seçmiş ve Monnellin 28 gün, Morrisin 56 gün süre kaybetmesine karar vermiştir (bk. yukarıda parag. 16 ve 22).
42. Başvurucular, Yasanın 29(1). fıkrasına göre verilen süre kaybının, ilk cezanın verilmesinden sonra başka bir mahkeme tarafından verilen ek bir ceza oluşturduğunu, bunun ceza kanunundaki bir suç nedeniyle değil, fakat temelsiz (unmeritoriously) olarak bir üst yargılama yapılması istendiği için verildiğini iddia etmişlerdir. Başvurucular bu nedenle, dava mahkemesinin mahkumiyet kararı ile Üst Mahkemenin süre kaybı kararı arasında yakın ve doğrudan bir bağlantı bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
Hükümet, Yasanın 29(1). maddesini, üst yargılama izni için temeli olmayan bir başvuruyu sürdüren bir kimseye, dava mahkemesi tarafından verilmiş olan hapis cezasının infazına, bir süre daha başlanmaması konusunda, Üst Mahkemeye yetki veren bir hüküm olarak yorumlamıştır. Hükümete göre, Üst Mahkeme bu şekilde Yasanın 29(1). maddesini uygularken, yeni bir suça yeni bir ceza vermemekte ve hatta dava mahkemesi tarafından verilen cezayı artırmamakta, fakat sadece başvuruyu anlamsız görmesi halinde, başvuruyu yapan kişinin cezasının infaz tarzına dair karar vermektedir.
43. Mahkemeye göre süre kaybı kararı, dava mahkemesi tarafından verilmiş olan ilk hapislik kararının infaz tarzını düzenleyen basit bir karar olarak nitelendirilemez; çünkü bu karar, hapis cezasından kaynaklanan hapisliğe, fiilen bir hapislik süresi eklemektedir. Üst Mahkemeye başvurmak isteyen kişileri uyaran AA formunda belirtildiği gibi, süre kaybı kararının sonucu, "salıverme tarihinin ileri bir tarih" olmasıdır (bk. yukarıda parag. 11 ve 19). Bu durum, birinci başvurucu ile ilgili Üst Mahkemenin kendi kararında, "başvurucunun hapisliğinin uzatılması gerektiğini" (bk. yukarıda parag. 16) ifade etmesinden de anlaşılmaktadır.
44. Komisyonun ve temsilcisinin de gözlemlediği gibi, Monnell ve Morrise Üst Mahkeme tarafından, suçun maddi unsurlarıyla veya faillerin karakterleri veya adli sicilleriyle, yani dava mahkemesinin kararını dayandırdığı mahkumiyet ve cezanın unsurlarıyla ilgili olmayan gerekçelerle, söz konusu ilave özgürlük kısıtlaması getirilmiştir. Bu ek sürelere, 1970 ve 1980 tarihli Uygulama Talimatlarında ifade edilen caydırma politikası gereğince, üst yargılama izni için temeli bulunmayan başvurularda ısrar edildiği için karar verilmiştir (bk. yukarıda parag. 30 ve 31). Bu nedenle Üst Mahkeme, Morris davasındaki kararında, "ümitsiz" bir başvurunun yenilemiş olması nedeniyle, "cezanın ödenmesi" olarak söz etmiştir.
1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının 29(1). fıkrasının açık hükmüne göre, Üst Mahkemenin kararında yapabileceği şey, cezaevinde geçirilen belirli bir süreyi, üst başvuruda bulunan kişinin çekmekte olan cezadan saydırmamaktır (bk. yukarıda parag. 28).
45. Ancak yukarıda anlatılanlardan, başvurucuların hapis cezalarının infazından sayılmayan hapislik sürelerinin, Sözleşmenin 5(1)(a) bendinin dışında kaldığı sonucu çıkmaz.
46. Üst Mahkeme tarafından kaybedilmesine karar verilen süre, iç hukukta başvurucunun cezasından sayılmamakla birlikte, mahkumiyeti izleyen cezalandırma usulünün bütününden kaynaklanan hapisliğin bir parçasıdır. İngiliz hukukunda dava mahkemesi tarafından verilen bir hapis cezası, üst başvurunun başarısız olması halinde, Üst Mahkeme tarafından verilebilecek bir süre kaybı kararına bağlı olarak çekilir. 1968 tarihli Yasanın 29(1). fıkrasındaki hüküm, geniş ve esnek terimlerle ifade edilmiştir. Ancak, Üst Mahkemenin olayda kullandığı gibi süre kaybına karar verme yetkisi, ceza üst başvurularının makul bir sürede ele alınmasını sağlamak ve özellikle temeli bulunan sebeplerle yapılan üst başvuruların görülmesini beklerken cezaevinde geçirilen süreyi kısaltmak için, İngiliz hukukunda getirilen mevcut mekanizmanın bir unsurudur. Bu durum, Ceza Üst Mahkemesi hakkında Bölümlerarası Komitenin 1965 tarihli raporunda ve Başyargıç tarafından yayınlanan iki Uygulama Talimatında açıkça belirtilmiştir (bk. yukarıda parag. 29, 30 ve 31). Özetle bu yetki, Üst Mahkeme yargılama sürecini istismar etme hevesini kırmak (discourage) için kullanılan bir yetkidir. Bu niteliğiyle süre kaybı, bir suçlunun mahkumiyetini izleyen üst yargılama sürecinin doğal bir parçası olup, Sözleşmenin 5(1)(a) bendine göre meşru bir amaca sahiptir.
47. Sözleşmeci bir çok ülkede, ceza üst yargılama aşamasında süren özgürlük kısıtlamasının tutuklama olarak kabul edildiğine ve mahkum olan kişinin cezasının infazının, mahkumiyet kararının kesinleşmesine kadar başlamadığına işaret edilmiştir. Bu sistemlerde, Üst Mahkemelerin kendileri hapis cezasına karar verir; bazılarında ise Üst Mahkemeler, üst yargılama aşamasında devam eden tutmanın, hapis cezasından indirilip indirilmeyeceğini, indirilecek ise ne ölçüde indirileceğini takdir ederler (bk. örneğin, Federal Almanya ile ilgili olarak, 27.06.1968 tarihli Wemhoff kararı, parag 15). Komisyon temsilcisine göre bu sistemler, mevcut davadaki İngiliz sisteminin aksine, Sözleşmenin 5(1). maddesiyle bağdaşır.
Her iki cezalandırma usulünün mahkum olmuş kişilere etkisi bakımından aralarındaki fark, özde değil, biçimdedir. "Mahkumiyet kararından sonra" kişinin özgürlüğünün hukuka uygun olarak kısıtlanacağı hukuk sistemlerinin biçimi konusunda sessiz kalan Sözleşmenin 5(1)(a) bendinin, bu konuyu Sözleşmeci Devletlerin takdirine bıraktığı kabul edilmelidir. Cezalandırma usulleri, Sözleşmenin 5(1)(a) bendinin gereklerine uygun kalmaya devam etmek şartıyla, Sözleşmeci Devletlerin birinden diğerine meşru bir biçimde değişebilir. Mahkeme, diğer Sözleşmeci Devletlerle karşılaştırıldığında Birleşik Krallıktaki cezalandırma usulündeki teknik ve biçimsel farklılığın, bu davada 5(1)(a) bendinin uygulanmasını engelleyecek türden olmadığını kabul etmektedir.
48. Yukarıda anlatılanların ışığında Mahkeme, Sözleşmenin 5(1)(a) bendinde izin verilen özgürlükten yoksun bırakma bakımından, başvurucular hakkındaki mahkumiyet kararı ile Üst Mahkeme tarafından verilen süre kaybının bir sonucu olarak çekilen ilave hapis cezası arasında yeterli ve meşru bir bağlantı bulunduğu sonucuna varmaktadır. Buna göre her iki başvurucu tarafından bu başlık altında geçirilen süre, Sözleşmenin 5(1)(a) bendi bakımından "yetkili mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararından sonra" geçirilen süre olarak görülmelidir.
49. Başvurucuların Mahkemeye verdikleri dilekçelerin bazı bölümlerinde, üst yargılama izni için yaptıkları başvuruların, aslında ümitsiz veya boş olmadığını savundukları anlaşılmaktadır. Bu mesele, 1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının 29(1). maddesi gereğince, Üst Mahkemenin takdir yetkisine giren bir değerlendirme meselesidir (bk. yukarıda parag. 28). İtiraz konusu özgürlükten yoksun bırakma tedbirinin Sözleşmeye uygunluğu bakımından incelenmesi için gerekli kısmı saklı kalmak kaydıyla, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesini ulusal mahkemelerin yerine koymak, Avrupa Mahkemesinin yetkisine girmez.
50. Daha genel olarak Mahkeme, bu davanın koşulları çerçevesinde, tartışma konusu özgürlük kaybının hukukiliğine ve usule uygunluğuna kanaat getirmiştir. İlk olarak, süre kaybı kararlarını verirken, İngiliz mahkemeleri tarafından İngiliz hukukunun konuyla ilgili kurallarına ve usullerine (bk. yukarıda parag. 23-28) gereği gibi uyulmadığı şeklinde bir itiraz yoktur. İkinci olarak, başvurucuların iddiaların aksine Mahkeme, başvurucuların özgürlüklerini kısıtlayan bu kararların yetkili makamlar tarafından verildiği ve icra edildiği ve dolaysıyla keyfi olmadığı sonucuna varmaktadır.
Bu nedenle, söz konusu özgürlük kısıtlamasının, Mahkeme içtihatlarında yorumladığı şekliyle (bk. diğerleri arasında, 24.10.1979 tarihli Winterwerp kararı, parag. 39, 40, 44-46), Sözleşmenin 5(1). fıkrası bakımından hem "hukuki" olduğu ve hem de "hukukun öngördüğü usule uygun olarak" uygulandığı sonucuna varılmalıdır.
51. Buna göre Sözleşmenin 5(1). maddesi, her iki başvurucu bakımından da ihlal edilmemiştir.
II. Sözleşmenin 6(1). fıkrası ile 6(3)(c) bendinin ihlali iddiası
52. Monnell ve Morris ayrıca, kendileriyle ilgili olaylarda Üst Mahkeme önünde izlenen usulün, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ve 6(3)(c) bendiyle bağdaşmadığını iddia etmişlerdir. Bu hükümler şöyledir:
"1. Herkes, kişisel hak ve yükümlülükleri ile hakkındaki bir suç isnadının karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından, makul bir sürede, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir. ...
3. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse asgari şu haklara sahiptir:
...
c) kendisini bizzat veya seçeceği bir avukat aracılığıyla savunma; avukata ödeme yapabilmek için yeterli imkanı yoksa ve adaletin yararı gerektiriyorsa ücretsiz hukuki yardım alma;
..."
53. Sözleşmenin 6(3)(c) bendinde yer alan güvenceler, diğerleriyle birlikte, Sözleşmenin 6(1). fıkrasında belirtilen ceza yargılamasında genel adil yargılama kavramının kurucu unsurlarıdır (bk. özellikle, 12.02.1985 tarihli Colozza kararı, parag. 26). Komisyon gibi Mahkeme de, başvurucunun şikayetlerinin niteliğinin, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ve 6(3)(c) bendini birlikte ele almayı gerektirdiğini düşünmektedir.
A. Uygulanabilirlik
54. Monnell ve Morris tarafından yapılan üst yargılama izni başvurularının, kendileri hakkında bir "suç isnadı"nın "karara bağlanması"nın bir unsuru olduğuna hiç kimse karşı çıkmamıştır. Dahası, Sözleşmenin 6. maddesinin mevcut olayda uygulanabilirliği, Mahkemenin içtihatlarına da uygundur. Mahkeme, Delcourt kararında, Sözleşmenin 6. maddesinin sağladığı korumanın, ilk derece mahkemesi kararıyla sona ermediği ilkesini yerleştirmiştir (bk. 17.01.1970 tarihli Delcourt kararı, parag. 25). Mahkeme şöyle demiştir:
"Beraat veya mahkumiyet kararı kesinleşmedikçe, bir suç isnadı gerçekten "karara bağlanmış" olmaz. Ceza yargılaması bütünsel bir yapı oluşturur ve normal şartlarda icrai bir kararla sona erer. ...
... Sözleşmenin, Sözleşmeci Devletleri üst derece mahkemeleri veya temyiz mahkemesi kurmaya zorlamadığı doğrudur. Bununla birlikte, bu tür mahkemeleri kurmuş olan bir Devlet, bu mahkemeler önünde yargılanan kişilerin, Sözleşmenin 6. maddesindeki temel güvencelerden yararlanmasını sağlaması gerekir."
B. Uygunluk
55. Monell ve Morris, Üst Mahkeme önünde izlenen normal usul gereğince (bk. yukarıda parag. 23, 24 ve 26), hapis cezalarının hesabında süre kaybetmeleriyle sonuçlanan üst yargılama izni yargılamasında, ne bizzat bulunmuşlar ve ne de sözlü savunmaları alınmıştır. Komisyonun görüşüne göre bu durum, kendilerini "adil muhakeme"den ve kendilerini bizzat savunma hakkından yoksun bırakmıştır (bk. rapor, özellikle parag. 152).
56. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ve 6(3)(c) bendinin, Üst Mahkemelerde ve Temyiz Mahkemelerinde uygulanma tarzı, bu yargılamaların özel koşullarına göre değişir (bk. diğerleri arasında, yukarıda geçen 17.01.1970 tarihli Delcourt kararı, parag. 26; ve 25.04.1983 tarihli Pakelli kararı, parag. 29). Burada, iç hukuk düzeninde yürütülen yargılamanın bütünlüğü ile Üst Mahkemenin ve Temyiz Mahkemesinin rolü dikkate alınmalıdır (bk. 22.02.1984 tarihli Sutter kararı, parag. 28 ve burada zirkedilen kararlar). Komisyonun raporunda belirttiği gibi (parag. 130 ve 131), mevcut davada Sözleşmenin 6. maddesindeki adillik şartlarının yerine getirilip getirilmediğine karar verebilmek için, bir bütün olarak üst yargılama izni usulünün niteliği ve ceza yargılamasındaki önemi, Üst Mahkemenin yetkisinin kapsamı ve her iki başvurucunun menfaatlerinin Üst Mahkeme önünde fiilen temsil edilme ve korunma tarzı gibi konuları incelemek gerekir.
57. Üst Mahkeme, başvuru izni için yapılan bir başvuru üzerine, üst yargılama sebepleri hukuki meselelerle değil de sadece maddi meselelerle ilgili olsa bile, davanın maddi olaylarını yeniden görmez ve tanık dinlemez (bk. yukarıda parag. 23 ve 27). Bu tür bir davada karar verilecek mesele, başvurucunun, bir üst yargılamanın görülmesini haklı kılacak savunulabilir sebeplerin varlığını gösterip gösteremediğidir. İleri sürülen sebepler, üst yargılama için hukuken meşru sebepler ise ve bunlar daha ileri savunma veya inceleme için bir temel oluşturuyorlarsa, bu durumda üst yargılamaya izin verilir; bu şartlardan bir veya bir kaçı mevcut değilse, izin talebi reddedilir (bk. yukarıda parag. 27).
58. Başka bir bağlamda olmakla birlikte, Mahkemenin Colozza kararında dediği gibi, Sözleşmenin 6(1). fıkrası genel bir kural olarak, hakkında suç isnadı bulunan bir kimsenin yargılamada yer alma (take part in the hearing) hakkına sahip olmasını gerektirir (bk. 12.02.1985 tarihli Colozza kararı, parag. 27). Her iki başvurucunun da, ilk derece mahkemesi önünde, özellikle bu şartı yerine getiren adil bir yargılama gördükleri konusunda bir tartışma yoktur. Bundan sonra ortaya çıkan, üst yargılamaya izin verme veya reddetme meselesinin sınırlı bir özelliğe sahip olması, bu iki başvurucunun Üst Mahkeme önünde aleni bir duruşmada sözlü savunmada bulunmalarını veya bu mahkemenin önüne çıkmalarını gerekli kılmaz (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 08.12.1983 tarihli Axen kararı, parag. 28, ve yukarıda geçen 22.02.1984 tarihli Sutter kararı, parag. 30).
Ancak Üst Mahkeme, Monnell ve Morrisin üst yargılama izni talebini reddetmekle kalmamış, fakat aynı zamanda, Ceza Üst Yargılama Yasasının 29(1). fıkrasına göre sahip olduğu süre kaybettirme şeklindeki, hapis cezalarını uzatma yetkisini de kullanmıştır. O halde, Monnell ve Morris hakkındaki suç isnadlarının karara bağlanmasının bu aşamasında, adil bir yargılama usulünün uygulanıp uygulanmadığını ve başvurucuların menfaatlerini etkili bir şekilde savunup savunamadıklarını belirlemek gerekmektedir.
59. Bu kararda daha önce belirtildiği gibi (bk. yukarıda parag. 46), Üst Mahkemenin süre kaybı verme yetkisinin, açıkça temeli bulunmayan üst yargılama izni başvurularını caydırmaya yarayacağı, bu şekilde başvuranların cesareti kırılmazsa, temeli bulunan üst başvuruları inceleme sürecini tıkayacağı düşünülmüştür.
Sözleşmenin 6(1). fıkrasının bizzat kendisi, ceza davalarının "makul bir sürede" görülmesini öngörmektedir. O halde, 1968 tarihli Yasanın 29(1). fıkrasıyla verilen yetkiyi kullanmakla izlenen amacın, Sözleşmenin 6. maddesi bakımından adaletin gereği gibi dağıtılması için meşru bir amaç olduğundan kuşku duyulamaz.
60. Komisyon, izlenen amacın cazipliğini kabul etmekle birlikte, potansiyel olarak karşılaşabilecek özgürlük kaybının Monnell için sekiz ay, Morris için de on dört ay gibi uzun süreler olması dikkate alındığında, Sözleşmenin 6. maddesinin, söz konusu yargılama sırasında mahkeme önüne çıkmalarını ve dinlenmelerini gerektirdiğini kabul etmiştir.
Başvurucular, Komisyonun bu görüşünü benimsemişlerdir. Başvurucular ayrıca, Sözleşmenin 6(3)(c) bendi gereğince, kendini bizzat veya kendi seçecekleri bir avukatla savunmak için hazır bulunma hakkına sahip olduklarını, bu hakkın kendilerinin neden daha fazla özgürlük kısıtlamasına tabi tutulmamaları gerektiği konusunda savunma yapma imkanı vereceğini ileri sürmüşlerdir; bu bakımından, kendilerine Üst Mahkemenin niyeti konusunda yeterli bilgi verilmiş de olmalıydı.
Hükümet ise adilliğin, Üst Mahkemenin bu yetkisini kullanması bağlamında, başvurucuların mahkeme önüne şahsen çıkmalarını veya niçin süre kaybı verilmemesi gerektiği konusunda bizzat sözlü sunumlarda bulunmalarını gerektirmediğini savunmuştur.
61. Monnell ve Morris hakkında hükmedilen süre kaybının temeli, 1968 tarihli Ceza Üst Yargılama Yasasının 29(1). fıkra metninde açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, Üst Mahkemenin açıklanan genel politikası ve uygulamasıyla (bk. yukarıda parag. 29-31 ve 44) aynı doğrultuda, başvurucuların üst yargılama izni başvurularının temelsiz oluşudur (bk. yukarıda parag. 16 ve 22). Süre kaybı bakımından üzerinde karar verilecek mesele, başvurucuların huzurda bulunmak suretiyle Üst Mahkemeye yardımcı olacakları nitelikte değildir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 21.10.1986 tarihli Sanchez-Reisse kararı, parag. 51).
Mahkemeye göre Sözleşmenin 6. maddesi, Monnell ve Morrise bir biçimde, 1968 tarihli Yasanın 29(1). fıkrasındaki yetkinin kendilerinin aleyhine kullanılmasına karşı görüşlerini yeterli ve etkili bir şekilde sunmalarına imkan veren adil bir usul sağlanmasını gerektirmektedir. Buna göre Mahkeme, izlenen usulü, bu şartı yerine getirmiş olup olmama bakımından inceleyecektir.
62. İlk olarak, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki adillik kavramına için olan silahlarda eşitlik prensibine (bk. yukarıda geçen 17.01.1970 tarihli Delcourt kararı, parag. 28) saygı gösterilmiştir; çünkü, sanıklar gibi iddia makamı da tek yargıç veya Üst Mahkeme heyeti önünde temsil edilmemiştir.
Ancak, ceza yargılamasında silahlarda eşitlik prensibi, "daha geniş bir kavram olan adil yargılamanın unsurlarından sadece biridir"; ayrıca, "bir yargılama, sanığı gayri adil bir şekilde dezavantajlı duruma sokan koşullarda gerçekleşecek olursa, iddia tarafının yokluğunda bile, adil olmayacaktır" (aynı karar, parag 28 ve 34).
63. Bu bağlamda, Monnel ve Morrisin adli yardım cetveli gereğince, üst yargılama için ücretsiz adli yardımdan yararlandıkları (bk. yukarıda parag. 25) kaydedilmelidir. Kendilerini yargılama sırasında temsil eden avukat, üst yargılamada başarılı olmak için hiç bir makul ihtimal bulunmadığı görüşünü belirtmiş, fakat her iki başvurucu da bu görüşü dinlememişler, üst yargılama izin başvurusunda bulunmuşlardır (bk. yukarıda parag. 11, 18 ve 19).
64. Ayrıca her iki başvurucu da, üst yargılama için savunulabilir sebepler bulunmadığı halde üst yargılama izni için başvurmaları ve bunu daha sonra yenilemeleri halinde, bunun süre kaybı kararlarıyla sonuçlanacağının biliyorlardı. Bu konuda AA ve SJ Formlarıyla uyarılar yapılmıştır (bk. yukarıda parag. 11, 14, 19 ve 21). Bununla birlikte ve tek yargıç izin başvurusunu reddettiği halde, ilk başvurularındaki aynı sebeplerle, Üst Mahkemeye başvurularını yenilemişlerdir.
65. İddialarını sunma şekliyle ilgili olarak, üst yargılama izni başvurusunun yapılmasında ve daha sonra bunun yenilenmesinde resmi formların kullanılması sistemi, üst başvurusunda bulunan diğer bütün başvuranlar gibi, Monnell ve Morrise de, üst yargılama sebeplerini yazılı olarak sunma fırsatı verildiği anlamına gelir (bk. yukarıda parag. 11, 14, 19 ve 21).
Tabi ki, başvurucuların Üst Mahkeme önüne çıkma şeklindeki ilave taleplerini reddetmek, Üst Mahkemenin takdirine giren bir konudur (bk. yukarıda parag. 13, 14, 16, 20, 21, 22 ve 26). Sonuç olarak, her iki başvurucu da, ek bir özgürlük kısıtlamasıyla cezalandırılmadan önce bizzat sözlü savunma yapamamışlardır.
Ancak, özellikle hukuki görüşün önemi ve savunulabilir sebepler bulunmadan yapılan bir başvurunun sonuçları hakkında kendilerine AA ve SJ Formlarıyla yapılan uyarılar göz önünde tutulduğunda, başvurucuların yazılı sunuşlarında süre kaybına karar verme yetkisinin kullanılabileceğini düşünmemiş olmaları için bir sebep yoktur. Aslında, başvurunun temelinin bulunmadığı meselesiyle ilgili savunmalar, başvurucuların üst yargılama sebepleri konusundaki sunuşlarına içselleştirilmiştir.
Hem tek yargıç ve hem de Üst Mahkeme heyeti, Monnell ve Morrisin başvurularını incelerken, her zaman uygulanan usule uygun olarak, önlerinde üst yargılama sebepleri, duruşma tutanakları ve Monnell hakkında hazırlanmış sosyal araştırma ve psikiyatrik raporlar bulunuyordu (bk. yukarıda parag. 13, 16, 20, 22 ve 24).
66. Üst yargılama izni için başvuran diğer kimseler gibi, Monnell ve Morris de avukatlarına, hem tek yargıcın ve hem de Üst Mahkeme heyetinin önünde kendilerini temsil etmek üzere duruşmaya çıkma ve sözlü savunma yapma talimatı verme hakkına sahiptiler (bk. yukarıda parag. 24/son).
67. Monnell ve Morrissin avukatlara ödeme yapabilecek güçlerinin olmadığı farzedilebilir; başvurucular İngiliz hukukuna göre, üst yargılama sebeplerinin yazılı olarak hazırlanması veya duruşmada temsil için otomatik olarak adli yardım alma hakkına da sahip değildirler. Sözleşmenin 6(3)(c) bendine göre, başvurucular ancak adaletin yararının gerektirmesi halinde, ücretsiz hukuki yardım alma hakkına sahiptirler. Ancak adaletin yararı, ilk derece mahkemesi tarafından Sözleşmenin 6. maddesine göre adil olarak yargılandıktan sonra, objektif olarak hiçbir başarı şansı bulunmayan bir hükümlünün üst yargılamaya başvurmak istediği her zaman, otomatik olarak adli yardım verilmesini gerektirecek şekilde yorumlanamaz. Her iki başvurucunun da, hem yargılama sırasında ve hem de üst yargılama için savunulabilir sebepler bulunup bulunmadığı konusunda görüş edinirken, ücretsiz hukuki yardım aldıkları (bk. yukarıda parag. 10, 11 ve 18) kaydedilmelidir. Mahkemeye göre, Üst Yargılama Yasasının 29(1). fıkrasıyla ilgili olarak üzerinde karar verilecek konu, başvurucuların yazılı sunuşlarına ve Üst Mahkemenin önündeki belgelerin yanında, adaletin gereği olarak, bir de sözlü sunuş yapmalarını gerektirmez.
68. Kısacası, başvurucuların konuyla ilgili düşüncelerini dilekçelerde sunabilmiş olmaları, mevcut koşullarda adaletin ve adilliğin yararının yerine getirilmesini sağlamıştır.
Mahkeme bu sonuca varırken, Yasanın 29(1). fıkrasındaki yetkinin uygulamada kullanılırken karşılaşılabilecek azami sürenin, mahkumiyet tarihi ile Üst Mahkemenin karar tarihi arasında geçen süre değil, ama iki ay olduğunu (bk. yukarıda parag. 32) göz önünde tutmuştur. Mahkeme önünde avukatların da vurguladığı gibi, bu kısıtlı uygulama, üst yargılama için başvuruda bulunacak olanların dikkatine sunulmadığı doğrudur. Ancak bu eksiklik, diğer tüm şartlar dikkate alındığında, önemli sayılmaz.
69. Son olarak Mahkeme, başvurucuların üst yargılama izni başvurularının reddine ve süre kaybına karar veren Üst Mahkemenin, ilgili faktörler üzerinde tam ve dikkati inceleme yapmadığından kuşkulanmak için bir sebep görmemektedir.
70. Süre kaybına karar verme yetkisinin kullanıldığı bağlamın özel unsurlarını ve olayın şartlarını göz önünde tutan Mahkeme, Monnell ve Morrisin Sözleşmenin 6(1). fıkrasında ve 3(c) bendinde güvence altına alınan adil bir yargılama usulünden yoksun bırakılmamışlardır. Buna göre, Sözleşmenin bu hükümleri ihlal edilmemiştir.
III. Sözleşmenin 5 ve 6. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. maddenin ihlali iddiası
71. Başvurucular, Sözleşmenin 5 ve 6. maddelerindeki haklarını kullanırken, Sözleşmenin 14. maddesine aykırı olarak, ayrımcılık mağduru olduklarını iddia etmişlerdir. Bu madde şöyledir:
"Bu Sözleşmede beyan edilen hak ve özgürlüklerin kullanılması cins, ırk, renk, dil, din, siyasal veya başka bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi her hangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın güvence altına alınır."
A. Sözleşmenin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddesi
72. Monnell ve Morris, cezaevindeki hükümlüler olarak, üst başvuru sürecini başlatınca, Ceza Üst Başvuru Yasasının 29(1). maddesi gereğince, dava mahkemesi tarafından verilen hapis cezalarına ek bir özgürlük kaybı riskiyle karşılaşmışlar ve bu risk gerçekleşmiştir. Öte yandan, haklarında mahkumiyet kararı bulunup da cezaevinde olmayan kişiler, yaptıkları başvuru ne kadar temelsiz olursa olsun, bu tür bir riskle karşılaşmazlar. Başvurucular bunun, ayrımcılık oluşturan bir muamele olduğunu ileri sürmüşlerdir.
73. Üst Mahkemenin kullandığı süre kaybına karar verme yetkisiyle izlenen amaç, yapılan başvuruların görülme sürecini hızlandırmak ve böylece temeli olan bir başvuru sahibinin içeride kalma süresini kısaltmaktır (bk. yukarıda parag. 46 ve 59). Üst yargılama izni başvurularının büyük bir çoğunluğu, cezaevindeki kişiler tarafından yapılmaktadır (bk. yukarıda parag. 32). Bu nedenle, başvurucu Monnell ve Morrisin durumu, haklarında mahkumiyet kararı bulunan serbest kişilerin durumuyla benzer olduğu kabul edilse bile, ki buna Hükümet itiraz etmiştir, şikayet konusu muameledeki bu farklılığın, Mahkemeye göre objektif ve makul haklılığı vardır (bk. diğerleri arasında, 23.07.1968 tarihli Belçikada Eğitim Dili Davası kararı, parag. 10 ve 13.06.1979 tarihli Marckx kararı, parag. 32).
B. Sözleşmenin 6. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddesi
74. Başvurucular ayrıca, hakkında mahkumiyet kararı bulunan serbest bir kişinin üst yargılama izni başvurusuna devam etmesi nedeniyle özgürlükten yoksun bırakılma gibi bir yaptırıma tabi tutulma riskiyle sindirilmemesinin, ayrımcılık oluşturduğunu iddia etmişlerdir.
75. Süre kaybı riski, hakkında mahkumiyet kararı bulunan serbest kişilerle karşılaştırıldığında, cezaevindeki hükümlülerin Üst Mahkemeye başvurmalarına karşı uygulamada bir engel olarak işleyebileceğinden, Hükümetin görüşünün aksine, Sözleşmenin 14. maddesi bakımından farklı bir muamele vardır. Ancak Mahkeme, yukarıda 73. paragrafta belirtilen gerekçelerle, bu farklı muamelenin objektif ve makul bir haklılığa sahip olduğunu kabul etmektedir.
C. Sonuç
76. Buna göre olayda, başvurucuların Sözleşmenin 5. maddesindeki özgürlük hakkından veya 6. maddedeki mahkeme hakkından yararlanmaları bakımından, Sözleşmenin 14. maddesi ihlal edilmemiştir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. İkiye karşı beş oyla, Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlal edilmediğine;
2. Bire karşı altı oyla, Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilir olduğuna;
3. İkiye karşı beş oyla, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının veya 6(3)(c) bendinin ihlal edilmediğine;
4. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 5 veya 6. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. maddenin ihlal edilmediğine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy