(AİHS m. 6, 13, 14, 50)
Başvuru no: 9783/82
DAVANIN ESASI (Özet)
I. Dava konusu olaylar
10. Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olan başvurucu Theodore Kamasinski, şimdi Amerika Birleşik Devletleri Connecticut Eyaletinde ikamet etmektedir. Başvurucu, 1979 yılı yaz aylarında Avusturyaya gelmiş; dolandırıcılık suçu işlediği şüphesiyle 4 Ekim 1980de Innsbruck Bölge Mahkemesi tarafından çıkarılan tutuklama müzekkeresi gereğince Mödlingde (Aşağı Avusturya) gözaltına alınmıştır. Aynı gün Viyanaya götürülmüş ve 6 Ekim 1980de Viyana Bölge Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. Başvurucu 15 Ekim'de Viyanadan Innsbruck Bölge Mahkemesi Cezaevi'ne nakledilmiştir.
A. Hazırlık soruşturması (pre-trial investigation)
11. Başvurucu 15 Ekim, 6 Kasım ve 16 Aralık 1980 tarihlerinde polis memurları tarafından sorgulanmıştır. 15 Ekim'deki sorgulama sırasında çeviri, sadece sınırlı bir İngilizce bilgisine sahip bir hükümlü tarafından yapılmıştır. 6 Kasım'da çeviri yapan kişi ise, yeminli bir çevirmen olmadığı halde, yeminli çevirmenin bulunmadığı zaman polis sorgularında düzenli olarak kendisinden yardım alınan bir kişidir. Sunulan delillerden, 16 Aralık 1980de çeviri yapan kişinin yeminli bir çevirmen olup olmadığı belirlenememiştir. Genel uygulama gereğince, başvurucuya bu sorguların birer kopyası veya yazılı çevirileri verilmemiştir.
12. 17 Ekim, 27 Ekim, 28 Kasım ve 1 Aralık 1980 tarihlerinde soruşturma yargıçlarının hazırlık soruşturmasındaki sorgulamaları sırasında yeminli çevirmenler bulunmuştur. Şöyle bir usul izlenmiştir: soruşturma yargıcı Almanca olarak çevirmen aracılığıyla bir veya birden fazla soru sormuş ve başvurucuda İngilizce olarak çevirmen aracılığıyla cevap vermiştir. Daha sonra yargıç, başvurucunun cevaplarından ilgili olanları özet olarak katibe yazdırmıştır. Sorgunun sonunda, başvurucu için sözlü olarak çevrilen tutanağın kapsamı tartışmalıdır. En azından iki keresinde başvurucu, anlamadığı bir dilde tutanak tutulmuş olması nedeniyle tutanağı imzalamayı reddetmiştir.
13. Başvurucunun talebi ve yetkili mahkemenin kabulü üzerine, kendisine Tyrol Barosu tarafından adli yardımdan müdafii (official legal aid defence counsel) atanmıştır. Bu avukat, başvurucunun tutukluluğuna itiraz için bir dilekçe hazırlamıştır. Ancak başvurucu 31 Ekim 1980de mahkemeye gönderdiği yazıda, avukatının yeterince İngilizce bilmediğini belirterek, bu avukatın aynı gerekçeyle müdafilik görevinden alınmasını istemiştir. Bu durum karşısında, 19 Kasım'da yapılacak olan tutukluluğun denetimi, başvurucunun talebi üzerine ertelenmiştir. Denetimi yapacak Daire, soruşturma yargıcına, başka şeylerin yanında, yeterli İngilizceye sahip bir avukatın atanması için gerekli adımları atması talimatı vermiştir. Bunun üzerine, aynı zamanda İngilizce yeminli çevirmen olan avukat Dr. Wilhelm Steidl, 26 Kasım'da müdafi olarak atanmıştır.
14. Dr. Steidl ilk kez 3 Aralık 1980 tarihinde, başvurucuya on beş dakikalık bir ziyarette bulunmuştur. Bu avukat aynı gün, daha önce ertelenmiş olan tutukluluk denetimi duruşması için Denetim Dairesinde hazır bulunmuştur. Bunun hemen ardından, Denetim Dairesinin tutukluluğun devamına ilişkin kararına karşı başvurucu namına şikayette bulunmuştur. Dr. Steidl, 19 ve 30 Aralık 1980 ile 21 Ocak ve 9 Şubat 1981 tarihlerinde başvurucuyu ziyaret etmiştir.
15. 16 Şubat 1981de, Innsbruck Bölge Mahkemesindeki bir oturumda, başvurucuya altı sayfalık bir iddianame tebliğ edilmiştir. Başvurucuya, Ceza Kanununun 146. maddesi ve 147(3). fıkrası gereğince yedi kez ağır dolandırıcılık (aggravated fraud) suçu, bir kez de Ceza Kanununun 133(1) ve (2). fıkraları gereğince emniyeti suiistimal (misappropriation) suçu isnat edilmiştir. Bu suçların esas itibarıyla, bazı faturaların, özellikle kira ve telefon faturalarının ödenmemesi suretiyle işlendiği iddia edilmiştir. Bu oturumda yeminli çevirmen bulunmuştur; fakat iddianamenin hangi ölçüde sözlü olarak çevrildiği, taraflar arasında tartışma konusudur. Bu oturum yaklaşık bir saat sürmüştür. Müdafi hazır bulunmamıştır; bu arada müdafi başvurucuya telefon ederek, oturuma katılmayacağını, çünkü bunun faydalı olmayacağını bildirmiş ve iddianameye karşı bir itirazda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bu oturumun tutanaklarında, başvurucuya iddianamenin bildirildiği (give notice), başvurucunun bunun müdafiine de tebliğ edilmesini (serve upon) istediği ve iddianameye karşı itirazda bulunduğu kaydedilmiştir. Başvurucunun itiraz sebepleri arasında şunlar yer almaktadır: Şimdiye kadar istediği delilleri sunabilmek için dokuz mektup yazdığı ve tekrar tekrar talepte bulunduğu halde, ödememiş olmakla suçlandığı telefon faturaları kendisine gönderilmemiştir. Kendisinin suçlandırılmasına yol açan delilleri görmek istediği halde, bu deliller hiçbir zaman kendisine incelettirilmemiştir. Başvurucu, yargıcın yardımıyla, iddianamenin sakat olduğuna dair genel bir itirazda bulunmuş ve buna göre bu iddianamenin denetlenmesini istemiştir. Tutanağa ekli bir kayda göre Bay Kamasinski, Almanca yazılı bir belgeyi prensip olarak imzalamayacağı gerekçesiyle, iddianame hakkında bilgilendirildiğini teyit eden bir imza vermemiştir.
Ne bu olayda ve ne de daha sonrakilerde, Bay Kamasinksiye iddianamenin yazılı bir çevirisi verilmiştir.
16. Başvurucu cezaevindeki hücresine döndüğünde, müdafiine şu mektubu yazmıştır:
(...)
17. Dr. Steidl dört gün sonra, 20 Şubat 1981de başvurucuyu cezaevinde ziyaret etmiş ve iddianameye itiraz redde mahkum olduğu için, itirazı geri çekeceğini bildirmiştir. Aynı gün verdiği bir yazıyla itirazı geri çekmiştir.
Dr. Steidl, başvurucuya 16 Mart, 27 Mart ve 1 Nisan tarihlerinde ziyaretlerde bulunmuştur. Başvurucu hücresinden birincisinde bir saat, ikincisinde otuz dakika ve üçüncüsünde yirmi dakika ayrılmıştır.
18. Başvurucu 12 Mart 1981de Dr. Steidle, aşağıdaki ifadelerin yer aldığı bir mektup göndermiştir:
(...)
Başvurucu 16 Mart'ta Dr. Steidle bir mektup daha yazarak, aleyhindeki bütün tanıkların duruşmada hazır bulunmalarını ve iki savunma tanığının davet edilmelerini sağlaması için talimat vermiştir.
Aynı gün Dr Steidl, aralarında Bayan Rebecca Wellingtonun da yer aldığı beş tanığın dinlenmeleri ve bunlardan bazılarının belirli belgeleri getirmeleri için bir dilekçe vermiştir. Dr. Steidl, bu yazılı dilekçeye daha sonra telefonla eklemelerde bulunmuştur. Özellikle 31 Mart'ta, Bayan Theresia Hacklın duruşmada tanık olarak ifade vermek üzere davet edilmesini istemiştir.
19. Başvurucu 16, 19, 23 (veya 24) ve 30 Mart 1981 tarihlerinde, mahkeme başkanına mektuplar göndermiştir.
Başvurucu 16 Mart tarihli mektubunda, kişisel güvenliğiyle ilgili duyduğu korkular nedeniyle, duruşmanın gizli yapılmasını istemiştir. Bu mektubun içeriği ayrıca telefonla, cezaevi hukuk işleri görevlisi Dr. P. tarafından mahkeme başkanına izah edilmiştir. Bu korkular dikkate alınarak, duruşmada sivil giysili polis memurlarının bulunması istenmiştir.
Cezaevinden Bölge Mahkemesine her zamanki gibi elden getirilmiş olan başvurucunun 19, 23 (veya 24) ve 30 Mart tarihli mektupları, şimdi dava dosyasında bulunmamaktadır ve dizi pusulasına işlenmemişlerdir. Hükümet bu konuda bir açıklamada bulunamamıştır.
Bu mektupların içeriği tartışmaya yol açmıştır. Başvurucu, bu mektupların temel noktalarının, yargılama bittikten sonra mahkeme başkanına gönderdiği mektuplarda (bk. yukarıda parag. 23) özetlediği gibi olduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Hükümete göre, mahkeme başkanının hatırlayabildiği kadarıyla kaybolan mektuplarda, dosyada zaten mevcut bazı konular yer almıştır. Hükümetin dediğine göre mahkeme başkanı, başvurucunun müdafiinden mektupları okumasını ve yazılanları müvekkiliyle görüşmesini istemiştir; yargıç, müdafii mektuplarda yazılanları yargılama sırasında ileri sürmeye ve buna göre harekette bulunmaya davet etmiştir.
20. Başvurucu, 25 Mart 1981de cezaevi hukuk işleri görevlisi Dr. P.ye aşağıdaki şekilde bir mektup göndermiştir:
(...)
21. Cezaevi kayıtlarının da teyid ettiği gibi başvurucu, 30 Mart 1981de savcıya her zamanki usulle iletilen bir mektup göndermiştir. Ancak savcılıkta bu mektubun alındığına dair bir kayıt yoktur. Başvurucuya göre kendisi bu mektupta, savunma delillerinin toplanması için savcıdan yardım istemiş ve Dr. Steidlin hizmetinden şikayetçi olmuştur.
22. 1 Nisan 1981de, yani duruşmanın başlamasından bir gün önce, başvurucu, Amerika Birleşik Devletlerinin Viyana Büyükelçiliğinden iki görevli tarafından ziyaret edilmiştir. Bu görevlilerden birinin Elçilikteki dosyalar için daha sonra tuttuğu bir kayda göre başvurucu, "müdafii Dr. Steidlin savunmasını henüz kendisiyle görüşmediğinden ve dava dosyasını bizzat inceleme fırsatı bulamadığından şikayetçi olmuştur. (Dr. Steidl bana günlerce önce telefonda, savunmayı Bay K. ile üç saat süreyle görüştüğünü ve duruşmadan kısa bir süre önce kendisiyle yeniden görüşeceğini söyledi)".
23. Duruşmadan sonra başvurucu, mahkeme başkanına birkaç mektup yazmıştır. Bunlardan 4 Mayıs 1981 tarihli mektupta şöyle demiştir:
(...)
18 Mayıs tarihli bir sonraki mektupta, 16, 19 ve 30 Mart tarihli mektuplarında yazdıklarını özetlemiş ve hiçbir yanıt almamış olmasından şikayetçi olmuştur. Cezaevi hukuk işleri görevlisi tarafından Almancaya çevirisiyle hazırlanan bu mektup, 26 Mayısta mahkeme başkanına gönderilmiştir. Başvurucu bu mektubunda önceki mektuplarındaki "önemli unsurları" şöyle ifade etmiştir:
"...
2. Size 19 Mart'ta bir mektup yazmış ve duruşma tutanaklarını (court records) inceleme talebimi bildirmiş ve iddiaya konu yazılı veya sözlü deliller hakkında çok az bilgi sahibi olduğumu söylemiştim. Dr. Steidlın beni temsil ediyor olması, benim delilleri bizzat görmemi engelleyen bir sebep ise, kendisini bu görevden almanızı sizden istemiştim. Benim için iddiaların sebeplerini öğrenmenin (ve böylece bir savuma hazırlamanın), bir avukatla temsil edilmekten daha önemli olduğunu söylemiştim. Mektubumu anlamadığınız için, istediğim delilleri görmeme izin vermediğinizi veya Dr. Steidlı görevden almadığınızı düşünüyorum. (Bugüne kadar delillerin büyük bir kısmı hakkında bilgi sahibi değilim).
3. Yine 19 Mart'ta İngilizce olarak yazılı delil sunmak istedim; ancak sanırım yine anlaşılmadığı için bu talebim yanıtlanmadı.
4. Size 30 Mart tarihli mektubumda, atanmış avukatım Dr. Steidlın beni 2 Nisan'daki duruşmaya henüz hazırlamadığını ve bana ne iddia makamının delillerini ne de bunlar hakkında bilgi verdiğini yazmıştım. (Dr. Steidlın 1 Nisan günü öğlenden sonra 4:15te gelip, herhangi bir hazırlığın gerekmediğini, çünkü 2 Nisan'daki duruşmada bana hiçbir şey olmayacağını söylemesinden başka, size 19 Mart'taki mektubumda söylediğim durum aynı şekilde devam etmektedir).
..."
B. Duruşma (trial)
24. Meslekten yargıçların heyette yer aldığı Innsbruck Bölge Mahkemesindeki duruşma 2 Nisan 1981de yapılmıştır. Birleşik Devletlerin Viyana Elçiliğinden iki görevli gözlemci olarak izlemiştir; halktan herhangi bir kimsenin izlemediği anlaşılmaktadır. Mahkeme heyeti, iki meslekten yargıç (professional judge) ile iki meslekten olmayan yargıçtan (lay assessor) oluşmuştur.
Başvurucunun, Birleşik Devletlerin elçilik gözlemcileri tarafından doğrulanan iddiasına göre, duruşmanın başlangıcında iddianame okunmuş, fakat İngilizceye sözlü olarak çevrilmemiştir. Ancak, elçilik gözlemcilerine göre, başvurucuya sorulduğunda, başvurucu isnadları anladığını söylemiş, başvurucu ve müdafii iddianamenin sözlü olarak çevrilmesinden feragat (waive) etmişlerdir.
İddianamenin okunmasından sonra, Bay Kamasinski ifade vermeye davet edilmiş ve Ceza Usul Kanununun 245. maddesi gereğince mahkeme başkanı tarafından sorgulanmıştır. Tutanak başvurucunun, başka şeylerin yanında, isnad edilen suçlarlardan suçlu olmadığını söylediğini göstermektedir.
25. Duruşmanın ortalarına doğru, başvurucu ile müdafii arasında, başvurucunun borçlarını ödemekle görevli bir yardımcısı olarak hareket eden bir avukat olan ve kendisini hileli temsil ettiğinden (double-representatiton) kuşkulandığı Dr. E. gibi bazı tanıkların dinlenmeleri için talepte bulunup bulunmama konusunda bir tartışma çıktığı anlaşılmaktadır. Dr. Steidl, başvurucunun bu kuşkusunu, genel olarak Avusturyalı avukatların itibarına bir saldırı olarak kabul ederek, hemen orada mahkemeden, başvurucunun müdafilik görevinden alınmasını istemiştir. Ancak mahkeme, bu talebi reddetmiştir. Bu durumda Dr. Steidl, başvurucuyu duruşmanın sonuna kadar temsil etmeye devam etmiştir. Duruşma tutanaklarında, Bay Kamasinksinin müdafiinin değiştirilmesini istediğine dair bir ifade yoktur.
Dr. Steidl son olarak mahkemeden, Bay Kamasinskiye "ılımlı bir hüküm" (lenient judgment) verilmesini istemiştir.
26. Daha sonra, savunma tarafının talebi üzerine dinlenmek üzere davet edilen iki iddia tanığı Bayan Rebecca Wellington ve Bayan Theresia Hackl (bk. yukarıda parag. 18), duruşmada hazır bulunmamışlardır. Savunma tarafı ile iddia makamının rıza göstermesi üzerine, Bayan Hacklın hazırlık soruşturmasında vermiş olduğu ifade, Ceza Usul Kanununun 252(1.4) bendi gereğince duruşmada okunmuştur. Bu ifade başvurucu için İngilizceye çevrilmemiştir. Başvurucunun kendisi, Bayan Wellingtona borçlarını ödediğine dair delil sunmuştur. Üçüncü bir tanık olarak Bayan Hedda Bruck, iddia veya savunma tarafınca dinlenmek üzere davet edilmediği için hazır bulunmamıştır. Bayan Bruckun söyleyebileceği şeyler hakkında, dinlenen diğer tanıkların ifadeleri alınmıştır.
Bay Kamasinskinin New Yorktaki banka hesapları üzerinde araştırma yapılması konusunda iddia ve savunma tarafının talepleri ile, avukat Dr. E.nin dinlenmesi konusunda o sırada Bay Kamasinskinin ısrarları üzerine müdafii tarafından yapılan talep, mahkeme tarafından reddedilmiştir.
27. Mahkeme heyetinin sol tarafında, başvurucunun müdafiinin yanında yeminli bir çevirmen hazır bulunmuş, başvurucu ise heyetin tam karşında, müdafiden 6-7 metre kadar uzakta oturmuştur.
Duruşma tutanağında bir çevirmenin hazır bulunduğu geçmekte, fakat her zamanki uygulamada olduğu şekilde, duruşma sırasında hangi ifadelerin cevrildiği ve bunların ne ölçüde çevrildiği belirtilmemektedir. İddia makamının tanıklarına mahkeme tarafından sorulan soruların çevrilmemiş olması uyuşmazlık konusu değildir; fakat tanıkların cevaplarının ve diğer beyanların ne ölçüde çevrildiği bir uyuşmazlık konusudur. Her zamanki uygulamada olduğu gibi, simültane bir çeviri değil, fakat ifadenin ardından (consecutive) ve özet bir çeviri yapılmıştır.
Duruşma tutanağına göre, yapılan çevirinin kapsamı hakkında o sırada savunma tarafınca resmen bir itirazda bulunulmamıştır.
28. On beş sayfa uzunluğundaki tutanakta, çeşitli isnadlar hakkında başvurucunun açılış ifadesi, tanık olarak dinlenen yedi kişinin ifadeleri, başvurucunun New Yorktaki banka hesaplarının araştırılması konusunda iddia ve savunma makamlarının talepleri, üç tanığın daha dinlenmesi ve başvurucunun Amerikada, Birleşik Krallıkta ve Belçikada daha önce mahkumiyetinin bulunup bulunmadığı konusunda İnterpol aracılığıyla araştırma yapılmasına dair savunma tarafının talepleri yer almaktadır. Yine tutanağa göre, aralarında Bayan Hacklın ifadesinin de bulunduğu birkaç belge okunmuştur. Tutanakta son olarak, iddia ve savunma taraflarının son iddia ve savunmaları, başka delil toplanmasının reddine dair mahkemenin kararı ve iddia makamının bu karar aleyhine usulden temyiz (nullity) için başvuruda bulunma hakkını saklı tuttuğuna dair beyanı yer almaktadır. Tutanak, mahkemenin hükmünü gerekçeli olarak verdiğini söyleyerek ve kanun yollarının kullanılabileceğine işaret edilerek sona ermektedir. Son cümle şöyledir: "Taraflar başka bir şey söylememişlerdir."
29. Bay Kamasinski, Bayan Hackla, Bayan Wellingtona ve Bayan Brucka borçlarından doğan isnadlardan ötürü, ağır dolandırıcılık ve güveni kötüye kullanma suçlarından suçlu bulunmuş ve kendisine on sekiz ay hapis cezası verilmiştir. Karar gerekçesinde maddi olaylar anlatıldıktan sonra, sanığın herhangi bir suçtan suçlu olmadığına dair beyanına yer verilmektedir. Karara göre başvurucu, esas itibarıyla ilk yedi suçta söz konusu olan kira ve telefon borçlarının bulunduğunu kabul etmiş, fakat bu borçlarını ödemek istediğini ve ödeyebileceğini ileri sürmüştür. Mahkeme bu savunmanın, önündeki delillerle çeliştiğini (contradict) belirtmiştir. Mahkeme, Bayan Wellington ile ilgili olay bakımından, bizzat başvurucunun sunduğu delilin, başvurucunun Bayan Wellingtona olan borcunu sadece kısmen ödediğini göstermekte olduğuna dayanmıştır. Ayrıca başvurucunun, iddia makamının tanıkları olarak dinlenen ve tazminat talep eden (Ceza Usul Kanunu md. 47(1)) iki şahsi davacıya (private parties) 80,890 Avusturya Şilini ödemesine hükmedilmiştir. Başvurucu ve elçilik gözlemcileri, sadece hükmün ve cezanın İngilizceye çevrildiği, fakat gerekçelerin çevrilmediği konusunda hemfikirdirler. Öte yandan Hükümet ise, Yüksek Mahkemenin tespitine (bk. aşağıda parag. 37) dayanarak, gerekçenin esaslı kısmıyla birlikte hükmün sözlü olarak çevrildiğini belirtmektedir.
Yazılı karar, 19 Mayıs 1981de müdafii Dr. Steidla tebliğ edilmiştir. Dr. Steidl, ertesi gün başvurucuyu cezaevinde ziyaret etmiş, fakat karar metninin tamamını kendisine çevirmemiştir. Başvurucu, 27 Mayıs'ta bu kararın Almanca bir kopyasını almış; fakat kendisine yazılı bir çevirisi verilmemiştir.
30. Bay Kamasinskiye Ekim 1980 ile Şubat 1981 tarihleri arasında, hazırlık soruşturması sırasında kendisine verilen çeviri hizmetleri için faturalar gönderilmiştir. Ancak Birleşik Devletler Elçiliğinin müdahalesi üzerine Avusturya makamları, başvurucunun çeviri ücretlerini ödemesi gerekmediğini Eylül 1981de kabul etmişlerdir.
C. Usulden temyiz (nullity) ve esastan temyiz (appeal) yargılamaları
31. Başvurucu duruşmadan sonra, 6 Nisan 1981de, cezaevi hukuk işleri görevlisine bir mektup yazarak, "artık Dr Steidl ile birlikte olamayacağı" için, kendisine yeni bir müdafii tayin edilmesi konusundaki talebini mahkeme başkanına iletmesini ve ayrıca yeni bir avukat atanması için ne yapması gerektiği konusunda tavsiyede bulunmasını istemiştir. Bu mektup 7 Nisan'da Bölge Mahkemesinin yetkili birimine gönderilmiş, ertesi gün bu birim tarafından alınmıştır. Başvurucu ayrıca Dr. Steidla, başka bir müdafii atanmasını istediğini bildiren bir mektup göndermiştir. Başvurucu benzer bir mektubu 5 Mayıs'ta, Tyrol Baro Başkanına göndermiştir.
32. Bunun yanında başvurucu, 6 ve 21 Nisan ile 4 ve 18 Mayıs 1981 tarihlerinde mahkeme başkanına mektuplar göndermiştir. Başvurucu 21 Nisan tarihli mektubunda şöyle demiştir:
"Hüküm vermenizin üstünden yaklaşık üç hafta geçti ve ben hükmün bir kopyasını almadığım gibi, anladığım kadarıyla Avusturya hukukunun ve uluslararası hukukun gerektirdiği şekilde bana hükmün çevirisi de yapılmadı. Neden dolayı mahkum olduğumu bilmem gerekir ki, Viyanaya temyizde bulunabilmek için, Birleşik Devletlere mektup yazarak, Dr. Steidlın elde etmesi gereken delilleri elde edebileyim.
Bu nedenle, sizden hükmün (judgment / urteil) bir kopyasını veya çevirisini talep ediyorum.
Bana hiçbir yardımda bulunmayan, fakat aslında aleyhime olan iddiaya katılan bir avukatın atanmış olması nedeniyle, altı ay boyunca kendimi savunmam engellendi."
4 Mayıs tarihli mektupta şunlar yer almaktadır:
"Mahkemenizin önüne çıkarılmamın ve hükmü açıklamanızın üstünden artık bir ay geçti ve ben hala sizin ne dediğinizi veya bunun hukuki temellerini bilmiyorum. Çevirmen bana sadece suçlu bulunduğumu ve 18 ay hapis cezası verildiğini söyledi. Bunun ötesinde bir bilgi sahibi değilim; açıkçası Dr. Steidldan geçmişte olduğundan daha fazlasını beklemiyorum. Maalesef, Almanca bilmediğim için, ayrıca cezalandırılıyorum. Dr. Steidlın beni savunması için atanmış olması sürekli olarak, bir Avusturyalı veya Almanca bilen bir kimseye tanınan hakların bana tanınmaması için hukuki" temel olarak kullanılmıştır. Bir aylık bir süre, mahkemede söyledikleriniz veya hükümde yazılı olarak açıkladıklarınızı öğrenmem için yeterli süreden fazladır.
Karara karşı Avusturya Yüksek Mahkemesine, yasalarda öngörülen usulden temyiz talebinde (plea of nullity / nichtigkeitsbeschwerde) bulunmak istediğimi belirtmek isterim. Nichtigkeitsbeschwerde bulunma sebeplerimden biri, Dr. Steidlın beni duruşmaya hazırlamak için kesinlikle hiçbir şey yapmamış olması ve lehime olan delillerin toplanmasını istememiş olması nedeniyle, müdafiden etkili bir yardım alamamış olmamdır. Bu nedenle, Baro Başkanı Dr. Ernst Mayra, İngilizce bilen bir avukat atanması için yazdım.
(Yukarıda 23. paragrafta yer alan pasaj.)
Etkili bir şekilde temsil edilmemiş olmam ve Almanca bilmemem nedeniyle güç durumda olduğum için, sadece hukuken ve ahlaken doğru olduğunu hissettiğim şekilde davranmaya çalışabilirim. Aşağıda size başvuru sebeplerimi bildiriyorum; bunlar, Avusturyalı tecrübeli bir avukat tarafından usulüne göre sunulması gereken önemli sebeplerdir. (Bugüne kadar, nichtigkeitsbeschwerde hazırlanması için bir avukat tarafından ziyaret edilmedim.) Bu sebepleri doğru bir şekilde sunamıyorsam, bir hukuki yardım almadığım içindir."
18 Mayıs tarihli (yukarıda 23. paragrafta pasajlar verilen) mektuba, Almanca çevirisi de eklenmiştir. Bu mektupta başvurucu, "4 Mayıs'taki mektubumda bazı nichtigkeitsbeschwerde sebeplerimle birlikte yeni bir avukat atanması sebeplerimi de yazdım" diyerek hatırlatmada bulunmuştur.
Daha önce olduğu gibi, başvurucu mahkeme başkanından herhangi bir yanıt almamıştır.
33. Başvurucu 20 Mayıs 1981de, bir kez daha Dr. Steidl tarafından ziyaret edilmiştir. Başvurucunun talebi üzerine bu görüşmeye cezaevi hukuk işleri görevlisi de katılmıştır. Başvurucu, başka bir avukat talebini tekrarlamıştır.
Dr. Steidl 21 Mayıs 1981 tarihli mektupla, Tyrol Barosundan müdafilik görevinden alınmasını istemiştir. Baro 22 Mayıs'ta, başvurucuya yeni müdafi olarak Dr. Schwankı atamıştır. Bu atama Dr. Schwanka 26 Mayıs'ta bildirilmiştir.
34. Dr. Steidlın bir çalışma arkadaşı 29 Mayıs'ta, Dr. Schwankı bürosunda görmeye gelmiş ve kendisine Dr. Steidl tarafından hazırlanan üç sayfalık esastan temyiz (appeal / Brefung) ve usulden temyiz ( nullity / nichtigkeitsbeschwerde) dilekçesinin taslağı ile dava dosyasından bazı belgelerin fotokopisini vermiştir. Dr. Schwank, 1 Haziran'da başvurucuyu cezaevinde ziyaret etmiştir. Bundan sonra usulden temyiz ile hapis cezasına ve tazminat kararına karşı temyiz dilekçesi hazırlanmış ve bunlar sürenin biteceği gün olan 2 Haziran'da dosyaya konulmuştur. Dr. Schwank ayrıca, başvurucu için hükmün bir çevirisini yapmıştır.
35. Usulden temyiz talebi, esas itibarıyla aşağıdaki sebeplere dayanmıştır:
(a) başvurucunun muhakeme sırasında ve özellikle duruşmada bir müdafii tarafından yeterli bir şekilde temsil edilmemiş olması (Ceza Usul Kanunu, md. 281(1.1a)) (bk. aşağıda parag. 51);
(b) duruşma sırasında yeterli çeviri yapılmamış olması ve özellikle iddianamenin, yazılı beyanların, bazı tanıkların verdikleri ifadelerin, mahkeme başkanı ve savcı tarafından tanıklara sorulan soruların İngilizceye sözlü olarak çevrilmemiş olması (Ceza Usul Kanunu, md. 244, 250 ve 252 ile birlikte alınan 281(1.3)) (bk. aşağıda aynı yer);
(c) hüküm fıkraları dışında, kararın hemen orada sözlü olarak veya daha sonra yazılı olarak çevrilmemiş olması (Ceza Usul Kanunun md. 260 ile birlikte alınan 282(1.3)) (bk. aşağıda aynı yer);
(d) dava mahkemesinin, sanığın bankalardaki hesaplarının araştırılması için iddia ve savunma makamlarının taleplerini ve iki tanığın dinlenmesi için savunma makamının taleplerini reddetmiş olması (Ceza Usul Kanunu, md. 281(1.4)) (bk. aşağıda aynı yer);
(e) kararın yeterli gerekçeye sahip olmaması (Ceza Usul Kanunu, md. 281(1.5)) (bk. aşağıda aynı yer);
(f) dava mahkemesinin dolandırıcılık kastının bulunmadığını ortaya koyan bazı maddi olayları yanlış yorumlamış olması (Ceza Usul Kanunu, md. 281(1.9)) (bk. aşağıda aynı yer).
36. Yüksek Mahkeme, duruşma sırasında yapılan çevirinin kapsamıyla ilgili iddialar hakkında, Ceza Usul Kanununun 285f maddesi gereğince bir araştırma yapmıştır (bk. aşağıda parag. 52). Innsbruck Bölge Mahkemesi başkanına telefonla, Yüksek Mahkeme raportör yargıcı tarafından sorular sorulmuştur. Bu görüşmeyle ilgili olarak Yüksek Mahkemedeki dosyaya konulan bir notta şöyle denilmektedir:
"Bölge Mahkemesi Başkanı Dr. Braunias, telefonda sorulan soruları şöyle cevaplamıştır:
Usulden temyiz talebindeki iddiaların aksine, iddianamenin, tanık beyanlarının, mahkemede okunan belgelerin içeriğinin ve gerekçeleri dahil hükmün esaslı noktaları, davet edilmiş olan çevirmen ve iyi derecede İngilizce bilen bir avukat olan başvurucunun müdafii Dr. Steidl tarafından, Birleşik Devletler Elçiliğinden iki kişinin de katıldığı duruşmada çevrilmiştir. Müdafie, isnad edilen suçlar hakkında ve her bir delil üzerinde, süre kısıtlaması bulunmaksızın görüşlerini sunmasına ve ayrıca tanıklara soru sormasına izin verilmiştir."
Bu araştırma ne başvurucuya ne de müdafiine bildirilmiş, bunun sonuçları hakkında da bir şey söylenmemiştir.
37. Yüksek Mahkeme, Başsavcılığın görüşünü aldıktan sonra, 1 Eylül 1981de, Daire olarak toplanıp (bk. aşağıda parag. 52), esas itibarıyla aşağıdaki gerekçelerle usulden temyiz talebini reddetmiştir.
Yargılama sırasında müdafii tarafından başvurucunun yeterli bir şekilde temsil edilmediğine dair şikayet konusunda Yüksek Mahkeme, Bölge Mahkemesinin sadece bir müdafi atamakla ve müdafii duruşmaya ve ayrıca savunma tarafının katılmasına izin verilen muhakeme işlemlerine katılmaya davet etmekle ödevli olduğunu tespit etmiştir. Bölge Mahkemesinin, müdafiinin faaliyetlerini gözetim görevi yoktur; müdafii mahkemenin kontrolüne tabi olmayıp, yetkili baronun disiplin makamlarına tabidir. Bu durumda, müdafiinin görevlerini yerine getirmesi konusundaki performansının yetersizliğinden, bir usulden temyiz sebebi türetilemez.
Duruşma sırasında çeviri yapılması konusunda Yüksek Mahkeme, Bölge Mahkemesinin duruşmada yardımcı olması için bir çevirmen görevlendirmekle kalmadığını; fakat aynı zamanda, başvurucunun talebi üzerine, bir İngilizce çevirmen olan ve başvurucunun kendisiyle anadilinde iletişim kurabileceği bir müdafii atandığını gözlemlemiştir. Tam bir yazılı çeviri yapılmamış olması veya tam bir sözlü çeviri yapacak bir çevirmen atanmamış olması, usulden temyiz için birer sebep oluşturmazlar. Bunlar en fazla, duruşmada bu konudaki bir talep reddedilmesi halinde, Ceza Usul Kanununun 281.(1.4) fıkrasına göre (bk. aşağıda parag. 51), bir itiraz (challenge) sebebi olabilirler. Ayrıca, Yüksek Mahkemenin Ceza Usul Kanununun 285f maddesi gereğince yaptığı araştırma, başvurucunun usulden temyiz talebindeki iddialarının aksine, iddianamenin, tanık beyanlarının, duruşma sırasında okunan belgelerin ve ayrıca gerekçeleri dahil hükmün bütün esaslı kısımlarının, yeminli çevirmen tarafından çevrildiğini göstermiştir. Dahası başvurucu, aleyhindeki isnadlar ve deliller hakkında, zaman kısıtlamasına tabi olmaksızın görüşlerini açıklama ve tanıklara sorular sorma imkanına sahip olmuştur.
38. Başvurucu hakkındaki hapis cezası ve tazminat kararı aleyhine yapılan temyizin duruşma tarihi, Ceza Usul Kanununun 286(2). fıkrası gereğince Bay Kamasinskiye ve müdafii Dr Schwanka bildirilmiş ve müdafi maya davet edilmiştir.
Bay Kamasinski 11 Kasım 1981 tarihli dilekçeyle, başka şeylerin yanında, hükmün belirlenmesinin kendisinin kişiliği üzerinde bir değerlendirmeyi gerektirdiğini ve bunun da kendisinin hazır bulunmasını gerektirdiğini savunarak Yüksek Mahkeme önünde bizzat hazır bulundurulmasını isteyen bir başvuruda bulunmuştur. Ayrıca Yüksek Mahkemedeki dosyada, günlük "Kurier" gazetesinden yazılar bulunmaktadır; kendisinin aleyhinde olan bu yazılar, Yüksek Mahkemeyi olumsuz etkileyebilir. 14, 15 ve 16 Kasım 1980 tarihlerinde yayınlanmış olan ve kendisini Avusturya Cumhuriyeti'ne karşı tehlikeli bir Amerikan istihbarat görevlisi olarak nitelendiren yazılar da, dava mahkemesi dosyasının içinde yer almıştır. Başvurucu son olarak, bu konudaki temyiz, hükmün medeni hukuk yönüyle de ilgili olduğundan, kendilerine tazminat ödemek zorunda olduğu şahsi davacıların Yüksek Mahkeme önüne çıkabilmelerine karşılık kendisinin çıkamamasının gayri adil bir durum yaratacağını ileri sürmüştür.
Bu başvuru, dava dosyasından ve başvuru dilekçesinden açıkça anlaşıldığı üzere, sadece kendisinin şahsi menfaati için yapılan temyizin görülmesi sırasında sanığın bizzat hazır bulunmasına ihtiyaç olduğunu gösteren hiçbir somut belirtinin bulunmadığı gerekçesiyle, Yüksek Mahkeme tarafından 20 Kasım 1981 tarihinde verilen bir kararla reddedilmiştir. Yüksek Mahkemeye göre başvurucu, bizzat hazır bulunmasının, aleyhindeki ceza davasının esas itibarıyla, bir dizi talihsiz koşulun ve her şeyden öte dilsel nitelikte yanlış anlamaların sonucu olduğunu savunabilmesine imkan vereceği inancını taşıyorsa, temyiz yargılaması sırasında artık suçluluk meselesinin tartışılamayacağı kuralından habersiz demektir. Kaldı ki, başvurucunun kendi başvurusunda ileri sürdüğü tüm diğer koşullar, avukatı tarafından duruşmada ileri sürebilir. Yüksek Mahkemenin bu kararı Bay Kamasinskinin avukatına tebliğ edilmiştir.
39. Hapis cezasına karşı üst başvuru sebepleri esas itibarıyla, Bay Kamasinskinin adli sabıkasının bulunmaması, eşine ve çocuğuna bakmakla yükümlü olması, davranışının cezai nitelikte olduğunu anlamakta hataya düşmüş olması ve ağır dolandırıcılık oluşturan miktarın (100,000 Avusturya Şilini) sadece çok küçük bir miktar aşılmış olması gibi hafifletici unsurların dava mahkemesi tarafından dikkate alınmamış olmasıdır.
Bu temyiz, başvurucunun müdafiinin hazır bulunduğu bir duruşmadan sonra, 24 Kasım 1981de Yüksek Mahkeme tarafından reddedilmiştir. Yüksek Mahkeme, Bölge Mahkemesi tarafından verilen hapis cezasının yeterli olduğunu ve takdiri hafifletici ve ağırlaştırıcı koşulların doğru bir şekilde değerlendirildiğini kabul etmiştir. İki şahsi davacıya tazminat ödenmesine hükmedilmesi de kanuna uygun olup, bu mesele hakkında karar verilmek üzere başvurucunun talebi doğrultusunda hukuk mahkemelerine gönderilmesi için bir sebep yoktur. Yüksek Mahkemenin kararında, üst başvuru duruşmasında hazır bulunanların bir listesi de yer almaktadır; Bölge Mahkemesinin tazminat taleplerini haklı bulduğu şahsi davacıların, duruşmada hazır bulunduklarına veya temsil edildiklerine ilişkin bir belirti yoktur.
40. Başvurucu, 16 Aralık 1981 tarihinde cezaevinden salıverilmiş; fakat Amerika Birleşik Devletleri'ne geri gönderilmek üzere tutulmuştur. Başvurucu Ocak 1982de geri gönderilmiştir.
II. Konuyla ilgili iç hukuk
A. Çeviri
41. Avusturya Ceza Usul Kanununun 100. maddesi şöyledir:
"Soruşturma yargıcı, mahkemede kullanılan bir dilde olmayan belgelerden soruşturmayla ilgili olanların çevrilmesini sağlar ve çevirileriyle birlikte bunları dosyaya koyar."
Kanunun 163. maddesine göre:
"Bir tanığın mahkemede kullanılan dili bilmiyor olması halinde, ancak hem soruşturma yargıcı ve hem de mahkeme katibi (court clerk) yabancı dili anlamıyor ise bir çevirmen çağrılır. Resmi duruşma tutanağına veya buna ilişkin bir eke, sadece sorgulanan kişi tarafından kullanılan ifadelerden aktarma (quote) yapılmasına ihtiyaç olması halinde, tanığın beyanı kayıtlara o dilde geçirilir (md. 104(3))."
Kanunun 104(3). fıkrasına göre böyle bir ihtiyaç, kullanılan ifadenin konu hakkında karar verilmesi bakımından önemli olması veya resmi tutanağın duruşmada okunmasının beklendiği hallerde mevcuttur.
Kanunun 163. maddesi, 198(3). fıkrası vasıtasıyla, ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, hakkında suç isnadı bulunan bir kimse mahkemede kullanılacak dili bilmiyor ise, bu kimsenin sorgulanmasını (interrogations) da kapsar.
42. Yukarıdaki hükümlerin bağlamından çıkan sonuca göre, bu hükümler soruşturma yargıcı tarafından yürütülen hazırlık soruşturmasıyla ilgilidir. Ancak soruşturma yargıcı tarafından uyulacak kurallar, Kanunun 248(1). fıkrası vasıtasıyla, mahkeme başkanı tarafından tanıkların veya bilirkişilerin duruşmada ifadelerinin alınması sırasında da uygulanır. Mahkemede kullanılan dili bilmeyen bir sanığın duruşmada sorgulanmasında izlenecek kurallarla ilgili açık hükümler yoktur; fakat uygulamada, tanıkların ifadelerinin alınmasını düzenleyen hükümlerin bunlarda da kıyasen uygulandığı anlaşılmaktadır.
43. Yeminli çevirmenlerin nitelikleri, 1975 tarihli Mahkeme Bilirkişileri ve Çevirmenleri Yasasında belirtilmiştir. Bu Yasanın 14. maddesine göre, bilirkişilerle ilgili olan ve başka şeylerin yanında özel bilgi ve güvenilirlik (trustworthiness) gerektiren hükümler, çevirmenlere de uygulanır.
B. Zorunlu müdafilik (official defence counsel)
44. Ceza Usul Kanununun 39(1). fıkrası, bütün ceza davalarında sanığın, Üst Mahkeme tarafından tutulan bir listedeki kişiler arasından seçeceği bir savunma avukatına (defence lawyer / verteidiger) hakkı bulunduğunu öngörmektedir.
45. Belirli koşullarda sanığa, bir savunma avukatı (beigegebener verteidiger) atanmak zorundadır. Bu avukat, ücreti devlet tarafından ödenecek, adli yardımdan bir avukat (legal aid lawyer) olabileceği gibi; temsilin zorunlu olduğu davalarda, atanacak, ücretini sanığın ödeyeceği görevli bir avukat (ex officio lawyer) da olabilir. Bu konuda izlenecek usul, Kanunun 41. maddesinde gösterilmiş olup, ilgili kısım şöyledir:
"(2) Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse (sanık, accused), savunma masraflarını ... karşılayamayacak durumda ise, kendisinin talebi üzerine, adaletin yararının gerektirmesi ve özellikle savunmanın düzgün bir şekilde yapılabilmesi için gerekli olduğu taktirde, ücret ve masraflarına kendisinin katlanmayacağı bir savunma avukatı verilmesine mahkeme tarafından karar verilir. ...
(3) Ağır ceza mahkemesindeki (assize court) veya meslekten olmayan yargıçların da bulunduğu bir mahkemedeki yargılama için, sanık veya yasal temsilcisi bir savunma avukatı seçmemişler ise ve yukarıdaki ikinci fıkraya göre bir savunma avukatı görevlendirilmemiş ise, mahkeme, bir savunma avukatının atanması için ikinci fıkradaki koşullar bulunmadıkça, ücreti sanık tarafından ödenecek bir savunma avukatını, kendiliğinden görevlendirir. ..."
Kanunun 42(2). fıkrası şöyledir:
"Mahkeme, bir savunma avukatının görevlendirilmesine karar vermiş ise, Baro Komitesinin bir avukatı savunma avukatı olarak atayabilmesi için, bulunduğu yerde yetkili olan baronun Komitesine bu kararını bildirir."
46. Muhakeme sırasında bir savunma avukatının değiştirilmesini düzenleyen Kanunun 44(2). fıkrası şöyledir:
"Hakkında bir suç isnadı bulunan bir kimse her zaman, serbestçe seçtiği bir savunma avukatındaki vekaletini (mandate) bir başka savunma avukatına nakledebilir. Aynı şekilde, zorunlu olarak atanmış bir savunma avukatındaki vekalet, hakkında isnad bulunan kimsenin başka bir savunma avukatı belirlemesi halinde hemen sona erer. Ancak bu tür durumlarda, savunma avukatlarındaki değişiklik, muhakemenin gecikmesine yol açmaz."
Avukatlık Yasası (değişik Rechtsanwaltsordnung, Imp. Resmi Gazete No. 96/1868), şimdi menfaat çatışması veya tarafgirlik gibi belirli bazı hallerde, zorunlu olarak görevlendirilmiş savunma avukatının başka bir savunma avukatıyla değiştirilebileceğini öngörmektedir (Bundesgesetzblatt für Österreich No. 383/1983 halindeki md. 45(4)). Bu hüküm, olayların geçtiği tarihte mevcut değildi. Ancak uygulamada, Baro gerekli gördüğü taktirde, zorunlu olarak görevlendirilmiş bir savunma avukatını değiştirilebilirdi.
47. Avukatlık Yasasının 9(1). fıkrası, avukatın görevini hukuka uygun olarak yerine getirmesini ve temsil ettiği tarafın haklarını dikkatle (attentively), iyi niyetle (in good faith) ve vicdanlı olarak (conscientiously) savunmasını gerektirmektedir. Yasanın 11(1). fıkrasına göre avukat görevini, vekaleti sona erdirilmediği sürece sürdürmek zorunda olup, görevini yerine getirmemekten sorumludur. Ancak, yerleşik içtihatlara göre (Österreichische Juristen-Zeitung, Evidenzblatt, 1969, no. 353), görevlerini doğru ve makul bir şekilde yerine getirip getirmediği konusunda mahkemenin kontrolüne tabi değildir. Öte yandan Hükümet, 19 Haziran 1989 tarihli duruşmada, Sözleşmenin Avusturyada anayasa statüsünde olduğuna ve bu nedenle mahkemelerin, sanığın hukuki yardım alma hakkını güvence altına alan 6(3)(c) bendine uygun davranılmasını sağlamakla görevli olduğuna işaret etmiştir.
Sanığın mahkemede kullanılan dili anlamaması veya konuşamaması halinde, sanığın bildiği dili bilen bir savunma avukatının atanmasını gerekli kılan bir hüküm yoktur; fakat uygulamada, sanık tarafından talep edilmesi ve mümkün olması halinde, sanığın diline yeterince hakimiyeti olan bir avukat atanmaktadır.
C. Dava dosyasının incelenmesi (inspection of court files)
48. Sanık veya müdafii tarafından dava dosyasının incelenmesi, Ceza Usul Kanununun 45(2). fıkrasında düzenlenmektedir. Bu fıkra şöyledir:
"Soruşturma yargıcı, müdafiinin talebi üzerine, müzakere tutanakları hariç, müdafiin dava dosyasını mahkeme binasında incelemesine ve bundan fotokopi almasına izin verir; alternatif olarak, soruşturma yargıcı bundan fotokopileri avukata gönderebilir. Sanığın temsil ediliyor olmaması halinde, müdafiin bu haklarından sanığın kendisi yararlanır; tutuklu bulunan bir sanığa, tutukevinde veya cezaevinde dosyayı inceleme imkanı verilir. ..."
D. Sanığın açılış beyanı (opening statement by the defandant)
49. Ceza Usul Kanununun 245. maddesi, sanığa bir açılış beyanında bulunma imkanı vermektedir. Duruşmanın başlamasından hemen sonra, sanık iddianamenin içeriği hakkında mahkeme başkanı tarafından sorgulanır. Eğer sanık, iddianamedeki suçları reddedecek olursa (plead not guilty), mahkeme başkanı kendisine, isnadlara karşı tutarlı maddi açıklamalarda bulunma ve deliller hakkında görüşlerini bildirme hakkı bulunduğunu anlatır. Sanık, yargıcın sorduğu soruları yanıtlamak zorunda değildir.
E. Tutanak tutulması (keeping of records)
50. Ceza Usul Kanununun 271. maddesi, duruşma tutanağının tutulmasıyla ilgilidir.
"(1) Usulden bozulmaya karşı (on pain of nullity), duruşmada tutanak tutulur ve mahkeme başkanı ile katip tarafından imzalanır. Tutanakta mahkeme üyelerinin adları, tarafların ve temsilcilerinin adları, yargılamanın bütün esaslı formaliteleri ve özellikle tanıkların ve bilirkişilerin söyledikleri ve dosyanın hangi bölümlerinin okunduğu, tanıkların ve bilirkişilerin yemin edip etmedikleri ve hangi gerekçeyle yemin ettikleri, son olarak taraflarca sunulan talepler (motion) ve bunlar hakkında mahkeme veya mahkeme başkanı tarafından alınan kararlar yer alır. Taraflar, kendi haklarının muhafaza edilmesi için tutanağa belirli noktaların geçirilmesini isteyebilirler.
(2) Kullanılan bazı kelimelerin önemli olması halinde, taraflardan birinin talebi üzerine, mahkeme başkanı tutanağın belirli bölümlerinin okunmasını emreder.
(3) Sanığın cevapları ve tanıkların veya bilirkişilerin beyanları, ancak dosyada bulunan beyanlarından farklılık gösteriyorsa, değişiklikler veya ilaveler içeriyorsa veya tanıklar veya bilirkişiler duruşmada ilk kez dinleniyorlarsa, tutanağa geçirilir.
(4) Mahkeme veya mahkeme başkanı uygun görecek olursa, bütün beyanların ve taleplerin steno ile tutulmasına karar verebilir; buna ancak, taraflardan birinin elverişli bir zamanda talepte bulunması ve masraflarını önceden yatırması halinde karar verilir. Ancak steno tarafından tutulan notlar, 48 saat içinde normal yazıya dönüştürülür; onaylanmak üzere mahkeme başkanına veya yetkili kıldığı bir yargıca sunulur ve tutanağa eklenir.
(5) Taraflar, sona ermiş tutanağı ve ilişiğini inceleyebilirler ve kopyalarını alabilirler."
F. Yüksek Mahkemedeki usulden temyiz yargılaması (nullity proceedings)
51. Yüksek Mahkemeye bir usulden temyiz talebi, ancak Ceza Usul Kanununun 281(1). fıkrasında sıralanmış özel sebeplerden birine dayandırılabilir. Aşağıdaki sebeplerle usulden temyiz talebinde bulunulabilir:
"1a. sanığın temsili zorunlu olduğu halde, sanık duruşma boyunca müdafiiyle temsil edilmemiş ise;
...
3. duruşmada, ihlal edilmesinin ve uyulmamasının usule aykırılık doğuracağı açıkça öngörülen bir hüküm ihlal edilmiş veya uyulmamış ise;
...
4. usulden temyiz talebinde bulunan kimsenin bir talebi (motion) hakkında duruşmada bir karar verilmemiş ise veya usulden temyiz talebinde bulunan kimsenin bir talebini veya itirazını reddeden bir ara karar (interim decision), iddia ve savunmanın temel gereklerine uygun bir usulü sağlamak için uyulması zorunlu yasa hükümleri veya usul prensipleri gözetilmeksizin veya yanlış uygulanmak suretiyle verilmiş ise;
5. dava mahkemesinin hükmünde ... karar için hiç veya açıkça yeterli gerekçeler gösterilmemiş ise;
...
9. hüküm,
(a) sanığa isnad edilen fiilin, mahkemenin yargı yetkisine giren bir suç oluşturup oluşturmadığı;
(b) fiilin kovuşturulmasını veya cezalandırılmasını ortadan kaldıran şartların bulunup bulunmadığı;
(c) ...;
bir meseleyle ilgili olarak yasaya aykırı biçimde veya yanlış uygulanmak suretiyle verilmiş ise."
Yukarıdaki 1.3 bendde sözü edilen sebebe, Ceza Usul Kanununun 244. maddesi gerektirdiği halde duruşmanın başlangıcında iddianamenin okunmaması, Kanunun 250. maddesi gerektirdiği halde sanığın yokluğunda dinlenen tanıkların ifadelerinden sanığın bilgilendirilmemesi ve Kanunun 260. maddesi gerektirdiği halde suçluluğun tespitini destekleyen nedenlerin hükümde gösterilmemesi örnek olarak verilebilir. Ancak duruşmada, Almanca bilmeyen bir sanığın anladığı dilden okuma yapılmamış olması, suçluluk konusundaki kararın usulden bozulmasını gerektirecek öldürücü bir hata oluşturmaz (bk. yukarıda parag. 37, Yüksek Mahkemenin kararı).
52. Ceza Usul Kanununun 285c maddesine göre Yüksek Mahkeme, Başsavcılıktan aldığı mütalaada Başsavcı veya raportör yargıç tarafından Kanunun başka maddelerinin yanında 285d maddesinin uygulanması önerilmiş ise, kapalı müzakerede bulunur. Kanunun 285d maddesi, başka şeylerin yanında, Yüksek Mahkemenin oybirliğiyle, 281(1). fıkranın 1-8. bendlerine dayanan taleplerin açıkça temelsiz olduğunu kabul edecek olursa, kapalı olarak usulden temyiz talebini reddeder.
Yüksek Mahkeme 285f maddesi gereğince, "kapalı olarak müzakere ederken, ... iddia edilen usule ilişkin kusurlarla ilgili maddi noktaların araştırılmasına karar verebilir (md. 281(1.1-4))".
Yüksek Mahkeme kapalı olarak karar vermeyecek olursa, temsilcisi bulunmayan tutuklu sanığa, duruşma için tayin edilen gün bildirilir ve sadece avukatla temsil edilebileceği belirtilir (md. 286(2)). Sanığın bir temsilcisinin bulunması halinde, duruşma günü sadece bu savunma avukatına bildirilir (md. 286(3)). Kanunun 287(3). fıkrasına göre, duruşmada son sözü her zaman sanık veya avukatı söyler.
G. Yüksek Mahkemedeki esastan temyiz yargılaması (appeal proceedings)
53. Yüksek Mahkemedeki hapis cezasına karşı temyiz yargılaması, kural olarak duruşmalı yapılır (Ceza Usul Kanunun 294(4) ve (5). fıkraları). Bu tür bir temyiz yargılamasında suçluluk veya masumiyet meselesi incelenmeyebilir (canvass). Temyiz sadece savunma tarafınca istenmiş ise, Yüksek Mahkemenin ilk derece mahkemesinin verdiği hapis cezasından daha ağır bir ceza verme yetkisi yoktur (Kanun, md 295(2)).
Temyizde sanığın duruşmada hazır bulunması, Kanunun 296(3). fıkrasının ikinci tarafından düzenlenmiş olup, söz konusu dönemde şöyledir:
"Duruşma ve usul için gün tayin edilmesi konusunda, Kanunun 286. ve 287. maddeleri, ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte uygulanır; şu şartla ki, tutuksuz sanık her zaman davet edilir, tutuklu sanık mahkeme önüne çıkarılmaz (may be caused to be brought before the court)."
Kanunun 296(3). fıkrası 1983 ve 1987 yıllarında değiştirilmiştir. Şimdi ikinci cümleye göre, tutuklu sanığın temyiz başvurusunda veya temyize cevap dilekçesinde talep ettiği taktirde veya duruşmada hazır bulunması adaletin gereği gibi yerine getirilmesi için veya başka sebeplerle gerekli olması halinde, sanık mahkeme önüne getirilir.
Kanunun 296(3). fıkrasının son cümlesinde ayrıca, "temyizin hukuki taleplere karşı yapılması halinde, şahsi davacı da davet edilir" ifadesi yer almaktadır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
55. Bay Theodore Kamasinski Komisyona 6 Kasım 1981de başvuruda bulunmuştur. Bu başvuruda, aralarında şunların da yer aldığı birçok şikayette bulunulmuştur. İlk derece mahkemesi önündeki yargılama sırasında, Sözleşmenin 6(2) ve (3). fıkralarında savunma tarafı için güvence altına alınan haklardan yararlandırılmamıştır. Ayrıca, Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki şartlara uygun bir şekilde adil yargılanmamış ve özellikle Almanca konuşan sanıklar ile Almanca konuşmayan sanıklar arasında farklı muamele nedeniyle, 14. maddeye aykırı olarak ayrımcılık mağduru olmuştur. Usulden temyiz yargılaması gayri adildir; çünkü Yüksek Mahkemenin araştırması sonucu elde ettiği deliller hakkında yorum yapma fırsatı bulamamıştır. Esastan temyiz sürecinde de ayrımcılık yapılmıştır; çünkü serbest olan sanıktan ve "şahsi davacılardan" farklı olarak, Yüksek Mahkemedeki duruşmaya katılmasına izin verilmemiştir. Sözleşmenin 13. maddesine aykırı olarak, 6. maddedeki ihlal iddialarının giderimi için, Avusturya hukukuna göre etkili bir hukuk yolu mevcut değildir.
56. Komisyon, başvuruyu 8 Mayıs 1985te kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon, 5 Mayıs 1988 tarihli raporunda şu görüşleri açıklamıştır:
(a) Bölge Mahkemesindeki yargılamayla ilgili olarak başvurucunun
(i) aleyhindeki suçlamalar hakkında anladığı dilde ve ayrıntılı olarak bilgilendirilme hakkının (Md. 6(3)(a)) ihlal edilmediğine (altıya karşı on bir oyla);
(ii) savunmasını hazırlamak için yeterli imkanlara sahip olma hakkının (Md. 6(3)(b)) ihlal edilmediğine (üçe karşı on dört oyla);
(iii) hukuki yardım alma hakkının (Md. 6(3)(c)) ihlal edilmediğine (oybirliğiyle);
(iv) tanıkları sorgulama hakkının (Md. 6(3)(d)) ihlal edilmediğine (oybirliğiyle);
(v) çevirmeden yararlanma hakkının (Md. 6(3)(e) ihlal edilmediğine (iki çekimsere karşı on beş oyla);
(vi) adil muhakeme hakkının (Md. 6(1)) ihlal edilmediğine (altıya karşı on bir oyla);
(vii) masum sayılma hakkının (Md. 6(2)) ihlal edilmediğine (oybirliğiyle);
(b) Yüksek Mahkemedeki usulden temyiz yargılaması konusunda Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediğine (oybirliğiyle);
(c) Yüksek Mahkemedeki esastan temyiz yargılaması konusunda, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ve 6(3)(c) bendiyle bağlantılı olarak 14. maddesinin ihlaline (altı çekimser ve bire karşı on oyla);
(d) davaya bir bütün olarak bakıldığında, Sözleşmenin 13. maddesi bakımından ayrı bir sorun doğmadığına (oybirliğiyle).
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
I. Mahkeme önündeki davanın kapsamı
59. Mahkemenin önündeki davanın kapsamını belirleyen (bk. en yakın tarihli karar olarak 07.07.1989 tarihli Soering kararı, parag. 115/son) 8 Mayıs 1985 tarihli kararında Komisyon, Bay Kamasinskinin başvurusunu bir bütün olarak kabuledilebilir bulmuştur (bk. yukarıda parag. 56). Buna göre Mahkeme, Komisyon raporunda özel olarak ele alınmış olsa da olmasa da, Bay Kamasinskinin kabuledilebilirlik aşamasında ileri sürdüğü bütün şikayetleri inceleme yetkisine sahiptir. Komisyon temsilcisi de buna karşı çıkmamıştır.
II. İç hukuk yollarının tüketilmemesi şeklindeki ilk itiraz
60. Hükümet, Komisyon önünde ileri sürdüğü gibi, başvurucunun bazı şikayetlerini uygun zamanda Avusturya mahkemelerine sunmamış olması nedeniyle iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur. Bu ilk itiraz, süresi dışında yapıldığı için reddedilmelidir; çünkü Hükümet bu ilk itirazı, Mahkeme İçtüzüğünün 47(1). fıkrasının gerektirdiği şekilde dilekçe vermek için belirtilen sürenin dolmasından önce değil, ilk kez 19 Haziran 1989daki duruşmada ileri sürmüştür.
III. Sözleşmenin 14. maddesi ile birlikte veya tek başına 6. maddesinin ihlali iddiası
61. Başvurucuya göre, Avusturyada kendisine karşı açılan ceza davasının görülmesi sırasında bir çok yönden adil yargılama yapılmamış, savunma hakları ihlal edilmiş ve kendi başına veya Sözleşmenin 14. maddesiyle bağlantılı olarak ele alındıklarında, 6. maddesinin değişik hükümlerine aykırı olarak ayrımcılık yasağının mağduru olmuştur. Bu maddeler şöyledir:
Madde 6
"1. Herkes, ... hakkındaki bir suç isnadının karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından, makul bir sürede, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir. Karar aleni olarak açıklanır. Ancak duruşmayı izleyenler ve basın mensupları, çocuk ve gençlerin menfaatlerini veya tarafların özel yaşamlarını korumanın gerektirmesi halinde, ve adaletin zarar göreceği özel hallerde mahkemenin kesinlikle gerekli olduğuna inandığı ölçüde, demokratik bir toplumdaki genel ahlak, kamu düzeni veya ulusal güvenlik amacıyla duruşmanın tamamından veya bir bölümünden çıkarılabilir.
2. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır.
3. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse asgari şu haklara sahiptir:
a) kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebepleri hakkında anlayabileceği dilde ve ayrıntılı olarak derhal bilgilendirilme;
b) savunmasını hazırlamak için yeterli zamana ve kolaylıklara sahip olma;
c) kendisini bizzat veya seçeceği bir avukat aracılığıyla savunma; avukata ödeme yapabilmek için yeterli imkanı yoksa ve adaletin yararı gerektiriyorsa ücretsiz hukuki yardım alma;
d) aleyhine olan tanıkları sorguya çekme ve sorguya çektirme; lehine olan tanıkların aleyhine olan tanıklarla aynı şartlarda hazır bulunmalarını ve sorguya çekilmelerini sağlama;
e) mahkemede kullanılan dili anlamıyor veya konuşamıyorsa, bir çevirmenden ücretsiz yararlanma.
Madde 14
"Bu Sözleşmede beyan edilen hak ve özgürlüklerin kullanılması cins, ırk, renk, dil, din, siyasal veya başka bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi herhangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın güvence altına alınır."
62. Sözleşmenin 6(2) ve (3). fıkralarındaki güvenceler, 6(1). fıkrada daha genel olarak yer verilen adil yargılanma hakkının kurucu unsurlarını yansıtmaktadır (bk. en yakın tarihli karar olarak 20.11.1989 tarihli Kostovski kararı, parag. 39). 19 Haziran 1989 tarihli duruşmada Bay Kamasinskinin avukatı da iddialarının temel noktasını, müvekkilinin adil yargılanmaması şeklinde tanımlamış, bir çok özel şikayetin, olayı kendi açısından dava mahkemesine anlatmak için savunma hakkından yoksun kalınmasına dair genel şikayetin bir parçasını olduğunu belirtmiştir. Başvurucunun ihlal iddialarının niteliğini göz önünde tutun Mahkeme, şikayet konularını gruplandırmanın uygun olacağını ve Sözleşmenin 6. maddesinin ilgili fıkralarını birlikte ve gerektiği ölçüde 14. maddeyle bağlantılı olarak ele almayı düşünmektedir.
A. Bölge Mahkemesi önündeki yargılama
1. Hukuki yardım (legal assistance)
63. Bay Kamasinskinin başlıca iddialarından biri, adli yardımdan mahkeme tarafından atanmış müdafii Dr. Steidlin, davanın hazırlanması ve görülmesi sırasında kendisine etkili bir hukuki yardım vermediği ve bunun sonucu olarak da adil yargılanma hakkından yararlanamadığı şeklindedir.
Başvurucu, avukatının iddianamenin kabulüyle ilgili duruşmaya katılmamış olmasını (bk. yukarıda parag. 15) ve tutukluyken avukatın cezaevinde kendisine yaptığı ziyaretlerin kısalığını (bk. yukarıda parag. 14 ve 17) zikretmiştir. Başvurucu, avukatını duruşmadan önce iddia makamının delilleri hakkında kendisini bilgilendirmemiş olmakla suçlamıştır. Başvurucu, avukatının duruşmadaki performansını bir çok noktada, örneğin mahkeme dışında alınmış tanık ifadelerinin duruşmada okunmasını kabul ettiği, usulden temyiz hakkını muhafaza etmek için belirli taleplerde bulunmayı ihmal ettiği ve son savunma sırasında "ılımlı bir hüküm" istemiş olduğu (bk. yukarıda parag. 25-27) için eleştirmiştir. Başvurucuya göre, müdafiinin davadan çekilme talebinin kabul edilmemesi olayından (bk. yukarıda parag. 25) sonra, kendisi "hukuki yardımdan tamamen mahrum" kalmıştır. Başvurucunun iddiasına göre Dr. Steidlın, usul ve esastan temyiz yargılaması için atanmış olan avukat Dr. Schwanka eksik dosya teslim etmiş olması (bk. yukarıda parag. 34), etkili bir hukuki yardım verilmediğinin maddi delilini teşkil etmektedir.
Başvurucu, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ile 3(c) bendinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
64. Hükümet, Dr. Steidl tarafından yapılmış olan hizmetlere dikkat çekmiştir. Hükümete göre Avusturya makamları, adli yardımdan avukatları muhakemenin değişik aşamalarında atamış ve değiştirmiş olmakla, Sözleşmenin 6(3)(c) bendindeki yükümlülüklerini yerine getirmişlerdir.
Komisyon da delilleri değerlendirdikten sonra, Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin herhangi bir şekilde ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
65. Bay Kamasinski, Avusturya mahkemeleri önünde hiçbir noktada temsilcisiz kalmamıştır. İlk olarak görevlendirilmiş avukatın müvekkiliyle iletişim kurmak için yeterli İngilizcesinin olmadığı anlaşılınca, yeminli İngilizce çevirmeni olan avukat Dr. Steidl, adli yardımdan müdafii olarak atanmıştır (bk. yukarıda parag. 13). Duruşmanın ardından, Dr. Steidlın Barodan müdafilik görevinden alınmasını istemesinden kısa bir süre sonra, yerine Dr. Schwank atanmıştır (bk. yukarıda parag. 33).
Tabi ki, sadece adli yardımdan müdafii atanmış olması, Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin gereklerine uygunluk meselesini zorunlu olarak çözmez. Mahkemenin Artico kararında dediği gibi (bk. 13.05.1980 tarihli Artico kararı, parag. 33):
"Mahkemeye göre Sözleşme, hakları teorik veya hayali olarak değil ve fakat pratik ve etkili bir biçimde güvence altına almayı amaçlamıştır ... Sadece avukat atama, yardımı etkili kılmaz; çünkü adli yardım amacıyla atanmış avukat ölebilir, veya ağır hastalanabilir; bu süre içinde görev yapması engellenebilir veya kendisi görevden kaçınabilir. Kamu makamlarına haber verilmesi halinde bu makamlar ya avukatı değiştirmeli veya görevini yerine getirmeye zorlamalıdırlar."
Bununla birlikte "hukuki yardımdan atanmış avukatın her türlü kusuru için Devlet sorumlu görülemez" (bk. aynı karar, parag. 36). Avukatlık mesleğinin Devletten bağımsızlığı ilkesinden çıkan sonuca göre, savunma tarafının tutumu esas itibarıyla sanık ile, ister adli yardım sisteminden atanmış olsun isterse ücreti şahsen karşılansın, onun müdafiinin arasında olan bir husustur. Mahkeme, Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin sadece, adli yardımdan atanmış müdafiin etkili temsilde bulunmadığının açık olduğu veya başka bir şekilde ulusal makamların dikkatine getirilmesi halinde, ulusal makamların müdahale etmelerini gerektirdiği konusundaki Komisyon görüşüne katılmaktadır.
66. Artico davasındaki avukat, "daha başlangıçta, ... temsil edemeyeceğini söylediği" (bk. aynı karar, parag. 33) halde, Dr. Steidl, Bay Kamasinskinin müdafii olarak duruşma öncesinde bir çok adım atmıştır. Bu amaçla Dr. Steidl, Bay Kamasinskiyi cezaevinde dokuz kez ziyaret etmiş, tutuklama kararına karşı itirazda bulunmuş ve tanıkların hazır bulundurulmaları için yazılı olarak ve telefonla taleplerde bulunmuştur (bk. yukarıda parag. 14, 17 ve 18). Bu hareketler, yetkili makamları etkisiz hukuki temsil konusunda açıkça uyaracak nitelikte hareketler değildir.
67. Ancak Bay Kamasinski, duruşma sırasında avukatının kusurlarına yetkili makamların dikkati çekmek için, özellikle dava mahkemesi yargıcına mektuplar yazarak, elinden gelen çabayı gösterdiğini iddia etmiştir.
68. Komisyon gibi Mahkeme de, başvurucunun mahkeme başkanına gönderdiği ama dava dosyasından kayıp olan ve duruşmadan sonra 4 ve 18 Mayıs 1981 tarihli mektuplarda özetlediği 19, 23 (veya 34) ve 30 Mart 1981 tarihli mektuplarının (bk. yukarıda parag. 19 ve 23), kendisinin lehine bir unsur olduğunu kabul etmeye hazırdır.
Daha sonraki bu iki mektubtaki ifadesine göre Bay Kamasinski, 19 Mart tarihli mektubunda mahkeme başkanından, eğer Dr. Steidlın müdafii olarak atanmış olması, kendisinin doğrudan dava dosyasındaki delillere ulaşmasını engellemenin temelini oluşturuyor ise, Dr. Steidlın bu görevden alınmasını özellikle istemiştir. Başvurucunun bu talebi, hukuki temsil konusuna dava mahkemesinin müdahalede bulunmasını isteyen bir uyarı olarak görülemez. Öte yandan Bay Kamasinski, duruşmadan ve mahkumiyet kararından sonra, "artık Dr. Steidlla birlikte olamayacağı" gerekçesiyle kendisine yeni bir avukat atanması için 6 Nisan 1981de yazılı bir talepte bulunmuştur. Duruşma sonrasında yapılan bu talep, mahkeme başkanına yazdığı 21 Nisan ve 4 Mayıs 1981 tarihli mektuplarda tekrarlanmış, Bay Kamasinski bu mektuplarda Dr. Steidlın kendisini doğru bir biçimde savunamadığını iddia etmiştir (bk. yukarıda parag. 31 ve 32).
Geriye, Bay Kamasinski tarafından mahkeme başkanına gönderilen 30 Mart tarihli mektupta, "Dr. Steidlın kendisini duruşmaya hazırlamadığı gibi, tanık beyanlarının çevirisini de kendisine sağlamadığı" konusundaki şikayet kalmaktadır (bk. yukarıda parag. 19 ve 23). Dava mahkemesi başkanı, Bay Kamasinskinin duruşma öncesi mektuplarına doğrudan cevap vermemiş olmakla birlikte, konuyu Dr. Steidlla görüştüğünden kuşku duymak için bir sebep yoktur (bk. yukarıda parag. 19/son). Açıktır ki, mahkeme başkanı, adli yardımdan müdafiinin değiştirilmesinin kendisinden istendiğini düşünmemiştir. Bu düşüncenin gayri makul olduğu söylenemez.
69. Bay Kamasinskinin Dr. Steidla ve cezaevi hukuk işleri görevlisine gönderdiği 12 ve 25 Mart 1981 tarihli mektuplardan ve Birleşik Devletler Büyükelçilik görevlileriyle konuşmalarından (bk. yukarıda parag. 18, 20 ve 22) anlaşıldığı üzere, savunmasının hazırlanışından tatmin olmamıştır. Ancak, duruşma öncesi aşamada, Avusturya makamlarının elinde, başvurucunun hukuki temsiline müdahalede bulunmalarını gerektiren bir belirti yoktur. Bu durumda eldeki delillere göre, ulusal makamların Sözleşmenin 6(3)(c) bendindeki hukuki yardıma ilişkin özel güvenceyi ve 6(1). fıkrasındaki genel adil yargılanma güvencesini görmezlikten geldikleri sonucuna varılamaz.
70. Bizzat duruşmada, başvurucu ile Dr. Steidl arasında bir tartışma meydana gelmiş, bunun sonucu olarak Dr. Steidl dava mahkemesinden, müdafilik görevinden alınmasını istemiştir (bk. yukarıda parag. 25). Tutanakta, Bay Kamasinskinin müdafiinin değiştirilmesini istediği yer almamakla birlikte (bk. aynı yer), Bay Kamasinskinin görüşüne göre bu yolla, savunma yapma şartlarının ideal olmadığı konusunda Avusturya yargısal makamlarının dikkatleri çekilmiştir. Ancak Mahkemenin önündeki deliller, Dr. Steildlın görevinden alınmamasına dair kararın kendiliğinden, Bay Kamasinskiyi etkili müdafii yardımından yoksun bırakma sonucunu doğurduğu neticesine varılmasını gerektirmemektedir.
Duruşma sırasında savunmanın başka bir şekilde yapılabileceği ve hatta Dr. Steidlın bazı noktalarda, Bay Kamasinskinin o sırada veya daha sonra kedisinin menfaatine olarak gördüğünün tam tersi bir şekilde hareket ettiği de doğru olabilir. Bununla birlikte, Bay Kamasinskinin eleştirilerine rağmen, kendisinin duruşmada temsil edilme koşulları, Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin gerektirdiği hukuki yardımı veya 6(1). fıkrasının gerektirdiği adli yargılamayı sağlamadığını ortaya koymamaktadır.
71. Sonuç olarak, Bay Kamasinskiye adli yardımdan müdafii Dr. Steidl tarafından ilk derece mahkemesindeki duruşma öncesinde ve duruşma sırasında verilen hukuki yardımla ilgili olarak, davalı Devletin Sözleşmenin 6(1). fıkrasındaki ve 6(3)(c) bendindeki yükümlülüklerini ihlal ettiği kanıtlanamamıştır.
2. Sözlü ve yazılı çeviri (interpretation and translation)
72. Başvurucunun başlıca şikayet kaynaklarından bir diğeri, kendisine karşı Avusturya'da açılan ceza davasında kullanılan Almancayı anlamamasından ve konuşamamasından kaynaklanmıştır. Başvurucu ilk olarak, çevirmenlerin mahkemede görev yapabilmelerini düzenleyen hükümlerin (bk. yukarıda parag. 43) aşırı muğlak olduğunu ve bir çevirmenin etkili bir yardımda bulunmasını sağlayacak düzeyde bilmesini öngörmediğini iddia etmiştir. Başvurucu ikinci olarak, sözlü beyanların yeterli ölçüde sözlü çevirisinin yapılmadığını iddia etmiş ve muhakemenin farklı aşamalarında resmi belgelerin yazılı çevirilerinin yapılmadığından şikayetçi olmuştur. Başvurucu üçüncü olarak, kendisine birçok çeviri ücreti faturası gönderilmiş olmasına karşı çıkmıştır. Başvurucu Sözleşmenin 6(1). fıkrası ile 6(3)(a), (b), (d) ve (e) bendleriyle birlikte, Almanca konuşamayan bir sanık olarak, Almanca konuşan sanıkların avantajlarından yararlanamadığı gerekçesiyle 14. maddeye dayanmıştır.
73. Mahkemeden Avusturyadaki yeminli çevirmenlik sistemi hakkında bir hüküm vermesi değil, fakat sadece, olayda Bay Kamasinskiye verilen çeviri hizmetlerinin Sözleşmenin 6. maddesinin gereklerini taşıyıp taşımadığı konusunda bir karar vermesi istenmiştir.
74. Sözleşmenin 6(3)(e) bendinde söz edilen bir çevirmenden ücretsiz yararlanma hakkı, sadece duruşmadaki sözlü beyanlar bakımından değil, fakat aynı zamanda yazılı belgeler ile duruşma öncesi muhakeme bakımından da uygulanır. Sözleşmenin 6(3)(e) bendi, mahkemede konuşulan dili anlamayan ve konuşamayan "hakkında suç isnadı bulunan" bir kimsenin, kendisine karşı açılan davada adil bir yargılamadan yararlanabilmesi amacıyla, mahkemenin dilini anlamasını sağlamak üzere gerekli bütün belgelerin yazılı çevirisinin ve beyanların sözlü çevirisinin yapılması için, bir çevirmenin ücretsiz yardım hakkına sahip olduğunu belirtmektedir (bk. 28.11.1978 tarihli Luedicke, Belkacem ve Koç kararı, parag. 48).
Ancak Sözleşmenin 6(3)(e) bendi, muhakemedeki yazılı delillerin veya resmi belgelerin bütün ayrıntılarıyla yazılı çevirisinin yapılmasını gerektirecek kadar ileri gitmemektedir. Sözlü çeviri yardımı, sanığın kendisi hakkındaki davayı öğrenmesini ve kendisini savunmasını, özellikle mahkeme önündeki olayları kendi açısından anlamasını sağlayacak kadar olmalıdır.
Sözleşmenin 6(3)(e) bendinin güvence altına aldığı hakkın pratik ve etkili olması gereği açısından bakıldığında, yetkili makamların yükümlülüğü bir çevirmen görevlendirmekle sınırlı olmayıp, belirli koşullarda uyarılmışlarsa, sunulan çeviri hizmetinin yeterliliğinin bir dereceye kadar denetimini içerecek kadar genişleyebilir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte daha önce geçen Artico kararı, parag. 33 ve 36).
75. Mahkeme, tartışma konusu olayları bir de Sözleşmenin 14. maddesi bakımından incelemenin gereksiz olduğu sonucuna varmaktadır; çünkü bu bağlamda 14. maddedeki ayrımcılık yasağı kuralı, zaten 6(3)(e) bendinde yer almış durumdadır (bk. yukarıda geçen Luedicke, Belkacem ve Koç kararı, parag. 53).
(a) Hazırlık soruşturmaları (pre-trial investigations)
76. Bay Kamasinski, polisin sorgulamaları (interrogation) sırasında bir yeminli çevirmen (registered interpreter) bulunmadığını ve soruşturma yargıçları tarafından sorgulanması (interview) sırasında da yapılan sözlü çevirilerin (bk. yukarıda parag. 11 ve 12) nitelik ve kapsam bakımından yetersiz olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu, tüm uyarılarına rağmen, polis veya soruşturma yargıçları tarafından yapılan sorguların (questioning) tutanaklarının doğruluğunu kontrol edebilmesi için, bu tutanakların yazılı çevirilerinin kendisine verilmemesinden şikayetçi olmuştur. Bu nedenle, sadece Almanca yazılmış sorgu tutanaklarını imzalamamıştır. Dava mahkemesi, kendisinin ifadelerindeki tutarsızlıklara veya çelişkilere dayanmışsa, başvurucuya göre bunun sebebi hiç kuşkusuz, kendisinin Almanca özet ifadelerinin de gösterdiği gibi, güvenilir olmayan çeviridir.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmıştır.
77. Sözleşmenin 6(3)(e) bendinin uygulanabilirliğine itiraz edilmemiştir. Bununla birlikte Komisyon gibi Mahkemenin de önündeki deliller arasında, Bay Kamasinskinin polis ve soruşturma yargıçları tarafından yapılan hazırlık soruşturması sırasında bu bendin gereklerine uygun davranılmadığını gösteren bir belirti bulunmamaktadır. Bay Kamasinskinin kendisine sorulan soruları anlayamadığı veya verdiği cevaplarla kendini anlatamadığı anlaşılmamaktadır. Mahkeme ayrıca, İngilizceye yazılı çeviri yapılmamış olmasına karşın, yapılan sözlü çevirinin, başvurucunun adil yargılanma hakkı veya kendisini savunabilmesi bakımından tartışmalı sonuçlara yol açtığına ikna olmamıştır.
(b) İddianame (indictment)
78. Bay Kamasinski, kendisine iddianamenin tebliğ edildiği 16 Şubat 1981 tarihli duruşmada (bk. yukarıda parag. 15), sadece isnad edilen suçların başlıkları hakkında bilgilendirildiğini, fakat isnadların dayandıkları önemli materyaller hakkında bilgilendirilmediğini iddia etmiştir. Başvurucu, bir saat kadar süren duruşmanın büyük bir bölümünü, müdafiinin gelmesi için beklediklerini, bu arada telefonla irtibat kurulan müdafiinin, duruşmaya katılmayacağını bildirdiğini söylemiştir. Bay Kamasinski, Sözleşmenin 6(3)(a) bendine dayanmıştır.
Hükümet ise bu iddiaya karşılık, duruşmanın uzunluğunun da gösterdiği gibi, iddianamenin bütün esaslı bölümlerinin sözlü olarak çevrildiği şeklinde yanıt vermiştir. Hükümete göre, iddianamenin dayandığı maddi olaylar, özellikle kira ve telefon faturalarının ödenmemiş olması, sanığa yapılacak sözlü izahı yetersiz kılacak kadar karmaşık değildir. Dahası, ne başvurucunun kendisi ne de avukatı, yazılı çeviri istemiştir.
Komisyon ise, dosyadaki delillerden Bay Kamasinskinin isnat edildiği suçlar hakkında 1981 Şubat ortalarında, yani duruşmadan yaklaşık altı hafta önce bilgilendirildiğine kanaat getirmiştir.
79. Sözleşmenin 6(3)(a) bendi, her sanığa "kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebepleri hakkında anlayabileceği dilde ve ayrıntılı olarak derhal bilgilendirilme" hakkı tanımak suretiyle, bu bağlamın gerektirdiği sözlü çevirinin boyutunu açıklığa kavuşturmaktadır. Bu bend, söz konusu bilginin, yabancı sanığa yazılı olarak verilmesi veya onun için yazılı çevirisinin yapılması gerektiğini belirtmemekle birlikte, sanığa "suçlamanın" bildirilmesinde özel bir dikkat gösterilmesi gereğine işaret etmektedir. İddianame, bir ceza yargılamasında hayati bir rol oynar; çünkü sanık, iddianamenin tebliğ edildiği andan itibaren, aleyhindeki isnatların maddi ve hukuki temeli hakkında yazılı olarak uyarılmış olur. Mahkemenin dilini anlamayan bir sanığa, kendisinin anladığı dilden iddianamenin yazılı çevirisinin verilmemesi halinde, gerçekten sanık dezavantajlı bir duruma sokulmuş olabilir.
80. Olaydaki iddianamede sıralanan sekiz isnat (bk. yukarıda parag. 15), maddi ve hukuki açıdan karmaşık değildir. İddianamenin kendisi de, pek de karmaşık olmayan altı sayfalık bir belgedir (bk. aynı yer). Daha önce Bay Kamasinski, işlediğinden kuşku duyulan suçlar hakkında, ilk olarak polis tarafından ve daha sonra soruşturma yargıçları tarafından çevirmenlerin yardımıyla uzun uzadıya sorgulanmıştır (bk. yukarıda parag. 11 ve 12). Başvurucu sırf bu noktada, kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında yeterince bilgi sahibi olmuş olmalıdır.
16 Şubat 1981 tarihli ifade tutanağı, sanığın iddianame hakkında bilgilendirildiğini kaydetmektedir (bk. yukarıda parag. 15). Başvurucu yargıcın yardımıyla, iddianameyi anlayamadığı gerekçesiyle değil, ama yeterli delillerle desteklenmediği gerekçesiyle, iddianameye itirazda bulunmuştur (bk. aynı yer). Tutanak ayrıca, başvurucunun iddianamenin müdafie de tebliğ edilmesini istediği göstermekte; fakat sözlü çevirinin yetersizliğine dair bir şikayetten veya yazılı çeviri talebinden söz etmemektedir (bk. aynı yer). Bu dinlemeden hemen sonra başvurucunun müdafiine yazdığı mektupta da (bk. yukarıda parag. 16), böyle bir şikayet veya talep yer almamaktadır. 2 Nisan 1981 tarihli duruşmanın başında, Bay Kamasinskiye sorulduğunda, kendisi isnadları anladığını söylemiş, kendisi ve müdafii iddianamenin İngilizceye yazılı çevrilmesinden feragat etmişlerdir (bk. yukarıda parag. 24).
81. Mahkeme önündeki delillerden, Bay Kamasinskiye yapılan sözlü açıklamaların sonucu olarak, Sözleşmenin 6(3)(a) bendi bakımından, kendisinin "aleyhindeki suçlamaların niteliği ve sebepleri hakkında" yeterince bilgilendirilmiş olduğu sonucunu çıkarsamaktadır. Mahkemeye göre bu özel koşullarda, iddianamenin yazılı çevirisinin yapılmamış olması, kendisinin bizzat savunma yapmasını veya adil yargılanmış olmasını engellememiştir. Buna göre bu noktada Sözleşmenin 6. maddesi ihlal edilmemiştir.
(c) Duruşma (trial hearing)
82. Başvurucu, 2 Nisan 1981 tarihli duruşmada yapılan sözlü çevirinin eksik ve yetersiz olduğunu iddia etmiştir. Özellikle tanıklara sorulan sorular ve tanıkların verdikleri cevaplar ile duruşmada okunan belgeler sözlü olarak İngilizceye çevrilmemiştir. Ayrıca mahkemedeki yerleşim düzeni, mahkeme heyetinden talepte bulunmaksızın yargılamaya müdahale etmesini, Almanca söylenenlerin kendisine izah edilmesi için İngilizce bilen müdafiine veya çevirmene danışmasını imkansız kılmıştır. "Hemen hemen bütün ayrıntılardan yoksun" olarak nitelendirdiği duruşma tutanağı, bu bağlamda yüksek sesle dile getirdiği şikayetlerden söz etmemiştir. Başvurucu, Sözleşmenin 6(3)(e) bendiyle bağlantılı bir biçimde 6(3)(d) bendine aykırı olarak, bir çevirmeden etkili yararlanma hakkının ve tanıkları sorgulama ve sorgulatma hakkının ihlal edildiğinden şikayet etmiştir.
Hükümet başvurucunun bu iddialarını da sert bir şekilde reddetmiştir.
Komisyon da, Sözleşmenin 6(3)(d) veya (e) bendinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
83. Duruşmada simültane değil ve fakat ardışık özetleyici bir çeviri yapılmıştır. Özellikle tanıklara sorulan sorular çevrilmemiştir (bk. yukarıda parag. 27). Bu durum kendiliğinden, Sözleşmenin 6(3)(d) veya (e) bendinin ihlali tespiti için yeterli olmayıp, diğer faktörlerle birlikte düşünülmesi gereken bir faktördür.
On yedi sayfalık duruşma tutanağında, baştan itibaren yeminli bir çevirmenin hazır bulunduğu kaydedilmekte, fakat yapılan çevirinin kapsamı belirtilmemektedir (bk. yukarıda parag. 27). Öte yandan tutanakta, tanık ifadeleri ile Bay Kamasinski tarafından veya onun namına verilen beyanların esası bir ölçüde özetlenmektedir. Bay Kamasinski veya avukatı tarafından yapılan beyanlarda, çevirinin kalitesi veya kapsamı konusunda bir itiraz yer almamaktadır.
Delilleri bir bütün olarak ele alan Mahkeme, çevirideki kusurlar yüzünden, Bay Kamasinskinin kendisi aleyhine yapılan tanık beyanlarını anlayamadığının veya tanıkları sorgulayamadığı veya sorgulatamadığının kanıtlanmadığı sonucuna varmaktadır.
(d) Karar (judgment)
84. Bay Kamasinski, 2 Nisan 1981 tarihinde Bölge Mahkemesi tarafından verilen kararın bir İngilizce çevirisini almamıştır (bk. yukarıda parag. 29). Başvurucu ayrıca duruşmanın sonunda, İngilizceye sadece sözlü olarak hükmün (verdict) ve hapis cezasının çevrildiğini, fakat gerekçelerin çevrilmediğini iddia etmiştir.
85. Komisyonun görüşüne katılan Mahkemeye göre, kararın yazılı çevirisinin bulunmaması, kendiliğinden Sözleşmenin 6(3)(e) bendini ihlal etmez. Bay Kamasinski, mahkeme başkanına gönderdiği 21 Nisan ve 4 Mayıs 1981 tarihli mektuplarında sıkıntılarını dile getirmiş olmasına rağmen (bk. yukarıda parag. 32), kendisine yapılan sözlü açıklamaların bir sonucu olarak, yeni atanan müdafii Dr. Schwankın yardımıyla, hapis cezasını esastan temyiz edecek ve duruşmayı ve kararı usul yönünden birçok noktadan usulden temyiz edecek kadar (bk. yukarıda parag. 34, 35 ve 39) kararı ve gerekçelerini anladığı açıktır. Sonuç olarak, bu konuda Sözleşmenin 6(3)(e) bendi ihlal edilmemiştir.
(e) Çeviri ücretleri (interpretation charges)
86. Bay Kamasinski Avusturya makamları tarafından aylar boyunca, mahkum edilmesi halinde çeviri ücretlerini ödeyeceğine inandırıldığını (bk. yukarıda parag. 30) iddia etmiştir. Başvurucuya göre bu durum, Sözleşmenin 6(3)(e) bendindeki bir çevirmenden "ücretsiz yararlanma" hakkının ve 6(1). fıkrasındaki adil yargılanma hakkının ihlal etmiştir.
"Bıçak sırtı (borderline) bazı davalarda", davanın mali sonuçları bakımından sanığın duyduğu korku, kendisinin çevirmen atanmasına karşı tutumunu etkileyebilir (bk. yukarıda geçen Luedicke, Belkacem ve Koç kararı, parag. 42); ancak Avusturya makamlarının başlangıçtaki hataları nedeniyle başvurucuda yaratılan geçici kaygı, Sözleşmenin 6. maddesinde korunan adil yargılanma hakkını kullanması üzerinde herhangi bir olumsuz sonuç doğuracak kadar değildir.
3. Dava dosyasına ulaşma (access to the trial-court file)
87. Avusturya Ceza Usul Kanununun 45(2). fıkrasının getirdiği sınırlama gereğince, sanık müdafiinin, sanığın temsilcisi bulunmadığı taktirde bizzat sanığın dava dosyasını inceleyebilmesine ve suret alabilmesine izin verilmektedir (bk. yukarıda parag. 48). Bay Kamasinski, Sözleşmenin 6(3)(b) bendine aykırı olarak savunmasını hazırlayamadığını, çünkü müdafiinin dışında kendisine dava dosyasını inceleme ve böylece aleyhindeki delilleri görme izni verilmediğini iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca, Ceza Usul Kanununun 45(2). fıkrasının bu olayda kullanılma tarzının, Sözleşmenin 6(3)(c) bendinin, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ile 6(3)(a) ve (b) bendlerinde güvence altına alınmış hakların "tahribini amaçlayan" bir şekilde usulsüz olarak uygulanmasını oluşturduğundan, ayrıca Sözleşmenin 17. maddesinin de ihlal edildiğini iddia etmiştir. Sözleşmenin 17. maddesi şöyledir:
"Bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm bir Devlete, gruba ve kişiye, bu Sözleşmede yer alan hak ve özgürlüklerden birinin tahribini amaçlayan bir eylemde bulunma veya Sözleşmede öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırılmalarını amaçlayan bir karar alma hakkı verdiği biçiminde yorumlanamaz."
88. Mahkeme, Bay Kamasinskinin mahkeme başkanına gönderdiği, ama artık dava dosyasından kayıp olan 19 Mart 1981 tarihli mektubunda, müdafii Dr. Steidlın görevine son vermek anlamına gelse bile, tutanakları incelemek istediğini (bk. yukarıda parag. 19, 23 ve 68) kabule hazırdır. Bu talep kabul edilmemekle birlikte, Dr. Steidla dava dosyasından suret alma dahil, dosyaya yeterince ulaşma imkanı verilmiş ve müvekkiline danışmak için yeterli kolaylık tanınmıştır.
Avusturya Ceza Usul Kanununun 45(2). fıkrasında öngörülen sistem, kendiliğinden Sözleşmenin 6(3)(b) bendinde korunmuş olan savunma hakkıyla bağdaşmaz değildir. Mahkemeye göre, 45(2). fıkranın bu olayda kullanılma tarzı da, Bay Kamasinski tarafından dayanılan Sözleşme hükümlerini ihlal etmemektedir. Müdafiinin iddia makamının delilleri hakkında kendisini bilgilendirmediği konusundaki şikayet, yukarıda 66-69. paragraflar arasında gösterilen gerekçelere girmektedir.
4. Tanıkların duruşmada hazır bulunmamaları (non-attendance of witnesses at the trial)
89. Başvurucuya göre, Bayan Hacklın, Bayan Wellingtonun ve Bayan Bruckun duruşmada hazır bulunmamalarının bir sonucu olarak, Sözleşmenin 6(3)(d) bendindeki iddia tanıklarını sorgulama hakkını kullanması engellenmiştir.
90. Bayan Wellingtonun ifadesi gibi, savunma tarafının talebi üzerine duruşmaya davet edilen Bayan Hacklın yazılı ifadesi de, savunma tarafının rızasını gerektiren Ceza Usul Kanununun 252(1.4). bendi gereğince duruşmada okunmuştur (bk. yukarıda parag. 18 ve 26). Bay Kamasinskiye göre, bu konuda kendi bilgisi dışında ve kendisinin menfaatlerine aykırı olarak, müdafii tarafından rıza gösterilmiş olmalıdır. Bayan Bruck ise, iddia veya savunma tarafınca çağrılmadığı için, duruşmada hazır bulunmamıştır (bk. yukarıda parag. 26). Bay Kamasinski, başka kaynaklardan elde edilen delillere dayanılarak (bk. yukarıda parag. 26 ve 29), Bayan Wellington ve Bayan Bruck ile ilgili suçlar nedeniyle mahkum edilmiştir.
91. Başvurucunun mahkumiyeti, Bayan Wellington veya Bayan Bruck tarafından daha önce verilmiş ifadelere dayanmadığı için, bu kişilerin duruşmada hazır bulunmamış olmaları, Sözleşmenin 6. maddesi bakımından bir sorun doğurmamaktadır. Geriye kalan tanık bakımından ise, Bay Kamasinski aslında kendisinin tanıkları duruşmada sorgulama arzusunun, adli yardımdan atanmış müdafii tarafından yerine getirilmediğinden şikayet etmiş olmaktadır. Ancak yeterince temsil edilmediği konusundaki iddiasının kanıtlanmadığı sonucuna varılmıştı (bk. yukarıda parag. 63-71). Sözleşmenin 6(3)(d) bendi bakımından Bay Kamasinski, kendisinin namına hareket eden müdafii ile özdeş görülmelidir (be identified with); bu nedenle, müdafiinin bu konudaki kararı için davalı devlete sorumluluk yükleyemez.
Mahkeme, bu başlık altında Sözleşmenin 6(3)(d) bendinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
5. "Şahsi davacılar" (civil parties)
92. Bay Kamasinski, aleyhindeki ceza davasının kusurlu olduğunu, çünkü bazı iddia makamı tanıklarının aynı zamanda "şahsi davacı" olduklarını iddia etmiştir (bk. yukarıda parag. 29). Başvurucuya göre bu yargılama, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının gerektirdiği şekilde adil değildir; çünkü kendisinin mahkum edilmesinden bu tanıkların doğrudan maddi menfaati vardır; ayrıca kendisi Sözleşmenin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcılığa da uğramıştır; çünkü bir hukuk davasında davalı olmuş olsaydı, daha geniş usul güvencelerinden yararlanabilirdi.
Bu iddialar karşısında ne Hükümet ve ne de Komisyon bir görüş bildirmiştir.
93. Bay Kamasinskinin şikayeti, esas itibarıyla Avusturya hukukunun, iddia makamının tanıkları dahil, bireylere sanığın suçlu bulunması halinde kendisinden tazminat almak amacıyla bir ceza davasına "şahsi davacı" olarak katılma imkanı veren hükümlerine yönelmiştir. Bay Kamasinskinin bildiği hukuk sistemlerinde bu tür usul bulunmamakla birlikte, kıta Avrupasındaki birçok hukuk sisteminde yerleşik bir usuldür.
Mahkemeye göre söz konusu hükümler, Sözleşmenin 6(1). fıkrasında mevcut adil yargılama prensipleriyle kendiliğinden bağdaşmaz değildir; adaletin menfaati, hukuk davasındaki davalılar ile ceza davasında tazminat talebiyle karşılaşan sanıklar arasında mevcut olabilecek bir farklı muameleye, Sözleşmenin 14. maddesi bakımından objektif ve makul bir haklılık kazandırmaktadır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 23.07.1968 tarihli "Belçika Eğitim Dili Davası" kararı, parag. 10). Ceza Usul Kanununun bu hükümlerinin Kamasinskinin olayına uygulanmasında da, Sözleşmenin ihlaline yol açtığı sonucuna varılamaz.
6. Sanığın iddianameye cevabı (defendants reply to the indictment)
94. Bay Kamasinski, iddianamenin okunmasından sonra Ceza Usul Kanununun 245. maddesi gereğince mahkeme başkanı tarafından sorgulanmasının (bk. yukarıda parag. 49), deliller ortaya konmadan önce bir sanık olarak kendisine ispat külfetinin dönmesi sonucunu doğurduğunu ve böylece daha başlangıçta, Sözleşmenin 6(2). fıkrasına göre sahip olduğu masumiyet karinesinden yoksun bırakıldığını ileri sürmüştür.
95. Ceza Usul Kanununun 245. maddesi, sanığa kendi menfaatine kullanabileceği bir seçenek tanımakta, fakat sanığa konuşma veya soruları yanıtlama yükümlülüğü yüklememektedir. Mahkemenin önündeki materyaller, uygulamadaki durumun başka bir şekilde olduğuna ve Bay Kamasinskinin olayında Kanunun 245. maddesinin kullanılma tarzının masumiyet karinesini zedeleyecek nitelikte olduğuna işaret etmemektedir.
7. Çeşitli konular (miscellaneous matters)
96. Bay Kamasinski, Innsbruck Bölge Mahkemesi önündeki yargılamada diğer bir çok yönden Sözleşmenin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucuya göre özellikle, kendisi aleyhindeki bazı gazete yazılarının önce Bölge Mahkemesindeki daha sonra Yüksek Mahkemedeki dava dosyasına girmesi (bk. yukarıda parag. 38), Sözleşmenin 6(2). fıkrasına göre sahip olduğu masumiyet karinesine ve 6(1). fıkrasına göre sahip olduğu "bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri" tarafından yargılanma hakkını zedelemiş; mahkeme başkanının İngilizcesinin yetersiz olmasını, hem duruşma öncesinde ve hem de duruşmada Sözleşmenin 6. maddesindeki haklarını ihlal etmiş; avukat Dr. E.nin tanık olarak dinlenmesi ve kendisinin banka hesapları üzerinde araştırma yapılması taleplerinin dava mahkemesi tarafından reddedilmesi (bk. yukarıda parag. 25 ve 26), olayları kendi açısından anlatabilmesini engellemiş ve böylece Sözleşmenin 6(1). fıkrasına göre sahip olduğu adil yargılanma hakkından yoksun kalmış; ayrıca mahkeme salonunda halktan hiç kimsenin bulunmaması ve duruşma tutanağının eksik tutulması nedeniyle (bk. yukarıda parag. 24 ve 28), Sözleşmenin 6(1). fıkrası bakımından "aleni yargılama" yapılmamıştır.
97. Mahkeme bu şikayetleri ayrıntılı olarak ele almayı gerekli görmemektedir; çünkü bunlardan hiçbiri gösterilen deliller gösterilmek suretiyle kanıtlanmamıştır.
8. Sonuç
98. Innsbruck Bölge Mahkemesi önündeki yargılama bakımından Bay Kamasinskinin her biri tek tek ele alınan şikayetlerinden hiçbiri, tek başına veya 14. maddeyle birlikte Sözleşmenin 6. maddesindeki savunma haklarına aykırı görülmemiştir.
Komisyon gibi Mahkeme de, Bay Kamasinskinin iddia ettiği usule ilişkin kusurların birarada (cumulatively) ele alınmasının, ilk derece mahkemesi önündeki yargılamayı bir bütün olarak Sözleşmenin 6(1). fıkrası bakımından gayri adil kıldığı sonucuna varmak için bir sebep görmemektedir.
B. Yüksek Mahkeme önündeki yargılama
1. Usulden temyiz yargılaması (nullity proceedings)
99. Başvurucu, Sözleşmenin 6. maddesindeki savunma haklarından yararlanmada Sözleşmenin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcılık yasağı mağduru olduğunu, çünkü kendisi gibi Almanca bilmediği için mahkemede konuşulan dili anlamayan bir sanık için çeşitli usulden temyiz sebeplerinin (bk. yukarıda örneğin parag. 37 ve 51) eşit ölçüde mevcut olmadığını iddia etmiştir.
Bu şikayet karşısında ne Hükümet ve ne de Komisyon doğrudan bir yorum yapmıştır.
100. Bay Kamasinskinin açtığı türden bir usulden temyiz davasında Sözleşmenin 6. maddesi uygulanabilir olmakla birlikte (bk. 17.01.1970 tarihli Delcourt kararı, parag. 25), Mahkemeye göre mevcut olayda Ceza Usul Kanununun 281(1). fıkrasının kullanılma tarzı, Sözleşmenin 6. maddesinde korunan temel haklardan yararlanmada bir ayrımcılık oluşturmamıştır. Usulden temyiz talebiyle ilgili Kanun hükümlerinin, Almanca konuşan sanıklar ile Almanca konuşamayan sanıklar arasında farklı bir muameleyi ortaya çıkardığı kabul edilse bile, duruşmada bir talepte bulunulduğu resmi tutanaklardan anlaşıldığı taktirde, bu tür durumlarda sözlü çevirinin yetersizliği sebebiyle yapılacak itirazları sınırlamak gayri makul görülemez.
101. Başvurucunun diğer bir iddiasına göre, ilk olarak, duruşma tutanağının eksik olması nedeniyle; ikinci olarak, yapılan sözlü çevirinin derecesi konusunda dava mahkemesi başkanın görüşünü almak için Yüksek Mahkeme tarafından tek taraflı olarak araştırma yapılmış olması nedeniyle; ve üçüncü olarak, Yüksek Mahkemedeki Başsavcının rolü nedeniyle (bk. yukarıda parag. 28, 36, 37 ve 52) adil yargılanmamıştır.
Hükümet, ikinci noktayla ilgili olarak verdiği cevapta, Yüksek Mahkeme tarafından yapılan araştırmanın verdiği hüküm bakımından "önemli bir özelliğe sahip olmadığını" ve muhtemelen burada sadece "tamamlayıcı nitelikte" bazı sözler söylendiğini, çevirinin yetersizliği sebebiyle yapılan temyizin reddedilmesindeki asıl gerekçenin, temyiz sebebi gösterilmediği şeklinde kanuni bir gerekçe olduğunu (bk. yukarıda parag. 37) belirtmiştir. Hükümet üçüncü noktayla ilgili olarak, Başsavcının iddia tarafının bir temsilcisi olmadığını ve fakat kendisine hukukun tarafında olma şeklinde bağımsız bir görev verildiğini, bu nedenle kendisinin Yüksek Mahkeme önündeki yargılamaya katılmasının silahlarda eşitlik ilkesini etkilemediğini söylemiştir. Komisyon gibi Hükümet de, dava mahkemesindeki duruşma tutanağıyla ilgili argümanı özel olarak yanıtlamamıştır.
Komisyon, Başsavcının pozisyonunun incelenmesini gerekli görmemiş, fakat Yüksek Mahkemenin çeviriyle ilgili yaptığı araştırmada adil yargılamanın gereklerine aykırı davrandığı sonucuna varmıştır.
102. Mahkeme, Ceza Usul Kanununun 285f maddesi gereğince Yüksek Mahkeme tarafından yapılan araştırma hakkında başvurucuya veya müdafiine bildirilmediği gibi, bunun sonuçlarından da kendilerine söz edilmediğini (bk. yukarıda parag. 36 ve 52) gözlemlemektedir. Yüksek Mahkemedeki raportör yargıcın dava mahkemesi başkanıyla yaptığı görüşmeyle ilgili tuttuğu not, hemen hemen aynı olduğu gibi, başvurucunun olaylar hakkındaki iddialarını reddetmek üzere, Yüksek Mahkemenin 1 Eylül 1981 tarihli kararında yer almıştır (bk. yukarıda parag. 37).
Tartışma konusu olaylar (facts), iddia konusu suçla ilgili olmaktan çok usulle ilgili bir nokta üzerinde olsa bile, bu olaylarla ilgili toplanan deliller hakkında sanığa görüş sunma fırsatı verilmesi, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının bir ceza yargılamasında güvence altına aldığı "adil muhakeme"ye (fair hearing) içkin (inherent) bir unsurdur. Komisyonun da işaret ettiği gibi beyan sahibi bir yargı görevlisi, yani Bölge Mahkemesi Başkanı olup, başvurucuya göre duruşmada yeterli çeviri yapılmasını sağlamamış olmaktan sorumlu kişidir. Elbette Hükümetin de vurguladığı gibi, mahkeme başkanından elde edilen bilgi, Avusturya hukuku bakımından yetersiz çeviri konusundaki temyizin reddedilmesinde birincil gerekçe değildir. Bununla birlikte, Yüksek Mahkeme olayları araştırırken, bir yargısal usulün başlıca güvencelerinden biri olan uyuşmazlığın taraflarının dinlenmesi gerektiği konusundaki prensibe (le principe du contradictoire / çelişmelilik ilkesi) (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 29.05.1986 tarihli Feldbrugge) uymamıştır.
Bu nedenle bu konuda, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ihlal edilmiştir.
103. Mahkeme, duruşma tutanağının eksikliğiyle ilgili şikayetin daha önce kanıtlanmadığı gerekçesiyle reddedildiğine (bk. yukarıda parag. 96 ve 97) dair bir not düşerek, başvurucunun bu başlık altındaki diğer iki iddiasını ele almanın gerekli olmadığını kabul etmektedir.
2. Esastan temyiz yargılaması (appeal proceedings)
104. Bay Kamasinski, hapis cezası ile tazminat kararına karşı yaptığı temyizin duruşmasına katılmasına izin vermeyen Yüksek Mahkemenin 20 Kasım 1981 tarihli kararından (bk. yukarıda parag. 38) şikayetçi olmuştur. Başvurucuya göre bu karar, hiçbiri engelli olmadıkları halde, kendisi gibi cezaevinde olup temyizde bulunanlar ile serbest olup temyizde bulunanlar ve bu davadaki "şahsi davacılar" arasında, usul hakları bakımından haksız bir farklı muamele oluşturmuştur. Başvurucu, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ve 6(3(c) bendiyle bağlantılı olarak ele alınan 14. maddesine aykırı olarak, ayrımcılık yasağının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Hükümet buna karşılık olarak, Yüksek Mahkeme tarafından esastan temyiz yargılamasında yapılan denetimin niteliğinin, başvurucunun hazır bulunmasını gerektirmediğini iddia etmiştir. Hükümete göre, Sözleşmenin 6. maddesinden bizzat hazır bulunma hakkı çıkarsanamaz; bu nedenle, bu maddeyle bağlantılı olarak Sözleşmenin 14. maddesi ihlal edilmiş olamaz.
Komisyon, Yüksek Mahkemenin başvurucunun temyiz yargılamasında hazır bulunmasına izin vermeme kararının, serbest olup da temyiz de bulunan kişiler karşısında, Sözleşmenin 14. maddesi anlamında ayrımcılık olduğu görüşünü ifade etmiştir.
105. Başvurucu şikayetini, Sözleşmenin 6. maddesiyle bağlantılı olarak 14. madde hükmüyle sınırlandırmıştır. Komisyon gibi Mahkeme de, şikayet konusu olayların tek başına Sözleşmenin 6. maddesi bakımından ele alınması gerekip gerekmediğini incelemeyi düşünmemektedir.
106. Adil yargılanma hakkı, Bay Kamasinskinin açtığı esastan temyiz davası gibi davaları da kapsar (bk. yukarıda geçen Delcourt kararı, parag. 25); Sözleşmenin 14. maddesiyle sağlanan ek koruma, bu tür davalara da uygulanır (bk. örneğin, 13.06.1979 tarihli Marckx kararı, parag. 32).
Ancak, temyiz duruşmasında sanığın bizzat hazır bulunması (bk. 26.05.1988 tarihli Ekbatani kararı, parag. 31), dava mahkemesindeki duruşmada olduğu kadar (bk. 12.02.1985 tarihli Colozza kararı, parag. 27) hayati öneme sahip değildir. Sonuç olarak bu alan, benzer durumlardaki farklılıkların hukuken farklı bir muameleyi haklı kılıp kılmadığını ve kılıyorsa hangi ölçüde haklı kıldığını takdir ederken, ulusal makamların belirli bir takdir alanından yararlandıkları bir alandır (bk. 28.11.1984 tarihli Rasmussen kararı, parag. 40 ve burada atıfta bulunulan kararlar). Bay Kamasinskinin iddia ettiği gibi ayrımcılık yasağı mağduru olup olmadığı karara bağlanırken, Yüksek Mahkeme önündeki temyiz yargılamasının özel nitelikleri ile Bay Kamasinskinin temyizindeki özel koşullar dikkate alınmak zorundadır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 02.03.1987 tarihli Monnell ve Morris kararı, parag. 65).
107. Avusturya hukukuna göre temyiz duruşmasında, delillerin yeniden dinlenmesi veya sanığın suçluluğunun veya masumiyetinin yeniden takdir edilmesi söz konusu değildir (bk. yukarıda parag 53). Bay Kamasinskinin temyiz sebepleri (bk. yukarıda parag. 39), kendisinin kişiliğine ve karakterine değinen meseleler doğurmamaktadır. Dava mahkemesi önündeki duruşmada bizzat hazır bulunmuş olan Bay Kamasinski (bk. yukarıda parag. 24-29 ve 39), 24 Kasım 1981 tarihli temyiz duruşmasında müdafii tarafından temsil edilmiştir. Temyiz sadece sanık tarafından istenmiş olduğundan, Yüksek Mahkemenin ilk derece mahkemesinin verdiği hapis cezasından daha ağır bir ceza verme yetkisi yoktur (bk. yukarıda parag. 34 ve 53).
Temyizde bulunan tutuklu, işin doğası gereği, temyizde bulunan bir serbest kişi veya ceza davasında "şahsi davacı" gibi temyiz duruşmasına katılma imkanına sahip değildir. Komisyonun da kaydettiği gibi, mahkum edilmiş bir kimse temyiz mahkemesi önüne çıkarılacak ise, güvenlik önlemlerinin alınması gibi bazı özel teknik düzenlemelerin yapılması gerekecektir.
108. Yukarıda bütün koşulların ışığı altında, Avusturya Yüksek Mahkemesinin Bay Kamasinskinin 24 Kasım 1981 tarihinde bu mahkemenin önüne çıkarılma talebinin reddine dair kararı, davalı Devletin takdir alanı dışında kalmamaktadır. Bay Kamasinskinin, serbestken temyizde bulunanlar veya "şahsi davacılar" ile karşılaştırılabilir bir durumda olduğu varsayılsa bile, ulusal makamların, temyiz duruşmasında hazır bulunma konusunda farklı muamelede bulunmak için objektif ve makul haklılığın mevcudiyetine inanmalarıNI gerektiren yeterli sebepleri vardır.
Buna göre, Sözleşmenin 14. maddesine aykırı bir ayrımcılık oluştuğu sonucuna varılamaz.
IV. Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiği iddiası
109. Başvurucuya göre, Innsbruck Bölge Mahkemesi önündeki yargılama sırasında, kendisinin aleyhine meydana gelmiş olup, Sözleşmenin 6. maddesinde güvence altına alınmış adil yargılanma hakkının çeşitli ihlallerini gidermek için etkili bir hukuk yolu mevcut değildir. Başvurucu Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Bu madde şöyledir:
"Bu Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi sıfatla hareket eden kişilerden başka kimseler tarafından işlenmiş olsa da, ulusal bir makam önünde etkili bir hukuki yola başvurma hakkına sahiptir."
110. Başvurucunun dayandığı argümanlar esas itibarıyla, usulden temyiz yargılamasının yetersizliğini savunurken, kendisiyle ilgili olayın şartlar içinde bu ihlallerin giderilmesi için Sözleşmenin 6. maddesi bağlamında ileri sürdüğü argümanlarla aynıdır. Sözleşmenin 13. maddesinin gerekleri, 6. maddenin gereklerinden daha hafif olup, burada 6. madde gerekleri tarafından emilmiş (absorbe) durumdadır (bk. diğerleri arasında, 25.11.1989 tarihli Allan Jacobsson kararı, parag. 78). Bu durumda Komisyon gibi Mahkeme de, Sözleşmenin 6. maddesi altında vardığı sonuçları dikkate alarak, olayı bir de Sözleşmenin 13. maddesi bakımından incelemeyi gerekli görmemektedir.
V. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
111. Başvurucu, uğradı zararlar için tazminat ile katlandığı ücret ve masrafların iadesini istemiştir. Başvurucu Sözleşmenin 50. maddesine dayanmıştır. Bu madde şöyledir:
"Mahkeme, bir Sözleşmeci Tarafın resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın veya yapılan bir tasarrufun tamamen veya kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğunu tespit ederse ve bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku verilen kararın veya yapılan tasarrufun sonuçlarını ancak kısmen onarmaya imkan veriyorsa, Mahkeme gerekli gördüğü takdirde zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir."
A. Zararlar
112. Bay Kamasinski Mahkemeden, Avusturya da tutulu kaldığı her bir gün için 1,000 ABD Doları olmak üzere, toplam 435,000 ABD doları tazminata hükmetmesini istemiştir.
Hükümet, başvurucu tarafından iddia edilen ihlaller ile kendisinin Avusturyadaki hapisliğinden doğan zararları arasında bir nedensellik bağının bulunma ihtimalini reddetmiştir. Hükümete ve Komisyon temsilcisine göre de alternatif olarak, talep edilen miktar aşırıdır.
113. Mahkeme, başvurucunun olayı kendi açısından anlatma hakkından yoksun bırakıldığına ve bunun da Sözleşmenin 6. maddesinin bütün hükümlerini ihlal ettiğine dair temel iddiasını reddetmiştir. Bay Kamasinskiye karşı Avusturya'da açılan ceza davasındaki tek bir noktada, Sözleşmenin 6. maddesindeki adil yargılanma gereklerine aykırı bulunmuştur (bk. yukarıda parag. 102/son). Bu bağlamda, Yüksek Mahkeme tarafından yapılan araştırmanın maddi sonuçları ne olursa olsun, başvurucunun yetersiz çeviri nedeniyle usulden temyiz başvurusu, Avusturya hukuku bakımından reddedilmeye mahkumdur (bk. yukarıda parag. 37).
Mahkeme, tespit edilen ihlalin niteliğini ve boyutunun sınırlılığını göz önünde tutarak, verilen hükmün kendisinin, uğranılan zarar için, Sözleşmenin 50. maddesine göre parasal bir tazminat verilmesini "gerekli" kılmadan, yeterli bir adil karşılık oluşturduğunu kabul etmektedir (bk. örneğin, 30.05.1989 tarihli Brogan ve Diğerleri kararı, parag. 9).
B. Ücretler ve masraflar
114. Bay Kamasinski kişisel masraflarını, Komisyona başvuru yapmanın gerektirdiği araştırmaya yardımcı olmak üzere satın aldığı yayınlar için 2,868 ABD Doları, belgelerin fotokopileri, telefon konuşmaları, telgraf ve mektup giderleri için 2,440 ABD Doları olarak göstermiştir. Başvurucu, Sözleşme organları önünde davaya hazırlanılmasıyla ilgili olarak Dr. Schwankın avukatlık ücretleri ile Dr. Schwankın asistanı Dr. Gorbachın "danışman sıfatıyla" Mahkeme önündeki duruşmaya katılma masrafları için 19,453.46 ABD Doları istemiştir. Duruşmadaki avukatı Bay DAmatonun masrafları için 2,485 ABD Doları istemiştir. Bay DAmato, kendisinin avukatlık ücreti olarak, Mahkemenin hükmedeceği tazminatın yüzde yirmi beşini alması konusunda Bay Kamasinski ile şartlı anlaşma (contingency arrangement) yaptıklarını Mahkemeye bildirmiştir.
Hükümet, başvurucunun kendisinin yaptığı araştırma masraflarının, Dr. Gorbachnın duruşmada hazır bulunmasının gerekliliğine ve ayrıca Dr. Schwankın ücreti için istenen miktarın makullüğüne itiraz etmiştir.
115. Şartlı anlaşma (yani avukatlık ücretinin, ilgili tarafa bir mahkeme tarafından ödenmesine hükmedilecek miktarın belirli bir oranı kadar olmasını tespit eden anlaşma), Amerika Birleşik Devletleri hukukunda uygulanabilir bir anlaşmadır. O halde Mahkeme, Bay Kamasinski ile avukatı arasında yapılan anlaşmanın hukukiliğini kabul etmektedir (bk. karşılaştır, 24.02.1983 tarihli Dudgeon kararı, parag. 22). Ancak herhangi bir tazminata hükmedilmediğinden, bu başlık altında bir geri ödeme de gerekli değildir.
Geriye kalan talepler bakımından, Mahkeme tarafından tespit edilmiş Sözleşme ihlaline bağlı olarak zarar gören tarafça katlanılmış ücretler ve masraflar, gerçekten ve gerekli olarak katlanılmış olması ve miktar bakımından da makul bulunması şartıyla (bk. en yakın tarihli karar olarak, 24.11.1989 tarihli H. -- Fransa kar arı, parag. 77), geri ödenebilir. "Sözleşmenin potansiyel ihlalleri olarak başvurucu tarafından ileri sürülen çok sayıda meseleden" sadece birinde, başvurucunun ifadesiyle, Mahkeme kendisinin lehine karar vermiştir. Kendisinin çok sayıdaki diğer tüm şikayetleri, kanıtlanamadıkları için reddedilmiştir. Dahası, ihlal tespit edilen tek olay da, başvurucunun temel şikayetlerinden biri olmaktan çok uzaktır. Bu durumda Mahkeme, talep edilen başlıklardaki miktarların gereklilik ve makullük bakımından taşıdıkları kuşku bir yana, istenen miktarın sadece küçük bir oranının geri ödenmesini kabul etmektedir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 24.03.1988 tarihli Olsson kararı, parag. 105/son). Sözleşmenin 50. maddesinin gerektirdiği şekilde hakkaniyete uygun bir değerlendirme yapan Mahkeme, Bay Kamasinskiye ücretler ve masraflar için 5,000 ABD Doları ödenmesine hükmetmektedir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. Oybirliğiyle, iç hukuk yollarının tüketilmediği konusunda Hükümetin ilk itirazının reddine;
2. Oybirliğiyle, başvurucunun usulden temyizinin incelenmesi sırasında Yüksek Mahkeme tarafından yapılan olay araştırmasının tek taraflı karakteri (caractere non contradictoire) nedeniyle, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline;
3. Bire karşı altı oyla, başvurucunun, Yüksek Mahkeme önündeki temyiz duruşmasına katılma talebinin reddedilmesi nedeniyle, Sözleşmenin 6(1). fıkrası ve 6(3)(c) bendiyle birlikte ele alınan 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
4. Oybirliğiyle, tek başına veya 14. maddeyle birlikte ele alınsın, Sözleşmenin 6. maddesinin başka bir şekilde ihlal edilmediğine;
5. Oybirliğiyle, olayı bir de Sözleşmenin 13. maddesi bakımından incelemenin gerekli olmadığına;
6. Oybirliğiyle, ücretler ve masraflar için Avusturyanın başvurucuya toplam 5,000 ABD Doları ödemesine;
7. Oybirliğiyle, adil karşılık konusundaki diğer taleplerin reddine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy