(AİHS m. 10)
DAVANIN ESASI
8. 1931 doğumlu Avusturyalı bir gazeteci olan bay Lingens, Profil adlı derginin editörü olup, Viyanada ikamet etmektedir.
I. Başvurucunun yazıları ve yazıların ardalanı
9. 9 Ekim 1975te, yani Avusturya genel seçimlerinden dört gün sonra, Musevi Dokümantasyon Merkezi Başkanı Simon Wiesenthal bir televizyona verdiği röportajda, Avusturya Liberal Parti Başkanı Friedrich Peteri İkinci Dünya Savaşı sırasında ilk SS piyade tugayında görev yapmakla suçlamıştır. Bu birlik, bir kaç kez Rusyadaki Alman hattının ötesine geçerek, sivilleri katletmiştir. Peter bu birliğin mensubu olduğunu inkar etmemiş, fakat birliğin yaptığı katliamlara hiçbir zaman karışmadığını söylemiştir. Bunun üzerine Wiesenthal, böyle bir iddia bulunmadığını belirtmiştir.
10. Ertesi gün eski başbakan ve halen Avusturya Sosyalist Parti Başkanı Bruno Kreiskye, televizyonda bu suçlamalar hakkında sorular sorulmuştur.
Kreisky, bu televizyon röportajından hemen önce Federal Başbakanlıkta Peter ile buluşmuştur. Bu buluşma, yeni bir hükümet kurmak amacıyla parti liderleri arasında yapılan normal bir görüşmedir. 5 Ekim seçimleri öncesinde Kreisky-Peter koalisyon hükümeti kurulması ihtimaliyle oy istenmiş olduğundan, bu görüşme kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.
Kreisky televizyon mülakatında böyle bir koalisyon ihtimali bulunmadığını, çünkü partisinin mutlak çoğunluğu elde ettiğini, ancak Peteri içtenlikle desteklediğini söylemiş, Wiesenthalın örgütünden ise "siyasi mafya", örgütün faaliyetlerinden de "mafya yöntemleri" olarak söz etmiştir. Benzer ifadeler Kreiskyin ertesi gün mülakat verdiği bir Viyana gazetesinde de yer almıştır.
11. Başvurucu Lingens işte tam bu bağlamda, Profil adlı Viyana dergisinde iki yazı yayınlamıştır.
12. Birinci yazı, "Peter Hadisesi" başlığıyla 14 Ekim 1975 tarihinde yayınlanmıştır. Bu yazı, yukarıdaki olaylarla ve özellikle SS piyade tugayının faaliyetleriyle ilgilidir. Yazıda ayrıca, bu tugayda çarpışan kişiler aleyhine Grazda açılan (ve daha sonra düşen) ceza davasında, Peterin oynadığı role dikkat çekilmektedir. Yazıda, Peterin masumiyet karinesinden yararlanma hakkı bulunmasına rağmen, yine de geçmişi nedeniyle Avusturyada artık bir siyasetçi olarak kabul göremeyeceği sonucuna varılmıştır. Başvurucu yazıya, Peteri ve SSnin eski üyelerini korumakla suçladığı Kreiskynin tutumunu eleştirerek devam etmiştir. Başvurucu öte yandan, Kreiskynin Wiesenthala yönelik eleştirileri konusunda ise, "bu eleştiriler başka birileri tarafından yapılmış olsaydı, buna adi bir oportunism denirdi" demiş, fakat olaydaki şartların daha karmaşık olduğunu, çünkü Kreiskynin kendi söylediğine inandığını eklemiştir.
13. 21 Ekim 1975te yayınlanan ikinci makalenin başlığı şöyledir: "Nazilerle uzlaşma, fakat nasıl?" Bir kaç sayfalık yazıda, giriş ve altı bölüm vardır: Bu başlıklar şöyledir: "Hala veya Çoktan", "Hepimiz masumuz", "Savunmasız insanları vurmak gerekli miydi?", "Niçin hala tartışılan bir mesele?", "Helbich ve Peter" ve "Siyasi cehalet".
14. Lingens yazısının giriş bölümünde olayları hatırlatmış ve Kreiskynin sözlerinin kamuoyu üzerindeki etkisini vurgulamıştır. Lingens, Kreiskyi sadece Peteri desteklediği için değil, ama yakın geçmişte Avusturya siyasetinde yer alan eski Nazilere kucak açan tavrı nedeniyle de eleştirmiştir.
15. Başvurucu Lingens, yazısının "Hala veya Çoktan" başlığı altında, bu tür tavırlara bir kimsenin "realpolitik" gerekçesiyle karşı çıkamayacağını belirtmiştir. Başvurucuya göre "bir kimsenin seçim kaygısıyla ... sadece mağdurlarından daha uzun ömürlü olan Nazileri değil, ama onların mağdurlarını da dikkate alması için yeterli zaman geçmiştir." Bununla birlikte, Hitler ve Eichmann ile bir çok savaş suçlusu yaratan Avusturya, geçmişiyle hesaplaşmamış, fakat sadece görmezlikten gelmiştir. Bu politika, ülkeyi geleceğin faşist hareketinin eline teslim etme tehlikesi doğurmuştur.
Başvurucu eski Başbakan ile ilgili olarak şunları söylemiştir: "Kreiskynin davranışı aslında rasyonel gerekçelerle değil, ama ahlakdışılık (immoral) ve şerefsizlik (indignified) gibi, rasyonel olmayan gerekçelerle eleştirilebilir. Dahası böyle bir davranış gereksizdir; çünkü Avusturyalılar, eski Nazilerin yardımını istemeden, temerküz kampları sorununu önemsizleştirmeden veya Wiesenthalı Yahudi aleyhtarlığını sömürmekle kötülemeden de geçmişleriyle uzlaşabilirlerdi.
Başvurucuya göre şaşırtıcı olan şey, bir kimsenin olayların üstünden otuz yıl sonra "hala" bunlar hakkında konuşabilmesi değil, fakat tam tersine bir çok kimsenin ceset yığınlarının varlığına gözlerini "çoktan" kapatmış olmasıdır.
Başvurucu Lingens son olarak Kreiskyi, Nazi mağdurlarına olan yaklaşımındaki nezaketsizlik nedeniyle eleştirmiştir.
16. Yazının ikinci bölümünde, genel olarak Avusturya halkının Nazilerin işledikleri suçlara ve eski Nazilere karşı takındıkları tutum hakkında yorum yapılmıştır. Yazarın görüşüne göre Avusturyalılar toplu suçluluk ve toplu masumiyet gibi felsefi bir alternatifin ardına gizlenmekle, gerçek, elle tutulur ve değerlendirilebilir bir suçlulukla yüzleşmekten kaçınmışlardır.
Başvurucu, sorumluluğun çeşitli türleri arasında uzun bir söylevden sonra, o tarihte bile iyi ile kötü arasında seçim yapmanın gerçekten mümkün olduğunu vurgulamış ve Nazilerle işbirliği yapmayan kişilerden örnekler vermiştir. Başvurucu şu sonuca varmıştır: "Bruno Kreisky, Peteri korumak için kullandığı kişisel itibarını, bütün bunları ortaya çıkarmak ve daha iyi bir Avusturya için kullanmış olsaydı, bu ülkeye otuz yıl sonra geçmişiyle ilgili en çok ihtiyacı olan şeyi, yani kendisine daha fazla güven duygusunu kazandırmış olurdu".
17. Başvurucu Lingens yazısının üçte biri oranındaki üçüncü ve dördüncü bölümlerde, toplu suçluluk bilincini yenme ve gerçek suçluluğun tespitini düşünme gereğini ele almıştır.
Başvurucu, "Savunmasız insanları vurmak gerekli miydi?" başlığı altında, Üçüncü Reich ordularındaki düzenli kuvvetler ile özel birimler arasında bir ayrım yapmış, özel birimlere hiç kimsenin zorla katılmadığına, bu birimlere katılmak için gönüllü olmak gerektiğine işaret etmiştir.
Başvurucu yazısının bundan sonraki bölümünde, ahlaki açıdan bakıldığında, suç işleyen kişiler ile suç ortağı olarak görülebilecek kişiler arasında farkı vurgulamıştır. Başvurucuya göre Avusturya, kendi Nazilerini daha önce, daha çabuk ve tamamen yargılamış olsaydı, kendi geçmişine komplekslerinden uzak bir biçimde, daha sakin ve daha güvenle bakma imkanına sahip olabilirdi. Başvurucu, daha sonra bunun mümkün olamamasının sebeplerini göstermiş ve Wiesenthalı "mafya"ya mensup olduğu isnadına karşı savunmuştur. Başvurucu son olarak, bunca yıldan sonra bağışlayıcılık gösterme ihtimali üzerinde durmuş ve şu sonuca varmıştır: "Her toplum bağışlayıcılık gösterebilir; fakat ortada duran katilleri aklamak ve açık suçluluğu gizlemek, saklamak veya inkar etmek suretiyle, hukuk ile sağlıksız bir ilişkiyi sürdüremez."
18. Başvurucu Lingens yazısının beşinci bölümünde, Peter hadisesini, Avusturya Halk Partisi liderlerinden Helbich ile ilgili daha çok ekonomik nitelikteki bir ilişkiyle karşılaştırmış ve Kreiskynin bu iki olaya karşı tutumunu mukayese etmiştir. Yazar, birinci olaydaki şartların Peteri parlamento üyesi, bir politikacı ve bir hükümet üyesi olma niteliğinden çıkardığını savunmuş ve şöyle devam etmiştir: "Bu siyasal ahlakın asgari bir gereğidir". Başvurucuya göre olaydaki yakışıksızlık (monstrosity), Wiesenthalın bu meseleyi gündeme getirmesi değil, ama Kreiskynin meseleyi örtbas etmek istemesidir.
19. Yazı, liderleri arasında eski Nazilere yer verdikleri gerekçesiyle siyasal partileri genel olarak eleştiren bir bölümle sona ermiştir. Başvurucuya göre Peter, suçunu kabul ettiğini göstermek için değil, ama Kreisky tarafından daha önce bilinmeyen böyle bir özelliğe sahip olduğunu kanıtlamak için istifa etmelidir.
II. Kreisky tarafından açılan şahsi ceza davaları (private prosecution)
20. Eski Başbakan 29 Ekim ve 12 Kasım 1975 tarihlerinde, Lingens aleyhine iki tane şahsi ceza davası açmıştır. Kreisky, yukarıda özetlenen yazılardaki bazı bölümlerin hakaret (defamatory) niteliğinde olduğunu düşünmüş ve Avusturya Ceza Kanununun 111. maddesine dayanmıştır. Bu madde şöyledir:
"1. Bir kimseyi üçüncü kişilerin gözünde itibarsız bir karaktere sahip olmakla veya şeref ve ahlaka aykırı tutum almak veya davranışta bulunmakla ve onu itibarsız kılacak veya küçük düşürecek şekilde alenen suçlayan bir kimse, altı aya kadar hapis veya para cezasına mahkum olur.
2. Bu suçu basılı araçlarla veya kamunun geniş bir kesiminin bu hakareti öğrenmesini sağlayacak başka bir şekilde yayan bir kimse, bir yıla kadar hapis veya para cezasına mahkum olur.
3. Beyanın doğruluğunun ispat edilmesi halinde, beyanda bulunan kimseye ceza verilmez. Birinci fıkrada tanımlanan fiili işleyen kimsenin, beyanının doğru olduğunu farz etmesi için yeterli sebep bulunduğunu ortaya koyan şartların varlığı halinde, sorumlu tutulmaz."
Ceza Kanununun 112. maddesine göre, "beyanda bulunan kimse, beyanının doğruluğunu veya iyi niyetli olduğunu savunmadıkça, gerçekliğe ve iyi niyete ilişkin delil kabul edilmez..."
A. Birinci yargılama
1. Viyana Bölge Mahkemesi kararı
21. Viyana Bölge Mahkemesi 26 Mart 1979da Lingensi, "adi bir oportunism", "ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" tabirlerini kullandığı gerekçesiyle, hakaretten (defamation) suçlu bulmuştur. Ancak bu mahkeme, "siyaset ahlakının asgari gerekleri", "yakışıksızlık" gibi tabirlerin, kullanıldıkları bağlam içinde hakaret niteliğine sahip olmadıkları sonucuna varmıştır. Bu mahkeme, sanığın siyasal meseleler üzerinde siyasetçileri siyasal yönden eleştirme amacıyla hareket etmesini ve siyasetçilerden de diğer bireylere göre daha fazla hoşgörü göstermelerinin beklenmesi için gibi hafifletici nedenleri dikkate alarak, başvurucuya 20,000 Şilin para cezası vermiştir. Sanığın iyi niyetli olduğunu göz önünde bulunduran mahkeme, Kreiskye tazminat ödenmesine hükmetmemiş, fakat kendisinin talebi üzerine şikayet konusu yazının yer aldığı yayının müsaderesine ve bu kararın yayınlanmasına karar vermiştir.
22. Bölge Mahkemesi, uzun gerekçeli kararında, ilk önce şikayet konusu pasajların her birinin objektif açıdan hakaret içerip içermediğini incelemiştir. Bu mahkeme "adi oportunism", "ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" tabirlerinin hakaret niteliğinde olduğu ve doğrudan veya dolaylı olarak Kreiskynin kişiliğini hedef aldığı, oysa "siyasal ahlakın asgari gerekleri" ve "yakışıksızlık" kelimelerinin ise siyasal eleştirinin kabul edilebilir sınırlarını aşmadığı sonucuna varmıştır.
Başvurucu Lingense göre, ilk üç tabir değer yargısı olduğu için, Ceza Kanununun 111. maddesine aykırı değildir. Bölge Mahkemesine göre ise, eski Başbakanın davranışlarıyla ilgili olarak kendisi aleyhine çıkarılan sonuçlar, bu maddenin kapsamına girmektedir. Yine bu mahkemeye göre, sanık ifade özgürlüğüne de dayanamaz; çünkü Anayasanın ilgili hükümleri ve Sözleşmenin 10. maddesi bu hakkı sınırlandırma yetkisi vermektedir. Bu hak ile özel yaşama ve kişilerin itibarlarına saygı gösterilmesi hakkı arasında adil bir denge kurulmalıdır. Mevcut olayda ise başvurucu, izin verilebilir sınırların ötesine geçmiştir.
23. Kreiskynin şahsi ceza davası yolunu kullanmasıyla ilgili olarak ise mahkeme, Kreiskynin Federal Hükümetin Başbakanı sıfatı dolayısıyla değil, fakat bir siyasetçi ve parti başkanı sıfatı dolayısıyla eleştirildiğine işaret etmiştir. O nedenle Ceza Kanununun 117(2). fıkrası olayda uygulanmaz; bu hüküm bir kamu görevlisine karşı yapılan hakareti, bu kamu görevlisinin izniyle açılan bir kamu davası vasıtasıyla cezalandırılmasına imkan vermektedir; savcılık harekete geçmeyi reddetmedikçe, bu kamu görevlisi şahsi dava açamaz.
24. Bölge Mahkemesi daha sonra gerçeğin ispatı meselesini (bk. yukarıda parag. 20) ele almıştır. Başvurucu, "adi oportunism" tabirini kullanmasını haklı kılacak bir delil sunmadığından, mahkeme bu durumun başvurucunun mahkumiyeti için yeterli olduğu sonucuna varmıştır.
Sanık "ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" kelimelerini ise, Wiesenthalın faaliyetlerinden mafya tipi faaliyetler olarak söz eden Kreiskynin, Nazi vahşetini önemsiz gösteren ve Gestapo ile işbirliği yaptığını ima eden tutumuyla bağlantılı olarak kullanmıştır. Bölge Mahkemesi bu son nokta hakkında, benzer iddialarda bulunduğu için hakaretten suçlu bulunan bir gazeteciyle ilgili olarak Lingens tarafından sunulan bir mahkeme kararını delil olarak kabul etmiştir.
Bölge Mahkemesi Kreiskynin "mafya yöntemleri" ve "mafya"dan söz etmesiyle ilgili olarak ise, bu terimlerin normal şartlarda örgütlü suç işlemeyi ifade ettiğine, ancak bazen değişik anlamlarda da kullanıldığına işaret etmiştir. Bir kimse şahsi davacı tarafından ileri sürülen bir argümanı kabul etmese bile, şahsi davacının "mafya" anlayışı geçerli olabilir ve incelenmeyi hak edebilir. Davacının kendi iddialarının gerçekliğini kanıtlaması gerekmez; ama Lingensin kendi iddialarının gerçekliğini kanıtlaması gerekir. Wiesenthalın bizzat kendisi, bazı hedeflere ulaşmak için çeşitli çapraşık işlerle bir örgütün desteğini aldığını kabul etmiştir. Dahası, eski Başbakanın beyanları (bk. yukarıda parag. 10), kendisinin de kullanabileceği türden silahları kullanan siyasal muhalifleriyle arasındaki bir siyasal mücadele bağlamında söylenmiş sözler olarak görülmelidir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu beyanlar, ahlaktan veya şereften yoksunluğu göstermemiştir; bunlar siyasetin itişmeleri arasında olağandışı sayılmayan, muhtemel bir savunma oluşturmuştur.
Bölge Mahkemesine göre, aslında Kreiskynin, Nazi mağdurlarına ve Nazi işbirlikçilerine karşı tutumu, açıklıktan uzak ve muğlaktır; Kreiskynin tutumu farklı sonuçların çıkarılmasına imkan veren bir tutum olarak görünmektedir. Bu nedenle Kreiskynin bu tutumunun mümkün olan tek yorumunun, sanığın yorumu olduğu kanıtlamak, mantıken mümkün değildir.
2. Viyana Üst Mahkemesine Başvuru
25. Bu karara karşı hem Kreisky ve hem de Lingens Viyana Üst Mahkemesine başvurmuşlardır. Üst Mahkeme 30 Kasım 1979da, davanın esasına girmeden, Ceza Usul Kanununun 117. maddesi hükümlerine rağmen eski Başbakanın şahsi bir dava açma hakkı bulunup bulunmadığı meselesi üzerinde yeterince durmadığı gerekçesiyle, Bölge Mahkemesinin kararını bozmuştur.
B. İkinci yargılama
1. Viyana Bölge Mahkemesinin kararı
26. Üst Mahkemenin dosyayı geri gönderdiği Viyana Bölge Mahkemesi, 1 Nisan 1981de kararını vermiştir.
Bölge Mahkemesi, eski Başbakan tarafından söylenen sözlerin söylediği koşulları inceledikten sonra, Kreiskynin resmi sıfatı dolayısıyla değil ama üçüncü bir kişiyi korumakla kendini yükümlü hisseden bir parti başkanı ve özel şahıs sıfatıyla eleştirildiği sonucuna varmıştır. Bölge Mahkemesi buradan, Kreiskynin şahsi dava açma hakkı bulunduğu sonucunu çıkarmıştır.
Bölge Mahkemesi, başvurucu Lingense isnad edilen fiillerin kanuniliği ile ilgili olarak, 26 Mart 1979 tarihli kararındaki görüşünü tekrarlamıştır.
Bölge Mahkemesi, savunma tarafının haklılığı ile ilgili olarak, sanığın "adi oportunism" tabirinin doğruluğuyla ilgili her hangi bir delil sunmadığını tekrar belirtmiştir. "Ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" tabirleriyle ilgili olarak sanığın gösterdiği deliller ise, sadece Wiesenthalın Nazilerle işbirliği yaptığı iddialarıyla ilgilidir; ancak bunlar konuyla ilgili değildir; çünkü Kreisky bu ifadeleri söz konusu yazının çıkmasından sonra sarf etmiştir.
Bölge Mahkemesi bu ifadelerin, Başbakanın diğer davranışlarına ve tutumuna karşı yöneltildiği konusunda ise, eski tespitlerini değiştirmeden görüşünü sürdürmüştür. Bu mahkeme başvurucu Lingensin eleştirilerinin, Kreiskynin Wiensethala sözlü olarak saldırması meselesinin çok ötesine geçtiğini kabul etmiştir. Kreiskynin başvurucuya karşı dava açabilmesi, fakat kendisine karşı Wiesenthal tarafından hakaret davası açılamaması, yürürlükteki mevzuatın yasama dokunulmazlığı konusundaki hükümlerinin bir gereğidir. Başvurucunun beyanlarının doğruluğunu ispat etme yükümlülüğü de hukuka dayanmaktadır; ispat külfetini hafifletmek mahkemelere değil, yasama organına düşmektedir. Bazı siyasetçilerin hoşgörüsüz ve ihtilafçı tutum takınmalarından da, Bölge Mahkemesi sorumlu değildir.
Bu nedenle Bölge Mahkemesi, ilk kararındaki (bk. yukarıda parag. 21) aynı cezayı vermiştir.
2. Viyana Üst Mahkemesine başvuru
27. Davanın her iki tarafı da bu karara karşı Viyana Üst Mahkemesine başvurmuşlardır. Bu mahkeme 29 Ekim 1981 tarihinde verdiği kararla, başvurucuya verilmiş olan para cezasını 15,000 Şiline indirmiş, fakat diğer tüm yönlerden Bölge Mahkemesinin verdiği hükmü onaylamıştır.
28. Kreisky, özel yaşam ile siyasal yaşama farklı kriterler uygulanması gerektiği görüşüne karşı çıkmış, itibarlarının korunması bakımından siyasetçiler ile özel şahıslara aynı şekilde muamele edilmesi gerektiğini savunmuştur.
Ancak Üst Mahkeme, Ceza Kanununun 111. maddesinin, bir kimsenin sadece sosyal ortamdaki itibarına uygulanabilir olduğuna işaret etmiştir. Bu mahkemeye göre siyasetçiler bakımından bu sosyal ortam, kamuoyudur. Siyasal tartışmalarda, yasama dokunulmazlığının koruması altında sık sık hakarette bulunulması, bu alandaki beyanların özel yaşamla ilgili kriterlerle değerlendirilemeyeceği izlenimini vermektedir. O halde siyasetçiler, daha geniş bir hoşgörü göstermelidirler. Genel olarak siyasal tartışmalarda yapılan eleştiriler, özel yaşama dokunmadıkça, kişinin itibarını etkilemez. Mevcut olayda "siyasi ahlakın asgari gerekleri" ve "yakışıksızlık" tabirleri özel yaşama dokunmamıştır. O halde Kreiskynin başvurusu reddedilmelidir.
29. Üst Mahkeme daha sonra Lingensin üst başvuru gerekçelerini ele almış ve Kreiskynin hangi sıfatı dolayısıyla başvurucu tarafından eleştirildiğine karar verebilmek için, ilk derece mahkemesi tarafından toplanan bütün delilleri incelemiştir. Bu mahkeme de, Kreiskynin hem bir parti lideri ve hem de özel şahıs sıfatı dolayısıyla eleştirildiği sonucuna varmıştır.
Üst Mahkemeye göre "adi oportunism" ifadesi, bu ifadenin atfedildiği kimsenin ahlaki kaygılardan tamamen uzak bir biçimde, özel bir amaçla hareket ettiği anlamına gelmektedir; işte bu ifadenin bizzat kendisi, Kreiskynin itibarına bir saldırı oluşturmaktadır. "Bu eleştiriler başka birileri tarafından yapılmış olsaydı" kelimelerinin kullanılmış olması (bk. yukarıda parag. 12), başvurucunun eleştirilerini geri aldığı anlamına gelmez. Davalı bu sözlerinin doğruluğunu kanıtlayamadığı için, ilk derece mahkemesi kendisini suçlu bulmakta haklıdır.
Başvurucuya göre, "ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" tabirleri, hiç kuşkusuz kendisinin kişisel değer yargısı olup, Sözleşmenin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünü kullanırken söylenen sözler olduğunu ileri sürmüştür. Üst Mahkeme bu savunmayı kabul etmemiştir. Bu mahkemeye göre Avusturya hukuku, bireylere değer yargılarını diledikleri gibi formüle etme hakkı vermemiştir; Sözleşmenin 10. maddesi, başkalarının itibarının korunması gibi sebeplerle, hukuk tarafından düzenlenmiş kısıtlamalar koyma yetkisi vermektedir. Ayrıca basının görevi bilgi vermektir; verilen bilginin yorumlanması, öncelikle okuyucuya bırakılmalıdır. Eğer bir gazetecinin kendisi bir görüş açıklıyorsa, kişilerin itibarını korumak için, ceza hukukunun getirdiği sınırlar içinde kalmalıdır. Ancak mevcut olayda durum böyle değildir. Beyanlarının doğruluğunu ispat külfeti Lingense düşmektedir; oysa Lingens davacı aleyhindeki değer yargılarını, yargılarının dayandığı maddi olaylardan ayıramaz. Kreisky, Wiesenthalın "mayfa yöntemleri" kullandığına bizzat kanaat getirmiş olduğundan, ahlakdışı veya şerefsiz bir şekilde hareket etmekle suçlanamaz.
30. Üst Mahkemenin bu kararı, Lingense ve yayıncısına verilen feri cezanın gerektirdiği şekilde, 22 Şubat 1982 tarihli Profil dergisinde yayınlanmıştır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
31. Lingens, 19 Nisan 1982 tarihinde Komisyona yaptığı başvuruda, Ceza Kanunun 111(2). fıkrasına göre, basın yoluyla hakaretten mahkum olması nedeniyle şikayetçi olmuştur.
32. Komisyon 5 Ekim 1983te başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon 11 Ekim 1984 tarihli raporunda oybirliğiyle Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir).
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali iddiası
34. Sözleşmenin 10. maddesi şöyledir:
"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlarla kısıtlanmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir. Bu madde Devletin radyo yayıncılığını, televizyon ve sinema işletmeciliğini izne bağlamasına engel değildir.
2. Bu özgürlükleri kullanırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü veya kamu güvenliği, suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargı organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli bulunan ve hukukun öngördüğü formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir."
Lingens, tartışma konusu mahkeme kararlarının, demokratik bir toplumun temel prensipleriyle bağdaşmayacak ölçüde ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini iddia etmiştir.
Komisyon da bu sonuca varmıştır. Hükümetin savunmasına göre ise tartışma konusu ceza, Kreiskynin itibarının korunması için gereklidir.
35. Başvurucunun ifade özgürlüğünü kullanmasına "kamu makamları tarafından müdahale" edildiği konusunda bir tereddüt yoktur. Bu müdahale, başvurucunun hakaretten, Viyana Bölge Mahkemesi tarafından 1 Nisan 1981de mahkum edilmesi ve bu mahkumiyetin Viyana Üst Mahkemesi tarafından 29 Ekim 1981de onaylanması sonucu meydana gelmiştir (bk. yukarıda parag. 26 ve 27).
Bu tür bir müdahale, Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasının gereklerini yerine getirmedikçe, Sözleşmeye aykırı düşer. O halde bu müdahalenin " hukuken öngörülmüş" olup olmadığı, 10. maddenin 2. fıkrasındaki meşru amaçlardan birine sahip olup olmadığı ve bu amaçlar bakımından "demokratik bir toplumda gerekli" bir müdahale olup olmadığı belirlenmelidir (bk. en yakın tarihli karar olarak 25.03.1985 tarihli Barthold kararı, parag. 43).
36. Mahkeme bunlardan ilk ikisiyle ilgili olarak, söz konusu mahkumiyetin hiç tartışmasız Avusturya Ceza Kanununun 111. maddesine dayandığı (bk. yukarıda parag. 21); bu mahkumiyetin "başkalarının haklarını veya itibarlarını" korumak için verilmemiş olduğunu ve başka bir amacı bulunduğunu düşünmek için bir sebep bulunmadığı (Sözleşme md. 18) konusunda, Komisyon ve Hükümetin görüşüne katılmaktadır. Bu nedenle mahkumiyet "hukuken öngörülmüş" olup, Sözleşmenin 10(2). fıkrası bakımından meşru bir amaca sahiptir.
37. Komisyon, Hükümet ve başvurucu, yaptıkları sunuşlarda, müdahalenin yukarıda sözü edilen amacı gerçekleştirmek için "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığı sorunu üzerinde yoğunlaşmışlardır.
Başvurucu, siyaset yazarı bir gazeteci olarak, kendisinin çoğulcu bir toplumdaki rolünü ön plana çıkarmıştır. Başvurucu bu itibarla, Kreiskynin Wiesenthali kınaması (bk. yukarıda parag. 10) hakkında görüşlerini ifade etme görevi olduğunu düşünmüştür. Başvurucu ayrıca Komisyon gibi, muhaliflerine saldırmaya bizzat alışık bir politikacının, başkalarından daha şiddetli eleştiriler beklemesi gerektiğini belirtmiştir.
Hükümet ise, ifade özgürlüğünün, ulusal mahkemelerin takdir hakkını kullanmalarını ve siyasal tartışmanın kişisel hakarete dönüşmemesini sağlayacak kararlar vermelerini engellemediğini savunmuştur. Hükümet, Lingens tarafından kullanılan bazı ifadelerin (bk. yukarıda parag. 12 ve 15) sınırları aştığını iddia etmiştir. Dahası, başvurucu görüşlerini hiçbir sansüre tabi olmadan kamuoyuna anlatma imkanı bulabilmiştir; o halde daha sonra kendisine verilen ceza, izlenen meşru amaçla orantısız değildir.
Yine Hükümet mevcut olayda, ifade özgürlüğü ile özel yaşama saygı hakkı gibi, Sözleşmede yer alan iki hakkın çatıştığını ileri sürmüştür. Hükümetin dediğine göre, Komisyonun bu haklardan birincisinin geniş yorumunu benimsemiş olması, ikinci hakkın korunmasına yeterli imkan bırakmamıştır.
38. Mahkeme bu son nokta ile ilgili olarak, Lingensin aleyhine hükmedilen sözlerin, Kreiskyin Wiesenthala yönelik bazı aleni eleştirilerle (bk. yukarıda parag. 10) ve Kreiskynin bir politikacı olarak Nasyonel Sosyalizme ve eski Nazilere karşı tavrıyla (bk. yukarıda parag. 14) ilgili olduğunu kaydeder. O halde bu olayda Sözleşmenin 10. maddesini, 8. maddenin ışığında yorumlamak gerekmez.
39. Sözleşmenin 10. maddesi bakımından "gerekli" sıfatı, "toplumsal bir ihtiyaç baskısının" varlığını ifade eder (bk. yukarıda geçen Barthold kararı, parag. 55). Sözleşmeci Devletler böyle bir ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirirken, belirli bir takdir alanına sahiptirler (aynı yer); ancak, hem mevzuatı ve hem de bağımsız mahkemeler tarafından verilmiş olsa da, bu mevzuatı uygulayan kararları kapsayan takdir alanı, bir Avrupa denetimiyle el ele yürür (bk. 26.04.1979 tarihli Sunday Times kararı, parag. 59). O halde Mahkeme, "kısıtlamanın" veya "cezanın" Sözleşmenin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüyle bağdaşır olup olmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisine sahiptir (aynı yer).
40. Mahkeme denetim yetkisini kullanırken, tartışma konusu mahkeme kararlarını tek başlarına ele almakla yetinemez; başvurucuya karşı yazılan yazılar ile bunların yazıldıkları bağlam dahil olmak üzere, bu kararlara olayın bütünselliği içinde bakmak zorundadır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 07.12.1976 tarihli Handyside kararı, parag. 50). Mahkeme söz konusu müdahalenin "izlenen meşru amaçla orantılı" olup olmadığını ve bu kararları haklı kılmak için Avusturya mahkemeleri tarafından gösterilen gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığını belirlemek zorundadır (bk. yukarıda geçen Barthold kararı, parag. 55).
41. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşmenin 10(1). fıkrasında güvence altına alınan ifade özgürlüğünün, demokratik toplumun ana temellerinden birini ve yine bu toplumun gelişmesi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesi için esaslı şartlarından birini oluşturduğunu hatırlatır. İfade özgürlüğü, Sözleşmenin 10(2). fıkrasının sınırları içinde, sadece lehte olan veya muhalif sayılmayan veya ilgilenmeye değmez görülen "haber" veya "fikirler" için değil, ama aynı zamanda muhalif olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haberler veya fikirler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (bk. yukarıda geçen Handyside kararı, parag. 49).
Basın söz konusu olduğunda, bu ilkeler ayrı bir öneme sahiptir. Basının, "başkalarının itibarlarını korumak" gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte, kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek, yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur; halkın da bunları edinme hakkı da vardır (bk. ayrıntılarda farklılıklarla birlikte yukarıda geçen Sunday Times kararı, parag. 30). Bu bağlamda Mahkeme, Viyana Üst Mahkemesinin kararında geçen, basının görevi haber vermek olup bunların yorumu öncelikle okuyuculara bırakılmalıdır (bk. yukarıda parag. 29), şeklindeki görüşü kabul edememektedir.
42. Dahası basın özgürlüğü, halka siyasal liderlerinin düşünce ve davranışlarını tanıma ve onlar hakkında fikir oluşturma imkanı verir. Daha genel olarak siyasal tartışma özgürlüğü, Sözleşmenin her noktasına egemen olan demokratik toplum kavramının tam da merkezinde yer alır.
O halde, bir siyasetçiye yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, özel bir şahsa yönelik eleştiri sınırına göre daha geniştir. Bir siyasetçi, özel şahıstan farklı olarak, her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz bir biçimde, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar; bu nedenle daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır. Hiç kuşku yok ki, Sözleşmenin 10(2). fıkrası, başkalarının, yani bütün bireylerin itibarının korunmasına imkan verir; bu koruma, siyasetçileri şahsi sıfatları dışında hareket ettikleri zaman da içine alır. Ancak bu gibi durumlarda söz konusu korumanın gerekleri, siyasi meseleleri açık biçimde tartışmanın yararıyla bağlantılı olarak tartılmalıdır.
43. Başvurucu, Profil adlı Viyana dergisinde yayınlanan iki yazısında, o tarihte Federal Hükümetin Başbakanı olan Kreiskye yönelik "adi oportunism", "ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" gibi ifadeleri kullandığı için mahkum edilmiştir (bk. yukarıda parag. 12-19). Bu yazılar, Nasyonel Sosyalizme ve eski Nazilerin ülke yönetimine katılmalarına ilişkin genel olarak Avusturyalıların ve özel olarak da Başbakanın tavırlarıyla alakalı ateşli tartışmaları ortaya atan, Avusturyada halkın ilgilendiği siyasal meseleleri ele almıştır. Bir bütün olarak bakınca, yazıların içeriği ve üslubu bir hayli dengelidir; fakat özellikle yukarıda belirtilen ifadelerin yazıda kullanılması, Kreiskynin itibarını zedeler görünmektedir.
Ne var ki olay, Kreiskynin bir siyasetçi sıfatıyla ilgili olduğundan, bu yazıların yazıldığı ortama bakılması gerekir. Bu yazılar Ekim 1975 seçimlerinden hemen sonra çıkmıştır. Seçimler öncesinde bir çok Avusturyalı, Kreiskynin partisinin mutlak çoğunluğu kaybedeceğini ve Hükümet kurabilmek için Peterin partisiyle bir koalisyon oluşturacağını düşünmüştür. Seçimlerden sonra Wiesenthal, Peterin Nazi geçmişiyle ilgili açıklamalarda bulununca, Başbakan da Peteri savunmuş ve kendisini kötüleyenlerin faaliyetlerini "mafya yöntemleri" olarak tanımlamak suretiyle onlara saldırmıştır; işte bunun üzerine Lingens sert bir tepki göstermiştir (bk. yukarıda parag. 9 ve 10).
O halde tartışma konusu ifadeler, seçim sonrası siyasal tartışma ortamı içinde ele alınmalıdır. Viyana Bölge Mahkemesinin 26 Mart 1979 tarihli kararında da belirttiği gibi (bk. yukarıda parag. 24), bu mücadele sırasında her biri kendi elindeki silahı kullanmıştır; bunlar siyasetin o sert itişip kakışmasında olağandışı değildir.
Başvurucuya verilen ceza ve buna dair ulusal mahkemelerin gerekçeleri, Sözleşme bakımından değerlendirilirken, bu koşullar göz ardı edilmemelidir.
44. Viyana Üst Mahkemesi, kendisine son yapılan başvuru üzerine, Lingensi bir para cezasına mahkum etmiş, ayrıca Profil dergisinin ilgili sayılarının müsadere edilmesine ve hükmün de yayınlanmasına karar vermiştir (bk. yukarıda parag. 21, 26, 27).
Hükümetin de işaret ettiği gibi, tartışma konusu yazılar, bu sırada çoktan geniş bir çevreye yayılmış, bu nedenle verilen ceza, yazarın kendisini ifade etmesini engellememiştir. Ancak Komisyonun haklı olarak belirttiği gibi, bu cezalar yine de, gelecekte tekrar bu eleştirilerde bulunma cesaretini kırıcı türden bir sansür anlamına gelmektedir. Siyasal tartışma bağlamında verilen böyle bir cezanın, gazetecileri toplumun yaşamını etkileyen sorunların aleni tartışmaların a katkıda bulunmaktan caydırma ihtimali vardır. Bu tür bir yaptırım, yine aynı sebeple, basını bilgi sağlama ve kamuoyu bekçiliğinde bulunma görevini yerine getirmesini engeller (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, yukarıda geçen Barthold kararı, parag. 58).
45. Avusturya mahkemeleri ilk olarak, Lingensin aleyhinde görülen sözlerin, objektif olarak hakaret içerip içermediğini karara bağlamaya girişmişlerdir; bu mahkemeler "adi oportunism", "ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" gibi sözlerin, gerçekten hakaret niteliğinde olduğu sonucuna varmışlardır (bk. yukarıda parag. 21).
Davalı ise, söz konusu tabirlerin ifade özgürlüğünü kullanırken dile getirilen birer değer yargısı olduğu savunmuştur (bk. yukarıda parag. 22 ve 29). Komisyon gibi Mahkeme de bu görüşe katılmaktadır. Aslında başvurucunun sözleri, o tarihte Federal Hükümetin Başbakanı olan Kreiskynin benimsediği tutuma karşı yöneltilmiştir. Söz konusu olan başvurucunun haber dağıtma hakkı değil, fakat düşünce ve fikirlerini iletme özgürlüğüdür; buna rağmen Sözleşmenin 10(2). fıkrasında yer alan kısıtlamalar, olayda uygulanabilir.
46. Ulusal mahkemeler daha sonra Ceza Kanununun 111(3). fıkrası gereğince, davalının beyanlarının doğruluğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığını tespit etmeye girişmişlerdir (bk. yukarıda parag. 20). Bu mahkemeler esas itibarıyla Kreiskynin davranışını değerlendirmenin bir çok yolu olduğu ve diğer bütün yorumların dışında tek bir yorumun doğru olduğunun mantıksal olarak kanıtlanamayacağı görüşüyle, başvurucunun hakaretten suçlu olduğu sonucuna varmışlardır (bk. yukarıda parag. 24, 26 ve 29).
Mahkemenin görüşüne göre, maddi yargılar ile değer yargıları arasında dikkatlice bir ayrım yapılması gerekir. Olayların varlığı kanıtlanabilir, fakat değer yargılarının doğruluğu ispata elverişli değildir. Bu bağlamda Mahkeme, Lingensin değer yargılarını dayandırdığı olayların varlığı üzerinde bir tartışma bulunmadığını ve ayrıca kendisinin iyi niyetli olduğundan da kuşku duyulmadığını (bk. yukarıda parag. 21) kaydeder.
Böyle bir durumda gazeteciler, Ceza Kanununun 111(3). fıkrasıyla birlikte okunan 111(2). fıkrası gereğince, beyanlarının doğruluğunu kanıtlayamadıkça, aynı maddenin 1. fıkrasında belirtilen haller bakımından, mahkumiyetten kurtulamazlar (bk. yukarıda parag. 20).
Bu şartın değer yargıları bakımından yerine getirilmesi imkansız olup, böyle bir şart, Sözleşmenin 10. maddesi tarafından güvence altına alınan hakkın temel bir unsuru olan düşünce özgürlüğünü ihlal eder.
Viyana Bölge Mahkemesi 1 Nisan 1981 tarihli kararında (bk. yukarıda parag. 26) bu konudaki ispat külfetinin kanunun bir gereği olduğunu ve bu külfeti hafifletmenin mahkemelere değil ama yasakoyucuya düştüğünü belirtmiştir. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşmenin ihlalinden hangi ulusal makamın sorumlu olduğunu belirtmesi gerekmediğine işaret etmektedir (bk. diğerleri arasında, 13.07.1983 tarihli Zimmermann ve Steiner kararı, parag. 32).
47. Yukarıda anlatılanlardan, Lingensin ifade özgürlüğünü kullanılmasına yapılan müdahalenin "başkalarının... itibarlarının korunması için... demokratik bir toplumda gerekli" bir müdahale olmadığı, izlenen meşru amaçla orantılı olmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre Sözleşmenin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
48. Sözleşmenin 50. maddesi şöyledir:
"Mahkeme, Sözleşmeci Tarafların resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın veya yapılan tasarrufun tamamen ya da kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğu sonucuna varırsa, ve bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku, bu karar veya tasarrufun sonuçlarını kısmen onarmaya imkan veriyorsa ve gerekli gördüğü zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir."
49. Yazı işlerinin aldığı 18 Kasım 1985 tarihli yazıya göre başvurucu, maddi anlamda bir adil karşılık talep etmiştir. Hükümet ise 25 Kasım 1985 tarihli duruşmada, olayda bir ihlal bulunmadığını savunmakla birlikte, başvurucunun bu konudaki taleplerinden bazılarına katılmış, diğer bazıları için ayrıntı istemiştir. Lingens bu ayrıntıları 6 Kasım 1985 ve 17 Mart 1986 tarihlerinde sunmuş, Hükümet 18 Martta görüşünü bildirmiştir. Komisyon ise 22 Nisanda görüş bildirmiştir.
Buna göre sorun karara hazırdır (bk. Mahkeme (Eski) İçtüzüğü md. 53(1)).
50. Başvurucu ilk önce, Viyana Üst Mahkemesi tarafından aleyhine hükmedilen 15,000 Şilin para cezası ile 30,600 Şilin masrafın (bk. yukarıda parag. 27) kendisine geri ödenmesini talep etmiştir. Gerçekten de bu miktarlar, Mahkemenin ifade özgürlüğüne aykırı bulduğu karar ile doğrudan bağlantılı olduğu için, başvurucu bunları geri almayı hak etmiştir (bk. ayrıntılarda farklılıklarla birlikte 25.03.1983 tarihli Minelli kararı, parag. 47). Dahası, bu konuda Hükümet de itirazda bulunmamıştır.
51. Başvurucu, hükmün Profil dergisinde yayınlanması şeklindeki feri cezanın bir sonucu olarak katlandığı masraflar için (bk. yukarıda parag. 21 ile birlikte parag. 30), o tarihte geçerli olan ilan tarifesi üzerinden 40,860 Şilin talep etmiştir.
Hükümet bu miktarın, ilk olarak kar kaybını ve ikinci olarak da gerçek maliyeti içerdiğini belirtmiş, Sözleşmenin 50. maddesi bakımından bunlardan sadece ikincisinin dikkate alınması gerektiğini iddia etmiştir.
Mahkeme, 29 Ekim 1981 tarihli hükmün yerine dergide çıkabilecek bir ilan ücretinden Lingensin elde edebileceği karın ne kadar olacağı konusunda bir spekülasyonda bulunamaz. Fakat Mahkeme, başvurucunun bu yolla bir miktar kazanç kaybına uğrayabileceği ihtimalini de görmezlikten gelemez. Ayrıca, hiç kuşkusuz söz konusu hükmün yayınlanmasından doğan bir masraf da mevcuttur.
Yukarıdaki giderler tam olarak hesaplanmaya elverişli değildir. Mahkeme bir bütün olarak hakkaniyet esasına göre değerlendirerek, Lingense bu başlık altında 25,000 Şilin ödenmesine hükmeder.
52. Başvurucu Viyana Bölge Mahkemesi ile Üst Mahkemesinde yaptığı savunma masrafları için ödediği 54,938 Şilinin kendisine geri ödenmesini istemiştir. Söz konusu davalar, Mahkeme tarafından tespit edilen ihlallerin meydana gelmesini önlemek veya gidermek üzere yapıldığı için, bu talep dikkate alınmayı hak etmektedir (bk. yukarıda geçen Minelli kararı, parag. 45). Ayrıca talep edilen miktar da makul olduğundan, başvurucuya ödenmelidir.
53. Sözleşme organları önündeki ücretler ve masraflar konusunda ise, bu bağlamda adli yardım almayan Lingens, önce 197,033 Şilin talep etmiştir. Hükümet bunu hem aşırı gördüğü için miktarına ve hem de miktarı hesaplama yöntemine karşı çıkmıştır. Daha sonra başvurucunun avukatı 189,305 Şilinlik bir hesap pusulası göndermiştir.
Mahkeme bu bağlamda, Hükümet ve başvurucunun iddia ve savunmalarını desteklemek için dayandıkları ulusal tarife veya kriterlerle bağlı olmadığını, fakat hakkaniyete uygunluk esasına göre bir takdir yetkisi kullandığını hatırlatır (bk. diğerleri arasında 21.06.1983 tarihli Eckle kararı, parag. 35). Mevcut davada masrafların gerçekten ve gerekli olarak yapıldığı konusunda bir itirazda bulunulmamıştır. Tartışılan tek mesele, bunun miktar olarak makul olup olmadığıdır. Mahkeme bu konuda Hükümetin çekincelerine katılmakta ve başvurucuya söz konusu masraflar bakımından 130,000 Şilin hükmedilmesinin uygun olduğunu kabul etmektedir.
54. Lingens son olarak, önce Komisyon ve daha sonra da Mahkeme önündeki yargılama için yaptığı yolculuk ve iaşe giderleri için 29,000 Şilin talep etmiştir.
Başvurucular Komisyon huzuruna çıkabilirler (Komisyon İçtüzüğü md 26(3)); olayda böyle olmuştur. Başvurucuların Mahkeme önünde taraf ehliyeti bulunmamakla birlikte, Mahkeme (Eski) İçtüzüğünün 20 maddesi ve 33(3)(d) bendi gereğince bazı koşullarda yargılamada yer alabilirler. Dahası, onların Mahkemeye gelmeleri hiç kuşkusuz önemlidir; çünkü Mahkeme, kendisini etkileyen meseleler hakkında, yerinde görüş elde etme imkanı bulur (bk. 10.03.1980 tarihli König kararı, parag. 26). Lingensin bu başlıkta talep ettiği miktar gayri makul değildir.
55. Sözleşmenin 50. maddesine göre Lingens için hükmedilen toplam miktar 284,538 Şilindir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,
1. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Avusturya Cumhuriyetinin başvurucuya "adil karşılık" olarak toplam 284,538 Şilin ödemesine
KARAR VERMİŞTİR.
Yargıç Thor Vilhjalmssonun farklı gerekçeyle aynı yöndeki oy görüşü karara eklenmiştir.
SON KARARIN YERİNE GETİRİLMESİ
BAKANLAR KOMİTESİ: DH (87) 2; 16.01.1987
Hükümetin verdiği bilgiye göre: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin maddi hükümleri Avusturya anayasa hukukunun bir parçasıdır. Bu nedenle ulusal makamlar, Ceza Kanununun 111. maddesi de dahil, bundan böyle Ceza Kanununu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesine İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin Lingens kararındaki yorumlayış tarzına uygun olarak yorumlanacaktır. İnsan Hakları Mahkemesinin kararı, yetkili ulusal mahkemelerin dikkatine sunulmuştur.
Full & Egal Universal Law Academy