(AİHS m. 6)
Karar Tarihi: 25.08.1987
Başvuru no: 10282/83
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
11. 1958 doğumlu bir Alman vatandaşı olan bay Joachim Englert, İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvuru yaptığı sırada, Ludwigsburg Cezaevinde bulunuyordu.
Englert, 1975 ile 1980 yılları arasında, bir kaç suçtan mahkum olmuştur. Öte yandan Englert 1981 yılında, başka suçların yanında, tehditle para alma (extortion with menaces) suçundan bir yıl hapis cezası almış, ancak cezası ertelenmiş (suspended) ve dört yıl süreyle denetimli serbestlik (probation) altına konmuştur. Heilbronn Ceza Mahkemesi Ağustos 1981de, son iki cezasını birleştirmek suretiyle, toplam bir yıl iki ay ağır hapis cezası vermiştir.
12. Başvurucu bundan önce, 24 Şubat 1981de gözaltına alınmış ve 25 Şubatta tutuklanmıştır; Heilbronn Ceza Mahkemesinin başvurucu için verdiği tutuklama müzekkeresinde, başvurunun iki olayda tehditle para alma, yaralama (actual bodily harm) ve tecavüz suçlarını işlediğinden kuşkulanıldığı belirtilmiştir. Savcı, 26 Haziran 1981de, Heilbornn Bölge 3. Ağır Ceza Mahkemesinde başvurucu hakkında bu suçlardan dava açmıştır (be indicted).
Savcıya göre Englert:
(i) 23 Şubat 1981de, bir restoranda bir müşteriyi cebir kullanmakla tehdit ederek, yani bir gece kendisini bir köşede bekleyeceğini, kemiklerini kıracağını ve silahla vurarak öldüreceğini söyleyerek, bu yolla kendisinden 50 Mark almış ve 7 Mart 1981e kadar 500 Mark daha ödemesini istemiş;
(ii) aynı gün, uzaktan akrabası Knın yüzüne yumruk atarak yaralamış;
(iii) ertesi gün Bad Wimpfende oturduğu yerde, gidecek yerleri olmadığı için geçici olarak kendisinin yanında kocası K ile birlikte kalan Knın karısını, ölümle tehdit ederek 150 Mark parasını almış ve
(iv) daha sonra, K içkinin tesiriyle uyurken, bayan Kyı öldürünceye kadar dövme tehdidiyle, cinsel istismarda (sexually abuse) bulunmuştur.
13. Bölge Mahkemesi, 2 Kasım 1981 tarihli duruşmada, sanığın diğer isnadlardan mahkum olduğu zaman alacağı cezayla karşılaştırıldığında ilk iki isnad bakımından alabileceği ceza "ihmal edilebilecek kadar az" olduğundan, Ceza Usul Kanununun 154(2). fıkrası gereğince (bk. aşağıda parag. 19), yargılamanın ilk iki isnad bakımından durmasına (stay the proceedings) karar vermiştir.
Bölge Mahkemesi aynı gün, Englerti tehditle para alma suçundan mahkum etmiş ve bir yıl üç ay hapis cezası vermiş; tecavüz suçundan ise beraat ettirmiştir.
Bölge Mahkemesi sanığın, bay ve bayan Kya barınma imkanı sağladığını tespit etmiştir. Bu çift 23 Şubat günü bankadan, 325 Mark asgari geçim aylıklarını (welfare benefits) çekmişlerdir. Yiyecek aldıktan sonra, akşamı başvurucuyla birlikte geçirmişler ve başvurucunun evinde biraz içmişlerdir. Bay K uykuya daldıktan sonra, Englert bayan Kyı öldürmekle tehdit ederek, 150 Mark vermesini istemiştir. Ertesi gün çift, bu olayı polise bildirmişlerdir. Tecavüz iddiası konusunda ise mahkeme, sağlık raporunu dikkate alarak, zihinsel özürlü olan mağdurenin, başvurucu tarafından anlaşılacak kadar açık bir şekilde direnme iradesi göstermemiş olduğunun göz ardı edilemeyeceği sonucuna varmıştır.
Beraat kararı 10 Kasım 1981de kesinleşmiştir.
14. Englert, 4 Kasım 1981de mahkumiyet kararını temyiz etmiş, 25 Ocak 1982de temyiz gerekçelerini gösteren dilekçesini vermiştir.
Federal Adalet Mahkemesi 6 Nisan 1982de, kararını bozmuş ve davanın Heilbornn Bölge Mahkemesinin başka bir dairesi tarafından yeniden görülmesi için dosyayı geri göndermiştir. Federal Mahkeme, sanığa göre bayan Knın kendisiyle cinsel ilişkiye rıza gösterdiğini söylediği mahalledeki rahibi tanık olarak dinlemediğini belirtmiştir. Federal Mahkeme, başvurucunun tecavüz isnadından beraat etmesine rağmen, bu tanığın dinlenmiş olması gerektiğini, çünkü onun vereceği ifadenin, diğer isnadlar bakımından bayan Knın güvenirliğini tereddüde düşürebileceğini belirtmiştir.
15. Rahip 5 Ağustos 1982de, mesleki gizliğinin kaldırmasına bayan K tarafından rıza gösterilmedikçe, ifade veremeyeceğini polise bildirmiştir. Bu sırada eşini terk etmiş olan bayan K, buna rıza göstermemiştir.
16. Savcılık 1 Eylül 1982de, bu isnad nedeniyle Englerte verilebilecek olan ceza, Ağustos 1981de verilmiş olan cezayla (bk. yukarıda parag. 11) karşılaştırıldığında ihmal edilebilecek kadar az olduğundan, Ceza Usul Kanununun 154. maddesi gereğince (bk. aşağıda parag. 19), bu isnad bakımından yargılamanın durması için başvurmuştur. Konuyla ilgili görüşü istenen, mahkeme tarafından atanmış müdafi bay Wingerter, 9 Eylülde Bölge Mahkemesine, Englertin temsili için ücretlere ve masraflara katlanabileceklerini, fakat müvekkilinin tutukluluk tazminatından vazgeçme niyeti olmadığını bildirmiştir.
17. Bölge Mahkemesi, Ceza Usul Kanununun 154(2). fıkrası gereğince, bu yönden yargılamanın durmasına karar vermiştir; bu mahkeme, yargılama giderlerinin (cost of proceedings) Hazineye yüklenmesine, fakat Englertin gerekli ücret ve masraflarının (costs and expenses) Hazineye yüklenmemesine karar vermiş; başvurucunun 24 Şubat 1981deki gözaltı ile 25 Şubat 1981den 12 Ekim 1982ye kadar süren tutukluluğu için tazminat talebini reddetmiştir.
Bu kararın gerekçesi şöyledir:
"...
Ceza Usul Kanununun 464. maddesi ve 467(1). fıkrası gereğince, yargılama giderlerinin Hazine tarafından karşılanması gerekir; fakat mahkeme, sanığın gerekli ücret ve masraflarının Hazine tarafından karşılanmasına karar vermeyecektir. Englertin müdafii, müvekkili Englert namına bunları üstlendiklerini söylemiştir. Dahası, davanın bütün koşulları göz önünde tutulduğunda, mahkum olmuş bir kimsenin kendi gerekli ücret ve masraflarını ödemesine karar verilmesi, adil bir karar olacaktır. Aynı gerekçeler, tutuklulukta geçen süre bakımından tazminat talebinin reddedilmesini de haklı kılmaktadır.
Englert, müdafii vasıtasıyla, bu tür bir tazminattan vazgeçmeyeceğini bildirmiştir. ... Ancak Englert, bu davada tutuklulukta geçirdiği süre için tazminat talebinde bulunamaz. Mahkemenin görüşüne göre, yargılamanın bu aşamasına kadar masumiyet karinesini çürüten şartlar o denli ağırdır ki, beraat kararı yerine mahkumiyet kararı verilmesi ihtimalinin çok daha fazla olduğu açıktır. Ayrıca Englert, beraat etmiş olsa bile, tutukluluğu için tazminat talep edemez; çünkü, tehditle para alma suçu işlediğine dair kuvvetli şüphenin doğmasına, kendi eylemleri sebep olmuştur.
Englert, 24 Şubat 1981 sabahı bayan Knın kendisine 100 Mark verdiğini, evinde bulunan 20 Mark dışında, geri kalanı Heilbronnda alışverişte harcadığını söylemiştir. Bayan K, 24 Şubat öğlenden sonra alınan ifadesinde, Englertin kendisinden zorla aldığı 150 Markı yüzme giysisinin içine koyduğunu söylemesi üzerine, Englert aranmış, bayan Knın söylediği gibi yüzme giysinin içinde 100 Mark bulunmuştur. Englert, ancak 22 Nisan 1981de soruşturma yargıcı tarafından ifadesi alınırken, bayan Kya ait olduğunu kabul ettiği 100 Markın nasıl olup da kendisinden çıktığını açıklamıştır. Englertin açıklamalarının inandırıcı kabul edilmemesinin gerekçeleri, 3. Ceza Mahkemesinin 2 Kasım 1981 tarihli kararında gösterilmiştir. Englertin anlattıkları doğru olsa bile, bu davaya çok büyük ihmaliyle bizzat kendisinin yol açtığı söylenebilir; çünkü, elindeki para konusunda yalan söylediğinin kanıtlanabileceğini ve bunun da bayan Knın beyanlarının güvenirliği ve fakat kendi beyanlarının güvenilmezliği konusunda bir delil oluşturacağına dair, açık ve temel bir gerçeği düşünememiştir. O halde talep ettiği tazminat, Ceza Yargılamasında Tazminat Hakkındaki Yasanın 5(2). fıkrasına göre reddedilmelidir."
Bölge Mahkemesi son olarak, yargılamanın durmasına dair karara karşı temyiz yolunun açık olmadığından, tutuklamayla ilgili tazminat talebi hakkındaki kararın da kesin olduğunu belirtmiştir.
18. Başvurucu 20 Eylül 1982de, tutukluluk tazminatı talebinin reddi kararına karşı üst başvuruda bulunmuştur. Bu konuda başvurucunun avukatının dilekçesinde tek cümle yer almıştır: "Müdafii olduğum sanık namına, 13 Eylül 1982 tarihli kararın ... III. hüküm fıkrasına karşı başvuruyorum."
Stuttgart Üst Mahkemesi, bu üst başvuruyu 30 Eylülde kabuledilemez bulmuştur. Bu mahkeme, başka şeylerin yanında, şunları söylemiştir:
"... üst başvuru, sadece tazminat talebinin reddine karşı yapılmıştır. Buna karşı bir kanun yolu öngörülmemiştir; bu nedenle üst başvuru kabuledilemez.
Ceza Usul Kanununun 154(2). fıkrasına göre verilen bir yargılamanın durması kararı, başka bir suç bakımından verilmiş ve kesinleşmiş bir ceza veya tedbir nedeniyle verilmiş olduğu için, yargılamayı sona erdiren bir karardır. Bu durumda yargılama sadece, Ceza Usul Kanununun 154(3). fıkrasına göre, zamanaşımı süresi de dolmadan, yargılamanın durmasına yol açan ceza veya tedbir kaldırılmış ise, yeniden başlayabilir. Burada durma kararı, yargılamayı sona erdiren nihai bir karar halini alır. O halde durma karar, Ceza Usul Kanununun 464(1) ve (2). fıkralarına göre, ücretler ve masraflar ile açılmış olan ceza davası nedeniyle tazminat konularında, aynı kritere dayanılarak, başka bir kararın verilmesini gerektiren bir karardır.
Ceza Usul Kanununun 154(2). fıkrası gereğince verilen bir karara karşı başvuru yolu açık değildir. Asıl kararla birlikte verilen tali (ancillary) kararlar için de böyledir ... Tali kararlar arasında, sadece ücretler ve masraflar değil, fakat ceza kovuşturması nedeniyle tazminat kararları da yer alır. ... O halde Bölge Mahkemesinin tazminat konusundaki kararına karşı da başvuru yapılamaz ..."
II. Konuyla ilgili iç hukuk
19. Heilbronn Bölge Mahkemesinin 13 Aralık 1982 tarihli kararını dayandırdığı Ceza Usul Kanunun 154. maddesi şöyledir:
"1. Savcılık, aşağıdaki hallerde soruşturmama kararı verebilir:
(1) bir mahkumiyet halinde verilebilecek olan ceza veya düzeltici veya önleyici tedbir, sanığa başka bir suçtan verilmiş veya verilmesi beklenen bir ceza veya düzeltici veya önleyici tedbir ile karşılaştırıldığında, ihmal edilebilecek kadar az ise ...
(2) ...
2. Dava açıldıktan sonra ise mahkeme, yargılamanın her hangi bir aşamasında savcının başvurusu üzerine, yargılamanın durmasına (provisionally stay) karar verebilir.
... ."
20. Ceza Usu Kanununun 464. maddesi gereğince, bir mahkeme hükmünde, ceza kararnamesinde veya yargılamayı sona erdiren bir kararda, yargılama giderlerinin kimin tarafından karşılanacağı da karara bağlanır (1. fıkra); mahkeme hükmünde veya yargılamayı sona erdiren kararda, gerekli ücretlerin ve masrafların kime yükleneceği de belirtilir (2. fıkra).
Ceza Usul Kanununun 467. maddesi şöyledir:
"1. Sanık hakkında beraat kararı verilir veya davaya sevk (committal for trial) talebi reddedilir veya aleyhindeki davanın düşmesi (discontinued) kararı verilir ise, yargılama giderleri ile sanığın gerekli ücretleri ve masrafları Hazineye yüklenir.
...
3. ... Aşağıdaki hallerde mahkeme, sanığın gerekli ücret ve masraflarını Hazineye yüklemeyebilir:
(1) sanık, hayati konularda daha sonra verdiği beyanlarla, gerçeğe aykırı olduğu veya çeliştiği anlaşılan beyanlarda bulunmak suretiyle veya daha önce isnada yanıt verdiği halde hayati bilgileri saklamak suretiyle kendini suçlandırarak, aleyhindeki davanın açılmasına sebep olmuş ise, ...
(2) ...
4. Bir mahkeme, kendisine yetki veren bir madde uyarınca bir yargılamanın durmasına karar vermiş ise, sanığın gerekli ücret ve masraflarının Hazineye yüklenmemesine karar verebilir.
..."
Mahkemeler, ücretlerin ve masrafların geri ödenmesinin yasayla zorunlu kılınmadığı hallerde, bu mesele hakkında belirli bir takdir ölçüsüyle ve hakkaniyet esasına göre karar vermektedirler.
21. 8 Mayıs 1971 tarihli Ceza Yargılamasında Tazminat Hakkındaki Yasanın 2(1). fıkrasına göre, tutuklanmış olma nedeniyle zarar gören bir kimse, beraat etmesi veya aleyhindeki davanın düşmesi halinde, Hazine tarafından kendisine tazminat ödenir. Ancak bu kural, biri Yasanın 5(2). fıkrasında yer alan belirli istisnalara tabidir. Bu fıkra şöyledir:
"Sanık ceza davasının açılmasına, bilerek ve isteyerek (deliberately) veya ağır ihmaliyle (gross negligence) sebebiyet vermişse, ... tazminat ödenmez. Sanığın, sadece aleyhindeki isnad veya isnadlara cevap vermemiş olması veya bir hukuk yolunu kullanmamış olması, tazminata hükmedilmesini engellemez."
Aynı Yasanın 8. maddesi gereğince yetkili mahkeme, verdiği hükümde veya yargılamayı sona erdiren kararında, tazminat konusunda da bir karar verir.
22. Ceza davasının düşmesi (discontinuance) bağlamında masumiyet karinesi ilkesinin kapsamı, Federal Anayasa Mahkemesinin yakın tarihli bir kararında açıklığa kavuşturulmuştur. Federal Anayasa Mahkemesi, 26 Mart 1987 tarihli kararında, il mahkemelerinden verilmiş iki kararı ve bölge mahkemesinden verilmiş bir kararı, bu ilkeye aykırı bularak bozmuştur; söz konusu mahkemeler, sanıkların suçlu bulunmalarının önemsiz olduğu (insignificant) olduğunu kabul ederek, sanıklar hakkında açılmış olan şahsi davaların (private prosecution) durmasına karar vermişler, fakat yargılama giderlerini ve ayrıca şikayetçilerin ücret ve masraflarını sanıklara yüklemişlerdir (2 Bvr 589/79, 2 Bvr 740/81 and 2 Bvr 284/85, Europäische Grundrechte-Zeitschrift 1987, s. 203-209).
Anayasa Mahkemesi, bir davanın düşmesine dair kararın gerekçesinde sanığın suçluluğundan söz etmenin veya ücretler ve masraflar konusundaki bir kararı, hüküm verilinceye kadar yargılama devam etmiş olsaydı sanığın suçlu bulunacağı varsayımına dayandırmanın, masumiyet karinesiyle bağdaşmadığını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, masumiyet karinesinin, hukukun üstünlüğü ilkesinden çıktığına işaret etmiş ve ayrıca İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6(2). fıkrasına göndermede bulunmuştur. Anayasa Mahkemesine göre Sözleşmenin Federal Almanya Cumhuriyetindeki statüsü anayasal düzeyinde olmamakla birlikte, yine de, Anayasadaki temel haklar ve ilkeler yorumlanırken, Sözleşme ile İnsan Hakları Mahkemesinin kararları göz önünde tutulmalıdır.
Anayasa Mahkemesi, kendi içtihatlarını teyit ettikten sonra, masumiyet karinesi ilkesi gereğince, düzgün bir yargılamayla suçluluğu önceden kanıtlanmadan, hiçbir sanık hakkında bir ceza sonucunu doğuracak bir tedbirin alınamayacağını ve hiçbir sanığın suçlu olarak kabul edilemeyeceği hatırlatmıştır. Anayasa Mahkemesi bu ilkenin, ilgili kişinin suçlu olduğu kabul edilmeden önce, suçluluğun hukuka göre kanıtlanmasını gerektirdiğini belirtmiştir. Bu durumda bir suçluluk, hükmün verilebileceği aşamaya gelmiş bir yargılamanın kapanmasıyla ilan edilmedikçe, suçluluğun tespiti meşru görülemez.
Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Mahkemesinin 25 Mart 1983 tarihli Minelli kararına göndermede bulunarak, bir ceza davasını düşüren kararın gerekçesinde, suçluluğu hukuka göre kanıtlanmamış bir sanığın suçluluğunun tespitine yer verilmesi halinde, masumiyet karinesine aykırılık oluşabileceğini belirtmiştir. Öte yandan bir mahkeme, bir hükme (verdict) varmasını sağlayan bir duruşma yapmış ise, böyle bir kararda sanığın suçluluğuna dair tespitlerde bulunmasını ve şikayetçilerin gerekli ücretlerini ve masrafları ve ayrıca yargılama giderlerini sanığın ödemesine karar vermesini engelleyen bir şey yoktur.
Anayasa Mahkemesi bu düşüncelerle, aleyhine başvurulmuş beş karardan üçünü bozmuş, fakat ilgili üç davanın ilkinde yapılan başvuruyu, sanık bir yargılamanın kapanışında son sözünü söylediği için reddetmiştir.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
23. Englert, 13 Ekim 1982de Komisyona yaptığı başvuruda, Heilbronn Bölge Mahkemesinin 13 Eylül 1982 tarihli karar gerekçesinin, Sözleşmenin 6(2). fıkrasına aykırı olduğu iddia ederek, şikayetçi olmuştur.
24. Komisyon başvuruyu 12 Aralık 1984 tarihinde kabuledilebilir bulmuştur.
Komisyon 9 Ekim 1985 tarihli raporunda, oybirliğiyle, Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlal edildiği görüşünü açıklamıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
26. Englert, Heilbronn Bölge Mahkemesinin, gerekli ücretler ve masrafların ödenmesini ve tutukluluk tazminatına hükmedilmesini reddeden 13 Eylül 1982 tarihli kararında gösterilen gerekçelerden şikayetçi olmuştur. Başvurucu bu gerekçelerin, Sözleşmenin 6(2). fıkrasında yer alan masumiyet karinesine aykırı düştüğünü iddia etmiştir. Bu fıkra şöyledir:
"Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır."
Hükümet, iç hukuk yolları tüketilmediği için başvurunun reddedilmesini, alternatif olarak, Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlal edilmediğini savunmuştur.
Komisyon, başvurucunun görüşüne katılmıştır.
I. Hükümetin ilk itirazları
27. Hükümet başvurucunun, Sözleşmenin 26. maddesinin gerektirdiği, Alman hukukunda mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğini, çünkü başvurucunun gerekli ücretler ve masrafların geri ödenmemesi konusundaki şikayetini Stuttgart Üst Mahkemesi önünde dile getirmediği gibi, Federal Anayasa Mahkemesine de başvurmadığını iddia etmiştir.
28. Hükümet, bu itirazını önce Komisyon önünde kabuledilebilirliğin ilk incelenme aşamasında ve daha sonra da dile getirdiği için, Mahkeme önünde ileri sürme hakkını kaybetmemiştir (bk. en yakın tarihli karar olarak, 18.12.1986 tarihli Bozano kararı, parag. 44).
A. İtirazın ilk dayanağı (Stuttgart Üst Mahkemesi)
29. Başvurucunun Stuttgart Üst Mahkemesine yaptığı başvuru, tutukluluk tazminatıyla sınırlıdır. Ancak Üst Mahkeme bu talebi, kanun yolu öngörülmediği ve bu nedenle kabuledilebilir olmadığı gerekçesiyle reddederken, yargılamaya son veren kesin kararın, sadece ücretler ve masraflar konusundaki kararı değil, ama aynı zamanda ceza kovuşturması bakımından tazminat konusundaki ek kararı da kapsadığını söylemiştir (bk. yukarıda parag. 18). Her şeyden öte, Bölge Mahkemesi verdiği kararın, masraflar ile tutukluluk tazminatı bakımından da kesin olduğunu, çünkü yargılamanın durmasına dair kararın itiraz edilebilir bir karar olmadığını belirtmiştir (bk. yukarıda parag. 17).
30. Ancak Hükümet, Alman Üst Mahkemelerinin, davanın düşmesine halinde masrafların yüklenmesine dair bir karara karşı üst başvurunun yapılıp yapılamayacağı konusunda, her zaman aynı kararı vermediklerini vurgulamıştır. Hükümet, bu durumda başvurucunun, kendisinin gerekli ücret ve masraflarının geri ödenmesinin reddi kararına karşı Stuttgart Mahkemesine itirazda bulunmuş olması gerektiğini savunmuştur.
Bu bağlamda, kural olarak yetkili üst mahkemenin, Stuttgart Üst Mahkemesi olduğu kaydedilmelidir. Gerçekten de bu mahkeme 1969 yılında, davanın düşmesinden sonra ücretler konusundaki bir karara karşı üst başvuruya olanak tanıdığı halde, Hükümetin de belirttiği gibi, 22 Şubat 1974 tarihli kararında (Die Justiz 1974, s. 228) bu içtihadından ayrılmıştır. Tabi ki bu kararlar, Üst Mahkemenin iki ayrı dairesi tarafından verilmiştir; fakat Hükümet, 1969 tarihli içtihadın, 22 Şubat 1974 tarihinden sonra sürdürüldüğü başka bir karar gösterememiştir. Bu durumda, Sözleşmenin 26. maddesinde belirtilen uluslararası hukukun genellikle tanınmış kuralları (bk. 06.11.1980 tarihli Guzzardi kararı, parag. 72), başvurucunun bu meseleyi Üst Mahkeme önünde ileri sürmesini gerektirmektedir.
31. Hükümet ayrıca başvurucunun, Alman hukukunda doğrudan uygulanabilir nitelikte olan Sözleşmenin 6(2). fıkrasını, Üst Mahkeme önünde ileri sürmüş olması gerektiğini savunmuştur. Hükümete göre başvurucunun bunu yapmamış olması, bu mahkemeye "istisnai hallerde, ... masraflar konusundaki karara ayrı bir itirazın kabuledilebilir" görülüp görülemeyeceğini karara bağlama imkanı vermemiştir.
Sözleşmenin 26. maddesi başvurucuların, daha sonra Sözleşme organları önünde ileri sürecekleri şikayetleri, en azından özü itibarıyla ulusal mahkemeler önünde ileri sürmüş olmalarını gerektirmektedir (bk. 28.08.1986 tarihli Glasenapp kararı, parag. 44). Ancak Englertin üst başvurusu, avukatı Wingerterin şu tek cümlesiyle sınırlıdır: "Müdafii olduğum sanık namına, 13 Eylül 1982 tarihli kararın ... III. hüküm fıkrasına karşı başvuruyorum." Bu üst başvuruda her hangi bir gerekçe yer almamakta ve başvurucunun Heilbronn Bölge Mahkemesinin kararına karşı masumiyet karinesi ilkesine aykırılık dolayısıyla itiraz ettiği anlamına gelecek bir nokta bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Mahkeme, mevcut davada konuyla ilgili Alman hukuk kuralları göz önünde tutulduğunda, Sözleşmenin 26. maddesi bakımından bunun yeterli olup olmadığını tespit etmeyi gerekli görmemektedir; çünkü başvurucunun Sözleşmenin 6(2). fıkrasına bir aykırılık bulunduğundan şikayetçi olabilmesi için, öncelikle bir iç hukuk yolunun bulunması gerekir; işte bu kararda az önce, kesin olarak bulunmadığı söylenen de budur (bk. yukarıda parag. 29-30).
B. İtirazın ikinci dayanağı (Federal Anayasa Mahkemesi)
32. Englert, Heilbornn Bölge Mahkemesi kararında masumiyet karinesine aykırılık bulunduğu gerekçesiyle Federal Anayasa Mahkemesine başvurmamıştır; başvurucuya göre böyle bir başvuru, başarısız kalmaya mahkumdu.
Sözleşmenin 26. maddesinin tüketilmesini gerektirdiği iç hukuk yolları, sadece ihlal iddialarıyla ilgili olan ve aynı zamanda mevcut ve yeterli olan hukuk yollarıdır (bk. 22.05.1984 tarihli de Jong, Baljet ve van den Brink kararı, parag. 39). Başvurucunun şikayetini, Anayasanın 93(1)(4)(a) bendine göre Anayasa Mahkemesi önüne getirmesi mümkün olmakla birlikte, bu hukuk yolu olayın şartları içinde etkili olmayacaktı. Komisyonun da işaret ettiği gibi Hükümet, başvurucu söz konusu kararın gerekçelerine itiraz etmiş olsaydı, az da olsa başarı şansı bulunduğuna işaret eden bir Anayasa Mahkemesi kararı zikretmemiştir.
Tam tersine Anayasa Mahkemesi, daha 2 Şubat 1982de, başvurucunun avukatının bir başka davada yaptığı bu tür bir şikayeti kabuledilemez bulmuştur (Lutz davası, 2 BvR 1312/81). Tabi ki o davada söz konusu olan şey, bir "disiplin cezası"na karşı başlaşmış bir yargılamanın durması kararıdır; fakat başka şeylerin yanında, Sözleşmenin 6(2). fıkrasından da söz eden Anayasa Mahkemesi, bu şikayeti red kararını, masumiyet karinesinin uygulanabilir olmadığı savunmasına dayandırmamıştır. Anayasa Mahkemesi tarafından henüz verilmiş olan ve Mahkemeye sunulan iki karar da (20 Temmuz 1984 tarihli 2 BvR 790/84 ile 29 Ağustos 1986 tarihli 2 BvR 889/86), 2 Şubat 1982 tarihli kararla aynı yöndedir.
Ayrıca Komisyon, aynı meseleyi Liebig davasında da ele almıştır. Komisyon bu davadaki 15 Temmuz 1976 tarihli kararında, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını (başvurucu anayasa şikayetinde bulunmamıştı), Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili kararlarına bakarak reddetmişti (bk. Decisions and Reports, no. 5, s. 65 ve 67).
Son olarak, 13 Mayıs 1987de, Hükümet tarafından Mahkemeye sunulan Anayasa Mahkemesinin 26 Mart 1987 tarihli kararı da, Hükümetin savunmasını desteklememektedir; çünkü bu karar, ilgili kişilerin "suçluluğunun çok hafif" olması nedeniyle bir şahsi davanın düşmesi hakkında olup, bu kişilerin yargılama giderlerini ve şikayetçilerin gerekli ücret ve masraflarını ödemelerine hükmedilmiştir (bk. yukarıda parag. 22). O halde bu karar, mevcut davadaki durumdan açıkça farklı olup, daha çok Mahkemenin Minelli davasında (bk. 25.03.1983 tarihli Minelli kararı) incelediği duruma benzemektedir.
C. Sonuç
33. Kısacası, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı temelsizdir.
II. Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlali iddiası
34. Englertin iddiasına göre, Heilbornn Bölge Mahkemesinin 13 Eylül 1982 tarihli kararında açıkça bir suçluluk tespitine yer verilmekte olup, bu da "örtülü bir mahkumiyet" sayılır.
Hükümetin savunmasına göre ise, kovuşturmanın (prosecution) sona erdirilmesi kararı, gereksiz bir şekilde yargılamada (proceedins) bulunmamak için verilmiştir; bu durumda, hakkında "bir suç isnadı" bulunan bir kimse yoktur; böylece Sözleşmenin 6(2). fıkrasının uygulanabilirliği için gerekli temel şart, mevcut değildir. Ayrıca, söz konusu karar, yarattığı etki bakımından bir cezayla eşdeğerde bir ceza veya tedbir değildir. Bu karar için gösterilen gerekçede, sanığın suçluluğuna dair her hangi bir değerlendirme yapılmamıştır; Bölge Mahkemesi, yargılamanın vardığı aşamayı dikkate alarak, söz konusu iki mesele hakkında adil bir karara ulaşabilmek amacıyla, bir "şüphe durumu"nu belirtmektedir. Dahası, Bölge Mahkemesi başvurucunun talebini, kendisinin başlangıçtaki tutumunun, kovuşturulmasına ve tutuklanmasına yol açtığı gerekçesiyle reddetmiştir; Englertin şikayet ettiği cezanın "özerk bir anlamı" bulunmayıp, genel bağlamında anlaşılmalıdır. Bunun dışında Sözleşme, bir kovuşturma düşürüldüğünde, hakkında "suç isnadı"nda bulunulmuş olan bir kimsenin uğramış olabileceği her türlü zararı karşılamakla Sözleşmeci Devletleri yükümlü kılmamaktadır. İtiraz konusu kararın bağlayıcı ve kesin olan hüküm fıkraları Sözleşmeye uygun ise, kararı destekleyen gerekçesi nedeniyle Sözleşmeye aykırı olamaz.
Komisyon, başvurucu gibi, Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlal edildiğini, çünkü şikayet konusu gerekçenin, sırf bir "şüphe durumu"nu belirttiği şekilde anlaşılamayacağını kabul etmiştir.
35. 13 Eylül 1982de Heilbronn Bölge Mahkemesi, Englertin diğer suçlardan çekmekte olduğu cezalar ile karşılaştırıldığında, kendisine bu suçtan verilebilecek cezanın önemsiz olduğu gerekçisiyle, aleyhindeki yargılamanın durmasına karar vermiştir (bk. yukarıda parag. 17 ve 19; Ceza Usul Kanunu 154(2)). Aynı kararda ayrıca, Ceza Usul Kanununun 464 ve 467(1). fıkrası ile Ceza Yargılamasında Tazminat Hakkındaki Kanunun 5(2). fıkrası ile 8. maddesi gereğince, ücretler ve masraflar ile başvurucunun tutukluluk tazminatı talebi de çözülmüştür (bk. yukarıda parag. 17, 20 ve 21). Masrafların dağılımı ve tazminat konuları, yargılamanın durması kararının (bk. yukarıda parag. 20-21; Ceza Usul Kanunu 464 ve Ceza Yargılamasında Tazminat Hakkındaki Yasa, md. 8) zorunlu ve bütünleyici sonuçlarıdır (bk. ayrıca, ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, yukarıda geçen Minelli kararı, parag. 30). Kararın hüküm fıkraları, bunu açıkça teyit etmektedir; çünkü, yargılamanın durmasına dair ilk hüküm fıkrasının ardından, başvurucunun kendi gerekli ücret ve masraflarının da içinde bulunduğu yargılama giderleri ile tutukluluk tazminatı talebi konusundaki diğer iki hüküm fıkrası yer almaktadır. Bu nedenle başvurucu kural olarak, tartışma konusu karar bakımından Sözleşmenin 6(2). fıkrasına dayanabilir.
36. Ancak Mahkeme, Komisyon ve Hükümet gibi, Sözleşmenin ne 6(2). fıkrasının ve ne de diğer her hangi bir hükmünün, hakkında "suç isnadı bulunan" bir kimseye, aleyhindeki yargılamanın durdurması halinde, masraflarının geri ödenmesi hakkı veya hukuka uygun olan tutukluluğu için tazminat hakkı vermediğine işaret etmektedir. Bu nedenle, Englertin şikayetçi olduğu bu iki red hükmü, kendiliğinden masumiyet karinesine aykırı düşmemektedir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, yukarıda geçen Minelli kararı, parag. 34-35). Dahası başvurucunun avukatı, müvekkilinin Bölge Mahkemesinin kararına değil, fakat sadece kararın gerekçesine karşı çıktığını söylemiştir.
37. Bununla birlikte, bir yargılamanın sona ermesinin ardından, sanığın gerekli masraf ve ücretleri ile tutukluluk için tazminat talebini reddeden bir kararın hüküm fıkralarının ayrılmaz nitelikteki gerekçesinde (bk. Minelli kararı, parag. 38), sanığın suçluluğu hukuka göre kanıtlanmadan ve özellikle savunma haklarını kullanma imkanı vermeden, özü itibarıyla kendisinin suçluluğu belirleniyorsa, bu durumda Sözleşmenin 6(2). fıkrası bir sorun doğabilir (bk. aynı karar, parag. 37).
38. Englertin şikayetçi olduğu çifte red, Ceza Usul Kanununun 467(4). fıkrası ile Ceza Yargılamasında Tazminat Hakkındaki Yasanın 5(2). fıkrasına dayanmaktadır (bk. yukarıda parag. 20-21). Bu yasa hükümleri, bir ceza davasının düşmesi halinde, Hazinenin, sanığın gerekli ücret ve masraflarını karşılaması (aynı kanun md. 467(1)) ile tutukluluk tazminatı ödemesi (aynı yasa, md. 2) şeklindeki Alman hukuku kurallarına istisnalar getirmektedir. Mesele üzerinde hakkaniyet esasına göre karar veren ve belirli bir ölçüde takdir yetkisine sahip olan yetkili mahkemelerin, bu istisna hükümlerini uygulamaları, başka şeylerin yanında, bir yargılamanın kapanacağı zamanki durumunu, sanığın tutumunu ve üzerindeki şüphenin ağırlığını dikkate almak zorunda oldukları anlamına gelmektedir.
39. Heilbronn Bölge Mahkemesi, Englertin gerekli ücret ve masraflarının Hazine tarafından ödenmesini reddetmiştir. Englertin avukatı, müvekkilinin kendi masraflarını karşılamak istediğini belirtmiştir. Dahası, Bölge Mahkemesi, "davanın bütün koşulları göz önünde tutulduğunda, bunlara (kendisinin katlanması)nın adil olacağını" ve "aynı gerekçelerin, tutuklulukta geçen süre bakımından tazminat talebinin reddedilmesini de haklı kıldığı"nı söylemiştir (bk. yukarıda parag. 17). Bu bağlamda Bölge Mahkemesine göre, "yargılamanın bu aşamasına kadar, ... masumiyet karinesini çürüten şartlar o denli ağırdır ki, beraat kararı yerine mahkumiyet kararı verilmesi ihtimali çok daha fazladır". Son olarak "sanık kendi eylemleriyle, tehditle para alma suçu işlediğine dair kuvvetli kuşkunun doğmasına sebep olmuştur" (aynı yer).
Bölge Mahkemesi, vereceği karar bakımından söylemesi gerektiği için söyledi bu sözlerle, kendi davranışlarıyla kendi aleyhine ceza davasına sebep olan Englert hakkında, kuvvetli şüphelerin hala mevcut olduğunu belirttiği anlamına gelmektedir. Kullanılan terimler muğlak ve tatmin edici olmaktan uzak bulunsa bile, Bölge Mahkemesi esas itibarıyla, sanığın "suç işlediğine dair" "makul kuşkunun varlığını kaydetmekle yetinmiştir (Sözleşme md. 5(1)(c)). Söz konusu karar, mevcut delillere göre bir "şüphe durumu"nu anlatmış olup, suçluluğun tespitini içermemektedir. Bu noktada bu karar, Mahkemenin Minelli davasında incelediği kararlardan (bk. yukarıda geçen Minelli kararı, parag. 12-14 ve 16) ve ayrıca Federal Anayasa Mahkemesinin 26 Mart 1987 tarihinde bozduğu kararlardan (bk. yukarıda parag. 22) farklıdır.
40. Dahası, Englertin gerekli ücret ve masraflarının geri ödenmemesine ve tutukluluk tazminatı talebinin reddine hükmedilmesi, bir ceza ile eşdeğerde bir ceza veya tedbir anlamına gelmez. Bu noktada bu karar, Minelli davasından ve ayrıca Federal Anayasa Mahkemesi tarafından 26 Mart 1987 tarihinde karar verilen davalardan (bk. yukarıda parag. 22) çok açık bir şekilde farklıdır. İsviçre mahkemeleri, Minellinin yargılama ücret ve masraflarına katlanmasına ve şahsi davacıların giderlerini ödemesine karar vermişler (bk. Minelli kararı, aynı yer) ve böylece kendisini suçlu görmüşlerdi; Englert ise, yargılama giderlerine değil, fakat sadece kendi ücret ve masraflarına katlanmak zorunda kalmış ve kendisine tutukluluk tazminatı ödenmemesine hükmedilmiştir. Yetkili mahkeme, hakkaniyet esasına dayanarak ve başka şeylerin yanında, sanık hakkında varolduğu görülen kuvvetli şüpheleri göz önünde tutarak hareket etmekle, kendisine bir ceza vermemiş, fakat sadece söz konusu ücretler ve masraflara ve hazineden ödenecek bir tazminata karar vermeyi reddetmiştir. Ayrıca, Mahkemenin daha önce işaret ettiği gibi Sözleşme, özellikle de 6(2). fıkrası, Sözleşmeci Devletlere, kovuşturma durdurulduğu zaman, hakkında suç isnadı bulunan" bir kimsenin uğrayacağı bir zararı karşılama yükümlülüğü yüklememektedir.
41. Sonuç olarak, Heilbronn Bölge Mahkemesinin 13 Eylül 1982 tarihli kararı, Sözleşmenin 6(2). fıkrasında güvence altına alınan masumiyet karine aykırı düşmemektedir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. Oybirliğiyle, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine;
2. Bire karşı altı oyla, Sözleşmenin 6(2). fıkrasının ihlal edilmediğine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy