(AİHS m. 6, 26)
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
8. 1941 doğumlu bir Danimarka vatandaşı olan başvurucu Bay Mogens Hauschidt, halen İsviçrede oturmaktadır.
Başvurucu 1974 yılında, külçe altın satışı yapan ve ayrıca finans hizmetleri veren, kısaca SCE olarak geçecek olan İskandinavya Menkul Alım Satım PLC adlı bir şirket kurmuştur. SCE, İsveç ve Norveçteki bağlantılı şirketleriyle birlikte, İskandinavyanın en büyük külçe altın satıcısı haline gelmiştir. Başvurucu, şirketin genel müdürü olarak atanmıştır.
9. Yıllar içinde ve 1979 yılının sonuna kadar, SCE ile Danimarka Merkez Bankası, Hazine Genel Müdürlüğü ve Ticaret Bakanlığı arasında sorunlar baş göstermiştir. Bu kurumlar, SCE ve yurtdışındaki bağlantılı şirketlerdeki para giriş ve çıkışından kaygı duymaya başlamışlardır.
A. Başvurucu hakkındaki ceza davası
1. İlk soruşturma aşaması
10. Hazine Genel Müdürlüğü 30 Ocak 1980de polise, başvurucunun ve SCEnin faaliyetlerinin vergi yasalarına ve Ceza Kanununa aykırı göründüğünü bildiren bir şikayette bulunmuştur.
Polis, mahkemeden müzekkere aldıktan sonra, 31 Ocak 1980de başvurucuyu gözaltına almış, şirket merkezindeki bütün belgelere el koymuş ve işyerini kapatmıştır.
11. Başvurucu ertesi gün, Kopenhag İl Mahkemesi önüne çıkarılmış ve dolandırıcılık (fraud) ve vergi kaçakçılığı (tax evasion) suçlarıyla suçlanmıştır. Bu mahkeme başvurucunun yetmiş iki saat daha gözaltında tutulmasına karar vermiştir. Bu karara itiraz edilmemiştir.
İl Mahkemesi 2 Şubat 1980de, iddia ve savunma taraflarını dinledikten sonra, suçlamaların temelsiz olmadığına, başvurucunun Usul Kanununun 762 maddesine ve 770(3). fıkrasına göre (bk. aşağıda parag. 33 ve 36) tutuklanmasına ve tek başına tutulmasına (solitary confinement) karar vermiştir.
Bay Hauschildt, 27 Nisan 1981de İl Mahkemesi önünde yargılamaya başlayıncaya kadar, ard arda verilen kararlarla tutuklu tutulmuş, bu kararlardan bir kaçını yargıç Claus Larsen vermiştir. Başvurucu, ayrıca bu sürenin bir kısmını (31 Ocaktan 27 Ağustos 1980e kadar) tek başına geçirmiştir.
12. Polis ilk soruşturma aşamasında daha başka belgelere ve mallara da el koymuştur. Öte yandan Birleşik Krallıkta, Hollandada, Belçikada, İsviçrede, Liechtensteinda ve Amerika Birleşik Devletleri'nde de araştırmalar sürdürülmüştür. İl Mahkemesi yargıcı birçok kez, 20 Nisan 1959 tarihli Cezai Konularda Karşılıklı Yardım hakkında Avrupa Sözleşmesi gereğince, bazı belgelerin korunması için ve başka konularda diğer bazı Avrupa ülkeleriyle işbirliği yapılmasının istenmesine karar vermiştir (bk. aşağıda parag. 22).
4 Şubat 1981de, Bay Hauschildte 86 sayfayı bulan iddianame tebliğ edilmiştir. Başvurucu, sekiz olaydan yaklaşık 45 milyon Danimarka Kronunu kapsayan dolandırma ve zimmete geçirme suçlarıyla suçlanmıştır.
2. İlk derece yargılaması
13. İlk derece yargılaması 27 Nisan 1981de, meslekten yargıç (professional judge) olan Yargıç Larsen ve iki meslekten olmayan yargıçtan (lay judge) oluşan İl Mahkemesinde başlamıştır. Başvurucunun dediğine göre, duruşma başlamadan önce mahkeme başkanından şikayetçi olmuştur; fakat bu konuda resmi bir talepte bulunmamıştır. Yargılama sırasında avukatları başvurucuya, Yasanın 60(2). fıkrasının yargılama başlamadan önce verdiği kararlar nedeniyle yargıcın reddedilmesini engellediğini (bk. aşağıda parag. 20-22 ve 28) söylemişlerdir.
14. İl Mahkemesindeki duruşmada yapılan 130 oturum sırasında, başvurucu dışında 150 kadar tanık dinlenmiş ve çok sayıda belge okunmuştur. Ayrıca bilirkişilerin (appointed experts), özellikle maliyecilerin görüşleri dinlenmiştir. Bu mahkeme ayrıca, başvurucunun tutukluluğu ve tek başına tutulması, istinabe yazılarının gönderilmesi ve diğer usul konularıyla ilgili çok sayıda ara karar vermiştir (bk. aşağıda parag. 24).
15. Yargıç Larsenin başkanlığındaki İl Mahkemesi, 1 Kasım 1982de hüküm vermiştir. Bu mahkeme Bay Hauschildti olayların hepsinde suçlu bulmuş ve kendisine yedi yıl hapis cezası vermiştir.
3. Üst yargılama
16. Başvurucu, Doğu Danimarka Yüksek Mahkemesine üst başvuruda bulunmuştur. Bu mahkeme heyeti, üç meslekten yargıç üç de meslekten olmayan yargıçtan oluşmakta, mahkemenin yargı yetkisi hem hukuki ve hem de maddi noktaları kapsamakta ve yeni baştan yargılama (trial de novo) yapabilmektedir.
Üst yargılama duruşması 15 Ağustos 1983te başlamıştır. Üst yargılama duruşması başlamadan önce başvurucu, mahkeme başkanına heyetteki yargıçlardan birini, haberleşmesine ve mallarına el konulmasıyla ilgili İl Mahkemesinin kararına katıldığı gerekçesiyle reddettiğini belirtmiştir. Ancak avukatı, Yasanın 60(2). fıkrası nedeniyle bu noktayı savunmak istememiş, Bay Hauschildt de red talebini geri almıştır.
17. Yüksek Mahkeme 2 Mart 1984te, başvurucuyu altı olayda suçlu bulmuş ve beş yıl hapis cezası vermiştir. Dolandırıcılığın büyük boyutlarda olması, ağırlaştırıcı bir sebep olarak kabul edilmiştir. Öte yandan bu mahkeme, başvurucunun 31 Ocak 1980 tarihinden bu yana tutuklu bulunduğunu dikkate almış ve bu tutukluluğun, hapislikten daha sert olduğunu kabul etmiştir. Bay Hauschildt aynı gün salıverilmiştir.
18. Başvurucunun daha sonra Temyiz Mahkemesine (Supreme Court) başvurmak için izin talebi, 4 Mayıs 1984te Adalet Bakanlığı tarafından reddedilmiştir.
B. Bay Hauschildtin tutukluluğu ve diğer usul meseleleri
1. İlk soruşturma aşamasında
19. Daha önce de söylendiği gibi (bk. yukarıda parag. 11), İl Mahkemesi yargıcı 2 Şubat 1980de, başvurucunun tek başına tutuklu olarak tutulmasına karar vermiştir. Bu yargıcın görüşüne göre, başvurucunun serbest bırakılacak olması halinde kaçacağı veya soruşturmayı engelleyeceğine kanaat getirmek için sebepler vardır (Yasa, md. 762(1) 1 ve 3. fıkraları ve md. 770(3)) (bk. aşağıda parag. 33 ve 36). Tutukluluğu haklı göstermek için aşağıdaki unsurlar sıralanmıştır:
(1) başvurucunun 1976ya kadar Danimarka dışında yaşamış olması ve gözaltına alınacağı sırada İsveçe gitmeyi planlıyor olması;
(2) yurtdışında ekonomik varlığının bulunması;
(3) davanın önemli olması;
(4) Danimarkada ve yurt dışındaki kişileri etkilemek suretiyle soruşturmayı engelleme riski bulunması.
20. Başvurucunun tutukluluğunun devamı, Yasanın 767. maddesi gereğince en fazla dört hafta arayla, düzenli olarak mahkemenin denetimine tabi tutulmuştur. 2 Şubat 1980de Yargıç Rasmussen tarafından verilen tutuklama kararında belirtilen unsurlar, başvurucunun 10 Nisan 1980 tarihine kadarki tutukluluğu için de dayanak oluşturmuştur.
Başvurucunun olayında daha sonra dava mahkemesi başkanlığı yapacak olan İl Mahkemesi yargıcı Larsen (bk. yukarıda parag. 13), 10 Nisan 1980de başvurucunun tutukluluğunun devamına karar verirken, Yasanın 762(1). fıkrasının ikinci bendindeki yeni suçlar işleme tehlikesine de (bk. aşağıda parag. 33) dayanmıştır. Bu karara yol açan sebep, başvurucunun tutukluyken eşiyle gizlice haberleşmesi ve ondan bazı banka hesaplarından para çekmesini ve bazı şahsi eşyalarıyla birlikte götürmesini istemesidir. Daha sonra 30 Nisan'da aynı yargıç, başvurucunun eşinin de tutuklanmasına ve başvurucu tarafından yazılan bir mektubun gönderilmemesine karar vermiştir.
Yüksek Mahkeme 5 Şubat 1980de, tutukluluğun devamına dair bir karar hakkında üst başvuru nedeniyle karar verirken, bunlara ilaveten, Yasanın 762(2). fıkrasına (bk. aşağıda parag. 33) da dayanmıştır; çünkü bu mahkemeye göre, bu sırada polis tarafından yürütülen soruşturma, zarar gören kişilerin muhtemel kayıplarının yaklaşık 19,5 milyon Danimarka Kronunu bulduğunu göstermektedir. Yargıç Larsen, 24 Eylül'den itibaren ilaveten bu fıkradaki sebebe dayanmıştır.
Başvurucunun tutukluluğu, 17 Ağustos 1982 tarihine kadar Yasanın 762. maddesinin (1). fıkrasının üçüncü bendine ve (2). fıkrasına dayandırılmış, bu tarihten sonra ise artık (1). fıkranın üçücü bendine dayandırılmamıştır.
21. Başvurucunun gözaltına alındığı 31 Ocak 1980 tarihinden, yargılamanın başladığı 27 Nisan 1981 tarihine kadar, polisin yaptığı soruşturmalar ve başvurucunun tutukluluğunun sürmesi, sadece meslekten yargıcın bulunduğu oturumlarda İl Mahkemesi tarafından kararlar verilmesini gerektirmiştir. Bu dönemde olayla ilgili yaklaşık 40 oturum yapılmıştır; bunlardan yirmisi tutuklulukla ve 31 Ocaktan 27 Ağustos 1980e kadar olanlar ayrıca tek başına tutmayla ilgilidir. Bu kararlardan on beş tanesi, Yargıç Larsen tarafından verilmiştir (10 Nisan, 30 Nisan, 28 Mayıs, 25 Haziran, 20 Ağustos, 27 Ağustos, 24 Eylül, 15 Ekim, 12 Kasım, 3 Aralık ve 10 Aralık 1980 ile 4 Şubat, 25 Şubat , 11 Mart ve 8 Nisan 1981). Yargıç Larsen, bunlardan beşinde başvurucunun tek başına tutulması kararını uzatmıştır (10 Nisan, 30 Nisan, 28 Mayıs, 25 Haziran ve 20 Ağustos 1980). Fakat Yargıç 27 Ağustos 1980de, tek başına tutmayı sona erdirmiştir.
22. İl Mahkemesi yine bu dönemde, polisin talebi üzerine üç kez (5 Mart, 16 Haziran ve 13 Ağustos) belgelerin korunması ve başka konularda diğer ülkelerle işbirliği yapılmasının istenmesine karar vermiştir (bk. yukarıda parag. 12). Bu kararlardan ikisi (16 Haziran ve 13 Ağustos 1980) Yargıç Larsen tarafından verilmiştir.
İl Mahkemesi yargıcından ayrıca, başvurucunun mallarına ve belgelerine el konulması, kendisinin basınla irtibatı, polis raporlarını görmesi, cezaevine ziyaretler, müdafi ücretinin ödenmesi ve haberleşme gibi bazı usul konularında kararlar vermesi de istenmiştir. Yargıç Larsen, 30 Nisan 1980de başvurucunun eşinin tutuklanmasının dışında, 28 Mayıs 1980de de başvurucunun başka bazı mektuplarının gönderilmemesi, 12 Kasım 1980de başvurucuya ait olduğu iddia edilen belirli bir miktar paraya el konulması, 4 Şubat 1981de müdafiinin değişmesi ve son olarak 11 Mart 1981de başvurucunun polisteki dosyaların bir kısmını görmesi hakkında kararlar vermiştir. Bu kararlar, savcının talebi üzerine veya müdafiinin talebi üzerine verilmiştir.
23. Bay Hauschildt, İl Mahkemesi tarafından verilmiş çeşitli kararları üst başvuru yoluyla, üç meslekten yargıçla toplanan Yüksek Mahkeme önüne getirmiştir. Bu başvurulardan beşinde Yüksek Mahkemeden, başvurucunun tutukluluğunun devamını incelemesi istenmiştir. Bu kararlara toplam on üç değişik yargıç katılmıştır; bunlardan hiçbiri, daha sonra verilen mahkumiyet kararına karşı üst yargılamaya katılmamıştır. Aynı şey, diğer usul konularında üst başvuruları gören altı yargıç için de geçerlidir.
2. İlk derece yargılaması sırasında
24. Bay Hauschildtin 27 Nisan 1981den 1 Kasım 1982ye kadar süren yargılaması sırasında (bk. yukarıda parag. 13-15) Yargıç Larsenin başkanlığında ve diğer iki meslekten olmayan yargıçla toplanan İl Mahkemesinin de, birkaç usul meselesi hakkında karar vermesi gerekmiştir. Bu mahkeme özellikle, Yasanın 762(1) ve (2). fıkralarına dayanarak, yirmi üç kez başvurucunun tutukluluğunun devamına karar vermiştir. İkisi hariç, bu kararların tümünü Yargıç Larsen vermiş ve dört keresinde iki meslekten olmayan yargıç kendisine katılmışlardır. Ayrıca başvurucu, 2 Temmuz'dan 7 Ekim 1981e kadar, savcılığın talebi üzerine tek başına tutulmuştur. Bu konudaki ilk karar başka bir yargıç tarafından verilmiş olmasına rağmen, Yargıç Larsen tek başına tutmayı iki kez uzatmıştır. Yargıç Larsen ayrıca, başka ülkelerle işbirliği istenmesi için beş kez izin vermiştir.
25. Başvurucu, bu konulardaki değişik kararlara karşı Üst Mahkemeye on dokuz başvuruda bulunmuştur. Yüksek Mahkeme on iki keresinde, İl Mahkemesinin tutuklulukla ilgili kararını onaylamıştır. Bu kararlara toplam on dört yargıç katılmış, fakat bunlardan hiçbiri daha sonra başvurucunun mahkumiyetine karşı yapılan üst yargılamada bulunmamışlardır. Başvurucunun diğer üst başvuruları, müdafii atanması, başka tanıkların dinlenmesi, arama müzekkereleri, tek başına tutulma ve müdafiinin seyahat masraflarıyla ilgilidir. Bu kararlarda on iki farklı yargıç yer almıştır. 14 Temmuz 1981de, başvurucunun tek başına tutulması kararını onaylayan Yüksek Mahkemenin üç yargıcından biri, başvurucunun hükme karşı yaptığı üst başvuru yargılamasının duruşmasında bulunmuştur.
3. Üst yargılama sırasında
26. Başvurucu, Danimarka hukukuna göre üst yargılama süresince de tutuklu kabul edilmiştir (bk. yukarıda parag. 16-17). Bu nedenle Yüksek Mahkeme, en azından her dört haftada bir tutukluluğu denetlemiştir. Tutukluluğun devamına dair on dokuz karardan on tanesi duruşma açılmadan önce, geri kalan dokuz tanesi duruşmalar sırasında verilmiştir. Birkaç istisna dışında, tutuklulukla ilgili bütün kararlar üst yargılamada yer alan aynı yargıçlar tarafından verilmiştir. 15 Ağustos 1983 ile 2 Mart 1984 tarihleri arasında yapılan duruşmalara, meslekten yargıçlara üç de meslekten olmayan yargıç katılmıştır.
Yüksek Mahkemenin yukarıda sözü edilen kararları, Yasanın 762(1). fıkrasının 1. bendine ve 762(2). fıkrasına dayandırılmıştır (bk. aşağıda parag. 33). Bu mahkeme, isnad edilen suçların ağırlığına, başvurucunun yurt dışında yaşamış olmasına ve halen yurtdışında önemli miktarda ekonomik varlığının bulunmasına özel bir ağırlık vermiştir.
27. Başvurucu, tutukluluğunun devamı meselesini Temyiz Mahkemesi önüne getirmek için Adalet Bakanlığından iki kez izin almıştır. Temyiz Mahkemesi 26 Ocak 1983te, tutukluluğun ayrıca Yasanın 762(1). fıkrasının 2. bendine (bk. aşağıda parag. 33) de dayandırılması gerektiğini kabul ederek, Yüksek Mahkemenin kararını onaylamıştır. Bu mahkemeye göre aslında, başvurucunun İl Mahkemesi tarafından mahkum edildiği bazı suçlar, başvurucu tutukluyken işlenmiştir. Temyiz Mahkemesi 9 Aralık 1983te, tutukluluğun devam etmesi, fakat bunun sadece Yasanın 762(1). fıkrasının 1 ve 2. bendlerine dayanması gerektiğini belirtmiştir (bk. aşağıda parag. 33). Temyiz Mahkemesi çoğunluğu, kamu düzeninin, artık başvurucunun Yasanın 762(2). fıkrasına göre tutulmasını gerektirmediği sonucuna varmıştır.
III. Konuyla ilgili iç hukuk
28. Yargıcın reddi, Yasanın 60-63. maddeleri arasında düzenlenmektedir:
Madde 60
"(1) Bir kimse aşağıdaki hallerde yargıçlık görevi yapamaz:
1. kendisi davanın tarafıysa veya davanın sonucundan kendisinin menfaati varsa veya bir ceza davasında suçun işlenmesinden bizzat kendisi zarar görmüşse;
2. bir hukuk davasında taraflardan biriyle, bir ceza davasında sanıkla altsoy veya üstsoy veya birinci derecedeki yeğenler dahil aynı soydan gelmek suretiyle kan veya evlilikle kurulan hısımlık bulunuyorsa veya taraflardan biriyle veya sanıkla eş, vasi, evlatlık ve bakıcı anne babalık ilişkisi bulunuyorsa;
3. bir hukuk davasında taraflardan birinin avukatıyla veya bunları temsil eden bir kimseyle, bir ceza davasında zarar gören tarafla veya onun temsilcisiyle veya savcıyla veya bir olayda görev almış bir polis memuruyla veya sanığın müdafiiyle evliyse;
4. bir davada tanık veya uzman (expert) olarak yer almışsa veya bir hukuk davasında taraflardan birinin avukatı veya başka bir şekilde temsilcisi sıfatıyla, bir ceza davasında polis memuru, savcı, müdafii veya zarar gören tarafın başka bir şekilde temsilcisi olarak hareket etmişse;
5. aynı davada alt derece mahkemesinde yargıçlık veya bir ceza davasında jüri üyeliği veya meslekten olmayan yargıçlık yapmışsa.
(2) Olayın şartları içinde, yargıcın davanın sonucundan özel bir menfaati bulunduğunu kabul etmek için bir sebep yoksa, o yargıcın daha önce aynı olayı resmi görevlerinden birini yerine getirirken ele almak zorunda kalmış olması (deal with), davaya bakmasını engellemez (disqualify)."
Madde 61
"Yukarıdaki maddede gösterilen hallerde, yargıç, tek yargıç olarak görev yapıyorsa, kendisinin vereceği bir kararla davadan çekilir (withdraw). Eğer yargıç, mahkemede diğer yargıçlarla birlikte heyet halinde görev yapıyorsa, yukarıdaki maddeye göre davaya bakamasına engel olan koşulları mahkemeye bildirir. Aynı şekilde, mahkemedeki diğer yargıçlar da, böyle bir halin farkına vardıkları anda, davaya bakamama sorununu gündeme getirme yetki ve görevine sahiptirler; bu durumda bu sorun hakkında, söz konusu yargıcın da katıldığı mahkeme tarafından karar verilir."
Madde 62
"(1) Taraflar, bir yargıcın 60. maddede belirtilen hallerde çekilmesini isteyebilecekleri gibi, tam olarak tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırabilecek başka hallerde de bir yargıcı reddedebilirler. Böyle bir durumda, hakkında red talebinde bulunulmamış olsa bile, tarafların kendisine tam olarak güven duymayacaklarından kaygılanan yargıcın kendisi de davadan çekilebilir. Davanın heyet halinde görüldüğü bir mahkemede yargıçlardan biri, yukarıdaki haller nedeniyle bir diğer yargıcın heyetten ayrılması gerekip gerekmediği sorununu ortaya atabilir.
(2) Bu maddeye göre ortaya çıkabilecek sorunlar hakkında, 60. maddede sıralanan hallerle ilgili olarak 61. maddede belirtildiği şekilde karar verilir."
Madde 63
"Bir yargıcın heyette yer alıp almaması sorunu, hukuk davalarında bir tarafça ileri sürülen diğer usul itirazları gibi, mümkün olduğu kadar duruşmanın başlamasından önce ileri sürülür. Bu sorun, taraflara görüş sunma fırsatı verilmeden karara bağlanır."
29. Hükümetin dediğine göre, başvurucunun davası Danimarka mahkemeleri önünde görüldüğü sırada, Yasanın 60(2). fıkrasıyla ilgili olarak Temyiz Mahkemesinin bir içtihadı bulunmuyordu. Ancak Temyiz Mahkemesi, 12 Mart 1987 tarihli bir kararında bir yargıcın, hakkında suç isnadı bulunan bir kimsenin tutuklanmasına karar vermiş olmasının, kendiliğinden bu yargıcın daha sonra yargılamaya katılamayacak ve karar veremeyecek sayılmasını gerektirmediğini belirtmiştir.
30. Danimarka Parlamentosu, Yasanın 762(2). fıkrasının uygulama alanını genişleten değişiklikle (bk. aşağıda parag. 35) bağlantılı olarak, 60. maddeyi de 10 Haziran 1987de değiştirmiştir. Bu maddenin değişik (2). fıkrasında şimdi şu hüküm yer almaktadır: "Bir yargıç, muhakemenin daha önceki bir aşamasında ilgili kişinin sadece Yasanın 762(2). fıkrasına göre tutuklanmasına karar vermiş ise, dava sanığın suçluluğunu kabul ettiği bir dava değilse, o davada yargıçlık görevi yapamaz."
Bu değişiklik 1 Temmuz 1987de yürürlüğe girmiştir.
31. Danimarkada soruşturma, bir yargıç tarafından değil, polisin yardımıyla savcılık tarafından yapılır. Soruşturma aşamasında polisin görevleri, Yasanın 742. ve 743. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu maddeler şöyledir:
Madde 742
"(1) Suçlar hakkında ihbarlar polise yapılır.
(2) Polis, bir ihbar aldığında veya suçu kendisi öğrendiğinde, kamu davasına konu bir suçun işlendiğine inanmak için makul sebepler bulunduğunda soruşturma başlatır."
Madde 743
"Soruşturmanın amacı, cezai sorumluluğun kanıtlanması veya ceza kanununa göre başka bir yaptırımın uygulanması için gerekli şartların bulunup bulunmadığını ortaya çıkarmak ve davayı yargılamaya hazırlamak olduğu gibi, davanın karara bağlanması için de kullanılabilecek bilgileri toplamaktır."
32. Yasanın 746. maddesi, bu konuda mahkemenin rolünü düzenlemektedir:
"Mahkeme, polis tarafından alınan soruşturma tedbirlerinin hukukiliğiyle ilgili uyuşmazlıkları olduğu gibi, şüphelinin veya müdafiinin daha başka soruşturma işlemlerinin yapılmasıyla ilgili talepleri dahil, şüphelinin ve müdafiinin haklarıyla ilgili uyuşmazlıkları da çözer. Bu konuda karar, talep üzerine mahkeme tarafından verilir."
33. Gözaltı ve tutuklama, Yasanın 760. ve 762. maddelerinde ele alınmıştır:
Madde 760
"(1) Gözaltına alanın bir kimse, gözaltı sebebi ortadan kalktığı anda salıverilir. Salıverilme zamanı, tutanakta gösterilir.
(2) Gözaltına alınan bir kimse, daha erken salıverilmediği taktirde, en geç 24 saat içinde yargıç önüne çıkarılır. Gözaltına alınma zamanı ile mahkeme önüne çıkarılma zamanı, mahkeme tutanağında belirtilir."
Madde 762
"(1) Bir şüphelinin, kanuna göre bir yıl altı ay veya daha uzun bir süre hapis cezasıyla sonuçlanabilecek kamu davasına konu bir suç işlediğine inanmak için haklı bir sebep varsa ve eğer,
1. şüphelinin durumuyla ilgili olarak edinilen bilgiye göre, kovuşturmadan veya hükmün infazından kurtulmaya çalıştığına inanmak için özel bir sebep varsa, veya
2. şüphelinin durumuyla ilgili olarak edinilen bilgiye göre, serbest bırakılacak olması halinde, yukarıda niteliği belirtilen tipte yeni bir suç işleyeceğinden kaygı duymak için özel bir sebep varsa, veya
3. olayın şartları içinde, şüphelinin özellikle delilleri ortadan kaldırmak veya başkalarını uyarmak veya etkilemek suretiyle, soruşturmayı engelleyeceğine inanmak için özel bir sebep varsa,
tutuklanabilir.
(2) Bir şüpheli ayrıca, kanuna göre altı yıl veya daha uzun bir süre hapis cezasıyla sonuçlanabilecek kamu davasına konu bir suç işlediğine dair hakkında özel olarak teyid edilmiş bir şüphe" (particularly confirmed suspicion) varsa ve olayın ağırlığıyla ilgili olarak edinilen bilgiye göre, kamu düzeni bakımından şüphelinin serbest bırakılmaması gerektiğine kanaat getirilmişse, tutuklanabilir.
(3) Suça karşılık para cezası veya hafif hapis cezası verilebilecek ise veya özgürlükten yoksun bırakma şüphelinin durumuyla, olayın önemiyle ve şüphelinin suçlu bulunması halinde ortaya çıkabilecek sonuçla orantısız bir müdahale oluşturacak olması halinde, tutuklama kararı verilmez. "
34. Yasanın 762. maddesinin 2. fıkrası, 1. fıkrada belirtilen koşullar bulunmasa bile uygulanır. Yasanın 762(2). fıkrası ilk olarak, ağır bir tecavüz olayından sonra, 1935 yılında eklenmiştir. Bu değişiklikle ilgili olarak Parlamento tutanaklarında (Rigsdagstidende, 1934-35 Part B, col. 2159) şöyle denilmiştir:
"Herkesin, sanığın suçlu olduğuna inanıyor ve bunun sonucu olarak sanığa karşı ağır ceza davasının açılmasını bekliyor olması halinde, insanların işlerinde veya sosyal yaşamlarında, sanığın hala ortalıkta serbestçe dolaştığını görmeleri ve buna tahammül etmek zorunda kalmaları, pek dayanılabilir bir durum değildir. Sanığın suçluluğu ve bunun sonuçları kesin bir hükümle ortaya konulmamış olsa bile, kanunun uygulanmasında ciddilikten ve tutarlılıktan yoksunluk izlenimi verebilir ki, bu da adalet kavramı üzerinde kafa karışıklığına yol açabilir."
35. 1987 yılında Yasanın 762(2). fıkrası, en az atmış gün hapis verilebilecek belirli şiddet suçlarında da uygulanabilirliğini kapsayacak şekilde değiştirilmiştir. Danimarka Adalet Bakanı, Politiken gazetesindeki bir eleştiri yazısına yanıt olarak, 30 Aralık 1986da şöyle yazmıştır:
"Bu Tasarının, masum kimselerin de hapsedilme ihtimaline yol açtığına dair sözlere karşılık bizim Tasarımızın, tutuklanmadan önce sanığın suç işlediğine dair özel olarak teyid edilmiş bir şüphenin bulunmasını bir şart olarak getirdiğini vurgulamak isterim. Bu hükmün uygulanabilmesi için, suçluluk hakkında çok yüksek derecede bir açıklık bulunması zorunlu olup, bu da masum kimselerin hapsedilmemelerini sağlayan önemli bir araçtır."
36. Tek başına tutma Yasanın 770(3). fıkrasında düzenlenmiş olup, o tarihte şöyleydi:
"Polisin başvurusu üzerine mahkeme, tutuklamanın amacının gerektirmesi halinde, tutulan kimsenin tamamen veya kısmen izole edilmesine karar verebilir."
Bu hüküm, 6 Haziran 1984te değiştirilmiştir.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
37. Bay Hauschildt, ilk kez 26 Ağustos 1980de Komisyona mektup göndermiştir. Başvurucu bu mektubunda ve 10486/83 başvuru numarasıyla kaydedilen daha sonraki mektuplarında, Sözleşmenin 3, 5, 6, 7 ve 10. maddesiyle Dördüncü Protokolün 1. maddesine dayanmıştır. Başvurucu, Sözleşmenin 6. maddesiyle ilgili olarak, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından makul bir sürede yargılanmadığını iddia etmiş, bu iddiasını desteklemek için, başka şeylerin yanında, İl Mahkemesi başkanının ve Yüksek Mahkeme yargıçlarının, yargılamadan önce ve yargılama sırasında kendisinin tutukluluğu ve diğer usul konularında birçok karar verdikten sonra kendisini mahkum etmiş ve üst başvurusunu incelemiş olmalarına işaret etmiştir.
38. Komisyon 9 Ekim 1986 tarihinde, başvuruyu sadece son şikayet bakımından kabuledilebilir bulmuş, diğer tüm yönlerden kabuledilemez bulmuştur.
Komisyon 16 Temmuz 1987 tarihli raporunda, yediye karşı dokuz oyla, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediği görüşünü benimsemiştir.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ
I. İç hukuk yollarının tüketilmediğine dair ilk itiraz
39. Hükümet, Komisyon önünde ileri sürdüğü fakat olumlu sonuç alamadığı, başvurucunun Sözleşmenin 26. maddesindeki iç hukuk yollarını tüketmediği için başvurunun kabuledilemez bulunması talebini, Mahkeme önünde de dile getirmiştir. Hükümet, bu ilk itirazını desteklemek için, Bay Hauschildtin kendisiyle ilgili davada birçok soruşturma tedbiri için karar (pre-trial decision) vermeleri nedeniyle tarafsızlıklarının bulunmadığından korktuğu Yargıç Larsen ile Yüksek Mahkeme yargıçlarını, Yasanın 60(2). fıkrası ve 62. maddesine göre reddedebileceğini; fakat hiçbir zaman bunu yapmadığını ileri sürmüştür.
40. Başvurucu, avukatlarının kendisine Yasanın böyle bir red davasına izin vermediğini söylediklerini belirterek, buna karşı çıkmıştır. Avukatların bu tavsiyesi, Yasanın 62. maddesinin 60(2). fıkrasıyla bağlantılı bir şekilde yorumuna ve buradan, bir yargıcın soruşturma tedbirlerine karar vermiş olması, yani dava yargıcı olmanın dışında resmi bir görevle hareket etmiş olması nedeniyle reddedilmesinin, ancak yargıcın "davanın sonucundan özel menfaati bulunması" (md. 60(2)) halinde olumlu sonuç verebileceği çıkarımına dayanmıştır. Oysa avukatın görüşüne göre mevcut olayda böyle bir sebep bulunmamaktadır.
Hükümet, Yasanın söz konusu maddelerinin bu şekilde yorumunu, "açıkça yanlış yorum" olarak nitelendirmiştir. Hükümetin yorumuna göre ise başvurucu, hem Yargıç Larseni ve hem de Yüksek Mahkeme yargıçlarını, bazı soruşturma tedbirleri için kararlar verme görevleri kendilerinin tam olarak tarafsızlıkları konusunda tereddüt uyandırdığı gerekçesiyle reddedebilirdi. Hükümet bu iddiayı desteklemek için, Temyiz Mahkemesinin 12 Mart 1987 tarihli bir kararına dayanmıştır. Temyiz Mahkemesi bu kararında, bir yargıcın ilk soruşturma aşamasında tutuklulukla ilgili kararlar vermiş olmasının, daha sonra yargılamada bulunmasını kendiliğinden (per se) engelleyici görülmemesi gerektiğini söylemiştir (bk. yukarıda parag. 29).
41. Söz konusu iç hukuk yolunun o sırada, yani bay Hauschildt hakkında yargılamanın başladığı 27 Nisan 1981de ve üst yargılama duruşmasının başladığı 15 Ağustos 1983te mevcut (available) ve etkili (effective) olduğuna Mahkemeyi ikna etmek, Hükümete düşen bir görevdir.
Mahkeme, Yasanın 60(2). fıkrası ile 62. maddesi hakkında savunma avukatının yorumunun, açıkça yanlış yorum olduğuna dair Hükümetin görüşünü paylaşmamaktadır.
Hükümet, müdafiin Yasayı yorumlarken kuşkuya düşmesine yol açmış olması gereken, daha önce verilmiş kararlar veya doktrin gibi belirli olguların varlığını iddia etmemiştir. Tam tersine Hükümet, yıllar boyunca hiçkimsenin, bir olayda soruşturma tedbirlerine karar vermiş olması nedeniyle bir dava yargıcını reddetmediğini kabul etmiştir. Bu durum, genel olarak sistemin ve en azından müdafi tarafından dayanılan yorumun kabul edildiğini göstermektedir. Temyiz Mahkemesinin 12 Mart 1987 tarihli kararı, mevcut davanın şartlarıyla ilgisi ne olursa olsun, bay Hauschildtin yargılanması sırasında varolan durumu değiştirmemektedir (bk. diğerleri arasında ve ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 28.06.1984 tarihli Campbell ve Fell kararı, parag. 61).
Dahası Yargıç Larsen ile Yüksek Mahkeme Başkanı, Bay Hauschildtin taşıdığı kuşku ve kaygıların farkında oldukları halde (bk. yukarıda parag. 13 ve 16), Yasanın 61. ve 62. maddelerinin ifade tarzına rağmen (bk. yukarıda parag. 28), kendiliklerinden inisiyatif kullanmalarının gerekli olduğunu düşünmemiş olmaları da önemlidir.
Bu koşullarda müdafiin o tarihte, soruşturma tedbirlerine karar vermiş olması nedeniyle bir yargıcı reddetmenin olumsuz sonuçlanmaya mahkum olduğuna inanması için makul sebepler bulunmaktadır.
42. Mahkeme, Hükümetin söz konusu tarihte Danimarka hukukunda, başvurucunun kullanması beklenebilecek etkili bir hukuk yolu bulunduğunu gösteremediği sonucuna varmaktadır.
II. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
43. Bay Hauschildt, Sözleşmenin 6(1). fıkrası anlamında "tarafsız bir yargı yeri" tarafından yargılanmadığını iddia etmiştir. Bu fıkranın ilgili bölümü şöyledir:
"Herkes, hakkındaki bir suç isnadının karara bağlanmasında, tarafsız bir yargı yeri tarafından adil olarak yargılanma hakkına sahiptir. "
Başvurucu, Danimarkada soruşturma sürecinde yargıca gözetim rolünün verildiği mevcut sisteme (bk. yukarıda parag. 32-33) prensip olarak karşı çıkmamakla birlikte, aynı yargıçtan tamamen önyargısız bir şekilde yargılama yapmasının beklenmesini eleştirmiştir. Başvurucu, böyle bir durumda bir yargıcın kişisel tarafgirlikle (bias) hareket edeceğini iddia etmemiş; fakat soruşturma aşamasında kendisinden vermesi istenen kararların niteliğinin, delillerin kuvvetini ve sanığın karakterini kanunen takdir etmesini gerektirdiğini ve bu suretle kaçınılmaz olarak delilleri ve daha sonraki yargılamada ortaya çıkacak meseleleri nasıl takdir edeceğini belli edeceğini savunmuştur. Başvurucuya göre bir sanık, kendisi hakkında hüküm verecek bir mahkemenin tarafsızlığına dair makul bir güven içinde yargılanma hakkına sahiptir. Başvurucuya göre makul bir gözlemci, böylesi bir gözetim fonksiyonu yerine getirmiş olan bir dava yargıcının, sanıkta kuşku ve kaygı yaratmaktan başka bir şey yapmayacağını kabul eder. Aynı gerekçe, kural olarak üst yargılama sırasında tutukluluk veya diğer usul konuları hakkında kararlar vermiş olan üst mahkeme yargıçları bakımından da geçerlidir.
Bay Hauschildt kendisiyle ilgili davada, her şeyden önce, İl Mahkemesi başkanı Yargıç Larsenin, özellikle soruşturma döneminde, tutuklulukla ve diğer usul konularında birçok karar verdiğine işaret etmiştir. Başvurucu, özellikle, Yasanın 762(2). fıkrasının uygulanışından (bk. yukarıda parag. 20 ve 33) söz etmiştir. Başvurucu, Yüksek Mahkeme yargıçları bakımından da, üst yargılama sırasındaki çifte rolleri (bk. yukarıda parag. 26) ve ayrıca bazıları için ilk derece yargılaması sırasındaki müdahaleleri (bk. yukarıda parag. 16 ve 25) nedeniyle, aynı itirazlarda bulunmuştur.
44. Hükümet ve Komisyon çoğunluğuna göre, bir dava yargıcının veya üst mahkeme yargıcının daha önce sanığın tutuklanmasına karar vermiş veya sanıkla ilgili çeşitli usul tedbirleri almış olması, yargıcın tarafsızlığını etkileyen sebepler olarak görülemez; mevcut olayda da, İl Mahkemesinin veya Yüksek Mahkemenin tarafsızlığından kuşkuya düşürecek başka bir sebep de bulunmamaktadır.
Öte yandan Komisyon azınlığı, olayın şartları göz önünde tutulduğunda, Bay Hauschildtin, Yargıç Larsenin İl Mahkemesi heyetinde mahkeme başkanı olarak yer almasından haklı olarak kuşku duyabileceği görüşündedir.
45. Mahkemenin görevi, ilgili hukuku ve uygulamayı soyut olarak denetlemek değil; fakat bunların Bay Hauschildte uygulanma tarzının ve etkilerinin, Sözleşmenin 6(1). fıkrasını ihlal edip etmediğini karara bağlamaktır.
46. Sözleşmenin 6(1). fıkrası bakımından tarafsızlığın varlığı, bir davada belirli bir yargıcın kişisel kanaatlerini belirleme çabası şeklindeki sübjektif test ile bir yargıcın tarafsızlığından haklı kuşku duyulmasına engel olan yeterli güvencelere sahip olup olmadığının belirlenmesi şeklindeki objektif teste göre saptanmalıdır (bk. diğer kararlar arasında, 26.10.1984 tarihli De Cubber kararı, parag. 24).
47. Sübjektif testle ilgili olarak, başvurucu Komisyon veya Mahkeme önünde, söz konusu yargıçların kişisel tarafgirlikle hareket ettiklerini iddia etmemiştir. Her halükarda, aksine kanıt bulunmadıkça, bir yargıcın kişisel tarafsızlığının bulunduğu varsayılmalıdır; mevcut olayda da böyle bir kanıt yoktur.
O halde geriye, objektif testin uygulanması kalmaktadır.
48. Objektif test bakımından ise, yargıcın kişisel tutumundan farklı olarak, kendisinin tarafsızlığı hakkında kuşku uyandıracak belirli olguların bulunup bulunmadığı tespit edilmelidir. Bu noktada, görünüşler bile önemli olabilir. Tehlikede olan şey, demokratik bir toplumda mahkemelerin halka ve her şeyden önce bir ceza davası söz konusu olduğunda sanığa vermek zorunda oldukları güven duygusudur. Bu nedenle, hakkında tarafsız olmadığından kaygı duymak için haklı bir sebep bulunan bir yargıç, davadan çekilmelidir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, yukarıda geçen De Cubber kararı, parag. 26).
Bu durum, belirli bir davada, bir yargıcın tarafsız olmadığından kaygılanmak için haklı bir sebebin bulunup bulunmadığına karar verirken, sanığın bakış açısının önemli olduğunu, fakat belirleyici olmadığını ima etmektedir (bk. 01.10.1982 tarihli Piersack kararı, parag. 31). Belirleyici olan şey, bu kaygının objektif olarak haklı görülüp görülemeyeceğidir.
49. Mevcut davada, tarafsızlık bulunmadığına dair kaygı, dava mahkemesine başkanlık yapan İl Mahkemesi yargıcının ve üst mahkemenin kararına katılmış olan Yüksek Mahkeme yargıçlarının, olayı daha önceki bir aşamada ele almış olmalarına ve soruşturma döneminde başvurucu hakkında çeşitli kararlar vermiş olmalarına (bk. yukarıda parag. 20-22 ve 26) dayandırılmıştır.
Bu tür durumlar, sanığın, yargıcın tarafsızlığından kuşku duymasına sebep olabilir; bu kuşkular anlaşılabilir niteliktedir; fakat yine de bunlar, objektif açıdan haklı görülmek zorunda değildir. Haklı görülüp görülmeyecekleri, her olayın kendi şartlarına bağlıdır.
50. Yasanın 742. ve 743. maddelerinden de anlaşılacağı gibi (bk. yukarıda parag. 31), Danimarkada hazırlık soruşturması (investigation) ve ilk soruşturma (prosecution), münhasıran polisin ve savcılığın yetkisindedir. Soruşturma aşamasıyla ilgili olan ve kullanılması nedeniyle sanıkta tarafsızlığın bulunmadığı kaygısını uyandıran yargıcın yetkileri, davayı yargılamaya hazırlamakla veya sanığın yargılanmasının gerekip gerekmediğine karar vermekle görevli olmayan, bağımsız bir yargıcın yetkileridir (md. 746, 760, 762 ve 770) (bk. yukarıda parag. 32, 33 ve 36). Aslında bu, başvurucunun tutukluluğunun devamı ve tecrit halinde tutulmasıyla ilgili olan kararlar dahil, başvurucu tarafından söz edilen kararlar bakımından doğrudur. Bu kararların hepsi, polisin talebi üzerine verilmiş olup, bu taleplere ancak, başvurucu tarafından avukatının yardımıyla itiraz edilebilirdi (bk. yukarıda parag. 23 ve 24). Bu konulardaki duruşmalar, kural olarak açıktır. Aslında bu olayda, davanın karara bağlanmasından önce yargıçların yerine getirdikleri görevlerin niteliği, Piersack ve De Cubber davaları (bk. yukarıda geçen kararlar) ile Ben Yaacoub (bk. 27.11.1987 tarihli Ben Yaacoub kararı, parag. 9) davasına konu olan görevlerin niteliğinden farklıdır.
Dahası, yargıcın bu tür soruşturma tedbirlerine karar verirken cevaplaması gereken sorular ile, nihai hükmü verirken cevaplaması gereken sorular aynı değildir. Yargıç, tutuklama hakkında bir karar verirken veya bir soruşturma tedbiri kararı verirken, polisin duyduğu şüphe sebeplerinin ilk bakışta bulunup bulunmadığını belirleyebilmek için, mevcut verileri kısaca değerlendirir; yargılamanın sonunda bir hüküm verirken ise, mahkemeye sunulmuş ve mahkeme önünde tartışılmış delillerin, sanığın suçlu olduğuna karar vermek için yeterli olup olmadığını değerlendirmek zorundadır. Şüphe ile suçluluğun tespiti, aynı şeyler olarak görülemez (bk. örneğin, 25.08.1987 tarihli Lutz kararı, parag. 62).
O halde Mahkemeye göre, bir dava yargıcının veya üst mahkeme yargıcının, Danimarkada olduğu gibi bir sistemde, tutuklamayla ilgili olanlar dahil, bir olayda soruşturma tedbiri kararları da vermiş olması, kendiliğinden o yargıcın tarafsızlığı konusundaki kaygıları haklı kılmaz.
51. Bununla birlikte, belirli bir olayın özel şartları, farklı bir sonuca varılmasını gerektirebilir. Mevcut olayda Mahkeme, Bay Hauschildtin tutukluluğunun devamı kararlarından dokuz tanesinde, Yargıç Larsenin özel olarak Yasanın 762(2). fıkrasına dayanmış olduğu (bk. yukarıda parag. 20) gerçeğine büyük önem atfetmektedir. Aynı şekilde, üst yargılamada kararın verilmesine katılacak olan yargıçlar, daha üst yargılama duruşmasının açılmasından önce başvurucunun tutukluluğunun devamına karar verirken, birkaç kez özel olarak aynı fıkraya dayanmışlardır (bk. yukarıda parag. 26-2).
52. Yasanın 762(2). fıkrasının uygulanması, yargıcın, başka şeylerin yanında, sanığın kendisine isnad edilen suçu veya suçları işlediğine dair "özel olarak teyid edilmiş şüphe" bulunduğuna kanaat getirmesini gerektirmektedir. Fıkradaki bu ifadenin, suçluluk meselesi üzerinde "çok yüksek bir açıklık" bulunduğuna yargıcın ikna olması anlamına geldiği şeklinde açıklanmıştır (bk. yukarıda parag. 34-35). Böylece, yargıcın bu maddeyi uygularken çözmesi gereken mesele ile yargılamada hüküm verirken çözeceği mesele arasındaki fark daralmaktadır.
Bu nedenle Mahkeme, bu olayın şartları içinde, söz konusu yargı yerlerinin tarafsızlığının kuşkuya açık olduğu ve başvurucunun bu konudaki kaygılarının objektif açıdan haklı görülebileceği görüşündedir.
53. Böylece Mahkeme, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
54. Sözleşmenin 50. maddesi şöyledir:
"Mahkeme, bir Sözleşmeci Tarafın resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın veya yapılan bir tasarrufun tamamen veya kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğunu tespit ederse ve bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku verilen kararın veya yapılan tasarrufun sonuçlarını ancak kısmen onarmaya imkan veriyorsa, Mahkeme gerekli gördüğü takdirde zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir."
Başvurucu, Mahkemenin Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmesi halinde, mahkumiyetinin bozulması ve üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması gerektiğini ileri sürmüştür. Ancak Sözleşme, Mahkemeyi, bir hükmün bozulmasını sağlama ve daha sonra sözü edilen konularda talimatlar vermekle yetkili kılmamıştır (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte 14.09.1987 tarihli Gillow kararı, parag. 9).
Başvurucu ayrıca, zararları için tazminat ile ücretler ve masraflarının geri ödenmesini istemiştir.
A. Zararlar
55. Bay Hauschildt, Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesinin, mahkumiyeti üzerinde kuşku doğuracağını ve bunun da 1,492 günlük tutukluğunun her bir gününün hukukiliği sorununu gündeme getireceğini ileri sürmüştür. Buna göre başvurucu, dava mahkemesi kendisini suçlu bulmasaydı, günlüğü 500/1,000 Danimarka Kronu üzerinde hesaplanacak bir miktara benzer bir miktar tazminat talep etmiştir.
Başvurucu ayrıca, 309 günü tecrit halinde geçirmesi nedeniyle sağlığının bozulduğunu, itibarının ciddi bir şekilde zarar gördüğünü ve uzun tutukluluk süresinin önemli miktarda gelir kaybına sebep olduğunu iddia etmiştir.
56. Hükümet, 10 Ekim 1988 ve 23 Ocak 1989 tarihli dilekçelerinde, ulusal düzeyde bir hukuk yolunun varlığına işaret etmiş, Yasanın 977(3). fıkrasına göre Bay Hauschildtin, delillerin gereği gibi takdir edilmediğine dair yüksek bir ihtimal bulunması halinde, Özel Revizyon Mahkemesinden davayı İl Mahkemesine göndermesini isteyebileceğini belirtmiştir.
Mahkeme bu noktada, mevcut kararda tespit edilen ihlalin (bk. yukarıda parag. 53), söz konusu mahkemelerin delilleri takdir etmeleriyle değil, kompozisyonlarıyla ile ilgili olduğunu kaydeder. Buna göre söz konusu iç hukuk yolu, ihlalin sonuçlarını Sözleşmenin 50. maddesi anlamında onarma imkanı vermemektedir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 14.09.1987 tarihli De Cubber kararı, parag. 21).
57. Mahkemenin, söz konusu yargıçları kişisel olarak tarafgir bulmadığı (bk. yukarıda parag. 47) hatırlanmalıdır. Bu kararda tespit edilen şey, olayın şartları içinde, ilgili yargı yerlerinin tarafsızlığının kuşkuya açık göründükleri ve başvurucunun bu konudaki kaygılarının objektif olarak haklı görülebileceğidir (bk. yukarıda parag. 52). Bu tespit, başvurucunun mahkumiyetinin temelsiz olmasını gerektirmez. Mahkeme, eğer Sözleşme ihlali meydana gelmemiş olsaydı, yargılama sonucunun ne olacağı konusunda bir spekülasyon yapamaz (bk. yukarıda geçen De Cubber kararı, parag. 23). Aslında başvurucu da, sonucun kendisi lehine olacağını iddia etmiş değildir; dahası, kişisel tarafgirliğin bulunmadığı da belirlendiğinden, Mahkemenin önünde böyle bir sonucu haklı kılabilecek herhangi bir şey yoktur.
Böylece Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia konusu zarar arasında bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığına dair Hükümetin ve Komisyonun görüşlerine katılmaktadır.
58. Bay Hauschildt ayrıca, bağımsız bir yargı yeri tarafından yargılanma fırsatını kaybetmiş olması nedeniyle manevi zarara uğramaktan ötürü tazimat talep etmiştir. Komisyon temsilcisi bu başlık altında, miktarı belirtmemekle birlikte, bir tazminat ödenmesini istemiştir.
Ancak Mahkeme, olayın şartları içinde, bizzat bu karardaki tespitinin, bu başlık altında yeterli bir adil karşılık oluşturduğu görüşündedir.
B. Ücretler ve masraflar
59. Komisyon temsilcisi, başvurucunun ücretler ve masraflar konusundaki talebinin lehinde tavır almış, fakat bir miktar belirtmemiştir. Hükümet, gerektiği taktirde, bir "cevap verme" (counterclaim) hakkını saklı tutmuştur.
Ancak Mahkeme, bu noktada bir karar verebilmesi için, önünde yeterli materyalin bulunduğunu kabul etmektedir.
1. Strasbourg dışındaki yargılama
60. Bay Hauschildt, aşağıdaki masraflarının geri ödenmesini istemiştir:
(a) Danimarkadaki soruşturma ve ilk derece yargılaması bakımından 3,061,960 Danimarka Kronu;
(b) Danimarkada devam etmekte olan iflas davaları bakımından 7,100,000 Danimarka Kronu; ve
(c) İsviçrede ve diğer Avrupa ülkelerinde, Hauschildt şirketinin iflasıyla bağlantılı olarak 1,700,000 İsviçre Frangı.
61. Mahkeme, bu talepleri kabul edememektedir.
(a) bendindeki talep, bu davada bir ihlal tespit edilmesinin başvurucunun mahkumiyetinin silinmesine yol açacağı şeklindeki hatalı varsayıma dayanmaktadır. (b) ve (c) bendlerindeki talepler bakımından ise, bu kararda tespit edilen ihlal ile sözü edilen iflas davaları arasında bir bağlantının bulunduğu ortaya konulmamıştır.
2. Strasbourgdaki yargılama
62. Bay Hauschildt ayrıca, aşağıdaki başlıklarda, Sözleşme organları önündeki yargılamaya atfedilen toplam 26,463 Sterlinin geri ödenmesini istemiştir:
(a) Avukatları Bay Robertson için 11,048 Sterlin ve Bay Reindel için 5,770 Sterlin;
(b) çeviri ücretleri için 1,725 Sterlin;
(c) kendisine Danimarka mevzuatıyla ilgili bir rapor hazırlayan Bayan Eva Smith için 420 Sterlin;
(d) kendisinin şahsi masrafları için 7,500 Sterlin.
63. Mahkemenin, yukarıdaki masrafların gerçekten yapılmadığını düşünmesi için bir sebep yoktur. Ancak Mahkemenin, bunların bir kısmı için, özellikle Bay Hauschildtin kişisel masraflarının gerekli olarak çekildiği ve bütün bu başlıkların miktar bakımından makul olduğu konusunda kuşkuları vardır.
Bu koşullarda Mahkeme, talep edilen miktarın tamamına hükmedemeyecektir. Mahkeme, hakkaniyet esasına dayanan bir değerlendirmeyle, başvurucuya 20,000 Sterlin geri ödenmesine karar vermektedir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. Üçe karşı on dört oyla, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının temelsiz olduğuna;
2. Beşe karşı on iki oyla, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline;
3. Oybirliğiyle, Danimarkanın başvurucuya ücretler ve masraflar için 20,000 Sterlin ödemesine;
4. Oybirliğiyle, adil karşılık bakımından geri kalan taleplerin reddine
Karar Vermiştir.
Yargıç Ryssdalın aynı yöndeki oy görüşü; yargıçlar Thor Vilhjalmssonun, Palmın ve Gomardın birleşik karşı oy görüşü; yargıçlar Gölcüklü ile Matscherin birleşik karşı oy görüşü; Yargıç De Meyerin aynı yöndeki oy görüşü karar eklenmiştir.
SONKARARIN YERİNE GETİRİLMESİ
BAKANLAR KOMİTESİ: DH (91) 9; 13.02.1991
Hükümetin verdiği bilgiye göre: Yargılama Usulüne dair Yasa 13 Haziran 1990 tarihinde değiştirilmiş ve bu değişiklik 1 Temmuz 1990'da yürürlüğe girmiştir. Söz konusu yasanın değişik 60. maddesinin ikinci fıkrasına göre, aynı yasanın 762. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen tutulan kişinin suçluluğu hakkında özel olarak teyid edilmiş bir kuşkunun varlığı dolayısıyla kişinin tutuklanmasıyla ilgili soruşturma dönemi kararları vermiş olan veya bu yasaya göre diğer soruşturma tedbirleriyle ilgili kararlar vermiş olan bir yargıç, aynı olayda duruşma yargıcı veya Üst mahkeme yargıcı olarak bulunamaz.
Ancak bu yasanın 925 ve 925a maddelerinde öngörülen, suçunu itiraf eden sanığın bulunduğu ve tutulan kişinin suçluluğuyla ilgili deliller hakkında bir karar verilmesinin gerekli olmadığı basit yargılama usulü bakımından bir istisna getirilmiştir.
Ayrıca bu yasanın 61. maddesine yargıçların tarafsızlığıyla ilgili genel bir hüküm konulmuştur. Bu hükme göre, aynı yasanın 60. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen koşulların dışında, yargıcın tarafsızlığını kuşkuya düşüren başka sebeplerin bulunması halinde, bu kişi o olayda yargıç olarak görev yapamaz.
Öte yandan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, başvurucuya 20 bin Sterlin ödenmesine karar vermiştir. Ancak başvurucu altı suçtan mahkum edilmiş olup, ulusal mahkeme kararına göre yargılama gideri olarak üç milyon Kron ödemek zorundadır. Başvurucu bunu henüz ödememiştir. Danimarka Hükümetinin görüşüne göre, Strasbourg Mahkemesi başvurucuya maddi veya manevi tazminat olarak değil de, masraflar bakımından 20 bin Sterlin ödenmesine hükmettiği için, ulusal mahkeme kararında öngörülen yargılama giderleri düşülerek ödenmesi gerekmektedir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy