(AİHS m. 10, 50)
DAVANIN ESASI
6. Bir İspanyol vatandaşı olan Miguel Castells, avukatlık yaptığı San Sebastianda (Guipuzcoa) ikamet etmektedir. Olayın geçtiği sırada, Bask Bölgesinin bağımsızlığını savunan bir siyasal parti olan Herri Batasunanın listesinden seçilmiş bir senatördür.
A. Dava konusu olaylar
1. Tartışma konusu makale
7. Haftalık "Punto y Hora de Euskalherria" dergisinin 4-11 Haziran 1979 tarihli sayısında, başvurucunun imzasını taşıyan "Muafiyet Rezaleti" başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Makale şöyledir:
Birkaç gün sonra, San Fermín tatilinde, German Rodríguez'in Pamplona'da (Iruna) ve Joseba Barandiarán'ın San Sebastian'da (Donosti) öldürülmelerinin üstünden bir yıl geçmiş olacak. Yetkililer bu cinayetlerin faillerini belirleyemediler. Faillerin hangi örgüte mensup olduklarını da henüz tespit edemediler. Yetkililer, 12-15 Mayıs 1977 tarihleri arasında, Remteria'da 63 yaşındaki Gregorio Marichalar Ayestran'ı ve 78 yaşındaki Rafael Gomez Jauregui'yu, Irun'da Jose Luis Cano'yu ve Ortuella'da Manuel Fuentes Mesa'yı; yine 14 Mayıs 1977'de San Sabestian'da Jose Luis Aristizabal'ı ve aynı günlerde ve aynı şehirde 70 yaşını aşkın Isidro Susperregui Aldekoa'yı; yine 1977'nin Haziran ayı başında Bilbao'da Javier Nunez Fernandez'i; 3 Mart 1976'da Gasteiz'de Francisco Aznar Clemente'yi, Pedro Maria Martinez Ocoio'yu, Romualdo Barroso Chaparro'yu, Juan Jose Castillo'yu ve Bienvenido Pereda Moral'ı; yine aynı yıl 7 Mart'ta Basauri'de Vicente Anton Ferrero'yu, 9 Mayıs'ta Montejurra'da Aniano Jimenez'i ve Ricardo Pellejore'yi, Haziran'da, Eibar'da Alberto Romero Solino'yu Santiago Navas'ı; Eylül'de, Fuenterrabia'da Jesus Maria Zabala'yı, Kasım'da Santesteban'da Santiago Navas ve Jose Javier Nuin'i ve 10 Temmuz'da Santurce'de Normi Menchaka'yı; biri Apatomonasterio'da ve diğeri Sestao'da olmak üzere, 24 Temmuz 1978'de, 16 yaşındaki Jose Emilio Fernandez Perez'i ve 25 Temmuz 1978'de 15 yaşındaki Felipe Carro Flores'i öldürenleri de bulamadılar. Sadece ölenleri belirttim ve ölenlerin listesi saymakla bitmez. Bunlar sadece birer örnek. Bask Bölgesi'nde (Euzkadi) işlenen bitmez tükenmez bu faşist cinayetler listesinde yer alan tek bir cinayetin, tekrar ediyorum, tek bir cinayetin yetkililer tarafından aydınlatıldığına dair en küçük bir belirti yoktur. Pek kısa bir süre önce işlenen cinayetlerden Emilia Larrea'yı, Roberto Aramburu'yu, Josemari Iturrioz'u, Agurtzane Arregui'yi, Argala'yı, Jose Ramon Ansa'yı ve Gladys del Estal'ı katledenler ortaya çıkarılacak mı? Pek kısa bir süre önce derken, 9 Haziran 1979 tarihini kastediyorum, çünkü yarın başkaları olacak.
Ve daha yüzlerce olay duruyor; insanların hazırdaki tabancalarını köylerin barlarında ve varoşlarında ateşledikleri (Amorebieta, Durango, Eguia, Loyola, vd.) veya sadece caddelerde karşılarına çıkanları döverek ve yaralayarak geçip gittikleri; kamuya açık yerlere veya arabalara bomba konarak yapılan ve hayatta kalanlara yaşamları boyunca acı çektiren saldırılar gibi (Punto y Hora, Bordatxo, Alay Bar, Santi Bar, Askatasuna, v.d.), daha yüzlerce olay duruyor.
Bu suçların failleri, tam bir muafiyetle işlerine devam ediyor ve sorumlu mevkileri işgal ediyorlar. Bunların yakalanmaları için herhangi bir müzekkere çıkarılmadı. Bu eylemleri yapanların eşgalleri ne yazıldı ne de yayınlandı; ne de şüphelilerin listesi veya robot portreleri, en azından ödül vaadleri veya şüphelilerin gözaltına alındıkları veya evlerinin arandığı gazetelerde yer aldı. Başka olaylarda olduğu gibi, medya aracılığı ile halktan yardım istenmedi. Bu suçlarla ilgili yardımların kabul edilmemesi gerçekten anlamlıdır. Diğer olaylardaki gibi, herhangi bir bağlantı kurulmadı, açık açık suçlamalar ve lanetlemelerle dolu resmi beyanlar basında yer almadı.
İktidarda bulunan sağ kanat, bu çok sayıda suçun faillerini bulmak ve cezalandırmak için polisiyle, mahkemeleriyle ve cezaevleriyle, her türlü araca sahip durumda. Ama endişelenmeyin, sağcılar kendilerini arayıp bulmayacaktır.
Aşırı sağ örgütler mi? Franko'nun ölümünden önce Bask Bölgesi'nde hiç kimse, "yasadışı örgütler"in tek bir üyesinin, hele "Triple A", "Batallon Vasco-Espanol", "Battallon Guezalaga", ATE, Hitler'in komandoları, Francisco Franco komandoları, Musolini komandoları, Yeni Düzen, Omega, "Movimiento Social Español", "Accion Nacional Española", veya "Guerrilleros de Cristo Rey" gibi örgütlerin liderlerinden birinin yakalanmasının ve mahkum edilmesinin mümkün olduğunu düşünmedi. Şimdi de düşünmüyor.
Ya "ETA" üyeleri? Yüzlercesi hapsedilmiş durumda. "ETA" üyesi olduğundan kuşkulanılanlar mı? Binlercesi karakollarda tutuldu. Ya sempatizanları? Liste sonsuza kadar götürülebilir. Ama Triple A'nın tek bir lideri ya da üyesi rahatsız dahi edilmedi.
Kamu düzeni ve suçların kovuşturulmasında bugün yetkili olanlarla daha önce yetkili olanlar aynı kişiler. Muafiyet ve sorumluluk meselesi söz konusu olduğunda ise, burada, Bask Bölgesi'nde hiçbir şey değişmedi.
Fraga'nın İçişleri Bakanı, Ibanez Freire'nin Emniyet Genel Müdürü olduğu dönem, Bask Bölgesi'nde aşırı sağcı denilen faaliyetlerde büyük artışın olduğu bir dönemdir. Aynı olay, aynı rastlantılarla şimdi de tekrarlanmakta.
Diledikleri gibi hareket etmekte serbest olan grupların faaliyetlerindeki artışı, genellikle Bask Bölgesi'ndeki güvenlik kuvvetlerinin gücündeki artış izlemiştir.
Bunlara bir ad vermemiz gerekirse, bu komandolar, Bask Bölgesi'nde, kendilerine bütünüyle hasım olan bir toplumun ortasında, tamamen evlerindeymiş gibi görünüyorlar. Bu durum da açıklanamaz, çünkü bunun sarih bir açıklaması yok. Saldırılarda bulunabilmek için, bölgedeki insanların sahip olabileceğinden genellikle daha ayrıntılı ve kesin bilgiye sahipler. Günü gününe tuttukları önemli dosyaları var. Sınırsız maddi imkan ve kaynağa sahipler ve tam bir muafiyetle iş görüyorlar. Suçların işlenmesindeki zamanlama ve koşullar düşünülecek olursa, önceden hukuki muafiyetle güvence altına alındıkları söylenebilir. İnsanları bu durumu görmekten men etmek, nafiledir.
Bu durum insanlar için önemlidir. Bask Bölgesinde özerklik, demokratik konsensüs ve diğer anlamsız veya soyut saçmalıklar gibi tüm geçici projelerden daha önemlidir; çünkü bu olaylar, insanların günlük yaşamlarında her gün karşılaştıkları, görülebilir, elle tutulur gerçeklerdir.
Açıkça söylemek gerekirse, yukarıda sözünü ettiğim faşist örgütlerin, devlet cihazından bağımsız bir varlığı olabileceğine inanmıyorum. Başka bir deyişle, onların gerçekten varolduklarına inanmıyorum. Bütün bu değişik rozetlere rağmen, bunlar hep aynı kişiler.
Bu eylemlerin ardında, sadece Hükümet, Hükümet Partisi ve onların adamları olabilir. Bask muhaliflerinin insafsızca avlanmalarını ve ortadan kaldırılmalarını, giderek daha fazla politik bir vasıta olarak kullanacaklarını biliyoruz. Siyasal önseziden yoksun olarak böyle yapmak istiyorlarsa, bu onların problemi! Ama bir sonraki kurbanımızın hatırı için, sorumlular derhal bütün açıklığı ile ortaya çıkarılmalıdır."
2. Başvurucu hakkındaki ceza davası
(a) Adli soruşturma
8. Olayı soruşturan yetkililer, 3 Temmuz 1979da, Castells hakkında hükümeti aşağılamak suçundan (insult) ceza davası açmışlardır. Yargılamaya yetkili Yüksek Mahkeme Senatodan başvurucunun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasını istemiş, Senato da 27 Mayıs 1981de oyçokluğu ile yasama dokunulmazlığını kaldırmıştır.
9. Başvurucu 7 Temmuz 1981de Yüksek Mahkemede, Hükümeti ve kamu görevlilerini ciddi bir biçimde aşağılamakla suçlanmıştır. Mahkeme daha sonra söz konusu suç için öngörülen altı yıldan on iki yıla kadar olan hapis cezasını dikkate alarak (bk. aşağıda parag. 20) başvurucunun tutuklanmasına karar vermiş, ancak başvurucunun senatörlük durumu ve işlendiği iddia edilen suçun bir tehlike meydana getirmemesi nedeniyle, başvurucuyu kefaletle salıvermiştir.
Yüksek Mahkeme, 28 Eylül 1981de önceki kararını değiştirmiştir. Düzenli aralıklarla yargıca haber vermesi koşuluyla, başvurucunun geçici olarak salıverilmesine karar vermiştir. Yukarıda belirtilen koşullara ilave olarak Yüksek Mahkeme, Castellsin sorgusu sırasında işbirliği içinde bulunduğunu ve makalesinin Hükümeti veya üyelerini aşağılamayı değil, siyasal bir açıklama yapmayı amaçladığını belirttiğini vurgulamıştır.
10. Başvurucunun avukatları 12 Aralık 1981de, Yüksek Mahkemenin ilgili dairesinin beş üyesinden dördünü reddetmişlerdir. Bu üyelerin siyasal kanaatlerinin ve önceki siyasal rejimde işgal ettikleri konumlarının, başvurucu gibi söz konusu rejime muhalif olmakla ün salmış bir kişinin düşünce özgürlüğü ile ilgili davasına bakmalarını engellediğini ileri sürmüşlerdir. Avukatlar, Ceza Usul Kanununun 54 Maddesinin 9. fıkrasına dayanmışlardır.
Yargıç reddi ile ilgili birçok başvuru yapılmış, bunlardan biri Anayasa Mahkemesinin 12 Temmuz 1982de Yüksek Mahkemeye yargıç reddini kabul etmeme talimatıyla sonuçlanmış; daha sonra genel kurul halinde toplanan Anayasa Mahkemesi, 11 Ocak 1983te yargıç reddi ile ilgili itirazı esastan reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, reddedilen yargıçların önceki rejim sırasında Yüksek Mahkemenin Ceza Dairesinin yargıçları olmasına, hatta bunlardan birinin 1966-1968 yıllarında Kamu Düzeni Mahkemesinin başkanlığını yapmış olmasına rağmen, bu yargıçların o dönemde sadece yürürlükte bulunan mevzuatı uyguladıkları görüşüne varmıştır.
Castellsin Anayasanın tarafsız mahkeme hakkı ile ilgili 24. maddesinin ikinci fıkrasının ihlal edildiğini iddia ederek yaptığı şikayeti (amparo) Anayasa Mahkemesi 4 Mayıs 1983te reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, Ceza Usul Kanununun 54(9). fıkrasının, söz konusu yargıçların başvurucudan farklı siyasal inançlara sahip olmaları sorununun çözümü ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgili görülemeyeceği sonucuna varmıştır.
11. Bu arada davadaki yargılama ilerlemiştir. Savcı 3 Şubat 1982de, olayın Hükümete karşı ağır aşağılama suçu oluşturduğunu ileri sürmüş ve altı yıl hapis cezası verilmesini talep etmiştir. Savunma avukatları 2 Nisan 1982de yaptıkları savunmada (conclusiones provisionales), tartışma konusu makalenin gerçek bilgilere dayandığını ve sanığın kişisel görüşlerini değil, kamuoyunun görüşlerini ifade ettiğini belirtmişlerdir. Avukatlar, bilgilerin gerçekliğini ortaya koymak için delil sunmayı teklif etmişlerdir. Avukatlar ayrıca, makalede sözü edilen saldırılardan sorumlu tutulan aşırı sağ grup üyeleri hakkında polis soruşturması, gözaltında tutma, soruşturma veya başka bir işlemin yapıldığına dair belgelerin yetkili makamlar tarafından ortaya konulması gerektiğini; söz konusu olayların herkesin bilgisi dahilinde olduğuna göre aşağılamadan söz edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Savunma avukatları buna ek olarak Belçika, İtalya, Fransa, İngiltere, İrlanda ve Danimarka Parlamentoları ile Avrupa Parlamentosu üyelerinin dahil olduğu 52 tanığın, siyasal eleştiri özgürlüğü bakımından parlamento gelenekleri konusunda ifadelerinin alınmasını talep etmişlerdir. Avukatlar ayrıca, sanığın seçilmiş bir temsilci sıfatıyla ve bu sıfata uygun olarak hareket ettiğini belirtmişlerdir.
12. Yüksek Mahkeme 19 Mayıs 1982de verdiği kararda (auto), savunma tarafından gösterilen delillerin çoğunun, yayılan haberlerin gerçekliğini gösterme amacı taşıdığı gerekçesiyle reddetmiştir.
Devlet kurumlarına yöneltilmiş aşağılama konusunda ispat hakkı (defence of truth, exceptio veritatis) istenip istenemeyeceği konusunda birbirine muhalif akademik görüşler ve içtihatlar vardır; ancak daha sonraki Ceza Kanunu reformları sorunu aydınlatmıştır. Bu kurumlar ispat hakkının dışında tutulmuş, Ceza Kanununun 461. maddesi sadece kamu görevlilerine hakaret konusunda ispat hakkını öngörmüştür. O halde savunmanın göstermek istediği deliller, sanığın isteği zaman başka bir ceza davası açma imkanı saklı kalmak kaydıyla, görülmekte olan bu davada kabul edilmez.
Castells bu karara aynı mahkemede itiraz etmiş (recurso de súplica); fakat Yüksek Mahkeme 16 Haziran 1982de, bilginin doğruluğunun Hükümeti aşağılama suçlaması konusunda önemli olmadığı gerekçesiyle, daha önce verdiği kararı teyit etmiştir.
Başvurucu, savunma hakkının çiğnendiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuştur (amparo). Bu Mahkeme 10 Kasım 1982de, sorunun ancak davanın bütünlüğü içinde ve dava mahkemesinin kararından sonra çözülebileceğini kabul ederek, başvuruyu reddetmiştir.
b) Yargılama
13. Yüksek Mahkemenin Ceza Dairesinde 27 Ekim 1983te duruşma yapılmış ve Mahkeme 31 Kasımda kararını vermiştir. Yüksek Mahkeme başvurucuyu, Hükümeti hafif surette (menos gareves) aşağılamaktan bir yıl hapis cezasına mahkum etmiş, ayrıca aynı süreyle kamu hizmeti ile meslek icrasından mahrumiyetine ve dava masraflarını ödemesine karar vermiştir.
Yüksek Mahkeme ilk olarak, suçun objektif unsuru bakımından makalede kullanılan ifadelerin zarar gören tarafın itibarına zarar verecek kadar ağır olduğunu ve bunun da saygısızlığı ortaya koyduğunu belirtmiştir. Yüksek Mahkeme suçun sübjektif unsuru bakımından ise, Castellsin bir senatör olarak, Hükümetin faaliyetlerini gözlemleme ve eleştirme görevini sürdürebilmesi için Meclis İçtüzüğünde öngörülen ifade yollarına sahip olduğunu; bu yolları kullanmadığından, seçmenleri adına hareket ettiğini ileri süremeyeceğini kabul etmiştir. Savunmanın ikinci argümanı olan makalenin siyasal eleştiri (animus criticandi) amacı taşıması, makalenin hakaret kastını (animus injuriandi) ortadan kaldırmamış, ancak aşağılamanın ağırlığını hafifletmiştir. İncelenen bu olayda, siyasal eleştiri amacıyla yapılan aşağılama, eleştirinin izin verilebilir (permissible) sınırlarını aşmış ve Hükümetin şahsiyetine tecavüz etmiştir. Bu nedenle Ceza Kanununun 161. maddesi yerine, Hükümete karşı daha hafif bir aşağılama suçunu öngören 162. maddesinin uygulanması yerinde olur. Anayasal bir hak olan ifade özgürlüğü, ayrıca şeref, özel yaşama saygı hakkı ve ismin kullanılmasını denetleme hakkı ile sınırlıdır. Ayrıca aşağılamanın basında çıkan bir makale yoluyla meydana gelmesi, bunun daha karmaşık bir düşünsel sürecin ve onu daha açık ve kesin yapan bir uslamlamanın sonucu olduğunu göstermektedir.
Yüksek Mahkeme son olarak, ispat hakkının kabuledilebilirliği ile ilgili 19 Mayıs 1982 tarihli kararını teyit etmiştir.
Başvurucu Yüksek Mahkemede, Anayasanın 14., 20., 23. ve 24. maddelerine dayanarak, karar aleyhinde temyizde bulunacağını (ampora) belirtmiş; 22 Kasım 1983te kararı temyiz etmiştir.
14. Davanın koşullarını dikkate alan Yüksek Mahkeme, 6 Kasım 1983te, hapis cezasının infazını iki yıl süreyle ertelenmesine, fakat yardımcı cezaların uygulanmasına karar vermiştir. Ancak yardımcı cezaların infazı da Anayasa Mahkemesinin 22 Şubat 1984 tarihli kararıyla ertelenmiştir.
3. Anayasa Mahkemesine temyiz başvurusu (amparo)
15. Castells, 22 Kasım 1983 tarihli temyiz başvurusunda, Yüksek Mahkemenin verdiği kararın daha yüksek bir mahkeme tarafından incelenemediğinden ve yargılamanın uzunluğundan şikayet etmiştir.
Castells ayrıca, Yüksek Mahkemenin delil gösterme talebini reddetmekle, masumluk karinesi ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Castells, acil olarak ve detaylı bir biçimde toplumun dikkatini çektiği için yeteri kadar önemli ve doğru ifadede bulunan bir kimseyi, bu olayda ise bir senatörü, ifadesinin doğruluğunu kanıtlama olanağı vermeden mahkum etmenin, adaletin temel kurallarına aykırı olduğunu belirtmiştir.
Castells bunlara ilave olarak, başka kişilerin herhangi bir güçlükle karşılaşmadan benzer makaleleri yayınladıklarından, tek başına veya ifade özgürlüğü ile birlikte ele alındığında, hukuk önünde eşitlik ilkesinin de ihlal edildiğini iddia etmiştir. Castells ayrıca, senatör sıfatıyla kendisine uygulanabilen Anayasanın 23. maddesinde içkin bulunduğunu ileri sürdüğü siyasal eleştiri hakkının ihlali nedeniyle mağdur olduğundan yakınmıştır. Castellse göre, kamu hizmetlerine katılma hakkını güvence altına alan bu hüküm, kendisine herhangi bir organ veya kullanabileceği başka bir araç vasıtasıyla, parlamenterlik görevi olan denetim yapma hakkı vermiştir.
Başvurucu, şikayetini özetlerken bir kez de Anayasanın 20. maddesine dayanmıştır.
16. Savcı 22 Mart 1984 tarihli mütalaasında, Anayasanın 14. maddesinin hukuk dışında değil, hukuk önünde eşitliği güvence altına aldığını kaydetmiştir. Anayasanın 23. maddesine dayanan şikayet, bir önceki şikayeti aşmakta ve yanlış bir yoruma dayanmaktadır. Elbette ki Parlamentonun bir üyesi, görevini sadece mecliste değil, dokunulmazlığa sahip olmadan dışarıda da sürdürebilir; Hükümetin tasarruflarını herhangi bir vatandaş gibi eleştirirken, ifade özgürlüğünün Anayasa tarafından belirlenmiş sınırları olduğu unutulmamalıdır.
Castells 21 Mayıs 1984 tarihli dilekçesinde, ifadelerinin doğruluğunu kanıtlama talebini yinelemiştir. Çünkü Castellse göre "itiraz konusu mahkeme kararının, Anayasanın 20. maddesinde düzenlenen yayın araçları yoluyla doğru bilgi elde etme ve iletme hakkını ihlal ettiği" ortaya çıkmıştır. Castells bu hakkı, Anayasa Mahkemesinin 20 Temmuz 1984te ispat teklifini reddetmesine karşı yaptığı başvuruda (recurso de súplica) ve 21 Şubat 1985 tarihli mütalaasında da belirtmiştir.
17. Anayasa Mahkemesi 10 Nisan 1985te bu başvuruyu reddetmiştir.
Anayasa Mahkemesi kararının "gerekçe" kısmının ikinci paragrafında başvurucunun şikayetleri özetlenirken, savcının yaptığı gibi Anayasanın 20. maddesinden söz edilmeden, bu şikayetleri yani 14. maddede düzenlenen hukuk önünde eşitlik hakkının ihlal edildiği iddiasını, itiraz konusu kararın bir senatörün inceleme, araştırma ve eleştirme yetkilerini kısıtladığını göz önünde bulundurarak 23. madde ile birlikte ele alınmıştır.
Anayasa Mahkemesi kararının altıncı paragrafında, parlamanter ayrıcalıkların dar yorumlanması gerektiği, aksi takdirde başkalarının haklarını ihlal etmek için bir araç haline gelebileceği, siyasetçi sıfatıyla olsa bile bu ayrıcalığa sahip olanların sade bir vatandaş gibi hareket ettiklerinde bu ayrıcalıklarının sona ereceği ifade edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, kararının 9. ve 10. paragraflarında asıl sorunu, yani savunma yaparken ilgili delillere dayanma hakkını ve ayrıca tartışma konusu suç türü bakımından gerçeği ispat talebini ele almıştır. Mahkeme bu bağlamda şunları kaydetmiştir:
"Gösterilmek istenen delilin ilgili olup olmadığını değerlendirebilmek için, bu delil ile tarafların iddialarına dayanılarak daha önce belirlenmiş "thema decidendi" (dava konusu) arasında bir bağlantı kurmak gerekir. Olayların aşikar veya herkesin bilgisi dahilinde olduğu durumlar hariç, bir mahkeme davanın esası hakkında önceden hüküm vermemek için, bu konuda kısmen de olsa müdahalede bulunmamalıdır... Mahkemelerin böyle bir ön değerlendirmeden kaçınmaları tercih edilir; ancak bu ön değerlendirme, diğer savunma haklarına saygı duyulmasını öngören anayasal hakları kendiliğinden ihlal etmez. Bu davada da mahkeme delillerin ilgisini değerlendirirken gerçeği ispat savunması üzerinde görüşünü belirtmemesi gerektiği halde, bu aykırılık bu nedenle, özellikle tek dereceli bir muhakemede, sadece maddi bir hakkı ihlal etmesi halinde ilgili delilleri kullanma hakkını ihlal eder.
..."
Ceza Kanununun 161. maddesi ifade özgürlüğünü sınırladığı için akademisyenler arasında tartışmaya yol açmıştır. Her halükarda bu madde, ifade özgürlüğünü güvence altına alan Anayasanın 20. maddesi ile birlikte okunmalıdır. Bu bağlamda ceza mevzuatının, tartışma konusu özgürlüğün gerçek içeriğini koruması koşuluyla, temel hakların kullanılması düzenlemede uygun bir araç olduğu kabul edilmiştir. Haber ve düşünce özgürlüklerinin sınırları, demokratik kurumların itibarını azaltma girişimleriyle tehlikeye sokulabilecek Devlet güvenliği alanına taşamaz. Sonuç olarak, bu alanda gerçeği ispat talebinin kabul edilip edilmemesi yasanın yorumlanması sorunudur; Ceza Kanununun 161. maddesinin bu davada uygulanması, münhasıran Yüksek Mahkemenin yetkisine giren bir konudur.
18. Yüksek Mahkeme 1 Nisan 1986da, hapis cezasının tamamen çekildiğine karar vermiştir. Mahkumiyete ilişkin siciller Ceza Kanunun 118. maddesine göre daha sonra kaldırılmıştır. Bu nedenle, yeni bir ceza soruşturmasıyla bağlantılı olarak bir mahkeme ya da yargıç tarafından istenmedikçe, başvurucunun ceza sicili incelenemez.
B. İlgili Mevzuat
1. 1978 Anayasası
19. Anayasanın ilgili maddeleri aşağıdaki gibidir:
Madde 14: Bütün İspanyol vatandaşları hukuk önünde eşittir. Soy, ırk, cinsiyet, inanç veya bir başka nedene veya kişisel veya sosyal koşullara dayanan bir ayrımcılık yapılması yasaktır.
Madde 18: 1. Kişinin şerefi, özel ve aile yaşamı ve isminin kullanılmasını denetleme hakkı korunur.
...
Madde 20: 1. Aşağıdaki haklar tanınır ve korunur:
(a) düşünceleri, fikirleri ve görüşleri, sözlü, yazılı veya herhangi bir çoğaltma aracıyla serbestçe ifade etme ve yayma hakkı;
...
(d) doğru bilgileri herhangi bir yayın aracıyla edinme ve iletme hakkı. Vicdani sebepleri ileri sürme hakkı ve mesleki gizlilik hakkı yasayla düzenlenir.
2. Bu hakların kullanılması önceden denetime tabi tutulamaz.
...
4. Bu özgürlükler, bu başlıktaki diğer hakları, özellikle kişinin şeref hakkını, özel ve aile yaşamına saygı hakkını, isminin kullanılmasını denetleme hakkını ve çocukları ve gençleri korumak amacıyla uygulama kanunlarıyla sınırlanır.
Madde 23(1): Vatandaşlar kamu yaşamına doğrudan ve aralıklı olarak yapılacak genel seçimlerde temsilcilerini seçerek dolaylı olarak katılma hakkına sahiptir.
2. Ceza Kanunu
20. 25 Haziran 1983 tarihli ve 8/1983 sayılı Teşkilat Yasası, Ceza Kanununu değiştirmiştir. Bu yasa, Hükümeti aşağılama suçlarının aşağıdaki cezalarla cezalandırılmalarını öngörmüştür:
Madde 161: Aşağıdaki fiileri işleyenler uzun süreli hapis cezası ile cezalandırılır (altı yıldan on iki yıla kadar - Ceza Kanunun 30. maddesi):
1. Hükümeti (...) ağır bir biçimde aşağılayan, haksız yere suçlayan veya tehdit edenler (...);
2. (...)"
Madde 162: Bir önceki maddede sözü edilen aşağılama veya tehdit ağır değilse, kısa süreli hapis cezası ile cezalandırılır (altı ay bir günden altı yıla kadar - Ceza Kanunun 30. maddesi).
Bu hükümler Ceza Kanununun ayrı bir kısmında yer almaktadır. Sözü edilen kısım yetki esasına dayanmakta (bk. 19 Mayıs 1982 tarihli Yüksek Mahkeme kararı için, yukarıda parag. 12) ve Devletin üst düzey görevlilerinin yaşamları, özgürlükleri ve şerefleri için daha güçlü bir koruma öngörmektedir. Hükümeti haksız yere suçlama 1983ten önce bulunmamakta idi.
21. Ceza Yasasının II. Kitabının X. Babında, aşağılama ve haksız yere suçlama fiilleri tanımlanmaktadır. Bir kimseyi haksız yere suçlama fiili, şikayet bulunmasa da kovuşturulabilen suçlar kategorisine girmektedir (Ceza Kanununun 453. maddesi). Öte yandan bir kimseye özellikle bir suç fiili isnat ederek onu itibardan düşüren veya aşağılanmaya maruz bırakan bir ifade veya eylem olan hakaret, şikayet yapılması halinde kovuşturulabilir (Ceza Kanununun 457 ve 458. maddeleri). Bu ayrımın pratik önemi, ispat hakkı haksız yere suçlama fiilerinde kabul edilmişken kamu görevlilerinin görevlerinin icrasına yönelik hakaretler hariç, hakaret suçlarında kabul edilmemiş olmasıdır (Ceza Kanununun 461. maddesi).
Yüksek Mahkeme 31 Ekim 1983 tarihli kararında, Devletin üst düzey kurumlarından birinin aşağılanması fiili ile bağlantılı olarak, ilkin ilgili memur hakkında ve ikinci olarak ceza hukukuna göre bu alanda daha fazla korumadan yararlanan kurumlar hakkında ispat hakkı istenemeyeceği belirtilmektedir (bk. yukarıda parag. 12 ve 13).
KOMİSYON'DAKİ YARGILAMA
22. Castells, 17 Eylül 1985te Komisyona yaptığı başvuruda (No.11798/85), Sözleşmenin 6., 7., 10. ve 14. maddelerine dayanmıştır.
Komisyon, 9 Mayıs 1989 tarihli kısmi kararında 6. ve 7. maddelere dayanan şikayetleri kabuledilemez bulmuştur. 7 Kasım 1989 tarihli kararında ise, başvurunun geri kalan kısmını kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon 8 Ocak 1991 tarihli raporunda (madde 31), üçe karşılık dokuz oyla, 10. maddeye aykırılık bulunduğunu ve oybirliğiyle 14. madde bakımından ayrı bir sorunun bulunmadığını açıklamıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir).
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali iddiası
23. Castells, Sözleşmenin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu iddia etmiştir. Sözleşmenin 10. maddesi şöyledir:
1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahalesiyle karşılaşmadan ve ulusal hudutlarla sınırlanmadan bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri edinme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir...
2. Bu özgürlükleri kullanırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü veya kamu güvenliği, suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargılama organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, hukukun öngördüğü ve demokratik bir toplumda gerekli olan formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir.
Komisyon bu iddiaya katılırken Hükümet buna karşı çıkmıştır.
A. Hükümetin ilk itirazı
24. Hükümet, Komisyon önünde olduğu gibi, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Castells muhtemelen "taktik nedenlerle", Anayasanın 20. maddesinde korunan ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddasıyla ilgili şikayetini, Anayasa Mahkemesi önünde özellikle dile getirmemiştir. Castells "amparo" başvurusunda, ifade özgürlüğünü kullanmasında kendisine ayrımcılılık yapıldığından şikayet ederken, bu hükme dolaylı olarak dayanmıştır; ayrıca Sözleşmenin 10. maddesinden ya da benzer bir uluslararası Sözleşme hükmünden de söz etmiş değildir. "Amparo" başvurusunu düzenleyen Teşkilat Yasasına göre, Castells hem maddi olayları hem de ihlal edildiği iddia edilen hükümleri açıkça belirtmiş olmalıydı. Castellsin şimdi Mahkeme'nin önünde olan sorun hakkında Anayasa Mahkemesine karar verme imkanı tanımadığı anlaşılmaktadır.
25. Başvurucu verdiği yanıtta, Anayasanın 20. maddesini Anayasa Mahkemesi önünde açıkça dile getirdiğini belirtmiştir. İlkin, "amparo" başvurusunda belirtilen olaylar, tipik bir ifade özgürlüğü hakkı kullanımının tehlikeye girdiğini ortaya koymakta ve açıkça bir müdahale olduğunu göstermektedir. Ayrıca, "suplico" başvurusunda, başka hükümlerle birlikte söz konusu 10. maddeye gönderme yapılmış ve savunmada 14. madde (hukuk önünde eşitlik) ile birlikte ele aldığı 20. maddeye de aykırılık bulunduğu iddia edilmiştir. Anayasanın 23. maddesi çerçevesinde, seçilmiş temsilcinin siyasal eleştiri yapma hakkı gibi daha sınırlı olan bir gerekçeyle iddiada bulunduğu doğrudur. Ancak, sorunun gerçekten ortaya konulduğunu görmek için 10 Nisan 1985 tarihli kararın "Gerekçe" başlıklı 10. paragrafını okumak yeterlidir. Anayasa Mahkemesi bu pasajda, Ceza Kanunun 161. maddesinin, itiraz konusu kovuşturmanın ve mahkumiyetin, ifade özgürlüğüne uygunluğunu ayrıntılı bir biçimde incelemiştir.
26. Komisyon, başvurucunun görüşüne katıldığını belirterek, Mahkemeden bu ilk itirazın esasına girme yetkisi olmadığına karar vermesini talep etmiştir.
27. Bu son nokta hakkında Mahkeme, 25 Mart 1992 tarihli B. - Fransa kararında (bk. B. -- Fransa kararı, parag. 35-36) teyit ettiği yerleşik içtihatlarını belirtmeyi yeterli saymaktadır.
Mahkeme, savunmaların esası bakımından ise, Sözleşmenin 26. maddesinin "aşırı biçimselliğe kaçmadan ve belirli bir dereceye kadar esneklikle" uygulanması gerektiğini, "Sözleşme organları önünde daha sonra yapılması düşünülen şikayetlerin", "en azından özü itibarıyla ve iç hukukta belirtilen biçimsel şartlar ile zaman sınırlarına uygun olarak" ileri sürülmüş olmasının yeterli olduğunu belirtmektedir.
28. Başvurucu, iki konuda Sözleşmenin 10. maddesine dayanmıştır. Başvurucuya göre kendisi açıklama yaptığı için kovuşturulmuş ve mahkum edilmiş olup, açıklamaları doğru olduğu halde bunların gerçekliğini ortaya koyması engellenmiştir; ayrıca, tartışma konusu makale, bir parlamento üyesinin yerine getirmesi gereken görevlerinden olan siyasal eleştirinin sınırları içindedir.
29. Castellsin Yüksek Mahkeme önünde her iki sorunu da ileri sürdüğü görülmektedir. Bu mahkeme 31 Ekim 1983 tarihli kararında, Hükümeti aşağılama fiili bakımından ispat hakkı talebini reddetmiş ve başvurucunun kabuledilebilir siyasal eleştiri sınırlarını aştığına karar vermiştir.
30. 22 Kasım 1983 tarihli amparo üst başvurusunu destekleyen sunuşlar, Anayasanın 20. maddesine sadece dolaylı ve kısa bir gönderme yapmışlar; aynı zamanda yukarıda tartışılan şikayetleri de belirtmişlerdir.
Başvurucu, daha dar bir hüküm olan Anayasanın 23. maddesine dayanırken, Hükümetin eylemlerini senatör sıfatıyla seçilmiş temsilcilerin özel konumlarında açıkça içkin bulunan eleştirme hakkını ileri sürmüştür. Ayrıca Anayasa Mahkemesi yapılan şikayeti özetlerken, bu hakkı tanımış, Anayasanın 14. ve 20. maddelerle ilgili şikayeti ve 23. madde ile ilgili olanı birlikte ele almıştır.
Başvurucu ayrıca, hem masumluk karinesi hakkını ve hem de beyanlarının gerçekliğini ortaya koyabilmek için delil gösterebilme hakkını ileri sürmüştür. Böyle yapmakla, Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali iddiasıyla açıkça bağlantı kurduğu bir şikayeti biçimlendirmiştir. Aslında Anayasa Mahkemesi de şikayeti böyle yorumlamıştır; delillerin ortaya konulması sorunu ile davanın esasını, yani ifade özgürlüğüne uygunluğu incelediği Ceza Kanununun 161. maddesinde öngörülen suçun esasını birleştirmiştir (bk. 10 Nisan 1985 tarihli kararın 9 ve 10. konuları için yukarıda parag. 17).
31. Mahkeme son olarak, Komisyon gibi, Castellsin hem Yüksek Mahkeme dosyasında bulunan amparo üst başvuru dilekçesinde, hem de 22 Kasım 1983 tarihli "suplico" başvurusunda Anayasanın 20. maddesine gönderme yaptığını kaydetmektedir. Daha sonra, Anayasa Mahkemesine verdiği birkaç yazılı dilekçede, Castells ispat hakkı ile bağlantılı olarak "doğru bilgi alma ve iletme" hakkına dayanmıştır.
Bu bakımdan temyiz yapılmamasının nedeninin, Anayasa Mahkemesinin yetkisini tespit ederken koyduğu sınırlarda aranabileceğinden kuşku yoktur. Anayasa Mahkemesine göre, Hükümeti aşağılama fiili ile ilgili olarak ispat hakkının kabuledilebilirliği sorunu, Anayasaya uygunluk sorunundan çok yasanın yorumlanması sorununu doğurmuştur; incelenmekte olan davada Ceza Yasasının 161. maddesinin uygulanması da, münhasıran olağan mahkemelerin görev alanına girmektedir.
32. Buna göre Mahkeme, başvurucunun Anayasa Mahkemesi önünde "en azından özü itibarıyla" Sözleşmenin 10. maddesiyle ilgili şikayeti dile getirdiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Castellsin iç hukuk yollarını tüketmediği biçimindeki itiraz reddedilmelidir.
B. Şikayetin esası
33. Castellsin iddiasına göre, Hükümeti aşağılama nedeniyle hakkında ceza davası açılması ve sonra mahkum edilmesi, özellikle makalesindeki beyanlarının doğruluğunu ortaya koymasına izin verilmediği için, ifade özgürlüğüne müdahale oluşturmuştur.
34. Castellsin şikayetçi olduğu yasaklar ve cezalar, hiç kuşku yok ki, söz konusu ifade özgürlüğünün kullanılmasına bir "müdahale"dir. Bu tür bir müdahalenin 10. maddeyi ihlal etmemesi için "hukukun öngördüğü" bir müdahale olmalı, 10. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan bir veya birkaçını gerçekleştirmek için yerine getirilmiş olmalı ve bu amaç veya amaçlara varabilmek için "demokratik bir toplumda gerekli" olmalıdır.
1. "Hukuken öngörülmüş olma"
35. İtiraz konusu suçlamanın Ceza Kanununun 161. ve 162. maddelerine dayanan hukuki bir temeli olduğundan kuşku yoktur. Başvurucu bu noktayı tartışmamış, ancak kendisinin ispat hakkı talebinin, özellikle 1978 tarihli Anayasanın kabulünden sonra reddedilebileceğini beklemediğini iddia etmiştir. Başvurucu, 19 Mayıs 1982 tarihine kadar Yüksek Mahkemenin Hükümeti aşağılama suçu ile ilgili bir sorun hakkında karar vermediğini ve bu tür suçlarda ispat hakkının kabuledilebilirliği (Madde 240) hakkında akademisyenler arasında ve içtihatlarda görüş farklılıkları bulunduğunu ileri sürmüştür.
36. Hükümete göre ise, söz konusu alanda ispat hakkının sadece kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirmeleri sırasında tahkir edilmeleri halinde kabuledilebileceği, İspanyol mevzuatında ve özellikle Ceza Kanununun 461. maddesinde açıktır; Yüksek Mahkeme ne 1978den önce ve ne de sonra bireylere karşı hakaretler için ispat hakkı (exceptio veritatis) tanımıştır. Ne var ki Castells, Hükümeti bir bütün olarak suçlamıştır.
37. Mahkeme bu yorumu, Ceza Kanununun 461. maddesinin yazılış tarzı bakımından, makul görmektedir. Konuyla ilgili açık bir örnek olay yoktur; bu nedenle Yüksek Mahkeme 19 Mayıs 1992 tarihli kararında tereddüt göstermektedir; ancak burada önemli olan bu değildir. Muhtemel birçok hakaret tipini genel bir üslup ile kapsayan ve yeni durumlarda kaçınılmaz olarak kullanılabilir olan yasa metninin kendisidir. Yukarıda sözü edilen karar, yasa hükmünü farklı koşullara uygulamaktan ibarettir.
Bu nedenle Mahkeme, Komisyon gibi, itiraz konusu müdahaleyi düzenleyen kuralların, Sözleşmenin 10. maddesinin ikinci fıkrası bakımından yeterli ölçüde önceden görülebilir olduğunu tespit etmektedir.
2. İzlenen amaç meşru mu?
38. Başvurucuya göre hakkındaki suçlama ve mahkumiyet kararı, Sözleşmenin 10. maddesi ikinci fıkrası bakımından meşru bir amaç izlememektedir. Yüksek Mahkemenin de kabul ettiği gibi, kendisinin suçlandığı fiiller herhangi bir tehlike meydana getirmemiştir; ayrıca 31 Ekim 1983 tarihli kararda, müdahalenin amacının kamu düzenini ve ulusal güvenliği korumak olmadığı, fakat aslında davalı Hükümetin itibarını sağlam tutmak olduğu görülmektedir.
39. Bununla beraber, Hükümetin dile getirdiği 10 Nisan 1985 tarihli Anayasa Mahkemesi kararında demokratik kurumları itibardan düşürme girişimleri tarafından Devlet güvenliğinin tehdit edilebileceği beyan edilmiştir. Castells makalesinde, Bask bölgesinde birçok saldırı ve cinayeti içeren çok ciddi olayları sadece betimlemekle kalmamış, yetkililerin ve özellikle polisin hareketsizliğinden ve hatta bunların suçlularla birlikte hareket etmelerinden şikayet etmiş ve buradan da Hükümetin sorumluğunu çıkarsamıştır.
Böylece, Hükümet ve Komisyonun görüşüne uyarak, İspanyanın 1979daki koşullarında başvurucuya karşı, sadece "başkalarının... şerefini korumak" amacıyla değil; ama 10. maddenin ikinci fıkrasındaki "düzensizliğin önlenmesi" amacıyla da dava açıldığı söylenebilir.
3. Müdahalenin gerekliliği
40. Castells, Komisyon ile aynı görüşte olduğunu belirtmekte ve ifade özgürlüğünün, seçmenlerinin düşünce ve kaygılarının sözcüsü olan seçilmiş temsilciler için hayati önemini vurgulamaktadır. Üstelik tartışma kamu yararı ile ilgili bir konuda olduğu zaman bu özgürlük daha fazla koruma gerektirmektedir. Aslında bu olayda söz konusu olan da budur; itiraz konusu makale 1977den beri Bask bölgesinde süre giden huzursuzluk ortamı ile ilgili geniş kapsamlı tartışmanın bir kısmıdır. Başvurucunun mahkumiyeti, Hükümeti haksız ve iftira niteliğindeki suçlamalara karşı korumaktan çok, muhalefetin tacizlerine karşı yetkilileri korumak için düşünülmüştür. Hükümet için sıkıntı verici olsa da, söz konusu olayların ortaya konulması kamu yararına hizmet etmiştir.
41. Hükümet, ifade özgürlüğünün mutlak olmadığını, bu özgürlüğün, "görev" ve "sorumluluk" ile birlikte kullanılabildiğini belirtmektedir (Sözleşmenin 10. maddesinin ikinci fıkrası). Hükümete göre Castells siyasal tartışmanın normal sınırlarını aşmış, İspanyanın çok duyarlı hatta kritik bir döneminde, yani Anayasanın kabulünden kısa bir süre sonra, farklı siyasal görüşlerden bazı grupların siyasal şiddete başvurduğu bir sırada, demokratik hükümeti sarsabilmek için onu aşağılamıştır.
42. Mahkeme, 10. maddenin birinci fıkrasında tanınan ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturduğunu ve toplumun gelişmesi için temel koşullardan biri olduğunu hatırlamaktadır. İfade özgürlüğü, 10. maddenin ikinci fıkrasına tabi olarak, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan "haber" ve "düşünceler" için değil; fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz.
İfade özgürlüğü herkes için önemli olmakla birlikte, halkın seçilmiş temsilcileri için özellikle önemlidir. Bu kişiler seçmenlerini temsil eder; onların zihinlerini meşgul eden sorunlara dikkat çeker; onların yararlarını savunur. Bu nedenle başvurucu gibi Parlamentodaki bir muhalefet üyesinin ifade özgürlüğüne müdahale, Mahkemenin çok daha dikkatli incelemesini gerektir.
43. Bu olayda Castells görüşlerini yaptırım korkusu duymaksızın senatoda ifade edebileceği halde, böyle yapmamış, bir dergide dile getirmeyi yeğlemiştir. Bu, başvurucunun Hükümeti eleştirme hakkını kaybettiği anlamına gelmez.
Bu noktada, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlet içerisinde basının seçkin rolü unutulmamalıdır. Gerçi, basının "düzensizliğin önlenmesi" ve "başkalarının haysiyetinin korunması" için konan sınırları aşmaması gerekir; ancak basın, siyasal sorunlar hakkında ve kamu yararıyla ilgili konularda haber ve düşünceleri yayma görevini üstlenmiştir.
Basın özgürlüğü, halkın siyasal liderlerin düşünceleri ve davranışları hakkında fikir sahibi olabilmeleri için en iyi araçlardan biridir. Özellikle siyasetçilere, kamuoyunun zihnini meşgul eden sorunlar hakkında düşüncelerini ve yorumlarını belirtme fırsatı vermektedir. İfade özgürlüğü ayrıca herkesin, demokratik bir toplumun özünde yer alan serbest siyasal tartışmaya katılmasını mümkün kılmaktadır.
44. Yüksek Mahkeme 31 Ekim 1983 tarihli kararında itiraz konusu makalenin kullandığı bazı kelimeler yüzünden, az da olsa siyasal eleştiri sınırını aşarak aşağılama alanına girdiği görüşüne varmıştır.
45. Tıpkı Komisyon gibi Mahkeme de, Castellsin 1977den beri Bask bölgesinde çok sayıda saldırıda bulunan değişik aşırı grup üyelerinin bir muafiyete sahip olduklarını söyleyerek makaleye başladığını kaydeder. Castells bundan sonra, söz konusu derginin çoğunun satıldığı bölgedeki kamuoyunu yakından ilgilendiren olayları yeniden saymaktadır. Ancak sonuca bağlarken, kendi görüşüne göre ortaya çıkan durumdan sorumlu olan Hükümete karşı ciddi suçlamalar yöneltmektedir.
46. Hiç kuşku yok ki, siyasal konuları tartışma özgürlüğü mutlak değildir. Sözleşmeci Devletler bu özgürlüğü belirli "yasaklara" ve "cezalara" bağlayabilirler. Fakat bu tür önlemlerin, 10. maddede yer alan ifade özgürlüğüne uygunluğu hakkında nihai kararı vermek, Mahkemenin görevidir.
Hükümeti eleştirmenin hoşgörülebilir sınırları, şahısları ve hatta politikacıları eleştiri sınırından daha geniştir. Demokratik bir sistemde Hükümetin eylemleri ve ihmalleri, sadece yasama ve yargılama organlarının değil, basının ve kamuoyunun da yakından incelemesine tabidir. Dahası, Hükümetin işgal ettiği üstün mevki, özellikle muhaliflerinin veya medyanın haksız saldırılarını ve eleştirilerini karşılamak için başka araçları kullanabileceği durumlarda ceza davasına başvurmada kendisini sınırlı görmesini gerektirir. Ancak yetkili Devlet otoriteleri, kamu düzeninin güvencesi olmaları sıfatıyla, temelden yoksun veya kötü niyetle oluşturulmuş iftira niteliğindeki suçlamalara, aşırıya kaçmadan ve gereği gibi tepki göstermeyi amaçlayan cezai nitelikte önlemleri de almakta serbesttirler.
47. Bu davada Castells, dile getirdiği olayların yaygın olarak bilindiğini ve doğruluğunu ortaya koymak için hem Yüksek Mahkemeye hem de Anayasa Mahkemesine defalarca başvurmuştur. Castellsin görüşüne göre bu durum, beyanlarının aşağılama amacına sahip olmadığını göstermektedir.
Yüksek Mahkeme 19 Mayıs 1982de, kamu kurumlarına karşı hakaretler bakımından ispat hakkı taleplerinin kabul edilemeyeceği gerekçesiyle bu talebi kabul etmemiş; bu yorumunu 31 Ekim 1983 tarihli kararında teyit etmiştir. Anayasa Mahkemesi ise, bunun yasa hükmünün yorumlanması sorunu olduğu ve kendi yetkisinin dışında kaldığı görüşüne varmıştır.
Bu nedenle başvurucu, kendisi hakkında Ceza Kanununun 161. maddesine göre açılan bir davada, gerçeği ispata ve iyi niyete başvuramamıştır.
48. Hükümetin itirazına göre, Castellsin iddiaları yeterince açık olmadığından bunların doğruluğu da gösterilemez; ayrıca bu iddialar birer değer yargısı olarak görülebilir ki, bunların da ispat hakkı ile ilgisi yoktur.
Bu argüman ikna edici değildir. "Punto y Hora de Euskalherria" dergisinde yer alan makale bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Başvurucu, Bask bölgesinde işlenen cinayetlerin ve yapılan saldırıların uzun bir listesini vererek başlamış, sonra bu eylemlerin cezalandırılmadan kaldığını vurgulamış; adını verdiği değişik aşırı örgütlerin bu olaylara karıştığını iddia etmiş ve son olarak sorumluğu Hükümete yüklemiştir. Tıpkı Castellsin iyi niyetini gösterebilmesi gibi, aslında bu iddiaların çoğunun ispat edilebileceği de kuşkuludur.
Başvurucunun göstermek istediği delilleri Yüksek Mahkeme kabul etmiş olsaydı, yargılama sonucunun ne olacağını bilmek mümkün değildir. Ancak Mahkeme, söz konusu suçlar için bu tür delillerin kabul edilmemiş olmasına büyük önem vermektedir. Mahkeme, başvurucunun ifade özgürlüğüne böylesi bir müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını kabul etmektedir.
49. Hükümet ayrıca, verilen cezanın çok yumuşak oluşuna dayanmıştır. Ancak Mahkemenin vardığı sonuca göre bu argümanı incelemesi gerekmemektedir.
50. Özetle, Sözleşmenin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. Sözleşmenin 10. maddesi ile bağlantılı olarak 14. maddenin ihlali iddiası
51. Castells, ayrımcılık mağduru da olduğunu; çünkü herhangi bir yaptırımla karşılaşmaksızın başka kişilerin benzer görüşleri ifade ettiklerini iddia etmiştir. Castells Sözleşmenin 14. maddesine dayanmıştır. Bu madde şöyledir:
Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin kullanılması cins, ırk, renk, dil, din, siyasal veya başka bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi herhangi bir nedenle ayrım yapılmaksızın güvence altına alınır.
Hükümet bu iddiayı reddetmiştir.
52. Bu sorun davanın temel bir yönü olmadığı için, Mahkeme ayrıca bu sorunla ilgilenmeyi gerekli görmemektedir.
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
53. Sözleşmenin 50. maddesi şöyledir:
Mahkeme, bir Sözleşmeci Tarafın resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın veya yapılan bir tasarrufun tamamen veya kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğunu tespit ederse ve bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku verilen kararın veya yapılan tasarrufun sonuçlarını ancak kısmen onarmaya imkan veriyorsa, Mahkeme gerekli gördüğü takdirde zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir.
54. Başvurucu ilk önce, Mahkeme kararının bir özetinin Bask bölgesindeki, Madriddeki ve ülkenin diğer bölgelerindeki gazetelerde yayınlanmasını ve mahkumiyetine dair kayıtların merkezdeki adli sicilden silinmesini istemiştir.
Mahkeme, bu tür talimatlar vermeye yetkili olmadığını belirtir.
A. Maddi zararlar
55. Castells, 375 bin Pesetas gelir kaybına uğradığını da iddia etmiştir. Kefaletle salıverilmiş sanık olarak (tutuksuz yargılanırken) elli iki kez San Sebastiandaki mahkeme ile üç kez de Madriddeki Yüksek Mahkeme önüne çıkmak zorunda kalmış ve bu da zaman kaybına ve avukat olarak mesleki faaliyetlerini yerine getirme imkanından yoksun kalmasına neden olmuştur.
Mahkeme, bir avukat olarak kendisinin söz konusu mahkemeye sık sık gitmiş olması nedeniyle, bu mahrumiyetin pek bir kayba yol açmadığı görüşündedir. Bu nedenle, kendisinin maddi zarara katlandığı tespit edilememiştir.
B. Manevi zarar
56. Başvurucu, herhangi bir rakam vermeden, manevi zararlarının tazmin edilmesini istemiştir. Mahkeme, başvurucunun bu tür bir zarara uğraması olasılığı hakkında karar vermemektedir; ancak bu dava çerçevesinde ihlal tespit edilmiş olması kendi başına yeterli bir adil bir karşılık oluşturmaktadır.
C. Masraflar
57. Castells, İspanya mahkemelerinde yaptığı harcamalar için 2 milyon 181 bin 476 Peseta talep etmiştir. Söz konusu toplamdan bir kısmı Komisyon tarafından kabuledilebilir bulunan şikayetlerle bağlantılı olmayan "amparo" başvurusu ile ilgili olduğundan, Mahkeme kendisine sadece 1 milyon Peseta verilmesine hükmetmektedir.
58. Son olarak başvurucu, Sözleşme organları önünde yaptığı masraflar için, Korffun ve Baş Vervaelenin 20 bin DM ücretleri ile birlikte, 3 milyon 328 bin Peseta istemiştir.
Mahkeme, Hükümet gibi, dört hukukçu ile temsil edilen Castellsin fazla sayıda hukukçu ile temsil edildiğini düşünmektedir; başlangıçta ileri sürülen şikayetlerden bazılarının da kabul edilmediğini de akılda tutmak gerekir.
Hakkaniyet ölçülerine göre bir değerlendirme yapıldığında Mahkeme, Castellse toplam 2 milyon Peseta verilmesine hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ilk itirazını ele almaya yetkili bulunduğuna, ancak bu itirazın reddine;
2. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlaline;
3. Davanın 10. madde ile birlikte ayrıca 14. madde açısından da ele alınmasının gerekli bulunmadığına;
4. Manevi tazminat talebi konusunda, bu kararın 50. madde bakımından adil karşılık oluşturduğuna;
5. Masraflar için İspanya Krallığının başvurucuya üç ay içinde 3 milyon Peseta ödemesine;
6. Başvurucunun diğer taleplerinin reddine
Karar Vermiştir.
SON KARARIN YERİNE GETİRİLMESİ
BAKANLAR KOMİTESİ: DH (95) 95; 07.06.1995
Hükümetin verdiği bilgiye göre: İspanyada son yıllarda Sözleşmenin ve Sözleşme organlarının özellikle de Mahkeme kararlarının hukuki statüsü konusundaki gelişmeler, İspanya Anayasa Mahkemesinin 1993te şu şekilde karar vermesiyle sonuçlanmıştır: "... Avrupa Mahkemesinin kararları, İspanya Anayasasının 10. maddesinin ikinci fıkrasına göre temel hakları koruyan anayasal normların yorumlanmasında bir kriter oluşturur" (25 Ekim 1993 tarihli ve 303/93 sayılı karar).
Anayasa Mahkemesi bu kararında ayrıca, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi tarafından geliştirilen içtihadın, İspanya hukuk düzeninde doğrudan uygulanabilir nitelikte olduğu sonucuna varmıştır. Bu karar, çeşitli kereler Anayasa Mahkemesi tarafından teyit edilmiştir. Yüksek mahkeme, İspanya hukuk düzeninin bir parçası olan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararına uygun bir biçimde, bu gelişmeler ışığında hakaret ile ilgili davalarda ispat talebini kabul edecektir. Buna göre İspanya Hükümeti, bu davada tespit edilen ihlalin gelecekte tekrarlanma tehlikesi kalmadığı sonucuna varmaktadır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy