(AİHS m. 1, 19, 25, 46, 48, 1 Nolu Protokol)
Başvuru no: 15318/89
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
10. Kıbrıs vatandaşı olan başvurucu, Kıbrısın kuzeyinde Girnede büyümüştür. Başvurucu 1972 yılında evlenip, kocası ile birlikte Nicosiaya taşınmıştır.
11. Başvurucu, Kıbrısın kuzeyinde kalan Girnede 4609, 4610, 4618, 4619, 4748, 4884, 5002, 5004, 5386 ve 5390 numaralı parsellerin maliki olduğunu iddia etmektedir. Bu bölgedeki Türk işgalinden, yani 20 Temmuz 1974ten önce, 5390 numaralı parsel üzerinde apartman inşaatına başlanmıştır. Bu inşaatlardan bir tanesi başvurucunun ailesi tarafından ev olarak kullanılacaktır. Başvurucuya göre Türk askeri kuvvetleri, kendisinin Girneye dönmesini ve mallarından yararlanmasını engellemişler ve halen de engellemektedirler.
12. Bayan Loizidou 19 Mart 1989 tarihinde, Kuzey Kıbrısın işgal altında bulunan bölgesinde Türklerin bulunduğu Akıncılar köyüne yakın Lymbia kasabasında, bir grup kadının düzenledikleri ("Kadınlar Evlerine Dönüyor" hareketi) adlı bir yürüyüşe katılır. Yürüyüşün amacı, Kıbrıslı Rum göçmenlerin kendi evlerine ve bölgelerine dönme haklarını elde etmektir.
Elli dolayındaki gösterici ve başlarında bulunan başvurucu, Kıbrısın Türklerin elinde bulunan bölgesinde yer alan "Kutsal Haç" kilisesine yönelmişler ve Birleşmiş Milletler gücüne ait karakolun önünden geçmişlerdir. Mezarlık bölgesine vardıklarında, Türk askerleri etraflarını çevirmiş ve ileri gitmelerini engellemiştir.
13. Sonuç olarak başvurucu, Kıbrıslı Türk güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınıp ambulansla Nicosiaya götürülmüştür. Yaklaşık on saat gözaltında tutulduktan sonra gece yarısına doğru serbest bırakılmıştır.
14. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Kıbrıstaki Birleşmiş Milletler gücünün 1 Aralık 1988 - 31 Mayıs 1989 dönemi faaliyetlerine ilişkin 31 Mayıs 1989 tarihli raporunun (Güvenlik Konseyinin S/20663 sayılı belgesi) 11. paragrafında, söz konusu 19 Mart 1989 tarihli yürüyüşü aşağıdaki şekilde anlatmaktadır:
"Kıbrıs Rum kesiminden bir grup kadının, Mart 1989da büyük bir gösteri düzenleme tasarısının geniş bir tanıtım faaliyetiyle duyurulması ve Türk kesimini ve güçlerini ayıran sınır hattını aşacaklarını açıkça beyan etmiş olmaları, gerilimin önemli ölçüde artmasına neden oldu. Bu bağlamda şunu önemle belirtmek gerekir ki, 1988 Kasım ayında Birleşmiş Milletler denetimindeki tampon bölgede gerçekleştirilen şiddetli gösterilerden sonra, Kıbrıs Hükümeti tampon bölgenin, gelecekte ihlal edilmemesi için gerekli tüm önlemleri alacağına dair güvence vermiş bulunmaktaydı
Bu nedenle bu gösteri haberi alındığında Birleşmiş Milletler gücü, göstericilerin denetim altına alınmasının güç bir durum yaratabileceği endişesiyle, göstericilerin bu bölgeye girmelerini engellemek için gerekli tüm önlemlerin alınması için Hükümete çağrıda bulundu. Söz konusu gösteri 19 Mart 1989da yapıldı. Aşağı yukarı iki bin dolayında kadın gösterici, Lymbiada tampon bölgeyi aştılar ve içlerinden bazıları da Türk güçlerinin bulunduğu ateşkes çizgisini aşmayı başardılar. Daha az kalabalık bir grup aynı sınırı Akhna bölgesinde aştılar. Lymbiada, Kıbrıslı Rum gösterisinin başlamasından az bir süre sonra, çok sayıda Kıbrıslı Türk kadın da aynı yere gelip bir karşı gösteri düzenlediler; ancak onlar ateşkes çizgisinin Türk tarafında kaldılar. Bu arada silahları bulunmayan Türk askerler, göstericilere karşı koydular ve büyük oranda, Türk askerlerinin ve Kıbrıs Türk polisinin serinkanlı tutumu sayesinde, gösteri herhangi bir ciddi olay meydana gelmeden son buldu. Toplam olarak, elli dört gösterici Kıbrıs Türk polisi tarafından belirtilen mahallerde gözaltına alındılar ve hepsi de aynı gün içinde serbest bırakılarak Birleşmiş Milletler gücüne teslim edildiler."
A. Sözleşmenin (Eski) 25. maddesine ilişkin Türkiyenin 28 Ocak 1987 tarihli Bildirimi
15. Türk Hükümeti, 28 Ocak 1987 tarihinde Sözleşmenin 25. maddesi (bk. aşağıda parag. 65) uyarınca Avrupa Konseyi Genel Sekreterine aşağıdaki bildirimde bulunmuştur:
"Türk Hükümeti İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 25(1). fıkrasına uygun olarak, Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun dilekçe alma yetkisini aşağıdaki hususlara bağlı olarak kabul ettiğini beyan eder:
i) Başvuru hakkının tanınması, sadece Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının uygulandığı sınırlar içindeki topraklarda Türk kamu makamlarının fillerine veya ihmallerine dair iddiaları kapsar.
ii) Bu beyanla Komisyona tanınan yetki bakımından, Türkiyenin Sözleşmenin 15. maddesi muvacehesinde özel hallerde Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini kısıtlamasını gerektirecek durum ve şartlar, Türk Anayasasının 119 ila 122. maddeleri ışığında yorumlanmalıdır.
iii) Bu beyanla Komisyona tanınan yetki, askeri personelin hukuki statüsünü ve özellikle Silahlı Kuvvetlerin disiplin sistemine dair hususları kapsamayacaktır.
iv) Bu beyanla Komisyona tanınan yetki bakımından Sözleşmenin 8, 9, 10 ve 11. maddelerinin ikinci fıkralarında yer alan "demokratik bir toplum" kavramı, Türk Anayasasında yer alan ilkelere ve özellikle Anayasanın dibacesi ve 13. maddesine uygun olduğu şeklinde anlaşılmalıdır.
v) Bu beyanla Komisyona tanınan yetki bakımından Türk Anayasasının 33, 52 ve 135. maddeleri Sözleşmenin 10 ve 11. maddelerine uygun olduğu şeklinde anlaşılmalıdır.
Bu beyan, bildirim tarihinden sonra meydana gelen olaylara ve bu olaylara dayalı hükümlere dair iddiaları kapsar. Bu beyan, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirimin tevdii tarihinden itibaren 3 yıl için geçerlidir."
B. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ile Türkiye Daimi Temsilcisi Arasındaki Görüş Teatisi
16. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, bu bildirimi 29 Ocak 1987 tarihinde Sözleşmeye taraf diğer Sözleşmeci Devletlere göndermiş ve Sözleşme'nin 25(3). fıkrası uyarınca yaptığı bu gönderimin Türkiye tarafından yapılan bildirimin geçerliliğine ilişkin ortaya çıkabilecek hukuksal sorunlar açısından bir ön görüş anlamına gelmediği konusunda, Türk yetkililerin dikkatini çektiğini belirtmiştir.
17. Türkiye Daimi Temsilcisi Genel Sekretere hitaben yolladığı 5 Şubat 1987 tarihli mektubunda, Sözleşmenin 25(3). fıkrasındaki düzenlemenin Türkiyenin bildiriminin Sözleşmeci Taraflara iletilmesi sırasında Genel Sekretere görüş belirtmek veya yorumlar eklemek konusunda herhangi bir hak vermemiş olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir:
"Uluslararası antlaşmalar alanındaki uygulama ve özellikle de Uluslararası Adalet Divanı Statüsü veya İnsan Hakları alanındaki Bildirge ve Sözleşmeler gibi, önemli antlaşmaların kabul makamı olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin izlediği uygulamalar, kabul makamının, Sözleşmeci Tarafların yaptıkları bildirimlerin esası üzerinde herhangi bir yorumdan kaçınması yükümlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır."
C. Değişik Sözleşmeci Devletlerin, Türkiyenin 25. maddeye ilişkin olarak yaptığı Bildirime karşı tepkileri
18. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı 6 Nisan 1987 tarihinde Genel Sekretere yolladığı yazıda, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 64. maddesi dışında, herhangi bir maddesine dayanarak çekince getirilemeyeceğini belirtmiş ve şu hususları ilave etmiştir:
"Zaten 25. madde, ne doğrudan doğruya ve ne de dolaylı olarak, Türk bildiriminde yer alan çekincelere benzer çekinceler getirme imkanını tanımamaktadır. Başka türlüsü de düşünülemez; çünkü 25. maddeye dayanmak suretiyle bu tür çekincelerin getirilebilmesi mümkün olsaydı, bu davranış ve uygulama 64. maddeyi zayıflatır ve hatta uzak veya yakın bir gelecekte Sözleşmeyi temellerinden ortadan kaldırırdı.
Buradan çıkan sonuca göre, 64. maddenin uygulama alanı dışında kalan Türkiyenin bu çekinceleri, Sözleşmenin izin vermediği çekinceler olarak kabul edilmeli ve hukuk dışı çekinceler olarak addedilmelidir. Sonuç olarak bunlar yok hükmünde olup, hükümsüz sayılır ve hiçbir hukuksal sonuç doğuramazlar."
19. İsveç Daimi Temsilcisi Genel Sekretere 21 Nisan 1987 tarihli cevabi yazısında, "çekinceler ve açıklamaların, Türkiyenin (bireysel başvuru hakkını) tanıma bildiriminin kapsamına ilişkin değişik hukuksal sorunlara yol açtığını" bildirmektedir. "Bu nedenle, (İsveç) Hükümet(i) yapılacak başvurular konusunda Avrupa Konseyinin yetkili organları tarafından verilecek kararlar ışığında, bu sorun üzerinde yeniden durma hakkını saklı tutmaktadır."
20. Lüksemburg Dışişleri Bakanı, Genel Sekretere hitaben yolladığı 21 Nisan 1987 tarihli mektubunda, "Lüksemburgun, Türk Hükümetinin yaptığı bildirime ilişkin tavrını, Avrupa Konseyinin yetkili makamları önünde değerlendirme hakkını saklı tuttuğunu" ve "bu soruna ilişkin biçimsel ve resmi bir tepkinin olmamasının, Türk Hükümeti tarafından getirilen bu çekincelerin Lüksemburg Devleti tarafından zımnen kabul edilmiş olduğu anlamına gelmeyeceğini" belirtir.
21. Danimarka Daimi Temsilcisi Genel Sekretere hitaben yolladığı 30 Nisan 1987 tarihli mektubunda, aşağıdaki hususları belirtir:
"Danimarka Hükümetinin görüşüne göre Türkiyenin tanıma bildirimine getirdiği çekinceler ve açıklamalar, bu tanıma bildiriminin kapsamına ilişkin değişik hukuksal sorunlara yol açmaktadır. Bu nedenle, (Danimarka) Hükümet(i), yapılacak bireysel başvurular konusunda, Avrupa Konseyi'nin yetkili organları tarafından verilecek kararlar ışığında, bu sorun üzerinde yeniden durma hakkını saklı tutmaktadır."
22. Norveç Daimi Temsilcisi Genel Sekretere hitaben yolladığı 4 Mayıs 1987 tarihli mektubunda, tanıma bildiriminin metninin, başvuru hakkının kapsamı konusunda yorum sorunlarına neden olacağını bildirmekte ve İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun önüne gelen başvuruları inceleme aşamasında, bu sorunlara çözüm getirmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Söz konusu mektubunda, şu hususu da eklemektedir:
"Taraf Devletlerin tanıdığı başvuru hakkının kapsamı ve geçerliliği açısından, başvuruların geçerli kabul edilmesi için gerekli koşulları düzenlerken, devletlerin karışıklığa neden olacak düzenlemelerden, örneğin açıklayıcı bildirimler veya bu tür başka koşullar ileri sürmekten kaçınmaları gereklidir."
23. Türkiye Daimi Temsilcisi Genel Sekretere yolladığı 26 Haziran 1987 tarihli mektupta, Türkiyenin bildiriminde yer alan noktaların Antlaşmalar Hukuku çerçevesinde "çekince" olarak kabul edilemeyeceğini belirtmektedir. Temsilciye göre hukuksal açıdan 25. madde çerçevesinde yapılan bildirime ilişkin koşulların geçerliliği konusunda bağlayıcı bir görüş ileri sürebilecek tek yetkili organ, "bireysel bir başvuru ile karşı karşıya kaldığı takdirde, insan Hakları Avrupa Komisyonu veya Sözleşmenin 32. maddesi çerçevesinde karar alan Bakanlar Komitesidir.
24. Belçika Daimi Temsilcisi 22 Temmuz 1987 tarihinde Genel Sekretere gönderdiği mektubunda, Türkiyenin bildiriminde yer alan koşullar ve nitelendirmelerin, Sözleşme ile getirilen korunma sistemini etkileyecek bir takım hukuksal sorunlara yol açacağını bildirmektedir. Bu mektuba, şu hususları da eklemiştir:
"Belçika aynı zamanda, Türk Hükümetinin yaptığı bildirime ilişkin olarak, Avrupa Konseyi yetkilileri önündeki tutumunu belirlemek hakkını saklı tutmaktadır. Bu sorunun esasına yönelik, şu aşamada, herhangi biçimsel bir tepkinin olmaması, Türk Hükümetinin getirdiği koşul ve unsurların, Belçika tarafından örtülü olarak kabul edildiği biçiminde yorumlanamaz."
D. Türkiyenin 25. maddeye ilişkin daha sonraki Bildirimleri
25. Türkiye Sözleşmenin 25. maddesi çerçevesindeki tanıma bildirimini, 28 Ocak 1990 tarihinden başlayacak şekilde üç yıllık bir süre için yenilemiştir. Bu bildirim şu şekildedir:
"Türk Hükümeti İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri koruma Sözleşmesinin 25(1). fıkrasına uygun olarak, Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun başvuruları kabul yetkisini aşağıdaki şartlara bağlı olarak kabul ettiğini beyan eder:
i) Başvuru hakkının tanınması, sadece Türkiye Cumhuriyeti ulusal sınırları içindeki topraklarda Türk kamu makamlarının fiillerine veya ihmallerine dair iddiaları kapsar.
ii) Bu beyanla Komisyona tanınan yetki bakımından, Türkiyenin Sözleşmenin 15. maddesi muvacehesinde özel hallerde Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini kısıtlamasını gerektirecek durum ve şartlar, Türk Anayasasının 119 ila 122. maddeleri ışığında yorumlanmalıdır.
iii) Bu beyanla Komisyona tanınan yetki, askeri personelin hukuki statüsünü ve özellikle Silahlı Kuvvetlerin disiplin sistemine dair hususları kapsamayacaktır.
iv) Bu beyanla Komisyona tanınan yetki bakımından Sözleşmenin 8, 9, 10 ve 11. maddelerinin ikinci fıkralarında yer alan "demokratik bir toplum" kavramı, Türk Anayasasında ve özellikle Anayasanın dibacesinde belirlenen "demokratik toplum" anlayışına, özel bir önem atfetmek suretiyle yorumlanmalıdır.
Bu beyan, Türkiyenin önceki bildirim tarihi olan 28 Ocak 1987 tarihinden sonra meydana gelen olaylara ve bu olaylara dayalı hükümlere dair iddiaları kapsar. Bu beyan, 28 Ocak 1990 tarihinden itibaren 3 yıl için geçerlidir."
26. 28 Ocak 1993 tarihinden itibaren geçerli olacak üç yıllık yeni tanıma bildirimi aşağıdaki şekildedir:
"Türk Hükümeti, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi'nin 25(1). fıkrasına uygun olarak, İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin ulusal sınırları içindeki Türk kamu makamlarının fillerine veya ihmallerine dair iddiaları kapsayan dilekçeleri alma yetkisini kabul ettiğini beyan eder.
Bu bildirim, Sözleşmenin 25. maddesine uygun olarak, Türkiyenin ilk bildirim tarihi olan 28 Ocak 1987 tarihiden sonra meydana gelen olaylara ve bu olaylara dayalı hükümlere dair iddiaları kapsar. Bu beyan, 28 Ocak 1993 tarihinden itibaren üç (3) yıl için geçerlidir."
E. Sözleşmenin 46. maddesine ilişkin olarak Türkiyenin 22 Ocak 1990 tarihli Bildirimi
27. Türk Dışişleri Bakanı 22 Ocak 1990 tarihinde, Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca (bk. aşağıda parag. 66), Avrupa Konseyi Genel Sekreterine aşağıdaki bildirimde bulunmuştur:
"Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına ve İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korunmaya Dair Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca aşağıdaki beyanı yapıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti işbu beyanla, İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesinin 46. maddesi uyarınca, Avrupa İnsan Hakları Divanının (Mahkemesinin) yargı yetkisini, söz konusu yetkinin Sözleşmenin 1. maddesinin anlamına uygun şekilde kullanımına ilişkin olarak, Sözleşmenin Türkiye Cumhuriyetinin ülkesinin milli sınırları içinde ortaya çıkan olaylarda yorumlanmasına ve uygulanmasına dair tüm konularda ve bu konuların daha önce Türkiyenin kendisine tevcih ettiği yetkiye dayanarak Komisyon tarafından incelenmiş olma koşuluyla ipso facto ve özel bir anlaşma gerekmeksizin zorunlu olarak kabul eder.
Bu beyan Sözleşmeden doğan yükümlülüklerin karşılığını da kapsayacak şekilde karşılıklılık koşuluyla yapılmış olup, tevdi edildiği tarihten itibaren (3) yıl geçerlidir ve işbu Beyanın tevdi tarihini takiben ortaya çıkan olaylara ve böyle olaylara ilişkin mahkeme karaları konuların şamildir."
28. Türkiyenin Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca yaptığı bildirim, 26 Ocak 1990 tarihli bir mektupla Avrupa Konseyi Genel Sekreterine iletilmiştir. Genel Sekreter bildirimi kayda geçirirken bu kaydın, söz konusu bildirimin geçerliliği konusunda ileride ortaya çıkabilecek hukuksal sorunlara ilişkin şimdiden herhangi bir değerlendirme yapıldığı anlamına gelmediğini belirtmiştir.
29. Yunanistan Daimi Temsilcisi Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yolladığı 31 mayıs 1990 tarihli mektubunda, şunları dile getirmiştir:
"Sözleşmenin 46. maddesi hükmü açıktır ve yorumu ile uygulaması konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Bu maddeye göre, Mahkemenin yargı yetkisinin tanınmasına yönelik bildirimlerde sadece iki koşul bulunabilir: a) bildirim, kayıtsız şartsız yapılmadığı takdirde, karşılıklılık ilkesine bağlanabilir ve b) belli bir zaman için yapılabilir.
Bu nedenle, Türk Hükümetinin bu iki koşulun dışında yer alan diğer sınırlama ve çekinceleri, sözü edilen 46. maddeyle ve dolayısıyla genel anlamda Sözleşme ile bağdaşmamaktadır. Bu husus, Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Türk Hükümetinin yaptığı bildirim konusunda Yunan Hükümetinin 6 Nisan 1987 tarihli mektubunda da dile getirilmiştir. Bunun sonucu olarak, bu sınırlama ve çekinceler yok hükmünde olup, herhangi bir hukuksal sonuç doğuramazlar."
II. Kıbrıs Hükümetinin 25. maddeye ilişkin Bildirimi
30. Kıbrıs Hükümeti, 9 Ağustos 1988 tarihli bir mektupla Sözleşmenin 25. maddesine ilişkin olarak aşağıdaki bildirimde bulunmuştur:
"Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti adına ve 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya dair Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca, aşağıdaki beyanı yapıyorum:
Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti, 31 Aralık 1988den sonra tüm işlem, karar, eylem veya meydana gelen olaylar nedeniyle, Sözleşmede tanınan haklarının ihlal edilmesinden mağdur olduğu iddiasında bulunan her gerçek kişi, Hükümet dışı kuruluş ve kişi grubunun, 31 Aralık 1988den itibaren Avrupa Konseyi Genel Sekreteri aracılığı ile sunacağı dilekçeleri kabul etme hususunda, İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun yetkisini 1 Ocak 1988den 31 Aralık 1991e kadar üç yıllık bir dönem için tanımaktadır.
Bunun yanında bu beyanla 25. maddeye uygun olarak Komisyona tanınan yetkinin, Sözleşme veya Ek Protokollerinin ihlaline neden olan ve Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının bir bölümünün Türkiye tarafından işgalinden ve halen devam eden askeri varlığından kaynaklanan durum nedeniyle Kıbrıs Hükümetinin zorunlu olarak aldığı önlemler nedeniyle ortaya çıkan eylem veya ihmallerden dolayı Kıbrıs Cumhuriyetine karşı yapılan başvuruları kapsamadığını bildiririm."
31. Genel Sekreter 12 Eylül 1988 tarihli mektubunda, Kıbrısın bildirimini Sözleşmenin 25(3). fıkrası uyarınca kayda geçirmesinin, genel kurallara göre bu bildirimin geçerliliği konusunda ileride ortaya çıkabilecek hukuksal sorunlara ilişkin herhangi bir etkisinin olmadığını hatırlatmıştır.
32. Bu bildirim, aynı sözlerle 2 Ocak 1992de yenilenmiştir. 22 Aralık 1994 tarihinde de yukarıda belirtilen konu bakımından (ratione materiae) sınırlamalara yer verilmeksizin, bir üç (3) yıllık dönem için daha yenilenmiştir.
III. Birleşik Krallık Hükümetinin 25. maddeye ilişkin Bildirimi
33. Birleşik Krallıkın Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca, 14 Ocak 1966da yaptığı ve belirli aralıklarla yenilediği bildirim, aşağıdaki şekildedir:
"Majestelerinin Hükümetinin Dışişleri Bakanının talimatları uyarınca, 4 Kasım 1950 tarihinde Romada imzalanan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya dair Sözleşmenin 25. maddesi hükümlerine uygun olarak, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Hükümetinin bu konuda başka bir karar alıncaya kadar, İngiliz Hükümetinin uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu diğer toprakları ve ülkeleri hariç tutmak suretiyle, sadece Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığına karşı ve 14 Ocak 1966dan 13 Ocak 1969a kadar olan süre için, 13 Ocak 1966 tarihinden itibaren olmak üzere ve bu tarihten sonraki işlem, karar, eylem ve olaylar nedeniyle, Sözleşmede ve 20 Mart 1952 tarihinde Pariste imzaya açılan Ek Protokolde tanınmış haklarının ihlal edildiği iddiasında bulunan her gerçek kişi, Hükümet dışı kuruluş veya birey topluluklarınca Avrupa Konseyi Genel Sekreteri aracılığıyla yapılacak bir başvuruyu kabul etme hususunda, İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun yetkisini tanıdığını beyan etmekten onur duyarım.
Bu beyan, daha önce tamamlanmış bir işlem veya Birleşik Krallık Hükümeti tarafından İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun başvuruları kabul etme yetkisinin tanınmamış olduğu bir bölge veya topraklarda meydana gelen bir olay için geçerli olmadığı gibi, aynı şekilde, Birleşik Krallık içinde meydana gelmiş olmakla birlikte, bu tür bir bölgeye veya bu tür bir bölgede meydana gelen sorunlara bağlı olan bir olay veya tamamlanmış bir işleme ilişkin başvurular için de geçerli değildir. "
KOMİSYON'DAKİ YARGILAMA
34. Bayan Loizidou 22 Temmuz 1989 tarihinde Komisyona başvuruda (Başvuru no. 15318/89) bulunmuştur. Başvurucu, gözaltına alınma ve tutulmasının Sözleşmenin 3, 5 ve 8. maddelerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca, mülküne ulaşmasının engellenmesinin, Sözleşmenin 3. maddesinin ve Birinci Ek Protokolün 1. maddesinin sürekli ihlalini oluşturduğunu ileri sürmüştür.
35. Komisyon 4 Mart 1991de başvurucunun şikayetlerinden gözaltına alınma ve tutulma nedeniyle Sözleşmenin 3, 5 ve 8. maddeleri, mülkiyetine ulaşmanın engellenmesi nedeniyle de Sözleşmenin 8. maddesi ve Ek Protokolün 1. maddesi bakımından başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon başvurucunun mülkiyet hakkının sürekli ihlal edildiğine dair son iki madde açısından yaptığı şikayeti, 29 Ocak 1987 öncesi bakımından kabuledilemez bulmuştur.
Komisyon, 8 Temmuz 1993 tarihli (31. madde) raporunda, oybirliğiyle Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediğine; ikiye karşı on bir oyla başvurucunun özel yaşamına ilişkin olarak 8. maddenin ihlal edilmediğine, dörde karşı dokuz oyla 5(1). fıkrasının ihlal edilmediğine; dörde karşı dokuz oyla konuta saygı hakkına ilişkin olarak 8. maddenin ihlal edilmediğine ve beşe karşı sekiz oyla Birinci Ek protokolün 1. maddesinin ihlaline dair görüşünü açıklamıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
MAHKEME'DEN NİHAİ TALEPLER
36. Türk Hükümeti temsilcisi duruşmanın sonunda şunları söylemiştir:
"Anlatılanların ışığında, Türk Hükümeti adına Mahkemeden, aşağıdaki hususlara dair ilk olarak, Bayan Loizidounun başvurusuna dayanan ve Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Mahkeme önüne getirilen bu davada, ileri sürülen iddiaların Sözleşmenin 1. maddesi anlamında Türkiyenin egemenlik yetkisi içinde kalmadığı gerekçesiyle, Mahkemenin yargılama yetkisinin bulunmadığı yönünde karar vermesini ve ayrıca Loizidounun başvurusuna dayanan bu davada, Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca Mahkemenin yargı yetkisini ve aynı şekilde, Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Komisyonun yetkisini tanımaya ilişkin Türkiyenin bildirimlerinin ayrılmaz parçası olarak getirilmiş olan yer sınırlamasına uygun olmadığı gerekçesiyle Mahkemenin yargılama yetkisinin bulunmadığı yönünde karar vermesini arz ve talep ediyorum. İkinci olarak, Türk Hükümeti adına Mahkemeden Bayan Loizidounun başvurusuna dayanan bu davada, Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca, Mahkemenin yargı yetkisini tanımaya ilişkin bildirim tarihinden ve aynı şekilde, Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca, Komisyonun yetkisini tanımaya ilişkin Türkiyenin bildirim tarihinden önce meydana gelen olaylar için yapılan bir başvuruya ilişkin olan bu davada, Mahkemenin yargılama yetkisinin bulunmadığı yönünde karar vermesini arz ve talep ediyorum."
37. Başvuruda bulunan Hükümet ise yaptığı sunuşta şu hususları dile getirmiştir:
"Tüm ileri sürülen gerekçelere dayalı olarak
, Kıbrıs Hükümeti aşağıdaki konularda: a) Türkiye tarafından ileri sürülen ilk itirazların reddedilmesini; b) Kıbrıs Hükümeti tarafından davanın Mahkeme önüne getirilmesinin, Avrupa kamu düzeninin gerekleri ve insan haklarının Sözleşmeye dayalı olarak korunması açısından haklı ve doğru olduğuna karar verilmesini; c) olayda, davacının, Sözleşmenin tanıdığı haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle ileri sürdüğü iddialarının haklı olduğuna karar verilmesini talep eder."
38. Başvurucu dilekçesini şu şekilde bitirmektedir:
"Yukarıda ileri sürülen görüşlere dayanmak suretiyle Mahkemeden;
i) Türkiye tarafından ileri sürülen tüm itirazları reddetmesi;
ii) Birinci Protokolün 1. maddesinin ve Sözleşmenin 8. maddesinin 28 Ocak 1987den beri veya bu kabul edilmezse 22 Ocak 1990dan beri, sürekli olarak ihlal edildiği üzerinde yetkili olduğunu kabul etmesi yönünde karar vermesi talebinde bulunulmaktadır."
KARAR GEREKÇESİ
I. Başvurucu Hükümetin davadaki konumu
39. Türk Hükümeti tüm yargılama süresince başvurucu Hükümeti, sistemli olarak "Kıbrıs Rum Kesimi Yönetimi" olarak adlandırmıştır. Türk Hükümeti bu noktada herhangi bir gerekçe göstermeden, başvurucu Hükümeti Kıbrıs halkının temsilcisi olarak tanımadığını belirtmiş ve bu davada Mahkemede taraf olarak bulunmasının, kendisini herhangi bir şekilde tanıma anlamına gelmediğini belirtmiştir.
40. Mahkeme, Kıbrısın Türkiyeye karşı yaptığı devlet başvurularına ilişkin olaylarda Komisyonun aldığı kararlar ve Avrupa Konseyinin değişmez uygulamalarına dayanarak, uluslararası topluluğun olaydaki davacı Hükümeti, "Kıbrıs Cumhuriyetinin Hükümeti" olarak kabul ettiğini kaydetmektedir (bk. bu konuda Kıbrısın Türkiyeye karşı 6780/74 ve 6950/75 tarihli başvuru dilekçelerinin kabuledilebilirliğine dair 26 Mayıs 1975 tarihli karar, Decisions and Reports) (DR) 2, s. 148-149 ve 8007/77 tarihli başvurunun kabuledilebilirliğine dair 19 Temmuz 1978 tarihli karar, (DR) 13, s. 219-221). Bu nedenle söz konusu Hükümetin Sözleşme hükümleri uyarınca, "Sözleşmeye Taraf Ülkenin Hükümeti" niteliği ve hukuksal durumu şüphe götürmemektedir. Bundan başka başvurucunun Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uyruğunda olduğu da tartışılmayan bir konudur.
41. Ayrıca, ne olursa olsun, başvuruda bulunan Hükümetin davalı Hükümet tarafından tanınması, Sözleşmenin 24. maddesi uyarınca başvuruda bulunmanın veya Sözleşmenin 48. maddesi uyarınca bir davayı Mahkeme önüne getirmenin bir ön koşulu değildir (bk. yukarıda sözü edilen 8007/77 tarihli başvuruya ilişkin karar, s. 220-221). Eğer bunun aksi olsaydı, Sözleşmenin işleyişinin temel unsuru olan "ortak güvence sistemi", devlet ve hükümetlerin birbirlerini karşılıklı olarak tanımalarına bağlı olacağından, uygulamada bir bakıma etkisini yitirmiş olurdu.
II. Başvuru hakkının kötüye kullanıldığı iddiası
42. Türk Hükümeti, bu başvurunun ilk ve asıl amacının siyasal propaganda yapmak olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu Hükümetin Mahkemeye başvurmasının amacı, başvurucunun haklarının ihlal edilmiş olduğu iddiasıyla şikayette bulunmak değil, Mahkeme önünde "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"nin (K.K.T.C.) hukuksal durumu üzerinde bir tartışma açmaktır. Bu tür bir girişim, başvuru hakkının kötüye kullanılması anlamına gelir. Bu şikayetler, Sözleşmenin öngördüğü yargısal denetim usulünün niteliğini saptırmaya yöneldiği için, Mahkemenin yetki alanı dışında kalmaktadır.
43. Başvurucu Hükümet ve Komisyon bu iddiayı reddetmişlerdir. Başvurucu Hükümete göre Bayan Loizidou, Kuzey Kıbrısın hukuka aykırı olarak Türkiye tarafından işgali nedeniyle göç etmek zorunda kalan ve mal ve mülkünü kaybeden binlerce kişiye sadece bir örnektir. Bu nedenle, Kıbrıs Hükümeti'nin kendi vatandaşlarının durumlarıyla ilgilenmesi son derece doğaldır. Başvurucuya göre de bu iddia ilk itiraz niteliğine sahip değildir.
44. Mahkeme bu itirazın, Komisyon önünde ileri sürülmemiş olduğunu belirtir. Bu nedenle Türk Hükümetinin, Loizidounun talebine ilişkin olarak Mahkeme önünde bu konuda itirazda bulunma hakkı yoktur.
45. Mahkeme, başvurucu Hükümetin talebine yönelik itiraz konusunda ise, Hükümetin bu başvuruyu Bayan Loizidou ve onun durumundaki diğer vatandaşların haklarını korumak amacıyla yaptığını belirtmektedir. Mahkemeye göre bu durumda, başvuru hakkının kötüye kullanıldığından söz edilemez.
Sonuç itibarıyla bu itiraz reddedilmelidir.
46. Mahkeme varılan bu sonuç ışığında, Sözleşmenin 48(b) bendi uyarınca önüne getirilen Devlet başvurusunu, başvuru hakkının kötüye kullanılmış olduğu gerekçesiyle reddetmek yetkisine sahip olup olmadığı sorunu üzerinde durmayı gerekli görmemektedir.
III. Türk Hükümetinin yargılamadaki rolü
47. Türk Hükümeti, şikayet konusu olan işlem veya ihmallerin esas itibarıyla Türkiyenin değil, Kıbrısın kuzeyinde kurulu bulunan ve bağımsız bir Devlet olan K.K.T.C.nin işlem veya ihmalleri olduğunu ileri sürmüştür. "K.K.T.C." bu davada "taraf" olamadığı için, "K.K.T.C."ni tanıyan tek Üye Devlet ve Onun makamlarıyla yakın ve dostça ilişkiler içinde bulunan Türkiyenin bu davadaki tek rolü, "dava arkadaşlığı" (amicus curia) yapmakla sınırlıdır.
48. Başvurucu Hükümete göre Mahkeme İçtüzüğü, Türkiyenin yargılamadaki konumunu bu şekilde değiştirmesine ve uluslararası hukuk çiğnenerek kurulan ve uluslararası topluluk tarafından tanınmayan hukuk dışı bir rejim adına Mahkeme huzuruna çıkmasına imkan vermemektedir.
49. Bayan Loizidouya göre ise Türk Hükümetinin tavrı, aslında yer bakımından (ratione loci) yetkisizlik itirazı anlamına gelmektedir.
50. Komisyon, Türkiyenin "dava arkadaşı" olarak değil, "Sözleşmeci Taraf" olarak huzurda bulunduğunu ileri sürmüştür.
51. Mahkeme, önüne gelen bir davada, bir Sözleşmeci Tarafın kendi konumunu kendi istediği şekilde nitelendirme yetkisine sahip olmadığını kabul eder. Mahkemeye göre bu dava, Bayan Loizidounun Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Sözleşmeci Taraf sıfatına sahip olan Türkiye aleyhine yaptığı başvuruyla başlamış olup, daha sonra Sözleşme'nin 48(b) bendine göre başka bir Sözleşmeci Devlet tarafından önüne getirilmiş bulunmaktadır.
52. Bu nedenle Mahkeme, bu yargılamadaki diğer sorunlar üzerinde herhangi bir ön tespitte bulunmaksızın, Türkiyenin bu davada davalı taraf olduğu sonucuna varır.
IV. Davanın kapsamı
53. Bayan Loizidou Komisyon önünde, Kıbrısın kuzey bölümünün Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edilmiş olması ve halen süre giden hakimiyet ve denetimleri nedeniyle, birçok kez denediği halde, buradaki ikametgahına ve bu bölgede yerleşik bulunan diğer mallarına ulaşamadığından, bunun sonucunda da mülkiyet hakkının ve mallarından yararlanma hakkının ihlal edildiğinden şikayet etmiştir. Başvurucuya göre bu durum, Sözleşmeye Ek Birinci Protokolün 1. maddesine aykırı olarak, mülkiyet hakkının "sürekli ihlali" ve ayrıca, Sözleşmenin 8. maddesinde güvence altına alınmış bulunan konut dokunulmazlığı hakkının da "sürekli ihlali" anlamına gelmektedir. Başvurucu ayrıca, gözaltına alınması ve tutulmasıyla ilgili olarak (bk. yukarıda parag. 34), Sözleşmenin 3, 5,(1) ve 8. maddelerinin ihlal edilmiş olduğu hususunda da şikayette bulunmuştur.
54. Başvurucu Hükümet davayı Sözleşmenin 48(b) bendine göre Mahkemenin önüne getiren dilekçesinde Mahkemeden, başvurucunun mallarına ulaşma hakkına ilişkin olarak Birinci Ek Protokolün 1. maddesinin ve Sözleşmenin 8. maddesinin ihlaline dayanan şikayetleri, Komisyonun kabuledilebilir bulduğu yönleri (bk. yukarıda parag. 35) bakımından karara bağlaması talebinde bulunmaktadır. Böylece Mahkemenin önünde sadece tartışılmayan bu şikayetler bulunmaktadır. Geri kalan talepler, yani ilgilinin yakalanması ve gözaltına alınması ile ilgili olanlar ise, Sözleşmenin 32(1). fıkrası uyarınca, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin yetki alanına girmektedir.
Mahkeme, Sözleşmenin 48. maddesinin ve Mahkeme İçtüzüğünün, konunun kısmen Mahkeme önüne getirilmesine izin verip vermediğinin taraflarca tartışılmadığını belirtir. Nitekim, Türkiye ("davalı Hükümet") dava konusunun bu şekilde çerçevelenebileceğini ve sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Bu durumda Mahkeme, Komisyonun daha önce görüş bildirdiği bir konunun sınırlanmasına izin verilip verilmediği sorunu üzerinde genel bir karar vermesinin gerekli olmadığını kabul eder.
V. Yer bakımından (Ratione Loci) yetkisizlik itirazı
55. Davalı Hükümet yer bakımından (ratione loci) yetkisizlik konusunda iki itirazda bulunmuştur. İlk olarak, şikayet konusu edilen olayların Türkiyenin değil KKTCnin egemenlik yetkisi içine girdiği gerekçesiyle, Komisyonun başvuruyu esastan incelemeye yetkisi olmadığını ileri sürmüştür. İkinci olarak, Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerine göre yaptığı bildirimlerde, ülkenin ulusal sınırları dışında meydana gelen işlem veya olaylar konusunda Komisyonun ve Mahkemenin yetkisini kabul etmemiş olduğunu ileri sürmüştür.
Mahkeme, bu iki itirazı sırayla inceleyecektir.
A. Başvurucunun şikayet ettiği olayların, Sözleşmenin 1. maddesi uyarınca Türkiyenin egemenlik yetkisi içine girip girmediği
1. Mahkeme önündeki sunuşlar
56. Davalı Hükümet ilk olarak, başvurucunun mülküne ulaşamaması sorununun, açıkça Türkiyenin "egemenlik yetkisi" dışında kaldığını ileri sürmektedir. Bu tezinin doğruluğunu ispatlamak için, halen bu konunun Kıbrıs Rum Toplumu ile Kıbrıs Türk toplumu arasındaki görüşmelerde temel tartışma noktalarından birini oluşturduğunu belirtmektedir.
Ayrıca, Kıbrısın kuzeyinde Türk Silahlı kuvvetlerinin bulunması, tek başına, diğer devletlerin yurt dışında yerleşik asker bulundurmalarından daha farklı bir "egemenlik" anlamına gelmemektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrısın kuzeyinde, kişilerin yaşamları veya malları üzerinde, hiçbir şekilde "egemenlik" kullanmamıştır. Kıbrısın Türkiyeye karşı yaptığı Devlet başvurularında (bk. Başvuru numaraları 6780/74, 6950/75 ve 8007/77) Kıbrıs Cumhuriyeti'nde üç garantör devletten biri sıfatıyla Türkiyenin gerçekleştirdiği müdahaleden sonra Komisyonun verdiği kararların, Kıbrısta süre giden gerçek durumu bilen Bakanlar Komitesi tarafından tasdik edilmemiş olmasının nedeni, kuşkusuz budur.
Komisyonun bu davaya ilişkin kabuledilebilirlik kararında tespit ettiği gibi, sınır bölgesi baştan sona Türkiyenin denetimi altında değildir. Türkiye bu denetimi KKTC makamlarıyla birlikte yapmakta, Türk Silahlı Kuvvetleri tek başına hareket ettiği durumlarda da, bu denetimi yeterli kolluk gücüne sahip olmayan KKTC adına yapmaktadır. Türk güvenlik güçlerinin Türk ordusunun komutası altında bulunması da, bu durumu değiştirmez.
Davalı Hükümete göre KKTC, başvurucu tarafın ileri sürdüğü gibi "kukla" bir Devlet değil, kusursuz demokratik bir niteliğe ve kimliğe sahip demokratik anayasal bir devlettir. Temel haklar etkili bir biçimde güvence altına alınmış olup serbest seçimler yapılmaktadır. Bunun sonucu olarak da KKTCde kamu erkinin kullanılması, Türkiyeye atfedilebilecek bir husus değildir. Bu devletin uluslararası alanda tanınmamış olmasının bu konuyla bağlantısı yoktur.
57. Bayan Loizidou, Kıbrıs Hükümeti tarafından da desteklenen sunuşunda, bu davada Sözleşmenin ihlal edilmiş olması nedeniyle ortaya çıkan sorumluluk sorununun, uluslararası hukukun yerleşik ilkelerine dayanılarak incelenmesini istemiştir. Bu noktada; Türk görevlilerin doğrudan Sözleşme ihlallerine karıştığı olgusu üzerinde önemle duran Komisyonun tutumu uluslararası hukuk açısından doğru değildir. Bir devlet, fiilen denetimi altında bulunan bir ülkede meydana gelen hak ihlallerinden, kural olarak uluslararası bakımdan sorumludur.
Başvurucuya göre uluslararası hukuk, belli bir toprak parçasından fiilen sorumlu olan bir devletin, bu toprak parçası yerel bir yönetim tarafından idare ediliyor olsa bile, sorumluluğunun devam ettiğini kabul eder. Yerel yönetim, ister hukuka aykırı olarak, yani hukuka aykırı bir biçimde kuvvete başvurma sonucu meydana gelmiş olsun, isterse himaye altında bir devlet veya bir başka siyasal bağımlılık durumu nedeniyle hukuki olsun, durum değişmez. Bir devlet, adı ne olursa olsun herhangi bir yerel yönetim kurarak veya kurulmasına izin vererek, yasadışı istila ve askeri işgal eylemleri ve daha sonraki olaylar nedeniyle ortaya çıkan sorumluluğundan kurtulamaz. Bu nedenle 1939-1945 yılları arasında Mançurya, Hırvatistan ve Slovakyada kurulan "kukla" devletleri denetim altında tutan güçler, bu yönetimlerde meydana gelen uluslararası hukuk ihlalleri nedeniyle ortaya çıkan sorumluluklarından muaf görülmemişlerdir (bk. Whiteman, Digest of International Law, 1967, c. 8, s. 835-837). Aynı şekilde, himaye eden veya egemen olan devletin uluslararası sorumluluğu, aralarında meşru bir siyasal bağımlılık yaratılsa bile devam eder. Himaye altında olan bağımlı devletler ile özerk bölgeler bakımından devletin bu sorumluluğu, önemli kamu hukukçularının eserlerinde kabul edilmektedir (bk. Rousseau, Droit International Public, c. V, 1983, s. 31, parag. 28; Reuter, Droit International public, 6. bası, 1983, s. 262; Repertoire suisse de droit International public, c. III, 1975, s. 1772-1773; Verzijl, International Law in Historical Perspective, c. IV, 1973, s. 710-711).
Bayan Loizidou bunun dışında, bu davada Kuzey Kıbrıs bölgesinde Sözleşmenin ilk bakışta (prima facie) ihlali konusunda mutlaka Türk askerlerinin doğrudan olaya karışmış olmasını gerektiren bir sorumluluk ölçütünün benimsenmesinin, yukarıda belirtilen ve bir devletin sorumluluğunu doğuran olağan sorumluluk ilkelerinin uygulamasından tamamen vazgeçildiği anlamına geleceğini ileri sürmüştür. Davanın esası aşamasında başvuruculardan böylesine bir standardı yerine getirmelerini istemek gerçekçi olmayacak ve ayrıca fiili bir affı ve adaletin inkarını içerecektir.
Son olarak, Kuzey Kıbrıstaki durumdan dolayı Türkiye sorumlu tutulmadığı takdirde, başka hiçbir tüzel kişi sorumlu tutulamayacaktır. Oysa, Mahkemenin içtihadı ile ortaya çıkan Sözleşmede tanınan hakların etkili korunması ilkesi, sorumluluk sisteminde herhangi bir boşluğun bulunmamasını zorunlu kılmaktadır. Sözleşme sisteminin ilkeleri ile devletlerin sorumluluğuna ilişkin uluslararası hukuk, Kuzey Kıbrıstaki olayların kontrolü için Türkiyenin sorumlu olduğu bir rejimin oluşturulması noktasında birleşmektedir.
58. Bu konuda Komisyon Loizidounun mülküne ulaşamamasına, Kuzey Kıbrısta bulunan ve sınır bölgesinde baştan sona denetim kuran Türk askeri güçlerinin varlığının neden olduğu görüşündedir. Bu nedenle bu engelleme, Türkiyenin neden olduğu bir sorundur.
2. Sorunun Mahkeme tarafından incelenmesi
59. Sözleşmenin 1. maddesi şöyledir:
"Sözleşmeci Taraflar, bu Sözleşmenin Birinci Bölümünde tanımlanan hak ve özgürlükleri kendi egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes için güvence altına alırlar."
60. Mahkemenin önündeki sorun, başvurucunun şikayetlerinin davalı devletin "egemenliğine" girmeyen konularla ilgili olduğu gerekçesiyle, Mahkemenin inceleme yetkisi dışında kalıp kalmadığı sorunudur.
61. Mahkeme, başvurucunun şikayetlerini oluşturan eylemlerden ötürü Türkiyenin Sözleşmeye göre gerçekten sorumlu olup olmadığı konusunda ilk itirazların incelenmesiyle ilgili bu aşamada karar vermesinin kendisinden istenmediğini vurgular. Mahkemeden Kıbrısın kuzey bölgesindekine benzer durumlarda, Sözleşmeye göre devletin sorumluluğunu düzenleyen temel ilkeleri belirlemesi de istenmemiştir. Bu sorunlar yargılamanın daha çok esasın incelenmesi aşamasına girer. Mahkemenin incelemesi, Türkiyenin her ne kadar ulusal toprakları dışında meydana gelmiş olsa da, başvurucunun şikayetçi olduğu olayların bu devletin "egemenlik yetkisi" içine girip girmediğini belirlemekle sınırlıdır.
62. Bu noktada Mahkeme, her ne kadar Sözleşmenin 1. maddesi Sözleşmenin uygulama alanına sınırlar getirmekteyse de, bu hükme göre "egemenlik yetkisi" kavramının, sadece Taraf Devletlerin ulusal topraklarıyla sınırlı olmadığını hatırlatır. Örneğin Mahkemenin yerleşmiş içtihadına göre, bir kişinin sözleşmeci bir devlet tarafından iade edilmesi veya sınırdışı edilmesi Sözleşmenin 3. maddesi bakımından bir sorun doğurabilmekte ve dolayısıyla devletin sorumluluğuna yol açabilmektedir. Ayrıca, ister kendi ulusal sınırları içinde isterse dışında yapılsın, Sözleşmeci Devletin toprakları dışında sonuç doğuran kamu makamlarının eylemleri nedeniyle sorumluluğu ortaya çıkabilmektedir (bk. Drozd ve Janousek - Fransa ve İspanya, parag. 91).
Sözleşmenin konusu ve amacı göz önünde tutulduğunda, ister hukuki isterse hukuk dışı askeri bir hareketin sonucunda kendi ulusal sınırlarının dışındaki bir alanı etkili bir biçimde denetimi altında tutan bir devletin, o bölgede sorumluluğu doğabilir. Böyle bir bölgede, Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri devletin koruma yükümlülüğü bu tür bir denetimden doğar; bu denetim kendi silahlı kuvvetleri aracılığıyla doğrudan uygulanabileceği gibi, kendine bağımlı bir yerel yönetim aracılığıyla da uygulanabilir.
63. Bu bağlamda davalı Hükümet, Bayan Loizidounun mallarının denetimini kaybetmiş olmasının, Kıbrısın Kuzey bölgesinin Türk askerleri tarafından işgal edilmiş olmasından ve bu bölgede KKTCnin kurulmuş olmasından kaynakladığını kabul etmektedir. Ayrıca, Türk askerlerinin başvurucunun mülküne ulaşmasını engelledikleri de tartışmasız bir konudur.
64. Sonuç olarak bu tür eylemler, Sözleşmenin 1. maddesine göre Türkiyenin "egemenliğine" girmektedir. Şikayet edilen olayların Türkiyeye yüklenebilir olup olmadığı ve devletin sorumluluğuna yol açıp açmadığı, Mahkeme tarafından esasın incelenmesi aşamasında karar bağlanacaktır.
B. Türkiyenin Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerine ilişkin Bildirimlerindeki yer bakımından sınırlamaların geçerliliği
65. Sözleşmenin 25. maddesinin ilgili hükümleri şöyledir:
"1. Bu Sözleşmede tanınan hakların Sözleşmeci Devletlerden biri tarafından ihlal edilmesinden mağdur olduğu iddiasında bulunan her gerçek kişi, Hükümet dışı kuruluş ve kişi grubu, hakkında şikayette bulunulan Yüksek Sözleşmeci Tarafın, Komisyonun bu konudaki yetkisini tanıdığını bildirmiş olması koşuluyla, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine sunulacak bir dilekçe ile Komisyona başvuruda bulunabilir. Böyle bir bildirimde bulunmuş olan Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu hakkın etkin bir biçimde kullanılmasına hiçbir surette engel olmamakla yükümlüdürler.
2. Bu bildirimler belli bir süre için yapılabilir.
"
66. Sözleşmenin (eski) 46. maddesine göre:
"1. Yüksek Sözleşmeci Taraflardan her biri, herhangi bir zamanda, bu Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin tüm konularda, Mahkemenin yargı yetkisini, zorunlu olarak ve özel bir anlaşmaya gerek olmaksızın tanıdığını beyan edebilir.
2. Yukarıda sözü edilen bildirimler koşulsuz olarak yapılabileceği gibi, diğer Yüksek Sözleşmeci Tarafların bazıları veya birçoğu bakımından karşılıklılık koşuluna bağlı olarak veya belirli bir süre için yapılabilir."
67. Davalı Hükümet, Sözleşmenin 25. ve 46. maddelere ilişkin, sırasıyla 28 Ocak 1987 ve 22 Ocak 1990 tarihli (22 Ocak 1993te yenilenmiş olan) bildirimlerinde yer alan "yer bakımından sınırlamaların" ve diğer koşulların, hukuken geçerli ve Sözleşme organları için bağlayıcı olduklarını belirtmiştir. Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerinde getirilen sistem ihtiyari olup, Sözleşmeci Devletler isterlerse kabul eder, istemezlerse kabul etmezler. Sözleşme yapılırken Sözleşmeci Devletlerin, Komisyon ve Mahkemenin yetkisini kısmen tanımalarının mümkün olmadığını gösteren hiçbir şey belirtilmemiştir. Eğer Sözleşmeci Devletler 25. ve 46. maddelere ilişkin bildirimlerinde sınırlama koşullarının yer almasını yasaklamak isteselerdi, bu amaçla özel bir hüküm koyarlardı; bu durum, Avrupa Konseyinin sözleşmeler uygulamasında sıkça rastlanan bir olgudur.
Sözleşme sisteminde, Sözleşmeci Devletlerin ancak kendi istekleri doğrultusunda yükümlülük altına girmelerini sağlayan birçok hüküm vardır; örneğin 63. ve 64. maddeler, Dördüncü Protokolün 6(2). fıkrası, Yedinci Protokolün 7(2). fıkrası. Nitekim, başka devletler de kabul bildirimlerinde, içeriğe ilişkin bir takım sınırlamalara yer vermişlerdir; örneğin İngiltere (bk. yukarıda parag. 33) (yer bakımından sınırlama) ve Kıbrıs (bk. yukarıda parag. 30 ve 32).
Davalı Hükümet ayrıca, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü'nün 36. maddesine ilişkin olan ve Divanın yargı yetkisinin tanınmasında içerik, yer ve zaman bakımından sınırlamalar getirilmesine izin veren yerleşik uygulamaya gönderme yapmaktadır. Bu Statü'nün 36(3). fıkrasının yazılış biçimi, tüm önemli unsurlarda Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerinin yazılışıyla aynıdır. Bu bakımdan, Sözleşmenin hazırlık çalışmaları, Statü'nün 36. maddesinin, Sözleşmenin 46. maddesine örnek oluşturduğunu göstermektedir. Uluslararası hukukun kabul ettiği temel ilkelerden biri, bir andlaşmada kullanılan bir kavramın başka bir andlaşmada da kullanılması halinde, bu kavramın aynı anlamı taşımasıdır.
Davalı Hükümet ayrıca, 25. ve 46. maddelerin, Sözleşmenin yapılması sırasında bu maddelere verilen anlam göz önüne alınmak suretiyle yorumlanmalarının gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Sözleşmelerin anlamını çağına uygun yorumlama ilkesi, Andlaşmalar Hukukuna ilişkin Viyana Sözleşmesinin 31. maddesindeki "iyi niyet" kuralının yorumundan çıkmaktadır. O tarihlerde uluslararası yargısal uygulama, uluslararası bir yargı yerinin yetkisinin ihtiyari olarak tanınması sırasında ek koşullar veya sınırlamalar getirilmesine imkan tanımaktaydı. Sözleşmeyi yazanlar, farklı kelimeler kullanmak yoluna gitmemişlerdir; burada, Uluslararası Adalet Statüsünün 36. maddesinin yaptığı gibi, devletlerin tanıma bildirimlerinde sınırlamalar getirebilmeleri için kendilerine bir serbesti tanıma isteğinin işareti görülmektedir.
Son olarak, daha sonraki andlaşma uygulamaları konusunda, her ne kadar yapılmış olan beyanlar Türkiyenin 25. ve 46. maddelere getirdiği yoruma muhalif ise de, bütün Sözleşmeci Devletlerarasında tanıma bildirimlerine eklenen şartlarla ilgili olarak bir uzlaşmanın olması gerektiğini yansıtan bir uygulamanın varlığı tespit edilememiştir.
68. Başvurucuya ve Kıbrıs Hükümetine göre, Sözleşmenin 25. ve 46. maddeleri uyarınca Komisyon ve Mahkemenin yetkisini tanımaya ilişkin devletlerin kabul bildirimlerinde, sadece zaman bakımından (ratione temporis) sınırlamalar getirilmesine izin verilmiştir.
Dahası, Uluslararası Adalet Divanının yargılama yetkisine, Statünün 36. maddesi uyarınca sınırlamalar getirilmesinin kabulüne ilişkin uzun zamandan beri süregelen uygulamasının bu davada hiçbir yardımı olmaz; çünkü her iki sistemin de önemli farkları bulunmaktadır.
Uluslararası Adalet Divanı, (İnsan Hakları Avrupa) Sözleşme(si) gibi standart koyan bir andlaşmayla bir bağı olmayan, bağımsız bir varlığa sahip uluslararası bir yargı yeridir.
69. Komisyon da aynı şekilde başvurunun kabuledilebilirliğine ilişkin kararına yollamada bulunarak, Türkiyenin Sözleşmenin 25. maddesine ilişkin bildirimindeki sınırlamaları, zaman bakımından sınırlama hariç, geçersiz kabul etmiştir. Komisyon, Sözleşmenin 46. maddesine ilişkin bildirimde yer alan "yer bakımından sınırlama"nın da geçersiz olduğu görüşünü paylaşmaktadır.
70. Mahkeme, Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerinin Sözleşmenin etkililiği açısından temel maddeler olduğunu belirtir; çünkü bu maddeler, Komisyon ve Mahkemenin Sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin ihlalinden kaynaklanan başvurular konusundaki yetkilerini belirleyerek, "Sözleşmeci Devletlerin bu Sözleşme'deki yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlama" (md. 19) konusunda Komisyon ve Mahkemenin sorumluluğunun çerçevesini çizmektedir. Bu nedenle Mahkeme bu maddeleri yorumlarken, Sözleşmenin insan hakları ve temel özgürlüklere ortak güvence sağlayan bir andlaşma biçimindeki bu özel niteliğini göz önüne almak durumundadır.
Mahkemenin 19 Ocak 1987 tarihli İrlanda -- Birleşik Krallık kararında (bk. İrlanda - Birleşik Krallık, parag. 239) belirttiği gibi:
"Bu Sözleşme, Sözleşmeci Devletlerin birbirlerine karşı taahhütlerini içeren klasik türdeki uluslararası andlaşmalardan farklı olarak, daha fazla taahhüt içermektedir. Bu Sözleşme, karşılıklı ve iki taraflı bir taahhütler örgüsünün üstünde ve ötesinde, Başlangıcın ifadesiyle "kollektif olarak yerine getirilmesi"nde yarar görülen objektif yükümlülükler yaratmıştır."
71. Sözleşmenin günün koşullarına göre yorumlanması gereken yaşayan bir belge olduğu, Mahkemenin içtihatlarında yerleşmiş durumdadır (bk. diğer kararların yanısıra, Tyrer -- Birleşik Krallık kararı, parag. 31). Mahkemeye göre bu yaklaşım, Sözleşmenin sadece normatif kurallarıyla sınırlı olmayıp, Sözleşmenin uygulama mekanizmasının işleyişine ilişkin 25. ve 46. maddeleri için de geçerlidir. Dolayısıyla bu hükümlerin sadece, kırk yıl önce bu Sözleşmeyi hazırlayan kişilerin iradelerine uygun olarak yorumlanmasıyla yetinmek mümkün değildir.
Şu andaki Sözleşmeci Devletlerin azınlığının Sözleşmeyi kabul ettikleri tarihte Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerinin zaman bakımından sınırlamaların dışındaki sınırlamalara izin verecek şekilde kabul edildiği kanıtlansa bile, ki durum böyle değildir, bu delil belirleyici olamaz.
72. Buna ek olarak, kişilerin korunmasına yönelik bir belge olan Sözleşmenin amacı ve konusu, Sözleşmedeki güvenceleri pratik ve etkili kılacak şekilde Sözleşme hükümlerinin yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirmektedir (bk. diğer kararlar ile birlikte yukarıda geçen Soering kararı, parag. 87 ve Artico kararı, parag. 33).
73. Mahkeme Taraf Devletlerin, Komisyon ve Mahkemenin yetkisinin tanınmasına ilişkin bildirimlerinde Sözleşmenin 25. ve 46. maddeleri çerçevesinde sınırlamalar getirip getiremeyeceklerini belirlemek için, bu maddelerde yer alan kavramlara verilmesi gereken anlamı, içinde bulunulan zamanı ve söz konusu maddelerin amaç ve konularını göz önünde bulunduracaktır (bk. özellikle Johnston ve Diğerleri kararı, parag. 51 ve Andlaşmalar Hukukuna ilişkin 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Sözleşmesi'nin 31(1). fıkrası). İçinde bulunulan zamana göre Mahkeme, andlaşmanın uygulanmasında geçerli olan ve andlaşmanın yorumlanması konusunda taraf devletlerin üzerinde uzlaştıkları her türlü uygulamayı da göz önüne alacaktır (bk. sözü edilen Viyana Sözleşmesi'nin 31(3)(b) bendi).
74. Sözleşmenin 25(2). fıkrası gibi, 46(2). fıkrası da, bildirimlerin belirli bir dönem için yapılmasına açıkça izin vermektedir. Bu maddeler her zaman, Sözleşmeci Devletlere, Komisyon ve Mahkemenin yetkilerinin geriye yürürlüğünü sınırlamalarına imkan veren hükümler olarak anlaşılmıştır (bk. diğerlerinin yanı sıra Stamoulakatos kararı, parag. 32). Bu nokta tartışılmamıştır.
75. Sözleşmenin 25. maddesi, başka tür bir sınırlamaya ilişkin açık bir hükmü içermemektedir (bk. yukarıda parag. 65). Ayrıca Sözleşmenin 46(2). fıkrası uyarınca yapılacak olan bildirimler, "koşulsuz veya karşılıklılık koşuluyla yapılabilecektir
." (bk. yukarıda parag. 66).
Davalı Hükümetin ileri sürdüğü gibi bu maddeler konu ve yer bakımından sınırlamalar konulmasına imkan tanımış olsaydı, Sözleşmeci Devletler Sözleşmeden doğan yükümlülüklerin kendilerine uygulanmasında, kabul bildirimlerinin içeriğine göre değişen farklı rejimler oluşturmakta serbest olurlardı. Devletlerin ihtiyari hükümlere göre verdikleri yetkiyi sınırlandırmalarına imkan tanıyan böyle bir sistem, Komisyon ve Mahkemenin görevlerini yerine getirmelerini ciddi bir biçimde zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda Avrupa kamu düzeninin (ordre public) anayasal bir belgesi olan Sözleşmenin etkililiğini de azaltır. Dahası, Sözleşme Devletlere 25. maddeye göre kabul bildirimlerinde sınırlamalar getirme imkanı tanıdığı zaman, bu yönde açık bir ifade kullanmıştır (bk. bu yönde Dördüncü Protokolün md. 6(2). ve Yedinci Protokolün md. 7(2)).
Mahkemeye göre Sözleşme sisteminin yukarıda belirtilen amaç ve konusu göz önüne alındığında, böyle bir yetkinin tanınması Sözleşmenin uygulanması ve amaçlarının gerçekleştirilmesi üzerinde o denli ağır sonuçlar yaratırdı ki, bu tür bir yetkinin açıkça tanınmış olması gerekirdi. Ancak, Sözleşmenin ne 25. maddesinde ve ne de 46. maddesinde böyle bir hüküm yoktur.
76. Mahkeme ayrıca Sözleşmenin 64. maddesinin, Sözleşmeyi imza sırasında veya onama belgelerinin kaydı esnasında devletlere çekinceler koyma imkanı tanımış olduğunu da göz önünde bulundurmaktadır. Ancak 64. maddeye göre çekince koyma yetkisi, ilgili Sözleşmeci Devletin ülkesinde o tarihte yürürlükte olan bir yasanın Sözleşmenin bir hükmüyle bağdaşmadığı ölçüde, Sözleşmenin belirli hükümleriyle sınırlı bir yetkidir. Ayrıca, genel nitelikte çekinceler konulmasına da izin verilmemiştir.
77. Mahkemeye göre, çekinceleri düzenleyen böyle bir kısıtlayıcı hükmün bulunması, devletlerin ihtiyari hükümlere göre verdikleri yetkiyi, kendi egemenlik alanlarındaki hukuk ve uygulamaları Sözleşme organlarının denetiminden fiilen çıkarmak suretiyle sınırlandıramayacakları anlamına gelmektedir. Zaten tersini düşünmek mümkün olsaydı, Taraf Devletler arasında bu tür sınırlama veya çekincelerin kabulüyle ortaya çıkacak olan eşitsizlik, Sözleşmenin Başlangıcında belirtilen insan haklarının korunması ve geliştirilmesi alanında daha sıkı bir birliğin gerçekleştirilmesi amacına da ters düşmüş olurdu.
78. Yukarıdaki açıklamalar, Sözleşme sisteminin bu tür kısıtlamalara izin vermediği düşüncesini güçlü bir biçimde destelemektedir.
79. Bu yaklaşım, Sözleşmeyi imzalayan devletlerin bu maddelere ilişkin uygulamalarıyla da teyit edilmiştir. Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden bugüne kadar, davalı Hükümet hariç, Sözleşmeye taraf otuz ülkenin hemen hepsi, Komisyon ve Mahkemenin başvuruları kabule ilişkin yetkilerini yer bakımından (ratione loci) ve konu bakımından (ratione materiae) sınırlama getirmeksizin kabul etmişlerdir. Sözleşmenin 25. maddesine ilişkin olarak getirilen (bk. yukarıda parag. 30 ve 32) ve daha sonra geri alınan Kıbrıs bildirimindeki sınırlamalar (bk. yukarıda parag. 32), davalı Hükümetin savına göre 25. maddeye ilişkin Birleşik Krallıkın bildirimi (bk. yukarıda parag. 33) de, bu istikrarlı uygulamanın tek istisnasını oluşturmaktadır.
80. Bu konuda Komisyon, Birleşik Krallıkın bu sınırlamayı Sözleşmenin 63(4). fıkrası ışığında, ana ülkesi dışından yapılacak şikayetleri Komisyonun kabul etme yetkisini önlemek için getirdiği görüşündedir. Bu bağlamda Mahkemeden, davalı Hükümetin yer bakımından sınırlama örneği olarak gösterdiği söz konusu bildirimin kapsamını yorumlaması istenmemiştir. Bu bildirimin ve Kıbrısınkinin anlamı ne olursa olsun, bu bildirimler Sözleşmeyi imzalayan devletler arasındaki tatbikatta genel kabul gören uygulamayı bozacak örnekler değildir: Sözleşmenin 25. ve 46. maddeleri yer bakımından ve konu bakımından sınırlamalara izin vermemektedir.
81. Bu tür bir uygulamanın bulunduğu, Türkiyenin 25. maddeyle ilgili ilk bildiriminin (bk. yukarıda parag. 18-24) kapsamından doğan hukuki sorunlar açısından görüşlerini saklı tutan tevdi makamı olarak Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğinin yanı sıra, İsveç, Lüksemburg, Danimarka, Norveç ve Belçika Hükümetlerinin tepkileriyle ve Türkiyenin 25. ve 46. maddeye göre yaptığı bildirimlerdeki kısıtlamaları hükümsüz kabul eden Yunanistan Hükümetinin tepkisiyle desteklenmiştir.
82. Devletlerin bu istikrarlı ve tekbiçimli uygulamaları, davalı Hükümetin, Sözleşmeyi hazırlayanların 25. ve 46. maddelere ilişkin bildirimlerde yer alabilecek sınırlamaları Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 36. maddesine göre izlenen uygulamaya bakarak tasarladıkları yönündeki iddiasını çürütmektedir.
83. Bu bağlamda devletlerin, Uluslararası Adalet Divanının ihtiyari yetkisinin kabulüne ilişkin sınırlamalar koyabilecekleri tartışmalı bir konu değildir. Sözleşmenin 46. maddesinin Uluslararası Adalet Divanı Statüsü'nün 36. maddesinden kopya edilmiş olduğuna da itiraz edilmiş değildir. Bununla birlikte Mahkemeye göre bu durum, Komisyon ve Mahkemenin yetkilerinin kabulüne bu tür sınırlamalar konmasına, Sözleşmenin izin vermek zorunda olduğu sonucunu doğurmaz.
84. İlk olarak, Uluslararası Adalet Divanının faaliyet gösterdiği şartlar ve çevre, Sözleşme organlarının faaliyet gösterdiği şartlar ve çevreden oldukça farklıdır. Uluslararası Adalet Divanı, dünyanın neresinde olursa olsun, Devletler arasında çıkabilecek her türlü hukuksal uyuşmazlığı, uluslararası hukuk ilkelerine göre incelemekle görevlidir. Bu uyuşmazlığın konusu uluslararası hukukun tüm alanlarına ilişkin olabilir. İkincisi, Sözleşme organlarından farklı olarak Uluslararası Divanın görevi, münhasıran, Sözleşme gibi kural koyucu anlaşmalar çerçevesinde doğrudan denetim yapmakla sınırlı değildir.
85. Söz konusu yargı yerleri arasında görev ve amaç bakımından var olan böyle temel bir farklılıkla birlikte Sözleşmenin 25 ve 46. maddelerine göre koşulsuz yetki tanıma uygulaması, Sözleşme uygulamasını Uluslararası Divan uygulamasından ayıran zorlayıcı temellerdir.
86. Son olarak, davalı hükümet her ne kadar bu konudaki savını ayrıntılı bir biçimde işlememiş ise de, Mahkeme 63(4). fıkra uygulamasının, kıyas yoluyla 25. ve 46. maddelerin yer bakımından sınırlamaya izin verdiği iddiasını desteklediğini kabul etmemektedir.
Bu sava göre bir davalı devlet, Sözleşmenin 25. maddesinin uygulanmasını 63. maddedeki ülkeler bakımından özel olarak genişletmedikçe, 25. madde ulusal sınırlar dışındaki ülkelere uygulanamaz. Bunun doğal sonucu olarak devlet, bireysel başvuru hakkının tanınmasını, bu davada olduğu gibi, kendi ulusal toprakları ile sınırlayabilir.
87. Mahkeme ilk olarak devletin sorumluluğunun, Sözleşme'nin 1. maddesindeki "egemenlik" (jurisdiction) kavramına uygun olarak, kendi ulusal toprakları dışında gerçekleşen eylem ve olaylar nedeniyle de ortaya çıkabileceğini hatırlatmaktadır (bk. yukarıda parag. 62). Buradan çıkan sonuca göre, 63(4). fıkrada ana ülke dışındaki topraklar konusunda var olan zorunluluk, sorumluluk üstlenilmeden önce 25. maddedeki tanımanın açıkça genişletilmesi konusunda yoktur.
88. Ayrıca, 25. madde ile 63. maddenin, hem konu ve hem de amaç yönünden farklı olduklarını da göz önünde bulundurmak gerekir. Sözleşmenin 63. maddesi, Sözleşmeye imza koyan devletin, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu topraklarda kamu makamlarının tüm eylemleri nedeniyle, Sözleşme bakımından ortaya çıkabilecek sorumluluğu tamamıyla yüklenmesine dair kararıyla ilgili bir maddedir. Diğer taraftan 25. madde ise, bir Taraf Devletin doğrudan kendine bağlı olarak faaliyette bulunan görevlilerinin eylemleriyle alakalı başvuruları Komisyonun inceleme yetkisini kabul etmesiyle ilgilidir. Bu maddeler temelde farklı niteliklere sahip olduklarından, Komisyonun başvuruları 63(4). fıkradaki topraklar bakımından kabul yetkisine dair özel bir beyanda bulunulmasının, yukarıda geliştirilen savlar ışığında 25. ve 46. maddelerdeki beyanların yer bakımından sınırlanmasının geçerliliği üzerinde bir etkisi yoktur.
89. Sözleşmenin niteliğini, 25. ve 46. maddelerin kendi bağlamlarındaki olağan anlamlarını, konu ve amaçlarını ve Sözleşmeci Devletlerin uygulamalarını göz önünde bulunduran Mahkeme, Türkiyenin 25. ve 46. maddelere göre yaptığı bildirimlere eklediği yer bakımından sınırlamaların geçersiz olduğu sonucuna varmaktadır.
Bu tespitin bir sonucu olarak geriye, kabul bildirimlerinin geçerliliğinin tartışma konusu yapılıp yapılamayacağı sorunu kalmıştır.
C. Türkiyenin Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerine ilişkin bildirimlerinin geçerliliği
90. Davalı Hükümet, Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerine ilişkin bildirimlerdeki sınırlamalar bütünü ile geçerli kabul edilmediği takdirde, bunun doğal sonucu olarak, bildirimlerin tümüyle hükümsüz sayılması gerekeceğini ileri sürmektedir. Bu takdirde, bu durumdan Türk Hükümeti gerekli siyasal sonuçları çıkaracaktır.
Bu bağlamda, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Mart 1987 toplantısına katılan Türk temsilcisi "Türkiyenin 25. maddeye ilişkin bildirimlerinde yer verdiği koşulların çok önemli olduğuna, bu koşullardan birinin veya diğerinin ortadan kalkması durumunda, tüm bildirimin hükümsüz sayılması gerekeceğine ve bunun sonucunda bireysel başvuru hakkının Türkiye tarafından tanınması işleminin de yürürlükten kalkacağına" dikkat çekmiştir.
Bunun yanı sıra, davalı hükümete göre sınırlamaların, özellikle de yer bakımından sınırlamaların, Türkiyenin bildirimde bulunma arzusunun temel unsur olmadığını ispat yükümlülüğü, Andlaşmalar Hukukuna Dair Viyana Sözleşmesinin 44(3)(a) ve (b) hükümlerine göre başvuruculara aittir.
91. Kıbrıs Hükümeti tarafından da görüşü paylaşılan başvurucuya göre davalı Hükümet, bu bildirimleri hazırlarken bunlarda yer alan sınırlamaların geçersizliğinin tespit edilme riskini de üstlenmiştir. Davalı hükümet bugün bu riskin hukuksal sonuçlarını, Sözleşme organlarının üzerine yıkmaya çalışamamalıdır.
92. Komisyon, Türkiyenin 28 Ocak 1987de Sözleşmenin 25. maddesine ilişkin bildirim yaptığı sıradaki temel amacının, bireysel başvuru hakkını tanımak olduğu görüşündedir. Üstün tutulması gereken bu amaçtır. Komisyon Temsilcisi Mahkeme önünde ayrıca, bu davadan sonra Komisyon önüne gelen olaylarda davalı hükümetin bireysel başvuru hakkını kabulünün geçerliliğini tartışma yoluna gitmediğini belirtmiştir.
93. Mahkeme bu sorunu incelerken, kişilerin korunmasına dair Avrupa kamu düzeninin (ordre public) bir belgesi olan Sözleşmenin özel niteliğini ve 19. maddede belirtildiği gibi kendi görevinin "Sözleşmeci Devletlerin bu Sözleşmeyle üstlendikleri yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak" olduğunu akılda tutmak zorundadır.
94. Mahkeme ayrıca, "İsviçrenin açıklayıcı bildirimini 64. maddeyle bağdaşır olmadığı gerekçesiyle reddettikten sonra, bu bildirimin geçersizliğine karşın, İsviçrenin hala Sözleşme'yle bağlı olduğu"na karar verdiği 29 Nisan 1988 tarihli Belilos - İsviçre kararını (bk. parag. 60) hatırlatır.
95. Mahkeme, Türkiyenin bildirimlerindeki geçersiz kısımların ayrılabilirliği sorunu hakkında, Türk temsilcilerinin gerek Bakanlar Komitesi ve Komisyon önündeki beyanlarını (bk. 25. madde konusundaki bildirim), gerekse de Mahkemedeki duruşma esnasında yaptıkları beyana (bk. 25 ve 46. maddeler konusundaki bildirim) dayanılarak karar verilebileceği görüşünde değildir. Bu noktada Mahkeme davalı Hükümetin, Sözleşmeci Devletlerin 25. ve 46. maddelere göre Komisyon ve Mahkemenin yetkilerini koşulsuz kabul etme yönündeki istikrarlı uygulamalarını göz önünde bulundurarak, tartışma konusu sınırlayıcı koşulların, Sözleşme sistemine göre geçerliliğinin şüphe götürür olduğunu ve Sözleşme organları tarafından kabul edilmeyebileceğini bilmesi gerekirdi.
Bu noktada, Komisyonun daha önce Belçikada Eğitim Dili Davası (ilk itirazlar) ve Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen - Danimarka kararlarında, 46. maddenin Mahkemenin yetkisini tanıma hususunda hiçbir sınırlamaya izin vermediği yönünde görüş (bk. sırası ile, Komisyonun 14 Temmuz 1966 tarihli ikinci yazılı görüşü, Seri B, no. 3, c. I, s. 432 ve Komisyonun 26 Ocak 1976 tarihli görüşü (ilk itirazlara ilişkin), Seri B, no. 21, s. 119) açıkladığı belirtilmelidir.
Türkiyenin bildirimlerinin hemen ardından, Sözleşmeyi imzalayan tarafların pekçoğundan gelen tepkiler (bk. yukarıda parag. 18-24), Türkiyenin hukuksal durumu bildiği yönünde biraz önce yapılan gözlemi açıkça desteklemektedir. Bu ardalana rağmen, Türkiyenin 25. ve 46. maddelere göre sonradan, yani Taraf Devletlerin 46. maddeye ilişkin yukarıda sözü edilen tepkilerinden sonra bildirimlerde bulunmuş olması, yetki tanıma bildirimlerinin geçerliğini etkilemeksizin, Sözleşme organları tarafından bildirimlerdeki sınırlama koşullarının geçersiz sayılmasına karar verilebileceği riskini göze aldığını gösterir. Bu açıdan bakıldığında davalı hükümet, Mahkeme ve Komisyonun yetkisini tanımaya ilişkin asıl amacını daraltmak için, Türk temsilcilerinin daha sonra yaptıkları geriye etkili (ex post facto) beyanları kullanamaz.
96. Böylece bu sorun üzerinde karar verme görevi, 19. maddenin Mahkemeye yüklediği sorumlulukların yerine getirilmesi sırasında, her bir bildirim metnine ve Sözleşme rejiminin kendine özgü niteliğine dayanmak suretiyle, kendisine düşmektedir. Sözleşme rejimi, tartışma konusu edilen sınırlama koşullarının ayrı tutulmasını zorunlu kılmaktadır; çünkü Sözleşmenin tanıdığı hak ve özgürlüklerin, Sözleşmenin 1. maddesine uygun olarak Türkiyenin "egemenliği" içindeki tüm alanlarda güvence altına alınması ancak bu yolla mümkün olacaktır.
97. Mahkeme, tartışma konusu yapılan sınırlamaların, yetki tanıma belgelerinden ayrılıp ayrılamayacağını veya onların ayrılmaz parçası olup olmadığını belirlemek için bildirim metinlerini ve sınırlamaların yazılış tarzlarını incelemiştir. Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerine ilişkin bildirim metinleri bir bütün olarak ele alınsa dahi, Mahkeme, tartışma konusu sınırlamaların geri kalan hükümlerin geçerliliğini bozmadan ayrılabileceğini kabul eder.
98. Bu değerlendirmelerden, Sözleşmenin 25. ve 46. maddelere göre yapılan 28 Ocak 1987 ve 22 Ocak 1990 tarihli bildirimlerin Komisyon ve Mahkemenin yetkilerine dair geçerli tanıma beyanları içerdiği sonucu çıkmaktadır.
VI. Zaman bakımından (Ratione Temporis) yetkisizlik itirazı
99. Davalı Hükümet, Mahkemenin yetkisini sadece, kabul belgesinin teslim tarihi olan 22 Ocak 1990dan sonra meydana gelen olaylar için kabul ettiğini (bk. yukarıda parag. 27) hatırlatmıştır. Hükümet, Komisyonun Sözleşmedeki hakların sürekli ihlali ile ani eylemler arasında, bu ani eylemin etkisi devam etse bile, bir ayırım yaptığını belirtmiştir (bk. X. - Birleşik Krallık, 7379/76 sayılı başvurunun kabuledilebilirliğine ilişkin 10 Aralık 1976 tarihli karar, DR c. 8, s. 213 ve Lynas - İsviçre, 7317/75 sayılı başvurunun kabuledilebilirliğine ilişkin 6 Ekim 1976 tarihli karar, DR c. 8, s. 141). Komisyon ayrıca, bir kişiyi mülkiyetinden yoksun bırakan eylemin, mülkiyetten sürekli yoksun kalmaya sebep olmadığına karar vermiştir (bk. yukarıda sözü edilen, 7379/76 sayılı başvuru). Ancak başvurucunun şikayet konusu ettiği mülkiyetinden yoksun kalma durumu, Mahkemenin yargı yetkisinin tanınmasından önce 1974teki Türk müdahalesini takip eden ani bir eylemin doğrudan bir sonucudur.
Davalı Hükümete göre, iddia edilen ihlal, Mahkemenin yargı yetkisinin tanınmasından önce yapılmış ani bir eylemden kaynaklandığı için Mahkeme zaman bakımından (ratione temporis) yetkisizdir.
100. Başvurucu Kıbrıs Hükümeti ve Komisyon, başvurucunun şikayetlerinin Birinci Protokolün 1. maddesinin sürekli ihlaliyle ilgili olduğunu, çünkü başvurucunun Türkiye tarafından Kuzey Kıbrısta işgal altındaki mülklerini kullanmasının ve bunlardan yararlanmasının engellendiğini ve bu engellemenin sürdüğünü iddia etmişlerdir. Başvurucu bu konuda, arazinin fiili (de facto) kamulaştırılmasının Birinci Protokolün 1. maddesinin sürekli ihlalini oluşturduğuna dair Mahkemenin verdiği 24 Haziran 1993 tarihli Papamichalopoulos ve Diğerleri - Yunanistan kararına (bk. parag. 45-46) göndermede bulunmuştur.
Başvurucu ayrıca, Mahkemenin yargı yetkisinin başladığı tarihin 22 Ocak 1990 değil, Komisyon'un yetkisinin kabulüne ilişkin bildirim tarihi olan 27 Ocak 1987nin kabul edilmesi gerektiğini savunmuştur. Başvurucu, Mahkeme önüne götürülen davanın ilk başvuru dilekçesine dayandığını ileri sürmüştür. Türkiyenin, Mahkemenin yargı yetkisini sadece tevdi tarihinden sonraki olaylar için kabul eden 46. maddeye ilişkin bildirimi (bk. yukarıda parag. 27), Sözleşmenin 48. maddesi uyarınca önüne getirilmiş olan olayların Mahkeme tarafından incelenmesini engelleyebileceği için, bu bildirim kural dışıdır. Böyle bir sonuç, 45. ve 48. maddelerle bağdaşmayacağı gibi, genel anlamda, Sözleşme ile getirilen usulle de çatışmaktadır. Bu durum ayrıca, başvurucuyu bir üç yıl daha haklarından yoksun kalması konusunda bir hukuk yolundan mahrum bırakacaktır.
101. Komisyon, bu görüşü paylaşmadığını ifade etmiştir. Komisyona göre kesin tarih, Türkiyenin Mahkemenin yargı yetkisini tanıdığı 22 Ocak 1990dır.
102. Mahkeme, Sözleşmenin 46. maddesinin Sözleşmeci Devletlere, Türkiyenin 22 Ocak 1990 tarihli bildiriminde yapmış olduğu gibi, Mahkemenin yargı yetkisini tanıma bildirimini tevdi tarihinden sonra meydana gelen olaylarla sınırlı olarak (bk. yukarıda parag. 27) kabul etme imkanı tanıdığını hatırlatır. Bundan çıkan sonuca göre Mahkemenin yargı yetkisi, başvurucunun mülkiyet hakkının sürekli ihlali iddiası, sadece 22 Ocak 1990 tarihinden sonrasını kapsar. Komisyonun ve Mahkemenin aynı başvuruya ilişkin olarak yetkilerinin farklı zamanlarda başlayabilmesi, Sözleşmede bireysel başvuru hakkının tanınmasına (madde 25) ve Mahkemenin yargı yetkisinin tanınmasına (madde 46) ilişkin iki farklı hükmün yer almasının doğrudan ve önceden görülebilir bir sonucudur.
103. Türkiyenin Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerine göre bildirimlerinde getirilen zaman bakımından (ratione temporis) sınırlamaları ve Sözleşmeye ilişkin sürekli ihlal kavramının yorumu ve uygulanması zor hukuksal ve maddi sorunlara yol açmaktadır.
104. Mahkeme, dava dosyasının şu andaki durumu itibariyle bu konuda karar verebilmesi için yeterli unsurlara sahip olmadığı görüşündedir. Ayrıca bu sorunlar davanın esasıyla o denli yakından ilgilidir ki, yargılamanın bu aşamasında söz konusu sorunlar hakkında karar verilmemelidir.
105. Bu nedenlerle Mahkeme, bu itirazın davanın esasıyla birleştirilmesine karar verir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Oybirliğiyle, başvuru hakkının kötüye kullanıldığına dair ilk itirazın reddine;
2. İkiye karşı on altı oyla, başvurucu tarafından şikayet edilen olayların, Sözleşmenin 1. maddesi anlamında Türkiyenin "egemenlik yetkisi" içinde meydana geldiğine;
3. İkiye karşı on altı oyla, Türkiyenin Sözleşmenin 25. ve 46. maddelerine ilişkin bildirimlerine eklediği yer bakımından sınırlamaların geçerli olmadığına; fakat Türkiyenin 25. ve 46. maddelere ilişkin bildirimlerinin Komisyon ve Mahkemenin yetkileri açısından geçerli kabuller içerdiğine;
4. Oybirliğiyle, zaman bakımından (ratione temporis) yetkisizlik itirazının davanın esasıyla birleştirilmesine
Karar Vermiştir.
Yargıçlar Gölcüklü ve Pettitinin Ortak Karşı Oy Görüşleri (Özet)
Hüküm fıkralarından 1. ve 4. bendlere katılmakla birlikte (başvuru hakkının kötüye kullanıldığına dair itirazın reddedilmesi -ve- zaman bakımından yetkisizlik itirazının esas ile birlikte karara bağlanması), Türk Hükümeti tarafından ilk itirazda ileri sürülen, Sözleşmenin 1. maddesindeki "egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes için" ibaresi değerlendirilirken, Kıbrısın kuzey kesiminde var olan hukuksal ve fiili durum açıklığa kavuşturulmadan karar verilmesinin mümkün olmayacağı düşüncesiyle, 2. ve 3. bendlerde azınlıkta kalmış bulunuyoruz.
Kuzey kesiminde ve Birleşmiş Milletler güçlerinin yerleştiği Yeşil Hatta adalet mekanizmasının işleyişine, mahkemelerin niteliğine, işleyişine ve yargısal alana ilişkin konularda değerlendirme yapabilmek hususunda, Mahkeme henüz yeterli bilgilere sahip bulunmamaktadır.
Gerekçenin 62. paragrafının birinci alt paragrafında, Mahkeme şu değerlendirmeyi yapmaktadır; "Mahkeme, egemenlik yetkisi kavramının, sadece, Taraf Devletlerin ulusal toprakları ile sınırlı olmadığına dikkat çekmektedir."
Gerçekten de, "egemenlik yetkisi" kavramı Taraf Devletlerin toprakları ile sınırlı değildir.
Muhakkak ki, bir devletin, toprakları dışındaki bir askeri harekat nedeniyle, sorumluluğu doğabilir; ancak bu, yargı yetkisinin kullanıldığı anlamına gelmeyebilir. 64. paragraftaki değerlendirme ise, "egemenlik yetkisi" kavramına ilişkin bir ölçüt getirmemektedir. Bu nedenle, kanaatimize göre, 62. paragraf ile 64. paragraf arasında bir çelişki vardır ve bu çelişki hüküm fıkrasının 2. bendine yansımıştır. Mahkeme, itiraz konusunda kararı vermeden önce, yargısal sorumluluğun niteliğini değerlendirmek durumundadır.
Türk Hükümetinin Bildiriminin Geçerliliği Konusunda:
Mahkeme 77. ve 78. paragraflardaki değerlendirmelerden yola çıkarak, 89. paragrafta, bildirimin esasının geçerli olmakla birlikte, yer bakımından sınırlamaların geçerli olmadıklarına karar vermektedir.
Bu durumda, bu iki unsurun (yani kabul bildirimi ile bu bildirimde yer alan sınırlama ve koşulların) birbirlerinden ayrılıp ayrılamayacakları sorunu ortaya çıkmaktadır.
Bize göre Türkiyenin bildirimine ilişkin sınırlamalar konusunda, böyle bir ayırımın yapılması mümkün değildir; çünkü devletin yükümlülüğünün ve bu husustaki iradesinin dışına çıkmaktadır.
Bu bir Devlet için, özel hukuk alanındaki veya kamu hukuku alanındaki "irade açıklaması" niteliğinde olup, aynı zamanda bölünmez bir şekilde, devletin katılımının ve iradesinin sınırlarını da belirlemektedir. Bildirim geçersiz kabul edilebilir, ama devletin iradesi dışında parçalanamaz, ayrılamaz.
Türkiyenin ilk bildirim hususunda, sadece beş (5) devlet, çıkabilecek hukuksal sorunlar üzerinde görüş belirtmişlerdir.
Diğer bir ifade ile, diğer üye devletler ve Bakanlar Komitesi, bildirim konusunda, ne tümü için bir itirazda bulunmuşlar ve ne de bazı bölümlerini temel olarak ele alıp, onları kabul etmişlerdir. Bu nedenle, "ortak ve uyumlu bir uygulamadan" (82. paragraf), veya "neredeyse ortak kabulden" (80. paragraf) söz etmek mümkün değildir.
Bu noktada, onaylama belgelerinde yer alan bildirimlerin birçoğunda karmaşık veya çok paragraflı formüllerin kullanıldığını hatırlatmak gereklidir (örneğin Fransa, Birleşik Krallık ya da Hollanda bildirimleri).
Ayrıca, bir bildirimde yer alan unsurların, farklı hükümlerin ayrılabilir olup olmadığı, bazı koşulların varlığına bağlıdır (Viyana Sözleşmesinin 44. maddesinde yer alan).
Kanaatimize göre, Türk bildiriminin bazı unsurlarının, bu biçimde ayrılması, ayıklanması, bu aşamada, uyuşmazlığın durumuna ve Mahkeme önündeki yargılamanın niteliğine uygun değildir.
Bize göre gerekli olan şey, tüm itirazların davanın esası ile karara bağlanmasına imkan tanımak ve yapılacak açık duruşmada "egemenlik yetkisine giren" kavramı ve Kuzey Kesimi için "uluslararası ilişkilerin yerine getirilmesi" kavramından ne anlaşılması gerektiğini, tüm belge ve verilirle tartışmaktı. Bu aynı zamanda, "uluslararası yükümlülükler", "üçüncü tarafın müdahalesi", "KKTC" gibi kavramlar konusunda, tüm Taraf Ülkelerin görüşlerini belirtmelerine imkan tanımak anlamına gelecekti.
Yargıç Pettitinin Kişisel Karşıoyu (Özet)
Tüm itirazların, esasla birlikte karara bağlanması yönünde ileri sürülen çözüm tarzı, Kuzey kesime ilişkin olarak, Kıbrısın durumu ve Türkiye hakkında global bir görüşe sahip olunması imkanını ve avantajını getirmekteydi.
Esasa yönelik bu global bakış, ilk itirazın ve bildirimin niteliği üzerinde karara varmak için bana zorunlu görünmektedir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, klasik anlamda bir Uluslararası Andlaşma olmadığı gibi, iki taraflı bir anlaşma da değildir. Karşılıklılık ilkesi üzerine kurulu değildir.
Bu sözleşme, tüm kişilerin (herkesin) bu Sözleşmede tanınan temel haklardan yararlanmaları ilkesine dayalıdır. Mahkeme, Sözleşmenin koruyucusudur ve en iyi ve en geniş biçimde gerçekleşebilmesi için faaliyet gösterir. Bu nedenle, koruma görevini iyi bir şekilde yerine getirebilmesi için, hukuksal veya fiili alanda değerlendirme için tüm verilere sahip olmak durumundadır.
Barış ve uzlaşmaya dayalı bir çözüm ararken, Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiyeye ilişkin tüm uluslararası görüşmelerde, bu Kıbrıs sorunu ile karşı karşıya gelinmiştir.
Egemenlik kavramı ve yargılama kavramından yola çıkarak, durumun toptan değerlendirilmesi "işgal", "ilhak" ölçülerinin ve "ulusal ilişkilerin yerine getirilmesi" ölçütünün belirlenmesine yol açacaktır.
Sözleşme organlarının rol ve sorumlulukları, kişiler hakkında en iyi ve en geniş korumanın sağlanması için, Üye Devletlerin ortak yükümlülükleri biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Yargıç Gölcüklünün Kişisel Karşı Oyu (Özet)
Egemenlik yetkisi kavramı ve Sözleşmenin 25. ve 46. maddeleri uyarınca, Türkiyenin "bildirimlerinin bölünmezliği" konularındaki ilk itirazlara ilişkin Pettiti ile ortak karşı oyumuza ek olarak, bu olayda, Mahkemenin kararı ile, iki noktada daha farklı düşündüğümü, üzüntüyle ifade etmek isterim. Nitekim:
1. Bu olayda, davanın esası incelenmeden, Türk Hükümetinin bir rolü bulunduğunu, diğer bir söyleyişle davalı taraf olduğunu söylemek mümkün değildir. Mahkeme, bir Taraf Devletin yargılama sırasındaki rolünü, kendi iradesine bağlı olarak, istediği gibi değiştiremeyeceğini söylemiştir (51. paragraf). Ancak, aynı şekilde başvurucunun da bir devleti, ne kendi istediği gibi davalı taraf olarak göstermeye ve ne de Mahkemenin tüm bir yargılama sürecini doğruluğu belli olmamış bir şikayet üzerine inşa etmeye yetkisi vardır.
Bu nedenle Mahkeme, bu konuda Türkiye tarafından ileri sürülen ilk itirazın, "davanın esası" ile görüşülmesine karar vermeli idi.
2. Hüküm fıkrasının 3. bendinde yer alan konuya ilişkin olarak, Komisyon'un beş (5) değerli üyesinin karşı oylarında ileri sürdükleri hususlara aynen katılıyorum.
Bu nedenlerle, 25. ve 46. maddelerin uygulanması için, Türkiyenin bildirimlerinde bulunan yer bakımından sınırlamaları geçerli kabul ediyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy