(AİHS m. 2, 3, 6, 8, 9, 10, 11, 13, 14, 18, 27, 34, 38, 41, 44, 1 Nolu Protokol) (ERGİ - TÜRKİYE DAVASI) (TANRIKULU - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (İPEK - TÜRKİYE DAVASI) (MCCANN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (ÇAKICI - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (BARBERA, MESSEGUE VE JABARDO - İSPANYA DAVASI (NO. 2))
Başvuru No. 21894/93
Strazburg
24 Mart 2005
USULİ İŞLEMLER
Davanın nedeni, üç Türk vatandaşı Zülfü Akkum, Hüseyin Akan ve Rabia Karakoçun (başvuranlar), 4 Mayıs 1993 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşmenin (Sözleşme) eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna (Komisyon) yaptıkları başvurudur. (başvuru no. 21894/93).
Adli yardım verilen başvuranları, görevlerini İngilterede ifa etmekte olan avukatlar Kevin Boyle ve Françoise Hampson temsil etmiştir. Türk Hükümetini (Hükümet) kendi Ajanları temsil etmiştir.
Başvuranlar, AİHSnin 2, 3, 6, 13, 14 ve 18. maddeleri ile AİHSye ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesine dayanarak, özellikle, akrabalarının 10 Kasım 1992 tarihinde düzenlenen bir askeri operasyon sırasında güvenlik güçleri tarafından kanuna aykırı şekilde öldürülmüş olduğunu ve yetkili makamların, söz konusu öldürmeye ilişkin yeterli bir soruşturma yürütmediklerini iddia etmiştir. 10 Nisan 1998 tarihinde sunulan görüşlerinde, başvuranlar Komisyona AİHSnin 6. maddesine dayandırdıkları şikayetlerini daha fazla sürdürmek istemediklerini bildirmişlerdir.
18 Ekim 1994 tarihinde Strazburgda bir duruşma yapılmış ve 5 Mart 1996 tarihinde başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilerek 1 Kasım 1999 tarihinde Komisyon henüz davayı incelemeyi tamamlamamış olduğu halde AİHSye ek 11 No.lu Protokolün ikinci hükmü olan 5 § 3. madde gereğince AİHMye havale edilmiştir.
Başvuru ile ilgili olarak AİHMnin Birinci Dairesi görevlendirilmiştir (AİHM İç Tüzüğünün 52 § 1. maddesi). Sözkonusu daire içerisinde, davayı inceleyecek Heyet (AİHSnin 27 § 1. maddesi) İç Tüzüğün 26 § 1. maddesinde öngörüldüğü üzere teşkil edilmiştir. Türkiyeyi temsilen seçilen avukat Rıza Türmen, davadan çekilmiştir (28. madde). Hükümet dolayısıyla ad hoc yargıç olarak Feyyaz Gölcüklüyü atamıştır (AİHSnin 27 § 2. maddesi ve İç Tüzüğün 29 § 1. maddesi).
Başvuranlar ve Hükümet, esaslar hususunda görüşlerini sunmuştur (İç Tüzüğün 59 § 1. maddesi). Taraflar, karşılıklı görüşlerine yazılı olarak cevap vermiştir.
1 Kasım 2004 tarihinde AİHM, Dairelerinde değişiklik yapmıştır (İç Tüzüğün 25 § 1. maddesi). Söz konusu dava ile ilgili olarak yeni oluşturulan Birinci Daire görevlendirilmiştir (İç Tüzüğün 52 § 1. maddesi).
OLAYLAR
I. DAVA OLAYLARI
Başvuranlar, Zülfü Akkum, Hüseyin Akan ve Rabia Karakoç, sırasıyla 1944, 1928 ve 1930 doğumlu ve Kürt kökenli Türk vatandaşlarıdır. Başvuranlar, 10 Kasım 1992 tarihinde güvenlik güçleri tarafından öldürüldükleri iddia edilen Mehmet Akkum, Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun babası, erkek kardeşi ve annesidir. Öldükleri tarihte başvuranların akrabaları sırasıyla 29, 70 ve 33 yaşlarındadır.
A. Giriş
Özellikle 10 Kasım 1992 tarihinde gelişen olaylarla ilgili olan dava olayları, taraflar arasında ihtilaflıdır.
Olaylar, taraflar tarafından sunulduğu şekliyle, aşağıda kaydedilen Kısım Bde belirtilmiştir (paragraflar 12-29). Hükümetin olaylarla ilgili görüşleri aşağıda kaydedilen Kısım Cde özetlenmiştir (paragraflar 30-34). Başvuran ve Hükümet tarafından sunulan belgeye dayanan ifadeler Kısım Dde özetlenmiştir (paragraflar 35-97).
Komisyon, taraflar arasında ihtilaflı olan olayları saptamak için, AİHSnin eski 28 § 1. (a) maddesine uygun olarak tarafların da yardımı ile, bir soruşturma başlatmıştır. 10 Mart ve 13 Mart 1997 tarihleri arasında Ankarada ifade alacak üç temsilci atamıştır. Aşağıda kaydedilen 17 tanıkla birlikte ikinci ve üçüncü başvuranla görüşmüşlerdir: Abdurrahman Karakoç, Güllü Güzel-Karakoç, Zeliha Karakoç, Hayriye Karaman, Hacire Ceylan, Hüseyin Yılmaz, Alaattin Aydın, Koray Türkan, Nihat Turan, Ömer Faruk Köksal, Hüseyin Bakır, Ersan Topaloğlu, Mürşit yılmaz, Muhammed Özdemir, Tuncer Arpacı, Murat Koç ve son olarak Ramazan Dal. Söz konusu görgü tanıkları tarafından verilen sözlü ifadelerin özeti aşağıda kaydedilen Kısım Ede bulunmaktadır (paragraflar 98-174).
İlk başvuran, Zülfü Akkum ile birlikte Hediye Akelma da çağırılmıştır, fakat Komisyon temsilcileri görüşmeye gelmemişlerdir. Akkumun avukatı Zülfü Akkumun hayatından endişe etmesi nedeniyle temsilcilere ifade vermek istemediğini belirtmiştir. Söz konusu olaylara tanık olduğu iddia edilen ve ismi başvuranlar tarafından belirtilmemiş olan Hediye Elma Akodun da temsilcilere ifade vermek istememiştir ve hiçbir neden ileri sürmemiştir. Son olarak, sözkonusu tarihte Dicle Kasabasının belediye başkanı olan ve ismi başvuranlar tarafından belirtilmemiş olan Mehmet Güranioğlu da temsilcilerle görüşmemiştir.
B. Başvuranların Olaylar Hakkındaki Görüşleri
Başvuranlar Zülfü Akkum ve Hüseyin Akan, Diyarbakır yakınlarındaki Dicle İdari Kaza Bölgesinde kurulmuş Kurşunlu Köyündendir. Rabia Karakoç, yine Dicle Havalisinde olan Kırkpınar Köyündeki Kayaş Köyündendir.
Kurşunlu Köyü ve Kayaş Köyü, oldukça dağlık bir alanda kurulmuştur ve birbirlerinden yaklaşık 45 dakika yürüme mesafesindedir. Kurşunlu Köyüne yakın ve Kayaştan bir saat yürüme mesafesinde Kurşunlu düzlüğü bulunmaktadır. Söz konusu düzlük, çok az bir yükselti dışında tamamen düzdür. Ancak, yer yer ormanlarla kaplı olan dağlarla çevrelenmiştir. Bu düzlük ve onu çevreleyen dağlık alan, Kurşunlu sakinleri tarafından hayvanlarını otlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Kurşunlu düzlüğünün kuzeyinde, Kayaştan iki buçuk saat yürüme mesafesinde Çevrecik köyü bulunmaktadır. Kurşunlu Köyünün güney doğusunda 10 Nisan 1992 tarihinde güvenlik güçlerinin, köy muhtarı Hüseyin Akdıvarın evi de dahil olmak üzere dokuz köylünün evini yaktığı Kelekçi Köyü bulunmaktadır (bkz. Akdıvar ve Diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-IV).
10 Kasım 1992 tarihinde Zülfü Akkum, Kurşunlu Köyünün muhtarıydı. Oğlu Mehmet, onunla birlikte sürekli olarak köyde yaşamıyordu, ancak, 10 Kasımda, Mehmet köyünü ziyaret etmiştir. Mehmet köydeyken, çobanlık görevini üstlenmesi gerektiğini öğrenmiştir. Köylülere ait hayvanlara bakmakla görevlendirilmiş dört köylü bulunmaktadır: Mehmet Akkum, Mehmet Akan ve iki kadın, Hacire Ceylan ve Hediye Akodun.
10 Kasımda 8.00-9.00 civarlarında Mehmet Akan ve Mehmet Akkum, köy hayvanlarını Kurşunlu düzlüğü ve çevresinde otlatmak üzere Kurşunlu Köyünü terk etmiştir. Köyden ayrılmalarının hemen ardından, diğer iki kadın çoban da sürülerini Kurşunlu düzlüğüne götürmek üzere köyü terk etmiştir. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum sürüleri, düzlüğü çevreleyen dağlık alana götürürken, iki kadın çoban iki sürüyü ayrı tutmak için kendi sürüleriyle düzlükte kalmıştır.
Askeri bir operasyon düzenlendiğini fark ettiklerinde düzlükte uzun süredir bulunmamaktaydılar. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum dağlık alanda bulundukları sırada, ilk olarak askerlerin izlediği yola rastlamıştır. Dağlık alanda gizlenmiş olan askerlerle çevrelenmişlerdir.
Devam etmekte olan bir operasyon olduğunu ve askerlerin düzlüğü çevreleyen dağlık bölgede gizlenmiş olduklarını fark ettiklerinde Hacire ve Hediye düzlük alanda bulunmaktaydı. Düzlüğün sınırlarına yaklaştıkları sırada askerlere rastlamışlardır. Hacirenin keçilerinden bazıları, düzlükten ayrılıp dağlık alandaki ormanlara doğru gitmeye başlamıştır. Hacire, keçileri gözden kaybetmek istemediği için ve çalılığa girmelerini engellemek amacıyla keçileri takip etmiştir.
Ayrıca, ormanlık alanın sınırlarında, iki asker Hacireyi durdurmuştur. Ona ve Hediyeye hayvanları terkedip evlerine dönmelerini söylemişlerdir. Hediye ayrılmayı kabul etmiş, fakat Hacire keçilerini almak için ısrar etmiştir. Askerler, ısrar ettiği için Hacireye tüfeklerinin dipçikleri ile vurmuştur. Sonuç olarak, Hacire de köye doğru Hediyeyi takip etmeye koyulmuştur. Köye döndüklerinde, Hüseyin Akana Mehmet Akanı askerler tarafından dövüldüğü sırada yardım isterken gördüklerini bildirmişlerdir. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum, en son bir grup askerin olduğu dağlık alanda canlı görülmüştür.
İki kadın düzlükten köylerine dönerken, iki çocuğuyla atının üzerinde olan Derviş Karakoça rastlamıştır. Annesi, Rabia Karakoç, karısı Güllü, kız kardeşi Hayriye Karaman ve son olarak bir akrabaları Zeliha Karakoç onu ayakta takip etmektedir. Akrabalarını ziyaret etmek üzere Çevrecik Köyüne gitmektedirler.
Derviş atını üzerinde, Hacire ve Hediyenin yanından geçmiştir, fakat Hacire ve Hediye aralarında Rabia Karakoçun da olduğu kadınları durdurmuştur. Rabiaya yolculuklarına devam etmemeleri gerektiğini, her yerde askerler olduğunu ve Dervişi yakalayabileceklerini söylemişlerdir. Derviş, 10-15 metre gittikten sonra atını durdurmuş ve kadınların neden durduğunu anlamak için onlara doğru bakmıştır. Annesi Dervişe kadınların askerler hakkında ne söylediğini bildirdiğinde, Derviş de gitmemelerinin iyi olacağını belirtmiştir.
Ancak o sırada Hacireye evine dönmesini söyleyen askerler ormanlık alandan çıkmış, Dervişe yaklaşmış ve ona atından inmesini ve kimlik kartını göstermesini söylemiştir. Derviş atından inmiş ve çocukları annesi ile karısına teslim etmiştir. Atı da teslim etmek istemiştir fakat askerler buna engel olmuştur. Dervişin kimlik kartına bakmışlar ve onu geri cebine koymuşlardır. Daha sonra kadınlar kendilerini izlerken Dervişi ormanlık alana götürmüşlerdir.
Askerler tüfeklerinin dipçikleri ile Dervişin omzuna vurmuştur. Daha sonra tek bir tabanca atışı duyulmuş ve hemen ardından düzlüğün çevresinden ateş edilmeye başlanmıştır. Rabia, oğlunu vuran bir ateş görmüştür. Mermiler her yanın tozla kaplanmasına neden olmuştur. Kadınlar korkmuş bir vaziyette köylerine kaçmışlardır. Sürekli şekilde ateş edilmeye başlanmadan önce, Dervişin cesedine yaklaşmayı başaramamışlardır.
Kadınlar kendi köylerine dönmüştür. Ertesi gün, Rabia oğlunu aramak için kendisine eşlik edecek birisini bulmak üzere Kurşunlu Köyüne gitmiştir. Ancak, kimse kendisine eşlik etmek istememiştir. Köylüler, o günün sabahında Mehmet Akan ve Mehmet Akkumu aramak üzere düzlüğe gitmişler, fakat yalnızca hayvan ölüleriyle karşılaşarak aramalarını tamamlamadan köylerine geri dönmüşlerdir.
Zülfü, oğluyla ilgili soruşturma yapmak için Dicle Kasabasına gitmiş olduğu için Rabia, Zülfü Akkumun karısı ile konuşmuştur. Hüseyin Akan da kardeşi hakkında bilgi edinmek için Zülfü Akkum ile gitmiştir. Düzlükler civarındaki tepelerde askerler onları çevreledikten sonra ne olduğunu bilmek istemişlerdir. Kendileri ile birlikte Dicle Merkez Karakoluna giden Dicle belediye başkanı Mehmet Güranioğlu ile karşılaşmışlardır. Bir yarbay, askerlerin henüz dönmediğini söylemiştir. O gece Diclede kalmışlardır.
Ertesi sabah, 12 Kasım tarihinde, Dicle Cumhuriyet Başsavcılığına gitmişlerdir. Öğlen köye telefon ettiklerinde, Mehmet Mehmet Akan ve Mehmet Akkum hakkında hala bilgi yoktur. Saat 14.30da tekrar aradıklarında, Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetlerinin bulunduğunu öğrenmişlerdir. Cumhuriyet Savcısına haber vermiş ve Savcıdan cesetleri almak için bir araba göndermesini istemişlerdir. Zülfü cesetleri almak üzere köye dönmüştür.
Köyülüler, Dervişin ve Mehmet Akanın cesetlerini bulmuştur. Dervişin atının cesedi de Mehmet Akanın cesedinin bulunduğu düzlük alandadır. Etrafta kullanılmış fişeklerle birlikte birçok hayvan ölüsü vardır.
Köylüler Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetlerini köylerine götürmüştür. Zülfü, cesetleri Dicleye götürüp otopsilerini yaptırmak üzere taksiyle gelmiştir.
Zülfü Akkum, 16 Kasımda Elazığdaki karakola gidene kadar oğlunun başına neler geldiğini öğrenememiştir.14 Kasımda kendisine bir jandarma komutanı tarafından Elazığda iki ceset bulunduğu ve bunlardan birinin oğlu olabileceği söylenmiştir. Karakolda kendisine biri oğlu Mehmete ait olan iki ceset fotoğrafı gösterilmiştir. Ceset çok kötü durumdadır ve kulakları kesilmiştir. Sol kolunun üst kısmının derisi yüzülmüştür.
Gerekli yasal formaliteler tamamlandığında, Zülfü Akkum, hiç kimsenin sahip çıkmaması nedeniyle cesedin gömüldüğü Elazığ Mezarlığından cesedi almış ve gömülmesi için köyüne götürmüştür.
C. Hükümetin Olay Hakkındaki Görüşleri
10 Kasım 1992 tarihinde Elazığdaki güvenlik güçleri, Elazığdaki Bukadi Köyü yakınlarında PKK militanlarına karşı askeri bir operasyon düzenlemiştir. Mehmet Akkum, silahlı PKK militanları ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada hayatını yitirmiştir. Olay sırasında PKKya ilişkin birçok doküman, ateşli silahlar için cephane ve stoklar ele geçirilmiştir.
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Mehmet Akkuma karşı başlatılan işlemlere, ölümü ardından son verilmiştir.
Ayrıca 10 Kasım 1992 tarihinde Arıcak Köyü yakınlarında Dicle güvenlik güçleri ve silahlı PKK militanları arasında şiddetli bir çatışma başlamıştır. Karakoç ve Akan söz konusu çatışma sırasında hayatlarını yitirmiştir.
Üç kişinin öldürülmesine ilişkin açılan hazırlık soruşturması sonucunda, 19 Ağustos 1994 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesina bir iddianame sunulmuştur. Yedi jandarma askeri ve memuru, birden fazla kişiyi öldürmekle suçlanmıştır.
Ceza davası, Elazığdaki 8. Kolorduya (Askeri Mahkeme) bağlı Askeri Mahkemeye havale edilmiştir. Mahkemenin, başvuranların ve isimleri verilen tanıkların isimlerini belirleme çabaları başarısız olmuştur. Yalnızca, olaylara şahit olduklarını inkar eden iki tanığın izini belirlemek mümkün olmuştur. 21 Aralık 1995 tarihinde Askeri Mahkeme, jandarmaların başvuranların akrabalarını öldürmek hususunda beraat etmesine karar vermiştir.
D. Taraflar Tarafından Sunulan Yazılı İfade
Aşağıda kaydedilen bilgiler, taraflar tarafından sunulan dokümanlardan elde edilmiştir.
1. Askeri Operasyon
Olayın gerçekleştiği mahalde hazırlanmış ve el yazısıyla yazılmış bir askeri operasyon raporu, 11 Kasım 1992 tarihinde yedi jandarma memuru ve askeri tarafından hazırlanmış ve imzalanmıştır. Dokümanın en başında, 8 Kasım 1992 tarihli Sancak-1 Askeri Operasyon Planına bir gönderme yapılmıştır. Söz konusu planın bir nüshası Komisyona ya da Mahkemeye sunulmamıştır.
Raporda 10 Kasım 1992 tarihinde sabah saat 3.00te Elazığdan dört, Paludan iki, Alacakayadan dört, Kovancılardan üç, Arıcaktan dört jandarma komando taburu, Üçocaktan bir, Arıcaktan bir jandarma taburu ve Dicleden bir grup jandarma komando taburunun planlı bir askeri operasyon başlattığı belirtilmiştir. Operasyona Sancak-1 kod adı verilmiştir.
Aynı sabah saat 6.30ta bir grup terörist ve Arıcaktan dört jandarma komando taburu arasında Bukardi Köyü yakınlarındaki Payidar Tepelerinde, (00, 59) koordinatlarında silahlı bir çatışma başlamıştır. Çatışma o gün 18.00e kadar aralıklarla devam etmiştir. Çatışma sırasında askerler, Kurşunlu Köyü sakinlerine ait hayvan sürüleri ardına gizlenen ve askerlere ateş açan teröristlere ateşle karşılık vermiştir.
Ertesi gün sabaha karşı askerler tarafından başlatılan araştırmada bir ceset bulunmuştur. Askerler, bulunan cesedin teröristlere yardım ve yataklık eden bir kişiye ait olduğu kanısına varmıştır. Ceset üzerinde kimliğini tespit etmeye yardımcı olacak bir doküman bulunmamıştır. Araştırma sırasında askerler, aralarında beş kullanılmış G3 tüfek fişeği, on bir kullanılmış Kalashnikov tüfek fişeği ve yüz otuz altı kullanılmış BKC tüfek fişeği bulunan bir grup kullanılmış fişek ele geçirmiştir.
Ayrıca, (00, 59) koordinatlarında bir sığınak ortaya çıkarılmış ve içerisinde saklanan yiyecekle birlikte askerler tarafından imha edilmiştir. 11 Kasım 1992 tarihinde 13.30ta sona eren operasyonda görev alan askerler arasında ölü ya da yaralı bulunmamaktadır.
Olay mahallinde hazırlanmış olan söz konusu raporun daha sonraki bir aşamada daktiloda yazılmış olduğu düşünülmektedir. Ancak, el yazısı ile ve daktilo ile yazılmış raporlar arasında iki karşıtlık bulunmaktadır. Daktiloda yazılmış raporda, Paludan dört jandarma komando taburunun operasyonda görev aldığı belirtilirken, el yazısıyla hazırlanmış raporda Paludan yalnızca iki taburun görev aldığı belirtilmiştir. Ayrıca, el yazısı ile hazırlanmış rapora göre, Alacakayadan dört jandarma jandarma komanda taburu operasyonda görev alırken, daktilo ile hazırlanmış raporda söz konusu taburlara değinilmemiştir.
Operasyon bölgesinde bulunmuş olan raporlar ve kullanılmış fişekler, 20 Kasım 1992 tarihinde Arıcak Jandarma Karakolu komutanı Yüzbaşı Mürşit Yılmaz tarafından Palu Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmiştir.
11 Kasım 1992 tarihinde diğer bir askeri rapor da aralarında Albay Hüseyin Yılmazın da bulunduğu dört kişi tarafından hazırlanmış ve imzalanmıştır (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 113 ve 124 arası). Söz konusu rapor aralarında İçişleri Bakanlığının da bulunduğu bir grup yetkili makama gönderilmiştir. Raporda, operasyon ardından ele geçirilen cesedin terörist bir örgüte üye mensup ya da terörist bir örgüt mensuplarına yataklık eden bir kişiye ait olduğu belirtilmiştir. Ceset, daha sonra kimlik tespiti ve otopsi için Palu Köyündeki Cumhuriyet Başsavcısına teslim edilmiştir.
Söz konusu rapor, olay mahallinde hazırlanmış olan raporun el yazısı ve daktilo ile hazırlanmış nüshaları ile çelişmektedir. Rapora göre, operasyonda Paludan bir, Alacakayadan dört, Arıcaktan üç jandarma komando taburu operasyonda görev almıştır. Üçocaktan gelen jandarma taburuna değinilmemiştir, fakat daha önceki raporun her iki nüshasında da belirtilmemiş olan Karakoçandan gelen iki jandarma taburu operasyonda görev aldığından bahsedilmektedir. Ayrıca, sözkonusu rapora göre terörist sığınağının koordinatları, daha önce olay mahallinde hazırlanmış olan raporda belirtildiği gibi (00, 59) değil, (97, 59)dur.
2. Hazırlık Soruşturması
12 Kasım 1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı Nihat Turan ve Dr. Alaattin Aydın tarafından bir ceset tetkik raporu hazırlanmış ve imzalanmıştır.
Raporda, cesedin yaklaşık olarak 30-35 yaşlarında bir adama ait olduğu belirtilmiştir. Her iki kulağı da kayıptır ve midesinin üst kısmı ile sırtının sağ kısmında kurşunun girdiği birer delik bulunmaktadır. Sol eline bir mermi girmiş ve çıkmıştır. Ayrıca, bir şarapnelin yol açmış olabileceği diğer başka izler ve yanık izleriyle birlikte on santim uzunluğunda bir merminin yol açtığı yara izleri bulunmaktadır. Doktor, ölme nedeninin ateş etme olduğunu tespit etmiştir. Ölme nedeninin tespit edilmiş olması nedeni ile tam bir otopsi yapılmamasına karar verilmiştir.
Cesedin üzerinde kimliğinin tespit edilmesine yardımcı olacak hiçbir doküman bulunmamıştır. 12 Kasım 1992 tarihinde Palu Cumhuriyet Başsavcısı tarafından gömme izni çıkarılmasını müteakiben ceset gömülmüştür.
13 Kasım 1992 tarihinde ilk başvuran, Zülfü Akkum, Diyarbakır yakınlarındaki Dicle Kasabasındaki Cumhuriyet Başsavcısına bir dilekçe sunmuştur. Savcıya, oğlu Mehmet Akkum ve bir diğer köy sakini Mehmet Akanın, 10 Kasım 1992 tarihinde sabah erkenden hayvanlarını otlatmaya götürdüklerini ve akşam eve dönmediklerini bildirmiştir. Her yerde askerler olduğu için köylüler onları aramaya çıkmaktan çekinmiştir. Ancak, 12 Kasım 1992 tarihinde Zülfü Akkum ve bir grup köylü, kaybolan iki kişiyi aramaya çıkmış ve Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetlerini, Karakoçun elleri arkasında bağlı olarak bulmuşlardır. Zülfü Akkum, Cumhuriyet Savcısından cesetleri köye getirme hususunda kendisine yardımcı olmasını istemiştir.
13 Kasım 1992 tarihinde Mehmet Akanın oğlu, Ali Akan ve Derviş Karakoçun kuzeni, Musa Karakoç Dicle Cumhuriyet Başsavcısına birer dilekçe sunmuş ve akrabalarının güvenlik güçleri mensuplarınca öldürüldüklerini bildirmiştir. Savcıdan cesetler üzerinde otopsi yapılmasını istemişlerdir.
13 Kasım 1992 tarihinde Dicle Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Engin ve Dr. Koray Aydın Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetleri üzerinde harici incelemeler yapmıştır. İnceleme sırasında, Mehmet Akanın oğlu babasının cesedini ve kuzeni de Derviş Karakoçun cesedini teşhis etmiştir. Rapora göre, 66 yaşındaki Mehmet Akanın ölüm nedeni, sağ kulağın arkasından girerek sol kulağın üzerinden çıkan bir mermidir. Ölümlerin nedeninin tespit edilmesi nedeni ile cesetler üzerinde tam bir otopsi yapılmamasına karar verilmiştir.
Başvuranların avukatları, Mahkemeye 7 Haziran 1993 tarihinde Londradaki Charing Cross and Westminster Tıp Okulunda adli tıp uzmanı olan Dr. Peter Vanezis tarafından hazırlanan bir rapor sunmuştur. Söz konusu raporun bulguları, Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın cesetlerinin fotoğraflarına dayanmaktadır.
Dr. Vanezisin raporu, Mehmet Akkumun cesedindeki, yüzündeki sıyrık ve çürükleri, her iki kulağındaki yırtılmaları, boynun ön kısmındaki çürüklerin toplamını, sol alt göğüs ve karındaki kapsamlı çürükleri ve sağ koltuk altındaki sirküler bir deliği içeren kapsamlı yaralanmaları listelemektedir. Sözkonusu raporda, ayrıca, ölüm ardından derinin, göğüs, üst karın, sol üst kol ve sol elin arka kısmından kesip çıkarıldığı belirtilmiştir. Dr. Vanezis, bedene verilen zararların sözkonusu bölgeye uzun, yuvarlak olması muhtemel bir tahta parçası veya çubuk ile vurulmasından kaynaklanmış olabileceği sonucuna varmıştır. Ayrca, aynı bölgenin tekmelenmiş ya da darbe almış olması da muhtemeldir. Sözkonusu bölgeye yapılan vuruşlar, acil tıbbi müdahale olmaksızın dalağın hayati boyutta zarar görmesine neden olmuş olabilir. Yüzdeki yaralanmaların, yumruk darbelerinden kaynaklanmış olması muhtemeldir. Dr. Vanezis, Mehmet Akanın sol kulağının üst kısmında silah atışından kaynaklanan izler gözlemlemiştir.
16 Kasım 1992 tarihinde Zülfü Akkuma, Elazığdaki yetkili makamlar tarafından gömülen cesedin fotoğrafı gösterilmiştir (bkz. yukarıdaki paragraf 47). Zülfü Akkum, ölen kişinin kendi oğlu Mehmet Akkum olduğunu teşhis etmiştir. Ertesi gün, mezarlıkta ceset kendisine teslim edilmiştir.
17 Kasım 1992 tarihinde, Dicle Karakolu komutanı Binbaşı Ersan Topaloğlu, Dicle Cumhuriyet Savcılığına Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetlerinin Arıcak Kasabası yetki alanı dahilinde bulunmuş olduğunu bildirmiştir. Binbaşı Topaloğlu, daha sonra Cumhuriyet Savcısına, radyo bağlantılarından, cesetlerin bulunduğu bölgede planlı bir operasyon gerçekleştirildiğini anlamış olduğunu bildirmiştir.
25 Kasım 1992 tarihinde Güllü Karakoç ve Rabia Karakoç, İnsan Hakları Derneğinin Diyarbakır Şubesine detaylı ifadeler sunmuş ve Derviş Karakoçun öldürülmesine yol açan olaylarda tanık oldukları durumları tasvir etmişlerdir. 26 Kasım 1992 tarihinde Hüseyin Akan ve Zülfü Akkum da İnsan Hakları Derneğine ifadelerini sunmuştur.
23 Aralık 1992 tarihinde Palu Cumhuriyet Başsavcısı Nihat Turan hazırlık soruşturmasına ilişkin dokümanları incelemiş ve 9 Kasım 1992 tarihinde Payidar tepelerinde PKK mensupları ve askerler arasında çıkan çatışmada kimliği belirlenemeyen bir teröristin öldürülmesini araştırma yetkisine sahip olmadığına karar vermiştir. Nihat Turan, söz konusu kararı Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına göndermiştir.
30 Aralık 1992 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, kararı Nihat Turana geri göndermiş ve kendisinden soruşturma dosyasını tamamlamasını, cesedin fotoğraflarını dosyaya eklemesini ve geri göndermesini istemiştir.
8 Haziran 1993 tarihinde Nihat Turan, Arıcak Jandarma Komutanlığından komutanlıkta cesedin fotoğraflarının bulunup bulunmadığını bildirmelerini istemiştir.
18 Şubat 1993 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Başsavcısı, Nihat Turana Mehmet Akkumun cesedinin teşhisine ilişkin dokümanları göndermiştir (bkz. yukarıdaki paragraf 53).
24 Şubat 1993 tarihinde Nihat Turan, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısına ölen kişinin isminin Mehmet Akkum olduğunu bildirmiştir.
10 Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, 18 Şubat 1993 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Başsavcısından aldığı bilgileri gözardı ederek, Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanına 9 Kasım 1992 tarihinde öldürülen kimliği belirlenememiş teröristin cesedinin fotoğrafları olup olmadığını sormuştur.
17 Mart 1993 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanı, Nihat Turana 9 Kasım 1992 tarihinde hiçbir operasyon düzenlenmediğini ve sonuç olarak da herhangi bir ceset ele geçirilmediğini bildirmiştir. Ancak, 23 Ocak 1993 tarihinde, bir teröristin öldürüldüğü, fakat askerlerin cesedin fotoğraflarını çekme fırsatını bulamadığı bir operasyon düzenlenmiştir.
29 Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, Dicle Cumhuriyet Başsavcısından gelen bir talebe cevabında, daha önce kimliği belirlenememiş olan cesedin Mehmet Akkuma ait olduğunun anlaşıldığını bildirmiştir.
30 Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesine Arıcak Jandarma Komutanlığından alınan operasyon raporlarını göndermiştir.
Aynı gün Nihat Turan, Mehmet Akkumun cesedini teşhis etmiş olmasına rağmen, ölü teröristin kimliğini belirleme çabalarına devam etmiş ve Elazığ Polis Karakoluna dosyalarında cesedin fotoğraflarını olup olmadığını soran bir mektup göndermiştir. Daha sonra, mektubunda cesedi tarif etmiştir.
Yine aynı gün Nihat Turan, Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanına başka bir mektup göndermiş ve 10 Mart 1993 tarihli mektubunda operasyon tarihinin yanlışlıkla 9 Kasım 1992 olarak belirtildiğini bildirmiştir. Nihat Turan daha sonra komutana, 9 Kasım 1992 tarihindeki operasyon sırasında öldürülen teröristin cesedinin fotoğraflarının bulunup bulunmadığını sormuştur.
3 Nisan 1993 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanı Nihat Turan, 9 Kasım 1992 tarihinde herhangi bir operasyon düzenlenmediğini, fakat 11 Kasım 1992 tarihinde silahlı bir çatışmayı müteakiben bir cesedin ele geçirildiğini bildirmiştir. Ancak, cesedin fotoğraflarına sahip değildir.
8 Nisan 1993 tarihinde Elazığ Polis Karakolu, Nihat Turana cesedin bir fotoğrafını göndermiş ve cesedin 16 Kasım 1992 tarihinde Mehmet Akkum olarak teşhis edilmiş olduğunu bildirmiştir.
19 Nisan 1993 tarihinde Nihat Turan kadastro memurluğuna Mehmet Akkum adlı teröristin ölümünü kaydetmelerini isteyerek doğum, evlenme ve ölüm kayıtlarını isteyen bir mektup göndermiştir.
14 Mayıs 1993 tarihinde Nihat Turan, davayı araştırma yetkisine sahip olmadığına dair diğer bir karar vermiş ve dosyayı, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesine göndermiştir. Sözkonusu suça kararda, Mehmet Akkum adlı teröristin 9 Kasım 1992 tarihinde PKK ve güvenlik güçleri arasında çıkan silahlı çatışma sırasında öldürülmesi şeklinde değinilmiştir.
21 Mayıs 1993 tarihinde şu an Mehmet Akkumun öldürülmesini soruşturmakla görevli olan Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı, yukarıda kaydedilen yetkisizlik kararına değinmiş ve ölmüş olduğu için Mehmet Akkum aleyhine davet açmamaya karar vermiştir. Sözkonusu kararda, ölen kişiye şüpheli şeklinde değinilmiştir.
Hükümet tarafından Komisyona sunulan dokümanlardan 22 Ekim 1993 ve 3 Kasım 1993 tarihlerinde Adalet Bakanlığına Bağlı Uluslararası Hukuk ve Dışilişkiler Müdürlüğünün (Müdürlük) Nihat Turandan ve Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısından, öldürmelere ilişkin soruşturma hususunda bilgi istemiştir. Müdürlük, sözkonusu bilgiyi Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna sunulmak üzere görüşler hazırlayabilmek amacıyla istemiştir.
10 Kasım 1993 tarihinde Nihat Turan Dicledeki makama dört mektup göndermiş, Dicle Jandarma Komutanlığı ile irtibata geçilmesini istemiş ve öldürülmelere ilişkin herhangi bir doküman bulunup bulunmadığını öğrenmek istemiştir. Nihat Turan ayrıca Dicle Cumhuriyet Savcısına bir yıl önce ölen kişinin akrabaları tarafından sunulan dilekçeler hakkında bilgi vermiş (bkz. yukarıdaki paragraf 48-49) ve Cumhuriyet Savcısından, ölen kişinin akrabalarından öldürmelere ilişkin bilgi almasını istemiştir.
25 Kasım 1993 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Müdürlüğe Savcılık tarafından 21 Mayıs 1993 tarihinde (bkz. yukarıdaki paragraf 71) alınan yetkisizlik kararını ve ayrıca söz konusu kararın, Mehmet Akkumun öldürülmesine ilişkin soruşturmayı sonlandırdığını bildirmiştir. Dosya, tanık ismi içermediği için hiç kimse sorgulanmamıştır.
3 Aralık 1993 tarihli mektupla Nihat Turan Müdürlüğe Savcılığın halen Mehmet Akan ve Derviş Karakoç un öldürülmesine ilişkin soruşturmaya devam ettiğini, operasyonda görev alan askerlerin kimliklerini henüz tespit edememiş olduğunu ve muhtemel görgü tanıklarından bilgi toplamaya çalıştığını bildirmiştir. Söz konusu mektuptan anlaşıldığına göre, Nihat Turana, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan Mehmet Akkumun öldürülmesine ilişkin soruşturmayı sona erdiren yetkisizlik kararı hakkında bilgi verilmemiştir.
16 Aralık 1993 tarihinde Dicle Cumhuriyet Savcısı, daha sonra Nihat Turan yapılan bir istek üzerine (bkz. yukarıdaki paragraf 73), Zülfü Akkumdan ifade almıştır. Zülfü Akkum, öldürülmelerin ertesi günü Dicle Valisine ve Dicle Jandarma Komutanına öldürmelerle ilgili bilgi verdiğini ve öldürülmelerin nasıl gerçekleşmiş olabileceğine ilişkin bilgi edinmeye çalıştığını doğrulamıştır.
Nihat Turanın 10 Kasım 1993 tarihli ölen kişinin akrabalarının bulunması (bkz. yukarıdaki paragraf 73) isteğine karşılık, yetkili makamların Musa Akkuş ve Ali Aklan isimli akrabaları bulma çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Söz konusu çalışmalar 7 Mart 1994 tarihine kadar devam etmiştir.
3 Ağustos 1994 ve 1 Kasım 1995 tarihleri arasında Dicle ve Paluda yetkili makamlarca yürütülen soruşturma, ölen kişinin akrabalarının izlerini bulmakla sınırlı kalmıştır. 10 Ekim 1994 tarihli bir mektupta yaşadıkları köylerin PKKdan gelen yoğun baskılar nedeniyle bir yıl önce boşaltılmış olması nedeni ile söz konusu akrabaları bulmanın mümkün olmadığı kaydedilmiştir.
13 ve 14 Ekim 1994 tarihlerinde Hüseyin Akan ve Rabia Karakoç, Diyarbakır İnsan Hakları Derneğine ayrıca ifade vermiş ve halen akrabalarının öldürülmesine ilişkin hiçbir yetkili makam tarafından soruşturulmadıklarını belirtmiştir.
3. Duruşma
7 Kasım 1995 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan ve Müdürlüğe sunulan bir dokümandan, 11 Kasım 1992 tarihli askeri raporu imzalayan yedi jandarma memurunun (bkz. yukarıdaki paragraf 36) 19 Ağustos 1994 tarihinde başvuranların üç akrabasını öldürmekle suçlandığı anlaşılmaktadır.
Yine aynı dokümandan, huzurunda yedi jandarmanın sorguya çekildiği Elazığ Ağır Ceza Mahkemesinin 22 Haziran 1995 tarihinde jandarmaları yargılama ve dosyayı Askeri Mahkemeye gönderme yetkisine sahip olmadığı kararını verdiği anlaşılmaktadır. Hükümet, Komisyona ya da Mahkemeye iddianamenin ya da Elazığ Ağır Ceza Mahkemesinin aldığı yetkisizlik kararının nüshalarını göndermemiştir.
Askeri Mahkeme, başvuranlar bulunamadığı için duruşma sırasında onlarla temasa geçememiş ve onları Mahkemeye çağıramamıştır. Ancak, köy çobanları Hacire Ceylan ve Hediye Akkoyunnun (bkz. yukarıdaki paragraf 14) yerlerini tespit etmek ve duruşma sırasında ifadelerini almak mümkün olduğu halde yapılmamıştır.
Hacire Ceylan 17 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadesinde, söz konusu tarihte askerler ona bir operasyon gerçekleştirmekte olduklarını ve evine dönmesini söyledikleri sırada köy dışında hayvanlarını otlatmakta olduğunu belirtmiştir. Askerlerin söylediklerine uymuş ve askerlerin Mehmet Akanı ya da diğer bir kişiyi dövdüklerini görmemiştir.
Hediye Akodun 23 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadesinde gerçekleştirilen herhangi bir operasyondan, Mehmet Akanın ya da diğer iki kişinin öldürülmesinden haberdar olmadığını belirtmiştir.
Duruşma sırasında, söz konusu tarihte her birinin ülkenin farklı yerlerinde çalışmakta olduğu yedi sanığın hepsi, Askeri Mahkemeye tanıklık etmek için Mahkeme huzuruna çıkmak istemediklerini bildirmişlerdir. Sanıkların isteklerini kabul eden Askeri Mahkeme, sanıkların çalışmakta olduğu kasabalardaki Ceza Mahkemelerine istinabe müzekkeresi göndermiş ve söz konusu Mahkemelerin sanıklardan ifade almalarını istemiştir. İfadeler daha sonra Askeri Mahkemeye havale edilmiştir.
Şaban Bozkurt dışında, tüm sanıklar 10 Kasım 1992 tarihinde bir operasyon gerçekleştirildiğini doğrulamıştır. Şaban Bozkurt, operasyonun gerçekleştirildiği gün başka bir yerde görevli olarak bulunmaktadır.
Sanıklar, bir grup teröristin üzerlerine ateş açması üzerine karşılık verdiklerini belirtmişlerdir. Operasyonda yaklaşık 250-300 asker görev almış olduğu için sanıklar söz konusu üç kişiyi tam olarak kimlerin vurduğunu bilememektedir.
Yedi sanıktan biri olan Adem Kolukısa, 5 Mayıs 1995 tarihli ifadesinde iki ceset görmüş olduğunu ve diğer asker arkadaşlarından da bir ceset daha olduğunu duyduğunu belirtmiştir. Görmüş olduğu cesetler, 30-35 yaşlarında iki adama aittir.
Recep Tombak 23 Mayıs 1995 tarihli ifadesinde kendisi ve asker arkadaşlarının operasyonun ertesi günü üç cesedi de gördüklerini belirtmiştir.
Diğer bir sanık Yüzbaşı Tuncer Arpacı, 20 Kasım 1995 tarihli ifadesinde kendisinin üç cesedi bulduğunu ve operasyon raporlarında söz konusu bulguyu kaydettiğini belirtmiştir. Cesetlerden biri, Kurşunlu düzlüğünde bulunan 50-60 yaşlarında sakallı bir adama aittir. Tuncer Arpacı, teröristlerin askerler tarafından kuşatıldığını ve operasyonda Cobra helikopterleri ve havan topu kullanıldığını belirtmiştir. Sonuç olarak, söz konusu kişilere kimin ateş ettiğini belirlemek mümkün olmamıştır.
21 Aralık 1995 tarihinde Askeri Mahkeme, oybirliği ile tüm sanıkların beraatine karar vermiştir. Kararında, adresleri bilinmediği için ölen kişilerin akrabalarını sorgulayamadıklarını belirtmiştir. Mahkeme, ayrıca ölen kişilerin akrabaları tarafından ileri sürülen iddiaların Hacire Ceylan ve Hediye Akkoyun tarafından verilen ifadelerle uyuşmadığını belirtmiştir. Öte yandan, sanıkların 8 Kasım 1992 tarihli Sancak-1 Operasyonuna ilişkin gerçekleştirilen askeri operasyon hususundaki tanıklıklarında tutarlı oldukları gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, Askeri Mahkeme ölenlerin akrabaları tarafından ileri sürülen söz konusu üç kişinin askerler tarafından öldürüldüğüne ilişkin iddiaları göz ardı etmeye karar vermiştir.
Askeri Mahkemenin askerlerin beraat etmesine ilişkin kararı, ele geçirilen delillerin incelenmesine dayanmaktadır.
Duruşma sırasında Murat Koç, Ramazan Dal ve Yavuz Akın adlı üç sanık tarafından verilen ifadeler, Komisyona ya da Mahkemeye sunulmamıştır. Sonuç olarak, aşağıda kaydedilen bilgiler söz konusu üç sanığın ifadelerinin özetini içeren Askeri Mahkeme kararından alınmıştır.
Murat Koç ifadesinde, operasyon sırasında bir grup teröristin öldürüldüğünü duyduğunu belirtmiştir.
Ramazan Dal ifadesinde, operasyondan sonra kendisi ve asker arkadaşlarının bir ceset bulduklarını ve söz konusu bölgede bir at ve koyun ölüsü gördüğünü belirtmiştir.
Yavuz Akın ifadesinde, kendisi ve arkadaşlarının karakola götürdükleri bir ceset gördüğünü ve bu kişinin nasıl öldüğünü bilmediğini belirtmiştir. Ayrıca, operasyonda fighter jet ve helikopter kullanıldığını belirtmiştir. Son olarak, Yavuz Akın 11 Kasım 1992 tarihli olay mahallinde hazırlanan operasyon raporunu imzalamış olduğunu reddetmiştir (bkz. yukarıdaki paragraf 36).
Ayrıca Askeri Mahkeme kararından Binbaşı Ersan Topaloğlunun da duruşma sırasında sorgulandığı anlaşılmaktadır. Verdiği ifade Komisyona ya da Mahkemeye iletilmemiştir fakat kararın içerdiği özete göre, Binbaşı Topaloğlu kendisine Zülfü Akkum tarafından oğlu Mehmet Akkumun ve bir köylünün kayıp olduğunun bildirildiğini belirtmiştir. Daha sonra Binbaşı Topaloğlu bir takım soruşturmalar düzenlemiş ve bölgede askeri bir operasyon yapıldığını ortaya çıkarmıştır. İki cesedin Elazığdaki morga götürüldüğünü ve içlerinden birinin Zülfü Akkumun oğlu olduğunu doğrulamıştır.
E. Sözlü İfade
1. Rabia Karakoç (ilk başvuran), Derviş Karakoçun annesi
2. Güllü Güzel-Karakoç, Derviş Karakoçun eşi
3. Zeliha Karakoç, Derviş Karakoçun akrabası
4. Hayriye Karaman, Derviş Karakoçun kız kardeşi
10 Kasım 1992 tarihinde, sabahın erken saatlerinde, yukarıda kaydedilen dört görgü tanığı Derviş Karakoç ve iki çocuğu ile birlikte, bir akrabalarını ziyaret etmek üzere Çevrecik Köyüne gitmek için Kayaş Köyündeki evlerini terk etmişlerdir. Derviş çocukları ile birlikte at üzerindedir ve kadınlar ardından yürümektedir. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüş ardından, hayvanların otlamakta olduğu bir düzlüğe gelmişler ve kendilerine doğru koşmakta olan Hediye ve Hacire isimli iki kadın çobanı görmüşlerdir. Hediye ve Hacire gruba, her tarafta askerler olduğu için köye geri dönmelerini ve devam etmelerinin güvenli olmayacağını bildirmiştir. Ancak Derviş, askerlerden korkacak bir şeyi olmadığı söyleyerek devam etmek için ısrar etmiştir.
Yolculuklarına birkaç dakika devam ettikten sonra, yol tarafındaki çalılıklardan iki asker kendilerine doğru yaklaşmış ve Dervişten atından inerek kimlik kartını göstermesini istemiştir. Askerler daha sonra kadınların köye dönmesini istemiştir. Daha sonra Dervişi kollarından kavrayarak yavaşça uzaklaşmışlardır. Dervişin atını da yanlarında götürmüşlerdir. Rabia Karakoç, askerlerin Dervişi çalıların arkasına götürdüğünü ve bir tanesinin Dervişe tüfeğinin dipçiği ile vurduğunu görmüştür. Birkaç dakika sonra Rabia tek atışlık bir silah sesi duymuş fakat boşluğa mı, Dervişe mi ateş edildiğini anlayamamıştır. Daha sonra, alanın her yanından ateş edilmeye başlanmış ve ormanın gerilerinden 500-600 asker belirmiştir. Rabia, bir ateşin Dervişi karnının alt bölümünden vurduğunu görmüştür. Söz konusu olay, Kurşunlu Köyü dışındaki düzlükte meydana gelmiştir.
Daha sonra görgü tanıkları iki çocukları ile birlikte köylerine geri dönmüş ve Dervişin geri dönmesi için beklemeye başlamışlardır. Derviş o gün köyüne dönmemiş ve askeri operasyon devam etmekte olduğu için köylüler tanıklara gidip Dervişi aramaları için yardım etmekten korkmuşlardır. Operasyon sırasında, makinalı tüfekler ve helikopterler de kullanılmıştır.
Operasyon sona erdiğinde, Rabia Karakoç ve Kurşunlu Köyünden bir grup köylü, birçok ölü hayvan gördükleri bölgeye gitmiştir. Rabia oğlunu en son gördüğü noktaya ulaştığında, oğlunun ölü olan atı ve köpeğini görmüştür. Atın ölüsünden 30-40 metre uzaklıkta, oğlunun göğsü ve kalçalarında birçok silah yarası bulunan cesediyle karşılaşmıştır.
Dervişin ölümünden yaklaşık bir yıl sonra, tanıkların köyü olan Kayaşa, askerler tarafından baskın yapılmıştır. Köylüler, eşyalarını yanlarına almaktan korkarak köyü terk etmiştir. Köyü terk etmeleri ardından, askerler tüm evleri yakmıştır.
Dört görgü tanığının hiçbiri, Dervişin öldürülmesi ile ilgili olarak soruşturma yapan yetkili makamlar tarafından sorgulanmamıştır.
5. Abdurrahman Karakoç, Derviş Karakoçun Kardeşi
Olay zamanında İstanbulda yaşamakta olduğu için tanık, 10 Kasım 1992 tarihinde gerçekleşmiş olan olan olayların hiçbirini görmemiştir. O gün amcası kendisine 16.00da telefon ettiği zaman olaylar hakkında bilgisi olmuştur. Telefon konuşmasını müteakiben tanık, kendisine askerlerin kontrolü altında bulunduğu ve gitmesine izin verilmediği bildirilen Batmana gitmiştir. Birkaç gün sonra, nihayet köyüne gidebildiğinde, kardeşi Dervişin öldürülmüş olduğunu öğrenmiştir. Tanık köye ulaştığında Derviş çoktan gömülmüştür. Hacire Ceylan tanığa, 10 Kasım 1992 tarihinde gerçekleşen olayları anlatmıştır.
Tanık, geçmişte Dervişten sürekli köy korucusu olması istendiğini ve baskı nedeniyle Dervişin köyü terk etmek istediğini hatırlamıştır.
7 Kasım 1993 tarihinde tanık, kardeşinin ölümünün ilk yıl dönümü için bir toplantı düzenlemek üzere köyüne dönmüştür. Ancak, helikopterler köye gelerek ateş etmeye başlamıştır. Açılan ateş sırasında kuzeni yaralanmış ve tanık kuzenini tedavi amacı ile Diyarbakıra götürmek durumunda kalmıştır. Köye döndüğünde, köyün boş olduğunu görmüştür. Askerler herkesi köyü terk etmeye zorlamıştır.
5. Hacire Ceylan
Olayların gerçekleştiği tarihte tanık, köy çobanı olarak Kurşunlu Köyünde yaşamaktadır.
10 Kasım 1992 tarihinde 9.00da tanık, Kurşunlu Köyündeki evini çoban Hediye Akelma Akodun ve hayvanları ile birlikte terk etmiştir. Hayvanlarını otlatmaya götüren Mehmet Akkum ve Mehmet Akanı takip etmişlerdir. Yolda kendilerine köylerine geri dönmelerini söyleyen iki askerle karşılaşmışlardır. Tanık hayvanlarını da yanında götürmek istediği halde askerler izin vermemiş ve ısrar ettiği için tanığa vurmuşlardır.
Tanık ayrıca, Mehmet Akan ve Mehmet Akkumu ormanlık alana doğru götüren bazı askerler görmüştür. Mehmet Akan ve Mehmet Akkumun bir grup askerin ortasında olduğunu görmüş fakat göz bozukluğu nedeni ile askerlerin tam olarak ne yapmakta olduklarını görememiştir. Askerler yüksek sesle bağırdıkları için neler olduğunu duyamamıştır.
Eve dönüş yolunda, tanık ve Hediye Akodun, Rabia Karakoç ve ailesi ile karşılaşmıştır. Daha sonra Derviş Karakoçun, daha önce karşılaşmış oldukları iki asker tarafından atından indirildiğini görmüştür. Askerlerin Dervişi birkaç metre öteye götürdüğünü ve Dervişin askerlere kimlik kartını gösterdiğini görmüştür. Her iki yanında da birer asker vardır. Askerler kadınlara eve gitmelerini söylemiştir. Dervişin karısının bağırarak kocasına tüfek dipçiği ile vurulduğunu söylediğini duyduğunda, tanık Dervişin halen askerlerin onu götürmüş olduğu noktada durduğunu görmüştür. Daha sonra, duyduğu tek bir silah atışı ardından sürekli ateş edilmeye başlanmıştır. Bazı atışlar, tanığın da aralarında bulunduğu grubu hedef almış ve sığınmak için bir kayanın arkasına koşmuşlardır. Rabianın çığlık attığını ve oğlunun öldürülmüş olduğunu söylediğini duymuştur.
Ateş sona erdiğinde, herkes kendi köyüne dönmüştür. Tanık köyüne döndüğünde, Mehmet Akkumun babasına oğlunun askerler tarafından götürüldüğünü gördüğünü söylemiştir. Cesetler bulunduktan sonra, tanık söz konusu bölgeye gitmiş ve Dervişin cesedinin onu son gördüğü noktada yattığını görmüştür.
Yetkili makamlara tarafından tanığın ifadesi alınmış ve kendisine Dervişin ne zaman öldürüldüğü ve askerler tarafından kendisine vurulup vurulmadığı sorulmuştur. Sabah mı akşam mı öldürüldüğünü bilmediğini ve daha sonra onu son gördüğü noktada öldürülmüş olduğunu gördüğünü belirtmiştir. Ayrıca, askerlerin Dervişe vurduklarını da belirtmiştir.
6. Hüseyin Yılmaz
Tanık bir jandarma albayıdır ve olayın gerçekleştiği tarihte Elazığ İl Jandarma Komutanlığında komutanlık yapmaktadır. Yukarıdaki paragraf 43te değinilen askeri raporu imzalayanlardan biridir.
1992 senesinin Kasım ayında komutanlığına, Elazığ İli içersindeki Arıcak havalisi yakınlarındaki Payidar tepeleri denen bölgede 300 teröristin bulunduğu bildirilmiştir. Teröristlerin söz konusu bölgede barındığı bilinmektedir ve güvenlik güçleri, bölgede PKK mensupları ile yedi ya da sekiz silahlı çatışmanın gerçekleştiği birçok operasyon düzenlenmiştir. Söz konusu bilgi üzerine, bölgede askeri bir operasyon düzenleme kararı alınmış ve tanık, operasyonu düzenleme görevini üstlenmiştir.
8 Kasım 1992 tarihinde bir operasyon planı hazırlanmıştır ve operasyona Sancak-1 ismi verilmiştir. Operasyon planları, her bir askeri birimin üstleneceği pozisyonu göstermiştir. Yedi ya da sekiz kilometre karelik alanı kaplayacak operasyonda yaklaşık 250 asker görev alacaktır. Operasyon planı, operasyonda görev alacak askerlerin isimlerini içermektedir ve operasyona dahil olan askeri birimleri isimlendirmektedir. Plan, adli tahkikatın tamamlanması üzerine arşive konulabilir.
Tüm operasyonlar tam bir gizlilik içerisinde planlanmıştır ve söz konusu bölgede yaşayan köy sakinlerine önceden haber verilmemiştir. Bununla beraber, jandarma için genel bir bilgi kaynağı olan bazı köy sakinleri, güvenlik güçlerinin operasyon düzenlediğini bilmektedir ve operasyonlar sırasında evlerinden ayrılmamıştır. Köy sakinlerine operasyonun gidişatı hakkında bilgi vermek başarıyı tehlikeye atmak olacaktır. Ancak, operasyon bölgesindeki askerler hiçbir sivilin bölgeye girmediğini garanti edecektir.
Operasyon, 10 Kasım 1992 tarihinde gün doğarken Payidar tepelerinde başlamıştır. Tanık operasyonu, operasyon alanının dışında kurulmuş olan fakat alanı gören Erimli Jandarma Merkezinde kurulmuş olan geçici kumanda biriminden gelen bir radyo bağlantısı yoluyla izlemiştir.
Terörist örgüt mensupları genellikle BKC adı verilen otomatik tüfekler ve askerler MG3 otomatik tüfekleri ve RPG kullanmaktadır. Operasyonda helikopter kullanılmamıştır.
Operasyon kendi genel kumandası altında gerçekleştirildiği halde, adli yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bir askeri operasyon sırasında, iştirak eden birimlerden sorumlu bölge jandarma komutanları adli yükümlülüğe sahiptir ve Cumhuriyet Başsavcıları ile direkt temas halindedir. Söz konusu durumda, bu komutanlar Palu ve Dicle bölge jandarma komutanlarıdır. Operasyonda görev alan komutanlar tarafından hazırlanan olay raporları yerel Cumhuriyet Savcısına ve ayrıca tanıklara sunulacaktır.
Operasyonda görev alan askeri birimlerin sayısı ile ilgili askeri raporlar arasındaki tutarsızlıklar hakkında sorgulandığında, tanık bunların sadece masum eksiklikler olduğunu belirtmiştir.
Tanık hiçbir zaman Derviş Karakoçun askerler tarafından öldürülmüş olduğu iddiasından haberdar edilmemiştir. Derviş Karakoçun akrabaları şikayetlerini, iki günden fazla süren operasyon sırasında bölgede olan askeri birimlerin komutanlarına ya da adli makamlara sunmadıkları için iddiaların asılsız olduğunu düşünmüştür. Derviş Karakoçun öldürülmesinden haberdar olmaması nedeni ile, durumu soruşturmamıştır.
Anılan son iki kişinin ölümü, İçişleri Bakanlığına verdiği raporunda belirtilmemiştir, zira, bu kişilere ait cesetler, raporun hazırlanması sonlanana dek bulunamamıştır. Ancak, tüm operasyonu daha detaylı olarak ortaya koyan nihai rapor veya detaylı operasyon raporu isimli ayrı bir rapor olacaktı. Bu rapor, operasyona ilişkin diğer bütün belgelerle birlikte Ankaradaki Jandarma Komutanlıklarına gönderilecekti. Bu belge gizli olacak ve yargı makamlarına iletilmeyecekti. Operasyon raporlarını incelemek suretiyle, hangi askeri birimin hangi bölgeden sorumlu olduğunu tespit etmek mümkün olacaktı.
Tanığın, emri altındaki ve iddiaya göre sorumlu olduğu operasyon esnasında, birkaç askerin üç kişiyi öldürmüş olma şüphesiyle yargılandığı hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Kanıt sunması için mahkemeye çağrılmamış ve duruşmaya katılması talebinde bulunulmamıştı.
Tanığa göre, Sancak-1 başarılı bir operasyon olarak görülebilirdi. Bir operasyonun başarılı olmasının ölçütü, terör örgütüne verilmiş olan zarar idi. Bu operasyonda, güvenlik güçleri herhangi bir zayiat vermemiştir. Tanık, operasyon esnasında öldürülen vatandaşların masum olup olmadığını bilmediğini belirtmiş ve her operasyonun risk taşıdığını ifade etmiştir. Hiç kimse, bir askeri operasyon esnasında sıradan vatandaşların öldürülmesini istemez. Tanığa göre, bu operasyonda riski azaltmak amacıyla her türlü tedbir alınmıştır. 8. Dr. Alaattin Aydın 9. Dr. Koray Türkan Olayların olduğu tarihte, tanıklar, sırasıyla Palu ve Diclede görev yapmakta idiler. Adli tıp uzmanlığı eğitimi almamışlardı, fakat dış muayene ve otopsi yakmakla sorumluydular, çünkü görev yaptıkları ilçelerde adli tıp uzmanı bulunmamaktaydı.
Dr. Aydın, Mehmet Akkumun cesedi üzerinde, Dr. Türkan ise Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetleri üzerinde muayene yapmıştır.
Dr. Aydın, Dr. Vanezis tarafından hazırlanan rapordaki bulgulara mutabakat etmiştir.
Dr. Vanezis tarafından Mehmet Akkumun bedeninde tespit edilen yara ve hasarlara, kendi raporunda neden değinilmediği sorulduğunda, Dr. Aydın kendi yaptığı muayenede bu tür yaralara rastlamadığını ifade etmiştir.
Dr. Aydın, ilk olarak, Mehmet Akkumun kulaklarının şarapnel parçaları sebebiyle yaralanmış olabileceğini öne sürmüş, ancak daha sonra, kulaklarının öldükten sonra kesilmiş olması gerektiğini, zira o bölgede hiç kanama olmadığını belirtmiştir. Ancak, bunun ölüm sebebiyle bir ilişkisi olmadığından, raporuna bu bilgiyi dahil etmeyi önem arz eder görmemiştir.
Her iki tanık da, tam otopsi yapmanın gereği olmadığını, çünkü cesetler üzerinde yaptıkları muayenelerin, ölüm sebebini belirlemelerini sağladığını ileri sürmüşlerdir. Dr. Türkan, Mehmet Akanın ne kadar mesafeden vurulduğunu kesin olarak ifade edememiştir. Derviş Karakoçun cesedinde yaptığı muayeneye ilişkin olarak, Dr. Türkan, her giriş deliğine ait bir çıkış deliği tespit ettiğinden, daha fazla kurşun, kurşun izi veya vücut içinde kalabilecek herhangi farklı bir kanıt olacağını düşünmemiştir.
10. Nihat Turan
Olayların olduğu tarihte Paluda Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan tanık, Mehmet Akkumun cesedinin incelenmesinde bulunmuştur. Kulakların bulunmadığını fark etmiş ancak, vücuttan nasıl kesildiğinin tespitini kendi görevi olarak görmemiştir. Jandarma tarafından verilen bilgiye dayanarak Mehmet Akkumun terörist olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle, bu ölümü soruşturmak için yetkisinin bulunmadığına karar vermiş ve davayı teamüle uygun olarak Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına göndermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri daha fazla bilgi talebinde bulunsa idi, soruşturma yürütecek olan bölge savcısına bunu bildirirdi.
Soruşturmasında, askeri operasyonun tarihi olarak sürekli 9 Kasım 1992ye atıfta bulunmuştur, zira, bir jandarma telefonla kendisine operasyonun bu tarihte olduğu bilgisini vermiştir.
Yaklaşık olarak Aralık 1993te, Derviş Karakoç ve Mehmet Akanın öldürülmesine ilişkin soruşturma da, söz konusu şahıslar, Paluya ait Arıcak ilçesinde öldürüldüğünden, Nihat Turanın bulunduğu savcılığa intikal etmiştir. 1993ün sonlarında, tanık başka bir göreve atanmıştır, dolayısıyla şahısların öldürülmesine ilişkin operasyonun sonucu hakkında bilgi temin etmesi mümkün olmamıştır. Ancak, tanık, Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun öldürülmesine ilişkin soruşturma dosyasının da, soruşturmayı özetleyen bir fezleke ile birlikte Palu Cumhuriyet Savcılığı tarafından Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderildiğini doğrulamıştır. Akabinde, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi, PKK ile bağlantılı unsurlar taşımadığı gerekçesiyle dosyayı geri göndermiş ve Palu Cumhuriyet Savcılığı soruşturmayı sürdürme yetkisine sahip olmuştur. Palu Cumhuriyet Savcılığı daha sonra dosyayı Elazığ Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir ve yedi jandarmaya yönelik suçlamada bulunulmuştur.
Tanık, hiçbir askeri sorgulamamıştır, zira, ölümler silahlı çatışma esnasında meydana gelmiştir ve ayrıca bu operasyonda hangi askeri birimlerin yer aldığı hakkında tanığın bilgisi yoktu. Her halükarda, öldürmenin bir silahlı çatışma esnasında olup olmadığına kesinlik kazandırmak mümkün olamayacaktı.
11. Ömer Faruk Köksal
Olayların meydana geldiği tarihte Elazığ Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan tanık, üç şahsın ölümüne ilişkin soruşturmaya dahil değildi. Elazığ Cumhuriyet Savcılığı, yalnızca, Elazığ Ağır Ceza Mahkemesince talep edildiği üzere, ölen şahısların akrabalarına ve diğer muhtemel görgü tanıklarına ulaşmaya çalışmıştır.
Öldürülen şahısların akrabalarının şikayetlerini bildirdikleri Cumhuriyet Savcısının görevlerine ilişkin bir soruya cevaben, tanık, böyle bir durumda, Savcının öncelikle akrabaları sorguya çekmesi gerektiğini belirtmiştir. Buna ek olarak, Savcı, ön soruşturma esnasında bütün kanıtları toplamalı ve ancak bundan sonra, şayet gerekliyse, içtihattan ayrılmaya yönelik bir karar vermelidir.
12. Hüseyin Bakır
Tanık, jandarma subayıdır, olayların meydana geldiği tarihte ise Dicle jandarma Komando Bölüğü komutanıydı.
Sancak-1 Operasyonunu anımsamıştır, ancak kendi askeri birimi operasyona dahil olmadığından, operasyon sırasında tam olarak nelerin meydana geldiği hakkında bilgisi olmamıştır. Askeri raporda kendi biriminin de operasyonda yer almış olduğu şeklinde adının geçmesinin açıklaması olarak, tanık, bunun, muhtemelen kendi biriminin, operasyondan bir gün sonra teröristlerin bölgeden kaçmasını önlemek için bölgeye gönderilmesinden kaynaklandığını ifade etmiştir.
Kendisi o bölgedeyken herhangi bir çatışma olmamış ve silah sesi duymamıştır. Kendisinin operasyonla ilgisini izah eden bir rapor hazırlamamıştır.
Ölümlerden, operasyon bittikten dört-beş gün sonrasına kadar haberi olmamıştır. Ancak, operasyon devam ederken, Zülfü Akkumun, kendisine, köyden iki çobanın kayıp olduğunu bildirdiğini doğrulamıştır.
Kurşunlu ovasının yaklaşık iki kilometre uzunluğunda ve 600-800 metre genişliğinde olduğunu söylemiştir. Düz, seyrek ağaçlı ve tamamen dağlarla çevrili bir alan olduğunu ifade etmiştir. Ormanlık alanda ise meşe ağaçları, çalılar ve kayalıklar bulunmaktadır. Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetlerinin bulunduğu, Kurşunlu Ovasında yer alan bölgeyi, gösterilen iki fotoğraftan tespit etmiştir. Kendisine gösterilen üçüncü bir fotoğrafın da, eğimli alana doğru uzanan yerin fotoğrafı olduğu ihtimalini de göz ardı etmemiştir.
13. İkinci başvuran ve Mehmet Akanın erkek kardeşi olan Hüseyin Akan
10 Kasım 1992 tarihinde yaklaşık olarak sabah 6da, Mehmet Akan ve arkadaşı Mehmet Akkum, hayvanları çayıra götürmek için köyden ayrılmıştır. Onlar köyden ayrıldıktan sonra, iki köy çobanı olan Hacire ve Hediye de hayvanlarını dışarı çıkarmıştır.
Sabah saat 9 civarında, tanık, köyün üzerinden ovanın doğusuna doğru uçan bir helikopter görmüştür. Bundan sonra, silah sesleri duymuş ve yarım saat sonra hayvanların bazıları yaralı halde köye gelmiştir. Hacire, yaklaşık olarak öğle vaktinde köye dönmüştür. Köylülere, helikopterin indiğini ve içindeki askerlerin kadınları köye geri dönmeye zorladığını anlatmıştır. Ancak, Mehmet Akan ve Mehmet Akkumun tutuklandığını görmüş ve etrafı askerlerle çevrilmiş olan Mehmet Akanın sesini duymuştur.
Mehmet Akan ve Mehmet Akkum akşam köye dönmediğinden, tanık, ertesi sabah bilgi almak amacıyla köy muhtarı Zülfü Akkum ile Dicleye gitmiştir. Önce Bölge Valiliğine gitmişler daha sonra da jandarma kışlasına gönderilmişlerdir. Kışladaki bir jandarma binbaşı, endişelenmemelerini ve iki çobanın yakında döneceğini söylemiştir.
Ertesi gün kışlaya tekrar gitmişler ve kendilerine söz konusu iki şahsın Palu Jandarmasınca tutuklandığı söylenmiştir. O gün, başvuran köye dönmemiş ve Diclede kalmıştır. Ertesi sabah kendisine, erkek kardeşinin ve Derviş Karakoçun cesetlerinin bulunduğu bildirilmiştir. Başvuranın bu durumu Cumhuriyet Savcısına bildirmesine rağmen, Cumhuriyet Savcısı olay yerine gitmeyi reddetmiştir.
14. Ersan Topaloğlu
Tanık, jandarma subayıdır. Olayların meydana geldiği tarihte, Dicle Jandarma Komutanlığı komutanı ve Hüseyin Bakırın üstü konumunda idi.
Tanık, Kasım 1992de meydana gelen olayları net olarak anımsayamamıştır, zira, operasyonda yer almamıştır. Ancak, bir operasyonun yapıldığını ve telsizden silahlı bir çatışma olduğunu duyduğunu hatırlamıştır. Operasyonda yer almadıkları halde, neden kendi birimlerinin adının operasyon raporlarında geçtiği sorulduğunda, tanık, kendi görevlerinin, teröristlerin kaçmasını engellemek amacıyla, operasyon bölgesinde kendi taraflarını kapatmak ile sınırlı olduğunu belirtmiştir. Ancak, operasyon esnasında faaliyetlerin kaydını tutmak komando birimlerinin bir uygulaması değildi, dolayısıyla, bu operasyonda yer almalarına ilişkin hiçbir rapor bulunmamıştır.
Aralık 1995te, tanık, Ankara Asliye Ceza Mahkemesine kanıtlarını sunmuştur. Bu mahkemeye verdiği ifadesinde, Kurşunlu Muhtarı Zülfü Akkumun köyden kaybolan iki kişi hakkında soruşturma yapmasını istemesi üzerine, telsizle operasyon güçleri ile irtibata geçtiğini doğrulamıştır. Telsizden gelen yanıt ise, bir teröristin ölü bulunduğu yönünde olmuştur. Tanık, daha sonra, ölü teröristin Zülfü Akkumun oğlu olabileceği düşüncesiyle, Zülfü Akkumu Elazığ Cumhuriyet Savcılığına göndermiştir. Akabinde ise, cesedin Zülfü Akkumun oğluna ait olduğu ortaya çıkmıştır.
15. Mürşit Yılmaz
Tanık, jandarma subayıdır; Kasım 1992 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanı idi.
Tanık, söz konusu operasyona bizzat katılmıştır. Çatışma yaklaşık olarak sabah saat 6da, Kurşunlunun kuzeyinde ve Palunun güneyinde kalan Payidar tepelerinde başlamıştır. Tanığın bölüğü, teröristler kendilerine ateş açtığında, bölgede inceleme yapmakta idi. Teröristler, yükseltili bölgedeki çalılar nedeniyle görüşün kısıtlı olduğu geniş bir alana yayılmış idi. Sayıları yüze yakındı. Çatışmada askerler zayiat vermemiştir. Çatışma bütün gün ve ertesi gün aralıklarla devam etmiştir.
Çatışma, köylülerin gitmeyeceği, hatta hayvanlarını otlatmak için dahi gitmeyeceği, geniş bir alanda meydana gelmiştir. Bir insanın, sürekli ateşin olduğu bir silahlı çatışmanın yakınına gideceğine inanmak mantık dışıdır.
Tanığa, çatışma sırasında bir teröristin ölü ele geçirildiği bildirilmiştir. Ceset, otopsi yapma imkanı bulunduğundan Palu Jandarma Karakoluna getirilmiştir.
Tanığa, olaydan üç - dört gün sonra, çapraz ateşte iki kişinin daha öldüğü bildirilmiştir. Tanık, cesetleri bizzat görmemiştir.
Operasyonda helikopter veya uçak kullanılmamıştır. Büyük çaplı bir operasyon olmamasına rağmen, bu operasyonda çeşitli birimler görev almıştır.
Tanığın, üç köylünün ölümü ile bağlantılı olarak askerlerinden kovuşturulan olup olmadığına dair bilgisi olmamıştır.
16. Muhammed Özdemir
Tanık, komando subaydır; olayların meydana geldiği tarihte ise Arıcak Komando Bölüğünden sorumlu idi.
Sancak-1 Operasyonuna katılmıştır. Terör örgütüne mensup kişilerin bölgede saklandığı ve kışı orada geçireceği yönündeki istihbaratı takiben operasyon planlanmıştır. Teröristlerin varlığı, bölgedeki güvenlik güçleri ve jandarma karakolları için büyük tehdit oluşturmaktaydı, dolayısıyla, operasyonun amacı bu tehdidi bertaraf etmek idi. Tanığın birimi ise, teröristlerin operasyon bölgesinden kaçmasını engellemek amacıyla yolları kapatmakla sorumlu idi.
10 Kasım 1992 tarihinde yaklaşık olarak 5:45te, tanığa, telsizle, kendi emrindeki iki grup askere Payidar Tepeliklerine ilerlerken ateş açıldığı ve sonrasında bir çatışmanın başladığı haberi gelmiştir. Saat 14:00 civarında tanık ve emrindeki gruplar alana yaklaşmıştır. Teröristlerle kendi ekibi arasında 40-50 metre mesafe bulunmaktaydı. Teröristler, tanık ve emrindeki askerlere ateş etmeye başlamış ve çıkan çatışma saat 16:00ya kadar devam etmiştir. Operasyonda Cobra helikopteri ya da uçak kullanılmamıştır.
Güvenlik güçleri herhangi bir kayıp vermemiştir. İkinci gün, tanık, tepelik alanın arkasında bir teröristin öldürüldüğünü duymuştur. Tanık, cesedi almak için Tuncer Arpacının emrinde bir grup askeri bölgeye göndermiştir. Ceset, daha sonra, helikopterle Paluya getirilmiştir. Tanık, bizzat cesedi görmemiş ve cesetten kulakların kesilmiş olduğu bilgisi kendisine bildirilmemiştir. Operasyon esnasında, tanığa, Kurşunlu Ovasında iki köylünün ölü bulunduğu bildirilmemiştir.
Tanığa, yakın tarihte, üç kişinin öldürülmesinden ötürü yedi jandarmanın yargılandığı bildirilmiştir. Kendisine Askeri Mahkemede ifade vermesine ilişkin bir çağrı yapılmamıştır.
17. Tuncer Arpacı
Tanık, Arıcak Jandarma Karakolu komutanıydı. Başvuranın akrabalarının öldürülmesinden yargılanıp beraat eden yedi jandarmadan biridir.
Sancak-1 Operasyonunu anımsamıştır. Operasyon, PKK teröristlerinin Payidar Tepelikleri olarak bilinen bölgede bulunduğu yönündeki istihbarat temelinde planlanmıştır.
Tanığın emrindeki birim, operasyona katılmış ve yolları kapatmakla görevlendirilmiştir. Birim, Payidar tepeliklerinin kuzeydoğusuna yaklaştıkça teröristler ateş etmiş ve çatışma başlamıştır. Tanık, 5:30dan 9:00a kadar devam eden çatışma esnasında kendi birimindeki askerlerin teröristleri öldürüp öldürmediğini hatırlayamamıştır. 10 Kasımı, 11 Kasıma bağlayan gece boyunca tanık bölgede kalmıştır.
Arıcaktaki karakolun komutanı olarak, tanığın bazı yasal yükümlülükleri bulunmaktaydı. Çatışmayla ilgili olay raporunu ve olay haritasını hazırlamış ve bunlar Cumhuriyet Savcısına gönderilmiştir. Tanık, 11 Kasım 1992 tarihli olay raporu ve Askeri Mahkemeye verdiği ifade arasındaki çelişkilere izahat getirmiş ve duruşmada çok heyecanlandığını ve kafasının karıştığını, dolayısıyla, üç kişiye ait cesedi bulduğunu yanlışlıkla belirtmiştir. Ancak, aslen, olay yeri inceleme raporunda belirttiği gibi, yalnızca bir ceset bulunmuştur.
Tanığa, Muhammed Özdemir tarafından telsizle bir cesedin bulunduğu bildirilmiştir. Yasal sorumluluğu bulunduğundan, tanık, bölgeye gönderilmiştir. Kimlik bulmak amacıyla ceset üzerinde arama yapmıştır. Cesedi incelememesine rağmen, cesette iki kulağın da bulunmadığını fark etmiştir. Ceset yakınlarında ateşli silah bulunup bulunmadığını hatırlayamamıştır. Çatışma sahasında bulunduğundan, cesedin bir PKK teröristine ait olduğu sonucuna varmıştır. Operasyon devam ederken sıradan bir köylü, bu alana girmezdi.
Tanığın Askeri Mahkemede verdiği ifadenin aksine, operasyonda helikopter kullanılmamıştı. Tanık, Kurşunlu Ovasından hangi birimin sorumlu olduğunu bilmiyordu, ancak bu, operasyon öncesinde hazırlanan operasyon emrinin incelenmesi ile kesinliğe kavuşabilir.
18. Murat Koç
Tanık, olayların meydana geldiği tarihte Arıcak Komando biriminde astsubaydı. Başvuranın üç akrabasının öldürülmesinden ötürü yargılanan ve beraat eden yedi jandarmadan biridir.
Paluda görevli askeri birimlerle ortak bir operasyona katılmış ve bir noktada teröristlerin saldırısına uğramışlardır. Tanık, askerleriyle bütün gece boyunca bölgede kalmış ve ertesi sabah bölgede inceleme çalışmalarında bulunmuşlardır.
Bu çalışmalarda bir terörist barınağı ve teçhizat bulmuşlar fakat cesede rastlanmamıştır. Tanık, 11 Kasım 1992 tarihli olay raporunu imzalamıştır fakat, tanığın, bu raporda atıfta bulunulan cesede dair bilgisi yoktu. İmzalamadan önce raporun içeriğinin doğruluğunu sınamayı gerekli görmemiştir.
Tanık, Kurşunlu Ovasını biliyordu ancak, operasyonun oraya kadar uzanıp uzanmadığına dair bilgisi yoktu. Tanık, olay yeri raporunun, operasyonun henüz gerçekleştiği alanda hazırlandığını ve dolayısıyla, o kargaşa ortamında kimi unsurların rapora alınmamasının mümkün olduğunu söyleyerek iki askeri rapor arasındaki tutarsızlıklara izahat getirmiştir.
19. Ramazan Dal
Olayların meydana geldiği tarihte tanık, Arıcak komando takımlarından birinin komutanıydı. Kendisi, başvuranın üç akrabasının öldürülmesinden ötürü yargılanıp beraat eden yedi jandarmadan biridir.
Kasım 1992de tanığın komutanı, tanığa, emrinde bulunan askerlerin bir operasyona katılacağını bildirmiş ve kendisi ile askerlerinin görevleri hakkında talimat vermiştir. Takım komutanından alınan talimatlar doğrultusunda tanığın emrindeki ekip, operasyon bölgesine doğru yol almaya başlamıştır. Ekip, saat 6 civarında Payidar tepeliklerine ulaştığında, teröristler ateş etmiş ve çatışma başlamış ve aralıklarla 21:00e kadar devam etmiştir.
Ertesi sabah operasyon bölgesinde inceleme yapmışlardır. Murat Koçun emrindeki dördüncü ekip, içinde yiyecek, şarjör, sırt çantası ve diğer teçhizat olan bir sığınak bulmuşlardır. Tanığın ekibindeki askerlere komutanları tarafından telsizle, Brektepe-Ulaştepe yönünde bir ceset bulunduğu haberi verilmiş ve tanığa, Karakol Komutanı Tuncer Arpacı ile söz konusu bölgeye intikal etmesi emri verilmiştir. Operasyon alanı içinde kalan, cesedin bulunduğu yere ulaştıklarında, Karakol Komutanı, tüm bulgulara ilişkin bir rapor hazırlamıştır. Tanık da raporu imzalamıştır. Cesedin bulunduğu nokta, yaklaşık olarak Kurşunlu köyünden dört - beş kilometre uzaklıktaydı. Tanık, cesedi inceleme yetkisi olmamasına rağmen, ölü şahsın kulaklarının kesildiğini fark etmiştir. Ardından kendisine cesedi Çevrecik köyüne götürmesi emri verilmiştir. Daha sonra ise, ceset Palu Cumhuriyet Savcılığına nakledilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
İlgili iç hukuka ilişkin açıklama Ergi - Türkiye davasında bulunabilir (28 Temmuz 1998, Raporlar 1998-IV, ss. 1767-68, §§ 46-52).
HUKUK
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI
Hükümet, Komisyona sunduğu ek görüşünde, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediğine dair iddiası üzerinde daha ayrıntılı durmuştur. Bu bağlamda, özellikle idari yollar olmak üzere, birkaç yolun açık olduğuna işaret etmiştir.
AİHM, konunun, kabuledilebilirlik kararında Komisyon tarafından yeterince incelendiğini not ederek tekrar incelenmesini gerekli bulmamıştır. Dolayısıyla, Hükümetin ön itirazını reddeder.
II. AİHMNİN KANIT DEĞERLENDİRMESİ İLE OLAYLARI BELİRLEMESİ
A.Tarafların iddiaları
1.Başvuranlar
Birinci ve ikinci başvuranlar, Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın, son olarak, çok sayıda askerle birlikte dağ eteğinde görüldüğünü öne sürmüşlerdir. Kanıtlar, söz konusu şahısların güvenlik güçlerince çok yakın mesafeden öldürüldüğünü göstermektedir. Birinci başvuran Zülfü Akkum, ayrıca, oğlunun kulaklarının öldükten sonra kesildiğini ileri sürmüştür.
Birinci ve ikinci başvurana göre, Komisyonun görgü tanıklarından kanıt alması mümkün olmamıştır, çünkü, öldürülme şartlarından ötürü, iki Mehmetin öldürüldüğünü gören tanıklara çağrı yapmaları mümkün olmamıştır. Ancak bu, söz konusu kişilerin ölümünden doğan sorumluluğun belirlenememesi anlamına gelmemektedir. Bu tür bir yorum, başvuranlara göre, şayet bir Devlet görevlisinin elinde silah bulunmazsa, bir Devletin, adam öldürmeden asla sorumlu olmayacağı demek olacak, bu da, AİHSnin 2. maddesine aykırı olacaktır.
Birinci ve ikinci başvuranlar ayrıca, dava şartları çerçevesinde, Hükümetin, iki Mehmetin nasıl öldürüldüğüne dair makul açıklama getirmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bunu desteklemek için de, Inter-Amerikan İnsan Hakları Mahkemesinin Godinez - Honduras kararına atıfta bulunmuştur (20 Ocak 1989 kararı, İnter-Am İ. H. M. Ser. C No. 5, § 141). Bu davada, mahkeme, insan hakları ihlallerini belirleme safhasında, Devletin, şikayetçinin, Devletin işbirliği olmadığı takdirde elde edilemeyecek kanıtları sunmadığı şeklinde bir savunma yapamayacağına hükmetmiştir. Ayrıca, İnsan Hakları Komitesi de bu yönde bir yaklaşımı benimsemiştir. Bu bağlamda başvuranlar, Barbado - Uruguay davasına atıfta bulunmuşlardır (İnsan Hakları Komitesi Tebliği No. 84, 1981, § 9.6). Bu davada, kanıt sunma zorunluluğuna ilişkin olarak, Komite, halihazırda geçmiş davalarda, özellikle şikayetçi tarafın ve Taraf Devletin her zaman kanıtlara ulaşma imkanının eşit olmadığını ve daha çok Taraf Devletin ilgili bilgilere ulaşma imkanının olduğunu göz önüne alarak, söz konusu zorunluluğun yalnızca şikayetçi tarafa ait olamayacağı kanısına varılmıştır.
Son olarak, üçüncü başvuran, Derviş Karakoçun, sorumlu Hükümetin güvenlik güçleri tarafından çok kısa mesafeden vurulduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, Karakoçun atı ve köpeğinin de vurularak öldürüldüğünü ileri sürmüştür.
2. Hükümet
Hükümet, yapılan operasyonun olağan nitelikte olduğunu ve operasyon bölgesine girmemeleri için civar köy sakinlerine önceden bilgi verildiğini ifade etmiştir. Operasyon, köylüleri cezalandırmak veya korkutmak amacıyla değil, daha önceden büyük çaplı bir PKK yuvasının yok edildiği bölgede PKKnın yeniden yapılanmasını önlemek amacıyla yapılmıştır.
Meydana gelen üç ölüme, güvenlik güçleri tarafından sebebiyet verildiğine ilişkin kanıt bulunmamıştır. Olayların araştırılması, yedi kişiyi yargılayan yargı organı tarafından gereğince yürütülmüştür.
Hükümete göre, başvuranların ve tanıkların sözlü ifadeleri, başvuranların iddialarının doğruluğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinleştirmek için yeterli olmamıştır. Bunun aksine, jandarmaların ifadesi tutarlı ve söz konusu olaylara ışık tutar nitelikteydi.
B.Madde 38 § 1 (a) ve bu bağlamda AİHMce çıkarılan sonuçlar
Kanıtları incelemeye geçmeden önce, AİHM, daha önce de yaptığı gibi, AİHSnin 34. maddesi ile öngörülen bireysel başvuru sisteminin etkin olarak yürütülmesi için Devletlerin, başvuruların, düzgün ve etkili bir biçimde incelenmesinin sağlanması için her türlü yolu olanaklı kılması gerektiğinin çok büyük önem arz ettiğinin altını çizer (bkz. Tanrıkulu - Türkiye (BD), no. 23763/94, § 70 1999-IV). Bu tür davalara ilişkin işlemlerin bir özelliği, bireysel bir başvuranın, Devleti, kendisinin AİHSden kaynaklanan haklarını ihlal etmekle suçladığı durumlarda, bazı davalarda, yalnızca sorumlu Hükümetin bu iddiaları doğrulayabilecek veya reddedecek bilgilere ulaşma imkanının olduğudur. Hükümetin, sadece kendi tasarrufunda bulunan bu tür bilgileri tatmin edici bir açıklama yapmayarak vermemesi, sadece başvuranın iddialarının temeli olduğu çıkarımlarına götürmez aynı zamanda sorumlu Devletin AİHSnin 38 § 1 (a) maddesinden kaynaklanan yükümlülüğüne bağlı kalmasının derecesi hakkında olumsuzluk yansıtır (bkz. Timurtaş - Türkiye, no. 23531/94, §§ 66 ve 70, AİHM 2000-VI).
Bu bağlamda, AİHM, Hükümetin, Komisyonun bilgi ve belge taleplerine verdiği yanıta ilişkin bazı hususları önemle not eder. Belirli belgeler için yapılan bireysel talepler hariç, Hükümetten ayrıca, 1997 yılında Ankaradaki duruşma esnasında da olmak üzere, birkaç defa, 10 Kasım 1992deki askeri operasyona ve başvuranın akrabalarının öldürülmesine dair tüm belgeleri Komisyona ve akabinde AİHMye sunması talep edilmiştir.
Bu belgelere ilişkin olarak, AİHM öncelikle, kıdemli bir jandarma olan Albay Hüseyin Yılmazın ifadesine göre, tüm operasyonu detaylarıyla anlatan bir nihai rapor/detaylı operasyon raporunun bulunması gerektiğini gözlemler. Komisyon, 21 Mart 1997 ve 5 Haziran 1997 tarihlerinde Hükümetten bu belgenin kopyasını talep etmiştir. Şayet bu belgeyi gönderme durumunda değil ise, Hükümet, bu belgenin verilmesini engelleyen milli güvenlik çıkarlarının yazılı bir açıklamasını temin etmeye davet edilmiştir. Bu taleplere bir yanıt alınamamıştır.
İkinci olarak, Askeri Mahkemenin kararı ve 11 Kasım 1992 olay raporu dahil olmak üzere birkaç belgeden, Sancak-1 Operasyon Planının 8 Kasım 1992de hazırlandığı görülmektedir. Bu belge de Hükümet tarafından sunulmamıştır. Bu iki önemli belgenin sunulmamasına, kararın ilerleyen paragraflarında değinilecektir, ancak, şu aşamada dahi, AİHM, söz konusu belgelerin, davanın olaylarının ortaya konması açısından ifadeleri faydalı olabilecek tanıkları belirlemede Komisyon için yararlı olabileceğinin altını çizer. Bu bağlamda, AİHM, Albay Yılmaza göre, Kovancılar ve Alacakayadaki askeri birimlerin, cesetlerin bulunduğu Kurşunlu Ovasından sorumlu olduğunu not eder. Ancak, Hükümet tarafından şahitliği sunulan jandarma tanıkların hiçbiri bu birimlere ait değildi.
Son olarak, AİHS işlemleri esnasında Hükümet tarafından sunulan belgelerin bazıları da, AİHS kurumlarına ulaştırılmayan ve soruşturmayla ilgili ve potansiyel olarak önemli diğer belgelere atıfta bulunmaktadır. Bu belgeler şunları içermektedir:
(a) Palu Cumhuriyet Savcısı Sn.Turan tarafından hazırlanan ve Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderilen, Derviş Karakoç ve Mehmet Akanın öldürülmesine ilişkin soruşturmayı özetleyen fezleke;
(b) Devlet Güvenlik Mahkemesinin, Palu Cumhuriyet Savcılığına gönderilen cevabı;
(c) yedi jandarma hakkında suçlamaları içeren 19 Ağustos 1994 tarihli iddianame;
(d) 22 Haziran 1995 tarihinde Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alınmış görevsizlik kararı;
(e) yargılama süresince bazı jandarma personelince verilen ifadeler.
Hükümet, yukarıda anılan belgeleri temin etmemekle ilgili herhangi bir açıklama getirmemiştir. Sorumlu bir Hükümetin, yukarıda değinildiği gibi, AİHS işlemleri süresince işbirliği yapmasının önemine atıfta bulunarak, AİHM, bu davada, sorumlu Devletin, AİHSnin 38 § 1 (a) maddesindeki olaylar ve olguları ortaya koymada Komisyon ve AİHMne gerekli tüm kolaylıkları sağlaması yükümlülüğünü yerine getirmediğini tespit etmiştir.
C. AİHMnin olayları değerlendirmesi
1. Derviş Karakoçun öldürülmesi
Üçüncü başvuran Rabia Karakoça göre, oğlu Derviş Karakoç, 10 Kasım 1992 tarihinde askerler tarafından çok kısa mesafeden vurulmuştur. Hükümet bunu reddetmiştir.
AİHM, üçüncü başvuranın köyü yakınında 10 Kasım 1992 tarihinde, bir askeri operasyon olduğunun ve dokuz kurşunla vurulmuş olan oğlu Dervişin cesedinin operasyon sonunda bulunduğunun tartışma konusu olmadığını not eder. Tartışma konusu olan, Sn. Karakoçun, üçüncü başvuranın iddia ettiği gibi askerlerce öldürülüp öldürülmediğidir.
Asıl meydana gelen olaylara ilişkin çelişen ve çatışan iddiaların olduğu bu tip bir davada, AİHM, kapsamlı yerel adli soruşturma ve belge nitelikli kanıtların bulunmaması hususunda esef duyar. Belgesel kanıtların bulunmaması bağlamında, AİHM, yukarıda ayrıntılı olarak değinilen belgeler ve özellikle 8 Kasım 1992 tarihli operasyon planı ile nihai rapor/detaylı operasyon raporunun Hükümetin tasarrufunda tutulduğunu ve bunların, davanın olayları ve olgularını doğru bir biçimde ve tam olarak belirlemede vazgeçilmez olduğunu not eder. AİHM, bu belgelerin, kendisine, hangi askeri birimlerin aslında operasyonda yer aldığını ve operasyon esnasındaki yerlerine dair daha kesin bilgi sağlayacağını ümit eder. Bu belgelerin yokluğunda, AİHM, tespitlerini, AİHS kurumlarında süren işlemlerde dosyalanan sınırlı sayıda diğer bazı belgeler ve Komisyon temsilcilerine verilen sözlü kanıtlar temelinde yapmak zorunda kalmıştır.
Derviş Karakoçun öldürülmesi soruşturmasıyla ilgili belgelere ilişkin olarak AİHM, başlangıçta Sn. Karakoçun cesedinin operasyondan sonra askerler tarafından bulunmuş olmasına rağmen, bu gerçeğin, AİHMye sunulan operasyon raporlarında kaydedilmediğini not eder. Sn. Karakoçun cesedi, cesedi bulan askerler tarafından değil, operasyon sona erdikten sonra, kendisini aramaya çıkan annesi ve bazı Kurşunlu köyü sakinleri tarafından götürülmüştür. Ceset üzerinde inceleme, ancak Zülfü Akkum cesedi Dicleye götürdüğünde yapılmıştır.
Temin edilen 11 Kasım 1992 tarihli operasyon raporlarına ilişkin olarak, AİHM, bunların eksiklikler ve çelişkilerle dolu olduğu sonucuna varmaktan başka seçeneği yoktur. Bu kusurların ciddi niteliğine istinaden, AİHM, Murat Koçun iddia ettiği üzere raporların askeri operasyonun hemen sonrasındaki kargaşa ortamında hazırlanması veya Albay Yılmazın öne sürdüğü gibi masum eksiklikler olduğu şeklinde açıklanması hususunda ikna olmamıştır. Buna ek olarak, operasyonda görev alan bazı birimlerin faaliyetlerine ilişkin hiçbir kayıt tutulmamıştır. Binbaşı Ersan Topaloğlunun verdiği ifadeye göre, operasyondaki faaliyetlerin kaydını tutmak komando birimlerinin uygulaması değildi, dolayısıyla operasyonda kendi emrindeki komando birimlerinin faaliyetlerine ilişkin rapor hazırlanmamıştır.
Sn. Karakoçun cesedinin muayene raporuna ilişkin olarak, AİHM, bu raporun yalnızca, vücutta tespit edilen kurşun giriş ve çıkış deliklerinin sayısından ibaret olduğunu not eder. Muayeneyi yapan Dr. Türkan tarafından, kurşun izlerinin veya başka kanıtların hala ceset üzerinde olabileceği ihtimaline değinilmemiştir. Ateş edilme mesafesi ya da kullanılan silah veya silahların belirlenmesine çalışılmamıştır. Ölümün silah atışından kaynaklanan yaralanmadan olduğunun tespiti, Dr. Türkan ve Cumhuriyet Savcısı İbrahim Enginin tam otopsi raporunun gerekli olmadığı sonucuna varmaları için yeterli olmuştur. Dolayısıyla bu rapor, ölüme sebebiyet verenlerin belirlenmesine yardımcı olabilecek ipuçları ortaya atmaya muktedir değildir.
Yazılı kanıtlara istinaden AİHM son olarak, Palu Cumhuriyet Savcısı Nihat Turanın 3 Aralık 1993 tarihli yazısında Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun ölümünde ilişkin soruşturmanın devam etmekte olduğunu iddia etmesine rağmen, ilgili belgelerin mevcut olmasına karşın, soruşturmaya ilişkin hiçbir belgenin Askeri Mahkemeye ya da AİHS kurumlarına iletilmediğini not eder.
Sözlü kanıtlara ilişkin olarak, AİHM, - Derviş Kararkoçu hayattayken gören son kişiler olan - Rabia Karakoç, Güllü Güzel-Karakoç, Zeliha Karakoç, Hayriye Karaman ve Hacire Ceylan isimli beş kadının Komisyon temsilcilerine anlattıklarının detay bakımından ikna edici nitelikte, tutarlı ve birbirini doğrulayıcı olduğu kanısındadır. Rabia Karakoç, Güllü Güzel-Karakoç ve Zeliha Karakoç ve Hayriye Karaman, temsilcilere sabah erken saatte köyden nasıl çıktıklarını ve kendilerine daha uzağa gitmemelerini, zira bir operasyon yapıldığını söyleyen Hacire Ceylan ve Hediye Akodun isimli çobanlara nasıl rastladıklarını anlatmışlardır. Ayrıca, Rabia Karakoç, tek el silah sesini duyduğunu ve ardından gelen sürekli ateşi anlatmıştır. Olayların bu şekilde anlatımını - yine olayların bir diğer tanığı olan - Hacire Ceylan da temsilcilere verdiği ifadede doğrulamıştır. Ayrıca, 17 Mayıs 1995 tarihinde Elazığ Ağır Ceza Mahkemesine verdiği ifadede Bn. Ceylan da 10 Kasım 1992 tarihinde bir operasyon yapıldığını ve askerlerin kendisine eve gitmesini söylediğini doğrulamıştır. Bu anlatılanlar ışığında, AİHM, Hediye Akodunun Ağır Ceza Mahkemesine bir operasyon yapılmadığı şeklindeki ifadesini ilgili bulmamıştır. Buna ek olarak, Bn. Ceylan da temsilciler huzurunda Derviş Karakoçun öldürülmesiyle ilgili olarak Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sorgulandığını ileri sürmüştür, ancak görüldüğü kadarıyla bu, ifadesine kaydedilmemiştir.
Ayrıca, Rabia Karakoçun ifadesi de İnsan Hakları Derneğine verdiği ifadelerle ve başvuru formunda ortaya konduğu şekliyle olayların anlatımı ile büyük ölçüde tutarlı niteliktedir.
Diğer taraftan, AİHM, jandarmaların, temsilcilere verdiği ifadeleri çelişkili ve çoğu zaman açıksözlülükten uzak bulmaktadır. Bu bağlamda öncelikle, Askeri Mahkemede cezai işlemlerdeki sanıklardan biri olan Tuncer Arpacının ifadesine atıfta bulunur. Bu işlemler devam ederken, Sn. Arpacı, bizzat üç ceset bulduğunu ve bunu operasyon raporuna kaydettiğini beyan etmiştir. Ayrıca, operasyonda Cobra helikopterlerinin kullanıldığını ifade etmiştir. Ancak, tarafları temsil eden temsilciler ve avukatlar tarafından ifadesi alınırken, Sn. Arpacı, operasyondan sonra yalnızca bir ceset bulunduğunu ve helikopter kullanılmadığını ifade etmiştir. Sn. Arpacının üç cesede ve bunların bulunduğu yere ilişkin olarak Askeri Mahkemeye verdiği tam ve detaylı tarif karşısında AİHM, Arpacının ifadelerindeki çelişkilere ilişkin verdiği izahat hususunda, yani Askeri Mahkemeye verdiği ifadede şaşırdığını ifade etmesi hususunda, ikna olmamıştır. Bu nedenle, Sn. Arpacının güvenilir bir tanık olmadığı kanısındadır.
İkinci olarak, AİHM, Askeri Mahkemeye çıkarılan bir diğer tanık jandarma Murat Koç tarafından temsilcilere verilen ifadenin benzeri çelişkiler içerdiğini gözlemler. Askeri Mahkemeye verdiği ifadede, Sn. Koç, operasyon esnasında birkaç teröristin öldürüldüğünü duyduğunu söylemiştir. Ancak, delegelere, operasyon sonrasında hiç ceset bulunmadığını belirtmiştir. Aslında bir cesedin bulunduğunun belirtildiği operasyon raporunu imzalamadan önce olayların doğruluğunu tetkik etmeyi gerekli görmemiştir.
Albay Hüseyin Yılmazın delegelere sunduğu kanıtlara ilişkin olarak ise AİHM, Yılmazın, askeri raporlar arasındaki çelişkileri masum eksiklikler olarak nitelendirmesi karşısında şaşkınlığa düşmüştür. AİHM, bu tür bir izahatın, profesyonel ve kıdemli bir ordu mensubundan beklenen standartlarla uyuşmadığı kanısındadır. Ayrıca, Albay Yılmazın operasyonu bizzat planlamış ve idare etmiş olduğu gerçeği dikkate alındığında, AİHM, Yılmazın, Derviş Karakoçun öldürülmesine dair bilgiden gerçekten yoksun olduğu hususunda ikna olmamıştır. Bunun ötesinde, kendi emrinde olan bir operasyonda yer alan yedi jandarmanın, bu operasyon esnasında meydana gelen ölümlerden ötürü kovuşturulduğundan haberdar olmadığı hususunda da ikna olmamıştır. Aynı durum, kendisinin de yer aldığı askeri operasyon esnasında, iddia edilen davranışlarından ötürü kovuşturulan personelin sayısını bilmediğini öne süren Arıcak Jandarma Komutanı Mürşit Yılmazın ifadesi için de geçerlidir.
Dolayısıyla AİHM, Devlet yetkililerince davanın olaylarına ilişkin olarak verilen bilginin yalnızca çelişkili olmasıyla kalmayıp bu görevlilerin bazıları tarafından verilen ifadelerin doğru kabul edilemeyeceği bir durumla karşı karşıyadır. Tatmin edici bir açıklama şöyle dursun, herhangi bir açıklamanın bulunmadığı bu durumda, mevcut şartlarda ve diğer tanıkların verdiği yazılı ve sözlü ifadelere dair değerlendirmesini dikkate alarak AİHM, bu davada, üçüncü başvuranın iddialarının temeli olduğuna dair çıkarımlar yapmanın yerinde olduğu kanısındadır.
Yukarıda anlatılanlar ışığında AİHM, Derviş Karakoçun, kendisine ait atın ve köpeğin, üçüncü başvuran tarafından öne sürülen olaylar çerçevesinde askerler tarafından öldürüldüğünün belirlendiğini tespit etmiştir.
2. Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın öldürülmesi
Birinci ve ikinci başvuranlar, Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın, hayatta iken son olarak, fazla sayıda askerle birlikte dağ eteğinde görüldüğünü ve sonrasında güvenlik güçlerince öldürüldüğünü öne sürmüşlerdir. Zülfü Akkum, ayrıca, oğlunun kulaklarının öldükten sonra tahrip edildiğini ileri sürmüştür.
Hükümet, bu iki şahsın aslında öldüğünü kabul etmiş, ancak bunun, askerler ve PKK mensupları arasındaki çapraz ateşte gerçekleştiğini ve bu şahısları aslen kimin öldürdüğünü belirlemenin mümkün olmadığını ileri sürmüştür.
Dolayısıyla AİHM, 10 Kasım 1992 tarihinde Sancak-1 Operasyonunun yapıldığı alanda Mehmet Akan ve Derviş Karakoçun cesetlerinin bulunduğu konusunda taraflar arasında herhangi bir anlaşmazlık bulunmamaktadır. Mehmet Akkumun kulaklarının tahrip edildiği hususunda da görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Ancak üzerinde anlaşmazlık bulunan konu, nasıl öldükleridir.
AİHM, iddialarını kanıtlamak için, birinci ve ikinci başvuranların, gerçekçi ve mantıksal olarak kendilerinden beklenen her şeyi yaptıkları kanısındadır. Oğlunun askerlerce öldürülmesine sebep olan olayları gören tanıkları bulunan üçüncü başvuran Rabia Karakoçun aksine, birinci ve ikinci başvuranların Hacire Ceylandan başka bir görgü tanığı yoktu. Yukarıda da anıldığı üzere, Hükümetin 8 Kasım 1992 tarihli operasyon planını ve - Albay Yılmaza göre bir bölgeden sorumlu birimleri belirlemeyi mümkün kılacak - nihai rapor/detaylı operasyon raporunu sunamaması, başvuranların tanıklık yapamadığı ve Komisyonun sözkonusu bölgede ne olduğuna dair birebir bilgisi bulunan askeri personele çağrı yapamadığı anlamına gelmektedir. AİHM ayrıca, nihai rapor/detaylı operasyon raporunun yerel soruşturma makamlarına ve hatta Askeri Mahkemeye dahi sunulmamış gibi gözüktüğüne işaret eder. Bu şartlar çerçevesinde, başvuranların ve AİHS kurumlarının da, Hükümetin işbirliği olmadan bu belgelere ulaşma imkanı olmamıştır.
Bu davanın olayları çerçevesinde, kanıtların Sorumlu Hükümetin elinde bulunduğu durumda, AİHM, başvuranların iddialarını destekleyecek yeterli kanıt sunamadığı sonucuna varmanın uygun olmayacağı kanısındadır. Bu safhada, AİHM, bir başvuran tarafından öne sürülen iddiaları doğrulayacak veya reddedecek bilgiye ulaşma imkanı olan tarafın yalnızca sorumlu Hükümet olması halinde, - tatminkar bir açıklama yapmaksızın - Hükümetin bu tür bilgileri vermemesinin, başvuranın iddialarının dayanağı olduğu doğrultusunda çıkarımlar yapılmasına sebep olabileceğini bir kez daha tekrarlar.
Buna ek olarak, AİHM daha önce de, sözkonusu olayların tamamen veya büyük bir kısmının makamların kendi bilgileri dahilinde olduğu hallerde - bu makamların denetiminde gözaltında tutulan insanların durumunda olduğu gibi - bu gözaltı durumları esnasında meydana gelen yaralanmalar ve ölümlere ilişkin kuvvetli karineler doğuracağını belirtmiştir. Dolayısıyla, bireyin sağlıklı halde gözaltına alındığı fakat serbest kaldığı tarihte yaralanmış olduğu durumlarda, Devlet, bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmekle yükümlüdür, aksi takdirde, AİHSnin 3. maddesi bağlamında bu bir problem teşkil eder (bkz. Tomasi - Fransa, 27 Ağustos 1992 kararı, Seri A no. 241-A, ss. 40-41, §§ 108-111; Ribitsch - Avusturya, 4 Aralık 1995 kararı, Seri A no. 336, ss. 25-26, § 34; ve Selmouni - Fransa (BD), no. 25803/94, § 87 AİHM 1999-V). Bu gibi durumlarda, kanıt yükümlülüğünün makamlara ait olduğu düşünülebilir (bkz. diğerlerinin yan sıra, Salman - Türkiye (BD), no. 21986/93, § 100, AİHM 2000-VII).
AİHM, sağlıklarından Devletin sorumlu olduğu, gözaltında tutulan kişilerin durumları ile, Devlet makamlarının denetiminde olan bölgelerde yaralı veya ölü bulunan kişilerin durumları arasında bir paralellik görmenin meşru olduğu kanısındadır. Bu tür bir paralellik, her iki durumun da tamamen veya büyük bir kısmının, makamların bilgisi dahinde olduğu gerçeğine dayandırılmıştır. Dolayısıyla, bu tür davalarda olduğu gibi başka davalarda da, Hükümetin elinde bulunan kritik belgeleri sunmadığı ki bunun da AİHMnin olayları kesin olarak belirlemesini engellediği durumlarda, bu belgelerin neden başvuranların iddialarını doğrulamada faydası olmadığına veya söz konusu olayların nasıl meydana geldiğine dair tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirmek görevi Hükümete düşmektedir, aksi ise AİHSnin 2. ve/veya 3. maddesi bağlamında bir problem ortaya koyacaktır.
Hükümet, kendisi tarafından tutulan belgelerin, başvuranların iddialarına dair bir bilgi taşımadığı sonucunun çıkarılabileceği herhangi bir görüş sunamamıştır. Dolayısıyla, AİHM, Hükümetin, başvuranların iki akrabasının öldürülmesi ve Mehmet Akkumun vücudundaki tahribi açıklama yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği inceleyecektir. Bunu yaparken ise, AİHM, temsilciler huzurunda verilen sözlü ifadeyi değerlendirmeye alacak ve yerel düzeyde yürütülen soruşturmaya özellikle ağırlık verecektir, bunun amacı, bu soruşturmanın sorumluların tespit edilip cezalandırılması için yeterli olup olmadığını kesinliğe kavuşturmaktır (bkz. mutatis mutandis İpek - Türkiye, no. 25760/94, § 170, AİHM 2004-
(bölümler) ve içinde anılan kararlar).
Başvuranların, iki akrabalarının son olarak askerlerin elinde gördükleri şeklindeki iddialarını desteklemek amaçlı sunabildiği tek kanıt, Hacire Ceylanın görgü tanıklığı yapması olmuştur. AİHM, 17 Mayıs 1995 tarihinde Elazığ Ağır Ceza Mahkemesine verdiği ifadesinde, Hacire Ceylan söz konusu tarihte, askerlerin kendisine bir operasyon yapılacağını ve evine dönmesini söylediğinde, kendisinin köy dışında hayvanlarını otlattığını belirtmiştir. Askerleri, Mehmet Akanı veya başka bir kişiyi döverken görmemiştir. Bu ifadeden, Ceylan, askerlerin her iki Mehmeti de aldığını gördüğüne yönelik sorgulanmış gibi görünmemektedir.
Ceylanın Komisyon delegelerine verdiği ifade ile ilgili olarak, AİHM, bu ifadenin gayet inandırıcı olduğunu tespit etmiştir. Ceylan, Komisyon temsilcilerinin, başvuranların temsilcilerinin sorgulaması ve Hükümet temsilcilerinin çapraz sorgusu esnasında olayları aynı şekilde anlatmıştır. 17 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadede olduğu gibi, kendisine köye dönmesini söyleyen askerleri gördüğünü doğrulamıştır. Gözlerinin iyi görmemesinden dolayı askerlerin iki Mehmete ne yaptığını göremediğini, ancak ikisinin de askerlerin elinde olduğu hakkında şüphesi olmadığını belirtmiştir.
İkinci başvuran Hüseyin Akan da, temsilcilere ifadesinde, Ceylanın köye döndüğünde kendisine ve diğer köylülere iki Mehmeti askerlerin elinde gördüğü bilgisini verdiğini doğrulamıştır.
Hükümetin göstermiş olduğu jandarma tanıklarının ifadeleri söz konusu olduğunda, AİHM, bu tanıkların hiçbirinin operasyon sırasında cesetlerin bulunduğu alandan sorumlu olan askeri birimlere ait olmadığını belirtmiştir. AİHM her durumda, jandarma tanıklarının Derviş Karakoçun öldürülmesiyle ilgili (Mehmet Akan ve Mehmet Akkumun öldürülmesiyle ilgili olayları da ilgilendiren) yukarıda yer alan ifadelerinin değerlendirmesine başvurabilirdi.
AİHM, sözlü kanıtın başvuranların iddialarının temelsiz olduğu sonucuna götürdüğü ya da söz konusu olayların nasıl ortaya çıktığı hakkında Hükümet tarafından yeterli ve ikna edici bir açıklama oluşturduğunun söylenemeyeceğini dikkate almaktadır.
Yerel düzeyde gerçekleştirilen araştırmayla ilgili olarak, AİHMnin Derviş Karakoçun cesedinin incelenmesine ilişkin gözlemleri, aynı şekilde Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın cesetlerinin incelenmesi açısından da geçerlidir. Bunun sonucu olarak, bu incelemelerin raporları yalnızca kurşunun girip çıktığı deliklerin sayısını kaydetmiştir; kurşun ve şarapnel izlerinin vücuda yerleşme ihtimaline hiçbir şekilde yer verilmemiştir (bununla beraber, Dr. Aydın bazı yaralanmaların şarapnelden kaynaklanmış olabileceği sonucuna varmıştır); kurşunların atıldığı mesafeyi ya da kullanılan ateşli silahın tipini belirlemek için hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Aynı zamanda, bu ölümlerle ilgili olarak, Dr. Türkan ve Cumhuriyet Savcısı Sn. Engin ölenlerin silah atışıyla yaralandıkları ve bu nedenle tam bir otopsi yapılmasının gerekli olmadığı sonucuna varmışlardır. Ayrıca, ölen kişilerin bir çatışmada yer alıp almadığını ya da ateşli bir silah kullanıp kullanmadıklarını belirlemek için hiçbir denetim yapılmamıştır; böyle denetlemeler, barut izleri için cesetlerin parmak uçlarının incelenmesini gerektirebilirdi.
AİHM ayrıca, cesetlerin bulunduğu yerin balistik incelemesinin yapılmadığını da belirtmiştir. Nitekim, Mehmet Akan ve Derviş Karakoç davasında cesetleri alan ve incelenmek üzere Dicleye götüren köylülerdi.
AİHM, Palu Cumhuriyet Savcısı Nihat Turanın yaptığı soruşturmaya eleştirel bir biçimde değinmektedir. Örneğin, Turan soruşturmanın hemen başında - kendisine getirilen askeri belgelerin hiçbirinde ölenlerle ilgili böyle bir bilgi olmamasına rağmen - Mehmet Akkumun terörist olduğu sonucuna varmıştır ve bu yüzden de ölümü soruşturmak için yargı yetkisinin olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, askeri bir operasyon içindeki silahlı bir çatışmada suç işlenip işlenmediğini belirlemenin, bu operasyona hangi askeri birimlerin katıldığına dair bilgiye sahip olmadan mümkün olmadığına inandığı için, operasyonda yer alan jandarmaların hiçbirini sorgulamak için girişimde bulunmamıştır. Ancak, AİHM, Nihat Turanın ölümleri sorgulamak için yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden bir ay önce, 20 Kasım 1992 tarihinde, askeri raporlara ulaştığını belirtmektedir. Bununla beraber, bu durum Nihat Turanı operasyonda yer alan jandarmaları ölümler hakkında bilgileri olup olmadığı konusunda sorgulamaya götürmemiştir. Nihat Turan yine 23 Aralık 1992de, Mehmet Akkumun cesedinden bir teröristin cesedi olarak bahsetmiştir; bu da Turanın Zülfü Akkumun 16 Kasım 1992de oğlunun cesedini teşhis ettiğini belirten belgeyi kabul etmediğini göstermektedir. Ayrıca, Turanın 30 Mart 1993te askeri raporları yalnızca Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesine göndermesi, yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden önce bu raporların içeriklerine gerçekten dikkat edip etmediği şüphelerini daha da arttırmaktadır.
Aynı zamanda, ölenlerin yakınlarının ölümlerin askerler tarafından gerçekleştirildiğine dair Palu ve Dicle savcılıklarına resmi şikayette bulunmasına rağmen, Nihat Turan o esnada ölenlerin yakınlarını sorgulamamıştır. Turan ilk olarak, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürlüğünün kendisini Komisyona yapılan başvurudan haberdar ettiği ve kendisine ölümlerle ilgili soruşturmanın nasıl ilerlediğini sorduğu 22 Ekim 1993te ve 3 Kasım 1993te - ölümlerden yaklaşık bir yıl sonra - ölenlerin yakınlarını sorgulamayı düşünmüştür.
Bu nedenle, Turanın yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden önce yaptığı ilk araştırma, Mehmet Akkumun cesedinin incelenmesine katılımıydı.
AİHM, Turanın 9 Kasım 1992den sürekli olarak askeri operasyonun yapıldığı tarih olarak bahsetmesini şaşırtıcı bulmaktadır, çünkü Turanın savcılığına gönderilen bütün belgeler bu tarihi 10 Kasım 1992 olarak gösteriyordu. Turanın 9 Kasımın operasyonun yapıldığı tarih olduğu konusunda ısrarlı olması, soruşturmanın büyük önem taşıyan ilk safhalarında birçok yanlış anlaşılmaya ve dolayısıyla gecikmeye neden olmuştur.
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısının ölen Mehmet Akkum hakkında cezai takibat başlatmama sonucuna vardığı 21 Mayıs 1993 tarihli karar, yerel makamların başvuranların yakınlarının ölümlerini soruşturma görevlerini ciddiye almadıklarını göstermektedir. Bu savcıdan, Mehmet Akkum hakkında cezai takibat başlatması değil, onun ölümünü soruşturması istendiğini bilmek gerekir. Ancak, 22 Ekim 1993te Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürlüğü kendisini Komisyona yapılan başvurudan haberdar ettiğinde ve kendisine ölümlerle ilgili soruşturmanın nasıl ilerlediğini sorduğunda, verdiği 25 Kasım 1993 tarihli cevabında, cezai takibat başlatmama kararının soruşturmayı sonlandırdığını ve dosya tanıkların isimlerini içermediğinden tanıkları sorgulamanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Bu durum, Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısının operasyona katılan askeri birimlerin isimlerini listeleyen askeri kayıtları göz ardı ettiğini göstermektedir.
AİHM, Askeri Mahkemede yapılan yedi jandarmanın duruşmasıyla ilgili olarak, birçok davalı ve görgü tanığının iddianame ve ifadelerini içeren ve bu takibatlarla ilgili olan birçok önemli belgenin Komisyona ya da AİHMye ulaştırılmadığını yinelemiştir. Bu yedi jandarmanın suçlanmasının tek sebebi, bu kişilerin 11 Kasım 1992 tarihli raporun yazarları olmalarıdır. Bu jandarmalardan biri olan Şaban Bozkurtun operasyona bile katılmamış olması, yetkililerin onu da suçlamasını önlememiştir.
AİHMnin şaşırtıcı bulduğu bir diğer konu ise, bütün davalıların Askeri Mahkeme huzuruna çıkmamasının mazur görülmesiydi. Sonuç olarak, davalılar kendileri tarafından imzalanan 11 Kasım 1992 tarihli rapor ile daha sonra kendilerinin verdiği ifadeler arasındaki ciddi aykırılıklar için, özellikle de operasyondan sonra bulunduğu belirtilen cesetlerin sayısındaki tutarsızlıklar için hesap vermeleri istenmemiştir. Bu bağlamda, AİHM, Askeri Mahkemenin yedi jandarmanın açıklamalarında tutarlı olduklarını düşünmesini hayretle karşılamaktadır.
Ayrıca, Askeri Mahkemenin nihai rapor/ayrıntılı operasyon raporunun varlığından haberdar edilmediği görülmektedir. Dolayısıyla, Askeri Mahkeme cesetlerin bulunduğu alanlardan hangi askeri birimlerin sorumlu olduğu ya da operasyonun diğer ayrıntıları hakkında bilgi edinmemiştir.
Askeri Mahkemenin davalıların beraati için verdiği kararda, Hacire Ceylan ve Hediye Akodunun ifadelerine güvenmesiyle ilgili olarak, AİHM Hediye Akodunun birşey gördüğünü inkar etmesine rağmen, Hacire Ceylanın gerçekten bir operasyon gerçekleştiğini onayladığını belirtmektedir. Ancak, Hacire Ceylandan askerlerin Mehmet Akkum ve Mehmet Akanı götürdüklerini görüp görmediğini söylemesi istenmemiştir. Ceylan yalnızca askerleri Mehmet Akanı ya da diğer herhangi bir köylüyü döverken görmediğini ifade etmiştir.
Askeri Mahkemenin operasyon alanında başvuranların yakınlarını öldürmekten sorumlu olabilecek herhangi bir teröristin varlığını doğrulamayı gerekli bulmadığı görülmektedir. Bununla beraber, AİHM Sancak-1in çok sayıda teröriste ateş eden yüzlerce askeri kapsayan büyük çaplı bir operasyon olduğunun belirtilmesine rağmen, hiç terörist cesedi bulunmadığını ve hiçbir askerin yaralanmadığını ya da ölmediğini ifade etmektedir. Gerçekten de, Askeri Mahkemeye göre silahlı kuvvetlerin kullandığı tipte olmayan kullanılmış tüfek fişekleri dışında, operasyonda PKKnın yer aldığına dair hiçbir kanıt yoktur. Her durumda, bu BKC tipi tüfek fişeklerini ölümlerle eşleştiren adli tıp muayenesi ya da tam bir otopsi olmadığı sürece, AİHM bunlara kanıt değeri vermek istememektedir.
Mehmet Akkumun cesedinin parçalanmasıyla ilgili olarak, AİHM yerel makamların bu konuya ciddi önem verdiğini gösteren hiçbir belgenin Komisyona ya da AİHMye sunulmadığını belirtmektedir. Aksine, AİHM, Nihat Turanın temsilciler önünde cesedin nasıl bu şekilde parçalandığını araştırmanın kendi görevi olmadığını söylediğini ifade etmektedir. Son olarak, Askeri Mahkemede yapılan duruşmalar süresince, davalıların hiçbiri bu konuyla ilgili olarak sorgulanmamıştır.
Askeri Mahkemede yapılan cezai takibatları ve yerel soruşturmayı incelemesine dayanarak AİHM, ilk olarak Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın ölümleriyle ve Mehmet Akkumun cesedinin parçalanmasıyla, ikinci olarak da sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasıyla ilgili gerçekleri saptatabilecek hiçbir anlamlı soruşturmanın yerel düzeyde gerçekleştirilmediğini belirtmektedir.
Yukarıda bahsedilenlerin ışığında, Hükümetin Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın ölümlerinin ve Mehmet Akkumun cesedinin parçalanmasının hesabını vermediği ortaya çıkmaktadır.
III. AİHSNİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
AİHSnin 2. Maddesi şöyledir:
1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.
A. Derviş Karakoçun Öldürülmesi
1. Tarafların ifadeleri
Üçüncü başvuran, oğlu Derviş Karakoçun AİHSnin 2. maddesi ihlal edilerek Kurşunlu düzlüğünde askerler tarafından öldürüldüğünü ileri sürmüştür. Karakoçun silahsız olduğunu ve güvenlik kuvvetleri için hiçbir tehdit oluşturmadığını belirtmiştir. Karakoçun AİHSde yer alan nedenlerin hiçbiri için öldürülmediğini ve öldürülmesinin gerekmediğini ifade etmiştir.
Hükümet, Karakoçun üçüncü başvuranın iddia ettiği şekilde öldürüldüğünün saptanmadığını ileri sürmüştür.
2. AİHMnin değerlendirmesi
Yaşam hakkını koruma altına alan ve yaşam hakkının alınmasının haklı sayılabileceği koşulları belirleyen 2.madde, AİHSnin ihlali hiçbir şekilde kabul edilmeyen en temel hükümleri içinde yer almaktadır. 3. madde ile birlikte, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini oluşturmaktadır. Bu nedenle, yaşam hakkının alınmasının haklı sayılabileceği koşullar tam anlamıyla yorumlanmalıdır. Bireylerin korunması amacıyla oluşturulmuş bir belge olan AİHSnin amacı, 2. maddenin teminatlarının yararlı ve etkili olabilmesi için, bu maddenin yorumlanıp uygulanmasını gerektirmektedir (bkz. McCann ve Diğerleri/İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A Serisi no. 324, s. 45-46, §§ 146-147).
2. madde bütünüyle okunduğunda, yalnızca kasıtlı öldürmeyi değil, aynı zamanda kasıtsız bir sonuç olan yaşam hakkının alınmasına yol açabilecek güç kullanımına izin veren durumları kapsadığı görülmektedir. Bununla beraber, öldürücü gücün kasıtlı kullanımı, bunun gerekliliğini değerlendirirken dikkate alınacak faktörlerden yalnızca biridir. Güç kullanımı, (a) ve (c) alt paragraflarında belirtilen bir ya da daha fazla amacın elde edilmesi için kesinlikle gerekli olmalıdır. Bu koşul, Devlet eyleminin AİHSnin 8den 11e kadar olan maddelerinin 2. paragraflarına göre demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını belirlerken, genelde uygulanan gereklilik testinden daha katı ve zorlayıcı bir testin yapılması gerektiğini göstermektedir. Sonuç olarak, kullanılan güç, belirtilen amaçların elde edilmesiyle tam anlamıyla orantılı olmalıdır (ibid., s. 46, §§ 148-149).
2. maddede korumaya verilen önemin ışığında, AİHM yaşam hakkından mahrum etmeyi, yalnızca Devlet ajanlarının eylemlerini değil, aynı zamanda çevreleyen bütün koşulları göz önüne alarak en dikkatli biçimde incelemeye almalıdır. 2. maddenin 2. paragrafında belirtilen amaçlardan biri için Devlet ajanları tarafından güç kullanılması, o sırada geçerli olan iyi sebepler olarak algılanan fakat daha sonra yanılma olduğu ortaya çıkan dürüst bir inanca dayandığı zaman haklı görülebilir (ibid., s. 58-59, § 200).
AİHM, Derviş Karakoçun 10 Kasım 1992de askerler tarafından öldürüldüğünü saptamıştır. Davalı Hükümet, başlangıçta üç kişinin terörle mücadelede kendini savunan güvenlik kuvvetleri ile yapılan silahlı bir çatışmada öldürüldüğünü iddia etmiştir. Hükümet daha sonra, Derviş Karakoçu askerlerin öldürdüğünü inkar etmiştir; güç kullanımının AİHSnin 2. maddesinin 2. paragrafında belirtilen meşru amaçlardan daha farklı bir şey olmadığını ileri sürme yoluna gitmemiştir. Bu durumun Hükümetin ileri götürmesi gereken bir konu olduğunu düşünerek AİHM, Derviş Karakoçun öldürülmesinin AİHSnin 2 § 2 maddesine göre haklı görülüp görülmeyeceğini araştırmayı gerekli görmemektedir.
Derviş Karakoçun öldürülmesiyle ilgili olarak, 2. maddenin ihlal edildiği görülmektedir.
B. Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın Öldürülmesi
1. Tarafların ifadeleri
Birinci ve ikinci başvuran, yakınları Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın AİHSnin ikinci maddesi ihlal edilerek ve kanuna aykırı bir biçimde öldürüldüklerini iddia etmişlerdir.
Hükümet, Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın başvuranların iddia ettiği biçimde öldürüldüğünü kanıtlamak için yeterli delil olmadığını belirtmiştir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, Hükümetin Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın öldürülmesini açıklayamadığını saptamıştır. Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın öldürülmesiyle ilgili olarak, AİHSnin 2. maddesinin ihlal edildiği görülmektedir.
C. Operasyonun planlanmasında ve kontrolünde dikkatsizlik iddiası
Başvuranlar, Hükümetin yakınlarının yaşam hakkını korumadığını ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar özellikle Devletin yakınlarının yaşam riskini en aza indirecek şekilde Sancak-1 operasyonunu planlayıp yönetmediğini; yakınlarının ölümüyle ilgili titiz bir araştırma yapmadığını; ve son olarak, bu ölümlerin sorumlularının kanuna uygun biçimde hareket edip etmediklerini belirlemek için gerçek yasal işlemler başlatmadığını iddia etmişlerdir.
Hükümet, bu konuya özellikle değinmemiştir.
AİHM, yukarıdaki AİHSnin 2. maddesinin ihlal edildiği bulgularına dayanarak, bu dava koşulları içinde, bu konuyla ilgili ayrı bir bulgu elde etmeyi gerekli görmemektedir.
D. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası
Başvuranlar, yaşam hakkı pratikte anlamlı olacaksa, o zaman yaşam hakkının alınmasının yasaya uygun olup olmadığını belirlemek için yasal işlemlerin başlatılmasının -yasaya aykırı olduğu düşünüldüğünde ceza uygulanmaktadır- ve etkin bir soruşturmanın gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar, bu davadaki soruşturmanın ve cezai takibatın etkin olmanın aksine adaleti saptıracak kadar eksik olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hükümet bu iddiaları reddetmiş ve yetkililerin ölümleri soruşturmak için cezai kovuşturma dahil gerekli bütün adımları attıklarını belirtmiştir.
AİHM, AİHSnin 1. maddesi uyarınca Devletin genel bir ödevi olan kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşmenin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımakla birlikte ele alınan 2. maddede yer alan yaşam hakkını koruma zorunluluğunun, güç kullanımı sonucu kişiler öldürüldüğünde etkin ve resmi bir tür soruşturmayı gerekli kıldığını yinelemektedir (bkz., mutatis mutandis, McCann ve Diğerleri, yukarıda değinilmiş, s. 49, § 161; ve Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-I, s. 329, § 105).
AİHM, davalı Hükümetin birinci ve ikinci başvuranların yakınlarının ölümlerinin nedenini açıklayıp açıklamadığı sorusu bağlamında yedi jandarmanın soruşturmasını ve duruşmasını incelemiş ve yetkililerin ölümlerle ilgili gerçekleri saptayabilecek anlamlı bir soruşturma yürütmediği sonucuna varmıştır. AİHM, bu soruşturmanın Derviş Karakoçun ölümüyle ilgili olarak yapılan soruşturmayla aynı olduğunu belirtmektedir. Yukarıda bahsedilen incelemede belirlediği eksikliklerin ışığında AİHM, yerel makamların AİHSnin 2. maddesinin gerektirdiği gibi, başvuranların üç yakınının ölümüyle ilgili yeterli ve etkin bir soruşturma yürütmediği sonucuna varmıştır.
Bu nedenle AİHM, AİHSnin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
IV. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Birinci başvuran Zülfü Akkum, oğlunun kulaklarının ölümden sonra askerler tarafından kesildiğini belirtmiştir. Bu başvuran, uluslararası anlaşmazlıklarda uygulanabilir olan 1949 Cenova Sözleşmesi Ie ve ayrıca uluslararası olmayan anlaşmazlıklarda uygulanabilir olan 1949 tarihli dört Cenova Sözleşmesinin 3. maddelerine gönderme yaparak, savaş zamanında bile ölülerin yağmalanmaması ve kesilip bozulmaması gerektiğini ifade etmiştir. 3. maddenin ihlalleri, evrensel müsamahakar hukuk suçlarıdır.
Birinci başvuran ayrıca, oğlu Mehmet Akkumun parçalanmasının AİHSnin 3. maddesine aykırı olan insanlık dışı muameleyi gösterdiğini ve tam olmayan ve bozulmuş bir ceset gömmek zorunda kaldığı için, cesedin parçalanmasının bir Müslüman için saldırganca olduğunu ileri sürmüştür.
AİHSnin 3. maddesi şöyledir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
Hükümet, bu konuya değinmemiştir.
AİHM başlangıçta, AİHSnin 3. maddesinin demokratik toplumun en temel değerlerinden birini içerdiğini yinelemektedir. Bu madde işkenceyi, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemleri koşullar ve mağdurun davranışı ne olursa olsun kesinlikle yasaklamaktadır (bkz., örneğin, Labita/İtalya (GC), no 26772/95, § 119, AİHM 2000-IV).
Bir ceza ya da işlemin insanlık dışı ya da onur kırıcı olması için, buradaki eziyet ya da küçük düşürmenin her durumda, meşru işlem ya da cezanın belli bir şekliyle bağlantılı olan eziyet ve küçük görmenin kaçınılmaz unsurunu aşması gerekmektedir (bkz. V./ İngiltere (GC), no 24888/94, § 71, AİHM 1999-IX). İşlemin amacının mağduru aşağılamak ya da küçük düşürmek olup olmadığı sorusu göz önüne alınması gereken ayrı bir faktördür, ancak böyle bir amacın olmaması sonuç olarak 3. maddenin ihlalini yok sayamaz (bkz., örneğin, Peers/Yunanistan, no. 28524/95, § 74, AİHM 2001-III, ve Kalashnikov/Rusya, no. 47095/99, § 101, AİHM 2002-VI).
AİHM, ortadan kaybolan kişinin ailesinden birinin 3. maddeye aykırı bir işlemin mağduru olup olmadığı sorusunun, başvuranın acısına ciddi bir insan hakları ihlali mağdurunun yakınlarının kaçınılmaz olarak duygusal baskı altında olmasından ayrı bir boyut ve karakter veren özel faktörlerin varlığına bağlı olacağına karar vermiştir (bkz. Çakıcı/Türkiye (GC), no. 23657/94, § 98, AİHM 1999-IV). İlgili unsurlar, aile bağının yakınlığını - bu bağlamda ebeveyn-çocuk bağına belli bir ağırlık verilecektir - ilişkinin özel koşullarını, aile üyesinin söz konusu olaya ne kadar şahit olduğunu, aile üyesinin ortadan kaybolan kişi hakkında bilgi elde etmek için gösterdiği çabayı ve yetkililerin bu soruşturmalara nasıl karşılık verdiğini kapsamaktadır. Çakıcı davasında AİHM, böyle bir ihlalin özünün aile üyesinin ortadan kaybolması gerçeğinde yatmadığını, yetkililerin bu durum dikkatlerine sunulduğunda duruma karşı tepkileri ve tavırlarıyla ilgili olduğunu vurgulamıştır. Özellikle bu ikinci durumda, ortadan kaybolan kişinin bir yakını yetkililerin davranışının mağduru olduğunu iddia edebilir (bkz. ayrıca Timurtaş, yukarıda değinilmiş, §§ 96-98).
Aynı şekilde, AİHM oğlunun parçalanmış cesediyle karşılaşan bir baba olarak Zülfü Akkumun, AİHSnin 34. maddesi uyarınca yasal bir biçimde mağdur olduğunu iddia edebileceğini düşünmektedir. Ayrıca, oğlunun cesedinin parçalanması sonucu Zülfü Akkumun çektiği acının, AİHSnin 3. maddesine aykırı olan onur kırıcı işleme eşdeğer olduğu konusunda AİHMnin şüphesi yoktur. Birinci başvuran Zülfü Akkumla ilgili olarak, AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılmaktadır.
V. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, AİHSnin 13. maddesi kapsamında etkin bir hukuk yolu olmadığından şikayetçi olmuşlardır. AİHSnin 13. maddesi şöyledir:
Bu Sözleşmede tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.
Hükümet, söz konusu olaylarla ilgili kapsamlı bir araştırma yapıldığını ve bunun sonucunda yedi jandarmanın suçlu bulunduğunu ifade etmiştir. Bununla beraber, başvuranlar cezai kovuşturmaya katılmamıştır.
AİHM, AİHSnin 13. maddesinin, yerel yasal düzenlemede hangi biçimde güvenlik altına alınmış olursa olsun, Sözleşmede tanınmış olan hak ve özgürlüklerin özünü uygulamak için ulusal düzeyde bir hukuk yolu sağlamayı teminat altına aldığını yinelemektedir. Bu nedenle, 13. maddenin anlamı, AİHS uyarınca savunulabilir bir şikayetin aslıyla ilgilenecek bir iç hukuk yolunun hükmünü gerektirmekte ve Sözleşmeyi İmzalayan Devletlere, sözleşmenin bu hükmünde yer alan zorunluluklara uyma şekliyle ilgili bir takdir yetkisi verilmişse de, uygun hukuk yolunu belirtmektedir. 13. maddedeki zorunluluğun kapsamı, başvuranın AİHS uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine göre değişiklik göstermektedir. Bununla beraber, 13. maddenin gerektirdiği hukuk yolu kanunda olduğu gibi pratikte de etkin olmalıdır, özellikle de davalı Devletin yetkililerinin eylemleri ve ihmalleri tarafından uygulamanın haksız bir biçimde engellenmemesi anlamında etkin olmalıdır (bkz. Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-VI, s. 2286, § 95); Aydın/Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Raporlar 1997-VI, s. 1895-96, § 103; ve Kaya, yukarıda kaydedilmiş, s. 329-30, § 106).
Yaşamın korunması hakkına büyük önem veren 13. madde, uygun görülen yerde tazminat ödenmesine ek olarak, yaşam hakkının alınmasından sorumlu olanların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilen ve şikayette bulunan kişinin soruşturma işlemlerine kolayca ulaşabileceği kapsamlı ve etkin bir soruşturmayı gerekli kılmaktadır (bkz. Kaya, yukarıda kaydedilmiş, s. 330-31, § 107).
Bu davada ileri sürülen kanıta dayanarak, AİHM, AİHSnin 2. ve 3. maddeleri uyarınca davalı Hükümetin başvuranların yakınlarının ölümünden ve birinci başvuranın gördüğü onur kırıcı muameleden sorumlu olduğunu saptamıştır. Bu bakımdan, başvuranların şikayetleri 13. maddenin amaçları dahilinde savunulabilir şikayetlerdir (bkz. Salman, yukarıda kaydedilmiş, § 122, ve burada değinilen yetkililer).
Bu nedenle yetkililer, başvuranların yakınlarının ölümü ve Mehmet Akkumun cesedinin parçalanmasıyla ilgili etkin bir soruşturma yürütmek zorundaydılar. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, hiçbir cezai soruşturmanın, şartları 2. maddede öngörülen soruşturma zorunluluğundan daha geniş kapsamlı olabilen 13. maddeye uygun olarak yürütülmüş olduğu düşünülemez (bkz. Kaya, yukarıda kaydedilmiş, s. 330-331, § 107). Bu nedenle AİHM, başvuranlara yakınlarının ölümü ve Mehmet Akkumun cesedinin parçalanmasına ilişkin etkin bir hukuk yolu sağlanmadığını ve başvuranların böylece tazminat talebi dahil olmak üzere diğer bütün hukuk yollarına ulaşımının engellendiğini saptamıştır.
Sonuç olarak, AİHSnin 13. maddesinin ihlali söz konusudur.
VI. YETKİLİLERİN AİHSNİN 2. VE 13. MADDELERİNİ İHLAL ETTİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, AİHSnin 2. maddesine dayanarak, Devlet ajanlarının dahil olduğu düşünülen Türkiyenin güneydoğusundaki kişilerin öldürülmesiyle ilgili soruşturmaların yetersiz olduğunu ve sorumluların cezalandırılmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddia, Komisyonun ve AİHMnin Türkiyedeki yetkililerin etkin soruşturmalar yürütmemesini saptamasıyla birlikte birçok durumda kanıtlanmıştır. Başvuranlar ayrıca, AİHSnin 13. maddesi uyarınca, etkin hukuk yollarının sağlanmadığını iddia etmişlerdir.
AİHM, 2. ve 13. maddelerle ilgili yukarıdaki saptamalarını göz önüne alarak, bu davada belirlenen eksikliklerin yetkililerin benimsediği uygulamanın bir parçası olup olmadığını bulmayı gerekli görmemektedir.
VII. AİHSNİN 2. VE 13. MADDELERİYLE BİRLİKTE 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, Kürt kökenli olmalarından dolayı, kendilerinin ve ölen yakınlarının AİHSnin 2. ve 13. maddeleriyle birlikte 14. maddesi ihlal edilerek ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını ileri sürmüşlerdir. 14. madde şöyledir:
Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.
Başvuranlar özellikle, Kürt kökenli köylüler olarak yakınlarına Kürt kökenli olmayan bir kişiden daha az yaşam hakkı tanındığını iddia etmişlerdir.
AİHM 2. ve 13. maddelerin ihlalleriyle ilgili saptamalarını göz önüne alarak, bu şikayetlerin ayrıca 14. maddeyle birlikte ele alınmasını gerekli görmemiştir.
VIII. AİHSNİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar ayrıca, Mehmet Akkumun öldürülmesinin örtbas edilmesi ve yasal işlemlerin güvenlik güçlerinin haklı olduğunu ispat etmek ve gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla yapılacak kadar hatalı olması nedeniyle AİHSnin 18. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. AİHSnin 18. Maddesi şöyledir:
Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.
AİHM yukarıdaki saptamalarını göz önüne alarak, bu şikayeti ayrıca ele almayı gerekli görmemektedir.
IX. AİHSNİN 1 NO.LU PROTOKOLÜNÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, AİHSnin 1 No.lu Protokolünün 1. maddesi uyarınca, askerlerin yakınlarının öldürülmesinin yanısıra, çiftlik hayvanlarının ve özellikle Derviş Karakoça ait at ve köpeğin öldürülmesinden de sorumlu olduklarını belirtmişlerdir. AİHSnin 1 No.lu Protokolünün 1. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
...
Hükümet, bu konuya bu şekilde değinmemiştir.
AİHM, askerlerin Derviş Karakoça ait köpek ve atı öldürdüğünü saptamıştır. AİHM, atın ve köpeğin öldürülmesinin, Derviş Karakoçun mal ve mülk dokunulmazlığına haksız bir müdahale oluşturduğunu düşünmektedir. Bu nedenle AİHM, atın ve köpeğin öldürülmesiyle ilgili olarak, AİHSnin 1 No.lu Protokolünün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Çiftlik hayvanlarının öldürülmesiyle ilgili olarak AİHM, Mehmet Akkum ve Mehmet Akanın Kurşunlu köylülerine ait olan ve operasyon bölgesinde ölü bulunan hayvanlara çobanlık ettiğini belirtmiştir. Başvuranlar, operasyon boyunca 89 koyunun öldürüldüğünü iddia etmişlerdir. Bununla beraber AİHM, başvuranların kendilerine ait olan ölen hayvanların sayısıyla ilgili olarak hiçbir kanıt göstermediğini belirtmiş ve bu hayvanların hangi koşullarda öldüğünü saptayamamıştır. Bu şartlar altında, AİHM bu konuyla ilgili olarak bir ihlal söz konusu olduğunu saptamamıştır.
X. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Maddi Tazminat
Zülfü Akkum, oğlunun tahmini kazanç kaybı olarak 47,877.45 Sterlin (GBP)lik bir miktar talep etmiştir. Akkum ayrıca, operasyonda öldürüldüğü iddia edilen 89 koyun için 4,045.05 Sterlin (GBP)lik bir miktar talep etmiştir. Hüseyin Akan, kardeşinin tahmini kazanç kaybı olarak 10,211.04 GBPlik bir miktar talep etmiştir. Son olarak, Rabia Karakoç oğlunun tahmini kazanç kaybı olarak 40,073.59 Sterlin (GBP)lik bir miktar talebinde bulunmuştur. O dönemde Türkiyedeki ortalama ömür uzunluğu göz önüne alındığında, aktüarya cetveline göre yapılan hesaplamalar sonucu yukarıda belirtilen miktarlar bulunmuştur.
Hükümet, İngilterede kullanılmak üzere hazırlanan aktüarya cetvelinin başvuranlar tarafından kullanılmasına itiraz etmiştir. Hükümet ayrıca, talep edilen miktarları aşırı ve asılsız bulmuştur. Hükümet son olarak, AİHMnin karar verdiği miktarların haksız servet edinmeye yol açmaması gerektiğini belirtmiştir.
Başvuranların kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak, AİHM içtihat hukukunda, başvuranın talep ettiği tazminatla AİHSnin ihlali arasında kesin bir nedensel bağlantı olması gerektiği ve bunun uygun durumlarda kazanç kaybıyla ilgili tazminatı da kapsayabileceği belirtilmektedir (bkz., diğer makamlar arasında, Barbera, Messegué ve Jabardo/İspanya (Madde 50), 13 Haziran 1994 tarihli karar, A Serisi no. 285-C, s. 57-58, §§ 16-20, ve Çakıcı, yukarıda kaydedilmiş, § 127).
Birinci başvuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AİHM, dava dosyasında Mehmet Akkumun ölen oğlunun evli ya da çocuklarının olup olmadığıyla ilgili hiçbir bilgi olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, birinci başvuran hiçbir şekilde oğluna bağlı olduğunu iddia etmemiştir. Bu nedenle AİHM, birinci başvurana tazminat ödenmesini uygun bulmamaktadır.
Birinci başvuranın operasyonda öldürüldüğü iddia edilen 89 koyuna ilişkin talebiyle ilgili olarak AİHM, böyle bir ihlal saptamadığını ifade etmiştir. Bu nedenle AİHM, koyunlarla ilgili olarak hiçbir tazminat ödenemeyeceği sonucuna varmıştır.
İkinci başvuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AİHM, başvuranın ölen kardeşinin dört çocuğu olduğunu belirtmiştir. Bununla beraber, ikinci başvuran, Mehmet Akanın çocuklarının babalarına bağlı olduklarını ileri sürmemiştir. AİHM, Mehmet Akanın öldürüldüğü zaman 70 yaşında olmasını göz önüne alarak, çocukların maddi yönden Mehmet Akana bağlı olmasını olası görmemiştir. Bu bakımdan, ikinci başvurana da hiçbir tazminat ödenmemesi sonucuna varılmıştır.
Üçüncü başvuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AİHM, ölen oğlu Derviş Karakoçun öldürüldüğü sırada 33 yaşında, evli ve maddi bakımdan kendisine bağlı iki çocuğu olduğunu belirtmiştir. AİHM ayrıca, AİHSnin 2. maddesi uyarınca, Derviş Karakoçun ölümünden yetkililerin sorumlu olduğunun saptandığını belirtmiştir. Bu durumda, 2. maddenin ihlaliyle Derviş Karakoçun ailesinin bu kişi tarafından sağlanan maddi destekten yoksun bırakılması arasında doğrudan bir nedensel bağ bulunmaktaydı.
Bu nedenle, üçüncü başvuranın oğlunun ölümü sonucu gelir kaybını yansıtan uygun bir miktarın hesaplanması için aktüeryada kabul edilen bazla ilgili ayrıntılı ifadelerini göz önüne alarak AİHM, oğlunun tahmini kazanç kaybı olan ve 40,073 Sterlin (GBP)ye tekabül eden 57,300 Euroluk miktarın Derviş Karakoçun eşi ve çocukları için elinde tutmak üzere Rabia Karakoça ödenmesine karar vermiştir. AİHM, bu miktarın ödemenin yapılacağı tarihte, karşılığı olan Türk Lirası üzerinden yapılmasına karar vermiştir.
B. Manevi Tazminat
Başvuranlar, ölen kişilerin maruz bırakıldığı ihlallere ilişkin, mirasçılarının adına her mağdur için 40,000 Sterlin (GBP)lik bir miktar talep etmişlerdir. Zülfü Akkum ayrıca, AİHSnin 3. ve 13. maddelerinin ihlallerine ilişkin olarak 10,000 GBP, Hüseyin Akan ve Rabia Karakoç da AİHSnin 13. Maddesinin ihlaline ilişkin olarak ayrı ayrı 2,500 GBP talep etmişlerdir.
Hükümet, herhangi bir ihlal saptandığında bunun yeterli tazminatı sağlayacağını düşündüğü için, manevi tazminat ödenmesinin gereksiz olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM, başvuranların yakınlarının ölümünden ve Mehmet Akkumun cesedinin parçalanmasından yetkililerin sorumlu olduğunu saptadığını belirtmiştir. 2. ve 3. maddelerinin ihlallerine ek olarak, AİHM ayrıca, yetkililerin AİHSnin 2. maddesindeki usul hukuku zorunluluklarına karşı gelerek ve AİHSnin 13. maddesini ihlal ederek etkin bir soruşturma ve hukuk yolu sağlamadıklarını saptamıştır. Bu koşulları ve karşılaştırılabilir davalardaki tazminatları göz önüne alarak AİHM, tarafsız bir şekilde, 14,000 Sterlin (GBP)ye tekabül eden 20,000 Euroluk manevi tazminatın ölen yakınlarının mirasçıları için ellerinde bulundurmak üzere ikinci ve üçüncü başvuranların her birine ödenmesine karar vermiştir. AİHM, birinci başvuran Zülfü Akkuma, kendisi ve ölen oğlu Mehmet Akkumun diğer mirasçıları için, 20,000 Euroluk manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. AİHM son olarak, kişisel olarak katlandıkları manevi zarar için, birinci başvuran Zülfü Akkuma 9,800 GBPye tekabül eden 14,000 Euro, kalan diğer iki başvuranın her biri için 2,450 Sterlin (GBP)ye tekabül eden 3,500 Euroluk manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
C. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar, Avrupa Konseyinden yapılan yasal yardım aracılığıyla alınan miktarlar hariç, başvuruda bulunurken verilen ücretler ve yapılan masraflar için toplam 29,219.40 Sterlin (GBP) talep etmişlerdir. Bu miktar, Ankaradaki duruşmada Komisyon delegeleri huzurunda ifade alınmasına katılımda ve Strazburgta bulunan AİHM huzurunda yapılan duruşmaya katılımda ödenen ücretleri ve yapılan masrafları kapsamaktadır. Başvuranların talebi şunlardan oluşmaktadır:
(a) İngilteredeki avukatlarının ücretleri için 12,470 Sterlin (GBP);
(b) Türkiyedeki avukatlarının ücretleri için 12,870 Sterlin (GBP);
(c) İngilteredeki avukatların yaptığı idari harcamalar için 121.40 Sterlin (GBP);
(d) Türkiyedeki avukatların yaptığı idari harcamalar için 853 Sterlin (GBP);
(e) Kürt İnsan Hakları Projesi (KHRP) tarafından yapılan idari harcamalar için 370 Sterlin (GBP);
(f) KHRPnin yaptığı çeviri harcamaları için 2,535 Sterlin (GBP).
Hükümet, Türkiyedeki avukatlar için talep edilen ücretin Türkiye Barolar Birliğinin belirlediği oranlardan sapmış olduğunu ileri sürmektedir. Başvuranlar ve avukatları bu ücretler üzerinde anlaşmış olsalar bile, böyle bir anlaşma hükümeti bağlamamaktadır. Hükümet ayrıca, iddia edilen masrafların belgelenmediğini ifade etmektedir.
AİHM, bu davanın Ankaradaki tanıkların ifadesini almak dahil, olaylara ve hukuka yönelik ayrıntılı inceleme gerektiren karmaşık sorunlar içerdiğini belirtmektedir. Bununla beraber AİHM, KHRPnin yaptığı masrafların gerekli ve mantıklı olduğuna ikna olmamıştır; çünkü kendi gider tablosunda da belirtildiği gibi, bu derneğin yaptığı iş, Türkiyedeki ve İngilteredeki avukatların yaptığı etkinlikleri büyük ölçüde ikiye katlamış olduğu görünmektedir. AİHM ayrıca, Türkiyedeki avukatların talep ettiği 12,870 Sterlin (GBP)lik miktarı çok yüksek bulmaktadır.
AİHM, edindiği bilgiler üzerinden kendi tahmini yaparak, Avrupa Konseyinden yasal yardım olarak alınan ve 19,595 Fransız Frangına tekabül eden 3,000 EURO ve katma değer vergisi hariç, başvuranlara 14,000 Sterlin (GBP)ye tekabül eden 20,000 EURO ödenmesine karar vermiştir. Bu net ücret başvuranların isteği üzerine, başvuranların temsilcilerinin İngilteredeki hesaplarına Sterlin olarak ödenecektir.
D. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesinin uygun olduğu kanısındadır.
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1) Hükümetin ilk itirazını reddetmiştir,
2) Davalı Devletin AİHSnin 38. maddesi uyarınca, gerçekleri saptama görevlerinde Komisyona ve AİHMye gerekli imkanları sağlama yükümlülüğünü yerine getirmediğine,
3) Hükümetin AİHSnin 2. maddesini ihlal ederek başvuranların üç yakının ölümünden sorumlu olduğuna,
4) Operasyonun planlanmasında ve uygulanmasında iddia edilen dikkatsizlikle ilgili olarak, AİHSnin 2. maddesinin ihlalinin söz konusu olup olmadığını belirlemenin gerekli olmadığına,
5) Davalı Devlete ait makamların üç kişinin öldürülmesiyle ilgili olarak etkin bir soruşturma yürütmemeleri nedeniyle AİHSnin 2. maddesini ihlal ettiklerine,
6) Birinci başvuranla ilgili olarak AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğine,
7) AİHSnin 13. Maddesinin ihlal edildiğine,
8) Yetkililerin AİHSnin 2. ve 13. maddelerini ihlal eden uygulamaları olup olmadığını belirlemenin gerekli olmadığına,
9) AİHSnin 2. ve 13. maddeleriyle birlikte 14. maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına,
10) AİHSnin 18. maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına,
11) Derviş Karakoçun atının ve köpeğinin öldürülmesi nedeniyle AİHSnin 1 Nolu Protokolünün 1. maddesinin ihlal edildiğine,
12) Kurşunlu köylülerine ait çiftlik hayvanlarının öldürülmesiyle ilgili olarak, AİHSnin 1 Nolu Protokolünün 1. maddesinin ihlalinin söz konusu olmadığına,
13) (a) davalı Devletin üçüncü başvuran Rabia Karakoça maddi tazminat olarak, AİHSnin 44 § 2 maddesine göre kararın nihai olduğu tarihten itibaren üç ay içinde, tabi tutulabilecek vergiyle beraber 57,300 Euro (elli yedi bin üç yüz euro) ödemesine, bu miktarın ödeme tarihinde Türk Lirasına çevrilerek ödenmesine ve Derviş Karakoçun eşi ve çocukları için Rabia Karakoçun elinde bulundurulmasına,
(b) davalı Devletin başvuranlara manevi tazminat olarak, AİHSnin 44 § 2 maddesine göre kararın nihai olduğu tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde Türk Lirasına çevrilecek şekilde aşağıdaki miktarları ödemesine:
(i) Zülfü Akkuma kendisi ve oğlu Mehmet Akkumun diğer varisleri için 20,000 Euro (yirmi bin euro), kişisel olarak ise 14,000 EURO (on dört bin euro);
(ii) Hüseyin Akana kardeşi Mehmet Akanın varisleri için elinde tutmak üzere 20,000 Euro (yirmi bin euro), kişisel olarak ise 3,500 EURO (üç bin beş yüz euro);
(iii) Rabia Karakoça oğlu Derviş Karakoçun eşi ve çocukları için elinde tutmak üzere 20,000 Euro (yirmi bin euro), kişisel olarak ise 3,500 Euro (üç bin beş yüz euro);
(iv) yukarıdaki miktarların üzerine tabi tutulacak bütün vergiler;
(c) davalı Devletin Avrupa Konseyinden yasal yardım olarak alınan 3,000 Euro (üç bin euro) hariç, masraf ve harcamalar için başvuranlara, İngilteredeki kendilerinin belirdiği banka hesabına tabi tutulabilecek katma değer vergisi ile beraber, bu kararın verildiği tarihin döviz kuru üzerinden Sterline çevrilmek üzere 20,000 Euro ödemesine,
(d) yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına,
karar vermiştir.
14) Başvuranların yalnızca tatmin olmak amacıyla yaptıkları geri kalan talebi reddetmiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup 24 Mart 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy