(AİHS m. 3, 5, 6, 8, 9, 10, 11, 13, 15, 25, 26, 50) (2709 S. K. m. 19, 125) (765 S. K. m. 243, 245) (2935 S. K. m. 26) (3842 S. K. m. 30) (430 S. KHK. m. 8)
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
1. Başvurucu
7. Başvurucu Zeki Aksoy, olayların geçtiği tarihte Türkiyenin Güneydoğu bölgesindeki Mardinin Kızıltepe ilçesinde yaşayan, Türk vatandaşı bir demir işçisidir. Zeki Aksoy 1963te doğmuş, 16 Nisan 1994 günü vurularak öldürülmüştür. Bu tarihten sonra Zeki Aksoyun babası, davayı sürdürmek istediğini belirtmiştir (bk. yukarıda parag. 3).
2. Türkiyenin Güneydoğu bölgesindeki çatışma
8. Türkiyenin Güneydoğu bölgesinde yaklaşık 1985 yılından bu yana güvenlik güçleri ile Kürtlerin özerkliğini savunan Kürt nüfusunun bir kısmıyla ve özellikle PKK (Kürdistan İşçi Partisi) mensupları arasında şiddetli bir çatışma hüküm sürmektedir. Hükümete göre bu çatışma 4,036 sivilin ve 3,884 güvenlik mensubunun yaşamına mal olmuştur.
9. Mahkemenin bu davayı ele aldığı sırada, Türkiyenin Güneydoğu bölgesindeki on bir ilin on ilinde, 1987 yılından bu yana olağanüstü hal yönetimi yürürlüktedir.
3. Başvurucunun gözaltında tutulması
10. Bu davadaki maddi olaylar tartışmalıdır.
11. Başvurucuya göre, 24 Kasım 1992 günü gece saat 11 ile gece yarısı arasındaki bir zamanda gözaltına alınmıştır. O gece yaklaşık yirmi kadar polis memuru evine gelmiştir. Güvenlik güçlerinin yanında, başvurucuyu sözde PKK üyesi olarak teşhis eden Metin adında bir kişi vardır. Ancak Zeki Aksoy, Metini tanımadığını polislere söylemiştir.
12. Hükümet ise başvurucunun diğer on üç kişi ile birlikte, PKK teröristlerine yardım ve yataklık etmek, PKKnın Kızıltepe kolu üyesi olmak ve PKK bildirilerini dağıtmak suçlarını işlediği kuşkusuyla, 26 Kasım 1992 günü sabah saat 8:30 sularında gözaltına alındığını savunmuştur.
13. Başvurucu önce Kızıltepe Emniyet Müdürlüğüne götürüldüğünü söylemiştir. Başvurucu ertesi gün Mardin Terörle Mücadele Şubesine nakledilmiştir.
Kendi anlatımına göre Zeki Aksoy, yaklaşık bir buçuk metreye üç metre boyutlarında, yastıksız, tek bir yatak ve bir battaniye bulunan bir hücrede, üç kişi ile birlikte kalmıştır. Kendisine günde iki öğün yiyecek verilmiştir.
14. Başvurucu, kendisini teşhis eden kişi olan Metini tanıyıp tanımadığı hakkında sorgulanmıştır. Zeki Aksoy kendisine, Metini tanımıyorsan, işkencede öğrenirsin denildiğini iddia etmiştir.
Başvurucunun söylediğine göre, gözaltında tutulmasının ikinci günü çırılçıplak soyulmuş, elleri arkadan bağlanmış ve Filistin askısı diye bilinen işkence yöntemiyle kollarından asılmıştır. Zeki Aksoy askıda tutulurken, cinsel organlarına polisler tarafından elektrik verilmiş ve elektrik verilirken üzerine su sıkılmıştır. Yaklaşık otuz beş dakika kadar süren bu işkence sırasında gözleri bağlı tutulmuştur.
Sonraki iki gün Zeki Aksoy askıya alınmadan iki veya iki buçuk saat aralıklarla sürekli dövülmüştür. İlk iki günü çok yoğun geçen bu işkence dört gün boyunca sürmüştür.
15. Zeki Aksoy, gördüğü işkenceler sonucu iki kolunun ve iki elinin hareket kabiliyetini yitirdiğini iddia etmiştir. Kendisini sorgulayanlar, ellerinin yeniden eski duruma kavuşabilmesi için hareket ettirmesini istemişlerdir. Zeki Aksoy bir doktora görünmek istemiş, ancak buna izin verilmemiştir.
16. Başvurucu, 8 Aralık 1992 tarihinde hükümet tabipliğinde bir doktorun önüne çıkarılmıştır. Doktor, başvurucuda cebir ve şiddet izine rastlanmadığını belirten tek cümlelik bir rapor vermiştir. Aksoyun anlatımına göre doktor kollarının nasıl yaralandığını sormuş ve başvurucunun arkasında bulunan polis memuru başvurucunun bir kaza geçirdiğini söylemiştir. Bunun üzerine doktor da alay eder bir biçimde, buraya gelen herkesin bir kaza geçirmiş göründüğünü söylemiştir.
17. Hükümet, başvurucunun gözaltında kötü muameleye tabi tutulduğu konusunda esaslı kuşkuların bulunduğunu ileri sürmüştür.
18. Aksoy salıverilmesinden hemen önce 10 Aralık 1992 tarihinde Mardin savcısının önüne çıkarılmıştır.
Hükümete göre Zeki Aksoy o sırada, PKK ile ilişkisini reddettiği ifadesini imzalayabilecek durumdadır. Zeki Aksoy işkence gördüğüne dair savcıya hiçbir şikayette bulunmamıştır.
Oysa başvurucu, kendisine bir ifadenin gösterildiğini, fakat yazılanların gerçeği yansıtmadığını ileri sürmüştür. Savcı bu ifadeyi imzalaması için ısrar etmiş, fakat Aksoy savcıya ifadeyi imzalayamayacağını, çünkü ellerini hareket ettiremediğini söylemiştir.
4. Başvurucunun salıverilmesinden sonraki olaylar
19. Zeki Aksoy 10 Aralık 1992 tarihinde salıverilmiştir. 15 Aralık 1992de her iki kolunda felç (yani, koltuk altlarındaki sinirlerin tahrip olması nedeniyle her iki kolun tutmaz hale gelmesi) teşhisiyle Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine yatırılmıştır. Zeki Aksoy, kendisini tedavi etmekte olan doktora gözaltında tutulduğunu ve elleri arkadan bağlı olarak kollarından asıldığını anlatmıştır.
Aksoy 31 Aralık 1992 tarihine kadar hastanede kalmış ve Hükümetin dediğine göre gereği gibi taburcu edilmeden, dosyasını yanına alarak hastaneden çıkmıştır.
20. Savcı 21 Aralık 1992 tarihinde kendisiyle birlikte gözaltında tutulan on bir kişi hakkında ceza davası açmaya karar verdiği halde, Aksoy hakkında takipsizlik kararı vermiştir.
21. Başvurucunun uğradığını iddia ettiği kötü muamele ile ilgili olarak Türkiyedeki mahkemelerde ne bir ceza davası ve ne de bir hukuk davası açılmıştır.
5. Başvurucunun ölümü
22. Zeki Aksoy 16 Nisan 1994 tarihinde vurularak öldürülmüştür.
Başvurucunun avukatlarına göre Zeki Aksoy, Komisyon'a yaptığı başvurudan vazgeçmesi için ölümle tehdit edilmiştir. Son tehdit 14 Nisan 1994te telefonla yapılmıştır. Aksoyun öldürülmesi, başvuruyu sürdürmekte ısrar etmesinin bir sonucudur.
Ancak Hükümet Aksoyun öldürülmesinin PKK fraksiyonları arasında bir iç hesaplaşmanın sonucu olduğunu ileri sürmüştür.
Bu cinayet ile ilgili olarak PKK üyesi olduğu söylenen bir kişi hakkında dava açılmıştır.
6. Komisyonun olayla ilgili tespitleri
23. Komisyon heyeti, 13-14 Mart 1995 tarihlerinde Diyarbakırda, 12-14 Nisan 1995 tarihlerinde Ankarada, çapraz sorgu ile sorgulama imkanının bulunduğu ve her iki tarafın temsilcileri huzurunda tanıkları dinlemiştir. Buna ilave olarak Komisyon, 18 Ekim 1994 ve 3 Temmuz 1995 tarihlerinde Strasbourgdaki duruşmalarda davanın kabuledilebilirliği ve esası hakkında tarafların savunmalarını dinlemiştir.
Komisyon, sözlü beyanları ve yazılı belgeleri değerlendirdikten sonra maddi olaylarla ilgili olarak şu sonuçlara varmıştır:
a) Aksoyun gözaltına alındığı tarihi kesin olarak saptamak mümkün olamamıştır; ancak 26 Kasım 1996 tarihinden daha ileri bir tarihte gözaltına alınmadığı bellidir. Aksoy 10 Aralık 1992de salıverilmiştir. Bu nedenle en az on dört gün gözaltında tutulmuştur.
b) Aksoy 15 Aralık 1992de hastaneye yatırılmış ve kendisine iki koldan felçli teşhisi konmuştur. Aksoy hastaneden 31 Aralık 1992de, usulüne uygun taburcu edilmeden kendi kendine ayrılmıştır.
c) Aksoyun gözaltına alınmadan önce her hangibir rahatsızlığının bulunduğuna dair delil olmadığı gibi, gözaltından çıkması ile hastaneye yatması arasında geçen beş günlük süre içinde de uygusuz bir olay meydana geldiğine dair herhangi bir delil yoktur.
d) Komisyon, tıbbi raporların başvurucunun yaralarının çeşitli nedenlerden kaynaklanabileceğine işaret ettiğini, ancak bunlardan birinin kollarından asılan bir kimsenin uğradığı bir travma olabileceğini kaydetmiştir. Dahası, her iki kolu etkileyen çift taraflı felç, sık görülen bir olay olmayıp, Filistin askısı olarak bilinen kötü muamele biçimine uymaktadır.
e) Komisyon temsilcileri, Aksoyu sorgulayan polis memurlarından birini ve Aksoyun salıverilmesinden önce onu gören Savcıyı dinlemiştir. Her ikisi de Aksoyun kötü muameleye maruz kalmış olmasının tasavvur edilemeyeceğini belirtmişlerdir. Komisyon bu ifadeleri inandırıcı bulmamıştır. Çünkü bu ifadeler, her iki kamu görevlisinin polis tarafından kötü muamele yapılmış olma ihtimalini düşünmeye dahi hazır olmadıkları izlenimi vermiştir.
f) Hükümet, Aksoyun aldığı yaraların sebebine ilişkin alternatif bir açıklama getirememiştir.
g) Başvurucunun elektrik verilerek ve dövülerek kötü muameleye uğradığına dair iddiaları konusunda tespit yapabilmek için de yeterli delil bulunamamıştır. Fakat Aksoyun küçük bir hücrede diğer iki kişi ile birlikte gözaltında tutulduğu, tek yatağı ve battaniyeyi bu kişilerle paylaştığı ve sorgulama sırasında gözlerinin bağlı olduğu doğru anlaşılmıştır.
II. Konuyla ilgili iç hukuk ve uygulama
1. İşkenceye karşı ceza kanunu hükümleri
24. Türk Ceza Kanunu, Hükümet memurlarının bir kimseye işkence yapmasını suç saymıştır (İşkence bakımından 243. madde, suimuamele bakımından 245. madde).
25. 16 Aralık 1990 tarihli 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 8. maddesi şöyledir:
Bu Kanun Hükmünde Kararname ile (İçişleri Bakanına), Olağanüstü Hal Bölge Valisine ve olağanüstü hal bölgesi dahilindeki valilere tanınan yetkilerin kullanılması ile ilgili her türlü karar ve tasarruflarından dolayı bunlar hakkında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla her hangi bir yargı merciine başvurulamaz. Kişilerin sebepsiz uğradıkları zararlardan dolayı Devletten tazminat talep etme hakları saklıdır.
25. Savcılar, kendilerine bir şikayet yapılmasa bile, haberdar oldukları ciddi suç iddialarını soruşturmakla görevlidirler. Ancak olağanüstü hal bölgesinde kamu görevlileri tarafından işlenen suçların soruşturulması, Devlet memurlarından oluşan idari kurullar tarafından yapılmaktadır. Bu kurullar kovuşturmaya yer olup olmadığına karar verme yetkisine de sahiptirler. Kurulların kovuşturmaya yer olmadığına dair verdikleri kararlar otomatik olarak Danıştayın yargısal denetimine tabidir.
2. İdare hukuku bakımından iç hukuk yolları
26. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 125. maddesi şöyledir:
İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır...
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.
27. Bu hükümler dolayısıyla devlet, kişinin can ve mal güvenliğini koruma görevini yerine getirememesi nedeniyle zarara uğradığını kanıtlayabilen bir kimseye tazminat ödemekle yükümlüdür.
3. Hukuk davası
28. Olağanüstü hal bölgesindeki bölge veya il valileri hariç, bir kamu görevlisinin meydana getirdiği zarara yol açan yasadışı bir tasarrufa karşı, olağan hukuk mahkemelerinde tazminat talebinde bulunulabilir.
4. Gözaltında tutma ile ilgili hükümler
29. Gözaltına alınan ve tutulan bir kimse, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 128. maddesi gereğince yirmi dört saat içinde sulh hakiminin önüne çıkarılır. Bir kimsenin gözaltında tutulması toplu bir suçla ilgiliyse, gözaltı süresi dört güne kadar uzatılabilir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçlarda, yargının denetimine tabi olmayan gözaltında tutma süresi daha uzundur. Böyle bir durumda bir zanlıyı bireysel suçlarla ilgili olarak kırk sekiz saat, toplu suçlarla ilgili olarak ise on beş gün gözaltında tutmak mümkündür (10 Temmuz 1987 tarihli ve 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 11. maddesini yeniden getiren 1 Aralık 1992 tarihli ve 3842 sayılı yasanın 30. maddesi).
Olağanüstü hal bölgesinde ise Devlet Güvenlik Mahkemesinin görev alanına giren suçlarla ilgili olarak gözaltına alınan bir kimse, yargıç önüne çıkarılmadan bireysel suçlarda dört gün, toplu suçlarda ise otuz güne kadar gözaltında tutulabilir (25 Ekim 1983 tarihli ve 2935 sayılı yasanın 26. maddesini yeniden getiren yukarıda belirtilen yasa).
30. Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasasının 19. maddesi, tutulan bir kimseye durumu hakkında karar verebilecek olan mahkemeye başvurarak, tutulmasının hukukiliğinin incelenmesini isteme hakkı vermektedir.
5. Türkiyenin Sözleşmenin 5. maddesine ilişkin yükümlülük azaltması (derogation)
31. Türkiyenin Avrupa Konseyi Daimi Temsilcisi 6 Ağustos 1990 tarihli bir mektupla Avrupa Konseyi Genel Sekreterini şu şekilde bilgilendirmiştir:
Türkiye Cumhuriyetinin ulusal güvenliği, Güneydoğu Anadolu bölgesinde son aylarda Sözleşmenin 15. maddesi anlamında ulusun yaşamını tehdit edecek düzeye varan, kapsam ve yoğunluk bakımından sürekli büyüyen tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır.
1989 yılında, kısmen dışarıdan beslenen terör eylemleri sonucu 136 sivil şahıs ve 153 güvenlik mensubu ölmüştür. Sadece 1990 yılının başından bu yana ise, 125 sivil şahıs ve 96 güvenlik mensubu öldürülmüştür.
Milli güvenliğe karşı tehlike en çok Güney Doğu Anadoludaki Elazığ, Bingöl, Tunceli, Van, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Hakkari, Batman ve Şırnak illerinde, kısmen de mücavir illerde meydana gelmektedir.
Terör eylemlerin yoğunluğu ve farklılığı nedeniyle Hükümet, bu tür eylemlerle mücadele edebilmek için sadece güvenlik güçlerini kullanmakla kalmamış, Türkiye Cumhuriyetinin diğer bazı bölgelerinden ve hatta dışarıdan kaynaklanan zararlı yalan haber faaliyetlerine ve sendikal haklarının suiistimaline karşı koyabilmek için gerekli tedbirleri almıştır.
Bu amaçla Türk Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 121. maddesine uygun olarak, 10 Mayıs 1990 tarihinde 424 ve 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameleri çıkarmıştır. Bu Kanun Hükmünde Kararnameler, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklere dair Avrupa Sözleşmesinin 5, 6, 10, 11 ve 13. maddelerindeki yükümlülüklerde kısmen azaltma sonucu verebilir. Yeni tedbirleri anlatan bir özet bu mektuba eklenmiştir. Bu tedbirlerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına uygunluğu sorunu Türk Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmektedir.
Türk Hükümeti, yukarıda belirtilen tedbirleri uygulamadan kaldırdığı zaman, bunu Avrupa Konseyi Genel Sekreterine haber verecektir.
Bu bildirim, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 15. maddesi gereğince yapılmıştır
Bu mektuba 424 ve 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler içeriğini anlatan bir özet eklenmiştir. Bu ekte Sözleşmenin 5. maddesiyle ilgili olarak belirtilen tek tedbir şöyledir:
Olağanüstü Hal Bölge Valisi, genel güvenliği ve kamu düzenini sürekli ihlal eden kişilerin, İçişleri Bakanının göstereceği olağanüstü hal bölgesi dışında bir yerde, olağanüstü hal süresini aşmamak kaydıyla oturmalarını emredebilir. ...
32.Türkiyenin Daimi Temsilcisi 3 Ocak 1991 tarihli mektubu ile Avrupa Konseyi Genel Sekreterine, daha önce olağanüstü hal bölge valisine 424 ve 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle verilen yetkileri daraltan 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin çıkarıldığını haber vermiştir.
33. Daimi Temsilcinin 5 Mayıs 1992de Genel Sekretere gönderdiği yazı şöyledir:
425 ve 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerde, Sözleşmenin 5, 6, 8, 9, 10, 11 ve 13. maddelerinde güvence altına alınan haklara karşı yükümlülük azaltma sonucunu doğurabilecek birçok tedbir bundan sonra uygulanmayacaktır. Türkiye Cumhuriyetinin Yükümlülük Azaltma Bildiriminin kapsamını bundan böyle Sözleşmenin sadece 5. maddesiyle sınırladığını bildiririm. Sözleşmenin 6, 8, 10, 11 ve 13. maddeleri bakımından yükümlülük azaltma artık yürürlükte değildir; sonuç olarak, buna karşılık gelen maddeler, sözü edilen Yükümlülük Azaltma Bildiriminden çıkarılmıştır
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
34. Aksoy 20 Mayıs 1993 tarihinde Komisyon'a yaptığı başvuruda (No. 21987/93), 1992 yılının Kasım ve Aralık aylarında gözaltında tutulduğu sırada, Sözleşmenin 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye tabi tutulduğundan; gözaltında tutulma sırasında 5(3). fıkrasına aykırı olarak bir yargıç veya yargılama yetkisine sahip diğer görevli önüne çıkarılmadığından; ayrıca 6(1). fıkrası ile 13. maddeye aykırı olarak kendisine kötü muamele yapan sorumlular hakkında dava açma imkanı verilmediğinden şikayet etmiştir.
Aksoyun 16 Nisan 1994te ölümünden sonra hukuki temsilcileri, kendisinin Komisyon'a yaptığı başvuru nedeniyle öldürüldüğünü, bunun da Sözleşmenin 25. maddesindeki bireysel başvuru hakkına bir müdahale olduğunu iddia etmişlerdir.
35. Komisyon 19 Ekim 1994te başvurunun kabuledilebilirliğine karar vermiştir. Komisyon, Sözleşmenin 31. maddesine göre yazdığı raporunda, bire karşı on beş oyla, Sözleşmenin 3. maddesinin ve 5(3). fıkrasının ihlal edildiği; üçe karşı on üç oyla 6(1). fıkrasının ihlal edildiği ve 13. madde bakımından ayrı bir sorun bulunmadığı; oybirliğiyle, 25. maddedeki bireysel başvuru hakkının etkili kullanımına müdahale bulunduğu iddiası hakkında karar vermeye yer olmadığını ifade etmiştir.
MAHKEMEDEN NİHAİ TALEPLER
36. Hükümet duruşmada Mahkemeden, kullanılması mümkün olan iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle başvuruyu reddetmesini veya Sözleşmenin ihlal edilmediğini tespit etmesini talep etmiştir.
37. Aynı duruşmada başvurucu ise Mahkemeden, Sözleşmenin 3, 5, 6, 13 ve 25. maddelerinin ihlal edildiğini tespit etmesini ve şikayet konusu tedbirlerin idari pratik oluşturması nedeniyle ihlallerin ağır olduğuna karar vermesini istemiştir.
KARAR GEREKÇESİ
I. Mahkemenin maddi olayları değerlendirmesi
38. Mahkeme, Sözleşme sisteminde olayların ortaya çıkarılmasının ve doğrulanmasının, Sözleşmenin 28(1) ve 31. maddelerine göre öncelikle Komisyonun görev alanına giren bir mesele olduğuna dair yerleşik içtihadını hatırlatır. Mahkeme, Komisyonun olaylara ilişkin yaptığı tespitlerle bağlı olmamasına ve önüne gelen her türlü materyal ışığında kendi değerlendirmesini yapmakta serbest olmasına rağmen, bu konudaki yetkisini sadece istisnai durumlarda kullanır (bk. Akdıvar ve Diğerleri - Türkiye (Esas hk), parag. 81).
39. Bu davada Komisyondan bir heyet tarafından Türkiyede iki kez tanık dinlendikten ve ayrıca Strasbourgdaki duruşmalardan sonra, Komisyonun maddi olaylara ilişkin tespitlere ulaştığını (bk. yukarıda parag. 23) hatırlatmak gerekir. Bu şartlar altında Mahkeme, maddi olayların Komisyonun ortaya koyduğu şekliyle (bk. yukarıda geçen Akdıvar ve Diğerleri kararı, parag. 81) kabul etmesi gerektiğini düşünmektedir.
40. Bu nedenle Mahkeme, Komisyon tarafından yapılan tespitlere (bk. yukarıda parag. 23) bu bakış açısıyla yaklaşarak, Hükümetin ilk itirazlarını ve başvurucunun Sözleşme bakımından yaptığı şikayetleri incelemelidir.
II. Hükümetin ilk itirazı
A. Mahkeme önünde ileri sürülen iddialar
41. Hükümet Mahkemeden, Sözleşmenin 3. maddesi bakımından yapılan şikayeti, başvurucunun kullanabileceği iç hukuk yollarını Sözleşmenin 26. maddesine aykırı olarak tüketmediği gerekçesiyle reddetmesini istemiştir. Sözleşmenin 26. maddesi şöyledir:
Komisyon sadece uluslararası hukukun genellikle tanınmış kurallarına göre iç hukuktaki bütün başvuru yolları tüketildikten sonra ve konu hakkında son kararın verilmesinden itibaren altı ay içinde yapılan başvuruları ele alabilir.
Başvurucu, iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda kendisinden beklenebilecek her şeyi yaptığını ileri sürmüş ve Komisyon da kendisinin bu görüşüne katılmıştır (bk. yukarıda parag. 23).
42. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, uluslararası hukukta ve Sözleşme organlarının içtihatlarında açıkça ortaya çıktığını, iç hukuk yollarının başvurucuya hiçbir başarı şansı tanımadığı haller müstesna, başvurucunun bu hukuk yollarını kullanmasını gerektirdiğini ileri sürmüştür. Hükümete göre aslında Aksoy, üç ayrı iç hukuk yolu kullanabilirdi: ceza soruşturması yolu, hukuk davası ve/veya idari dava açılması (bk. yukarıda parag. 24-28).
43. Hükümet, bu yollardan birincisi için, başvurucunun 10 Aralık 1992 tarihinde karşısına çıkarıldığı savcıya (bk. yukarıda parag. 18) gözaltında gördüğü kötü muamele hakkında şikayette bulunabileceğini belirtmiştir. Ancak Hükümete göre Aksoy, ne bu sırada ve ne de daha sonra, gözaltında kötü muamele gördüğüne dair bir imada bulunmuştur.
Türkiyenin her yanında yürürlükte olan Ceza Kanununun 243. ve 245. maddeleri, ikrar elde etmek için işkence yapmayı ve kötü muamelede bulunmayı cezalandırmaktadır (bk. yukarıda parag. 24). Olağanüstü hal bölgesi ile ilgili 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, kamu görevlileri tarafından işlendiği iddia edilen suçların soruşturulmasını savcılardan alarak idari kurullara bırakmıştır (bk. yukarıda parag. 26). Ancak, idari kurulların verdiği kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar, her zaman Danıştay tarafından incelenir. Bu bağlamda Hükümet, Danıştayın olağanüstü hal bölgesinde idari kurallar tarafından verilen kararları kaldıran ve gözaltında tutulanlara kötü muamele yapıldığı iddialarına karşı jandarma ve polisler hakkında ceza davası açılmasını ve benzer nitelikteki kötü davranışlardan ötürü cezalandırılmalarını isteyen başka birçok kararını sunmuştur.
44. Bununla beraber Hükümet, bir ceza davasında şikayetçinin haklarından çok sanık hakları ön plana çıkacağından, bu tür bir davanın belki de en uygun hukuk yolu olmadığını belirtmiştir. Bu nedenle Hükümet, Mahkemenin dikkatini Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 125. maddesinde yer alan idari davaya yöneltmiştir (bk. yukarıda parag. 27). Söz konusu maddeye göre bir kimsenin tazminat alabilmesi için, sadece idare tarafından yapılan eylem ile uğranılan zarar arasında nedensellik ilişkisinin varlığını kanıtlaması yeterlidir; kamu görevlisinin ağır bir kusurunun bulunduğunu kanıtlaması aranmaz. Bu bağlamda Hükümet, gözaltında yapılan işkence sonucu meydana gelen ölüm nedeniyle tazminat verilmesine ilişkin idari yargı kararlarından örnekler sunmuştur.
45. Buna ek olarak Hükümet, Aksoyun uğradığı zararlardan ötürü bir hukuk davası açabileceğini belirtmiştir. Hükümet, yine işkence nedeniyle tazminat talebiyle ilgili bir davada kanun adamları tarafından işlenen suçların Borçlar Kanununa girdiğini ve yine Borçlar Kanunun 53. maddesi gereğince, ceza davasında delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verilmesinin hukuk mahkemelerini bağlamadığını belirten bir Yargıtay kararına ve ayrıca yerel mahkemeler tarafından verilmiş birçok karara gönderme yapmıştır.
46. Başvurucu, Hükümet tarafından gösterilen hukuk yollarının biçimsel olarak Türk hukuk sisteminin bir parçası olduğuna itiraz etmemiş; ancak bu hukuk yollarının olağanüstü hal bölgesinde görüntüde kaldığını, yetersiz ve etkisiz olduğunu, çünkü hem işkence yapmanın ve hem de etkili hukuk yollarına başvurma hakkını kullandırmamanın idari pratik oluşturduğunu iddia etmiştir.
Başvurucu özellikle, Türkiyede gözaltında tutulanlara işkencenin sistematik ve yaygın olarak sürdürüldüğünü gösteren uluslararası birçok kuruluşça yazılan raporların, devletin bu uygulamaya son verme taahhütleri hakkında kuşkular yarattığını ileri sürmüştür. Başvurucu bu konuda, İşkenceyi Önleme Avrupa Komitesinin Türkiye hakkındaki Kamuoyuna Açıklama (15 Aralık 1992); İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Komitesinin Türkiye hakkındaki İncelemesiyle İlgili Muamelelerin Sonuçlarına ilişkin Kısa Açıklamasına (9 Kasım 1993); ve İşkence hakkında Birleşmiş Milletler Özel Raportörün 1995 tarihli Raporuna (E/CN.4/1995/34) atıfta bulunmuştur.
47. Başvurucu, devlet makamlarının işkencenin varlığını sürekli inkar eden bir politika izlediklerini, bunun da mağdurların tazminat almalarını ve sorumluları adalet önüne çıkarmalarını aşırı ölçüde güçleştirdiğini belirtmiştir. Örneğin, işkenceden şikayetçi olan bireylerin aldıkları yaraların durumunu kanıtlayan adli tıp raporu elde etmeleri imkansız hale gelmiştir; çünkü adli tıp hizmetleri yeniden düzenlenmiş ve bu tür raporlar veren doktorlar ya tehdit edilmişler veya başka yerlere sürülmüşlerdir. Olağanüstü hal bölgesindeki savcılar insan hakları ihlal edildiği iddiaları hakkında soruşturma açmayı sürekli olarak reddetmişler ve yapılan şikayetleri dahi sık sık geri çevirmişlerdir. Yapılan soruşturmalar da taraflı ve yetersizdir. Dahası, avukatlar ve insan hakları ihlali mağdurları için hareket eden kişiler tehditlere, baskılara ve temelsiz kovuşturmalara maruz kalmışlardır. Şikayetlere karşı misilleme yapılması sık görüldüğünden, bu kişiler iç hukuk yollarını izlemekten korkmuşlardır.
Bu koşullarda başvurucu, Strasbourga şikayette bulunmadan önce iç hukuk yollarını izlemesinin kendisinden istenemeyeceğini iddia etmiştir.
48. Başvurucu, her halükarda, 10 Aralık 1992de işkence gördüğünü savcıya söylediğini belirtmiş (bk. yukarıda parag. 18), söylememiş dahi olsa, ellerini gereği gibi kullanamadığını savcının kolaylıkla anlamış olması gerektiğini ileri sürmüştür.
Savcının cezai bir soruşturma başlatmaması, başvurucunun herhangi bir iç hukuk yolunu kullanabilmesini aşırı ölçüde zorlaştırmıştır. Başvurucunun, örneğin takipsizlik kararına karşı Danıştaya başvurarak (bk. yukarıda parag. 26) bir ceza davası açılmasını sağlamak için adım atması imkansız hale gelmiştir. Çünkü soruşturma yapılmaması, resmi bir kovuşturmama kararı verilmediği anlamına gelmektedir. Ayrıca soruşturma yapılmaması, açılacak bir hukuk veya idari davada başarı şansını da önlemiştir. Çünkü başvurucunun bu davalardan birinde başarılı olabilmesi için işkence gördüğünü kanıtlaması gerekecekti; pratikte, bir ceza yargıcının bu yönde verdiği bir karar aranacaktır.
49. Başvurucu son olarak Mahkemeye, yargısal denetime tabi olmaksızın gözaltında tutulduğu sürenin uzunluğu konusundaki şikayeti bakımından teorik olarak bile kullanabileceği hiçbir hukuki yol olmadığını, çünkü bu sürenin ulusal mevzuata uygun olduğunu hatırlatmıştır (bk. yukarıda parag. 29).
50. Komisyon, başvurucunun gözaltında tutulduğu sırada yaralandığı görüşündedir (bk. yukarıda parag. 23). Komisyon, başvurucunun 10 Aralık 1992de savcı ile görüştüğünde aralarında kesin olarak ne geçtiğini belirlemek mümkün değilse bile, hiç kuşkusuz, savcının soruşturma açmasını, en azından başvurucunun sağlık durumu ve tabi tutulduğu muamele hakkında daha fazla bilgi elde etmeye çalışmasını gerektirecek unsurların bulunduğunu kabul etmiştir. Özellikle, başvurucunun gözaltında tutulması ve gördüğü kötü muamele sonucu korunmasız kalmış olması ve salıverildikten sonra hastanede yatmasını gerektirecek sağlık problemlerinden şikayetçi olması göz önünde tutulacak olursa, bu koşullarda kendisinden beklenebilecek her şeyi yaptığı görülür. Komisyona başvuru yaptıktan sonra aldığını iddia ettiği tehditler ve başvurucunun tam olarak sebebi ortaya çıkarılamayan ölümü, iç hukuk yollarını izlemesi halinde tehlikelerle karşılaşabileceği görüşünü destekleyen diğer unsurlardır.
Komisyon, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmesi için kendisinden istenebilecek her türlü şeyi yaptığı düşüncesiyle, Türk makamlarının insan hakları suiistimallerine hoşgörü göstererek idari bir uygulamada bulunup bulunmadığını ortaya koymanın gerekli olmadığına karar vermiştir.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
51. Mahkeme, Sözleşmenin 26. maddesinde yer alan iç hukuk yollarını tüketme kuralının, uluslararası bir yargısal veya tahkim organı önünde devlete karşı dava açmak isteyen kişileri ilk önce, ulusal hukuk sisteminde varolan hukuk yollarını kullanmakla yükümlü tuttuğunu hatırlatır. Sonuç olarak devletler, yaptıkları tasarruflardan ötürü kendi hukuk sistemleri içinde meseleleri yoluna koyma imkanı tanınmadan uluslararası bir organ önünde hesap vermekten muaf tutulmuşlardır. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, Sözleşme hükümleri ulusal hukukta içselleştirilmiş olsun veya olmasın, çok yakın bir ilişki içinde olduğu Sözleşmenin 13. maddesinde yazıldığı üzere, iddia edilen ihlal bakımından iç hukukta kullanılabilecek etkili bir hukuk yolunun bulunduğu varsayımına dayanır. Bu ilkenin önemli bir yönü de, Sözleşme ile kurulan koruma mekanizmasının insan haklarını korumada ulusal sisteme göre ikincil (subsidiary) nitelikte olmasıdır (bk. yukarıda geçen Akdıvar ve Diğerleri kararı, parag. 65).
52. Sözleşmenin 26. maddesine göre bir başvurucu normal şartlarda, mevcut bulunan ve iddia edilen ihlaller bakımından giderim sağlamak için yeterli olan hukuk yollarına başvuru yapmış olmalıdır. Söz konusu başvuru yollarının mevcudiyeti, sadece teoride değil ve fakat uygulamada da yeterli ölçüde açık olmalıdır.
Bununla birlikte, başvurucunun yetersiz ve etkisiz olan hukuk yollarına başvurma yükümlülüğü yoktur. Ayrıca, Sözleşmenin 26. maddesinin göndermede bulunduğu uluslararası hukukun genellikle tanınmış kurallarına göre, başvurucuyu kullanabileceği iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden kurtaran özel koşullar bulanabilir. Sözleşmeye aykırı eylemlerin tekrarından ve kamu makamlarının bu eylemlere resmen hoşgörü göstermelerinden oluşan bir idari uygulamanın bulunması ve bu uygulamanın yapılacak hukuki muameleleri boş ve etkisiz kılacak nitelikte olması halinde, iç hukuk yollarını tüketme kuralı uygulanmaz (bk. yukarıda adı geçen Akdıvar ve Diğerleri kararı, parag. 66 ve 67).
53. Mahkeme söz konusu kuralın, Sözleşmeci Devletlerin kurmak için üzerinde anlaştıkları insan haklarını koruma mekanizması bağlamında uygulanacak bir kural olmasına özen gösteren bir yaklaşımda bulunması gerektiğini vurgular. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşmenin 26. maddesinin bir ölçüye kadar esneklikle ve aşırı biçimsellikten uzak bir şekilde uygulanması gerektiğini kabul etmiştir. Mahkeme ayrıca, iç hukuk yollarını tüketme kuralının mutlak olmadığını ve otomatik olarak uygulanabilir bulunmadığını kabul etmiştir. Bu kurala uygun davranılıp davranılmadığı denetlenirken, her olayın özel koşullarına dikkat edilmesi esastır. Bu demektir ki Mahkeme, başka şeylerin yanında, ilgili Sözleşmeci Devletin hukuk sisteminde sadece biçimsel hukuk yollarının varlığını değil, ama aynı zamanda bu yolların işlerlik kazandıkları genel hukuki ve siyasal bağlamı ve ayrıca başvurucunun kişisel durumunu da gerçekçi bir biçimde dikkate almak zorundadır (bk. yukarıda adı geçen Akdıvar ve Diğerleri kararı, parag. 69).
54. Mahkeme, gözaltında tutulanlara devlet görevlileri tarafından kötü muamele yapılmasına karşı Türk hukukunda ceza hukuku, medeni hukuk ve idare hukuku yollarına ilişkin hükümleri kaydetmiş ve aynı konuyla ilgili olarak Hükümet tarafından sunulan karar özetlerini (bk. yukarıda parag. 43-45) ilgiyle incelemiştir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi (bk. yukarıda parag. 53) Mahkeme, iç hukuk yollarının sadece genel olarak etkili ve yeterli olup olmadığı sorunuyla ilgilenmekle kalamaz; olayın tüm şartları içinde başvurucunun ulusal giderim yollarını tüketmek için kendisinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadığını da incelemek durumundadır.
55. Bu incelemenin amacı bakımından Mahkeme, mevcut davada Komisyonun maddi olaylara ilişkin tespitlerini kabul etmeye karar verdiğini hatırlatır (bk. yukarıda parag. 39-40). Daha önce de görüldüğü üzere Komisyon (bk. yukarıda parag. 50), başvurucunun savcıyla görüştüğü sırada her iki kolundaki felç nedeniyle ıstırap içinde olduğu görüşündedir.
56.Mahkeme, başvurucunun gözaltında uğradığı kötü muamele hakkında savcıya şikayette bulunmamış olduğu düşünülse bile, üzerindeki yaraların savcıyla karşılaştıkları anda açıkça görülebilir nitelikte olması gerektiğini kabul etmektedir. Ne var ki savcı, Türk hukuk sistemine göre soruşturma yapmakla yükümlü olduğu halde (bk. yukarıda parag. 26), bu yaraların niteliği, boyutları ve nedenleri hakkında hiçbir araştırma yapmamayı tercih etmiştir.
Savcının bu ihmalinin, Aksoyun hiçbir hukuki ve tıbbi yardım almadan gözaltında en az on dört gün tutulduktan sonra meydana geldiği hatırlanmalıdır. Aksoy bu süre içinde hastanede tedavi edilmeyi gerektiren ağır yaralara katlanmıştır (bk. yukarıda parag. 23). Tek başına bu koşullar bile, Aksoyun zayıflık, korunmasızlık ve devlet görevlilerine karşı endişe duymasına sebep olmuş olmalıdır. Aldığı yaraların farkında olmasına rağmen savcının hiçbir girişimde bulunmadığını gören başvurucunun, ulusal hukuk yollarından ilgi görmeyi ve tatmin sağlamayı beklememesi gerektiği yolunda bir kanaate varmasını anlayışla karşılamak gerekir.
57. Bu nedenle Mahkeme, başvurucuyu iç hukuk yollarını tüketme kuralından muaf tutmayı gerektiren özel koşulların bulunduğu sonucuna varmaktadır. Mahkeme bu sonuca ulaştıktan sonra, Sözleşmeye aykırı olarak hukuk yollarını kullandırmama biçiminde idari bir pratik olduğuna dair başvurucunun iddiasını incelemeyi gerekli görmemektedir.
III. İşin Esası
A. Sözleşmenin 3. maddesini ihlal iddiası
58. Başvurucu, Sözleşme'nin 3. maddesine aykırı olarak işkenceye maruz bırakıldığını iddia etmiştir. Madde şöyle demektedir:
Hiç kimse, işkenceye, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.
Hükümet kötü muamele iddialarının temelsiz olduğunu ileri sürmüştür. Ancak Komisyon başvurucunun işkence gördüğünü tespit etmiştir.
59. Hükümet, Komisyonun delilleri değerlendiriş biçimiyle ilgili çeşitli itirazlarda bulunmuştur. Hükümet, Aksoyun iddia ettiği gibi kötü muamele görmüş olup olmadığı konusunda ciddi kuşkuların bulunduğunu ileri sürmüştür.
Hükümet örneğin, başvurucunun işkence görmüş ise neden savcıya şikayette bulunmadığını sormuş (bk. yukarıda parag. 18), kendisi gerçekten işkenceye tutulmuş ise neden bir ikrarda bulunmadığını anlamanın zor olduğunu belirtmiştir. Hükümet, başvurucunun gözaltında salıverilmesinden sonra hastaneye gitmek için beş gün beklemiş olmasını da (bk. yukarıda parag. 19) kuşkuyla karşılamış ve bu dönem içinde ters bir şey olmadığının varsayılamayacağını belirtmiştir. Hükümet son olarak, başvurucunun hastaneden ayrılırken sağlık belgelerini beraberinde götürmüş olduğu ve kendisine elektrik verildiğine ilişkin bir yanık veya iz şeklinde belirti bulunmaması gibi, tıbbi delillerle ilgili bazı noktaları ileri sürmüştür.
60. Başvurucu, kendisine çeşitli şekillerde kötü muamele yapıldığından şikayet etmiştir. Başvurucu sorgulanması sırasında gözlerinin bağlandığını, bunun da zihninin bulunmasına yol açtığını; kolları arkadan bağlı olarak asıldığını (Filistin askısı); kendisine elektrik verildiğini, üzerine su sıkılarak elektriğin şiddetinin artırıldığını; dövülüp tokatlandığını ve kendisine küfredildiğini iddia etmiştir. Başvurucu, hastaneye yattığı sırada iki kolundaki sinirlerinin tahrip olduğunu gösteren Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinden verilen raporlara dayanmıştır (bk. yukarıda parag. 19). Bu yaralama Filistin askısına uygundur.
Başvurucu, gördüğü muamelenin işkenceye varacak kadar ağır olduğunu; kendisini teşhis eden kişiyi tanıdığını kabul ettirmek amacıyla kendisine işkence yapıldığını ileri sürmüştür.
Başvurucu buna ek olarak, gözaltında tutulduğu koşulların (bk. yukarıda parag. 13) ve gözaltındayken sürekli işkence görme korkusu içinde kalmasının insanlıkdışı muamele oluşturduğunu iddia etmiştir.
61. Komisyonun yaptığı tespitleri (bk. yukarıda parag. 39-40) kabul etmeye karar veren Mahkemeye göre, sağlıklı olarak gözaltına alınan bir kimsenin salıverildiği zaman yaralanmış olduğu tespit edilecek olursa, Sözleşmenin 3. maddesi bakımından ortaya çıkan sorunlar bakımından bu yaralanmaların nedenine ilişkin aklın kabul edebileceği bir açıklama getirmek devlete düşen bir iştir (bk. 27.08.1992 tarihli Tomasi - Fransa kararı, parag. 108-111 ve 04.12.1995 tarihli Ribitsch - Avusturya kararı, parag. 34).
62. Mahkemenin birçok vesileyle belirttiği gibi Sözleşmenin 3. maddesi, demokratik toplumun temel değerlerinden birini içermektedir. Sözleşme, terörizm ve örgütlü suçlarla mücadele gibi en zor şartlarda bile işkenceyi, insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele ve cezayı mutlak bir biçimde yasaklamaktadır. Sözleşmenin ve 1 ve 4 sayılı Protokollerin maddi haklarla ilgili birçok hükmünden farklı olarak 3. madde, hiçbir istisnaya ve 15. maddeye göre ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü durumda bile yükümlülük azaltmaya yer vermemektedir (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 163 ve 15.11.1996 tarihli Chahal - Birleşik Krallık kararı, parag. 79).
63. Mahkemenin belirli biçimdeki kötü muamelenin işkence olup olmadığına karar verebilmesi için, Sözleşmenin 3. maddesindeki işkence kavramı ile insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele kavramları arasında yapılan ayrıma dikkat etmesi gerekir. Mahkemenin daha önce de işaret ettiği gibi, bu ayrıma, sadece çok ağır ve zalimane acılara sebep olan, kasti insanlıkdışı muamelelere işkence damgasını vurmak üzere Sözleşmede yer verildiği görülmektedir (bk. yukarıda belirtilen İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 167).
64. Mahkeme, başvurucunun Filistin askısına tabi tutulduğunun, başka bir deyişle, çırılçıplak soyularak elleri arkadan bağlı bir biçimde kollarından asıldığının Komisyon tarafından tespit edildiğini hatırlatır (bk. yukarıda parag. 23).
Mahkemeye göre bu muamele ancak kasten yapılabilir; bunu yapmak için tabi ki belirli bir hazırlık sürecine ve güç kullanmaya ihtiyaç vardır. Bunun başvurucudan bir ikrar veya bilgi elde etmek için yapıldığı anlaşılmaktadır. Yapıldığı zaman ağır acı vermiş olmasının yanı sıra, tıbbi belgeler bunun her iki kolda bir süre devam eden felce yol açtığını göstermektedir (bk. yukarıda parag. 23). Mahkeme bu muamelenin, ancak işkence olarak nitelenebilecek ağır ve zalimce bir muamele olduğunu kabul etmektedir.
Mahkeme varılan bu sonucun ağırlığı nedeniyle, başvurucunun diğer kötü muamele şikayetlerini incelemeyi gerekli görmemiştir.
Sonuç olarak, Sözleşmenin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
B. Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlali iddiası
65. Komisyonun görüşüne katılan başvurucu, gözaltında tutulmasının Sözleşmenin 5(3). fıkrasını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Sözleşmenin 5. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir:
1. Herkes kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği hakkına sahiptir. Aşağıdaki haller dışında ve hukukun öngördüğü bir usule uyulmadıkça, hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
...
(c) suç işlendiğinden makul bir kuşku duyulması üzerine ... kanunen yetkili makamlar önüne çıkarmak amacıyla kinin gözaltına alınması veya tutulması;
...
3. Bu maddenin birinci fıkrasının c) bendine göre gözaltına alınan veya tutulan bir kimse, derhal bir yargıç... karşısına çıkarılır;...
66. Mahkeme, Brogan ve Diğerleri - Birleşik Krallık kararında (bk. 29.11.1998 tarihli Brogan ve Diğerleri - Birleşik Krallık (Esas hk) kararı, parag. 62), yargısal denetime tabi olmaksızın dört gün altı saat gözaltında tutma süresinin, Sözleşmenin 5(3). fıkrasının izin verdiği dar sınırları aştığına karar verdiğini hatırlatır. Buradan çıkan açık sonuca göre, Aksoyun bir yargıç veya yargılama yetkisine sahip bir görevlinin önüne çıkarılmadan gözaltında tutulduğu on dört gün veya daha fazla süre, derhal şartını karşılamamaktadır.
67. Ancak bu düşünceler karşısında Hükümet, Türkiyenin Sözleşmenin 15. maddesine göre yükümlülük azaltma bildiriminde bulunduğundan, Sözleşmenin 5(3). fıkrasına aykırılık bulunmadığını ileri sürmüştür. Sözleşmenin 15. maddesi şöyledir:
1. Bir Sözleşmeci Taraf Devlet, savaş zamanında veya ulusun yaşamını tehdit eden başka bir olağanüstü durumda, uluslararası hukuktan doğan diğer yükümlülüklerine aykırı olmamak koşuluyla, durumun zorunluluklarının kesin olarak gerektirdiği ölçüde, bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklerini azaltan önlemler alabilir.
2. Savaşta hukuka uygun eylemler nedeniyle meydana gelen ölümler hariç ikinci maddede, üçüncü maddede, dördüncü maddenin birinci fıkrasında ve yedinci maddesindeki yükümlülüklerde azaltma yapılamaz.
3. Yükümlülüklerini azaltma yetkisi kullanan bir Sözleşmeci Devlet, aldığı önlemler ve bunların gerekçeleri hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreterini ayrıntılı olarak bilgilendirir. Sözleşmeci Taraf ayrıca, bu önlemlerin kullanılmasının ne zaman sona ereceğini ve Sözleşme hükümlerinin ne zaman yeniden tamamıyla uygulanacağı konusunda Genel Sekreteri bilgilendirir.
Hükümet, Türkiyenin 5 Mayıs 1992 tarihinde Sözleşmenin 15. maddesindeki yükümlülüklerini azalttığını (bk. yukarıda parag. 33) hatırlatmıştır.
1. Mahkemenin değerlendirmesi
68. Mahkeme, ulusun yaşamının bir olağanüstü durumla tehdit edilip edilmediğine, eğer tehdit ediliyorsa, bu olağanüstü durumla baş edebilmek için nereye kadar ileri gitmenin gerekli olduğuna karar vermenin, kendi ulusunun yaşamından sorumlu olan Sözleşmeci Devletlere düştüğünü hatırlatır. Ulusal makamlar, günün ihtiyaçları ile doğrudan ve sürekli ilişki içinde olmaları nedeniyle, böyle bir olağanüstü durumun öncelikleri ve bunu gidermek için yapılacak yükümlülük azaltmaların niteliği ve kapsamı üzerinde karar verirken, genellikle uluslararası yargıçlara göre daha iyi konumdadırlar. Bu nedenle, bu konuda ulusal makamlara geniş bir takdir alanı bırakılmalıdır.
Ne var ki, Sözleşmeci Devletler sınırsız bir takdir yetkisi kullanamazlar. Mahkeme, devletlerin krizin zorunluluklarının kesinlikle gerektirdiği ölçünün ötesine geçip geçmediklerine karar vermekle yetkilidir. Ulusal takdir alanı, bu tür bir Avrupa denetimi tarafından denetlenir. Mahkeme bu denetim yetkisini kullanırken, yükümlülük azaltma ile etkilenen hakların niteliği, olağanüstü duruma yol açan sebepler ve olağanüstü durumun süresi gibi, konuyla ilgili faktörlere gereken ağırlığı vermek zorundadır (bk. 26.05.1993 tarihli Brannigan ve McBride - Birleşik Krallık kararı, parag. 43).
2. Ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü bir durumun varlığı
69. Hükümet, Türkiyenin Güneydoğusunda ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü bir durumun varolduğunu belirtmiş, Komisyon da bu görüşe katılmıştır. Başvurucu bu konuya itirazda bulunmamış, bu konuda karar vermenin esas olarak Sözleşme organlarına düştüğünü belirtmiştir.
70. Mahkeme, önündeki bütün verilerin ışığında, PKK terör faaliyetlerinin boyutları ve sonuçları itibariyle Türkiyenin Güneydoğusunda, hiç kuşkusuz, ulusun yaşamını tehdit eden bir olağanüstü durum yarattığını kabul etmiştir (bk. 01.07.1961 tarihli Lawless - İrlanda kararı, parag. 28, yukarıda geçen İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 205 ve yukarıda geçen Brannigan ve McBride kararı, parag. 47).
3. Alınan tedbirlerin durumun zorunluluklarının kesin olarak gerektirdiği tedbirler olup olmadığı
(a) Denetimsiz gözaltında tutma uzunluğu
71. Hükümet, başvurucunun PKK teröristlerine yardım ve yataklık ettiği, PKKnın Kızıltepe bölümünün bir üyesi olduğu ve PKK bildirileri dağıttığı kuşkusuyla, 26 Kasım 1992 tarihinde diğer on üç kişi ile birlikte gözaltına alındığını belirtmiştir (bk. yukarıda parag. 12). Başvurucu, olağanüstü hal bölgesinde toplu suçlarda bir kimsenin otuz güne kadar gözaltında tutulmasına imkan veren Türk hukukuna (bk. yukarıda parag. 29) göre gözaltında tutulmuştur.
72. Hükümet, başvurucunun gözaltına alındığı ve tutulduğu bölgenin Türkiyenin yükümlülük azalttığı bölge kapsamına girdiğini belirtmiştir (bk. yukarıda parag. 31-33). Türkiyede ve özellikle Güneydoğu bölgesinde PKK terörünün yoğunluğu karşısında bu yükümlülük azaltma gerekli ve haklıdır. Mahkemenin daha önce kabul ettiği gibi terör suçlarının soruşturulması, yetkilileri özel bazı problemlerle karşı karşıya bırakmaktadır; çünkü terör örgütü mensupları sorguya dayanıklı kalmada uzmanlaşmış olup, gizli bir destek ağına ve maddi kaynaklara sahiptirler. Komşu ülkelerin stratejik ve teknik desteğine sahip bir terör örgütü ile geniş bir alanda mücadele ederken, delilleri toplamak ve doğrulamak için geniş bir zamana ve büyük bir çabaya ihtiyaç vardır. Bu güçlükler, zanlılar gözaltındayken yargısal denetim sağlamayı imkansız kılmaktadır.
73. Başvurucu, 24 Kasım 1992de gözaltına alındığını ve 10 Kasım 1992de salıverildiğini belirtmiştir. Başvurucu, gözaltına alma işlemine sonraki bir tarihin atılmasının, olağanüstü hal bölgesinde yaygın bir uygulama olduğunu iddia etmiştir.
74. Başvurucu, Türkiyenin yükümlülük azaltmasının geçerliliğine karşı ayrıntılı argümanlar getirmemekle birlikte, Türkiyenin Güneydoğu bölgesindeki durumun, yargısal denetime tabi tutmaksızın şüphelilerin on dört veya daha fazla süreyle tutulmalarını gerektirip gerektirmediğini sormuştur. Başvurucu, Türkiyenin Güneydoğu bölgesinde yargıçların gözaltında tutmanın hukukiliğini daha önce incelemelerine izin verilecek olsa, kendilerinin tehlikeye sokulmuş olmayacağını belirtmiştir.
75. Komisyon, başvurucunun iddia ettiği gibi 24 Kasım 1992de mi, yoksa Hükümetin iddia ettiği gibi 26 Kasım 1992de mi gözaltına alındığını kesin olarak belirleyememiştir. Bu nedenle Komisyon, başvurucunun bir yargıç veya yargılama yetkisi kullanan bir görevli önüne çıkarılmadan gözaltında en az on dört gün tutulduğunu kabul ederek, yargılamaya devam etmiştir.
76. Mahkeme, Sözleşmenin 5. maddesinin Sözleşme sistemindeki önemini şu şekilde vurgular: Sözleşmenin 5. maddesi, temel bir insan hakkını, yani bireyi, sahip olduğu kişi özgürlüğünü devletin keyfi müdahalelerine karşı korumaktadır. Bireyin özgürlük hakkına idarenin yaptığı müdahalelerin yargısal denetimi, keyfilik riskini asgariye indirmeyi amaçlayan Sözleşmenin 5(3). fıkrasındaki güvencelerin temel bir unsurudur (bk. yukarıda geçen Brogan ve Diğerleri kararı, parag. 58). Dahası, hemen yapılacak bir yargısal denetim, Sözleşmenin mutlak ve yükümlülük azaltılamaz bir biçimde yasakladığı yukarda belirtilen (bk. yukarıda parag. 62) kötü muamelelerin önlenmesine ve ortaya çıkarılmasına yol açar.
77. Mahkeme, Brannigan ve McBride kararında (bk. yukarıda 68. paragrafta gönderme yapılan karar), Birleşik Krallık Hükümetinin Sözleşmenin 5. maddesindeki yükümlülüklerinde azaltma yaparak, terör suçlarından zanlı kişileri yargısal denetime tabi olmaksızın yedi güne kadar gözaltında tutmasında takdir alanının aşılmadığına karar vermiştir.
Mevcut davada ise başvurucu, bir yargıç veya diğer bir görevlinin önüne çıkarılmaksızın, en az on dört gün gözaltında tutulmuştur. Hükümet bu tedbiri, dışarıdan destek alan bir terör örgütüyle geniş bir coğrafi alanda mücadele etmek zorunda olan polisin yaptığı soruşturmadaki özel ihtiyaçlarını ileri sürerek haklı göstermeye çalışmıştır (bk. yukarıda parag. 72).
78. Mahkeme, daha önce birçok davada belirttiği gibi (bk. örneğin yukarıda belirtilen Brogan ve Diğerleri kararı), terör suçlarının soruşturulmasının yetkililer için özel problemler doğurduğu görüşünde olmasına rağmen, yargısal denetime tabi olmaksızın bir kimsenin on dört gün tutulmasını kabul edemez. Bu süre çok uzun bir süre olup, başvurucuyu sadece kişi özgürlüğünün keyfi müdahalesine (bk. yukarıda parag. 64) karşı değil, işkenceye karşı da korunmasız bırakmaktadır. Ayrıca Hükümet, Türkiyenin Güneydoğu bölgesindeki terör ile mücadelenin neden yargısal denetimi imkansız kıldığına dair ayrıntılı bir gerekçe vermemiştir.
(b) Koruyucular
79. Hükümet, hem ulusal hukuk sisteminin ve hem de yükümlülük azaltmanın, insan haklarının korunması için yeterli koruyucular sağladığını vurgulamıştır. Bu suretle yükümlülük azaltma, kesinlikle terörle mücadelenin asgari gerekleriyle sınırlı tutulmuş, gözaltında tutma süresi yasada öngörülmüş ve polisin bir zanlıyı daha uzun bir süre tutmak istemesi halinde bu ek süre savcının onayına tabi kılınmıştır. İşkence, Ceza Kanunun 243. maddesinde yasaklanmış (bk. yukarıda parag. 24), Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 135(a) bendi, işkence veya herhangi bir biçimde kötü muamele yapılması sonucu elde edilen ifadelerin delil değeri bulunmadığını hükme bağlamıştır.
80. Başvurucu, uzun süreli denetimsiz gözaltında tutmanın, tutulanların korunması için öngörülen koruyucuların yokluğuyla birleştiğinde, işkenceyi kolaylaştırdığına işaret etmiştir. Bu suretle başvurucuya gözaltında tutulmasının ikinci ve üçüncü günü özel olarak yoğun bir işkence yapılmış, daha sonra yaralarının iyileşmesi için bekletilmiştir. Bu zaman zarfında bir avukata veya bir doktora ulaşması engellenmiştir. Dahası, sorgulama sırasında kendisine kötü muamele yapan kişileri tanımaması için gözleri bağlı tutulmuştur. Uluslararası Af Örgütü'nün (bk. "Turkey: a Policy of Denial" ("Türkiye: Bir İnkar Politikası")) ve İşkencenin Önlenmesi için Avrupa Komitesinin ve İşkenceye karşı Birleşmiş Milletler Komitesinin (bk. yukarıda parag. 46) raporları, Türk Ceza Kanunundaki yetersiz koruyucuların bile, olağanüstü hal bölgesinde sürekli olarak ihmal edildiğini göstermiştir.
81. Komisyon, Türk hukuk sisteminin gözaltında tutulanlara yeterli koruyucu sağlamadığını, örneğin hızlı bir habeas corpus usulü bulunmadığını ve kullandırılması hukuken zorunlu bir avukata, doktora, arkadaşa veya akrabaya ulaşma hakkı bulunmadığını kabul etmiştir. Bu koşullarda, Türkiyenin Güneydoğu bölgesinde ciddi bir terör tehlikesi bulunmasına rağmen, başvurucunun bir yargıç veya yargılama yetkisine sahip bir görevlinin önüne çıkarılmadan en az on dört gün süreyle gözaltında tutulmasına imkan veren tedbir, devletin takdir alanını aşmış olup, durumun zorunluluklarının kesin olarak gerektirdiği ölçüde bir tedbir olduğu söylenemez.
82. Mahkeme, yukarıda adı geçen Brannigan ve McBride kararında (bk. yukarıda belirtilen Brannigan ve McBride kararı, parag. 68), keyfi davranışlara ve incomminicado (tecrit halinde) gözaltında tutmaya karşı önemli koruma tedbirlerini kapsayan koruyucuların, Kuzey İrlandada işler halde bulunduğuna kanaat getirmiştir. Örneğin, ilk gözaltına alma ve tutma kararının hukukilik denetimi yaptırılabilir; gözaltına alındıktan kırk sekiz saat sonra mutlak ve kullandırılması hukuken zorunlu bir avukatla görüşme hakkı vardır; gözaltında tutulanlar, bir arkadaşa veya yakınına tutulması hakkında bilgi verme ve bir doktora ulaşma hakkına sahiptir (bk. yukarıda belirtilen Brannigan ve McBride kararı, parag. 62-63).
83. Buna karşılık Mahkeme mevcut davada, uzun bir süre gözaltında tutulan başvurucuya yeterli koruyucu verilmediğini kabul etmektedir. Özellikle bir avukata, doktora, akrabaya veya arkadaşa ulaşma hakkı verilmemesi ve gözaltında tutulmasının hukukilik denetimini yapabilecek bir mahkeme önüne çıkarılmak için gerçekçi bir imkanın bulunmaması, başvurucuyu tamamen kendisini tutanların insafına bırakmak anlamına gelmiştir.
84. Mahkeme, Türkiyenin Güneydoğu bölgesindeki terör probleminin hiç tartışmasız ciddiliğini ve devletin buna karşı etkili önlemler alırken karşılaştığı güçlükleri dikkate almıştır. Ancak Mahkeme, terör suçlarına karıştığı kuşkusuyla başvurucunun, bir yargıca veya yargılama yetkisine sahip görevliye ulaşamadan tecrit halinde on dört gün veya daha uzun bir süreyle tutulmasının, durumun zorunluluklarının gerektirdiğine ikna olmamıştır.
4. Türkiyenin yükümlülük azaltmasının Sözleşmenin 15(3). fıkrasındaki şekil şartına uyup uymadığı
85. Mahkemenin karşısına çıkan hiç kimse, Türkiyenin yaptığı yükümlülük azaltma bildiriminin, Sözleşmenin 15(3). fıkrasındaki şekil şartlarına, yani Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin Sözleşmeye karşı yükümlülük azaltmak için alınan tedbirle ve bunların gerekçelerinin bildirilmesi şartlarına uygunluğu hakkında bir itirazda bulunmamıştır.
86. Mahkeme bu konuyu resen incelemeye yetkili olup (bk. yukarıda adı geçen Lawless kararı, parag. 22 ve yine İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag. 223), özellikle Türkiyenin Sözleşmenin 15(3). fıkrasındaki şartları yerine getirmek üzere verdiği yükümlülük azaltma bildiriminin, başvurucunun yargısal denetime tabi tutulmaksızın en az on dört gün gözaltında tutulmasına imkan veren tedbirleri kapsayıp kapsamadığını inceleyebilir. Ne var ki Mahkeme, söz konusu tedbirin durumun zorunluluklarının gerektirdiği bir tedbir olmadığını tespit ettiğinden (bk. yukarıda parag. 84), bu konu üzerinde karar vermenin gerekli olmadığı sonucuna varmaktadır.
5. Sonuç
87. Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlal edildiğini tespit etmiştir.
C. Hukuk yolu bulunmadığı iddiası
88. Başvurucu, Sözleşmenin 6(1). fıkrasına aykırı olarak, kendisine mahkemeye başvurma hakkı verilmediğinden şikayet etmiştir. Bu fıkra şöyledir:
Herkes, kişisel hak ve yükümlükleri(nin) ... karara bağlanmasında, , hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından, makul bir sürede, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir.
Başvurucu ayrıca, Sözleşmenin 13. maddesine aykırı olarak, kendisine etkili iç hukuk yollarına başvurma hakkı tanınmadığından şikayet etmiştir. Bu madde şöyledir:
Bu Sözleşmede beyan edilen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, hakları ihlal edenler resmi sıfatlarıyla hareket eden kişilerden başka kimseler de olsa, ulusal bir makam önünde etkili iç hukuk yollarına başvurma hakkına sahiptir.
89. Hükümet, hiçbir şekilde dava açma girişiminde bulunmayan başvurucunun, mahkemeye başvurma hakkının ihlal edilmiş olduğundan şikayet edemeyeceğini ileri sürmüştür. Hükümet daha sonra ilk itirazlar sırasında (bk. yukarıda parag. 48) belirttiği gibi, kullanılabilecek birkaç iç hukuk yolu bulunduğunu söylemiştir.
90. Başvurucuya göre, savcının soruşturma açmama kararı (bk. yukarıda parag. 48), tazminat almak için kişisel haklarını kullanmasını imkansız hale getirmiştir. Başvurucu, bir ceza kovuşturması tarafından esasa ilişkin olaylar ortaya konmadıkça ve faillerin kimlikleri tespit edilmedikçe, Türk hukukunda bir hukuk davası açmanın düşünülemeyeceğini belirtmiştir. Bu yapılmadan açılacak bir hukuk davasının başarı şansı yoktur. Başvurucu ayrıca, işkence için tazminatın, giderim sağlamanın sadece bir yönünü oluşturduğunu söylemiştir. Bir devletin sadece tazminat ödeyerek yükümlülüklerini yerine getirdiğini ileri sürmesi kabul edilemez; çünkü böyle bir şey, aslında devletlere tazminat karşılığında işkence yapma hakkı tanımak olur. Başvurucu, Sözleşme'deki haklarını karşılaması için gerekli olan hukuki yolların teorik olarak bile bulunmadığı, bulunsa bile bunların tatbikatta etkili bir biçimde işlemediğini (bk. yukarıda parag. 46-47) iddia etmiştir.
91. Komisyon, Sözleşmenin 26. maddesi bakımından başvurucunun lehine kabul ettiği aynı sebeplerle (bk. yukarıda parag. 50), Sözleşmenin 6(1). fıkrasına da bir aykırılık bulunduğu sonucuna varmıştır. Komisyon, yaptığı bu tespitlerden sonra, şikayeti Sözleşmenin 13. maddesine göre incelemeyi gerekli görmemiştir.
1. Sözleşmenin 6(1). Fıkrası
92. Mahkeme, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının mahkeme hakkını içerdiğini, bu hakkın bir yönünü, kişisel meselelerde bir mahkemeye dava açma hakkı demek olan mahkemeye başvurma hakkının oluşturduğunu (bk. örneğin, 09.12.1994 tarihli Kutsal Manastırlar - Yunanistan kararı, parag. 80) hatırlatır. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının, devlet görevlileri tarafından yapıldığı iddia edilen kötü muameleler bakımından tazminat talebine de uygulanabileceğinden kuşku yoktur (bk. örneğin, yukarıda geçen Tomasi - Fransa kararı, parag. 121-122).
93. Mahkeme, başvurucunun tabi tutulduğu kötü muamele nedeniyle, tazminat almak için bir hukuk davasını teorik olarak açabileceğini reddetmediğini kaydeder. Başvurucu, savcının cezai bir soruşturma yapmamış olması nedeniyle, açılacak bir hukuk davasının pratikte hiçbir başarı şansı olmayacağını iddia etmiştir (bk. yukarıda parag. 90). Ancak Mahkeme bu davadaki özel koşullar nedeniyle (bk. yukarıda parag. 57), başvurucu Aksoyun hukuk mahkemelerine başvurmak için hiçbir girişimde bulunmadığını hatırlatır. Bu tespitlere bakıldığında, Aksoy bu iddialarını Türk hukuk mahkemeleri önüne getirmiş olsaydı, ulusal mahkemelerin bu iddiaları inceleyip incelemeyeceğine Mahkemenin karar vermesi mümkün değildir.
Mahkeme, savcının cezai bir soruşturma açmamasının (bk. yukarıda parag. 90), her halükarda başvurucunun şikayetinin kritik noktasını oluşturduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, işkenceye karşılık tazminat elde etme ihtimalinin, bir giderim için gerekli olan tedbirlerin sadece bir kısmını oluşturduğu şeklindeki başvurucunun iddiasını kaydetmiştir (bk. ayrıca yukarıda parag. 90).
94. Bu tespitlerden sonra Mahkemeye göre Sözleşmenin ihlali bakımından bu şikayeti, devletlere daha genel bir yükümlülük getiren Sözleşmenin 13. maddesi altında ele almak daha uygundur.
2. Sözleşmenin 13. maddesi
95. Mahkemeye göre Sözleşmenin 13. maddesi, Sözleşmedeki hak ve özgürlükler iç hukuk düzeninde hangi biçimde sağlanmış olursa olsun, bu hak ve özgürlüklerin özünün uygulanmasını sağlamak için, ulusal düzeyde bir hukuk yolunun kullanılabilirliğini güvence altına almaktadır. Her ne kadar bu madde, Sözleşmeci Devletlere bu maddedeki yükümlülüklerine uygun davranış tarzı için belirli bir takdir yetkisi tanıyorsa da, yetkili ulusal makamların Sözleşmedeki haklar bakımından yapılan bir şikayetin esasını ele almalarını ve uygun bir çözüm getirmelerini sağlayacak bir hukuki yol için, iç hukukta bir düzenlemenin bulunmasını gerektirmektedir (bk. yukarıda geçen Chahal - Birleşik Krallık kararı, parag. 145). Sözleşmenin 13. maddesindeki yükümlülük, başvurucunun Sözleşme bakımından yaptığı şikayetin niteliğine göre değişebilir (bk. yukarıda geçen Chahal kararı, parag. 150-151). Bununla beraber, Sözleşmenin 13. maddesinin bulunmasını gerektirdiği hukuki yol, hukuken olduğu kadar uygulamada da etkili olan bir hukuki yoldur; hukuki yolun etkili olması için, bu hukuki yolun kullanımının özellikle devlet görevlilerinin eylemleri veya ihmalleriyle haksız yere engellenmemesi gerekir.
96. Mahkeme, yukarıda başvurucuyu iç hukuk yollarını tüketmekten muaf tutmayı gerektiren özel şartların bulunduğu konusunda vardığı sonucun (bk. yukarıda parag. 57), hukuki yolların Türkiyenin Güneydoğu bölgesinde etkisiz olduğu anlamına çekilmemesi gerektiğini belirtir (bk. yukarıda geçen Akdıvar ve Diğerleri kararı, parag. 77).
97. İkinci olarak Komisyon gibi Mahkeme de, gözaltında işkence gördüğünü iddia eden bir mağdurun, kendisine destek verecek ve gerekli delilleri toplayacak olan doktora, avukata, ailesine veya arkadaşına ulaşmaktan yoksun bırakılarak, dış dünyadan yalıtılmış olması halinde, bu iddiasını kanıtlamasının çok çok zor olduğu konusunda yargısal bir not düşmüştür. Ayrıca, bu şekilde kötü muameleye uğrayan bir kimsenin şikayet etme gücü ve isteği zayıflar.
98. Sözleşmenin 3. maddesinde güvence altına alınan hakkın özelliği, 13. madde üzerinde sonuçlar doğurmaktadır. İşkence yasağının büyük önemi (bk. yukarıda parag. 62) ve özellikle işkence mağdurlarının korunmasız durumu düşünüldüğünde, iç hukukta kullanılabilir diğer haklar saklı kalmak kaydıyla, Sözleşmenin 13. maddesini devletlere işkence olayları hakkında tam ve etkili bir soruşturma yapma yükümlülüğü yükler.
Buna göre, bir kimsenin devlet görevlileri tarafından kendisine işkence yapıldığına dair savunulabilir bir iddiası varsa, Sözleşmenin 13. madde bakımından etkili hukuk yolu kavramı, uygun bir tazminatın ödenmesinin yanı sıra, işkenceden sorumlu olanların belirlenmesini ve cezalandırılmalarını sağlayabilen ve şikayetçinin etkili bir biçimde katılmasını içeren bir usulle, tam ve etkili bir soruşturma yapılmasını gerektirir. Bir işkence fiilinin işlendiğine inanmak için makul nedenler bulunduğu taktirde, derhal ve tarafsız bir soruşturma yapma yükümlülüğü yükleyen İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Onur Kırıcı Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 12. maddesindeki gibi bir hükmün, bu Sözleşmede bulunmadığı açıktır. Ancak Mahkemenin görüşüne göre böyle bir gereklilik, Sözleşmenin 13. maddesindeki etkili hukuk yolu kavramının içinde zımnen yer alır (bk. yukarıda belirtilen Soering kararı, parag. 88).
99. Gerçekten de Türk hukukuna göre savcılar soruşturma yapmakla görevlidir. Ne var ki, Aksoy savcıya açık bir şikayette bulunmuş olsa da olmasa da, savcı başvurucunun işkenceye tabi tutulduğuna dair gözle görülebilir delilleri görmezlikten gelmiş (bk. yukarıda parag. 56) ve herhangi bir soruşturma yapmamıştır. Başvurucunun yaralandığından savcının bilgi sahibi olmasına rağmen, başka herhangi bir işlem yapıldığı konusunda Mahkemeye bir delil sunulmamıştır.
Mahkemeye göre ayrıca, cezai bir fiili soruşturmakla yükümlü olan bir devlet görevlisinin Aksoy olayındaki şartlarda bu tür bir davranışı, varolabilecek diğer hukuk yollarının etkililiğini de zayıflatmak anlamına gelir.
100. Bir soruşturmanın yapılmamış olması durumunu göz önünde tutan Mahkeme, başvurucunun işkence gördüğü iddiaları karşısında etkili bir hukuk yoluna sahip olmadığını tespit etmektedir.
Sonuç olarak, Sözleşmenin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
D. Sözleşmenin 25(1). fıkrasının ihlal edildiği iddiası
101. Başvurucu bireysel başvuru hakkına, Sözleşmenin 25(1). fıkrasına aykırı bir müdahale yapıldığını iddia etmiştir. Bu madde şöyledir:
Komisyon, bu Sözleşmede beyan edilen haklarına bir Sözleşmeci Tarafça yapılan bir ihlalin mağduru olduğunu iddia eden bireylerin, hükümet dışı örgütlerin veya birey topluluklarının Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine gönderdikleri dilekçeleri, şikayet edilen Sözleşmeci Tarafın Komisyonun bu tür dilekçeleri kabul etme yetkisini tanıması koşuluyla, kabul edebilir. Tanıma bildiriminde bulunan Sözleşmeci Taraflar, bu hakkın fiilen kullanılmasını herhangi bir biçimde engellememeyi üstlenirler.
102. Aksoyun 16 Nisan 1994 tarihinde öldürüldüğü hatırlanmalıdır; başvurucunun temsilcisine göre bu olay, başvurucunun Komisyon'a yaptığı başvuruda ısrar etmesinin doğrudan bir sonucudur. Komisyona yaptığı başvuruyu geri alması için ölümle tehdit edildiği, son tehdidin 14 Nisan 1994 tarihinde telefonla yapıldığı iddia edilmiştir (bk. yukarıda parag. 22).
103. Ancak Hükümet, bireysel başvuru hakkına müdahale yapıldığı iddiasını reddetmiştir. Hükümet, Aksoyun PKK fraksiyonları arasındaki bir iç hesaplaşma sonucu öldürüldüğünü belirtmiş ve bu cinayetle ilgili olarak bir zanlı hakkında dava açıldığını Mahkemeye söylemiştir (bk. yukarıda parag. 22).
103. Komisyon, Aksoyun ölümüne ve bu ölümün Strasbourga yaptığı başvuru ile bağlantılı olduğu iddiasına yakın ilgi göstermiştir. Ne var ki Komisyon, bu iddianın doğruluğu veya cinayetten kimin sorumlu olduğu konusunda bir sonuca ulaşmak için hiçbir delil bulamamıştır.
105. Mahkeme, başvurucuların veya potansiyel başvurucuların şikayetlerini geri almaları veya değiştirmeleri için yetkililerden gelebilecek herhangi bir baskıya maruz kalmaksızın Komisyon ile serbestçe iletişim kurabilmelerinin, Sözleşmenin 25. maddesiyle kurulan bireysel başvuru sisteminin etkili bir biçimde işlemesi için çok büyük bir öneme sahip olduğunu yeniden hatırlatır (bk. yukarıda belirtilen Akdıvar ve diğerleri kararı, parag. 105).
106. Böyle olduğu halde bu davada Komisyon, Aksoyun ölümünün yaptığı başvuru ile bağlantılı olduğunu veya Sözleşmenin 25(1). fıkrasındaki hakkına devlet görevlilerinin tehdit veya baskı biçiminde bir müdahalede bulunduklarını göstermek için bir delil bulamamıştır.
Bu nedenle Mahkeme, Sözleşmenin 25(1). fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varamaz.
E. Sözleşmenin idari pratik şeklinde ihlal edildiği iddiası
107. Başvurucu ayrıca, Sözleşmenin 3 maddesi ile 5(3), 6(1) ve 25(1). fıkralarının, Türkiyenin Güneydoğu bölgesinde, üst düzeyde resmi hoşgörü gösterilerek genel bir uygulama biçiminde ihlal edildiğine Mahkemenin karar vermesini istemiştir.
108. Başvurucu, yukarda zikredilen (bk. yukarıda parag. 46) uluslararası kuruluşların raporlarına atıf yaparak, Türkiyede poliste yaygın olarak işkence yapıldığını ve bunun uzun yıllardır böyle olduğunu iddia etmiştir. Devlet yetkilileri bu problemin farkında oldukları halde, tavsiye edilen koruyucuları uygulamaktan yana olmamışlardır.
Dahası, işkenceden ve diğer insan haklarının ihlalinden mağdur olanlar, Sözleşmenin 6(1). fıkrasına ve 13. maddesine aykırı olarak, yargısal nitelikteki hukuk yollarına ulaşma hakkından yoksun bırakılmış, şikayetlerini Strasbourg organları önüne getirmek istediklerinde, Sözleşmenin 25(1). fıkrasına aykırı olarak, baskıya, tehdide ve şiddete tabi tutulmuşlardır.
Nihayet iç hukuk, Sözleşmenin 5(3). fıkrasına aykırı biçimde zanlıların uzun bir süre tutulmasına imkan verdiğinden, bu maddenin idari pratik şeklinde ihlal edildiğini kanıtlamaktadır.
109. Mahkeme, Komisyon tarafından ortaya konan delillerin, Sözleşmenin yukarıda geçen maddelerinin idari pratik şeklinde ihlal edildiği sonucuna ulaşmak için yeterli olmadığı görüşündedir.
F. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
110. Sözleşmenin 50. maddesine göre:
Mahkeme, Sözleşmeci Tarafların resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın veya yapılan tasarrufun tamamen ya da kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğu sonucuna varırsa, ve bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku, bu karar veya tasarrufun sonuçlarını kısmen onarmaya imkan veriyorsa ve gerekli gördüğü zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir.
111. Başvurucu verdiği dilekçede, gözaltında tutulması ve gördüğü işkence nedeniyle, tıbbi giderler için 16,635,000 Türk Lirası ve kayıpları içinde 40 sterlin maddi tazminat talep etmiştir.
Buna ek olarak, manevi tazminat olarak 25,000 Sterlin, Mahkemenin Sözleşmenin idari uygulama sebebiyle ağır bir biçimde ihlal edildiğini tespit etmesi halinde ayrıca bir 25 bin Sterlin daha talep etmiştir.
Başvurucu ayrıca, ücretler ve masraflar için 20,710 Sterlin ödenmesini istemiştir.
112. Bu talepler konusunda Hükümet, ne Mahkemeye verdiği dilekçelerde ve ne de duruşmalarda hiçbir görüş belirtmemiştir.
1. Tazminat
113.Mahkeme, Sözleşmenin çok ciddi şekilde ihlal edilmesinden dolayı Zeki Aksoyun uğradığı zararlara ve çocuğunun ölümünden sonra başvuruyu sürdüren babasının (bk. yukarıda parag. 3) hiç tartışmasız duyduğu kaygı ve gerilimi göz önünde tutarak, maddi ve manevi zarar için istenen tazminatın tam olarak ödenmesine karar vermiştir. Bu miktar 4,283,450,000 (dört milyar iki yüz seksen üç milyon, dört yüz elli üç bin) Türk Lirasını bulmaktadır. (Bu tutar, kararın kabul edildiği tarihteki döviz kuru üzerindendir.)
2. Ücretler ve masraflar
114.Mahkeme, başvurucunun ücretler ve harcamalar için talep ettiği miktarın makul olduğunu, Avrupa Konseyinden alınan adli yardım miktarının talep edilen miktardan düşüldükten sonra ödenmesine karar vermiştir.
3. Gecikme Faizleri
115.Türk Lirası olarak ödenmesi öngörülen miktar bakımından, Mahkemenin edindiği bilgiye göre bu kararın kabul tarihinde Türkiyedeki yıllık yüzde 30 kanuni faiz üzerinden gecikme faizi ödenir.
Ücretler ve masraflar Sterlin üzerinden ödeneceğinden, Mahkeme, edindiği bilgiye göre bu kararın kabulü tarihinde İngiltere ve Gallerde yürürlükte olan yıllık yüzde 8 faiz uygulanmasının uygun olacağına karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Bire karşı sekiz oyla, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine,
2. Bire karşı sekiz oyla, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlaline,
3. Bire karşı sekiz oyla, Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlaline,
4. Bire karşı sekiz oyla, Sözleşmenin 6(1). fıkrası bakımından başvurucunun şikayeti hakkında karar vermenin gerekli olmadığına,
5. Bire karşı sekiz oyla, Sözleşmenin 13. maddesinin ihlaline,
6. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 25(1). fıkrası bakımından bir ihlalin bulunduğunun kanıtlanamadığına,
7. Bire karşı sekiz oyla,
(a) maddi ve manevi tazminat için davalı devletin üç ay içinde başvurucuya, 4,283,450 (dört milyar, iki yüz seksen üç milyon, dört yüz elli bin) Türk Lirası ödemesine,
(b) ücretler ve masraflar için davalı Devletin üç ay içinde başvurucuya, 20,710 (yirmi bir yedi yüz on) Sterlinden 12,515 (on iki bin beş yüz on beş) Fransız Frangının karar tarihindeki kur üzerinden Sterline çevrildikten sonra düşülmesinden sonra geriye kalan miktarın ödenmesine,
(c) yukarıda belirtilen üç ayın bitiminden sonra,
(i) Türk Lirası ödenecek miktar için yıllık yüzde 30,
(ii) Sterlin olarak ödenecek miktar için yıllık yüzde 8,
basit faiz uygulanmasına,
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy