(AİHS m. 7, 10, 50)
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
A. Davanın ardalanı
10. Başvurucu, zorunlu askerlik hizmeti yapan asteğmen rütbesinde bir yedek subaydır.
11. Başvurucu, askerlik hizmeti sırasında askerlere yapılan pek çok kötülüğü gördüğünü ve bunun sonucu olarak da üstleriyle ters düştüğünü iddia etmiştir. Kendisine karşı ceza davaları ve disiplin soruşturmaları açılmıştır. Ceza davası beraat ile sonuçlanmış, ancak kendisine disiplin cezası verilmiş ve bu nedenle askerlik süresi uzamıştır.
12. 30 Nisan 1989da başvurucuya 24 saat için izin verilmiştir. Başvurucu bu izin süresinin dolmasından sonra askeri birliği dönmemiştir. 6 Mayıs 1989da başvurucu firari sayılmış ve hakkında soruşturma başlatılmıştır.
13. Başvurucu 10 Mayıs 1989da bir taksi şoförü vasıtasıyla birlik komutanına bir mektup göndermiştir.
14. Mektup şöyledir:
KİŞİSEL BEYAN
Yedek subay olarak iki yıl boyunca askerlik yaptıktan sonra, askerlerin haklarını savunduğum için bana askerlik süresini uzatma cezası verilmesine itiraz ettiğimi bildirmeye kendimi mecbur hissetim. Bugünkü tecrübelerimle baktığımda, bu cezanın hem kişilik haklarını ve hem de anayasal hakları ve kişi özgürlüğünü koruma hakkını bastırmayı amaçlayan genel bir yaklaşımın parçası olduğunu düşünüyorum. Kişisel sonuçlarının ötesinde, genel olarak genç askerlere ceza verilmesini, hele bu cezanın genç insanların siyasi - sosyal - insan haklarına saygı mücadelesi ve askerlik cihazının insanı aşağılamasına karşı kişiliklerini savunma mücadelesi dolayısıyla verilmesini, kabul edilemez ve anayasaya aykırı buluyorum. Konu üzerinde 24 ay süreyle bilinçli ve mücadeleci bir tutum sürdürdükten sonra, toplum yararının bana yaptırdığı hareketlerimin şimdi her zamankinden daha fazla ve tümüyle farkında olarak, aynı zamanda bir görev olan sosyal adaleti ve barışı kurma hakkımı saklı tutuyor ve açıklıyorum:
Ordu, insana ve topluma karşı bir cihaz olup, niteliği gereği barışla çelişmektedir.
Askerliğin şiddet psikolojisi yaratmak suretiyle, şiddete karşı olan tüm ahlaki ve psikolojik direnci kırdığı için toplumda işlenen suçlardan ve saldırganlıktan sorumlu olduğuna artık kesinlikle eminim.
Ordu, bir yıldırı havası yaratmak ve radikal gençliğin ruh zenginliğini parçalayıp ufalamak suretiyle, bir suç ve terör cihazı olarak kalmaya devam ediyor; insanları, gayri liberal ve baskıcı bir Yönetmelik (No. 20 - 1) vasıtasıyla, siyasal kanaatlerin fişlenmesi ve diğerleri tarafından güdülen bir korku hiyerarşisi kurmak suretiyle, insan doğasını yıkan ve insanların dostluk ve sevgi ilişkilerini bağımlılık ilişkisine dönüştüren baskı cihazının basit bir parçası haline dönüştürmeyi amaçlıyor. Gerçek şu ki, ordudaki yaşam koşulları tahrip edici olmaları nedeniyle kabuledilemez; herhangi bir sağlam direnç ve herhangi bir diyalog girişimi bastırılmakta ve kaldırılması gereken tehlikeli bir kurum olan askeri mahkeme önüne savunmasız olarak çıkarılmaktadır. Bütün bunlar Milli Savunma Bakanının askerlerin kişiliklerine saygı gösterilmesiyle ilgili seçim konuşmalarına rağmen meydana gelmektedir; gerçekte ise Bakanlık da bu baskıcı sürece katılıp uygulanmasını teşvik etmektedir.vBu protesto aracılığıyla, yaşamları harap edildiği için derin adaletsizlik duygusu içinde bulunan ben ve tüm genç insanlar:
Sosyal adaleti, barışı ve kendi yaşamlarımızı ilgilendiren sorunlar üzerinde söz sahibi olma hakkını geliştirme süreçlerinde yer alanlara yapılan her türlü baskıyı durdurmak; Bakanlığın, askeri gücü anlamlı bir tarzda denetleyeceği ve otoriterlikten gerçekten sorumlu olanları sistematik olarak korumak yerine onları cezalandıracağı bir siyasal iradeye sahip olmasını sağlamak; devletin, bu tür ideallerin gerçekleştirilmesi üzerindeki tüm cezaları kaldırarak, genç insanlara hemen ve her yönüyle girişim ve toplumsal seçme imkanı vermesi için SAVAŞACAĞIZ. Bu protesto sosyalist söylemle yetinip yokedicilik politikası izlememelidir; bu otoriter kurumların tasfiye edilmesi çok yönlü bir problem olup, sosyal, politik ve kişisel düzeylerde uzun mücadeleler gerektirir; hepsi çürümüş organların kullandıkları metotlar olan ayrımcılığa, kayırmacılığa ve korumacılığa son verilmelidir.
Böylece, bu tecrübelerden geçmiş olarak, kendimi bu suç mekanizmasının hem işleyişi hem de yapısı içinde yer almaktan ve suç ortağı olmaktan alıkoyan kendi özgür vicdanımı oluşturdum; şu andan itibaren bu şartlar altında üniformamı giymeyi reddediyorum. Liberal düşüncelerle büyütülmüş bir kişi olarak, mizacıma ve inançlarıma aykırı şekilde şayet bu üniformayı giyecek olursam, vicdani bir bunalım içine gireceğimi hissediyorum. Biz genç nesiller, askerilik kurumunun bir aracı olmamız ve zayıflıkla ezilmemiz için yapılacak her türlü girişime karşı koyacağız. Benim bu davranışım, temel insan haklarından kaynaklandığı ve Yunan Anayasasının hükümlerine uygun olduğu içindir ki, kanunen firar veya itaatsizlik sayılamaz. Ben kendi vicdanıyla ve ondan çıkan özgür iradesiyle tutarlı olmaya çalışan bir vatandaş ve özgür bir insan olarak kaldığımı kabul ediyorum.
Ben ayrıca aşağılanmaya karşı bu tutumumun ve dile getirdiğim bu protestomun, vicdani redcilerle dayanışma ve onlara desteğin samimi bir ifadesi olduğunu düşünüyorum; çünkü bütün içtenliğimle bunun toplumsal kurtuluş ve barış için verilen bir mücadele olduğuna inanıyorum.
15. Başvurucunun bir yedek subay arkadaşı, Ioannina Daimi Askeri Mahkemesi (bk. aşağıda parag. 17) önünde verdiği ifadede, başvurucunun 10 Mayıs 1989 tarihli mektubunun bir kopyasını kendisine verdiğini söylemiştir. Mektubun başka kopyalarının dağıtıldığı iddia edilmemiştir.
B. Başvurucu hakkındaki ceza davası
16. Komutan, mektubun içeriğinin silahlı kuvvetlere hakaret oluşturduğu düşüncesiyle, Askeri Ceza Yasasının 74. maddesine (bk. aşağıda parag. 25) göre başvurucu hakkında cezai soruşturma açmıştır.
17. Başvurucu 12 Mayıs 1989da, kolordu mahkeme üyesi olan soruşturma subayının önüne çıkarılmış ve bu subay başvurucuyu firar suçundan tutuklamıştır.
1. Daimi Askeri Mahkemesindeki yargılama
18. Başvurucu 27 Haziran 1989da İoannina Daimi Askeri Mahkemesi tarafından firar ve orduya hakaret suçlarından yargılanmıştır.
Savunma tarafı hemen duruşmanın başında, ikinci suç isnadı ile ilgili hüküm lex certa (kanunilik ilkesine uygun) olmadığı ve eleştirinin hakaret sayılamayacağı gerekçesiyle, anayasaya aykırılık itirazında bulunmuştur. Bu ilk itiraz reddedilmiştir.
19. Mahkeme başkanı duruşmanın sonunda, mahkeme üyelerinin başvurucunun suçluluğuna karar vermeden önce üzerinde düşünmeleri gereken sorular hazırlamıştır. Hakaret isnadıyla ilgili sorular şöyledir:
(a) Sanık, yedek subaylığını yaparken, 10 Mayıs 1989da, aynı gün bir başka kişinin daha bilgi sahibi olduğu ve başka şeylerle birlikte, ordunun otoritesini küçük düşüren ve hakir gören ... Ordu, insana ve topluma karşı bir cihaz(dır) ... Ordu, bir yıldırı havası yaratmak ve radikal gençliğin ruh zenginliğini parçalayıp ufalamak suretiyle, bir suç ve terör cihazı olarak kalmaya devam ediyor; insanları, gayri liberal ve baskıcı bir Yönetmelik (No. 20 - 1) vasıtasıyla, siyasal kanaatlerin fişlenmesi ve diğerleri tarafından güdülen bir korku hiyerarşisi kurmak suretiyle, insan doğasını yıkan ve insanların dostluk ve sevgi ilişkilerini bağımlılık ilişkisine dönüştüren baskı cihazının basit bir parçası haline dönüştürmeyi amaçlıyor... ifadelerini içeren iki sayfalık daktiloda yazılmış şahsi beyanını X birliğinin komutanına göndermekle Yunan ordusunu aşağılama suçunu işlemiş midir? Eğer işlemiş ise, ulusun anayasal bir kurumu olan Yunan Ordusu kasten mi aşağılanmıştır?
(b)
(başvurucu) yürürlükteki Anayasanın 14. maddesinin sınırları içinde eleştiri yaptığına hatalı bir biçimde fakat iyi niyetle inanarak mı (hareket etmiştir)?
20. Mahkeme tarafından aynı gün oybirliğiyle verilen kararda, ilk soruya olumlu ikinci soruya ise olumsuz cevap verilmiştir. Başvurucu firar ve orduya hakaret suçlarından suçlu bulunmuştur. Başvurucunun ilk defa suç işlediğini göz önüne alan mahkeme, kendisini birinci suçtan 1 yıl sekiz ay ve ikinci suçtan üç ay hapse mahkum etmiş ve toplam olarak bir yıl on ay hapis cezası yatmasına karar vermiştir.
2. Askeri Üst mahkeme önündeki yargılama
21. Başvurucu Askeri Üst Mahkemeye üst başvuruda bulunmuş, bu başvuru 5 Eylül 1989 tarihinde görüşülmüştür. Askeri Üst Mahkeme aynı gün verdiği kararda, başvurucunun firar suçundan mahkumiyetini bozmuştur. Ancak bu mahkeme, başvurucunun olayla ile ilgili kanun maddelerinin anayasaya aykırılık itirazını reddettikten sonra, ikiye karşı üç oyla, orduya hakaret suçundan mahkumiyetini onaylamış, başvurucunun daha önceden başka mahkumiyeti bulunmadığını göz önüne alarak üç ay hapsine karar vermiştir. Başvurucunun tutuklu olarak kaldığı süre cezasından indirilerek hemen salıverilmiştir.
3. Temyiz Mahkemesindeki yargılama
22. Başvurucu Askeri Ceza Yasasının 74. maddesinin doğru yorumlanmadığı ve uygulanmadığı gerekçesiyle, bu kararı 20 Eylül 1989da Askeri Temyiz Mahkemesinde (Arios Pagos) temyiz etmiştir. Başvurucu, başka şeylerle birlikte, silahlı kuvvetlerin genel eleştirisinin bir hakaret sayılamayacağını ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca, söz konusu kanun hükmünün muğlak olduğunu, lex certa (kanunilik ilkesine uygun) sayılamayacağınü ve ayrıca ifade özgürlüğünü aşırı ölçüde sınırladığı gerekçesiyle anayasaya aykırı olduğunu iddia etmiştir.
23. Başvurucunun bu temyizi, Temyiz Mahkemesinin bir Dairesi tarafından 12 Mart 1991de görüşülmüştür. Temyiz Mahkemesinin bu Dairesi 26 Haziran 1991de, Askeri Ceza Kanununun 74. maddesinin Anayasaya aykırı olmadığını ve bu maddenin başvurucunun davasında doğru uygulandığını ikiye karşı üç oyla kabul ederek, dosyayı Mahkeme Genel Kurulu önüne getirmeye karar vermiştir.
24. Temyiz Mahkemesi Genel Kurulu 20 Eylül 1993te verdiği kararda, Yasanın 74. maddesinin suçun unsurlarını, yani aşağılama ve sanığın kastını yeterli ölçüde çerçevelediğini kabul etmiştir. Temyiz Mahkemesi bu konudaki görüşünü ayrıntılı olarak anlıtırken şöyle demiştir:
Aşağılama kavramı, korunan değerin itibarına, saygınlığına ve şerefine zarar veren her türlü saygısızlık hareketini içerir. Bir ifadenin aşağılama olarak nitelendirilebilmesi için saygısızlığı, sataşmayı ve lekelemeyi bir arada bulundurması gerekir; korunan değeri sadece sorgulamak yeterli değildir. Bu değer, tek tek kara kuvvetleri veya hava kuvvetleri veya deniz kuvvetleri değil, fakat silahlı kuvvetlerdir; bu silahlı kuvvetler ki, kendisine ülkenin özgürlük ve bağımsızlığını savunma görevi verilmiş ve silah taşımaya muktedir her Yunanlının gerekli eğitimi alacağı bir kurumun bütünüdür. Yasa koyucunun niyeti, belirli bir türdeki davranışı aşağılama sayan veya belirli bir tarzda veya araçla işlenen bir suç oluşturmak olmadığından, Askeri Ceza Kanununun 74. maddesi aşağılamanın niteliğini veya aşağılamanın yapılabileceği tarzı veya araçları belirtmemiştir. Silahlı kuvvetler mensubu bir kimse tarafından ordunun herhangi bir şekilde aşağılanması, suç oluşturur. Bu durum suçun unsurları açısından bir belirsizlik yaratmaz. Başka bir unsurun ilavesi suçun kapsamını yasakoyucunun tasarlamadığı bir şekilde daraltacaktır. Düşünce özgürlüğünü güvence altına alan Anayasanın 14. maddesi, yasakoyucunun bir ordu mensubunun orduyu aşağılamasının her şeklini suç haline getirmesini önlemez. Anayasanın 14. maddesinin getirdiği koruma, hukuk tarafından öngörülen sınırlamalara tabidir...
Bu gerekçelerle, Temyiz Mahkemesi Genel Kurulu başvurucunun mahkumiyetini onamıştır.
II. Konuyla ilgili iç hukuk
25. Yunanistan Anayasasının 14(1). fıkrası şöyledir:
Herkes kanunlara uygun olarak, düşüncelerini sözlü veya yazılı biçimde ve basın yoluyla ifade edebilir ve yayabilir.
26. Askeri Ceza Yasasının 74. maddesi şöyledir:
Bayrağı ve silahlı kuvvetleri aşağılama:
Bayrağı, silahlı kuvvetleri veya bir komutanlık amblemini aşağılayan silahlı kuvvetler mensubu bir kimse, altı aydan az olmamak üzere hapisle cezalandırılır. Suçu işleyen bir subay ise, rütbesi geri alınır.
27. Buna benzeri sivil bir suç Ceza Yasasının 181. maddesinde tanımlanmıştır. madde şöyledir:
Makamları ve sembolleri aşağılama:
1. Her kim;
a) Ülkenin Başbakanına, Hükümete, Yunanistan Parlamentosuna, Parlamento Başkanına, Parlamento İçtüzüğüne göre tanınmış siyasal partilerin liderlerine ve adli mercilere alenen aşağılarsa;
b) Devletin egemenliğine ait bir sembolü veya amblemi veya Cumhurbaşkanını aşağılarsa veya düşmanlık veya saygısızlık gösterirse, amblem veya sembole zarar verir veya şeklini bozarsa,
iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2. Eleştiri, bir makamı aşağılama oluşturmaz.
28. Yeni Askeri Ceza Yasası 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu Yasanın 58. maddesi şöyledir:
Silahlı kuvvetlerin bir mensubunun sözle, hareketleriyle veya başka bir şekilde bayrağa, silahlı kuvvetlere veya onun otoritesinin bir sembolüne alenen saygısızlık yapması halinde üç aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılır.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
29. Grigoriades 17 Mart 1994 tarihinde Komisyon'a başvurmuştur. Başvurucu, Sözleşmenin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlali edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca, Sözleşmenin 7. maddesine aykırı olarak, Ceza Kanununun açık olmayan bir hükmüne dayanılarak mahkum edildiğini iddia etmiştir.
30. Komisyon bu başvuruyu (no 24348/94) 4 Eylül 1995 tarihinde kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon 25 Haziran 1996 tarihli raporunda (madde 31), bire karşı yirmi sekiz oyla Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiği, oybirliğiyle 7. madde ihlal edilmediği görüşünü açıklamıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
MAHKEMEDEN NİHAİ TALEPLER
31. Hükümetin dilekçesi, başvurucunun Sözleşmenin 7. ve 10. maddelerinin ihlal edildiğine dair iddialarının temelsiz olduğu görüşüyle sona ermiştir.
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali iddiası
32. Başvurucu orduyu aşağılamaktan mahkumiyetinin, Sözleşmenin 10. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu madde metni şöyledir:
1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir. Bu madde devletin radyo yayıncılığını, televizyon ve sinema işletmeciliğini izne bağlamasına engel değildir.
2. Bu özgürlüklerin kullanırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü veya kamu güvenliği, suçun ve düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargılama organın otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli bulunan ve hukukun öngördüğü formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir.
Komisyon bu hükmün ihlali edildiği konusunda başvurucu ile aynı görüşü paylaşmaktadır. Hükümet bu görüşe itiraz etmiştir.
A. Başvurucunun 10. maddedeki haklarına bir müdahale var mıdır?
33. Başvurucunun orduya aşağılama suçundan mahkum edilmesinin ve üç ay hapis cezasına çarptırılmasının, Sözleşmenin 10(1). fıkrasında güvence altına alınan ifade özgürlüğüne bir müdahale oluşturduğu ortak görüştür.
Mahkeme, aksini kabul etmek için bir neden görmemektedir.
B. Müdahalenin hukuken öngörülmüş olup olmadığı
34. Başvurucu, mahkumiyetinin ulusal hukukta bir temeli bulunduğuna, bunun da o tarihte yürürlükte olan Askeri Ceza Yasasının 74. maddesi olduğuna itiraz etmemiştir. Diğer taraftan, başvurucu bu kanun hükmünün, hukuken öngörülmüş ifadesinden kaynaklanan, önceden bilebilirlik şartının gereklerini karşılayacak kadar açık olmadığını ileri sürmüştür.
Başvurucunun iddiasına göre bu hükmün yazılış tarzı çok geniştir. Bu davayla ilgili olarak Yunanistan Temyiz Mahkemesi tarafından verilen kararda kabul edildiği gibi 74. madde, aşağılama kavramını tanımlamamış veya aşağılama sayılabilecek fiilleri belirtmemiştir. Bu hükme rehberlik edecek herhangi bir içtihat da yoktur.
Başvurucuya göre, resmi makamlara ve resmi makamların sembollerine sivil aşağılama suçunu düzenleyen Ceza Kanunun 181. maddesiyle ilgili Hükümet tarafından sunulan içtihatlar konuyla alakasızıdır. Öncelikle ve her halükarda, Ceza Yasasının 181. maddesi farklı ve konuyla alakasız bir hükümdür; ikinci olarak, bu maddede kullanılan ve bu nedenle içtihatlarla yorumlanan ifade, aşağılama fiiline dayanmaktadır; oysa Askeri Ceza Yasasının 74. maddesinde başka bir fiil kullanılmış olup, gerçeğe daha uygun olarak kırıcı (offend) şeklinde çevrilebilir.
35. Hükümet, Askeri Ceza Yasasının 74. maddesindeki orduyu aşağılama suçunun, Ceza Yasasının 181. maddesinde düzenlenen kamu makamlarını aşağılama suçunun özel bir şekli olduğunu, bu nedenle Ceza Yasasının 181. maddesi üzerinde yapılan yorumların Askeri Ceza Yasasının 74. maddesini de aydınlatmaya yaradığını savunmuştur.
36. Komisyon, Askeri Ceza Yasasının 74. maddesinin aşağılamayı suç sayan diğer yasa maddelerinden herhangi bir şekilde farklılaşmadığını kabul etmiştir.
37. Mahkeme, ilgili ulusal hukukun, kişilerin bir hareketinin yol açacağı sonuçları gerektiğinde uygun hukuki mütalaayla, mevcut şartlar altında makul bir ölçüye kadar önceden bilebilmelerini mümkün kılacak açıklıkta formüle edilmesi gerektiği yönündeki içtihatlarını hatırlatır.
38. Yunanistan Askeri Ceza Yasasının 74. maddesinin suçu çok geniş terimlerle ifade ettiği doğrudur. Ancak yine de, Mahkemenin görüşüne göre bu madde, yukarıdaki standardı taşımaktadır. Kırıcı terimine çok yakın olan aşağılama sözcüğünün olağan anlamı bakımından dahi, başvurucu cezai bir yaptırıma uğrama tehlikesine girebileceğini anlamış olmalıydı. Buradan çıkan sonuca göre şikayet edilen müdahale, hukuken öngörülmüştür.
C. Müdahalenin meşru bir amaç izleyip izlemediği
39. Hükümet, Askeri Ceza Yasasının 74. maddesine göre başvurucuya karşı alınan tedbirlerin amacının, iç ve dış tehditlere karşı Yunan toplumunu koruma görevine sahip olan ordunun görevlerini yerine getirirken etkililiğini sürdürmesini sağlamak olduğunu ileri sürmüştür. Bu tedbirler bu nedenle, Sözleşmenin 10(2). fıkrasına göre meşru olan ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ve kamu güvenliği amacını izlemiştir.
40. Başvurucu bu görüşe karşı bir görüş ileri sürmemiştir. Komisyon ise, başvurucunun mahkumiyetinin orduda disiplini sürdürmek için verilmiş olduğu ölçüde meşru bir amaç izlediğini kabul etmiştir.
41. Mahkeme, etkili bir askeri savunmanın silahlı kuvvetlerde uygun disiplin tedbirlerinin sürdürülmesini gerektirdiğinden kuşku duymamakta ve buna göre şikayet konusu müdahalenin, Hükümet tarafından ileri sürüldüğü gibi, bir ölçüye kadar ulusal güvenliği ve kamu güvenliğini koruma amacını izlediği sonucuna varmaktadır.
D. Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı
1. Mahkeme önündeki iddialar
42. Komisyonun esas itibariyle görüşlerine katıldığı başvurucu, orduyu aşağılama suçundan mahkumiyetinin gerekli olmadığını savunmuştur.
Her şeyden önce başvurucu, komutanına yazdığı mektubun olgusal bağlamına işaret etmiştir. İki yıllık askerlik hizmeti süresince, silah altındaki askerlerden bir çoğunun durumunu iyileştirmek için çaba göstermiştir. Başvurucu işte bu faaliyetlerinin bir sonucu olarak, kendisinin askerlik süresinin uzatılması şeklinde bir disiplin cezası verildiğini iddia etmiştir. Bu ek süreyi reddedince, firar etmekle suçlanmıştır. Bunun bir adaletsizlik olduğunu düşündüğü andaki kızgınlıkla o mektubu yazmıştır. Sonunda dava mahkemesi, kendisini firar suçundan beraat ettirmiş ve böylece kızgınlığının haklılığı ortaya çıkmıştır.
Mektupta sert görüşlerin yer aldığı doğrudur; ancak bu görüşler, sınırları özel bir şahsa göre yürütme organın çeşitli kolları bakımından daha geniş olan hoşgörülebilir eleştiriler olarak kabul edilmelidir. Mektupta herhangi bir bireye yöneltilmiş bir aşağılama yoktur. Daha da önemlisi, başvurucunun sadece komutanına gönderilmiş olan bu mektup, açık bir belge değildir. Mektubun daha sonra alenileşmesi, komutanın kendisi hakkında dava açılması için girişimde bulunması nedeniyle olmuştur. Bu koşullarda ve başka bir asker tarafından görülmüş olmasına rağmen, mektubun askeri disiplini zayıflatma ihtimali bulunmamaktadır.
Başvurucu son olarak, verilen üç aylık hapis cezasının orantısız olduğunu ifade etmiştir. Komutanın bir disiplin cezası verme seçeneği bulunduğu veya daha hafif bir hapis cezası verilebilecek olduğu halde, tam bir ceza davası açılması yoluna gidilmiştir.
43. Hükümet başvurucuya uygulanan yaptırımın, demokratik toplumda gerekliliği kabul edilebilecek bir yaptırımın ötesine geçtiği görüşüne katılmamıştır.
Hükümete göre orduyu aşağılamayı suç saymak, ifade özgürlüğünün özünü zedelememiştir. Bu tedbirle sadece, ifade özgürlüğünün bir silahlı kuvvetler mensubu tarafından orduya karşı aşırı kullanılmasına tepki gösterme gereğini yerine getirmiştir. Özellikle, askeri yaşamın özel güçlükleri göz önüne alındığında, askeri disiplini ve böylece silahlı kuvvetlerin etkililiğini ve itibarını sürdürmek için, ceza davası açmak gerekmiştir.
Yunan ordusunu bir suç ve terör cihazı olarak adlandıran mektubun kendisinde hakaret ifadeleri vardır. Mektupta askerlerin haklarının ihlal edildiğine dair belirli bir eleştiri veya iddia yer almamıştır.
Mektubun disiplin için bir tehdit niteliği taşıması, mektubun üst rütbedeki bir subaya gönderilmiş olmasından da bellidir. Başvurucunun mektuptaki sözleri daha zararsız bir ortamda, örneğin aynı rütbedeki iki subay arasında geçen gayri resmi bir konuşmada söylenmiş değildir.
Üstelik başvurucu komutanına mektubu bir taksi şoförü vasıtasıyla göndermiştir. Mektubun bu gönderilme yöntemi, Yunanistan posta servisi tarafından sağlanan mahremiyet güvencesini sağlamamıştır. Başvurucu ayrıca mektubun bir kopyasını başka bir subaya da vermiştir. Bu şartlar altında mektubu, düşüncelerin kapalı bir ifadesi olarak kabul etmek doğru değildir.
Son olarak, başvurucunun tutuklu kaldığı süre hapiste geçireceği süreden düşülmüş olduğundan ve cezasının ertelenmesini isteyebileceği halde bunu istememiş olduğundan, verilen ceza orantısız değildir.
2. Mahkemenin görüşü
44. Mahkeme uygulanabilir prensipleri, Vogt - Almanya kararında aşağıdaki şekilde belirtmiştir (bk. 26 Eylül 1995 tarihli Vogt - Almanya kararı, parag. 52):
(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir. İfade özgürlüğü, 10. maddenin ikinci fıkrasına tabi olarak, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan haber ve düşünceler için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın demokratik toplum olamaz. Sözleşmenin 10. maddesinde belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalı ve bir kısıtlama ihtiyacının bulunduğu inandırıcı bir şekilde ortaya konmalıdır (bk. 07.12.1976 tarihli Handyside - Birleşik Krallık kararı, parag. 49; 08.07.1986 tarihli Lingens - Avusturya, parag. 41 ve 23.09.1994 tarihli Jersild - Danimarka kararı, parag. 37).
(ii) Sözleşmenin 10(2). fıkrası kapsamındaki gerekli sıfatı, toplumsal ihtiyaç baskısının varlığını ima etmektedir. Sözleşmeci Devletler böyle bir ihtiyacın olup olmadığını değerlendirirken belli bir takdir alanına sahiptirler, ancak bu takdir alanı, hem ulusal mevzuata hem de bağımsız bir mahkeme tarafından verilmiş olsa bile, bu mevzuatı uygulayan mahkeme kararlarını da kapsayan Avrupa denetimi ile birlikte el ele gitmektedir. Mahkeme, bundan dolayı, bir sınırlamanın, 10. madde tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağdaşır olup olmadığı konusunda son kararı vermeye yetkilidir.
(iii) Mahkeme bu denetim yetkisini kullanırken görevi, kendini yetkili ulusal makamların yerine almak olmayıp, ulusal makamların takdir yetkileri gereğince aldıkları kararları 10. maddeye göre incelemektir. Bu demek değildir ki denetim, davalı devletin takdir yetkisini makulce, özenle ve iyi niyetle kullanıp kullanmadığını tespit etmekle sınırlıdır. Mahkemenin yapması gereken şey, şikayet konusu müdahaleye olayın bütünlüğü içinde bakmak ve müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı olup olmadığını ve müdahaleyi haklı kılmak için ulusal makamlar tarafından gösterilen gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığını belirlemektir (bk. 26.11.1991 tarihli Sunday Times - Birleşik Krallık (No. 2) kararı, parag. 50). Mahkeme bunu yaparken, ulusal makamların 10. maddede yer alan ilkelerle uyumlu olan standartları uyguladıklarına ve ayrıca maddi olayları kabul edilebilir bir şekilde takdir ederek karar verdiklerine ikna olmalıdır (bk. yukarıda geçen Jersild kararı, parag. 31).
45. Sözleşmenin 10. maddesi, kışlanın kapısında durmaz. Bu madde, Sözleşmeci Devletlerin egemenlik alanı içinde bulunan diğer insanlara olduğu gibi asker kişilere de uygulanır. Bununla birlikte, Mahkemenin daha öncede belirttiği gibi, silah altındakilerin askeri disiplini zayıflatmalarını önlemek için düzenlenmiş hukuk kuralları bulunmadan, bir ordunun gereği gibi görev yapabileceğini düşünmek mümkün olmadığı için, askeri disipline karşı gerçek bir tehdidin bulunması halinde, Sözleşmeci Devletler ifade özgürlüğüne kısıtlamalar koyabilmelidirler (bk. 19.12.1994 tarihli Vereinigung demokratischer Soldaten Österreichs ve Gubi - Avusturya kararı, parag. 36).Ancak ulusal makamlar, düşüncelerin ifadesi bir kurum olarak ordunun kendisine karşı yöneltilmiş olsa bile, ifade özgürlüğünün içini boşaltmak amacıyla bu tür kurallara dayanamazlar.
46. Bu davada başvurucu komutanına bir mektup göndermiş, bu mektubun silahlı kuvvetleri aşağıladığı kabul edilmiştir (bk. yukarıda parag. 14). Başvurucunun komutanı bu nedenle konuyu daha ileriye götürmeye ve başvurucu hakkında Askeri Ceza Yasasının 74. maddesine göre dava açılmasına karar vermiştir (bk. yukarıda parag. 16).
47. Mektubun Yunan Ordusu ile ilgili bazı sert ve kızgın ifadeler içerdiği doğrudur. Ancak Mahkeme söz konusu ifadelerin, askeri yaşama ve bir kurum olarak orduya yönelik genel ve uzunca bir eleştirel söylev şeklinde dile getirilmiş olduğunu kaydeder. Mektup başvurucu tarafından yayınlanmamış veya bir kopyasının bir subaya verilmesi dışında, daha geniş bir kitleye dağıtılmamış ve başka kimselerin de bu mektubu bildiği iddia edilmemiştir. Mektupta, mektubun gönderildiği kişiye veya başka bir kimseye yönelik bir aşağılama da yer almamıştır. Bu durum karşısında Mahkeme, mektubun askeri disiplin üzerinde objektif etkisinin önemsiz olduğunu kabul eder.
48. Buna göre Mahkeme, başvurucunun suçlanmasının ve mahkum edilmesinin Sözleşmenin 10(2) fıkrası anlamında demokratik toplumda gereklilik (bk. yukarıda parag. 44) bakımından haklı kılınamayacağını kabul eder. Bu nedenle bu madde ihlal edilmiştir.
II. Sözleşmenin 7. maddesini ihlal iddiası
49. Başvurucu ayrıca, Askeri Ceza Yasasının 74. maddesinin önceden bilebilirlik şartını yerine getirecek yeterli açıklıkta bulunmadığını iddia etmiştir. Başvurucu Sözleşmenin 7. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Bu madde şöyledir:
1. Hiç kimse işlediği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir fiil veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Hiç kimseye suçu işlediği zaman verilebilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
2. Bu madde işlendiği zaman uygar ülkelerce tanınmış hukukun genel ilkelerine göre suç sayılan bir eylem veya ihmalden dolayı bir kişinin yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.
50. Bu şikayet, başvurucunun mahkumiyetinin ve cezasının hukuken öngörülmediği konusundaki iddialarıyla örtüşmektedir. Mahkeme yukarıdaki 38. paragraf gönderme yaparak, bu paragrafta belirtilen gerekçelerle 7. maddenin ihlal edilmediği sonucuna varır.
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
51. Sözleşme'nin 50. maddesi şöyledir:
Mahkeme, Sözleşmeci Tarafların resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın veya yapılan bir tasarrufun tamamen veya kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğunu tespit ederse ve bu Sözleşmeci Tarafın iç hukuku verilen kararın veya yapılan tasarrufun sonuçlarını ancak kısmen onarmaya imkan veriyorsa, Mahkeme gerekli gördüğü taktirde zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödemesine hükmedebilir.
Başvurucu uğradığı zararların tazminini ve yaptığı masraf ve harcamaların geri ödenmesini istemiştir.
A. Zararlar
52. Başvurucu mahkumiyeti ve hapisliği nedeniyle gazeteci olarak iş bulmakta çektiği güçlüğün sebep olduğu manevi zararlar için 5 milyon Drahmi tazminat istemiştir.
53. Hükümet başvurucunun mahkumiyetinden sonra bir gün bile hapiste geçirmek zorunda kalmadığını belirtmiştir. Firar suçlaması ile tutuklulukta geçirdiği süreler hapis cezasından düşülmüştür. Başvurucu tutukluluğunun Sözleşmeyi ihlal ettiğini hiçbir zaman söylememiştir.
54. Komisyon temsilcisi yorum yapmamıştır.
55. Mahkeme Hükümetin görüşüne katılmaktadır. Başvurucunun tutuklu kalmasının gerçek sebebi olan firar Mahkemenin önüne gelmediğinden, başvurucunun hapis cezasıyla ilgili bir tazminat verilemez.
B. Ücretler ve masraflar
56. Başvurucu yerel mahkemeler önündeki yargılamada ücretler ve masraflara karşılık olmak üzere 1 milyon Drahmi talep etmiştir.
Başvurucunun Sözleşme organları önündeki harcama ve masrafların dökümü aşağıdadır:
(a) Komisyon önündeki yargılama için 1 milyon Drahmi;
(b) Mahkeme önündeki yargılama için 800 bin Drahmi;
(c) Kendisinin ve avukatının Mahkeme önüne çıkmak amacıyla yolculuk ve iaşe masrafları için 500 bin Drahmi.
Böylece başvurucunun ücretler ve masraflara karşılık talebi toplam 3 milyon 300 bin Drahmidir.
57. Hükümet, başvurucunun iç hukukta birinden beraat ettiği (firar isnadı) iki suçlamadan yargılandığını belirtmiştir. Sadece orduyu aşağılama isnadıyla ilgili giderler Mahkeme tarafından ele alınabilir. Hükümet 400 bin Drahminin makul olduğunu kabul etmiştir.
58. Strasbourgda yargılama ile ilgili olarak Hükümet, Komisyon önündeki yargılama bakımından yapılan masraflar için talep edilen miktara itiraz etmemiştir. Ancak Hükümet, başvurucunun Mahkemeye bir dilekçe vermediğini, Mahkemenin kendi önündeki yargılama bakımından 250 bin Drahmiden daha fazlasına hükmetmemesini istemiştir. Hükümet ayrıca, başvurucunun kendisinin Mahkeme önündeki duruşmaya çıkmasının hiçbir amaca hizmet etmediğini ve bu nedenle Mahkemenin yolculuk ve iaşe giderleri bakımından talebin sadece avukatın masraflarını kapsayan yarısı kadar bir ödemeye hükmetmesini istemiştir.
59. Mahkeme, duruşmada bulunmak için yapılan masraflar konusunda başvurucunun duruşmada bulunmasının hiçbir amaca hizmet etmediği yönündeki Hükümetin görüşüne katılamaz (bk. diğer kararlar arasında 06.11.1980 tarihli Sunday Times - Birleşik Krallık, (No. 1) (50. md) kararı, parag. 33).
Hakkaniyete uygunluk esasına göre karar veren Mahkeme, başvurucu için toplam olarak 2 milyon Drahmi ve ödenebilecek katma değer vergisi kadar bir miktara hükmetmiştir.
C. Gecikme faizi
60. Mahkemenin elde ettiği bilgiye göre, kararın kabulü tarihinde Yunanistanda kanuni faiz oranı yüzde 6dır.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Sekize karşı on iki oyla, Sözleşmenin 10. maddesinin ihlaline;
2. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 7. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. Üçe karşı yedi oyla,
(a) Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal tespitinin, başvurucunun uğramış olabileceği maddi zararlar bakımından yeterli bir adil karşılık oluşturduğuna;
(b) Davalı Devletin başvurucuya harcama ve masraflara karşılık olarak, üç ay içinde, 2 milyon (iki milyon) Yunan Drahmi ve ödenmesi gerekli tüm katma değer vergisi miktarını ödemesine;
(c)Yukarıda bahsedilen üç aylık sürenin dolmasından itibaren yıllık yüzde 6 basit faiz uygulanabilmesine;
4. Oybirliğiyle, başvurucunun adil karşılıkla ilgili geri kalan taleplerinin reddine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy