(AİHS m. 5, 26, 50)
Başvuru no: 25629/94
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
7. Bay K.-F 1946 doğumlu bir Alman vatandaşıdır. Başvurucu eski bir avukat olup, karısıyla birlikte Karlsruhede yaşamaktadır.
A. Davanın ard alanı
8. 1991 yılının Mayıs ayında başvurucu ve karısı günlüğü 40 ya da 50 Alman Markına (DM) Ulmende bir tatil dairesi kiralamışlardır. Daireye 24 Mayıs 1991 tarihinde yerleşmişler ve Mayıs ayında kalış süreleri için 350 DM ödemişlerdir.
9. 3 Temmuz 1991 tarihinde dairenin sahibi Bayan S., zamanında ödenmeyen kira borçları ve telefon görüşmeleri için Bayan K.-Fden yaklaşık 4,000 D.M. istemiştir.
10. Bayan S. 4 Temmuz 1991 günü akşam saat 19:50 sularında, Cochem-Zell polis karakoluna telefon etmiş ve Bay ve Bayan K.-F.nin bir araba kazası yaptıklarını bildirmiştir. Bayan S. ayrıca, bu kişilerin kendisine ait daireyi kiraladıklarını, fakat kiracı olarak sorumluluklarını yerine getirme niyetleri bulunmadığını ve borçlarını ödemeden kaçmak üzere olduklarını eklemiştir.
11. Bu ihbarın ardından, iki polis memuru ev sahipleri Bay ve Bayan S.nin evlerine giderek, kendilerinin beyanlarını almışlardır. Ev sahipleri verdikleri beyanda, Bay ve Bayan K-Fin kiralarını ödemeden kaçabilecekleri endişesiyle, çiftin oğullarının arabayı çıkarmasına engel olmaya çalıştıklarını itiraf etmişler. Ancak ev sahiplerine göre çiftin oğulları, ne pahasına olursa olsun çıkarmaya kararlı göründüğünü belirtmişlerdir. Öte yandan Bay ve Bayan K.-F., kazaya Bay S.nin oğullarına karşı saldırgan ve anlaşılamaz tutumunun neden olduğunu söylemişlerdir.
12. Polis memurları Cumhuriyet Savcısıyla görüştükten sonra, başvurucunun ve karısının Bad Sodendeki adreslerini araştırmışlar ve bu adresin sadece bir posta kutusu olduğu anlamışlardır. Bad Soden polisi ayrıca, başvurucu hakkında önceden de dolandırıcılık soruşturması yapıldığını bu polislere bildirmiştir.
B. Başvurucunun gözaltına alınması
13. Aynı gün akşam 21:45te dedektif Laux, polis memurları Walther, Kugel ve Reuter birlikte, bay ve bayan K.-F. ile oğullarını gözaltına almışlar ve kimliklerinin kontrol edilmesi için Cochem-Zell polis karakoluna götürmüşlerdir. Oğulları kısa süre sonra salıverilmiş, ancak Bay ve Bayan K.-F., geçici olarak gözaltında tutulmuşlardır. Gece saat 23:30da tutulan tutanağa göre polis, Bay ve Bayan K.-Fnin kira dolandırıcılığı suçunu işlediklerine dair kuvvetli şüphe duyduklarını ve kaçma tehlikelerinin bulunduğunu belirtmiştir. Sorgulama işlemi gece 00:45te sona ermiştir.
14. Gece boyunca başvurucunun değişik adreslerinden yapılan araştırmalar, başvurucu hakkında başka dolandırıcılık suçlarından da soruşturma işlemleri bulunduğunu ve Hanau Savcılığının aynı gerekçeyle kendisi hakkında bir soruşturma açtığı ortaya çıkarmıştır.
15. 5 Temmuz 1991 sabah saat 8:30 - 9:40 arasında Cochem-Zell Komiseri Blang, başvurucuyu ayrıca sorgulamıştır. Başvurucunun karısı da sabah 9:05de sorgulanmıştır.
16. Sabah yaklaşık 9:25 sularında Hanau Savcısı, başvurucunun tutuklanmasını istemeyeceğini Cochem-Zell polisi gibi Komiser Berge de bildirmiştir.
17. Sabah saat 10:30da Bay ve Bayan K.-F salıverilerek, Ulmene geri götürülmüşlerdir.
C. Başvurucu hakkında takipsizlik kararı
18. Bayan S. 5 Temmuz 1991 tarihinde, Bay ve Bayan K.-F. aleyhine kira dolandırıcılığına teşebbüs ettikleri şikayetinde bulunmuştur.
19. Koblenz Savcılığı 13 Eylül 1991 tarihinde, Bay ve Bayan K.-F. birikmiş kira borçlarını Temmuz 1991 ortasında ödemiş oldukları ve kalan kısmı hakkında hukuki bir ihtilaf bulunduğu için, borçlandıkları kira bedelini ödemeye niyetli olmadıkları veya ödeyemeyeceklerinin kanıtlanamadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı vermiştir. Ayrıca Savcılığa göre, 4 Temmuz 1991 tarihinde Ulmende meydana gelen olayda yalnızca oğulları arabayla uzaklaşma girişiminde bulunduğu için, bu olay Bay ve Bayan K.-F.in borçlarını ödeme niyetinde olmadıkları sonucunu haklı kılmaz ve onların gizlice kaçmaya çalıştığını gösteren somut bir kanıt olarak değerlendirilemez.
D. Başvurucunun polisler ve savcılar hakkındaki şikayetleri
1. Koblenz Savcılığı ve Koblenz Başsavcılığı tarafından yapılan işlemler
20. Bay K.-F. 7 Ekim 1991te Koblenz Savcılığına 4 ve 5 Temmuz 1991 tarihlerindeki olaylarda haksız gözaltı, cebre teşebbüs ve küçük düşürücü davranışta bulunulduğu iddiasıyla polisler ve savcılar hakkında şikayette bulunmuştur. Bay K.-F. ayrıca, kiranın miktarı üzerindeki tartışmayı dinleme yetkisinin yalnızca hukuk mahkemesine ait olduğu ve herhangi bir suç işlemediği için göz altına alınması ve tutulmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Yine polisler, kendisi hakkındaki kişisel bilgileri kaydederken hukuka aykırı davranmışlardır.
21. Koblenz Savcılığı yürüttüğü soruşturma sonunda 2 Ocak 1992te, kendisini gözaltına alma işleminde taraf olan dedektif Laux ve diğer üç polis memuru ile iki savcı hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Savcı, bu kişilerin herhangi bir şekilde hukuka aykırı davranmadıkları sonucuna varmıştır. Savcıya göre, özellikle 4 Temmuz 1991 akşamı Ulmene giden polis memurlarının, Bay ve Bayan K.-F.nin, Bay ve Bayan S.yi dolandırdıklarına ve ödeme zamanı gelen miktarı ödemeksizin ayrılmaya kaltıştıklarına dair kuşku duymak için haklı sebepleri vardır.
22. Başvurucu bu karara karşı yaptığı üst başvuru, Koblenz Başsavcılığı tarafından 28 Şubat 1992 tarihinde reddedilmiştir.
2. Koblenz Üst Mahkemesindeki yargılama
23. Başvurucu 6 Nisan 1992 tarihinde, cebre teşebbüs ve özgürlükten yoksun bırakma nedeniyle dedektif Laux, polis memurları Walther, Kugel ve Reuter hakkında soruşturma yapılması için Koblenz Üst Mahkemesine başvurmuştur.
Başvurucu bu mahkemeye yaptığı başvuruda olanları açıklamış ve kendi karısı ile ev sahibesi bayan S.nin kiranın 8 Temmuz 1991de ödenmesi konusunda anlaşmış olduklarını söylemiştir. Bu anlaşma ile Bay S.nin oğlunu araçla kaçmasını engellemek için saldırmış olmasıyla ilişkilendirilmemiştir. Kendi karısı da yardım için polisi çağırmıştır. Dahası, kiralık evden ayrılmaya niyetlenmedikleri gibi, bavulları da toplamaya henüz başlamamışlardır. Kişisel eşyaları hala dolap ve çekmecelerdedir. Polisler kendisinin üzerine ve evi kaba bir şekilde aramışlardır; gözaltına alma ve daha sonra gözaltında tutma işlemleri, Ceza Usul Yasasının (bk. aşağıda parag. 35) 163b ya da 127(2). fıkraları ile birlikte 112. maddesinin aradığı koşulları taşımadığı için, hukuki temeli bulunmayan, tamamıyla yasadışı işlemlerdir.
24. Üst Mahkeme 21 Mayıs 1992de, polislerin soruşturulması için yeterli kanıt bulunmadığı gerekçesiyle, bay K.-Fnin başvurusunu reddetmiştir.
Mahkeme, başka şeylerin yanında şöyle demiştir:
Bütün kanıtların ve savcılığın olaylar hakkındaki değerlendirmesinin ışığında, potansiyel sanıkların mahkum olmaları beklenebilecek ise, kovuşturma için yeterli sebep var demektir (krş. Kleinknecht/Meyer, (Ceza Usul Yasası), 40th ed., § 170 no. 1). Bu olayda soruşturma bulguları böylesi bir beklentiyi karşılamamaktadır. Eğer polisler başvurucuları hukukdışı bir şekilde karakola götürse ve orada tutsaydı, haksız tutmadan dolayı kovuşturmak için yeterli sebep bulunabilirdi (Ceza Yasası md. 239). Soruşturma, böylesi bir hukukdışı eylemin bulunduğunu ortaya koymamaktadır. Ulmende yaptıkları inceleme polislere, özellikle ödenmemiş kira ve telefon faturaları yaklaşık 4,000 DMı bulduğu ve başvurucular bu miktarı ödeyemeyeceklerini söyledikten sonra, Bay ve Bayan (S.)ye karşı bir dolandırıcılık suçu işlenmekte olduğu şüphesi vermiştir. Ayrıca, tanıklar (J.) ve (S.)nin açıklamalarına (Js 25638/91 sayılı dosya s. 4) ve suçlanan polislerin bulgularına göre (aracın tekerleklerinin pozisyonu
, sözü edilen dosya s. 4), suçlanan polis memurları (K.-F.)nin ne olursa olsun ayrılmaya niyetlendiği izlenimini edinmişlerdir. Suçlanan polis memurları, bütün olayların ışığında, bu yüzden başvurucunun kira dolandırıcılığına teşebbüs ettiğinden kuşkulandıkları için eleştirilemezler. Başvurucuların gözaltına alınmaları olaylara dayandığından, haklı gösterilebilir. Suçlu olduğu ileri sürülen polisler, polis merkezinde başvurucuların adreslerini kontrol etmişler ve Bad Orbda yaptıkları araştırmalara göre, adresin uydurma olduğunu ve Hanau Savcılığının yaptığı daha ileri araştırmalara göreyse, başvuruculara karşı devam eden dolandırıcılık davaları olduğu öğrenilmiştir. Başvurucuların polis merkezinde tutulması bu nedenle haklı bulunmuştur. Başvurucuların ertesi sabaha kadar tutulmalarının gerekli olup olmadığı meselesi ise, mevcut davada potansiyel sanıkların en azından kast yönünden hakız tutma suçundan mahkumiyetlerinin pek mümkün olmadığı gerekçesiyle cevapsız bırakılabilir.
Diğer taraftan soruşturma sonunda, birlikte cebir (Ceza Yasası md. 240 ve 25(2)) konusunda yeterli kanıt ortaya konamamıştır. Sanık polislerin daha önce sözü edilen Ulmende topladıkları bilgilere dayanarak, bir suç işlendiği varsayımından hareket etmeleri makuldür. Bu nedenle bu koşullarda araştırma yapmaları (Ceza Usul Yasası 163 b (1) bendinin üçüncü cümlesi) hukuka uygundur. Bundan başka, bir cebir olduğu kabul edilse bile, sanık polislerin davranışı Ceza Yasasının 240(2). fıkrası anlamında cezalandırılabilir bir fiil olarak düşünülemez. Bu hüküm bakımından cezalandırılabilir bir davranış, başka kimselerin özgür iradelerini gerçekleştirmelerine ağır müdahale bir olarak, her koşulda ceza kanunu gereğince cezalandırmayı gerektiren açıkça uygunsuz bir davranıştır (bk. Federal Adalet Mahkemesinin Ceza Kararları 17, 328, 332).
Bu ilkeler karşısında sanık polis memurlarının davranışının cezalandırılabilir olduğu söylenemez. Ulmendeki soruşturmanın bulguları - polis memurları tesislere girmeden önce - ve özellikle, (S.) ailesine göre aracı saldırganca kullanmaya çalışan başvurucuların oğlunun davranışı, polis memurlarının başvurucuların kira borçlarını ödemeksizin kaçabileceklerine inanmaları için mükemmel bir sebep olmuştur.
Bu nedenle Koblenz Cumhuriyet Savcısı, haksız gözaltı ve cebir suçlamasıyla önüne gelen şikayetin yetersizliği nedeniyle takipsizlik kararı vermekte haklıdır.
3. Polis Şefi Blanga karşı Koblenz Savcısı ve Koblenz Başsavcısı önündeki soruşturmanın düşmesi
25. Başvurucu 21 Eylül 1992te Koblenz Başsavcılığına, Cochem-Zell polis şefi Blang hakkındaki şikayetleri konusunda şimdiye kadar resmi bir karar alınmamış olması nedeniyle şikayetçi olmuştur.
26. Koblenz Savcılığı 28 Aralık 1992te, bu şikayet hakkında da takipsizlik kararı vermiştir. Savcıya göre küçük düşürücü davranışlar zamanaşımına uğramıştır. Savcılık, cebre teşebbüs ve haksız tutma konusunda ise Koblenz Temyiz Mahkemesinin takipsizlik kararını haklı bulan 21 Mayıs 1992 tarihli kararını göstermiştir.
27. Başvurucu, bu karara karşı Koblenz Başsavcılığına itiraz etmiştir.
28. Savcılık 15 Ekim 1993te, polis şefi Blanga ilişkin soruşturmayı yeniden açmış ve biri bay K.-Fden diğeri polis şefi Blangdan olmak üzere bazı ifadeler almıştır.
29. Koblenz Savcılığı 18 Haziran 1993 tarihinde kesin olarak takipsizlik kararı vermiştir.
30. Başvurucu bu karara karşı Koblenz Başsavcılığına itirazda bulunmuş, Başsavcılık 3 Eylül 1993te itirazı reddetmiştir.
4. Polis Şefi Blangın Koblenz Üst Mahkemesindeki davasının düşmesi
31. Bay K.-F. 7 Ekim 1993te, yukarıdakilerle (bk. 23. paragraph) aynı nedenlere dayanarak, cebre teşebbüs, haksız tutma ve küçük düşürücü muameleden polis şefi Blang hakkında kovuşturma açılması emir verilmesi için yeni bir başvuru daha yapmıştır.
32. Üst Mahkeme 30 Kasım 1993te, polis şefine karşı kovuşturma açmak için yeterli neden olmadığı gerekçesiyle başvuruyu reddetmiştir.
Üst Mahkeme, başka şeylerin yanında, şöyle demiştir:
Sanık polis memurları başvurucuyu polis merkezinden ayrılmasını hukuka aykırı olarak engellemiş olsaydı, haksız tutmadan (Ceza Yasası md. 239) dolayı kovuşturma açmak için yeterli sebep olabilirdi. 21 Mayıs 1992 tarihli Daire kararının 3. sayfasında (1 Ws 164/92) belirtilen sebeplere göre başvurucu, polis merkezinde hukuka uygun olarak tutulmuştur. Yukarıda sözü edilen Daire kararında başvurucunun ertesi sabaha kadar gözaltında tutulmasının gerekli olup olmadığı meselesi, potansiyel sanıkların (Laux, Walther, Kugel ve Reuter) en azından kast bakımından haksız tutmadan mahkum edilmelerin pek mümkün olmadığı gerekçesiyle cevapsız bıraktığını ifade etmiştir. Dedektif Laux 4 Temmuz 1991 tarihli tutanağında (23. sayfa ve devamı), Bay ve Bayan (K.-F.) ve oğullarının ilkin kimliklerinin kontrol edilmesi için polis merkezine götürüldüğünü ve polis şefi Blangın fikri alındıktan sonra Bay ve Bayan (K.-F.)nin gözetim altına alındığını belirtmiştir. Ceza Usul Yasasının 127(1). fıkrasının ikinci cümlesi polis memurları tarafından kimlik kontrolünün bu Yasanın 163b maddesinin 1. fıkrası uyarınca yürütülmek zorunda olduğunu belirtmektedir. Kimlik kontrolü amacıyla 163b maddesi uyarınca alınan bir tedbirden etkilenen bir kimse, toplam 12 saatten daha fazla özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. Başvurucu 4 Temmuz 1991 tarihinde saat 21:45te gözaltına alınmış (sayfa 19) ve 5 Temmuz 1991 günü sabah saat 10:30da salıverilmiştir (sayfa 20). On iki saatten daha fazla süren bu gözaltı için polis şefi Blang sorumludur. Bununla birlikte, eldeki mevcut kanıtlara dayanılarak, izin verilen azami süreyi aştığının farkında olup olmadığını tespit mümkün olmayacağından, yanlış tutma nedeniyle mahkum olma ihtimali görünmemektedir.
Aynı şekilde cebir suçu (Ceza Yasası md. 240) nedeniyle mahkumiyet de mümkün görünmemektedir.
Başvurucunun o yöreden uzaklaşmasının emredildiği iddiasına gelince: takipsizlik kararı haklı olarak bu iddianın gerçeği yansıtmadığına işaret etmektedir. İlk ileri sürülen ve kaçmaya zorlandığı iddiası, sanık polislerin ifadeleriyle yalanlanmıştır. Başvurucunun ifadelerinin ötesinde başka bir kanıt bulunmamaktadır. Mevcut kanıtlara dayanılarak, verilmiş olan takipsizlik kararı eleştirilemez. Bu nedenle, zorla ikrar alma suçu da (Ceza Yasası md. 343) söz konusu değildir. Dairenin 21 Mayıs 1992 tarihli kararında sözünü ettiği bilgi düşünülecek olursa, başvurucunun kimliğini tespit etme işlemi de doğrudur. Aynı şekilde son olarak, başvurucunun kişisel eşyalarını toplamak için Ulmendeki daireye girmesinin engellenmesi bağlamında sanık polis memurunun zorlayıcı davranıştan suçlu olduğu da söylenemez. Polis memurunun bakış açısından, yazlık daire kirası anlaşıldığı gibi ödenmediğinden ev sahibiın, başvurucunun eşyaları üzerinde hapis hakkı bulunduğundan, polisin davranışının cezayı gerektirdiği gösterilemez.
Takipsizlik kararına karşı mahkemeye başvuru, ilk bakışta küçük düşürücü davranış suçlaması bakımından kabuledilebilir görünmektedir; çünkü ihbar edilen suç, Ceza Usul Yasasının 264. maddesi anlamında sadece Savcılığın soruşturabileceği cebir ve haksız tutma suçlarını da içermektedir. Bununla birlikte, sadece kamu davası açılabilecek suçlar bakımından kovuşturma için yeterli sebep bulunmadığından, Ceza Usul Yasasının 172 (2). fıkrasının üçüncü cümlesi, mevcut yargılamada küçük düşürücü davranış iddiaları bakımından bu suçun takibi şikayete bağlı olduğundan, takipsizlik kararına itirazı engellemek için yeniden devreye girecektir; bu yüzden Daire ilgili suçlamanın esası hakkında karar veremez.
5. Federal Anayasa Mahkemesi önündeki Yargılamalar
33. Başvurucu 2 Ocak 1994te temel haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Federal Anayasa Mahkemesine bir anayasa şikayetinde bulunmuştur.
34. Üç yargıçla toplanan Federal Anayasa Mahkemesi, şikayetin esasına girilip yargılama yapılması talebini reddetmiştir.
II.Konuyla ilgili iç hukuk
A. Gözaltına alma ve tutma sebepleri
35. Ceza Usul Yasasının ilgili hükümleri şöyledir:
Madde 81(b): Cezai soruşturma veya suçları belirleme şubesinin görevi bakımından gerekli olması halinde, şüphelinin rızası olmasa da fotoğrafları çekilebilir ve parmak izi alınabilir, ölçüleri kaydedilebilir ve benzeri diğer tedbirler alınabilir.
Article 112 (tutuklamanın şartları; tutuklama sebepleri)
1. Suç işlediğine dair kuvvetli şüphe bulunan ve tutulmasını gerektiren bir sebep varolan bir şüphelinin tutuklanmasına karar verilebilir. Olayın önemiyle, verilmesi muhtemel cezayla veya rehabilitasyon kararıyla veya güvenlik tedbiriyle orantısız olacaksa, tutuklama kararı verilmez.
2. Aşağıdaki hallerin kesin olaylara dayanması halinde tutuklama sebebi varsayılabilir:
(1) sanığın kaçıyor olduğunun veya saklandığının tespit edilmesi halinde;
(2) olayın şartları içinde, şüphelinin cezai süreçten kurtulma (kaçma tehlikesi) riski bulunması halinde; veya
(3) şüphelinin davranışı
(a) delilleri yokedeceğine, değiştireceğine, karartacağına ve sahtesini koyacağına; veya
(b) diğer şüphelileri, tanıkları veya bilirkişileri uygunsuz bir şekilde etkileyeceği; veya
(c) bu şekilde davranmaya üçüncü kişileri teşvik edeceğine
dair kuvvetli bir şüphe ortaya çıkardığında;
ve bunun sonucunda gerçeğin bulunmasının engellenmesine dair bir tehlikenin (delillerin karartma riski) varsa
Madde 127 (geçici gözaltı)
1. Suçüstü yakalanan ya da suç işlenmesinden sonra takip edilen bir kimsenin kaçacağına veya kimliğinin derhal tespit edilemeyeceğine inanmak için sebep varsa, gözaltına alabilir. Savcılık veya polis tarafından, 163b maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak yapılan kimlik kontrolü yapılır.
2. Savcı ve polis, gözaltına alma kararının çıkarılması gereken koşullarda veya sözlü emir verilmesinin yeterli sayıldığı yakın tehlike hallerinde gözaltına alma yetkisine sahiptirler.
Article 128 (sanığın yargıç karşısına çıkarılması)
1. Gözaltına alınan bir kimse salıverilmediği taktirde derhal ve her halükarda gözaltına alındıktan itibaren bir gün içinde, gözaltına alındığı ilçe yetkili yargıcının önüne çıkarılır.
Madde 163 b (1)
Polis ve savcı suç işlediğinden şüphelenilen bir kimsenin kimliğini tespit için gerekli tedbirleri alabilir. Kimliği başka türlü belirlenemiyorsa ya da diğer türlü kimliğin tespitinde büyük zorluk çıkacaksa, şüpheli kişi gözaltına alınabilir. İkinci cümlede öngörülen koşullar bulunduğunda, şüphelinin üzeri ve birlikte taşıdığı eşyaları aranabilir ve kimliğini tespite yarayan tedbirleri alınabilir.
Madde 163 c
1. Hakkında 163b bendinde düzenlenmiş bulunan bir tedbire başvurulan kimse, hiçbir koşulda kimliğin tespiti için zorunlu olan süreden fazla tutulamaz. Tutulan kişi, özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygunluğu ve tutmanın devam edip etmeyeceği konularında karar vermesi için, derhal ilçe mahkemesi yargıcına önüne çıkarılır. Yargıç kararı elde edilmesi kimlik tespiti için gerekenden daha fazla zamana ihtiyaç gösterdiği takdirde, bu yola başvurulmaz.
...
3. Kimlik kontrolü amacıyla yapılan özgürlük kısıtlaması, toplam 12 saati geçemez.
36. Rhineland-Palatinate Polis İdaresi Yasasının 11(1). fıkrasının 2. bendi:
Polis, ilgili kişi cezalandırılabilir bir suç işlediği şüphesi altında olduğu ve suçun niteliği ve şekli itibariyle yeniden işlenmesi tehlikesi bulunduğu taktirde, kimlik tespiti veya kaydı için tedbir alması gerektiği taktirde
bu tedbirleri alır.
B. Adli kolluk tedbirlerinin mahkemeler tarafından denetlenmesi
37. Ceza Usul Yasasının 98(1) ve 2. fıkraları şöyledir:
1. Elkoymaya sadece yargıç, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde savcı veya polis karar verebilir.
2. Elkoyma işlemi sırasında bu işlemden dolayı menfaatleri ihlal edilmiş olabilecek ilgili kişinin kendisi veya bir yetişkin yakınının hazır bulunmamış olması veya ilgili kişi veya yakını hazır bulunduğu halde elkoyma işlemine açıkça itiraz ettiği taktirde, yargıç kararı olmaksızın bir eşyaya elkoymuş olan memur, üç gün içinde yargıcın onayını almak zorundadır. İlgili kişi her zaman karar için yargıca başvurabilir.
38. Mahkemelerin Görev ve Yetkilerine Dair Yasanın 23(1). fıkrası şöyledir:
Medeni hukuk alanındaki belirli meselelerin
ve ceza adaleti dağıtılması için adli makamlar tarafından verilen emirlerin, kararların veya diğer tedbirlerin hukuka uygunluğu, başvuru üzerine yine adliye mahkemeleri tarafından karara bağlanır ...
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
39. Bay K.-F. 14 Aralık 1993 tarihinde Komisyona başvurmuştur. Başvurucu Sözleşmenin 5(1). fıkrasına dayanarak, Cochem- Zell Polis merkezinde gözaltına alınması ve tutulmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca Sözleşme'nin 3 ve 8. maddeleri ile Birinci Protokolün 1. maddesi ve Dördüncü Protokolün 1 ve 2. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
40. Komisyon, 16 Ocak 1996 tarihinde başvuruyu (no. 25629/94) Sözleşmenin 5(1). fıkrasına ilişkin şikayet bakımından kabuledilebilir bulduğunu, geri kalanlar bakımından ise kabuledilemez bulduğunu beyan etmiştir. Komisyon 10 Eylül 1996 tarihli raporunda (31. madde) altıya karşı yedi oyla, Sözleşme'nin 5(1). fıkrasının ihlal edilmediği görüşünü açıklamıştır.
MAHKEMEDEN NİHAİ TALEPLER
41. Hükümet Mahkemeden başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmediğine ve alternatif olarak Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlal edilmediğine karar vermesini istemiştir.
42. Başvurucu ise Mahkemeden, Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlal edildiğine karar vermesini istemiştir.
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlali iddiası
43. Başvurucu 4 Temmuz gecesinden 5 Temmuz 1991 sabahına kadarki gözaltında tutulmasının Sözleşme'nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlali olduğunu ileri sürmüştür. Bu maddenin ilgili bölümleri aşağıdadır:
1. Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Aşağıdaki haller dışında ve hukukun öngördüğü bir usule uyulmadıkça, hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
...
(c) bir kimsenin suç işlediğinden makul kuşku duyulması üzerine veya suç işlemesini engellemek ya da işledikten sonra kaçmasını önlemek için kendisini tutmayı gerektiren makul nedenler bulunması halinde, kendisini kanunen yetkili makamların önüne çıkarmak amacıyla gözaltına alma veya tutma;
...
A. Hükümetin ilk itirazları
44. Hükümet, daha önce Komisyon önünde bulunduğu gibi, başvurucunun Sözleşmenin 26. maddesine göre iç hukuk yollarını tüketmediği itirazında bulunmuştur. Hükümete göre başvurucu, sadece polis memurlarını şikayet ederek ve kendilerine karşı kovuşturma açılması için Üst Mahkemeye başvurarak, kendisinin tutulmasının hukukiliği konusunda hüküm elde etmek için en elverişsiz ve etkisiz araçları seçmiştir. Koblenz Üst Mahkemesi sadece polis memurlarının cezai sorumluluğu hakkında bir karar vermiş ve başvurucunun gözaltına alınması ve tutulması konusunu cevapsız bıraktığını özellikle ifade etmiştir. Oysa Bay K.-F., ya Ceza Usul Yasasının 98(2). fıkrasının ikinci cümlesi kıyasen uygulanmak (bk. yukarıda parag. 37) suretiyle İlçe Mahkemesine dava açmak veyahut Mahkemelerin Görev ve Yetkilerine Dair Yasanın 23(1). fıkrası uyarınca (bk. yukarıda parag. 38) Üst Mahkemeye başvuru yaparak, bu ikinci meseleyi ulusal mahkemeler önünde dava konusu yapabilirdi. Başvurucu bu iç hukuk yollarını kullanmayarak, Sözleşme'nin 26. maddesine ilişkin Mahkeme'nin içtihatlarına aykırı biçimde, ulusal mahkemeleri iddia edilen ihlalleri düzeltme imkanından mahrum bırakmıştır.
45. Başvurucu ise, kendisinin gözaltına alınması ve tutulması konusu Koblenz Üst Mahkemesi tarafından incelendiği için, Sözleşmenin bu maddesinin gereklerinin yerine getirildiğini düşünmüş ve Hükümetin ileri sürdüğü diğer başvuru yollarını seçmiş olsaydı da aynı şekilde inceleme yapılcağını ifade etmiştir.
46. Mahkeme, Sözleşmenin 26. maddesinin amacının, bu iddialar Sözleşme organları önüne getirilmezden önce Sözleşmeci Devletlere, ihlal iddialarını önlemesine ve genellikle mahkemeleri aracılığıyla düzeltmesine fırsat vermek olduğunu yinelemektedir. Bu nedenle Komisyona yapılacak olan şikayet, en azından özü itibarıyla, öncelikle yetkili ulusal mahkemeler önünde öngörülen süre içinde ulusal hukukun şekli gerekleri yerine geterilerek yapılmış olmalıdır (bk. örneğin 23.10.1996 tarihli Ankerl - İsviçre kararı, parag. 34). Bununla birlikte sadece, etkili olan ve ihlal iddiasını tazmin etme yeteneği bulunan iç hukuk yolları tüketilmelidir (bk. diğer kararlar arasında, 23.04.1996 tarihli Remli - Fransa kararı, parag. 33). Ayrıca Sözleşme'nin 26. maddesi biraz esneklikle ve aşırı şekilciliğe kaçmadan uygulanmalıdır (bk. örneğin 22.09.1994 tarihli Hentrich - Fransa kararı, parag. 30, ve yukarıda geçen Ankerl kararı, aynı yer).
47. Mevcut davada Mahkeme, başvurucunun Cochem-Zell polis merkezinde gözaltına alınmasının ve tutulmasının hukuka aykırı olduğu şikayetini hem hem Koblenz Savcılığına ve hem de Koblenz Üst Mahkemesine yaptığını kaydetmektedir (bk. yukarıda parag. 20 ve 23). Başvurucu Üst Mahkeme kararına karşı Federal Anayasa Mahkemesine yaptığı itirazda, temel haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir (bk. yukarıda parag. 33).
Bu nedenle başvurucu, Sözleşme'nin 5(1). fıkrası bakımından şikayetinin esasını Alman mahkemelerinde ileri sürmüştür.
48. Böylece Mahkemeye, polislerin gözaltına alma ve tutma işlemine karşı yapılan şikayetin ve sonrasında kovuşturma açılması için Üst Mahkemeye yapılan başvurunun, başvurucunun şikayeti bağlamında etkili ve yeterli bir iç hukuk yolu oluşturup oluşturmadığını tespit etmek kalıyor.
49. Bu konuda Komisyon gibi Mahkeme de, polis memurlarının haksız tutmadan suçlu olup olmadıklarını tespit için bay K.-Fnin gözaltına alınması ve tutulmasının hukukiliği konusunu ele alan Koblenz Üst Mahkemesinin kararını kaydetmektedir.
Üst Mahkeme 21 Mayıs 1992 tarihli kararında (bk. yukarıda parag. 24) başka şeylerin yanında şöyle demiştir: Eğer polisler başvurucuları hukukdışı bir şekilde karakola götürse ve orada tutsaydı, haksız tutmadan dolayı kovuşturmak için yeterli sebep bulunabilirdi (Ceza Yasası md. 239). Soruşturma, böylesi bir hukukdışı eylemin bulunduğunu ortaya koymamaktadır. Üst Mahkeme daha sonra polislerin kira dolandırıcılığı suçuna dayanarak başvurucuyu hukuka uygun olarak gözaltına alıp almadıklarını tespit etmeye koyulmuş ve başvurucuların gözaltına alınmaları olaylara dayandığından, haklı gösterilebilir sonucuna varmıştır. Üst Mahkeme başvurucunun polis merkezinde tutulması için geçerli sebepler bulunup bulunmadığını değerlendirmeyi sürdürmüş ve başvurucuların polis merkezinde tutulmaları bu nedenle haklı görülebilir sonucuna ulaşmıştır.
50. Üst Mahkemenin başvurucunun ertesi sabaha kadar tutulmasının gerekli olup olmadığı sorununu cevapsız bıraktığı doğrudur. Bununla birlikte Üst Mahkeme 30 Kasım 1993 tarihli kararında (bk. yukarıda parag. 32), Bay K.-Fnin Ceza Usul Yasasının 163c maddesinin 3. fıkrası uyarınca kimlik denetimi için izin verilen 12 saatlik azami yasal süreden daha fazla tutulmuş olduğuna hükmetmiştir.
51. Mahkeme, başvurucunun ceza muhakemesi dışında, tutulmasının hukukiliğinin tespit edilmesi için açabileceği davaların kural olarak mevcut olduğundan kuşku duymamaktadır. Bununla birlikte Mahkeme, başvurucunun Sözleşmenin 5(1). fıkrasının esasına ilişkin şikayetlerini ortaya koyduğu ve Üst Mahkemenin en azından bir kısmını incelediği gerçeğinden hareketle, başka iç hukuk yollarına başvurması gerektiğinin kendisinden istenemeyeceğini düşünmektedir.
52. Bu nedenle Komisyon gibi Mahkeme de, bay K.-Fnin kullandığı iç hukuk yollarının, şikayetinin ele alınması için etkili ve yeterli olduğu sonucuna varmaktadır. Sonuç olarak ilk itiraz reddedilmelidir.
B. Şikayetin esası
53. Başvurucu, herhangi bir suç işlemediği halde gözaltına alınmasının ve tutulmasının hukuka aykırı olduğunu, kira miktarına ilişkin anlaşmazlığın ise medeni hukuk alanına girdiğini ileri sürmüştür. Dahası, başvurucunun iddiasına göre, kendileri kaçma girişiminde bulunmamışlardır; polisler geldiğinde bavulları henüz toplanmamıştı ve karısına ait eşyalar hala çekmece ve dolaplarda bulunuyordu. Kendisi herhangi bir şekilde kimliğini gizlemeye çalışmadığı gibi, polise gerekli bütün bilgiyi de vermiştir. Her halükarda, gözaltında geçen süre azami yasal süreyi kırk beş dakika aşmıştır.
54. Hükümet, başvurucunun gözaltına alınması ve 4 Temmuz 1991 günü 21:45ten 5 Temmuz 1991 saat 09:40a kadar tutulması ile 5 Temmuz sabahı 09:45ten 10:30a kadar kişisel bilgilerinin kaydının yapılması için geçen süre arasında bir ayrım yapmıtır. Gözaltına alma ve gözaltında tutma, sadece Ceza Usul Yasasının 163b (1). fıkrasının birinci cümlesi (suç işlediğinden şüphelenilen bir kimsenin kimlik tespiti) uyarınca değil, ama aynı zamanda 127(1). fıkrasının birinci cümlesi (kaçma tehlikesi) ve 127(2). fıkrası (gözaltı kararı vermeye yeter koşulların varlığı) halinde de mümkündür (bk. yukarıda parag. 35). On iki saatlik azami sınır, bu hükümlerin sadece birincisine göre tutma için uygulanır. Diğer iki hüküm uyarınca, tutulan kişi, Yasanın 128(1). fıkrasının birinci cümlesi uyarınca, gözaltına alınmasından itibaren en geç bir gün sonra yargıç önüne çıkarılmak zorundadır (bk. yukarıda parag. 35) ve olayda bu yasal süre şartı aşılmamıştır. Ayrıca Bay K.-F.nin kişisel bilgileri Ceza Usül Yasasının 81b maddesine (bk. yukarıda parag. 35) ve Rhineland-Palatinate Polis İdaresi Yasasının 11(1). fıkrasına dayanarak kaydedilmiştir (bk. yukarıda parag. 36).
55. Komisyon, Sözleşmenin 5(1)(c) bendi anlamında ve bu maddede öngörülen amaca uygun olarak, başvurucunun bir suç işlediği makul şüphesi üzerine gözaltına alınmış ve tutulmuş olduğu görüşünü ifade etmiştir. Ayrıca Komisyon, başvurucunun salıverilmesinde nisbeten 45 dakikalık küçük bir gecikme olmasının, Sözleşmenin 5(1). fıkrasının amaç ve ereğine aykırı şekilde, özgürlüğünden keyfi olarak yoksun bırakılması sonucunu doğurduğuna ikna olmak için bir sebep görmemiştir.
56. Mahkeme öncelikle başvurucunun gözaltına alınması ve tutulmasının, bir suç işlemiş olduğuna dair makul kuşkuya dayanıp dayanmadığına karar vermelidir.
57. Bu bağlamda Mahkeme, bir gözaltının dayanmak zorunda olduğu kuşkunun makullüğünün, gözaltına alma veya tutmanın keyfiliğine karşı Sözleşmenin 5(1)(c) bendinde düzenlenen koruyucunun esaslı bir unsurunu oluşturduğunu hatırlatır. Makul kuşkuya sahip olmak, objektif bir gözlemciyi, söz konusu kimsenin suç işlemiş olabileceği konusunda ikna edebilecek maddi olayların veya bilgilerin varlığını gerektirir (bk. 30.08.1990 tarihli Fox, Campbell ve Hartley - Birleşik Krallık kararı, parag. 32). Bununla birlikte, şüphe uyandıran olayların, mahkumiyet kararı verilmesini ve hatta soruşturmanın daha sonraki aşamasında suç isnadında bulunulmasını gerektirecek derecede olması gerekmez (bk. 28.10.1994 tarihli Murray - Birleşik Krallık kararı, parag. 55).
58. Mevcut davada ev sahibi bayan S., dairesini kiralayan Bay ve Bayan K.-F.nin, kiracı olarak sorumluluklarını yerine getirme niyeti olmaksızın ve borçlarını ödemeksizin kaçmak üzere olduklarını polise bildirmiştir (bk. yukarıda parag. 10). Polisin yaptığı ilk incelemeler sonunda bay ve bayan K.-F.nin adresinin sadece bir posta kutusu olduğu ve Bay K.-F.nin daha önce dolandırıcılıktan soruşturma geçirdiği (bk. yukarıda parag. 12) ortaya çıkmıştır; polis, bu çifti 4 Temmuz 1991 akşamı saat 21:45te gözaltına almış ve kimlik kontrolü yapabilmek için kendilerini polis merkezine götürmüştür (bk. yukarıda parag. 13). Saat 23:30da düzenlenen bir tutanağa göre polis, Bay ve Bayan K.-F.in kira dolandırıcılığından kuvvetli şüphe altında oldukları ve kaçma tehlikeleri bulunduğu ifade etmiştir.
59. Bu koşulları dikkate alan Mahkeme kural olarak, Koblenz Üst Mahkemenin polis memurlarını, kira dolandırıcılığı şüphesi ve bay K.-F.nin kaçma tehlikesi bulunduğu konusundaki görüşlerinde haklı bulan kararındaki gerekçelere katılmaktadır. Sonuç olarak başvurucu, Sözleşmenin 5(1)(c) bendi anlamında bir suç işlediğinden makul kuşku duyulduğu için tutulmuştur.
60. Bu aynı zamanda, ilgili kişinin yetkili yargısal makam önüne çıkarılması amacıyla gözaltına alma ve tutmanın gerçekleştirildiği hüküm uyarınca da bir gerekliliktir.
61. Bu bağlamda Mahkeme, başvurucu hakkında isnatta bulunulmamış veya bir mahkeme önüne çıkarılmamış olması, tutulma amacının mutlaka Sözleşmenin 5(1)(c) bendine aykırı olduğu anlamına gelmediğini belirtir. Böyle bir amacın varlığı, amacın gerçekleştirilmiş olmasından bağımsız olarak düşünülmelidir; Sözleşmenin 5(1)(c) bendi, polisin gözaltına alma anında veya başvurucu nezaretteyken, isnatta bulunmak için yeterli delil elde etmiş olmasını varsaymamaktadır (bk. 29.11.1988 tarihli Brogan ve Diğerleri - Birleşik Krallık kararı, parag. 53).
62. Mevcut olayda polis araştırmasının iyi niyetle yürütülmediğini veya savcıyla yapılan görüşmeden sonra başvurucu hakkında verilen gözaltına alma ve tutma kararının, kendisinin kimliğini denetleme ve hakkındaki iddiaları soruşturup araştırmayı tamamlamaktan başka bir amaçla gerçekleştirildiğini düşünmek için bir neden yoktur. Bu amaçla Bay K.-F. ve ev sahibi Bayan S., ayrıca 5 Temmuz 1991 sabahı bir kez daha sorgulanmışlardır. Buna göre, kira dolandırıcılığı kuşkusunu teyit etmek mümkün olsaydı, başvurucunun yetkili yargısal makamlar önüne çıkarılacağını haklı olarak düşünülebilir.
Bu nedenle Mahkeme, söz konusu özgürlükten yoksun bırakmanın, Sözleşmenin 5(1)(c) bendinde gösterilen amacı izlendiğini tespit etmektedir.
63. Son olarak Mahkeme, başvurucunun gözaltına alınması ve tutulmasının, hukukun öngördüğü bir usule uygun olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği dahil, hukuka uygun olup olmadığını tespit etmelidir. Mahkeme Sözleşmenin burada esas itibarıyla ulusal hukuka göndermede bulunduğunu, fakat aynı zamanda bireyi özgürlüğünden yoksun bırakan bir tedbirin Sözleşmenin 5. maddesinin amacına, yani bireyi keyfiliğe karşı koruma amacına da uygun olmasını gerekli kıldığını hatırlatır (bk. örneğin 20.03.1997 tarihli Lukanov - Bulgaristan kararı, parag. 41 ve 01.07.1997 tarihli Giulia Manzoni - İtalya kararı, parag. 21). Mahkeme bu sorunu çözmek için, Hükümet tarafından öne sürülen değişik gözaltına alma ve tutma gerekçeleri (bk. yukarıda parag. 54) üzerinde sırasıyla duracaktır.
64. Mahkeme, başvurucunun kaçma tehlikesi konusunda, Koblenz Üst Mahkemesinin kararından (bk. yukarıda parag. 32) bu mahkemenin kaçma tehlikesini, başvurucunun on iki saatten fazla gözaltında tutulması için geçerli bir gerekçe olarak gördüğü sonucu çıkmamaktadır. Ayrıca, dava dosyasında bu gerekçeyle tutmayı haklı göstermeye yetecek bir şey de yoktur. Koblenz Savcılığı takipsizlik kararı verirken, aynı şekilde bay ve Bayan K.-F.nin kanunsuz bir şekilde kaçmaya çalıştığını gösterecek somut bir delil bulunmadığını tespit etmiştir (bk. yukarıda parag. 19).
65. Ceza Usul Yasasının 127(2). fıkrasında (bk. yukarıda parag. 35) öngörülen sebebe gelince: dosyadan polisin gözaltına almayı ve tutmayı için bu gerekçeye dayandırdığı veya bu fıkrada öngörülen sıkı koşulların mevcut olduğu belli değildir. Bu ikinci nokta konusunda Mahkeme, Komisyonun değerlendirmesine katılmaktadır. Her halükarda bu gerekçe mevcut olsa bile, Hanau savcısı, polise Bay K.-Fnin tutuklanmasını isteme niyetinde olmadığını bildirdiği 5 Temmuz 1991 sabah saat 09:25te, bu gerekçe de sona ermiştir.
66. Geriye Koblenz Üst Mahkemesinin, suç işlerken yakalanan kimsenin kimliği hemen tespit edilemiyorsa kimlik kontrolü amacıyla gözaltına alınmasına ve tutulmasına izin veren Ceza Usul Yasasının 127. maddesinin 1. fıkrası ve 163b maddesine (bk. yukarıda parag. 35) dayandırdığı gerekçenin incelenmesi kalıyor.
67. Mahkeme ilk önce, iç hukuka uygunluğu denetleme konusunda Sözleşme organlarından daha iyi bir durumda bulunan bir ulusal mahkeme olan Üst Mahkemenin, başvurucunun gözaltına alınmasını ve tutulmasını hukuka uygun bulduğunu (bk. yukarıda parag. 24) gözlemlemektedir. Mahkeme daha farklı bir sonuca varmak için bir neden görmemektedir.
68. Üst Mahkeme, muhtemel sanıkların, en azından niyetleri nedeniyle, haksız tutma suçlamasından mahkum edilmelerinin mümkün olmadığından, başvurucunun ertesi sabaha kadar tutulmasının gerekli olup olmadığı meselesini cevapsız bırakmıştır. Bununla birlikte, polisin gece boyunca ve salıverilinceye kadar, kısmen başvurucu hakkında bir tutuklama kararı bulunup bulunmadığını kontrol etmek için araştırma yapmayı sürdürdüğünü tespit etmiştir (bk. yukarıda parag. 14-16). Mahkeme bu koşulları dikkate alarak, başvurucunun 4 Temmuz 1991 günü saat 21:45den ertesi gün sabah saat 09:45e kadar tutulmasının haklı görülebileceği sonucuna varmıştır.
69. Öte yandan Mahkeme, başvurucunun gözaltı süresinin, Ceza Usul Yasasının 163c maddesinin 3. fıkrasında öngörülen azami kanuni süreyi aştığını kaydetmektedir (bk. yukarıda parag. 35). Koblenz Üst Mahkemesi, 30 Kasım 1993 tarihli kararında aynı sonuca varmıştır (bk. yukarıda parag. 32). Bu mahkemeye göre Kimlik kontrolü amacıyla 163b maddesi uyarınca alınan bir tedbirden etkilenen bir kimse, toplam 12 saatten daha fazla özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. Başvurucu 4 Temmuz 1991 tarihinde saat 21:45te gözaltına alınmış (sayfa 19) ve 5 Temmuz 1991 günü sabah saat 10:30da salıverilmiştir (sayfa 20). On iki saatten daha fazla süren bu gözaltı için polis şefi Blang sorumludur.
70. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşmenin 5(1). fıkrasında güvence altına alınan özgürlük hakkının istisnalarının sınırlı sayıda olduğunu ve kimsenin özgürlüğünden keyfi bir şekilde yoksun kalmamasını sağlamak için bu istisnaların dar yorumlanmasının, 5. maddenin amacına uygun olduğunu yinelemektedir (bk. en son karar olarak, yukarıda geçen Giulia Manzoni kararı, parag. 25).
71. Mahkemenin bazı durumlarda, tutulan kimsenin salıverilmesinden önce kısa süreli gecikmelerin olabileceğini kabul ettiği doğrudur. Ancak bu durum, tutma süresinin önceden yasayla düzenlenmediği ve tutmanın bir mahkeme kararıyla sona erdiği hallerde geçerlidir. Mahkemelerin çalışmasıyla ve bazı formaliteleri tamamlanmasıyla ilgili pratikteki durumlar, böyle bir mahkeme kararının icrasının zaman alabileceği anlamına gelir (bk. 22.03.1995 tarihli Quinn - Fransa kararı, parag. 42, ve yukarıda geçen Giulia Manzoni kararı, parag. 25).
72. Ancak mevcut davada kimlik kontrolü amacıyla azami on iki saatlik tutma süresi yasayla düzenlenmiş olup, mutlaktır. Azami tutma süresi önceden bilindiğinden, tutmayla görevli makamlar, izin verilen sürenin aşılmaması için gerekli bütün tedbirleri almakla yükümlüdürler. Bunlar arasında, kimlik kontrolü için alınan tedbirlerden sayılan ve bu amaca özgülenmiş tutma süresi içinde yapılabilecek olan K.F.nin kişisel bilgilerini kaydetme de yer alır.
73. Mahkeme bu etkenleri dikkate alarak, başvurucunun tutulabileceği azami süre aşıldığı için, Sözleşmenin 5(1)(c) bendinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
II.Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
74. Sözleşme'nin 50. maddesi şöyledir:
Mahkeme, Sözleşmenin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse, veilgili Sözleşmeci Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderme imkanı veriyorsa, Mahkeme gerekli görürse zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık verilmesine hükmeder.
A. Zarar
75. Bay K.-F., polis ve ev sahipleri Bay ve Bayan S. tarafından hukuka aykırı olarak el konulan eşyaları bakımından maddi zarar olarak 3,134.10 Alman Markı (DEM) talep etmiştir. Ayrıca kendisinin, karısının ve oğlunun yaşamlarında 4 Temmuz 1991i 5ine bağlayan gece olanların ciddi sonuçları nedeniyle manevi tazminat olarak 30,000 Alman Markı talep etmiştir.
76. Hükümet istenen miktarın aşırı olduğunu ve muhtemel Sözleşme ihlali ile iddia edilen zarar arasında bir nedensellik bağı olmadığını ileri sürmüştür.
77. Mahkeme, şikayet edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı bulunmadığını kaydetmektedir.
Manevi zarara gelince, Mahkeme, Sözleşmenin 5(1)(c) bendinin ihlal edildiğinin tespit edilmiş olmasının yeterli giderim oluşturduğuna karar vermiştir.
B. Ücret ve masraflar
78. Başvurucu ayrıca, ücret ve masraflara ilişkin ulusal mahkemeler ve Komisyon önünde yürütülen yargılamalar için 11,280 Alman Markı (DEM) ve Mahkeme önündeki yargılamalar için ise 2,300 Alman Markı (DEM) talep etmiştir.
79. Hükümet, talep edilen miktarların aşırı ve başvurucunun Sözleşme ihlalini önlemek veya tazmin etmek için bu miktarı harcamamış göründüğü için temelsiz olduğunu ileri sürmüştür.
80. Mahkeme, önündeki bilgiler ve ilgili içtihatlara dayanarak, değerlendirmesini hakkaniyet temelinde yapmış ve başvurucuya 10,000 DEM ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
Mahkemeye ulaştırılan bilgilere göre, mevcut hükmün verildiği tarihte Almanyada uygulanan yasal faiz oranı yıllık yüzde 4tür.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Yediye iki oyla, Hükümetin ilk itirazının reddine;
2. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 5(1)(c) bendinin ihlaline;
3. Oybirliğiyle, mevcut ihlal hükmünün kendisinin uğranılan manevi zarar bakımından yeterli giderim oluşturduğuna;
4. Oybirliğiyle,
(a) davalı devletin başvurucuya ücret ve giderlere ilişkin olarak 10.000 (on bin) Alman Markını üç ay içinde ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılması halinde ödeme tarihine kadar işleyecek yıllık yüzde 4 basit faizin eklenmesine;
5. Oybirliğiyle, kalan hakkaniyete uygun tazmin taleplerinin reddine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy