(AİHS m. 3, 5, 15, 25, 37, 41) (765 S. K. m. 125) (SELİM SADAK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (SAKIK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (İRLANDA - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (KALASHNIKOV - RUSYA DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (BROGAN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (NIDERÖST HUBER - İSVİÇRE DAVASI)
(Başvuru no:25142/95 ve 27099/95)
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no:25142/95) başvuru no'lu davanın nedeni Türkiye Cumhuriyeti uyruklu Selim Sadak ("Başvuran"), sırasıyla 23 Ağustos ve 16 Kasım 1994 tarihlerinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesinin "AİHS" ("Sözleşme") 25. maddesi gereğince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine "AİHM" yaptığı başvurudur.
Başvuran Ankara'da avukat olan Sn. Y. Alataş tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
1954 doğumlu başvuran Ankara'da ikamet etmektedir. Başvuran olaylar sırasında, Türkiye Büyük Millet Meclisinde "TBMM" Anayasa Mahkemesi tarafından daha sonra feshedilen DEP partisi Şırnak milletvekiliydi.
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi "DGM" Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın da aralarında bulunduğu DEP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını 1991 ve 1993 tarihlerinde birçok kez talep etmiştir. Savcı bu taleplerinde başvuranın Türk Ceza Kanunun "TCK" 125. maddesini ihlal ettiğini belirtmiştir.
Anayasa Mahkemesi 16 Haziran 1994 tarihinde DEP partisini, ülkenin bütünlüğüne zarar verici eylemlerde bulunduğu gerekçesiyle feshedilmesine karar vermiştir.
Aynı gün Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın gözaltına alınmasına karar vermiştir. TBMM başkanı başvuranın Anayasa Mahkemesi kararının Resmi Gazetede yayınlanmasından önce tutuklanmasına karşı çıkmış ve savcının talebi hemen gerçekleştirilmemiştir.
16 Haziran 1994 tarihli karar 30 Haziran 1994 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmıştır.
Başvuran ve Sedat Yurttaş (eski DEP milletvekili) 1 Temmuz 1994 tarihinde avukatlarıyla beraber savcılığa gitmişlerdir. Bu kişiler Ankara Emniyet Müdürlüğü polisleri tarafından derhal gözaltına alınmıştır.
Başvuran gözaltı sırasında ilk beş gününü hücrede geçirmiştir. Başvuran bu durumu protesto etmek amacıyla 8 gün açlık grevi yapmıştır.
Başvuran 12 Temmuz 1994 tarihinde Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcısı önüne çıkarılmış ve savcı tarafından sorguya çekilmiştir.
Başvuran aynı gün Ankara DGM hakimi önüne çıkarılmış ve hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
Ankara DGM Savcısı 4 Ekim 1994 tarihinde taleplerini sunmuştur. Savcı başvuranı güç kullanarak devletin bütünlüğüne zarar verdiği yönünde suçlamıştır (TCK'nun 125. maddesi)
Ankara DGM, 8 Aralık 1994 tarihli kararla başvuranı ve diğer dört DEP milletvekili Türk, Dicle Doğan ve Zana'yı TCK'nun 168. maddesinin 2. bendinin öngördüğü suç olan silahlı çete mensubu olmaktan on beş yıl hapis cezasına çarptırmıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. HÜKÜMETİN DAVAYA İLİŞKİN ÖN İTİRAZLARI HAKKINDA
A. Esas olarak aynı olan başvurular
Hükümet işbu başvuruların sırasıyla 11 Haziran 2002 ve 17 Temmuz 2001 tarihlerinde haklarında karar alınan 25144/94 ve 29900/96 no'lu başvurularla esas olarak aynı olduğunu öne sürmüştür.
Başvuran bu iddiayı reddetmiştir. AİHM başvuranın yaptığı şikayetler hakkında karar almaya yetkili olduğuna kanaat getirmiştir.
AİHM, işbu başvuruların başvurana göre AİHS'nin 3 ve 5. maddelerine aykırı olan gözaltı şartlarına ilişkin olduğunu hatırlatmıştır. AİHM, 17 Temmuz 2001 tarihli Sadak ve diğerleri-Türkiye (no:1) davasının (No: 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96, CEDH 2001 -VIII) Ankara DGM'nin 8 Aralık 1994 tarihinde başvuran hakkında aldığı mahkumiyet kararına ilişkin olduğunu belirtmiştir. Diğer taraftan 11 Haziran 2002 tarihli Sadak ve diğerleri-Türkiye (no:2) davası (no:25144/94, 26149/95'ten 26154/95'e kadar, 27100/95 ve 27101/95, CEDH 2002-IV) Anayasa Mahkemesi tarafından feshedilmesinin ardından DEP (Demokrasi Partisi) mensubu milletvekillerinin görevlerinden azledilmesiyle ilgilidir.
AİHM işbu başvuruların AİHS'nin 37§ 1 b) bağlamında 25144/94 ve/veya 29900/96 sayılı başvurularla esas olarak aynı olmadığı soncuna varmıştır.
B. İç hukuk yollarının tüketilmemesi
Hükümet, göz altı sırasında dışarıyla ilişkilerinin kesilmesine ve göz altı süresine ilişkin şikayetler için iç hukuk yollarının tüketilmediğini öne sürmüştür. Hükümet başvuranın, bu şikayetler hakkında hiçbir yetkili iç hukuk mahkemelerine başvuruda bulunmadığım ileri sürmüştür. Hükümete göre başvuranın bir yandan Ceza Muhakemeleri Kanunun 151.maddesi gereğince iddialarını Cumhuriyet Başsavcısına iletmesi ve diğer yandan savcının yetkisini kötüye kullanması gibi bir durumunda iddialarını Adalet Bakanlığına veya hukuk veya idari mahkemelerine sunması mümkündü.
Hükümet mahkeme önünde sunduğu görüşlerine atıfta bulunarak 466 sayılı kanun tarafından öngörülen tazminat yolunu öne sürmüştür.
Başvuran, hükümetin sözünü ettiği başvuruların kendi şikayetlerine uygun olmayacağını belirtmiştir.
AİHM, Türk hukukundaki DGM önündeki muhakeme usullerinde, olaylar sırasında gözaltı süresinin savcılık kararıyla on beş güne çıkarılabileceğini hatırlatmıştır. Başvuranın itiraz ettiği gözaltı süresi iç mevzuatın öngördüğü maksimum süreyi geçmemektedir. Ayrıca DGM Cumhuriyet Savcılarının verdiği gözaltı sırasında dışarıyla ilişkinin kesilmesi kararı, olaylar sırasında milli mevzuatın hiçbir hükmünü ihlal etmemekte ve idari teamülün bir parçasını oluşturmaktadır.
Oysa hükümetin öne sürdüğü başvuru yolları tarafından öngörülen bütün varsayımlar, özgürlüğün kısıtlanmasının kanunu ihlal ettiğini içermektedir (muhakemenin men-i kararı, beraat etme veya cezaya ilişkin kararla ilgili 466 sayılı kanunun bazı hükümleri -işbu davada olmayan- dışında). AİHM, dava dosyasında, işbu davaya benzer durumlarda hükümetin öne sürdüğü başvurular aracılığıyla dava kazanmayı sağlayan hiçbir yargılama örneğinin bulunmadığını belirtmiştir (466 sayılı kanun hakkında, Bkz. Sakık ve diğerleri-Türkiye, 26 Kasım 1997 tarihli karar, 1997-VII, §§ 58-61).
AİHM, bu koşullarda iç başvuru yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazın reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİ HAKKINDA
Başvuran, AİHS'nin 3. maddesi çerçevesinde göz altı sırasında dışarıyla ilişkisinin kesilerek on bir gün tutuklu kalmasından şikayetçi olmuştur.
Başvuran, on bir gün boyunca dışarıyla ilişkisi olmadan gözaltında tutulduğunu öne sürmüştür. Bu süre zarfında ne polisler ne de savcılık tarafından hiç bir soruşturma akdi düzenlenmiştir. Gözaltının on bir gün sürmesinin tek sebebi makamların başvurana insanlık dışı ve aşağılayıcı bir tutuma maruz kalmasını istemesi olarak açıklanabilir.
Hükümete göre başvuranın hapis koşulları hücrede tek başına kapatılmasına indirgenmemelidir. Tutuklunun güvenlik ve koruma nedeniyle diğer mahkumlardan ayrı tutulması insanlık dışı bir muamele olamaz. Başvuranın iddia ettiği olaylar 3. maddeye aykırı muamele olarak değerlendirilecek derecede değildir.
AİHM özet olarak bu iddiayı kabul etmiştir.
3. maddeye göre kötü muamelenin özellikle muamelenin süresi, fiziksel ve manevi etkileriyle beraber bazen cinsiyet, yaş, kurbanın sağlık durumu vs. gibi dava verilerinin tümünün değerlendirilerek asgari bir öneminin bulunması gerekmektedir ( Bkz. örneğin, İrlanda- İngiltere, 18 Ocak 1978, seri A, no: 25, s. 65, §162). AİHM'ye göre bir muamelenin 3. maddeye göre "insanlık dışı" olması için muamelenin uzun süre boyunca uygulanmış olması ve vücutta fiziksel veya moral olarak ciddi ağrılar yaratan yaralar olması gerekir (Bkz. Kudla-Polonya, no: 30210/96, §92, CEDH 2000-XI). Diğer yandan 3. maddeye göre bir muamelenin "aşağılayıcı" olup olmadığını araştırırken AİHM, ayrıca amacın ilgiliyi aşağılamak veya küçük düşürmek olup olmadığını ve önlemin kişiyi 3. maddeye aykırı bir şekilde etkileyip etkilemediğini araştıracaktır.
AİHM, 3. maddenin, devletin her mahkumun insan onuruna saygı prensibine uygun şartlarda tutulmasından ve önlemin uygulanma şekillerinin ilgiliyi sıkıntıya sokmayacak veya tutuklanmaya bağlı duyulan sıkıntı seviyesini aşmamasını ve hapse ilişkin uygulama koşulları göz önünde bulundurulduğunda mahkumun sağlığının ve iyiliğinin özellikle ilgili sağlık idaresi tarafından sağlandığından emin olmayı gerektirdiğini hatırlatmıştır (Kudla kararı, §94; Kalachnikov-Rusya (karar), no: 47095/99, §95, CEDH 2001 -XI).
AİHM, sosyal tecritle beraber duyumsal tecridin kişiyi etkileyebileceğini ve güvenlik tedbirleri nedeniyle veya diğer her ne nedenle olursa olsun bu tecridin haklı olmayan insanlık dışı bir muamele teşkil ettiğini hatırlatmıştır. Buna karşın güvenlik, disiplin ve koruma nedeniyle diğer mahkumlarla ilişki kurma yasağı ceza veya insanlık dışı bir muamele oluşturmamaktadır ( Bkz. Messina-İtalya (karar), no: 25498/94, CEDH 1999-V).
AİHM, tanı tecritli uzun süreli ve tutuklu için zor şartlarda geçen gözaltının 3. maddeye aykırı bir muamele oluşturması olanağım göz ardı etmemektedir.
Bu davada AİHM, başvuranın sosyal tecritle beraber duyumsal tecritli tutulmadığını gözlemlemiştir. Başvuran gözaltı sırasında dışarıyla ilişki kuramadığını belirtmiş ancak tutuklu bulunduğu yerdeki çalışan personelle ve büyük çoğunlukla gözaltında tutulan diğer kişilerle ilişki kurabilmiştir. Ayrıca, başvuranın sorgulaması yapılmadığından tutukluluk hali hakimler önüne çıkarılmadan önce ertelenen bekleme aşaması olarak özetlenebilir. Bu bekleme dönemi başvuranın kişiliğini etkileyecek kadar uzun bir süre teşkil etmemektedir.
Ancak AİHM, başvuranın gözaltındaki tutululuk halinin 3. madde gereğince insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele oluşturmak için yeterli seviyede olmadığına kanaat getirmiştir.
III. AİHS'NİN 5§3. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİ HAKKINDA
Başvuran AİHS'nin 5§3.maddesinin ihlal edilmesinden şikayetçi olmuştur. Hükümet AİHS'nin 15.maddesi gereğince aykırı tedbir alma hakkını kullanarak Türkiye'nin bu hükmü ihlal etmediğini öne sürmüştür.
A. AİHS'nin 15.maddesi gereğince Türkiye'nin tebliğ ettiği aykırı tedbirlerin uygulanabilirliği hakkında
Başvuran, söz konusu aykırı tedbirlerin kendisinin tabi tutulduğu tedbirlere uygulanamayacağını öne sürmüştür. AİHM bu iddiayı kabul etmiştir.
AİHM, 6 Ağustos 1990 tarihli aykırı tedbir kararı ve 3 Ocak 1991 tarihli mektupta belirtilen 424, 425 ve 430 sayılı kanun hükmünde kararnamelerin içeriklerine ilişkin özette, aykırı tedbir kararma göre Ankara şehrinin içinde bulunmadığı olağanüstü hal bölgesine uygulandığını hatırlatmıştır. Oysa başvuran savcı kararıyla ve daha sonra Ankara DGM hakimlerinin verdiği kararla Ankara'da tutuklanmış ve tutukluluk hali devam etmiştir.
Hükümete göre bu koşul aykırı tedbirlerin uygulanmasını engellememektedir. Davaya ilişkin olaylar olağanüstü hal uygulanan Türkiye'nin Güney-doğu bölgesinde yürütülen terörist kampanyasının sürmesine neden olacaktır. Terör tehdidi milli toprakların hiçbir bölümünde bulunamaz. Türkiye tarafından öne sürülen aykırı tedbirlerin konusu ve amacı ışığında değerlendirmek gerekirse "normal uzlaşma durumu"nun ülkenin tümünde hızlı bir şekilde yeniden sağlanması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.
AİHM, Aksoy- Türkiye kararında Türkiye'nin güney-doğusunda bulunan terör sorununun ciddiyetini ve teröre karşı mücadelede devletin önlem almak için karşılaştığı zorlukları daha önce saptamıştır. Bu bağlamda AİHM, PKK faaliyetlerinin boyutu ve etkilerinin bu bölgede "halkın hayatım tehdit eden bir tehlike" oluşturduğuna kanaat getirmiştir (18 Aralık 1996, 1996-VI, s.2281 ve 2284, §§ 70 ve 84).
15. maddenin Sözleşmeden doğan yükümlülüklerine aykırı tedbirleri sadece " durumun gerekli kıldığı tedbirlerde" müsaade ettiği ortaya çıkmaktadır.
AİHM, bu davada söz konusu aykırı tedbirlerin uygulandığı alanı değerlendirmek için etkilerini tebligatta açıkça belirtilmeyen Türk topraklarının bir bölümüne kadar genişletirse bu hükmün amacına aykırı hareket edecektir (Sakık ve diğerleri-Türkiye, §§36-39). Buradan söz konusu aykırı tedbirlerin dava olaylarına ratione loci olarak uygulanamayacağı sonucuna varılabilir.
Sonuç olarak aykırı tedbirlerin 15. maddenin gerekliliklerini yerine getirip getirmediği aranmamalıdır.
B. ESASA DAİR
Başvuran, AİHS'nin 5§3 maddesine aykırı olarak adli görevlerini yerine getiren hakim veya adli memurun önüne "hemen" çıkarılmadığı yönünde şikayetçi olmuştur. AİHM, bu iddiayı özet olarak kabul etmiştir.
Hükümet, Avrupa'daki diğer terör eylemlerinden daha ciddi boyutta ve yakınında olan Türkiye'deki terörün boyutunu ve tehdidini ve buna karşı yürütülen işlemlerdeki güçlükleri öne sürmüştür.
AİHM daha önce birçok defa terör suçlan hakkında makamların yürüttüğü soruşturmaların özel bazı sorunlar yarattığını kabul etmiştir ( 29 Kasım 1998 tarihli Brogan ve diğerleri-İngiltere kararı, seri A, no: 145-B, s.33, §61, 28 Ekim 1994 tarihli Murray-İngiltere kararı, seri A, no: 300-A, s.27, §58 ve Aksoy kararı, s.2282, §78). Ancak bu demek değildir ki 5. maddeye göre makamların yerel mahkemelerin ve son olarak Sözleşmedeki kontrol organların kontrolü dışında zanlıları her defasında terör suçu işlediklerini belirterek tutuklayıp gözaltına alma serbestisi vardır (Sakık ve diğerleri-Türkiye, s.2623-2624, §44).
AİHM, yasal gözaltının başvuranın tutuklandığı 1 Temmuz 1994 tarihinde başladığım belirtmiştir. Başvuran, ilk defa 12 Temmuz 1994 tarihinde Ankara DGM hakimi önüne çıkarılmıştır. Başvuranın hakim önüne çıkarılana kadar geçen göz altı süresi toplam on bir gündür.
AİHM, Brogan kararında, adli müdahale olmaksızın dört gün altı saat gözaltı süresinin, bu gözaltının teröre karşı toplumu uyarma amacı olsa bile, 5§3 maddesinin belirlediği kesin zaman sınırlarını aştığı yönünde karar aldığını hatırlatmıştır (Brogan ve diğerleri kararı, s. 33, §62).
İlgili kişiye atfedilen eylemlerin terör tehdidi oluşturduğu düşünülse bile, AİHM, başvuranın adli müdahale olmaksızın on bir gün boyunca gözaltında tutulmasının gerekli olduğunu kabul etmeyecektir.
Dolayısıyla 5§3 maddesi ihlal edilmiştir.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşmenin 41. maddesi gereğince,
A. Tazminat
Başvuran, özgürlüğünün kısıtlanmasından doğan manevi tazminat için 100 000 Fransız Frangı (FRF) ve maddi tazminat için ise 100 000 FRF talep etmiştir.
Hükümet, işbu dava koşulları ile ileri sürülen maddi tazminat arasında hiçbir illiyet rabıtası bulunmadığını öne sürerek manevi tazminat için, AİHM'nin ihlalin olduğu sonucuna vardığı durumda, kararın kendisinin adil tazmin oluşturacağını iddia etmiştir.
AİHM, başvuranın hiçbir adli müdahale yapılmadan 11 gün gözaltında tutulduğunu belirlemiştir. Başvuran özgürlüğünün kısıtlandığı bu şartlarda hiç şüphe yok ki yerel mahkemelerin tazmin etmediği manevi zarara uğramıştır.
Davanın farklı yönleri göz önünde bulundurulduğunda ve 41. maddenin öngördüğü adil yargılama gereğince AİHM başvurana 4 000 euros (EUR) ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, hiçbir gerekçe göstermeksizin yerel mahkemeler ve AİHM'deki işlemlere ilişkin masraf ve harcamalar için 108 288 FRF talep etmiştir.
AİHM, hakkaniyete uygun karar vererek ve elinde bulunan içtihat unsurlarını göz önünde bulundurarak (Bkz. Nideröst Huber-İsviçre, 18 Şubat 1997 tarihli karar, 1997-1, s.110, §40), mahkemedeki işlemler için 3 000 EUR tutarının başvurana tahsis edilmesinin uygun olacağı kanaatine varmıştır.
C. Temerrüt faizi
Mahkeme, gecikme faizi oranının, %3'lük bir artış uygulanan Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına tabi tutulması hükmüne varmıştır.
BU SEBEPLERDEN ÖTÜRÜ MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE
Hükümetin ön itirazlarının reddedilmesine;
AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
AİHS'nin 5§3. maddesinin ihlal edildiğine;
a) üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV ve pul, harç ve masraflarla birlikte, Savunmacı Hükümetin başvurana manevi tazminat için 4 000 EUR (dört bin euros) ve mahkeme masrafları için 3 000 EUR (üç bin euros) ödemesine;
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankasının kredi faiz oranına yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;
karar vermiştir.
Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 8 Mart 2004 tarihinde, İçtüzüğün 77.maddesinin 2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy