(Başvuru no: 26136/95)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG
19 Mayıs 2005
İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (26136/95) başvuru no'lu davanın nedeni M.Ö. ve M.R.Ö.'nün (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna 22 Ekim 1994 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) Temel İnsan Haklarını güvence altına alan eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuranların kimliklerinin açıklanmaması talebi Daire Başkanı tarafından kabul edilmiştir.
14 Ocak 1998 tarihinde Komisyon, ikinci başvuranın başvurusunu kabul edilemez bulmuş ve M.Ö.'nün başvurusunu kısmi olarak kabul edilebilir bulmuştur.
OLAYLAR
Başvuran 1933 doğumlu memur emeklisi olup Bartın'da ikamet etmektedir.
Olayların meydana geldiği dönemde başvuran bir tarım arazisine diğerleri ile birlikte N.C. ile müşterek hissedar olduğunu ileri sürmekteydi.
10 Mayıs 1966 tarihinde N.C. Bartın Asliye Hukuk Mahkemesine giderek sözkonusu araziyi fiilen ekip biçen üçüncül şahıslar (Genç ailesinden dört kişi) hakkında "men-i müdahale" başvurusunda bulunmuştur.
9 Eylül 1970 tarihli kararı ile Asliye Hukuk Mahkemesi N.C.'yi haklı bulmuş ve mezkur kişilerin araziyi boşaltmalarını kararlaştırmıştır.
Yargıtay 27 Nisan 1971 tarihli kararı ile adı geçen arazinin mülkiyetinin N.C.'ye ait olduğunu gösteren yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle hükmü bozmuştur.
2 Eylül 1975 tarihinde davanın sevk edildiği Bartın Kadastro Mahkemesi N.C.'nin talebini reddetmiştir.
15 Temmuz 1977 tarihli temyiz başvurusunun ardından Yargıtay, özellikle derinlemesine bilirkişi teknik incelemesinin bulunmadığı ve tetkikin tamamlanmadığı gerekçesiyle 2 Eylül 1975 tarihli kararı bozmuştur.
Başvuran, 26 Temmuz 1989'da Bartın Kadastro Mahkemesi'ndeki süreçte sözkonusu arazi üzerinde miras hakkının bulunduğunu ve N.C. ile müşterek hissedar olduğunu ileri sürmüştür.
3 Temmuz 1991 tarihinde Mahkeme bahsekonu alanlarda devir işlemlerini gerçekleştirmiş ve bilirkişi raporu hazırlatmıştır. Başvuran bu rapora itirazda bulunmuştur.
16 Kasım 1994'te Bartın Kadastro Mahkemesi N.C.'nin itirazını reddetmiş ve arazinin karşı taraf adına (Genç ailesinin dört üyesine) tapu sicil kaydına geçirilmesine hükmetmiştir.
Bu duruşma yüz celse sürmüştür.
Yargıtay 28 Şubat 1996 tarihli kararı ile 16 Kasım 1994 tarihli kararı onamıştır.
28 Şubat 1996 tarihli kararın tashihi için N.C. tarafından yapılan istisnai başvuru yolu Yargıtay tarafından 5 Temmuz 1996 tarihinde reddedilmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS'NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİNE İLİŞKİN
Başvuran yargılama sürecinin uzunluğu ile AİHS'nin 6 § 1 maddesinde öngörülen "makul süre" ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
A. Kabul edilebilirliğe ilişkin
AİHM, yapılan şikayetin AİHS'nin 35 § 3 maddesi uyarınca temelden yoksun bulunmadığı tespitinde bulunmakta ve başvurunun kabuledilemez bulunması için hiçbir gerekçenin olmadığına kanaat getirmektedir.
B. Esasa ilişkin
1. Dikkate alınacak dönem
Hükümet 26 Temmuz 1989 tarihinden önceki dönemin dikkate alınamayacağını, sadece bu tarihte başvuranın müdahil taraf olarak bu sürece katıldığını savunmaktadır.
Başvuran AİHM'ye sözkonusu sürecin bütünü için yaklaşık otuz yıllık bir süreyi dikkate alması önerisinde bulunmaktadır.
AİHM, bu yöndeki yerleşik içtihadını hatırlatmakta ve sivil süreçlerdeki üçüncül şahısların müdahalelerine ilişkin şu ayrımı yapmaktadır: başvuran ulusal yargılama sürecine kendi adına taraf olduğunda dikkate alınması gereken dönem bu tarihten itibaren başlamaktadır, başvuran bu davaya mirasçı olarak katıldığı vakit bütün yargı süreci boyunca şikayette bulunabilir (Bkz. Pandolfelli ve Palumbo-İtalya kararı, 27 Şubat 1992, seri: A no: 231-B, s. 16, § 2, X-Fransa 31 Mart 1992, seri A no: 234-C, s. 89, § 26, Also Tripodi-İtalya, no:45078/98, 12 Ekim 2000 ve Antonio Ruocco-İtalya no: 34881/97, Komisyonun 27 Ekim 1998 tarihli kararı).
AİHM, başvuranın 26 Temmuz 1989 tarihindeki ulusal süreçte halef sıfatıyla bulunmuş fakat kendi adına de cujus mirasçı olarak yer almamıştır.
Bu durumda dikkate alınacak dönem 26 Temmuz 1989 tarihinde başlamakta ve 28 Şubat 1996 tarihli Yargıtay kararı ile son bulmaktadır ve her iki yargı süreci için yaklaşık olarak altı yıl yedi aydır.
AİHM yine de bu sürecin yirmi üç yıl olduğu eleştirisini dikkate alacaktır.
2. Sürecin makullüğü hakkında
AİHM bir yargılama sürecinin uzunluğunun makul yapıda olmasının davanın ardından meydana gelen olaylarla, mahkemenin bu yöndeki içtihadı ile değerlendirildiğini, özellikle davanın karmaşık yapısının, başvuranların ve yetkili mercilerin tutumlarının dikkate alındığını hatırlatmaktadır (Bkz. diğer birçokları arasında, Frydlender-Fransa kararı no: 30979/96, 43, AİHM 2000-VII).
AİHM tarafların davanın karmaşıklığı hakkında görüş beyan etmediklerini not etmektedir.
Hükümet başvuranın özellikle himayesinde bulunan delilleri sunmayarak, bilirkişi incelemesi için tanıklar bulmayarak sürecin uzamasına katkıda bulunduğunu savunmaktadır.
Başvuran sürenin uzamasına neden olmadığını ve mahkemelerin dava için yeterli ihtimamı göstermediklerini ileri sürmektedir.
AİHM, ne davanın karmaşıklığının ne de başvuranın tutumunun yargı sürecinin uzunluğunu açıklamaya yettiği tespitinde bulunmaktadır. Mahkeme özellikle başvuranın müdahil olarak katıldığı tarihte sürecin iki temyize konu teşkil ettiğini ve Yargıtay'ın davayı geniş ölçüde inceleme ve özellikle 15 Şubat 1977 tarihinden itibaren yargılama imkanını bulduğunu gözlemlemektedir.
AİHM, benzer sorunları ortaya koyan birçok başvurunun AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlali ile sonuçlandığını dile getirmiştir (Bkz. sözü edilen Frydlender kararı).
AİHM, sözleşmeci Devletlere düşen yükümlülüğün yargı sistemlerinin işlerliğini sağlayarak yargının her bir bireyin yapmış olduğu başvuruda medeni haklar ve sorumluluklar dahilinde makul bir süre zarfında nihai sonuca ulaşmalarını sağlayabilmek olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır (Bkz. sözü edilen Frydlender kararı).
Mahkemeye sunulan delillerin bütününün incelenmesi neticesinde AİHM, Hükümetin mevcut davanın seyrini farklı sonuçlandıracak ne bir delili ne bir tespiti sunduğuna itibar etmektedir. Mahkemenin bu yöndeki yerleşik içtihadı ışığında, AİHM sözkonusu yargı sürecinin uzunluğunun aşırı olduğuna ve "makul süre" zorunluluğuna yanıt vermediğine kanaat getirmiştir.
Bu nedenle 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A. Maddi ve manevi tazminat
Başvuran maruz kaldığı maddi ve manevi zarar için 7.500.000.000 TL talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.
AİHM, başvuranın manevi zarara uğradığının kesin olduğunu belirterek bu noktada hakkaniyete uygun olarak başvurana 5.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.
B. Masraf ve harcamalar
Başvuran masraf ve harcamalar için herhangi bir talepte bulunmamıştır.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek suretiyle Savunmacı Hükümetin başvurana manevi tazminat olarak 5.000 (beş bin) Euro'yu ödemesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddelerine uygun olarak 19 Mayıs 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy