(AİHS m. 3, 5, 6, 8, 34, 41, 1 Nolu Protokol, 4 Nolu Protokol)
Başvuru no: 26772/95
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
A. Başvurucunun tutulması ve aleyhindeki dava
10. Başvurucu, kırk altı kişiyi kapsayan soruşturmayla bağlantılı olarak, Trapani Bölge Mahkemesinin verdiği 18 Nisan 1992 tarihli tutuklama müzekkeresi gereğince, 21 Nisan 1992 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucunun, Alcamodaki mafya türü bir örgütün üyesi olduğundan ve o bölgedeki ana mafya türü çetenin lideri olduğuna inanılan kayınbiraderine ait bir finans şirketini işlettiğinden kuşkulanılmıştır (Ceza Kanunu md. 416 ek, mafya türü örgüte üyeliği suç saymaktadır).
Başvurucu aleyhindeki isnadlar, hakkında mafya türü örgüt üyeliği suçlaması bulunan fakat daha sonra itirafçı (pentito - kamu makamları ile işbirliği yapmaya karar vermiş mafya eski üyesi) olan B.F.nin, başvurucu hakkında G.Dden aktardığı bilgiye dayanmıştır; 25 Ekim 1989da mafya tarafından öldürülmüş olan G.D. de bu bilgiyi yine mafya öldürülmüş olan F.M.den almıştır.11. Başvurucu başlangıçta, otuz beş gün tek başına Palermo Cezaevinde tutulmuştur.12. Başvurucunun ilk salıverilme talebi, Trapani Bölge Mahkemesi tarafından 6 Mayıs 1992de reddedilmiştir.
Bölge Mahkemesi, başvurucunun mafya ile ilişkisi hakkında B.F.nin verdiği ifadede başvurucunun mafya içinde şimdiki rolü ve faaliyetleri konusunda bir bilgi veya objektif delil bulunmamasına rağmen, B.F.nin mafya ile ilgili diğer kişi ve olaylarla bağlantılı olarak verdiği çeşitli ifadelerin güvenirliğini ve muteberliğini dikkate alarak, bu ifadenin başvurucunun tutukluluğunu haklı kılacak yeterli bir sebep oluşturduğu sonucuna varmıştır. Böylece bu mahkeme bütünsel güvenirlik (global credibility - attendibulita complessiva) kriterini uygulamıştır.
Bölge Mahkemesi bu kararında, B.F.nin başvurucuyu fotoğrafından teşhis ettiğini ve mafya türü örgütteki rolüyle ilgili bilgiler verdiğini eklemiştir. B.F., Alcamodaki mafya klanlarından birinin başkanının kayınbiraderi olan başvurucunun bir finans şirketi işlettiğini ve yine daha önce mafya üyesi olarak teşhis ettiği başka kişilerle birlikte bir diskoteği işleten bir şirketin ortağı olduğunu söylemiştir.
Trapani Bölge Mahkemesi, delilleri koruma gereği bulunduğu için de başvurucu hakkında tutuklama müzekkeresi verildiğini, çünkü delillerin çoğunun tanık beyanı biçimde olduğunu ve bu nedenle tanıklara baskı yapılmak suretiyle bu delillerin kaybolabileceğini belirtmiştir.
13. Başvurucu 20 Temmuz 1992de diğer elli dört mafya üyesi ile birlikte Pianosa ada Cezaevine nakledilmiştir.
14. Başvurucu 6 Mayıs 1992 tarihli karar aleyhine tarihsiz bir dilekçeyle Temyiz Mahkemesine başvurmuştur. Başvurucu, maddi hiçbir delil bulunmadığı halde, sadece B.F.nin ifadesine dayanılarak tutuklandığını belirtmiştir. Başvurucu ayrıca, bir finans şirketinin yöneticisi olmadığına dair savunmasını Bölge Mahkemesinin reddettiğini ve mafyanın mali sekreteri olduğuna dair suçlamaya temel bulabilmek için finans işlerinde idareci olduğuna dair iddiayı delil olarak kabul ettiğini söylemiştir. Başvurucuya göre aslında kendisi sadece şirketin bir çalışanı olup, disiplin soruşturmasına bile tabi tutulmuştur. Ne var ki Temyiz Mahkemesi bu başvuruyu 2 Ekim 1992de reddetmiştir.
15. Başvurucu, tutukluluk halinin devamı için yeterli sebep bulunmadığını ileri sürerek soruşturma yargıcına (giudice Per le indagini preliminari) bir başka salıverilme talebinde daha bulunmuştur. Fakat bu başvurusu da 29 Aralık 1992de reddedilmiştir.
16. Başvurucunun bu red kararına karşı Trapari Bölge Mahkemesine itirazı da 8 Şubat 1993te reddedilmiştir. Bu mahkeme red kararında, Ceza Usul Kanununun 275(3). fıkrasının mafya türü örgüte üye olmakla suçlanan bir şüphelinin tutukluluk halinin devamı için bir karine yarattığını ve bu nedenle salıverilmek isteyen kimsenin bu karineyi çürütmek için özel ve somut deliller göstermesi gerektiğini belirtilmiştir. Bölge Mahkemesi, başvurucunun tutukluluk süresinin uzunluğu konusundaki savunmalarının genel nitelikte olduğunu ve daha önceki davalarda reddedildiğini belirtmiştir.
17. Trapani Bölge Mahkemesindeki soruşturma yargıcı, savcının talebi üzerine, 8 Nisan 1993te Ceza Usul Kanunun 305(2). fıkrası gereğince azami tutukluluk süresinin uzatılmasına karar vermiştir.
18. Bu arada diğer itirafçılar (pentiti), soruşturma sırasında verdikleri ifadede başvurucuyu tanımadıklarını söylemişlerdir.
19. Başvurucu soruşturma yargıcının 8 Nisan 1993 tarihli kararına karşı Bölge Mahkemesine başvurmuş ve söz konusu uzatma kararının hükümsüz olduğunu, çünkü savcının tutukluluk süresinin uzatılmasına dair talebinin önceden avukatına iletilmediğini ve mahkemenin de olaya özgü olmayan ve sadece genel gerekçeler gösterdiğini ileri sürmüştür.
20. Trapani Bölge Mahkemesi başvurucunun itirazını 22 Haziran 1993te reddetmiştir. Bu mahkeme, yasanın sadece çelişmeli muhakemede tarafları dinlemeyi gerektirdiğini ve bunun da olayda bu şekilde yapıldığını, fakat uzatma talebinin resmen iletilmesinin gerekli olmadığını belirtmiştir.
Bölge Mahkemesi tartışma konusu kararın gerekli olup olmadığı konusunda ise, karardaki gerekçenin biraz az ve öz olmasına rağmen, özellikle mafya türü örgüte üyelik suçunun özel niteliğinin dikkate alındığını, delillerin karartılabileceği tehlikesine ve adam öldürme gibi ağır suçlara karışan suç örgütüne üye olduklarından şüphelenilen bütün sanıkların tehlikelilik durumuna işaret ettiğini belirtmiştir. Bunun yanında iddia makamı, soruşturmanın amacı bakımından uzatma talebinin neden gerekli olduğuna dair geniş açıklamada bulunmuştur. Buna göre sanıkların hangi ölçüde bölgeyi denetim altında tuttuklarını ortaya çıkarmak için, karmaşık nitelikteki banka ve mali işlemler üzerinde araştırmaların yürütülmesi gereği bulunmaktadır. Bölge Mahkemesi ayrıca, söz konusu suçun niteliği gereği, soruşturmanın mafya türü örgütü bir bütün olarak ve tabi ki bütün sanıkları kapsamasını gerektirdiğini kaydetmiştir.
21. Başvurucu, savunma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla 28 Haziran 1993te Temyiz mahkemesine başvurmuştur. Ancak bu başvuru da 18 Ekim 1993te reddedilmiştir.
22. 2 Ekim 1993te başvurucu hakkında mafya türü örgüte üyelik suçundan dava açılmıştır. Savcı başvurucunun üç yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasını istemiştir.
23. Trapani Bölge Mahkemesi 12 Kasım 1994 tarihinde verdiği kısa kararın ardından, 9 Şubat 1995 tarihli gerekçeli kararında başvurucunun beraatine ve başka bir suçtan tutuklu değilse salıverilmesini hükmetmiştir.
Bölge Mahkemesi başvurucu hakkındaki davanın sadece B.F.nin ifadesine dayandığını, B.F.nin de bu bilgiyi G.D.den aldığını, onun da bu bilgiyi F.M.den elde ettiğini belirtmiştir. Son iki bilgi kaynağının ölü olması, B.F.nin ifadesinin doğrulanmasını imkansız kılmaktadır. Doğru olan tek bilgi, başvurucunun söz konusu finans şirketinde çalışmış olduğudur; ancak başvurucunun şirketin yöneticisi veya mali sekreteri olarak çalıştığına dair bir delil yoktur. Aslında bu iddia, diğer tanıkların ifadeleri ve maddi delillerle tutarsızlık içindedir. Bu nedenle Bölge Mahkemesi, başvurucunun suçunun kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır.
24. Bu hüküm gece saat 10:00da yüze karşı okunmuştur. Hükmün tefhimi için Trapani Bölge Mahkemesine getirilen başvurucu, yine kelepçeli olarak gece 12:25te Termini Imerese Cezaevine getirilmiştir.
Özel cezaevi rejimi gereğince, tutuklu ve hükümlülerin salıverilmeleri için orada bulunması gereken görevlinin o sırada bulunmaması nedeniyle, başvurucu ancak sabah 8:30a kadar salıverilebilmiştir.
25. Başvurucu hakkındaki beraat kararına karşı savcı üst başvuruda bulunmuştur.
26. Palermo Üst Mahkemesi 14 Aralık 1995 tarihinde verdiği ve başvurucu bakımından 25 Haziran 1996 tarihinde kesinleşen kararında, başvurucu aleyhindeki isnadın B.F.nin ifadesinden başka somut delillerle desteklenmediği ve soruşturma sırasında elde edilen delillerle çürütüldüğü gerekçesiyle, başvurucu hakkındaki beraat kararını onaylamıştır.
B. Başvurucunun Pianosa Cezaevinde tabi tutulduğunu iddia ettiği kötü muamele
1. Şikayet konusu muamele
27. Başvurucu 20 Temmuz 1992 tarihine kadar Termini Imerese Cezaevinde tutulmuş, iki üst düzey yargıcın mafya tarafından öldürülmesinin ardından İtalyan Hükümetinin aldığı acil tedbirler çerçevesinde aynı tarihte Pianosa Cezaevine nakledilmiştir. Pianosa Cezaevinde daha önceleri cezaevi dışına çıkarak adada çalışabilme gibi daha hafif bir rejime tabi 100 kadar mahpus tutulmuştur. Yüksek güvenliğe tabi mahpuslar ise, hep birlikte Agrippa bölümünde tutulmuşlardır. Başka cezaevlerinden çok sayıda gardiyan Pianosa Cezaevine nakledilmiştir.
Başvurucu 29 Ocak 1993e kadar kesintisiz olarak Pianosa Cezaevinde tutulmuştur. Daha sonra aleyhindeki davanın çeşitli aşamalarına katılabilmesi için kısa sürelerle nakledilmiştir.
28. Pianosa Cezaevinde tutulan sağlık kayıtlarına göre başvurucu, bu cezaevine getirildiğinde sağlık bakımından iyi durumdadır.
29. Başvurucu, daha çok Temmuz - Eylül 1992 tarihleri arasında, ayrıntıları aşağıda belirtilen çeşitli biçimlerde kötü muameleye tabi tutulduğunu iddia etmiştir. (Durum daha sonra düzelmiştir).
i) Başvurucu sık sık tokatlanmış ve bir keresinde başparmağından sakatlanmıştır. Testisleri sıkılmıştır. Başvurucu bunun bütün mahpuslara sistematik olarak uygulandığını söylemiştir.
ii) Başvurucu bir keresinde dövülmüş ve giydiği tulum yırtılmıştır. Bunu protesto etmiştir. İki saat sonra gelen gardiyan susmasını emretmiş, hakaret etmiş, vurmuş, gözlükleri ve ağzındaki protez zarar görmüştür.
iii) Başvurucu bir başka seferinde itilip kakılmıştır. Mahpusların temizlik maddelerini koridora koymalarına izin verilmiştir. Gardiyanlar bazen bu temizlik maddelerini yere döküp sulandırmışlar ve böylece zemini kaygan hale getirmişler; mahpuslar iki sıra koğuş arasındaki koridor boyunca koşmaya zorlanmışlar; gardiyanlar düşenlere vurmuşlar ve sopayla dövmüşlerdir.
iv) Başvurucu duş alırken sık sık üzeri aranmıştır.
v) Başvurucu doktora muayene olabilmek için çok uzun zaman beklemek zorunda kalmış ve muayene sırasında elleri kelepçeli olarak tutulmuştur.
vi) Gardiyanlar mahpuslara, eğer gördükleri muameleyi avukatlarına veya diğer mahpuslara anlatacak olurlarsa, misillemeye uğrayacakları konusunda uyarmışlardır.
vii) Mahpuslardan gardiyanların önünde başlarını öne eğmeleri, yere bakmaları, saygı göstermeleri, sessiz durmaları ve dikkat kesilmeleri istenmiştir.
30. Başvurucu son olarak, mahpusların mahkemelerdeki duruşmalara nakillerinin insanlıkdışı koşullarda yapıldığını söylemiştir. Nakiller, tamamen kapalı, havasız, ışıksız araçlarla, yiyecek verilmeden ve kötü hijyenik koşullarda yapılmıştır.
2. Sağlık raporları
31. Pianosa Cezaevi kayıtlarına göre başvurucu, 9 Eylül 1992de diş protezindeki problemden şikayetçi olmuş ve cezaevi doktoru kendisini bir diş doktoruna sevk etmiştir. Nisan 1993te protezin yapıştırılması için diş doktorundan bir randevu alınması için başvurulmuştur.
32. Başvurucunun dizlerindeki ağrıdan şikayet etmesi üzerine, 10 Ağustos 1993te Pianosa Cezaevi sağlık merkezi, röntgen çekimi ve muayene için ortopedistten randevu istemiştir. Testlerin yapılmasından sonra 22 Eylül 1993te ortopedist başvurucunun dizlerindeki sorunları kaydetmiştir; ancak sağlık raporu bu sorunların kesin içeriğini ortaya koymamaktadır.
33. 24 Mart 1995 tarihli bir sağlık raporu, başvurucunun diz eklemlerinde kireçlenme kaydetmektedir. Başvurucunun 3 Nisan 1996da yaptırdığı tetkikler, bir dizin sol dış yüzeyinde darbeden kaynaklanan iki küçük berenin varlığını ortaya koymuştur.
34. 20 Mart 1996 tarihli bir sağlık raporu, üç yıl önce başlayan bir psikolojik rahatsızlıktan (asthenia, ayırt edememe ve depresyon hali) söz etmiştir.
3. Başvurucunun başlattığı hukuki süreç
36. Başvurucu ve bir diğer mahpus, 2 Ekim 1993te Trapani soruşturma yargıcı tarafından yapılan hazırlık duruşması sırasında, Pianosa Cezaevinde Ekim 1992ye kadar işkence, zalimlik ve aşağılama gibi çeşitli kötü muamelelere uğradıklarını iddia etmişlerdir. Başvurucu ayrıca parmağının ve dişinin kırıldığını söylemiştir. Başvurucu, Ekim 1992den sonra durumda bir iyileşme sağlanmasına rağmen, 1975 tarihli ve 354 sayılı Yasanın 41. ek maddesine dayanılarak uygulanan kendisinin tabi tutulduğu muamelenin, bir bütün olarak insanlıkdışı ve duygusuzlaştırıcı nitelikte olduğundan şikayet etmiştir.
37. Soruşturma yargıcı yukarıdaki şikayetleri Livorno savcılığına ihbar etmiştir. Savcı hazırlık soruşturması başlatmıştır (no. 629/93). Savcı 12 Kasım 1993te Portoferraio polisine (carabinieri) verdiği talimatla, iddia edilen kötü muamelenin niteliği ve süresiyle ilgili olarak başvurucunun ifadesinin alınmasını ve bundan sorumlu olan kişilerin kimliğinin belirlenmesine yardım edebilecek bilgi edinilmesini istemiştir. Savcı ayrıca başvurucu hakkındaki elde edilmesini sağlık raporlarını istemiştir.
37. 5 Ocak 1994te Portoferraio polisi tarafından başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucu Pianosa Cezaevine geldiği andan itibaren gardiyanlar tarafından dayağa, işkenceye, zalimce davranışlara ve psikolojik işkenceye tabi tutulduğunu söylemiştir. Gardiyanlar elleriyle ve özellikle sırtına vurmuşlardır. Avluya çıkmak üzere hücresinden ayrıldığında, kaygan koridorda koşturulmuştur. Koridor boyunca dizilen gardiyanlar tekmeler, yumruklar ve sopalar savurmuşlardır. Bir keresinde gardiyanlar giydiği tulumu kendisine vururken yırttıkları için, bu olayı protesto etmiştir. Gardiyanlardan biri çenesini kapatmasını söylemiş, hakaret etmiş, gözlüklerine ve ağzındaki proteze zarar verecek şekilde vurmuştur. Mahpuslar hücrelerinden ayrıldıkları her defasında şiddetle dövülmüşlerdir. Başvurucu verdiği ifadede, bunlardan sorumlu olan gardiyanları tanıyamadığını, çünkü gardiyanların karşısında başlarını öne eğmeye ve gözlerini yerden ayırmamaya zorlanmışlardır. Başvurucu dövme olaylarının Ekim 1992de sona erdiğini eklemiştir.
39. Polis başvurucunun ifade tutanağını ve sağlık raporlarını 7 Ocak 1994te Livorno savcılığına göndermiş, o tarihte Pianosa Cezaevinde görevli gardiyanların bir listesini göndereceklerini söylemiştir.
40. Trapani polisi, Livorno Savcılığının talimatı üzerine 9 Mart 1995 tarihinde başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucuya Pianosa Cezaevinde çalışan 262 gardiyanın fotoğraflarının fotokopisi gösterilmiştir. Başvurucu kendisine kötü muamelede bulunan kişiyi fotoğraftan teşhis edemediğini, ancak bu fotoğrafların söz konusu dönemden daha öncesine ait olabileceğini ve bunların sadece birer fotokopi olduğunu söylemiştir. Başvurucu ilgili gardiyanı bizzat görmesi halinde onu teşhiste güçlük çekmeyeceğini belirtmiştir.
41. Livorno Savcılığı başka bir işlem yapmadan, sanıkların teşhis edilemediği (perche ignoti gli del reato) gerekçesiyle takipsizlik kararı verilmesi için 18 Mart 1995te yargıca başvurmuştur. Livorno soruşturma yargıcı 1 Nisan 1995te bu yönde bir karar vermiştir.
4. Cezaların infazından sorumlu Livorno yargıcının Pianosa Cezaevi koşullarına ilişkin raporu
42. Cezaların infazından sorumlu Livorno yargıcı 5 Eylül 1992de, Adalet Bakanlığına ve ilgili diğer cezaevi makamlarına ve idari makamlara, Pianosadaki cezaevi koşulları hakkında bir rapor göndermiştir.
43. Ağustos 1992de cezaevinde yapılan teftişin ardından hazırlanan bu raporda, mahpuslarının haklarının tekrar tekrar ihlal edildiği ve özel Agrippa bölümünde ve adli suçlar bölümünde, birkaç kötü muamele olayına rastlandığı kaydedilmiştir. Raporda örnekleme şeklinde şunlar belirtilmiştir:
i) temizlik dehşet verici biçimde kötü durumdadır;
ii) mahpusların haberleşmeleri sansüre tabi olması gerekirken bütünüyle engellenmiş olup, mahpuslara gelen telgraflar çok fazla gecikmeden sonra ulaştırılmıştır;
iii) mahpuslar havalandırma avlusuna doğru koşmaya zorlanmışlar ve muhtemelen sopalarla bacaklarına vurulmuştur;
iv) mahpuslar bazen sopalarla dövülmüşler ve başka türlü kötü muamelelere de tabi tutulmuşlardır (örneğin, iddiaya göre bir mahpus bütünüyle soyunmaya zorlanmış ve rektal aramaya tabi tutulmadan önce zemin egzersizleri yapmaya zorlanmış olup, infazdan sorumlu yargıca göre bu tamamen gereksizdir, çünkü bu mahpus gardiyanların gözü önünde yaptığı çalışmayı henüz bitirmiştir; giyinirken kendisine vurulan bu mahpus cezaevi doktoruna görünmüştür; o gece üç gardiyan hücresine gelip kendisini dövmüşlerdir);
v) daha sonra benzer başka olayların da meydana geldiği anlaşılmıştır, ama muhtemelen gardiyanlara karşı alınan tedbirin bir sonucu olarak durum yakın zamanlarda düzelmiştir.
44. Pianosa Cezaevindeki mahpusların şiddete tabi tutulduklarına dair haberler ve yayınlar dolaşmaya başladıktan sonra, Livorno savcısı adada bir gün kalmış ve iddiaları destekleyecek bir şey bulamadığını basına bildirmiştir.
45. Dahası, Tuscany cezaevinde bir müfettiş, güvenilir kaynaklardan elde edilen bilgiyi göre Pianosa Cezaevinde mahpuslara kötü muamele yapılmadığına dair ciddi olaylar bulunduğunu, 30 Temmuz 1992de Adalet Bakanlığı Cezaevleri Genel Müdürlüğüne bildirmiştir. Bu raporda ayrıca, gardiyanların cezaevinde el arabasıyla taşınan özürlü bir mahpusla alay ettiklerinden ve bir keresinde bir mahpusun bir mumun önünde diz çökmeye zorlandığından söz edilmektedir.
46. Adalet Bakanlığı Cezaevleri Genel Müdürünün Bakanlık Özel Baş Sekreterliğine gönderdiği 12 Ekim 1992 tarihli bir yazıda, cezaların infazından sorumlu Livorna yargıcının sözünü ettiği şartların, esasen elli beş mahpusun 19-20 Temmuz 1992 gecesi acilen Pianosa cezaevine nakledilmesinden kaynaklandığı belirtilmiştir. Bu durum, yukarıda kaydedilen uygunsuzlukları büyük ölçüde izah eden pratik sorunlara sebep olmuştur. Ayrıca cezaevindeki inşaat çalışmaları da ek sorunlar yaratmıştır.
47. Cezaevleri Genel Müdürlüğü, Bakanlık tarafından atanan bir grup uzmanın vardığı sonuçları da 28 Ekim 1992 tarihinde Bakanlık Özel Baş Sekreterliğine ve savcılığa göndermiştir. Cezaevinde görüşülen mahpuslardan elde edilen bilgilere dayanan uzmanlar, kötü muamele iddialarının bütünüyle temelsiz olduğu, ancak el arabasında taşınan özürlü kişi ile ilgili olayın doğru olduğu ve cezaevinde tekerlekli sandalye bulunmamasından kaynaklandığı sonucuna varmışlardır.
48. Cezaların infazından sorumlu yargıcın verdiği raporun ardından başka bir araştırma başlatılmış ve elde edilen bilgiler Livorno savcılığına gönderilmiştir. Sadece iki gardiyan, tutuklu ve hükümlülere karşı müessir fiil suçu (Ceza Kanunu md. 582) ve görevi kötüye kullanma (Ceza Kanunu md. 608) suçu zanlıları olarak teşhis edilmişlerdir.
49. Savcı, birincisiyle ilgili şikayet bulunmadığı ve ikincisi de zamanaşımına uğradığı için takipsizlik kararı almak üzere yargıca başvurmuştur. Müessir fiil suçu konusundaki talep kabul edilmiş, fakat diğer konudaki talep reddedilmiştir. Soruşturma yargıcı 20 Aralık 1996da ek bilgiler istemiştir. Bu araştırmanın hala sürdüğü düşünülmektedir.
50. Komisyon önündeki yargılama sırasında Hükümetin savunmasına eklenen 12 Aralık 1996 tarihli bir yazıya göre, Floransada cezaların infazından sorumlu mahkeme başkanı, Pianosa Cezaevinde meydana gelen olayların, o günkü hükümet tarafından emredildiğini veya hoşgörü gösterildiğini söylemiştir. Bu mahkeme başkanı, başvurucunun nakil sırasındaki şartlarla ilgili iddialarının bütünüyle inanılır olduğuna ve mahpusların Pianosa Cezaevine şüpheli ve usulsüz yöntemlerle nakledildiğine, bunun gerçek amacının da mahpusları yıldırmak (intimidate) olduğuna kanaat getirmiştir. Bu yargıç ayrıca, Pianosa Cezaevi yüksek güvenlikli bölümünde, seçme yöntemine tabi tutulmamış olan ve kendilerine açık çek (carte blanche) verilmiş bulunan gardiyanların görevlendirildiğini kaydetmiştir. Bu mahkeme başkanının görüşüne göre başlangıçta bunlar, cezaevinin bu bölümünün idaresinde istismar ve usulsüzlük yaratmıştır.
C. Başvurucunun haberleşmesinin sansür edilmesi
1. Cezaevleri İdaresi Kanununun 41 ek maddesi
51. Adalet Bakanı, 20 Temmuz 1993 tarihine kadar başvurucuya 1975 tarihli ve 354 sayılı Kanunun 41 ek maddesinde belirtilen özel cezaevi rejiminin uygulanması için bir talimat çıkarmıştır. Bakanlık bu tedbirin, özellikle üç yargıcın ve sekiz polisin katledilmesinden ve İtalyanın büyük kentlerinde arabalara bombalı saldırılardan sorumlu olan mafyanın yürüttüğü insafsız saldırıların artmasından sonra, kamu düzeni ve kamu güvenliği kaygıları nedeniyle gerekli olduğunu düşünmüştür. Bu durum, bazı mahpusların çevreleriyle bağlantılarını koparma gereğini doğurmuştur. Başvurucu da bu özel rejime tabi tutulmuştur; çünkü kendisi kötü karakterli ve tehlikeli bir kişidir; eldeki veriler, kendisinin suç ortaklarıyla ilişkisini sürdürdüğünü ve kamu düzenini bozacak veya cezaevindeki güvenliği tehlikeye sokacak talimatlar verebileceğini veya dış dünya ile bağlantı kurabileceğini düşündürmüştür. Ayrıca, başvurucu konumumda olan mahpusların, suç örgütleri içinde yaptıkları gibi, cezaevinde de diğer mahpusları örgütleyip yönetebilecekleri ve bozabilecekleri makul bir varsayımdır.
52. Cezaevleri İdaresi Kanunundaki hakları askıya alan Bakanlık talimatı, şu kısıtlamaları uygulanmasını sağlamıştır:
i) telefon kullanma yasağı;
ii) bütün örgütlerle ve diğer mahpuslarla haberleşme yasağı;
iii) gelen ve giden bütün mektupların sansürü;
iv) üçüncü kişilerle görüşme yasağı;
v) aile üyeleriyle görüşmenin kısıtlanması (ayda bir saat);
vi) belirlenen miktar üzerinde para alma ve gönderme yasağı;
vii) çamaşır paketi dışında dışarıdan gönderilen paketleri alma yasağı;
viii) kültürel, eğlence ve sportif faaliyetler düzenleme yasağı;
ix) mahpus temsilciliği için seçimlere aday olma ve oy verme yasağı;
x) sanatsal ve el işleri faaliyetlerine katılma yasağı;
xi) pişirilmeyi gerektiren yiyecek satın alma yasağı;
xii) hücre dışında iki saatten fazla kalma yasağı;
53. Bu tedbirler daha sonra bir altı ay daha, 31 Ocak 1995 tarihine kadar uzatılmıştır.
2. Başvurucunun haberleşmesinin sansür edilmesi
54. Trapani Bölge Mahkemesi 21 Nisan 1992de özel bir gerekçe göstermeden, başvurucunun haberleşmesinin sansüre tabi tutulmasına karar vermiştir.
55. Ayrıca Adalet Bakanlığı da 20 Temmuz 1992de başvurucunun haberleşmesinin sansür edilmesine karar vermiştir (bk. yukarıda parag. 52).
56. Aşağıdaki mektuplar sansür edilmiştir:
i) başvurucunun karısına gönderdiği 21 Ekim 1992 tarihli mektup (bu mektubun Pianosa Cezaevinden gönderilmesi gecikmiştir; çünkü bu mektubun içeriğinden kuşkulanan cezaevi yetkilileri mektubu önce adli makamlara göndermişlerdir);
ii) başvurucunun ilk avukatına gönderdiği 7 Mayıs 1993 tarihli mektup (Pianosa Cezaevi sansürü tarafından damgalanmıştır);
iii) başvurucunun ailesine gönderdiği 28 Şubat 1993 tarihli mektup (Ternini Imerese Cezaevi sansürü tarafından damgalanmıştır);
iv) başvurucunun karısına gönderdiği ve ekinde bir belge olan 2 Mart 1993 tarihli mektup (Termini Imerese Cezaevi yetkilileri bu mektuba el koymuş ve başvurucuya iade etme izni talebiyle Adalet Bakanlığı Cezaevleri Genel Müdürlüğüne göndermiştir; yanıt alınmadığı için mektup başvurucuya geri verilmemiştir);
v) başvurucunun ailesine gönderdiği 7 Mayıs 1993 tarihli mektup (Pianoso Cezaevi sansürü tarafından damgalanmıştır).
57. Adalet Bakanlığı, ilgili Kanununun 41 ek maddesine göre haberleşmenin sansürü konusunda çıkardığı talimatları, Anayasa Mahkemesinin 15 Eylül 1993 tarihli kararının bir sonucu olarak (bk. aşağıda parag. 102, 28 Temmuz 1993 tarihli ve 349 sayılı karar) kaldırmıştır.
58. Buna rağmen Trapani Bölge Mahkemesinin 21 Nisan 1992 tarihli kararı gereğince başvurucunun haberleşmesinin sansürü devam etmiştir.
59. Trapani Bölge Mahkemesi 21 Şubat 1994te, bu kararın kaldırılmasına karar vermiş, ancak başvurucunun haberleşmesinin sansür edilmesi yine de devam etmiştir.
60. Başvurucu 10 Haziran 1994te olağan cezaevi rejime döndürülmüştür; bu değişiklik başka haklar kazandırmasının yanında, sansüre de son vermiştir. Ancak en az bir mektubu (ki bu mektup başvurucu tarafından 28 Temmuz 1994te karısına gönderilmiştir) Pianosa Cezaevi yetkilileri tarafından yine de sansür edilmiştir.
61. Pianosa Cezaevi yetkililerinin talebi üzerine Trapani Bölge Mahkemesi Ceza Dairesi başkanı 13 Ağustos 1994te, başvurucunun haberleşmesinin sansürünü uzatmıştır. Aşağıdaki mektuplar sansür edilmiştir:
i) başvurucunun ikinci avukatına gönderdiği 24 Ağustos 1994 tarihli mektup (Pianosa Cezaevi tarafından damgalanmıştır);
ii) karısı tarafından başvurucuya gönderilen ve içinde başvurucunun çocuklarına ait iki fotoğrafın bulunduğu 18, 21, 29 ve 30 Ağustos 1994 tarihli mektuplar (her birinde Pianosa Cezaevi sansürünün damgası vardır);
iii) başvurunun ailesine gönderdiği 31 Ağustos 1994 tarihli mektup (Pianosa Cezaevi tarafından damgalanmıştır);
iv) çocukları tarafından başvurucuya gönderilen 1 Eylül 1994 tarihli mektup (Pianosa Cezaevi tarafından damgalanmıştır)
v) torunu tarafından başvurucuya gönderilen 16 Ekim 1994 tarihli mektup (damga okunamamaktadır);
vi) karısı tarafından başvurucuya gönderilen 18 ve 20 Ekim 1994 tarihli mektuplar (Ternini Imerese Cezaevi tarafından damgalanmıştır);
vii) ailesi tarafından başvurucuya gönderildiği anlaşılan 20 Ekim 1994 tarihli mektup (Ternini Imerese Cezaevi tarafından damgalanmıştır);
viii) torunu tarafından başvurucuya gönderilen tarihsiz iki mektup (Pianosa Cezaevi tarafından damgalanmıştır).
62. Pianosa Cezaevi yetkilileri, başvurucuya avukatlarının gönderdiği 7 Mayıs 1993 ve 24 Ağustos 1994 tarihli mektupların, Ceza Usul Yasasının geçici 35. maddesi (bk. aşağıda parag. 97) bakımından savunma avukatıyla haberleşme olarak görülemeyeceğini söylemişlerdir.
D. Başvurucuya uygulanan önleyici tedbirler
63. Trapani Bölge Mahkemesi, Trapani Savcılığının 9 Eylül 1992 tarihli başvurusu üzerine 10 Mayıs 1993te, başvurucu hakkında önleyici tedbirlerin uygulanmasına karar vermiş, böylece özel güvenlik gözetimi altına sokulan başvurucudan üç yıl süreyle Alcamadan ayrılmaması istenmiştir. Bölge Mahkemesi, özellikle başvurucunun tehlikeli bir kimse olduğunun somut delillerle gösterildiğini belirtmiştir. Çünkü bu mahkemeye göre başvurucu, çok ağır bir suç ile bağlantılı olarak soruşturulmaktadır; tutukluluk hali devam etmektedir ve diğer zanlı mafya üyeleri ile birlikte mafya üyelerinin buluştuğu diskotek işleten bir şirketin hissedarıdır.
Başka şeylerin yanında başvurucudan şunlar istenmiştir:
i) kendisini gözetim altında tutan yetkililere haber vermeden evden çıkmama;
ii) onurlu bir yaşam sürme, kuşku uyandırmama;
iii) sabıkası bulunan veya önleyici veya güvenlik tedbirlerine tabi olan kimselerle ilişki kurmama;
iv) geçerli bir sebep göstermedikçe ve her halükarda kendisini gözetim altında tutan yetkililere haber vermedikçe, sabah altından önce evden ayrılmama ve akşam 8den daha geç eve dönmeme;
v) silah bulundurmama ve taşımama;
vi) barlara gitmeme veya halk toplantılarına katılmama;
vii) önleyici tedbirler çerçevesine getirilen bütün yükümlükleri gösteren belgeyi ve mahkeme kararının bir kopyasını her zaman üzerinde taşıma;
viii) her Pazar sabah 9 ile öğle 12 arasında ilgili polis karakoluna gelme.
64. Bununla birlikte Bölge Mahkemesi, söz konusu şirketin mafyanın yasadışı faaliyetlerinden gelen paranın aklandığı bir yer olarak kullanıldığı sonucuna varmanın mümkün olmadığını tespit etmiştir. Sonuç olarak bu mahkeme, başvurucunun söz konusu şirketteki hisselerini ve bazı taşınmaz mallarını kullanmasına kısıtlamayla ilgili davaların ayrılmasına karar vermiştir.
65. Başvurucunun üst başvurusu 7 Aralık 1993te reddedilmiştir.
Üst Mahkeme ilk olarak, mafya üyesinin tehlikeli bir kişi olduğuna dair karinenin 15 Mayıs 1965 tarihli ve 575 sayılı Kanundan kaynaklandığını ve önleyici tedbirlere karar verilmesi konusunda ise böyle bir üyeliğin çıkarsamalara dayanarak ortaya konabileceğini, üyeliği tam olarak kanıtlamanın sadece mahkumiyet için gerektiğini kaydetmiştir. Bu mahkemeye göre önündeki davada, başvurucu aleyhine tutuklama kararı bulunması ve hakkında dava açılmış olması gibi ikinci derecede deliller bulunmaktadır. Dahası B.F., başvurucunun mafya türü örgütün hem üyesi ve hem de mali sekreteri olduğunu açıkça beyan etmiştir. Başvurucunun diğer mafya üyeleriyle iş ilişkisinin bulunması gibi başka belirtiler de vardır. Başvurucunun bir mafya babasının kardeşiyle evlenmeyi uygun bulması ve böylece hiç kuşkusuz bu suç örgütünün isteklerini kabul etmesini mümkün kılan bir mafya klanın üyesi olması, kendisinin mafyayla ilişkisini teyit etmiştir.
66. Başvuru bu karar aleyhine Temyiz Mahkemesine başvurmuş; ancak bu başvuru da 3 Ekim 1994 tarihli kararla reddedilmiştir. Temyiz Mahkemesinin gerekçesine göre ilk derece mahkemesi, bir kimsenin tehlikeli olup olmadığının takdirini inandırıcı bulduğu delillere dayanarak yapmıştır; Trapani Bölge Mahkemesi ve Palermo Üst mahkemesi, başvurucunun tutuklanmasına yol açan delillere dayanarak Alcamo mafyasının bir üyesi olduğunun pek muhtemel bulunduğunu ortaya koymuşlardır. İlk derece mahkemesinin ve Üst Mahkemenin esas hakkındaki kararı aleyhine Temyiz Mahkemesine başvurulmamıştır.
67. Bu arada Trapani Kaymakamlığı 22 Mayıs 1993te başvurucudan pasaportunu teslim etmesini istemiştir. Başvurucu pasaportunu kaybettiğini söylediği için bu karar uygulanamamıştır. Kaymakamlık ayrıca yabancı ülkelere seyahat için geçerli değildir damgasının vurulabilmesi için başvurucudan nüfus kağıdını istemiştir.
68. Trapani Kaymakamlığı 1 Haziran 1993te başvurucunun sürücü belgesine de el konulmasına karar vermiştir.
69. Önleyici tedbirlerin uygulanması yargılamanın sonuna kadar askıya alınmış, başvurucu hakkında Trapani Bölge Mahkemesi tarafından beraat kararı verilmesinin ardından, 19 Kasım 1994ten itibaren yürürlüğü konmuştur.
70. Başvurucu, Palermo Hastanesinde tahlil yaptıracak olan eşine ve çocuklarına refakat etmek üzere Alcamodan ayrılmak için izin istemiş, ancak söz konusu tahlillerin önemli bir rahatsızlıkla ilgili olmadığı gerekçesiyle talebi 13 Şubat 1996da reddedilmiştir.
71. Bu arada başvurucu, 14 Aralık 1995 tarihli kararla kesin olarak beraat ettiği halde iş bulmasının imkansız hale geldiği gerekçesiyle, hakkındaki önleyici tedbirlerin kaldırılmasına karar vermesi için Trapani Bölge Mahkemesine 8 Ocak 1996da başvurmuştur.
72. Bölge Mahkemesi bu başvuruyu 11 Haziran 1996da reddetmiştir. Bu mahkeme söz konusu kararı verirken, ilk önce Temyiz Mahkemesinin yerleşik içtihadını hatırlatmıştır. Buna göre yargılama sırasında ortaya çıkan deliller mahkumiyet için yeterli olmasa bile, başka delillerin de bulunması halinde, gerekiyorsa beraat eden kimsenin tehlikeli bir kimse olduğunu kanıtlayabilecek ciddi deliller niteliğini kazanabilir. Bölge Mahkemesi önündeki durumun tam da böyle olduğunu söylemiştir. Bölge Mahkemesi, B.F. tarafından verilen ifadelerin, başvurucunun Alcamo mafya klanıyla ilişkisi bulunduğunu gösterdiğini, kayınbiraderinin asıl klanın başı olmasının da bunu kanıtladığını kabul etmiştir. Başvurucunun iş bulamamasıyla ilgili olarak da mahkeme, bunun önleyici tedbirlere alakası bulunmadığını, çünkü başvurucunun hemen her zaman çalışma izni talep edebileceğini ve tabi önleyici tedbirlerden doğan yükümlülükleriyle bağdaşması halinde çalışmasına izin verileceğini belirtmiştir.
73. Başvurucunun nüfus kağıdı, yabancı ülkeye seyahat için geçerli değildir şeklinde damgalanarak 7 Ekim 1996da kendisine iade edilmiştir.
74. Başvurucu tarihi belli olmayan bir dilekçe ile bir kez daha Trapani Bölge Mahkemesine başvurmuş ve kesin olarak beraat ettiğini tekrarlayarak ve şu ana kadar önleyici tedbirlere uyduğunu vurgulayarak hakkındaki önleyici tedbirlerin kaldırılmasını istemiştir.
75. Trapani Bölge Mahkemesi bu talebi 21 Ekim 1997de reddetmiştir; bu mahkeme ilk olarak, önleyici tedbirlerle ilgili yargılama ceza yargılamasından tamamen ayrı olduğundan, bir beraat kararının daha önce verilmiş önleyici tedbir kararı üzerinde otomatik bir sonuç doğurmadığını söylemiştir. Her halükarda başvurucu, yaşam tarzında köklü değişlik olduğunu veya gerçekten pişmanlık duyduğunu gösterememiştir.
76. Başvurucu hakkındaki önleyici tedbirler 18 Kasım 1997de son bulmuştur.
E. Oy hakkından mahrumiyet
77. Alcamo Beldesi Seçim Kurulu 10 Ocak 1995te, başvurucuya uygulanan özel gözetim tedbirlerinin bir sonucu olarak, 20 Mart 1967 tarihli ve 223 sayılı Başkanlık Kararnamesinin 32. maddesine göre medeni haklarını kullanmaktan yasaklandığı gerekçesiyle, başvurucunun seçmen kütüğünden çıkarılmasına karar vermiştir.
78. Başvurucu Bölge Seçim Kuruluna itiraz etmiş ve bu 10 Ocak 1995 tarihli kararda hiçbir gerekçe gösterilmediğini ve hakkında önleyici tedbirler uygulanmasına dair kararın beraat kararından önce verildiğini ileri sürmüştür.
Kurul, 27 Şubat 1995 tarihinde verilen ve başvurucuya 7 Mart 1995te tebliğ edilen kararıyla bu itirazı reddetmiştir. Kurula göre başvurucu, seçim komitesinin kararıyla değil, fakat özel gözetim tedbir kararı verilmesinin ardından vatandaşlık haklarının kullanmasının durdurulacağına dair yasanının uygulanması nedeniyle, seçme hakkından yoksun bırakılmıştır. Başvurucu bu karar aleyhine itirazda bulunmamıştır.
79. Başvurucu önleyici tedbirlerin sona ermesinin ardından 19 Kasım 1997de yeniden seçmen kütüğüne yazılmak için başvurmuştur.
80. Bölge Seçim Komitesi 28 Kasım 1997de Alcamo Belediye Başkanına yazdığı yazıda, başvurucunun hemen 30 Kasım 1997de yapılacak olan idari seçimlere katılmasına Kurulun izin verdiği belirtilmiştir.
81. Belediye Başkanı 29 Kasım 1997de başvurucuya seçim komitesinin kararını bildirmiştir.
82. Belediye Seçim Komitesi 11 Aralık 1997de başvurucuyu yeniden Alcamo seçmeni olarak kaydetmiştir.
F. Haksız tutuklama için tazminat
83. Başvurucu 4 Şubat 1997de Palermo Üst Mahkemesine başvurarak, 14 Aralık 1995 tarihli beraat kararının da gösterdiği gibi haksız olan 21 Nisan 1992 ile 12 Kasım 1994 tarihleri arasındaki tutukluluğu için, Ceza Usul Kanununun 314 ve 315. maddeleri uyarınca tazminata hükmedilmesini istemiştir.
84. Üst Mahkeme 20 Ocak 1998 tarihinde verdiği ve 23 Ocak 1998de yazılan kararında başvurucunun bu talebini kabul etmiştir. Bu mahkeme, tutukluluk süresinin uzunluğunu ve sert koşullarını, ayrıca başvurucunun itibarını zedelenmiş olmasını ve ailesinin ziyaret için uzun yolculuklar yapmış olmalarını dikkate alarak, başvurucuya 64 milyon İtalyan Lireti ödenmesine hükmetmiştir.
II. İlgili iç hukuk ve uygulama
A. Tutukluluk süresiyle ilgili hükümler
85. Ceza Usul Kanununun (CUK) 273. maddesinin birinci fıkrasına göre hiç kimse, suçluluğu hakkında kuvvetli delil bulunmadıkça tutuklanamaz.
86. Bu Kanunun 274. maddesi, tutuklama kararının şu koşullarda verilebileceğini öngörmektedir: (a) soruşturulmakta olan maddi olayları araştırmanın özel ve kaçınılmaz gerekleri nedeniyle tutuklama talep edilmiş olup, delillerin toplanması ve korunması bakımından gerçek ve mevcut tehlikeli bir durum bulunması halinde
; (b) mahkum olması halinde iki yıldan daha fazla hapis cezası çekecek olan bir sanığın firar etmiş olması veya mahkemeye göre firar edeceğine dair gerçek bir tehlike bulunması halinde; ve (c) suçun niteliği ve koşullarıyla ilgili özel bir durumun bulunması ve şüpheli veya sanığın tutum ve davranışları veya sabıka kaydından anlaşılan karakteri nedeniyle, silahla veya diğer şiddet araçlarıyla kişilere veya anayasal düzene karşı veya örgütlü suç veya kendisinin işlediğinden kuşkulanılan veya isnat edilen aynı türdeki başka ağır bir suçu işleyeceğine dair gerçek bir tehlikenin bulunması halinde
87. 1991 tarihli ve 203 sayılı Kanun haline gelen 152 sayılı ve 1991 tarihli Kanunu Hükmünde Kararname ve 1991 tarihli ve 356 sayılı Kanun haline gelen 292 sayılı ve 1991 tarihli Kanun Hükmümde Kararnamelerle değişik Ceza Usul Kanununun 275(3). fıkrası, mafya tipi örgüte üyelik gibi belirli bazı suçlar bakımından tutuklama gereğinin varlığını, aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli bir karine getirmiştir.
88. Ceza Usul Kanununun 303. maddesi, muhakeme sırasında varılan aşamaya göre değişen azami tutukluluk süreleri getirmiştir. Ceza Kanununun 416 ek maddesinde düzenlenen suçlar bakımından, sanığın tutuklanma tarihinden hakkında davanın açılmasına kadar azami bir yıl, yargılamanın başlama tarihinden ilk derece mahkemesi tarafından hakkında mahkumiyet kararı verilme tarihine kadar da azami bir yıldır. Bu süreler içinde dava açılmamış veya sanık ilk derece mahkemesi tarafından mahkum edilmemiş ise, tutukluluk ortadan kalkar ve sanık salıverilir.
89. Bununla birlikte Ceza Usul Kanununun 304(2). fıkrası, aralarında Ceza Kanununun 416. maddesinin de yer aldığı bazı suçlar bakımından davanın çok karmaşık olduğunun ortaya çıkması halinde, 303. maddede düzenlenen sürelerin duruşmalar sırasında, birinci derece mahkemesi veya üst mahkemedeki müzakereler sırasında uzatılabileceğini öngörmektedir. Ceza Usul Kanununun 304. maddesi tutukluluk süresinin hiçbir koşulda, sanığa isnat edilen suçun azami cezasının veya ilk derece mahkemesi tarafından verilen cezanın üçte ikisini geçemeyeceğini öngörmektedir.
90. Ceza Usul Kanununun 305(2). fıkrasına göre: Savcı, hazırlık soruşturması sırasında, tutukluluk süresinin uzatılmasını kesinlikle gerektiren aşırı karmaşık bir soruşturmada, geçici tedbirler almasına ciddi ihtiyaç bulunduğu taktirde, sona ermekte olan tutukluluk süresinin uzatılmasını talep edebilir
Aynı bu fıkra, uzatmanın sadece bir kez yenilenebileceğini ve her halükarda 303. maddede belirtilen sürelerin yarısını aşamayacağını öngörmektedir.
91. Adalet Bakanı salıverme usulüyle ilgili olarak 29 Mart 1996 tarihinde bütün cezaevlerine gönderdiği genelgeyle, mahpusların sadece salıverilmeleri bakımından değil, ama aynı zamanda tutuklanan veya gönüllü olarak teslim olan sanıkların cezaevine kabulünü sağlamak ve mahpusların acil sağlık sorunlarını karşılamak için, idari hizmetlerin gece de sürdürülmesi gereğini bildirmiştir.
B. Haksız tutuklama için tazminat
92. Ceza Usul Kanununun 314. maddesi, hakkındaki suç isnadı kanıtlanamadığı veya suç işlememiş olduğu veya suçun işlenmemiş olduğu veya iddia edilen olayların hukuken suç sayılmadığı gerekçesiyle kesinleşen bir hükümle beraat eden bir kimsenin, tutuklanmasına yalan beyanıyla ve kusuruyla katkıda bulunmuş olmadıkça, tutuklulukta geçirdiği süre için hakkaniyete uygun bir tazminat alma hakkı getirmektedir.
93. Bu konudaki başvuru, hükmün kesinleşmesinden itibaren on sekiz ay içinde yapılır. Azami tazminat miktarı 100 milyon İtalyan Liretidir.
C. Haberleşmenin sansürüyle ilgili hükümler
94. 12 Ocak 1977 tarihli ve 1 sayılı Kanunla değişik 26 Temmuz 1975 tarihli ve 354 sayılı Kanunun 18. maddesine göre, mahpusların haberleşmesinin sansür edilmesine dair karar verme yetkisi, ilk derece mahkemesinin kararına kadar olaya bakan soruşturma yargıcına veya dava yargıcına, bundan sonra ise cezanın infazından sorumlu yargıca aittir. Yargıç gerekçeli bir kararla mahpusun haberleşmesinin sansür edilmesine karar verebilir; ne var ki söz konusu maddede, bu tür bir kararın verilebileceği koşullar gösterilmemiştir.
95. Uygulamada ise sansür, bütün mahpusların mektuplarına el konulmasını ve bu kararı veren yargıç veya Cezaevi müdürü veya onun görevlendirdiği cezaevi görevlisi tarafından okunmasını kapsar. Sansür edilmiş mektup, kontrol edildiğinin anlaşılması için damgalanır (bk. ayrıca yukarıda geçen 354 sayılı Kanunun uygulanmasıyla ilgili 29 Nisan 1976 tarihli ve 431 sayılı Başkanlık Kararnamesinin 36. maddesi). Kelimelerin veya cümlelerin silinmesi şeklinde sansür yapılamaz; fakat yargıç bir veya birden fazla mektubun gönderilmemesine karar verebilir; böyle bir durumda hemen mahpusa haber verilir. Bu son tedbire cezaevi müdürü tarafından da karar verilebilir; cezaevi müdürü durumu yargıca bildirmek zorundadır.
96. Ceza Usul Kanununun 103. maddesi, dışarıdan anlaşılabilmesi koşuluyla ve mektubun suç konusu oluşturduğuna inanması için yargıcın esaslı gerekçelerinin bulunması durumu hariç, bir mahpus ile avukatı arasındaki haberleşmeye el konulmasını veya herhangi bir biçimde sansür edilmesini yasaklamaktadır.
97. Aynı şekilde yeni Ceza Usul Yasasının geçici 35. maddesi gereğince, 354 sayılı Kanunda ve 431 sayılı Başkanlık Kararnamesinde düzenlen mahpusların haberleşmesiyle ilgili kurallar, bir mahpus ile avukatı arasındaki haberleşmeye uygulanmaz. Ancak bu tür bir haberleşmenin sansüre uğramaması için, zarfın üzerinde hem sanığın ve hem de avukatının adının yazılı olması, avukatın gerçekten sanığın avukatı olması ve zarfın üzerinde davayla ilgili haberleşme (corrispondenza par ragioni di giustizia) yazısının gönderici tarafından imzalanmış olması ve yine göndericinin mektubun ilgili olduğu davayı da belirtmesi gerekir. Eğer gönderici avukat ise, bu avukatın imzası Baro Başkanı veya onun yetki verdiği bir kimse tarafından onaylı olmalıdır.
98. Haberleşmenin sansürü idari bir işlem olduğundan ve mahpusun kişi özgürlüğünü etkilemediğinden, bu konuda Temyiz Mahkemesine başvurulamaz (Temyiz Mahkemesinin 14 Şubat 1990 tarihli ve 3141 sayılı kararı ile 4 Şubat 1992 tarihli 4687 sayılı kararı).
99. 26 Temmuz 1975 tarihli ve 354 sayılı Cezaevleri İdaresi hakkında Kanunun 35. maddesine göre mahpuslar, aşağıdaki yetkililere taleplerini veya şikayetlerini içeren mektuplar gönderebilirler:
i) cezaevi müdürüne, cezaevi müfettişlerine, cezaevleri genel müdürüne ve Adalet Bakanına;
ii) cezanın infazından sorumlu yargıca;
iii) valiye;
v) Cumhurbaşkanına.
D. 1975 tarihli ve 354 sayılı Kanunun 41 ek maddesinin haberleşmenin sansürü üzerine etkisi
100. 7 Ağustos 1992 tarihli ve 356 sayılı Kanun ile değişik Cezaevleri İdaresi hakkında Kanunun 41 ek maddesi Adalet Bakanını, 1975 tarihli ve 354 sayılı yasada düzenlenen olağan cezaevi rejiminin kamu düzeninin ve kamu güvenliğinin gereklerini karşılayamaması halinde, bu rejimin uygulanmasını kısmen veya tamamen askıya almaya yetkili kılmıştır. Bakan bu karar için gerekçe gösterir; bu kararı yargısal denetime tabidir. Bu hüküm sadece, Kanunun 4 ek maddesinde gösterilen suçlardan biriyle kovuşturulmuş veya mahkum olmuş mahpuslara uygulanabilir. 28 Kasım 1999 tarihli ve 446 sayılı Kanunlara göre bu hüküm, 31 Aralık 2000 tarihine kadar yürürlükte kalacaktır.
101. Söz konusu 41 ek madde, uygulanabilecek kısıtlamaların bir listesini içermemektedir. Kısıtlamalar Adalet Bakanı tarafından belirlenecektir. Yasanın ilk uygulamalarında 41 ek madde, Adalet Bakanına mahpusların haberleşmesini sansür yetkisi verdiği şeklinde yorumlanmıştır.
102. İtalyan Anayasa Mahkemesi 1993 yılında verdiği 349 ve 410 sayılı kararlarda, bu sistemin yasama organının yetkilerine tecavüz edilmemesi ilkesine uygunluğunu incilerken, söz konusu 41 ek maddenin Anayasaya uygun olduğuna hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi bununla birlikte, Anayasanın 15. maddesinin haberleşmenin kısıtlanmasında mahkemelerin gerekçeli karar vermeleri gerektiğini belirtmiştir. Buna göre Adalet Bakanı, mahpusların haberleşmesinin denetimi konusunda tedbirler almaya yetkili kılınmamıştır.
E. Münferit durumlarda önleyici tedbirlerle ilgili hükümler
103. Önleyici tedbirler koyma yetkisi, 27 Aralık 1956 tarihli ve 1423 sayılı Kanunla getirilmiştir. Bu tedbirlerle, topluma karşı tehlikeli görülen kişilerin suç işlemesinin önlenmesi amaçlanmıştır. Bu yasa halen üç grup insanı topluma karşı tehlikeli olarak sınıflandırmış bulunmaktadır: (a) suç işlemeyi itiyad haline getirdiği maddi delillere dayanılarak görülen kimseler; (b) tutum ve davranışları veya yaşam tarzı nedeniyle, maddi delillere dayanılarak gelirini sürekli suçtan elde ettiği görülen kişiler; (c) tutum ve davranışları nedeniyle, maddi delillere dayanılarak küçüklerin fiziksel veya ruhsal bütünlüklerine zarar verebilecek suçları işleyen veya topluma, kamu güvenliğine veya düzenine karşı tehlike oluşturan kişiler.
104. 1956 tarihli ve 1423 sayılı Kanunun 3. maddesi, topluma karşı tehlike oluşturan kişilerin özel güvenlik gözetimi altına alınabileceğini öngörmektedir. Bu tedbire gerektiği taktirde, adı belirlenen bir veya birden fazla vilayette kalmama ve eğer söz konusu kişinin çok tehlikeli olduğu kabul ediliyorsa, adı belirlenen bir beldede oturmasını gerektiren bir zorunlu ikamet tabi tutma (obbligo di soggiorno) kararı da eklenebilir.
105. Bu tedbirlere karar verme yetkisi münhasıran Başkentteki mahkemeye aittir. Bu mahkeme karar verirken kapalı toplantı yapar; iddia makamını ve aleyhine tedbir konması düşünülen kişiyi dinler; bu kişinin dilekçe verme ve avukatla temsil edilme hakkı vardır. Karara karşı her iki taraf itirazda bulunabilir. İtiraz, kararın infazını durdurmaz. Üst Mahkemenin kararına karşı Temyiz Mahkemesine başvurulabilir.
106. Bir mahkeme önleyici bir tedbire karar verirken, bir yıl ile beş arasında azami bir süre tespit eder ve ilgili kişinin uymak zorunda olduğu şartları belirtir.
107. 1982de değiştirilen 31 Mayıs 1965 tarihli ve 575 sayılı yasaya göre özel gözetim, zorunlu ikamet veya il sınırlarından çıkarma şeklindeki önleyici tedbirler, mafya türü örgüte mensup olduklarına dair delil (indiziati) bulunan kişilere uygulanabilir.
108. 3 Ağustos 1988 tarihli ve 327 sayılı Kanun, bir kimsenin sadece evinin veya ikametinin bulunduğu yerde, ikamete tabi tutulmasına karar verilebileceğini öngörmektedir.
109. Son olarak 19 Mart 1990 tarihli ve 55 sayılı Kanun, yargılamanın başladığı davalarda mahkemelere önleyici tedbirlerin uygulanmasıyla ilgili işlemlerin yargılamanın soruna kadar durdurma yetkisi vermektedir.
F. Oy hakkının kaybıyla ilgili hükümler
110. 20 Mart 1967 tarihli ve 223 sayılı Başkanlık Kararnamesi, başka şeylerin yanında, bir mahkeme kararı veya idari bir kararla hakkında önleyici tedbirlere karar verilen bir kimsenin oy verme hakkını kaybedeceğini öngörmektedir.
111. Bu Kararnamenin 32(1)(3). fıkrasına göre, bu tür tedbirleri uygulama yetkisi bulunan görevli, ilgili kişinin oturduğu Valiliğe, bu kişinin kamusal haklarını kaybettiğine dair kararı bildirir. İl Seçim Komitesi, listelerin güncelleştirme dönemi dışında olsa bile, bu kişinin adını seçmen kütüğünden siler.
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali iddiası
112. Başvurucu Pianosa Cezaevinde tutulmasının ilk aylarında Sözleşmenin 3. maddesine aykırı muameleye tabi tutulduğundan şikayet etmiştir. Bu madde şöyledir:
Hiç kimse işkenceye, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.
A. Pianosa Cezaevinde kötü muamele iddiası
113. Hükümet, 1992 yılının yaz ve sonbahar aylarında Pianosa Cezaevinde, özellikle aşırı ölçüde gergin bir ortamın bulunması nedeniyle, durumun çok ağır olduğunu kabul etmiştir.
114. Hükümet, başlangıçta Komisyon önünde şunları teyit etmiştir: Bu müessif muameleler bazı gardiyanlar tarafından kendi başlarına yapılmış olup, bu muameleler genel politikanın bir parçası olarak görülemez. Suç oluşturan bu tür önceden görülemeyen ve istenmeyen ve cezalandırılması gereken davranışlar, devletin sorumluluğunu doğurmaz; devlet tam tersine, bu tür olayların zayıflattığı hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek için, adli makamlarıyla duruma müdahale etmiştir.
115. Ne var ki Hükümet, Mahkeme önündeki duruşmada, şu ön savunmada bulunmuştur: ikna edici bir sağlık raporunun bulunmaması nedeniyle, bu davaya konu şiddetin Sözleşmenin 3. maddesinin aradığı ağırlıkta bulunduğu söylenemez.
116. Hükümet, her halükarda İtalyan Devleti memurları tarafından uygulanan şiddet eylemlerine bir tepki göstermediği şeklinde Komisyonun vardığı sonuca katılmamaktadır. Hükümet, kötü muameleden sorumlu gardiyanların belirlenmesi için yapılan soruşturmanın sonuç vermemiş olmasının Sözleşmenin 3. maddesini ihlal etmediğini, çünkü Mahkemenin bu konudaki kararlarının, soruşturmanın mahkumiyetle sonuçlanmaması halinde, bir devletin Sözleşmenin 3. maddesindeki yükümlülüğünü yerine getirmediği anlamında yorumlanamayacağını iddia etmiştir. Buradaki mesele, soruşturmanın özenle yürütülüp yürütülmediği veya yetkililerin hatalardan veya ihmallerden sorumlu olup olmadıklarıdır. Bu olayda ise soruşturmayı yürüten yetkililer kararlılıklarını göstermişler ve sorumlu olanların kimliklerinin belirlenmesi için çabalarını esirgememişlerdir. Tam tersine, soruşturmanın olumsuz sonuçlanmasından, söz konusu kötü muameleye maruz kaldıktan hemen sonra bir sağlık muayenesi talep etmemiş olan başvurucu sorumludur. Ayrıca, doğrudan delil sunabilecek tek tanık olan başvurucunun kendisine gösterilen fotoğraflardan gardiyanları teşhis edememiş olması, soruşturmacıların başka bir işlem yapmalarının beyhude olacağına işaret etmiştir.
117. Başvurucu ise, özellikle 1992 yılının Temmuz ile Eylül ayları arasında, hem fiziksel ve hem de ruhsal nitelikte şiddet, utandırma, aşağılama, tehdit ve diğer işkence biçimlerine maruz kaldığını söylemiştir (bk. yukarıda parag. 29). Birçok kez tokatlanmış, vurulmuş ve parmaklarına, dizlerine ve testislerine darp nedeniyle acı çekmiştir. Duşa girdiği sırada beden aramasına tabi tutulmuş, sağlık muayeneleri sırasında kelepçeli olarak tutulmuştur. Giysilerinin gardiyanlar tarafından yırtılmasını protesto ettiği zaman, gardiyanlardan biri tarafından tehdit edilmiş, hakarete uğramış ve kendisine vurulmuştur. Bunun sonucu olarak gözlükleri ve protez dişi zarar görmüştür; klinik kayıtlarının da gösterdiği gibi, bunların onarılması talebi reddedilmiştir. Pianosa cezaevinde tutulmaya başladıktan sonra yaşadığı psikolojik rahatsızlıklar, 20 Nisan 1996 tarihli sağlık raporuyla teyit edilmiştir.
118. Başvurucuya göre o günkü Hükümet, hiç kuşkusuz Pianosa Cezaevindeki olayların farkında olup, bunlara hoşgörü göstermiştir. Başvurucu bu konuda Livorno ceza infaz yargıcının, Pianoso cezaevinde uygulanan yöntemlerin mahpusları yıldırmayı amaçlayan birer araç olduğunu söyleyen raporuna dayanmıştır. Ayrıca, failler tespit edilemediği gerekçesiyle şikayet dosyasının kapatılmış olması, hukuka aykırı eylemleri onama anlamına gelmiş ve o günkü Hükümetin Pianosa cezaevinde meydana gelen olayların sorumlusu ve teşvikçisi olduğunu göstermiştir.
119. Mahkemenin birçok kez söylediği gibi Sözleşmenin 3 maddesi, demokratik toplumun en temel değerlerinden birini içermektedir. Sözleşme, terörle ve örgütlü suçla mücadele gibi en zor koşularda bile işkenceyi ve insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezayı mutlak terimlerle yasaklamaktadır. Sözleşmenin 3 maddesi, Sözleşme ile Birinci ve Dördüncü Protokollerde yer alan maddi hükümlerden farklı olarak, bir istisna getirmemekte ve ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü halde bile 15(2). fıkraya göre yükümlülük azaltılmasına (derogation) izin vermemektedir (bk. 28.07.1999 tarihli Selmouni - Fransa kararı, parag. 95 ve 28.10.1998 tarihli Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan kararı, parag. 93). Mağdurun eylemi ne olursa olsun, Sözleşme işkenceyi ve insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezayı mutlak bir biçimde yasaklamaktadır (bk. 15.11.1996 tarihli Chahal - Birleşik Krallık kararı, parag. 79). Sözleşmenin 3. maddesi bakımından, başvurucunun işlediği iddia edilen suçun niteliğinin hiçbir önemi yoktur.
120. Mahkeme, kötü muamelenin Sözleşmenin 3. maddesi kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık düzeyine ulaşması gerektiğini hatırlatır. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi göreli olup, muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi, olayın bütün koşullarına bağlıdır. Özgürlüğünden yoksun bırakılmış bir kişiye, kendi davranışının kesinlikle gerektirmediği fiziksel güç uygulanması, insan onurunu zedeler ve bu eylem, kural olarak Sözleşmenin 3. maddesini ihlal eder (bk. 09.06.1998 tarihli Tekin - Türkiye kararı, parag 52-53 ve yukarıda geçen Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan, parag. 94).
Mahkeme bir muameleyi, önceden tasarlanmış olduğu (premeditated), saatler boyunca uygulandığı ve fiziksel yaralanmaya veya yoğun fiziksel ve ruhsal acıya sebep olduğu için insanlıkdışı muamele ve ayrıca mağdurlarda korku, üzüntü ve kendini bayağı hissetme duyguları uyandırmaya yetecek kadar utandırıcı ve küçültücü olduğu için aşağılayıcı muamele olarak kabul etmiştir. Bir ceza veya muamelenin insanlıkdışı veya onur kırıcı sayılabilmesi için, bu muameledeki ıstırabın veya utanmanın her halükarda meşru muamele veya cezanın içinde kaçınılmaz olarak bulunan ıstırap ve utanma unsurunun ötesine geçmiş olması gerekir. Muamelenin mağduru utandırma veya aşağılama amacına sahip olup olmadığı, dikkate alınması gereken bir başka faktördür (bk. örneğin 16.12.1999 tarihli V. - Birleşik Krallık kararı, parag. 71 ve 16.12.1997 tarihli Raninen - Finlandiya kararı, parag. 55); ancak böyle bir amacın bulunmaması, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlaline dair bir sonucu kesin olarak ortadan kaldırmaz.
121. Kötü muamele konusundaki iddialar, uygun delillerle desteklenmelidir (bk. ayrıntılardaki farklılıklar birlikte, 22.09.1993 tarihli Klaas - Almanya kararı, parag. 30). Mahkeme bir delilin değerlendirilmesinde makul kuşkuya kalmayacak şeklindeki kanıtlama standardını kabul etmektedir; ancak Mahkeme böyle bir kanıtlamaya yeterince güçlü, açık ve tutarlı çıkarsamalardan veya aynı biçimde çürütülememiş karinelerden de varılabileceğini eklemektedir (bk. 18.01.1978 tarihli İrlanda - Birleşik Krallık kararı, parag 161 son).
122. Bu davada başvurucu tarafından şikayet edilen kötü muamele, bir yandan tokatlanma, darp edilme, testis sıkıştırılması ve sopayla vurma, diğer yandan hakaret, gereksiz beden araması, sağlık muayenesi sırasında kelepçeli tutma gibi utandırma eylemleri içermektedir.
123. Mahkeme ilk önce Hükümetin duruşmada, başvurucu tarafından dayanılan maddenin gerektirdiği ağırlık düzeyine ulaşmış bir muamelenin varlığını gösteren bir tıbbi delil bulunmadığını savunduğunu gözlemlemektedir. Her ne kadar yargılamanın ilk aşamalarında bu iddia ileri sürülmemiş ise de, Mahkeme, Sözleşmenin 3. maddesi ihlalinin önemi ve ağırlığını göz önünde tutarak, bu iddiayı incelemek zorundadır.
124. Hükümete göre başvurucu, kötü muamele konusundaki iddialarını desteklemek üzere önemli bir delil sunmamış, özellikle Temmuz ve Eylül 1992 arasında Pianosa Cezaevindeki gardiyanların kendisini tabi tuttukları kötü muameleyi ayrıntılı bir biçimde anlatmamıştır. Başvurucu, o dönemde Pianosa Cezaevinde yaygın olduğunu söylediği bir durumu anlatmakla ve ceza infaz mahkemesi başkanının 12 Aralık 1996 tarihli raporuna (bk. yukarıda parag. 50) dayanmakla yetinmiştir. Aslında bu konunda başvurucu tarafından delil olarak gösterilen Pianosa Cezaevi sağlık kayıtları (bk. yukarıda parag. 31-33), 24 Mart 1995 tarihli bir sağlık raporu, başvurucunun diz röntgeninin 3 Nisan 1996 tarihli sonuçları (bk. yukarıda parag. 34) ve başvurucunun sağlık durumuyla ilgili 20 Mart 1996 tarihli bir belge, bu boşluğu doldurmak için yeterli değildir. Cezaevinin sağlık kayıtlarında, başvurucunun protez dişiyle ilgili sorunlarının gardiyanların attığı yumruk nedeniyle meydana geldiğini gösteren hiçbir bilgi yoktur. Başvurucu kötü muamelenin 1992 Eylülünün sonunda önemli oranda düştüğünü ve sona erdiğini söylediği halde, dizleriyle ilgili olarak 10 Ağustos 1993e kadar bir sağlık muayenesi talep etmediği de göz önünde tutulacak olursa, dizlerindeki sorunlara kötü muamelenin sebep olduğunu gösteren bir delil de bulunmamaktadır. Dahası, başvurucunun psikolojik rahatsızlıklardan şikayetçi olduğunu söyleyen rapor, olaylardan yaklaşık üç buçuk yıl sonrasına ait olup, olaylarla ilgili bir nedensellik ilişkisine işaret etmemekte, sadece rahatsızlıkların üç yıl kadar önce, yani şikayet konusu olayların sona erdiği tarihten sonra başladığını belirtmektedir.
125. Mahkeme, tutuklu ve hükümlülerin cezaevi gardiyanlarının yaptıkları kötü muamelelere ilişkin delil elde etmelerinin güç olabileceğini kabul etmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Pianosa cezaevindeki gardiyanların bu muamelelerin açığa vurulması halinde, mahpuslara misillemede bulunma tehdidiyle baskı uyguladıklarını başvurucunun iddia ettiğini kaydeder. Bununla beraber Mahkeme, ilkin başvurucunun, örneğin bir doktora çıkma talebinin reddedildiğini söylemediğini kaydeder. Ayrıca başvurucu, özellikle salıverilmek için avukatı vasıtasıyla adli makamlara birçok kez başvurmuştur (bk yukarıda parag. 14, 15, 19 ve 21); bu başvurular Eylül 1992den kısa bir süre sonra, yani söz konusu kötü muamelenin zayıflaması ve hatta sona ermesinden kısa bir süre sonra yapılmıştır. Ne var ki başvurucu, 2 Ekim 1993teki hazırlık duruşmasına kadar (bk. yukarıda parag. 36), bu muameleden şikayetçi olmamıştır. Başvurucu bu uzun gecikme konusunda bir açıklamada bulunmamıştır.
126. Mahkeme, ceza infaz mahkemesi başkanının 12 Aralık 1996 tarihli raporunu incelemiştir; bu raporu Komisyon'a sunan Hükümetin kendisidir (bk. yukarıda parag. 50). Mahkeme, bu raporda eleştirilen konuların ciddiliğini hafife almamakla birlikte, raporun somut ve doğrulanabilir olaylara dayanmayan, genel değerlendirmelerden ibaret olduğunu gözden uzak tutamaz. Bu nedenle, bu raporu önemli bir delil olarak kabul etmek mümkün değildir.
127. Bu şartlarda Mahkeme, başvurucunun Pianosa Cezaevinde fiziksel ve ruhsal kötü muameleye tabi tutulduğu iddiasıyla ilgili materyalin, böyle bir sonuca ulaşmak için yeterli olmadığını düşünmektedir.
128. Livorna ceza infaz yargıcının 5 Eylül 1992 tarihli raporunda, söz konusu dönemde Pianosa Cezaevindeki genel şartlarla ilgili olarak anlattıkları da (bk. yukarıda parag. 42-43), Mahkemenin vardığı bu sonucu olumsuz çıkarmamaktadır. Söz konusu raporda, doğrudan başvurucunun durumuyla ilgili hiçbir delil yer almamaktadır; raporda anlatılan kötü muamelelerin ağırlığı ve boyutu, cezaevi yetkilileri tarafından yapılan incelemelerin ardından daha düşük bir düzeye indirilmiştir (bk. yukarıda parag. 44-46).
129. Sonuç olarak Mahkemenin önündeki deliller, başvurucunun Sözleşmenin 3. maddesinin kapsamına girecek yeterli ağırlıkta bir muameleye tabi tutulduğunu hiçbir makul kuşku kalmayacak şekilde tespitini mümkün kılmadığından, Mahkeme iddia edilen kötü muamele nedeniyle Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varması için yeterli delil bulunmadığını kabul etmektedir.
B. Yürütülen soruşturmanın niteliği
130. Mahkemeye göre başvurucunun Trapani soruşturma yargıcı önünde 2 Ekim 1993 tarihli duruşmada verdiği ifade ile 5 Ocak 1994 tarihinde polise (carabinieri) verdiği ifade birlikte ele alındığında, başvurucunun Pianosa Cezaevinde uygunsuz bir muameleye tabi tutulduğundan kuşkulanmak için makul bir neden bulunduğu gözlenmektedir.
Söz konusu dönem içinde Pianosa Cezaevindeki tutma koşullarının medyanın ilgi odağı olduğu (bk. yukarıda parag. 44) ve diğer mahpusların da başvurucunun anlattığı muamelelere (bk. yukarıda parag. 36 ve 43) benzer muamelelerden şikayetçi oldukları ve böylece başvurucunun iddialarına ek bir inanırlık kazındırdığı unutulmamalıdır.
131. Mahkeme bir kimsenin, polisin veya devletin benzer görevlilerin elinde Sözleşmenin 3. maddesine aykırı bir muameleye uğradığına dair inanılır bir iddia ileri sürmesi halinde, Sözleşmenin 3. maddesi, Sözleşmede
tanımlanan hak ve özgürlükleri egemenliği altında bulunan herkes için güvence altına alır diyen Sözleşmenin 1. maddesi ile birlikte okunduğunda, etkili bir resmi soruşturma yapılmasını zımnen gerektirir. Sözleşmenin 2. maddesiyle ilgili bir soruşturma gibi (bk. Sözleşme'nin 2. maddesiyle ilgili olarak 27.09.1995 tarihli McCann ve Diğerleri - Birleşik Krallık kararı, parag. 161; 19.02.1998 tarihli Kaya - Türkiye kararı, parag. 86 ve 02.09.1998 tarihli Yaşa - Türkiye kararı, parag. 98), bu tür bir soruşturmanın da sorumluların belirlenmesine ve cezalandırılmasına yol açacak yeteneğe sahip olması gerekir. Aksi taktirde işkence, insanlıkdışı ve onur kırıcı muamele konusundaki genel hukuki yasak, temel bir öneme sahip olmasına rağmen (bk. yukarıda parag. 119) uygulamada etkisiz kalır ve bazı durumlarda devlet görevlilerinin, kontrolü altında tuttukları kişilerin haklarını fiili bir muafiyetle ihlal etmeleri mümkün olur (bk. yukarıda geçen Assenov ve Diğerleri kararı, parag. 102).
132. Mahkeme, hazırlık soruşturması sırasında soruşturma yargıcının başvurucunun kötü muamele iddialarını yetkili savcılığa bildirmesinden sonra, bu iddialar hakkında devlet makamlarının belirli bir soruşturma yaptıklarını kaydeder (bk. yukarıda parag. 37-41). Ne var ki bu soruşturmalarla Sözleşmenin 3. maddesinin yukarıda belirtilen gerekleri yeterli ölçüde dikkatli ve etkili bir biçimde yerine getirilmiş olmamaktadır.
133. Mahkeme öncelikle Livorna Savcılığı tarafından yapılan soruşturmanın çok yavaş ilerlediğini gözlemlemektedir: Başvurucu polis tarafından sorgulandığı 5 Ocak 1994 tarihinden, sorumluların teşhisi için kendisine gün verilene kadar on dört ay geçmiştir. Bu dönem içinde yapılan tek işlemin, Pianosa Cezaevinde çalışmış gardiyanların fotoğraflarının fotokopilerinin (baskılarının değil) temin edilmesi olduğu dosyadan anlaşılmaktadır. Hatırlanacağı gibi başvurucu bu dönem boyunca Pianosa Cezaevinde tutuklu kalmıştır.
134. Mahkeme, başvurucunun 9 Mart 1995te söz konusu gardiyanları şahsen görmesi halinde tanıyabileceğini tekrarlamasına rağmen, bunun için herhangi bir şey yapılmamış olmasını ve bundan sadece dokuz gün sonra sorumlular teşhis edilemediği için iddiaların temelsiz olduğu gerekçesiyle savcının takipsizlik kararı verilmesini istemiş olmasına ve bu kararın verilmiş olmasını çarpıcı bulmaktadır.
135. Başvurucunun şikayeti münferit bir olay olmadığından, İtalyan makamlarının bu hareketsizliği daha da üzüntü vericidir. Pianosa Cezaevindeki gardiyanlar tarafından yapılan tartışmalı uygulamalar, devlet yetkilileri tarafından bile kınanmıştır (bk. yukarıda parag. 42-45).
136. Başvurucunun Pianosa Cezaevinde tutulurken gardiyanların kötü muamelesine uğradığına dair inanılır iddiaları hakkında tam ve etkili bir soruşturma yapılmadığını dikkate alan Mahkeme, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
C. Pianosa Cezaevinden nakillerin insanlıkdışı ve onur kırıcı nitelikte olduğu iddiası
137. Başvurucu ayrıca, mahpusların Pianosa Cezaevinden başka cezaevlerine nakil koşullarının insanlıkdışı ve onur kırıcı olduğunu iddia etmiştir.
138. Ne var ki Mahkeme, başvurucunun Pianosa Cezaevinden kaç kez ve hangi tarihlerde nakledildiğine ve bu nakillerin hangi koşullarda gerçekleştiğine dair ayrıntılı bilgi vermediğini gözlemlemektedir. Başvurucu nakil koşulları hakkında yetkili makamlara şikayette de bulunmamıştır. Komisyon gibi Mahkemede sonuç olarak bu konuda Sözleşmenin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli delil bulunmadığını kabul etmektedir.
II. Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlal edildiği iddiası
139. Başvurucu tutukluluk süresinin uzunluğundan şikayet etmiş ve Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Bu fıkranın ilgili hükmü şöyledir:
3. Bu maddenin birinci fıkrasının (c) bendine göre gözaltına alınan veya tutulan bir kimse, derhal bir yargıç veya hukuken yargılama yetkisine sahip diğer bir görevlinin önüne çıkarılır; bu kimse makul bir sürede yargılanma veya yargılama sürerken salıverilme hakkına sahiptir.
140. Komisyon bu görüşe katılırken, Hükümet itiraz etmiştir.
A. Mağdurluk statüsünün kaybı
141. Hükümet, tutuklulukta geçirdiği süre için Palermo Üst Mahkemesinin başvurucuya tazminat ödenmesine hükmetmiş olması nedeniyle, davalı devletin en azından özü itibarıyla Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlalini kabul ettiğini ve bir giderim sağladığını savunmuştur. Buna göre başvurucu artık bu ihlalin mağduru olduğunu iddia edemez.
142. Mahkeme Amuur ve Dalban davalarında (bk. 25.06.1996 tarihli Amuur - Fransa, parag. 36; 28.09.1999 tarihli Dalban - Romanya, parag. 44) şunu hatırlatmıştır: Ulusal makamlar açıkça veya özü itibarıyla Sözleşmeye aykırılığı kabul edip bir giderim sağlamadıkça, başvurucu lehine olan bir karar veya tasarruf kural olarak başvurucunun mağdurluk statüsünü kaldırmak için yeterli değildir.
143. Bu olayda, Palermo Üst Mahkemesi tarafından 20 Ocak 1998de verilen ve 23 Ocak 1998de yazılan kararda başvurucunun haksız tutukluluk nedeniyle tazminat talebi kabul edilmekle birlikte, mahkeme bu kararını kesin kararla beraat eden herkese tazminat alma hakkı tanıyan Ceza Usul Kanununun 314(1). fıkrasına (bk. yukarıda parag. 92) dayandırmıştır. Tutukluluk, beraat kararının bir sonucu olarak haksız sayılır ve Ceza Usul Kanununun 314(1). fıkrasına göre verilen tazminat kararı, tutukluluğun Sözleşmenin 5. maddesindeki şartları taşımadığı anlamına gelmez. Tazminatın hesaplanmasında başvurucunun tutukluluk süresinin uzunluğu dikkate alınmış olmakla birlikte, söz konusu kararda tutukluluk süresinin aşırı olduğuna dair açık ve ima yollu bir kabul bulunmamaktadır.
144. Sonuç olarak Mahkeme, başvurucuya tutuklulukta geçirdiği süreyi karşılamak amacıyla bir ödeme yapılmış olmasına rağmen, başvurucunun Sözleşmenin 34. maddesine göre 5(3). fıkrasının ihlalinden ötürü mağdur olduğunu iddia edebileceğini kabul etmektedir.
B. Şikayetin esası
1. Dikkate alınacak dönem
145. Taraflar ve Komisyon dikkate alınacak sürenin, başvurucunun tutuklandığı 21 Nisan 1992 tarihinde başladığında hem fikirdirler. Öte yandan Hükümet tutukluluk süresinin, ilk derece mahkemesinin kararını verdiği 12 Kasım 1994 tarihinde (bk. yukarıda parag. 23) sona erdiğini ileri sürmüştür.
147. Mahkeme, Sözleşmenin 5(3). fıkrasında sözü edilen dönemin sonunun, ilk derece mahkemesi tarafından bile olsa isnadın karara bağlandığı gün olduğunu (bk. 27.06.1968 tarihli Wemhoff - Almanya kararı, parag. 9 (parag. 54)) hatırlatır. Bu nedenle Sözleşmenin 5(3). fıkrası bakımından başvurucunun tutukluluğu 12 Kasım 1994 tarihinde sona ermiştir.
148. Buna göre dikkate alınacak süre hemen hemen iki yıl yedi ay sürmüştür.
2. Tutukluluk süresinin makullüğü
(a) Mahkeme önüne çıkanların görüşleri
149. Başvurucu tutukluluk süresinin Sözleşmenin 5(3). fıkrası bakımından haklı görülemeyeceğini ileri sürmüştür.Başvurucuya göre hakkındaki suçlama bir itirafçının (pentito) gerçek dışı iddialarına dayandığı için, aleyhinde ciddi bir delil yoktur. İtalyan yetkililerinin mafya örgütünü çökertmek üzere çaba göstermek istedikleri sırada mafyaya mensup olmakla suçlandığı için yeterince şanssızdır. Hiçbir sabıkası da bulunmadığı için, salıverilmekten başka bir ihtimal yoktu.
150. Hükümet, başvurucunun tutukluluk süresinin uzun olduğunu kabul etmiş, ancak başvurucu aleyhindeki delillerin ağırlığının bunu haklı kıldığını savunmuştur. Hükümete göre bu olaydaki gibi mafya bağlantılı suçlarla ilgili bir olayda yetkililerin kaçınılmaz olarak çok uzun ve karmaşık soruşturmalar ile duruşmaları kapsayan, aşırı ölçüde dikkatli ve tam bir araştırma yapmakla yükümlü olduklarını ileri sürmüştür.
151. Komisyon'a göre soruşturma uzadıkça, yetkililerin elinde başvurucunun kaçması, yeniden suç işlemesine veya delilleri karartabileceğine dair varsayılan tehlikelerle ilgili somut ve özgün kanıtların bulunması gerekir. Ceza Usul Kanununun 273. maddesinden doğan karine tek başına, başvurucunun bu kadar uzun süre tutuklu kalmasını haklı göstermemektedir.
Yine Komisyon'a göre söz konusu yargılama, Sözleşmenin 5(3). fıkrasının gerektirdiği şekilde hızlı yürütülmemiştir. Başvurucu aleyhindeki deliller çok zayıf olmasına rağmen, Hükümet yapılmış olması gereken ve fiilen de yapılmış olan işlemlerden söz etmeksizin sadece genel terimlerle, bankacılık ve mali konulardaki soruşturmaların karmaşıklığını ileri sürmekle yetinmiştir.
(b) Mahkemenin değerlendirmesi
(i) Mahkeme içtihatlarında ortaya konan ilkeler
152. Mahkemenin içtihatlarına göre bir tutukluluk süresinin makul olup olmadığı soyut olarak (in abstracto) değerlendirilemez. Bir sanığın tutuklu kalmasının makul olup olmadığı her olayın şartlarına göre değerlendirilmek zorundadır. Bir olayda tutukluluğun devamı, masumiyet karinesine rağmen kişi özgürlüğü kuralına karşı ağır basan, gerçek bir kamu yararı bulunduğuna dair olaya özel belirtilerin bulunması halinde haklı görülebilir (bk. diğer kararlar arasında 26.01.1993 tarihli W. - İsviçre kararı, parag. 30).
Bir olayda bir sanığın tutukluluğunun makul süreyi aşmamasını sağlamak, ilk önce ulusal yargısal makamlara düşen bir görevdir. Bu amaçla ulusal makamlar, masumiyet karinesi gereği gibi özen göstererek, kişi özgürlüğü kuralından ayrılmayı gerektirecek nitelikte kamu yararını haklı kılan gerçek bir ihtiyacın varlığının lehine ve aleyhine ileri sürülen bütün olayları incelemek ve bunları başvurucunun salıverilme taleplerine karşı verdikleri kararlarda göstermek zorundadırlar. İşte Mahkeme, bu kararlarda gösterilen gerekçelere ve başvurucunun itirazlarında sözü edilen gerçek olaylara dayanarak, Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar verir.
153. Gözaltına alınmış bir kimsenin suç işlediğine dair makul kuşkunun sürmesi, tutukluluğun devamı için olmazsa olmaz (sine qua non) bir koşuldur; ancak belirli bir süre geçtikten sonra yeterli değildir. Mahkeme bu gibi durumlarda, tutukluluğun devamını haklı kılmak için yargısal makamlar tarafından başka gerekçeler gösterilip gösterilmediğini belirlemelidir. Bu gerekçelerin ilgili ve yeterli olması halinde, Mahkeme ulusal makamların tutuklu işe muhakeme sırasında özel bir özen gösterip göstermediklerini tespit etmelidir (bk. 24.08.1998 tarihli Contrada - İtalya kararı, parag. 54; 23.09.1998 tarihli I.A. - Fransa kararı, parag. 102).
(ii) Bu ilkelerin olaya uygulanması
154. Mahkeme, başvurucunun 6 Mayıs 1992, 29 Aralık 1992 ve 8 Şubat 1993 tarihli salıverilme taleplerinin ardından, kendisinin tutuklu kalmasının gerekip gerekmediğinin yetkili makamlar tarafından incelediğini gözlemlemektedir. Yetkili makamlar ayrıca 22 Haziran 1993te azami tutukluluk süresinin geçip geçmediğini ele almışlardır (bk. yukarıda parag. 14-20).
Yetkili makamlar başvurucunun salıverilme taleplerini reddederken, suçluluğu hakkında kuvvetli delil bulunmasına, tanıklara baskı yapma tehlikesine ve delilleri karartma tehlikesine dayanmışlardır. Yetkili makamlar aynı zamanda Ceza Usul Kanununun 275(3). fıkrasında varolan karineye (bk. yukarıda parag. 87) de dayanmışlardır.
Yetkili makamlar tutukluluk süresini uzatırlarken de delillerin karartılma tehlikesini, sanığın tehlikeli bir kişi olmasını, olayın karmaşıklığını ve çokça karmaşık banka işlemleri üzerinde araştırma gereği gibi soruşturmanın gereklerini gerekçe göstermişlerdir.(ia) Başvurucu hakkında makul kuşkunun devam edip etmediği
155. Mahkeme makul kuşku konusunda, bir başvurucu hakkında suç isnadında bulunulmamış veya bir mahkeme önüne çıkarılmamış olmasının, tutmanın zorunlu olarak Sözleşmenin 5(1)(c) bendine uygun olmayan bir amaca sahip bulunduğu anlamına gelmeyeceğini hatırlatır. Böyle bir amacın bulunup bulunmadığı, amacın gerçekleşmiş olmasından bağımsız olarak incelenir. Sözleşmenin 5(1)(c) bendi, polisin gözaltına alma anında veya başvurucunun tutulu bulunduğu sırada başvurucu hakkında dava açılmasını gerektirecek kadar yeterli delil toplamış olmasını zorunlu kılmaz (bk. 22.10.1997 tarihli Erdagöz - Türkiye kararı, parag. 51 ve 29.10.1988 tarihli Brogan ve Diğerleri - Birleşik Krallık kararı, parag. 53).
Bununla birlikte bir olayda makul kuşkunun bulunması için, bir kimsenin suç işlemiş olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek olayların veya bilgilerin bulunması zorunludur (bk. yukarıda geçen Erdagöz kararı, parag. 51/son, ve 30.08.1990 tarihli Fox, Campbell ve Hartley - Birleşik Krallık kararı, parag. 32).
156. Bu olayda başvurucu aleyhindeki iddiaların tek kaynağı, başvurucunun mafya türü bir örgütün mali işlerine baktığını dolaylı bir biçimde öğrendiğini 1992de söylemiş olan bir itirafçıdır. Yetkililere göre Mayıs 1992de söz konusu itirafçının ifadelerinin genel olarak inandırıcılığı ve güvenirliği dikkate alındığında, başvurucunun tutuklu kalması için yeterli bir delil oluşturmuştur (bk. yukarıda parag. 12).
157. Mahkeme, İtalyan makamlarının Mafya ile mücadelesinde itirafçıların işbirliğinin çok önemli bir silah olduğunun farkındadır. Ne var ki, itirafçılar tarafından verilen ifadelerin kullanılması zor problemler de doğurmaktadır; çünkü bu tür ifadeler, nitelikleri gereği manüpilasyona açık olup, İtalyan hukukunun itirafçılara tanıdığı avantajları elde etmek amacıyla veya kişisel intikam duygularıyla verilmiş de olabilirler. Bu tür ifadelerin bazen muğlak olabileceği ve bir kimsenin ilgisiz olmasa bile doğrulanmamış iddialara dayanılarak sanık duruma sokulabilme ve gözaltına alınabilme riski hafife alınamaz (bk. Contrada - İtalya, Başvuru no. 27143/95, Komisyonun 14 Ocak 1997 tarihli kararı, Decision and Reports, c. 88-B, s. 112).
158. Bu nedenle, ulusal mahkemelerin de kabul ettiği gibi, itirafçı ifadelerinin başka delillerle desteklenmesi zorunludur. Ayrıca, duyum (hearsay), mutlaka objektif delillerle desteklenmelidir.
159. Mahkemeye göre, bunlar bir tutukluluğun uzatılmasına karar verileceği zaman özellikle geçerlidir. Bir zanlı, muhakemenin başında itirafçının ifadelerine dayanılarak geçerli bir biçimde tutulabilir; ancak zaman geçtikçe ve özellikle soruşturma sırasında yeni delil ortaya çıkarılamamış ise, bu ifadelerin olayla ilgisi azılır.
160. Bu olayda Mahkeme, Trapani Bölge Mahkemesinin ve Palermo Üst Mahkemesinin başvurucuyu beraat ettiren kararlarında, B.F.nin duyup aktardıklarını destekleyecek hiçbir delil bulunmadığını belirttiklerini kaydeder. Öte yandan B.F.nin temel bilgi kaynağı olan kişi 1989da ölmüştür, ki bu kişide sorgulanmadan önce öldürülen bir başka kişiden duyduklarını aktarmıştır. Dahası, B.Fnin ifadeleri, soruşturma sırasında başvurucuyu tanımadıklarını söyleyen bir başka itirafçının ifadesiyle çelişmektedir (bk. yukarıda parag. 18).
161. Bu şartlarda başvurucunun iki yıl yedi ay gibi uzun tutukluluk süresinin Sözleşmenin 5(3). fıkrası bakımından haklı görülebilmesi için çok zorlayıcı gerekçeler bulunması gerekirdi.(ib) tutukluluğun devamı konusunda diğer gerekçeler
162. Ulusal mahkemeler tanıklara baskı ve delilleri karartma risklerinden, başvurucunun tehlikeli olmasından, olayın karmaşıklığından ve soruşturma gereğinden söz etmişlerdir. Yine bu mahkemeler, Ceza Usul Kanununun 275(3). fıkrasındaki karineye dayanmışlardır (bk. yukarıda parag. 87).
163. Söz konusu kararlarda gösterilen gerekçeler çok genel olmakla birlikte, Mahkeme bu gerekçelerin en azından başlangıçta makul olduklarını gözlemlemektedir. Yargısal makamlar bir bütün olarak mahpuslara değinmişler ve suçun niteliğinden soyut olarak söz etmekle yetinmişlerdir. Ulusal mahkemeler dayandıkları risklerin gerçekten varlığını gösterebilecek herhangi bir unsura işaret etmemişler ve suç kaydı bulunmayan ve savcının bu olayda hakkında üç yıl hapis cezası istemiş olması nedeniyle mafya türü örgütte ufak bir rolü olduğu söylenen başvurucunun tehlikeli bir kişi olduğunu ortaya koyamamışlardır. Gerekçelerde başvurucu hakkındaki suçlamaların dayandığı delillerin zamanla güçlenmek yerine zayıfladığı dikkate alınmamıştır.
164. Buna göre Mahkeme, şikayet konusu kararlarda sözü edilen sebeplerin, başvurucunun iki yıl yedi ay tutuklu tutulmasını haklı kılmaya yeterli olmadığını kabul etmektedir.
165. Kısaca söz konusu tutukluluk, Sözleşmenin 5(3). fıkrası ihlal etmiştir.
III. Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlali iddiası
166. Başvurucu beraat ettikten sonra hukuka aykırı olarak on iki saat daha tutulduğunu ileri sürmüştür.
167. Sözleşmenin 5(1). fıkrası şöyledir:
1. Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Aşağıdaki haller dışında ve hukukun öngördüğü bir usule uyulmadıkça, hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(a) bir kimsenin yetkili bir mahkumiyet kararından sonra hukuka uygun olarak hapsedilmesi;
(b) bir kimsenin mahkemenin hukuka uygun bir kararına uymaması nedeniyle veya hukukun öngördüğü bir yükümlülüğü yerine getirmesini sağlamak için hukuka uygun olarak gözaltına alınması veya tutulması;
(c) bir kimsenin suç işlediğinden makul kuşku duyulması üzerine veya suç işlemesini engellemek ya da işledikten sonra kaçmasını önlemek için kendisini tutmayı gerektiren makul nedenler bulunması halinde, kendisini kanunen yetkili makamların önüne çıkarmak amacıyla hukuka uygun olarak gözaltına alma veya tutma;
(d) bir küçüğü eğitiminin izlenmesi amacıyla hukuka uygun bir kararla tutma veya kendisini kanunen yetkili makamların önüne çıkarmak amacıyla hukuka uygun olarak tutma;
(e) bulaşıcı hastalıkların yayılmasının önlemek için bunu taşıyanları, akıl zayıflığı, alkolik, uyuşturucu bağımlısı olanları veya serserileri hukuka uygun olarak tutma;
(f) ülkeye izinsiz girmek isteyen bir kimsenin girişinin önlenmesi veya hakkında sınırdışı etme veya iade kararı alınan bir kimsenin sınırdışı edilmesi veya iadesi için hukuka uygun olarak gözaltına alma veya tutma.
168. Başvurucu beraat etmesinden sonra derhal özgür bırakılmış olması gerektiğini savunmuştur. Başvurucuya göre beraat etmesi durumunda başka bir nedenle tutuklu olup olmadığı duruşmadan önce kontrol edilebilirdi; geriye kalan idari formaliteler ise salıverilmesinden sonra da yapılabilirdi.
169. Hükümet bir mahpusun duruşmada beraat ettiği açıklandığı anda özgür olduğunu kabul etmekle birlikte, mahpus bazı idari formaliteler yerine getirilmeden salıverilemez; ilk ve en önemlisi kendisini tutmayı gerektiren başka nedenler bulunup bulunmadığı kontrol edilmelidir. Bu kontrolü yapmak savcının talimatı üzerine cezaevi görevlilerinin işi olduğundan, mahpus salıverilmeden önce cezaevine geri getirilmek zorundadır. Bu olayda başvurucu yargılamanın yapıldığı Trapaniden alınıp 120 kilometre uzaklıktaki Termini Imerese cezaevine götürülmüştür.
Kayıt memurunun bulunmamasından kaynaklanan gecikme konusunda Adalet Bakanı Komisyon'a gönderdiği 31 Ocak 1997 tarihli yazıda, bu durumun haksızlık yarattığını kabul etmiştir. Dahası Adalet Bakanı Mart 1996dan bu yana, mahpusların gece de salıverilebilmeleri için cezaevi yöneticilerine talimatlar vermiştir.
170. Mahkeme, Sözleşmenin 5(1). fıkrasındaki özgürlük hakkına ilişkin istisnaların sınırlı sayıda olduğunu ve bu istisnaların sadece dar bir yorumunun, hiç kimsenin özgürlüğünden keyfi olarak yoksun kalmamasını sağlamak olan maddenin amacına uygun olduğunu hatırlatır (bk. diğer kararlar arasında 01.07.1997 tarihli Giulia Manzoni - İtalya kararı, parag. 25 ve 22.03.1995 tarihli Quinn - Fransa kararı, parag. 42).
171. Sözleşmenin 5(1)(c) bendinin amacı bakımdan bir tutukluluğun haklılığı, suç isnadının karara bağlandığı gün sona erer (bk. yukarıda parag. 147) ve bu nedenle beraat kararından sonra tutma bu madde içinde yer almaz; ancak tutulan bir kimsenin salıverilmesi ile ilgili bir kararın icra edilmesinde biraz gecikme olması genellikle kaçınılmazdır; ancak bu gecikme asgari düzeyde kalmalıdır (bk. yukarıda geçen Giulian Manzoni kararı, parag. 25 son).
172. Bununla birlikte Mahkeme, bu olayda başvurucunun salıverilmesindeki gecikmenin, idari formaliteleri yerine getirme gereğine sadece kısmen atfedilebileceğini gözlemlemektedir. Başvurucunun gece 12:25ten 13 Kasım 1993 sabahına kadar salıverilmesindeki ek gecikmeye memurun yerinde bulunmaması sebep olmuştur. Ancak bu memurun gelmesinden sonra başvurucunun tutuklu kalması için başka bir sebep bulunup bulunmadığına bakmak ve salıverme için diğer idari formaliteleri yoluna koymak mümkün olmuştur (bk. yukarıda parag. 24).
173. Bu koşullarda başvurucunun Termini Imerese Cezaevine geri getirildikten sonra tutulmasının devam etmesi, kendisinin salıverilmesine dair kararın icrası için bir ilk adım olmayıp, Sözleşmenin 5(1)(c). fıkrasına girmemektedir.
174. Buna göre Sözleşmenin 5(1). fıkrası ihlal edilmiştir.
IV. Sözleşmenin 8. maddesinin ihlali iddiası
175. Başvurucu ailesi ve avukatıyla haberleşmesinin, Pianosa Cezaevi görevlileri tarafından sansür edilmesinden şikayetçi olmuştur.
Sözleşmenin 8. maddesinde şu hükümler yer almaktadır:
1. Herkes
haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuka uygun olarak yapılan ve demokratik bir toplumda gerekli bulunan müdahalelerin dışında, kamu makamları tarafından hiçbir müdahale bulunulamaz.
176. Komisyon oybirliğiyle, bu olayda başvurucunun haberleşmesine saygı hakkına müdahale hukuka uygun olarak yapılmadığı için, Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiği görüşünü açıklamıştır. Komisyon olaya uygulanabilir olan mevzuatın ilgili makamların haberleşmenin sansürü konusundaki yetkilerini yeterli açıklıkta göstermediğini ve bu yetkinin nasıl kullanılacağını düzenlemediğini, çünkü söz konusu 1975 tarihli ve 354 sayılı yasasının 18. maddesinin mahpusların haberleşmesinin ne kadar süreyle sansür edileceğini ve sansür kararının hangi gerekçelere dayanacağını belirtmediğini söylemiştir. Komisyon, mahpusların haberleşmesiyle de ilgili olan Mahkemenin Calogero Diana ve Domenichini davalarındaki kararlarına dayanmıştır (bk. 15.11.1996 tarihli Calegero Diana - İtalya kararı, parag. 29-33 ve 15.11.1996 tarihli Domenichini - İtalya kararı, parag. 29-33).
177. Mahkemenin Calegero Diana ve Domenichini kararlarını göz önünde tutan Hükümet, Komisyonun vardığı bu sonuca itiraz etmemiştir. Hükümet, ilgili yasayı Mahkemenin yukarıda belirtilen kararlarına uygun duruma getirebilmek için Adalet Bakanlığı tarafından 23 Temmuz 1999 tarihinde Senatoya bir yasa tasarısı sunulduğunu belirtmiştir.
178. Mahkeme, başvurucunun Sözleşmenin 8(1). fıkrasında güvence altına alınmış olan haberleşmeye saygı hakkını kullanmasına kamu makamları tarafından bir müdahale bulunduğu konusunda Hükümetin ve Komisyonun görüşüne katılmaktadır.
179. Böyle bir müdahale, hukuka uygun olarak yapılmadıkça, ikinci fıkrada belirtilen meşru amaçlardan birini veya birkaçını izlemedikçe ve ayrıca bu amaçları gerçekleştirmek üzere demokratik toplumda gerekli olmadıkça, Sözleşmenin 8. maddesine aykırı düşecektir (bk. 25.03.1983 tarihli Silver ve Diğerleri - Birleşik Krallık kararı, parag. 84; 25.03.1992 tarihli Campbell - Birleşik Krallık kararı, parag. 34; yukarıda geçen Calegero Diana kararı, parag. 28; yukarıda geçen Domenichini kararı parag. 28; ve 23.03.1998 tarihli Petra - Romanya kararı, parag. 36).
A. Hukuka uygun olarak
1. 21 Nisan 1992 ile 20 Temmuz 1992, 15 Eylül 1993 ile 21 Şubat 1994 ve 13 Ağustos 1994 ile 13 Kasım 1994 arasındaki dönemler
180. Yukarıda belirtilen tarihler arasında başvurucunun haberleşmesinin sansürüne Trapani Bölge Mahkemesi tarafından karar verilmiş olup, bu kararlar 1975 tarihli ve 354 sayılı Kanunun 18. maddesine dayandırılmıştır. Ne var ki Mahkeme, başvurucunun haberleşmesinin sansürü bu maddeye dayandırılmış olmasına rağmen, müdahalenin Sözleşmenin 8. maddesine uygun olmadığı yönündeki Komisyon görüşüne katılmamak için hiçbir sebep görmemektedir.
2. 20 Temmuz 1992 ile 15 Eylül 1993 arasındaki dönem
181. Bu dönemde sansür, 1975 tarihli Kanunun 41 ek maddesi (bk. yukarıda parag. 55-56) gereğince Adalet Bakanlığı tarafından verilen karara dayanmıştır.
182. Mahkeme, İtalyan Anayasa Mahkemesinin Anayasanın 15. maddesine dayanarak, Adalet Bakanlığının mahpusların haberleşmesiyle ilgili tasarrufta bulunma yetkisi olmadığına ve böylece İtalyan hukukuna göre yetkisini aştığına (ultra vires) karar verdiğini (bk. yukarıda parag. 102) kaydeder. Bu nedenle, bu dönemde başvurucunun haberleşmesinin sansür edilmesi ulusal hukuka göre yasadışı olup, Sözleşmenin 8. maddesi anlamında hukuka uygun olarak yapılmış bir müdahale değildir.
3. 21 Şubat 1994 ile 10 Haziran 10994 arasındaki dönem
183. Bu dönemde başvurucunun haberleşmesinin sansür edilmesi için hukuki bir dayanak yoktur (bk. yukarıda parag. 59).
4. Sonuç
184. Sonuç olarak, başvuru tarafından haberleşmesinin sansürü konusunda şikayet edilen çeşitli tedbirlerden hiçbiri, Sözleşmenin 8. maddesi anlamında hukuka uygun olarak alınmış tedbirler değildir. Bu nedenle bu madde ihlal edilmiştir.
B. Müdahalenin amacı ve gerekliliği
185. Yukarıda varılan sonuçlar ışığında Mahkeme, bu olayda Sözleşmenin 8(2). fıkrasındaki şartların yerine getirilmiş olup olmadığını incelemeyi gerekli görmemektedir.
V. Sözleşmenin 6(3). fıkrasının ihlali iddiası
186. Başvurucu ayrıca, avukatıyla haberleşmesinin sansür edilmesi nedeniyle savunma hakkının ihlal edildiğinden şikayet etmiştir. Başvurucu Sözleşmenin 6. maddesinin dayanmıştır. Bu maddenin ilgili hükümleri şöyledir:
3. Hakkında bir suç isnadı bulunan herkes asgari şu haklara sahiptir:
(b) savunmasını hazırlamak için yeterli zamana ve kolaylıklara sahip olma;
(c) kendisini bizzat veya seçeceği bir avukat aracılığıyla savunma; avukata ödeme yapabilmek için yeterli imkanı yoksa ve adaletin yararı gerektiriyorsa, ücretsiz hukuki yardım alma;
.
187. Mahkeme, yukarıda Sözleşmenin 8. maddesi bakımından vardığı sonuçlar ışığında bu şikayetin, önceki şikayet tarafından içerildiğini kabul etmektedir.
188. Ayrıca ve her halükarda Mahkeme, başvurucunun avukatıyla haberleşmesinin sansür edilmesi nedeniyle savunma hakkının hangi biçimde olumsuz etkilendiğini söylememiştir; dahası başvurucu söz konusu yargılamanın sonunda beraat etmiştir.
VI. Dördüncü Protokolün 2. maddesinin ihlali iddiası
189. Başvurucu beraat etmesine rağmen özel güvenlik gözetimi altına sokulmasının, Dördüncü Protokolün 2. maddesini ihlal ettiğini savunmuştur. Bu madde şöyledir:
1. Bir devletin ülkesi içinde hukuka uygun olarak bulunan bir kimse, bu ülke içinde serbestçe seyahat etme hakkına ve ikametgâhını seçme özgürlüğüne sahiptir.
2. Herkes kendi ülkesi dahil, bulunduğu ülkeden çıkmakta serbesttir.
3. Bu hakların kullanılmasına ulusal güvenlik veya kamu güvenliği, kamu düzeninin sürdürülmesi, suçların önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için hukuka uygun olarak ve demokratik bir toplumda gerekli bulunan kısıtlamalardan başka kısıtlamalar getirilemez.
4. Birinci fıkrada belirtilen haklar ayrıca belirli bölgelerde demokratik toplumdaki kamu yararının haklı kıldığı ölçüde ve hukuka uygun olarak sınırlanabilir.
190. Hükümet, mafya üyesi olduğundan kuşkulanılan bir kişi söz konusu olduğunda, önleyici tedbirlerin önemini vurgulamıştır. Hükümet, başvurucunun beraat etmiş olmasının, kendisi hakkında verilen önleyici tedbirlerin hukukiliğini etkilemediğini eklemiştir. İtalyan hukuk düzeninde cezalar ile önleyici tedbirler birbirinden tamamen farklıdır. Birincisi yasadışı fiile bir karşılık olup, buna bağlı sonuçlar yaratır; ikincisi ise bu tür bir fiilin oluşmasını engellemenin bir vasıtasıdır. Bir başka deyişle, bir ceza daha önce işlenmiş bir suç için verilir; önleyici tedbirler ise gelecekte suç işleme riskine karşı koruma amacıyla alınır. Aslında Mahkeme bunu Raimondo kararında (bk. 22.02.1994 tarihli Raimondo -İtalya kararı, parag. 39) kabul etmiştir.
Bu olayda başvurucu beraat ettiği halde (Hükümet bu bağlamda kuşkudan yararlanma teriminin artık kaldırıldığını vurgulamıştır), kendisinin cezaevine gönderilmesini sağlayacak kadar suçluluğuna ilişkin ciddi deliller bulunmuş ve bu deliller yargılama sırasında çürütülememiştir.
191. Başvurucu ise, suç işlemediği gerekçesiyle beraat ettikten sonra bir mafya suçlusu olarak muamele görmemesi gerektiğini, Hükümetin iddiasının tersine yargılama sırasında ciddi deliller ortaya konulamadığını savunmuştur.
192. Komisyon, İtalyan mahkemelerinin özellikle başvurucunun bir mafya ile aile bağları olmasına dayanmış bulunmalarının yeterli olmadığını kabul etmiştir.
193. Mahkeme, 19 Kasım 1994ten 18 Kasım 1997ye kadar üç yıl süreyle, başvurucunun seyahat özgürlüğünün çok ağır bir biçimde kısıtlamaya tabi tutulmuş olmasının, hiç kuşkusuz Dördüncü Protokolün 2. maddesinde güvence altına alınan hakkına bir müdahale oluşturduğunu gözlemlemektir (bk. 06.11.1980 tarihli Guzzardi - İtalya kararı, parag. 92 ve yukarıda geçen Raimondo - İtalya kararı, parag. 39).
194. Bu tedbirler 1423/56, 575/65, 327/88 ve 55/90 sayı ve tarihli yasalara (bk yukarıda parag. 103-109) dayandığı için, Sözleşmenin 8(2). fıkrası anlamında hukuka uygun olarak alınmış tedbirlerdir. Bu tedbirler açıkça meşru amaçlar izlemektedirler; bunlar da kamu düzenin (ordre public) korunması ve suçların önlenmesidir (bk. yukarıda geçen Raimondo kararı, parag. 39).
195. Bununla beraber bu tedbirler, söz konusu meşru amaçları gerçekleştirmek için demokratik toplumda gerekli tedbirler olmak zorundadır.
Bu bağlamda Mahkeme, özel gözetim tedbirleri dahil, önleyici tedbirlerin mafya üyesi olduğundan kuşkulanılan bir kimseye karşı mahkumiyetten önce bile alınmış olmasının meşru olduğunu, çünkü bu tedbirlerin suçun işlenmesini önlemeyi hedeflediklerini düşünmektedir. Dahası, bir beraat kararı bu tür tedbirleri mutlaka temelsiz bırakmaz; yargılama sırasında toplanan somut deliller bir mahkumiyet kararı verilmesi için yeterli olmasa da, bu kimsenin gelecekte çeşitli suçlar işleyebileceğinden makul kaygılar duyulmasını haklı kılabilir.
196. Bu olayda başvurucuya özel gözetim tedbirleri uygulama kararı, onun mafya üyesi olduğuna dair bazı delillerin varlığının ortaya çıktığı 10 Mayıs 1993te verilmiş, ancak bu tedbir Trapani Bölge mahkemesinin beraat kararı verdiği 19 Kasım 1994 tarihine kadar yürürlüğe sokulmamıştır (bk. yukarıda parag. 63 ve 69).
Mahkeme, başvurucunun beraat etmesinden sonra bu tedbirin kaldırılması için yaptığı başvuruyu reddeden İtalyan mahkemelerinin dayandıkları gerekçeyi incelemiştir. Bu mahkemeler başvurucunun mafya klanıyla ilişkileri olduğuna dair B.F.nin iddiasına dayanmışlardır; bu mahkemelere göre başvurucunun ölen kayınbiraderinin ana klanın başkanı olması (bk. Trapani Bölge Mahkemesinin 11 Haziran 1996 tarihli kararı, yukarıda parag. 72) ve başvurucunun yaşam tarzında fiilen bir değişiklik yapmamış olması veya samimiyetle pişmanlık duymamış olması (bk. Trapani Bölge Mahkemesinin 21 Ekim 1997 tarihli kararı, yukarıda parag. 75) bu iddiayı kanıtlamaktadır.
Mahkeme, başvurucunun suç işleyeceğine dair gerçek bir riskin varlığını gösteren başka bir somut delil bulunmamasına rağmen, başvurucunun eşinin ölmüş bir mafya patronunun kız kardeşi olmasının, nasıl olup da bu tür ağır tedbirleri haklı kıldığını anlayamamaktadır. Yaşam tarzının değiştirilmesi ve pişmanlık konusunda ise Mahkeme, geçmişe ait sabıka kaydı bulunmayan başvurucunun mafya üyesi olma isnadından, hazırlık soruşturması ve yargılama sırasında bu iddiayı destekleyecek hiçbir somut delil bulunamaması nedeniyle beraat etmiş olmasına önem vermektedir.
197. Sonuç olarak Mahkeme, mafyanın yarattığı tehlikeyi hafife almamakla birlikte, başvurucunun seyahat özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların, demokratik toplumda gerekli görülemeyeceği sonucuna varmaktadır.
Bu nedenle Dördüncü Protokolün 2. maddesi ihlal edilmiştir.
VII. Birinci Protokolün 3. maddesinin ihlali iddiası
198. Başvurucu, beraat etmiş olmasına karşın Birinci Protokolün 3. maddesine aykırı olarak seçme hakkından mahrum edildiğini ileri sürmüştür. Bu madde şöyledir:
Sözleşmeci Devletler yasama organının seçimi için, halkın kendi düşüncelerini serbestçe ifade etmesinin güvence altına alındığı koşullarda, makul aralıklarla ve gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler.
199. Hükümet bu tedbirin, mafyanın seçimle gelen organlar üzerinde herhangi bir etkide bulunmasını önlemeyi amaçladığını savunmuştur. Hükümete göre mafyaya mensup olduklarından kuşkulanılan kişilerin oy haklarını diğer mafya üyeleri lehine kullanabilecekleri konusundaki gerçek risk dikkate alındığında, başvurucunun geçici bir süre seçme hakkından mahrum edilmesi orantısız değildir.
200. Öte yandan Komisyon, başvurucunun özellikle beraat etmiş olmasını ve daha sonra topluma yabancılaştırılma tehlikesini dikkate alarak, bu tedbirin orantısız olduğu sonucuna varmıştır.
201. Mahkeme, halkın kendi düşüncelerini serbestçe ifade etmesinin güvence altına alındığı koşullarda, makul aralıklarla ve gizli oyla serbest seçimler yapılmasını öngören Birinci Protokolün 3. maddesinde, sübjektif nitelikteki oy verme ve seçimlerde aday olma haklarının üstü örtülü olarak yer aldığına işaret eder. Bu haklar önemli olmakla birlikte mutlak değildir. Birinci Protokolün 3. maddesi, bu hakları açık terimlerle düzenlemeden sadece tanımlamakla yetindiği için, üstü örtülü sınırlanmalara yer vardır (bk. 02.03.1987 tarihli Mathieu-Mohin ve Clerfayt - Belçika kararı, parag. 52). Sözleşmeci Devletler kendi iç hukuk düzenlerinde oy verme ve seçimlerde aday olma haklarını, kural olarak 3. maddeye aykırı düşmeyecek şartlara tabi tutabilirler. Bu konuda Sözleşmeci Devletlerin geniş bir takdir alanları vardır; ancak Birinci Protokolün gereklerine uyum sağlanmış olup olmadığını belirlemek, son aşamada Mahkemeye düşen bir görevdir. Mahkeme bu şartların, söz konusu hakların özünü zedeleyecek ve etkili olmaktan yoksun bırakacak şekilde kullanılmalarını engellemediklerine, meşru bir amacı izlemek için konulduklarına ve kullanılan araçların orantısız olmadıklarına kanaat getirmelidir (bk. 01.07.1997 tarihli Gitonas ve Diğerleri - Yunanistan kararı, parag. 39 ve 18.02.1999 tarihli Matthews - Birleşik Krallık kararı, parag. 63).
202. Mahkeme, özel güvenlik gözetimine tabi tutulan kimselerin, topluma karşı tehlike oluşturdukları için veya bu olaydaki gibi mafyaya mensup olmalarından kuşkulanıldığı için yurttaşlık (civic) haklarını kaybettiklerinden, seçmen kütüğünden otomatik olarak silindiklerini gözlemlemektedir (bk. yukarıda parag. 107 ve 110). Hükümet, mafyaya mensup olduklarından kuşkulanılan kişilerin oy haklarını diğer mafya üyeleri lehine kullanabilecekleri riskine işaret etmiştir.
203. Mafyaya üye bulunduklarına dair haklarında delil bulunan kimselerin oy kullanma haklarının geçici olarak askıya alınmasının meşru bir amaç izlediğinden Mahkemenin herhangi bir tereddüdü yoktur. Bununla birlikte Mahkeme, bu olayda başvurucu hakkındaki özel güvenlik gözetimi tedbirine yargılama sırasında karar verildiği halde, başvurucunun suçu işlemediği gerekçesiyle beraat ettiği yargılamanın sonuna kadar uygulanmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme, başvurucunun suçluluğu hakkındaki kuvvetli delillerin yargılama sırasında çürütülemediği şeklinde ifade edilen Hükümet görüşünü kabul etmemektedir. Hükümetin bu görüşü, Trapani Bölge Mahkemesinin hükmü (bk. yukarıda parag. 23) ve Palermo Üst Mahkemesinin hükmü (bk. yukarıda parag. 26) ile çelişki halindedir. Başvurucunun ismi seçmen kütüğünden çıkarıldığı sırada, başvurucunun mafyaya mensup olduğuna dair bir kuşkunun dayanacağı hiçbir somut delil yoktur (bk. ayrıntılardaki değişiklerle birlikte, yukarıda parag. 196).
Bu koşullarda Mahkeme, söz konusu tedbiri orantılı bir tedbir olarak görmemektedir.
Bu nedenle Birinci Protokolün 3. maddesi ihlal edilmiştir.
VIII. Sözleşmenin 41. maddesinin uygulanması
204. Sözleşmenin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme, Sözleşmenin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili Sözleşmeci Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderme imkanı veriyorsa, Mahkeme gerekli görürse zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık verilmesine hükmeder.
A. Zarar
205. Başvurucu fiziksel ve ruhsal açıdan gördüğü zararlar için 2 milyar İtalyan Lireti tazminat talep etmiştir. Başvurucu ayrıca, bazı taşınmaz mallarına el konulmuş olması, yargılama sırasında 1995 yılına kadar diskoteğinin kapalı tutulmuş olması ve bir şirketteki hisselerinin bloke edilmiş olması nedeniyle doğan maddi zararları için 1 milyar Liret istemiştir.
206. Hükümet ise, iddia edilen maddi zararlar ile yine iddia edilen ihlaller arasında herhangi bir nedensellik ilişkisi bulunmadığını savunmuş ve başvurucunun el koyma ve bloke etme işlemlerinden Sözleşme organları önünde şikayetçi olmadığını vurgulamıştır. Hükümet, uzun tutukluluk konusunda başvurucunun ulusal mahkemeler tarafından hükmedilen yeterli bir tazminatı daha önce aldığını söylemiştir.
207. Mahkeme, başvurucunun arazilerine el konulması ve şirketteki hisselerinin bloke edilmesi konusunda, talep edilen maddi tazminat ile bu olayda tespit edilen ihlaller arasında bir nedensellik ilişkisi bulunmadığına dair Hükümetin argümanını kabul etmektedir. Mahkeme, başvurucunun tutukluluk nedeniyle uğramış olabileceği bir zararın ulusal mahkemeler tarafından hükmedilen tazminatı da dikkate almak zorundadır.
Bununla birlikte Mahkeme, bu olayda tespit edilen ihlallerin ağırlığını göz önünde bulundurarak, başvurucuya manevi tazminat ödenmesine hükmedilmesi gerektiğini düşünmektedir. Mahkeme Sözleşmenin 41. maddesinde öngörülen hakkaniyet esasına göre 75 milyon İtalyan Lireti ödenmesine hükmeder.
B. Ücretler ve masraflar
208. Başvurucu son olarak, Komisyon ve Mahkeme önündeki yargılama sırasında yaptığı masraflar ve ödediği ücretlerin kendisine geri ödenmesini istemiş, fakat herhangi bir miktar belirtmemiştir.
209. Hükümet bu konuyu Mahkemenin takdirine bırakmıştır.
210. Başvurucuya Komisyon tarafından adli yardım verilmiş olmasını ve başvurucunun ücret ve masrafların miktarını belirtmemiş veya herhangi bir ücret belgesi sunmamış olmasını dikkate alan Mahkeme, başvurucunun bu konudaki talebini reddeder (bk. yukarıda geçen Calegero Diana kararı, parag. 47 ve 22.10.1997 tarihli Papageorgou - Yunanistan kararı, parag. 60). Ancak başvurucu, Mahkeme önündeki duruşmalar için bazı masraflarda bulunmuş olmalıdır. Mahkeme bu başlık altında başvurucuya 6 milyon İtalyan Lireti ödenmesine hükmedilmesini makul görmektedir.
C. Gecikme faizi
211. Mahkemeye ulaşan bilgiye göre, bu kararın kabul edildiği tarihte İtalyada uygulanan yasal faiz oranı yıllık 2.5tir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Sekize karşı dokuz oyla, başvurucunun Pianosa Cezaevinde kötü muameleye uğradığı iddiası bakımından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
2. Oybirliğiyle, bu iddialar hakkında etkili bir resmi soruşturma yapılmamış olması nedeniyle Sözleşmenin 3. maddesinin ihlaline;
3. Oybirliğiyle, Pianosa Cezaevinden nakil koşulları bakımından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
4. Oybirliğiyle, başvurucunun tutukluluk konusunda başvurucunun Sözleşmenin 34. maddesine göre mağdur olduğunu iddia edebileceğine;
5. Oybirliğiyle, tutukluluk süresinin uzunluğu bakımından Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlaline;
6. Oybirliğiyle, başvurucunun 13 Kasım 1994 günü gece 12:25ten sonra tutulması nedeniyle Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlaline;
7. Oybirliğiyle, başvurucunun haberleşmesinin sansür edilmesi bakımından Sözleşmenin 8. maddesinin ihlaline;
8. Oybirliğiyle, başvurucunun avukatlarıyla haberleşmesinin sansür edilmesini Sözleşmenin 6(3). fıkrası bakımından incelemenin gerekli olmadığına;
9. Oybirliğiyle, başvurucuya uygulanan önceleyici tedbirler nedeniyle Dördüncü Protokolün 2. maddesinin ihlaline;
10. Oybirliğiyle, başvurucunun seçme hakkından yoksun bırakılması nedeniyle Birinci Protokolün 3. maddesinin ihlaline;
11. Oybirliğiyle,
(a) Davalı Devletin başvurucuya üç ay içinde manevi zararlara karşılık 75 milyon İtalyan Lireti, Mahkeme önündeki yargılama sırasındaki masraflar için 6 milyon Liret ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen üç ayın geçmesinden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yıllık yüzde 2.5 faiz uygulanmasına;
12. Oybirliğiyle, adil karşılık konusundaki diğer taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.
Yargıçlar Pastor Ridruejo, Bonello, Makaczyk, Tulkens, Straznicka, Butkevych, Casadevall ve Zupancicin birleşik kısmen karşı oyları: Mahkeme çoğunluğu, başvurucunun Pianosa Cezaevinde kötü muamele gördüğü iddiası konusunda Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Bu görüşe katılamadığımız için üzgünüz.
1. Mahkeme çoğunluğu, başvurucunun iddia ettiği gibi Pianosa cezaevinde kötü muameleye tabi tutulduğunu makul kuşkuya yer vermeyecek şekilde kanıtlayamadığını kabul etmiştir. Başvurucunun sunduğu materyallerin sadece yüzeysel (prima facie) deliller oluşturduğuna dair çoğunluk görüşüne katılmakla birlikte, kendisini korumakla sorumlu gardiyanların kötü muamelesine maruz kalmış bir mahpusun karşılaşabileceği güçlüklere ve bu tür bir muameleyi açıkladığı taktirde üstleneceği risklere de önem vermekteyiz. Gerçekten de başvurucu, Pianosa gardiyanlarının mahpuslara karşılaştıkları muameleleri birbirlerine veya avukatlarına anlatmamaları talimatı verdiklerini ve anlatırlarsa misillemede bulunmakla tehdit ettiklerini söylemiştir (bk. karar, parag. 29 sonu). Başvurucu en az bir keresinde misillemeye tabi tutulmuştur (bk. karar, parag. 29). Cezaların infazından sorumlu Livorno yargıcının 5 Eylül 1992 tarihli raporunda (bk. karar, parag. 42) anlatılan bu tür bir bağlamda, mahpusların kötü muameleye uğradıktan hemen sonra bir doktora görünmek istemeye cesaret edememiş olmalarını anlamak mümkündür.
Bu nedenle, bu olayda delilleri değerlendirmek için kullanılan standardın yetersiz, belki de mantıksız ve hatta işe yaramaz olduğu, çünkü etkili bir soruşturmanın yapılmamış olması nedeniyle başvurucunun delil toplamasının engellendiği ve yetkililerin dahi haklarında kötü muameleden şikayetçi olunan gardiyanları ortaya çıkaramadıkları görüşündeyiz. Eğer devletler bundan böyle Mahkemenin bu tür davalarda yeterli delil isteyerek kötü muamele iddialarını incelemekten kaçınacağını dikkate alacak olurlarsa, bu tür iddiaları soruşturmamakta yarar görecekler ve böylece başvurucuları makul kuşkuya yer bırakmayan delilden mahrum edeceklerdir. Bazı davalarda usul yaklaşımının hem yararlı ve hem de gerekli olduğunu kabul etsek bile, incelenmekte olan bu gibi durumlarda bir devletin sorumluluğunu sadece usul yükümlülüklerini ihlal tespitiyle sınırlayabilecektir ki, bunun da kötü muamele yasağının ihlalinden daha az ağır olduğu açıktır. Buna ek olarak, Mahkemeyi Sözleşmenin 3. maddesini usul yönünden bir ihlal bulmaya götüren şeylerin (bk. karar, parag. 130-135), maddi yönden de bir ihlal tespitini haklı kılmak için yeteri derecede açık ve ortada olduğunu düşünüyoruz.
Mağdur hapiste olduğu için olayların bir kısmının veya tamamının sadece yetkililer tarafından bilindiği yerde, yaralanmaların ve kötü muamelelerin tutma sırasında meydana geldiğine dair güçlü bir karinenin doğduğuna inanıyoruz. Bu gibi durumlarda, yeterli ve ikna edici açıklamalar getirme konusunda ispat külfeti yetkililere düşer. Her halükarda, eğer yetkililer talep edildiği halde etkili bir soruşturma yürütüp yaptıkları tespitleri Mahkemeye sunmamış iseler, başvurucunun iddiasını kanıtlama standardı daha düşük olmalıdır.
Son olarak, makul kuşkuya yer bırakmama şeklindeki kanıt standardının bazı hukuk sistemlerinde ceza davalarında kullanıldığı akılda tutulmalıdır. Bununla birlikte bu Mahkemeden bir kimsenin suçluluğu ve masumiyeti hakkında karar vermesi veya bir ihlalden sorumlu olanları cezalandırması istenmemektedir; Mahkemenin görevi mağdurları korumak ve sorumlu devletin eylemleriyle sebep olunan zararlara karşılık giderim sağlamaktır. Sorumluluk bakımından kanıt ölçüsü, yöntemi ve standardı, kişilerin cezai sorumlulukları konusunda çeşitli ulusal sistemlerde uygulananlardan farklıdır (bk. 04.12.1995 tarihli Ribitsch - Avusturya kararı, Komisyonun görüşü, parag. 110).
2. Dahası, başvurucunun Mahkeme önünde şikayet ettiği bütün muameleler, sağlık muayenesiyle anlaşılabilecek fiziksel veya ruhsal izler bırakamazdı. Hakaretlerin, tehditlerin veya aşağılamaların, sağlık muayenesi sırasında kelepçeli olarak tutulmanın, havalandırmaya giderken kaygan bir koridorda gardiyanların hakaretleri altında koşmaya zorlanmanın iz bırakması gerekmez. Bu tür muameleler, her şeye rağmen bireylerin manevi bütünlüklerine zarar verir ve bu nedenle Sözleşmenin 3. maddesinin kapsamına girebilir.
Başvurucunun uğradığını iddia ettiği psikolojik kötü muameleler, Pianosa Cezaevindeki genel durumla ilgili diğer deliller tarafından desteklenmiştir. Böylece, başvurucunun Pianosa Cezaevinde bulunduğu sırada, cezaların infazından sorumlu Livorno yargıcı tarafından düzenlen rapor, havalandırmaya koşturma uygulamasını ortaya çıkarmış ve bir şiddet ortamının varlığını dile getirmiştir. Yapılan soruşturmalar iki gardiyanın kovuşturulmasına yol açmış, ancak bir mahkumiyeti sağlayacak yeterli delil bulunamamıştır (bk. karar, parag. 49). Ayrıca Cezaevleri Genel Müdürünün 12 Ekim 1990 tarihli yazısında bk. karar, parag. 46), mahpusların Pianosa Cezaevinde şiddet eylemlerinin mağduru oldukları inkar edilmemiş, ama bu durumun çok sayıda mahpusun aynı anda ve plansız bir biçimde buraya nakledilmesinden ve inşaat durumundan kaynaklanan lojistik nitelikteki sorunlara bağlamıştır. Ayrıca, cezaların infazından sorumlu mahkeme Başkanı 12 Aralık 1996 tarihli yazısında (bk. kararı, parag. 50), Pianosada görülen istismar ve düzensizlikleri, gardiyanların diğer cezaevlerinden toplanmış olmasıyla ve kendilerine açık çek (carte blanche) verilmesiyle açıklamıştır.
3. Hükümet Komisyon önünde başvurucunun kötü muameleye tabi tutulduğunu kabul etmiş ve başvurucunun cezaevi gardiyanlarının eylemleriyle ilgili iddialara itiraz etmiştir. Dahası Hükümet, Komisyon önünde dile getirdiği görüşlerinde bu davranışları korkunç bulmuştur. Aslında Komisyon büyük ölçüde, Hükümetin maddi olayları kabulüne dayanarak, raporunda Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucun varmıştır (bk. Komisyon raporu, parag. 120). Hükümet de Mahkeme önünde başvurucunun kötü muameleye tabi tutulduğunu inkar etmemiştir. Hükümet sadece, söz konusu muamelenin Sözleşmenin 3. maddesinin ihlalinin gerektirdiği ağırlık düzeyine ulaşmadığını belirtmiştir.
Yukarıda anlatılanlar ışığında, Mahkemenin başvurucunun şikayet ettiği kötü muamelelere tabi tutulduğu sonucuna varması için yeteri derecede güçlü, açık ve birbirleriyle tutarlı çıkarsamaların bulunduğunu düşünüyoruz.
Ayrıca bu muamelenin çirkin niteliği ve uygulanma süresi itibariyle, başvurucuda hapsedilmiş olmanın kaçınılmaz sonuçları olmayan gurur kırıcı ve aşağılanma duygusu yaratabilecek korku, endişe ve küçümsenmeye sebep olacak nitelikte bulunduğuna ikna olduk.
Sonuç olarak, şikayet konusu muamelenin Sözleşmenin 3. maddesindeki insanlıkdışı ve onur kırıcı muamele kavramının kapsamına girecek ağırlıkta başvurucunun gururun kırılması ve aşağılanması olduğunu düşünüyoruz. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy