(Başvuru no: 32860/96)
KABULEDİLEBİLİRLİK KARARININ ÇEVİRİSİ
1963 doğumlu başvuran, Hakan Önen, Türk vatandaşı olup Kütahya'da ikamet etmekte olan Diyarbakır Barosu'nda kayıtlı bir avukattır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde, Diyarbakır Barosu avukatlarından Sn. Sezgin Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
Davanın koşulları
11 Ağustos 1994 tarihinde, Ankara Mamak Muhabere Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında askerlik hizmetini yedek subay adayı olarak yaptığı sırada, başvuran, Muhabere Okulu Bölük komutanı olan yüzbaşı V.P ile tartışmaya girmiş ve değişik l gün, 3 gün ve 10 gün oda hapsi olmak üzere disiplin cezaları almıştır.
11 Ekim 1994 tarihinde, başvuranın bölük içinde siyasi düşüncelerini ortaya koymasından dolayı rahatsız olan 11 yedek subay adayı Bölük Komutanına suç duyurusunda bulunmuşlardır.
31 Ekim 1994 tarihinde, Başvuran 8. Kolordu (Elazığ) Askeri Mahkemesine Askeri Savcı olarak atanması üzerine aynı gün Yüzbaşı V.P tarafından kesinleşmeyen 10 günlük oda hapis cezası için 4. Kolordu Askeri Mahkemesinde ifadesi alınacağı belirtilerek başvuran mahkemeye götürülmüştür. Aynı gün, adıgeçen askeri mahkeme, başvuranın 11 arkadaşının ifadelerine dayanarak başvuranı Türk Ceza Kanunu'nun 155. ve 153. maddeleri uyarınca tutuklamıştır.
7 Kasım 1994 tarihinde, başvuranın avukatı, delil yetersizliğinden dolayı 31 Ekim 1994 tarihli tutuklama kararına itirazda bulunmuştur.
11 Kasım 1994 tarihinde, Genelkurmay Askeri Mahkemesi, ön soruşturma dosyasında delil ve kanıt yetersizliğinden mezkur itirazı reddetmiş ve başvuranın tutukluk halinin devamına karar vermiştir.
25 Kasım 1994 tarihli iddianamesiyle askeri savcı başvuranın, TCK'nın 153 §2 ve 155 maddeleri uyarınca ulusal güvenliği tehdit ettiği, askerleri kanuna karşı muhalefete teşvik ettiği ve siyasi görüşlerini yaydığı gerekçesiyle mahkumiyetini istemiştir.
21 Aralık 1994 tarihinde, 4. Kolordu Askeri Mahkemesi, davanın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin görev alanına girdiği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir.
23 Aralık 1994 tarihinde, başvuran Milli Savunma Bakanlığının kararı ile askerlik görevinden men edilmiştir.
1 Şubat 1995 tarihli karar ile Askeri Yargıtay, Askeri Ceza Kanunu'nun 58. maddesi uyarınca, TCK'nın 153 veya ve 155. maddeleri çerçevesinde bir askerin suç işlemesi halinde davanın Genelkurmay Askeri Mahkemesinin yetki alanına girdiği gerekçesiyle 21 Aralık 1994 tarihli itiraz kararını bozmuştur.
22 Şubat 1995 tarihinde, askeri mahkeme dava dosyasının Genelkurmay Askeri Mahkemesine sevk edilmesine ve başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
4 Temmuz 1995 tarihinde, başvuranın bölüğünden olan 11 yedek aday subayın ve V.P bölük komutanın ifadelerine dayanarak, Genelkurmay Askeri Mahkemesi, TCK'nın 153§1 maddesi uyarınca askeri kanunlara karşı itaatsizliğe veya yeminlerini bozmaya veya askeri inzibat vazifelerini veya askerlik sanatlarına dahil vazifelerini ihlale teşvik ettiği gerekçesiyle başvuranı suçlu bularak iki yıl iki ay hapis cezasına ve 260.000 TL para cezasına mahkum etmiştir.
Genelkurmay Askeri Mahkemesi, başvuranın tutuklandığı 31/10/1994 tarihinden 22/02/1995 tarihine kadar 113 günlük tutukluluk döneminin genel hapis cezasından düşürülmesine karar vermiştir.
7 Temmuz 1995 tarihinde, başvuranın avukatı aracılığı ile yaptığı temyiz başvurusunda, müvekkiline komplo düzenlendiğini, ifadelerin gerçeği yansıtmadığını ve suç unsurların oluşmadığını ileri sürmüştür.
6 Eylül 1995 tarihinde, başvuranın avukatı Askeri Yargıtay'da yapılacak duruşmanın açık olmasını talep etmiştir ancak müracaatın geç yapıldığı gerekçesiyle söz konusu talep reddedilmiştir.
11 Ekim 1995 tarihli karar ile, beş askeri hakimden oluşan Askeri Yargıtay, Genelkurmay Askeri Mahkemesinin, TCK'nın 153. § 2 maddesine muhalefetten 2 yıl ağır hapis cezasını onaylamış, TCK'nın 155. maddesince verilen para cezasını bozmuştur.
12 Aralık 1995 tarihinde, başvuran mezkur kararın düzetilmesi amacıyla başvuruda bulunmuş ancak 9 Ocak 1996 tarihinde talepleri reddedilmiştir.
29 Ocak 1996 tarihili karar ile başvuranın aldığı hapis cezasından dolayı rütbesi iptal edilmiş ve 12 ay askerlik hizmetini tamamlamıştır.
ŞİKAYETLER
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "AİHS" 9. ve 10 maddelerine atıfta bulunan başvuran, mahkumiyet kararının düşünce ve ifade özgürlük haklarına ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
AİHS'nin 6. maddesine göndermede bulunan başvuran, Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığını, Askeri Yargıtay'ın açık duruşma talebini reddettiğini ve mahkumiyetinin yalan ifadeler üzerine gerekçelendirildiği için adil yargılanmadığını iddia etmiştir.
HUKUKA DAİR
1. Başvuran, askeri adli makamlar tarafından mahkum edildiği gerekçesiyle düşünce ve ifade özgülüklerine müdahale edildiğini savunmuş ve mahkumiyetinin Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesindeki sorunlara ve askerlik hizmetine ilişkin görüşlerine dayandırıldığını savunmuştur. Bu açıdan, başvuran AİHS'nin 9 ve 10 maddelerini öne sürmüştür.
İç hukuk yolların tüketilmesine ilişkin
Hükümet, ilk önce iç hukuk yolların tüketilmediğini ifade etmiş ve başvuranın yerel makamlar önünde itham edildiği tüm suçlara itiraz ettiğini, ancak hiçbir zaman özü bakımından düşünce ve ifade özgürlüklerini dile getirmediğini belirtmiştir. Bu konuda, Hükümet, 15 Kasım 1996 tarihli Ahmet Sadık-Yunanistan ve 6 Ekim 1980 tarihli Van Oostenvijck- Belçika kararlarına atıfta bulunarak söz konusu şikayetin AİHS'nin 35§1 maddesi uyarınca reddedilmesini istemiştir.
Başvuran, Hükümet'in iddialarına itiraz ederek yerel makamlar karşısında gerçekte dile getirmediği bir söylemden dolayı suçlandığını, böyle bir durumda, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını gündeme getirmesinin imkansız olduğunu savunmuş ve bu suçlamalara itiraz etmesi halinde çelişkiye düşeceğini belirtmiştir.
AİHM, ceza yargılaması sırasında, düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin sorun ne başvuran ne de avukatı tarafından gündeme getirildiğini belirtmiştir. Gerçekten, söz edilen yargılama sırasında, sadece TCK'nın 153. ve 155. maddeleri tarafından öngörülen suçları oluşturacak unsurları varlığına ve tanıkların tarafsızlığına ilişkin sorunlar sırasında mezkur şikayet dile getirilmiştir. Bu duruma, AİHM, sorunun bir iç hukuk yorumlaması olduğunu düşünce ve ifade özgürlüğünün alanına girmediğini belirtmiştir (Bkz, Yukarıda anılan, Ahmet Sadık-Yunanistan kararı, §§ 32-33).
Buna istinaden, AİHM, AİHS'nin 35 § 1 ve 4 paragrafı uyarınca, başvurunun bu kısmının iç hukuk yollarının tüketilmediğinden dolayı reddedilmesine karar vermiştir.
2. Başvuran, GenelKurmay Askeri Mahkemesinin bünyesinde yer alan üç hakimden biri mesleki hakim olmadığından, terfi ve atamalar Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapıldığından ve talimat ve emirler Milli Savunma Bakanlığınca verildiğinden dolayı AİHS'nin 6§1 maddesi uyarınca, söz konusu mahkemenin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığından yakınmaktadır.
Ayrıca, başvuran, Askeri Yargıtay'ın açık duruşma talebini reddederek mahkumiyet kararının yalan yanlış ifadelere dayandırıldığı gerekçesiyle adil yargılanmadığını ileri sürmüştür ve bu konuda, AİHS'nin 6§1 maddesine atıfta bulunmuştur.
a) Genelkurmay Askeri Mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkında
Hükümet, askeri alanda uzman hakimlerin gereksinimlerinden dolayı askeri mahkemelerin kurulduğunu ve bağımsız ve tarafsızlıkları ve oluşum esaslarının Anayasa tarafından güvence altına alındığını iddia etmiştir. Bryan-İngiltere (22 Kasım 1995 tarihli karar, § 37), Pullar-İngiltere (10 Haziran 1996 tarihli karar, § 30) ve Findlay-İngiltere (25 Şubat 1997) kararlarına ve bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye ilişkin içtihatlarına atıfta bulunan Hükümet, 357 Sayılı Kanun uyarınca askeri hakimlerin, sivil hakimlerin sahip olduktan benzer formasyonları taşıdıklarını iddia etmiştir. Bununla birlikte, atama, maaş ve emekliliğe ilişkin sivil hakimlere kanunlarca tanınan haklar, askeri hakimleri de kapsamaktadır. Ayrıca, Hükümet, TCK'nin 112. maddesinin, askeri mahkemeleri etkilemek isteyenlere ağır cezalar öngördüğünü belirtmiştir. İkinci aşamada, Hükümet, askeri mahkemenin bünyesinde görev alan asker kökenli hakim hakkında, askeri suçla itham edilen askerlerin haklarının korunması amacıyla askeri tecrübeye sahip ve alanında uzman olan askeri hakime ihtiyaç olunduğunu belirtmiştir.
Başvuran, Hükümet'in iddialara karşı çıkarak ilk önce Milli Savunma Bakanlığı'nın askeri hakimleri denetleme ve disiplin cezalan verme yetkisine sahip olduğunu ve yasama bakımından tarafsızlıklarına gölge düşürüldüğünü ileri sürmüştür. Yukarıda anılan Findlay-İngiltere kararına göndermede bulunan başvuran, bir mahkemenin bünyesinde askeri hiyerarşiye bağlı bir askerin mevcudiyetinin mahkemenin bağımsızlığına ve tarafsızlığına gölge düşürdüğünü iddia etmiştir.
AİHM, içtihatlarına göre-taraflar ve yasama açısından- bir mahkemenin bağımsız olup olmadığını tespit etmek için mahkemenin üyelerinin atama biçimini ve sürelerini dikkate alarak dış baskılarına karşı öngörülen güvencelerin mevcudiyetini göz önünde bulundurduğunu hatırlatmıştır (Bkz, 23 Haziran 1981 tarihli Le Compte, Van Leuven ve De Meyre-Belçika kararı, § 55, 28 Haziran 1984 tarihli Campbell ve Fell-İngiltere kararı, § 78). AİHM, Genelkurmay Askeri Mahkemenin üyelerinin atama ve terfilerinin, Askeri Yargıtay'a ilişkin 357 sayılı Kanun ile söz edilen askeri mahkemelerin oluşumuna ilişkin 353 sayılı Kanununa göre gerçekleştiğini belirtmiştir. AİHM, üyelerinin atama ve terfi şekilleri aynı kanunlarca düzenlenen Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin hükme bağlanan yeni bir karar çerçevesinde dile getirilen şikayetler konusunda varılan sonuçlan hatırlatmıştır. Söz konusu kararda AİHM, askeri hakimlerin atama şekilleri ve görevleri süresince sağlanan güvencelerin, AİHS'nin 6 § 1 maddesi uyarınca herhangi bir ihlale neden olmadığı yönde karar vermiştir (25 Mayıs 2000 tarihli Yavuz ve diğerleri-Türkiye kararı).
Buna dayanarak, AİHS'nin 35§1 maddesi uyarınca, AİHS'nin 6§1 maddesi çerçevesinde dile getirilen şikayetin bu kısmının temelden yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
b) Genel Kurmay Askeri Mahkemesi 'ndeki yargılamanın adilliği hakkında
Genelkurmay Askeri Mahkemesinin kararının yanlış ve yalan ifadelerine göre gerekçelendirildiğine dair şikayet hakkında, Hükümet, adıgeçen mahkemenin yargılaması sırasında 10 sanığın ifadeleri alınarak başvuranın mezkur söylemlerde bulunduğuna dair hemfikir olunduğunu vurgulamıştır. Hükümet, başvuranın her fırsatta itham edildiği suçlamalara cevap verme imkanı bulduğunu ve her türlü savunma aracından istifade etme olanaklarına sahip olduğunu belirtmiştir. Sonuçta, Hükümet, adıgeçen mahkemenin yargılaması sırasında vicahililik ilkesine riayet edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran, Hükümet'in iddialarına karşı çıkmıştır.
AİHM, yerleşmiş içtihatlarınca görevinin, tanık ifadelerinin kanıt olarak kabul edilebilir olup olmadığı konusunda tespit yapmak olmadığını fakat yargılamanın bir bütünüyle, kanıt unsurların sunum biçimleri dahil, adil bir yapıya sahip olup olmadığını araştırmak olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz, 23 Nisan 1997 tarihli Van-Mechelen-Hollanda kararı, § 50). Sözkonusu davada, AİHM, başvuranın sanık ifadelerine itirazda bulunması ve ilgilileri sorgulama çekmek için yeterli ve etkili imkana sahip olduğunu belirtmiştir (20 Eylül 1993 tarihli Saiidi-Fransa kararı, § 43).
Buna dayanarak, AİHS'nin 35.§ l maddesi uyarınca, AİHS'nin 6§1 maddesi çerçevesinde dile getirilen şikayetin bu kısmının temelden yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
Askeri Yargıtay'daki açık duruşmanın yokluğuna dair şikayet hakkında, Hükümet, açık duruşma talebinin reddinin başvuranın avukatının ihmalinden kaynaklandığını bildirmiştir. 7 Temmuz 1995 tarihli temyiz başvurusunda açık duruşma talebi dile getirilmemiş, 6 Eylül 1995 tarihli açık duruşma talebi ise 353 Sayılı Kanunu'nun 209. ve 218. maddelerinde öngörülen süreyi aşmıştır. Sutte-İsviçre kararına (22 Şubat 1984 tarihli karar, § 74) atıfta bulunan Hükümet, ilk derece mahkemesi başvuranın davasını açık duruşmada ele aldığından dolayı Askeri Yargıtay'ın açık duruşma yapmamasının AÎHS'nin 6§1 maddesinin ihlaline neden olmadığını ileri sürmüştür.
Başvuran, ilk derece mahkemesinin kararının kendisine açık duruşma için öngörülen başvuru müddetinden daha sonra kendisine tebliğ edildiğini yinelemiştir. Böyle durumda, başvuran gerekçeli kararı almadan açık duruşma talebinde bulunması anlamsız olacağını ifade etmiştir.
AİHM, 353 Sayılı Yasa'nın 209. ve 218. maddelerine göre açık duruşma talebinin temyiz başvurusu ile yapılması gerektiğini belirtmiştir. Aynı kanunun 209. maddesi, ilk derece mahkemesinin kararının tebliğ edilmesinden itibaren bir hafta içinde temyize gidilmesini mümkün kılmaktadır. Elindeki mevcut evraka göre, AİHM başvuranın, 7 Temmuz 1995 tarihli temyiz başvurusu sırasında açık duruşma talebinde bulunmadığını tespit etmiştir.
Buna istinaden, AİHS'nin 35 §§ 1 ve 4 paragrafları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle mevcut başvurunun bu kısmının reddedilmesi gerekmektedir.
Bu nedenlerden dolayı, AİHM, oybirliğiyle;
Başvuruyu kabuledilemez bulmuştur.
Full & Egal Universal Law Academy