(AİHS m. 3, 5, 6, 8, 13, 14, 18, 1 NOLU EK PROTOKOL m. 1)
(Başvuru No. 33240/96)
STRAZBURG
2 Şubat 2006
USUL
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (Sözleşme) eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan İbrahim Ağtaş (başvuran) tarafından, 5 Eylül 1996 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna (Komisyon) yapılan başvurudan (no. 33240/96) kaynaklanmaktadır.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
1956 doğumlu başvuran, başvurusuna neden olan iddia konusu olayların meydana geldiği tarihte Aktaş köyünde yaşamaktaydı. Dava olayları taraflar arasında ihtilaflıdır ve aşağıdaki gibi özetlenebilir:
A.Başvuranca sunulduğu şekliyle olaylar
Başvuran, Ekim 1994e kadar o zaman olağanüstü hal bölgesinde yer alan Tunceli ili Ovacık ilçesine bağlı Aktaş köyünde yaşamaktaydı. 1994 yılında terörist faaliyetler bu bölgenin başlıca sorunuydu. 1980lerden beri bölgede güvenlik güçleri ile Kürt özerkliğini destekleyen bir kısım Kürt nüfusu; özellikle de PKK (Kürdistan İşçi Partisi) üyeleri arasında şiddetli bir uyuşmazlık sürmekteydi. Başvuranın köyünde yaşayanların teröristlere yardım ve yataklık ettiklerinden şüpheleniliyordu ve bu yüzden köy yakınına konuşlanmış jandarma tarafından sık sık kontrol edilmekteydiler.
5 Ekim 1994 tarihinde güvenlik güçleri başvuranın köyünü kuşatmış ve sakinleri köy meydanında toplamıştır. Jandarma, kötü sözler sarfederek köyün bir daha dönmek imkânı olmaksızın derhal boşaltılacağını köylülere söylemiştir. Başvuran, taşıyabildiği kadar eşyayı alarak köyü terk etmiştir. Boşaltmadan hemen sonra askerler ev ve tarlaları ateşe vermiştir.
Başvuran geçici olarak Ovacık yakınında devletin yaptırdığı bir prefabrik afet konutlarına yerleşmiştir.
İhtilaflı olayları takiben başvuran Ovacık Cumhuriyet Savcılığına dilekçe ile başvurmuş, jandarmalar tarafından köyünün zorla boşaltılması ve yakılmasından şikayetçi olmuştur.
Dava güvenlik güçlerinin iddia edilen fiilleri hakkında soruşturma gerektirdiği için Ovacık Cumhuriyet Savcısı görevsizlik kararı çıkarmış ve başvuruyu Memurin Muhakematı Kanunu uyarınca Ovacık Kaymakamlığına iletmiştir.
Kaymakam başvuranın iddialarıyla ilgili olarak Ovacık İlçe Jandarma Komutanlığına gönderdiği mektupla bilgi talep etmiştir.
1 Kasım 1994 tarihli mektupta İlçe Jandarma Komutanı Kaymakama güvenlik güçlerinin operasyonlar sırasında bölgedeki hiçbir evi yakmadığı yönünde bilgi vermiştir. Bu nedenle Ovacık İdare Kurulu jandarmalar hakkındaki cezai işlemlerin durdurulmasına karar vermiştir.
25 Ekim 1995 tarihinde Ovacık Kaymakamı başvurana bir mektup göndermiştir. Ovacık İlçe Jandarma Komutanının 1 Kasım 1994 tarihli mektubuna dayanarak başvuranın iddialarının ikna edici olmadığını belirtmiştir. Ayrıca Danıştayın yerleşmiş içtihadı uyarınca suçlanan görevlinin kimliği belirtilmediği sürece soruşturma yapılmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir. Bu yüzden yetkililerin iddia konusu olaylar hakkında inceleme başlatmayacağını belirtmiştir.
Bu mektup başvurana ulaşmamıştır. Başvuran, Ovacık Cumhuriyet Savcısının görevsizlik kararını ve Ovacık İdare Kurulunun kararını köy sakinlerinden duymuştur.
B.Hükümetçe sunulduğu şekliyle olaylar
1994 yılında PKK üyeleri Ovacık ilçesinin köylerinde örgüt için bir propaganda kampanyası başlatmışlardır. Bu köylerden genç erkekleri kaçırarak örgüte katılmaya zorlamışlardır. PKK militanları köylüleri tehdit ve taciz etmiştir. Köyde yaşayanlar PKK tarafından yapılan baskılar sonucunda evlerini terk etmişlerdir.
Yetkililer tarafından yapılan soruşturmalar başvuranın köyünün güvenlik güçleri tarafından değil, askeri üniforma giyen teröristler tarafından yakıldığını ortaya çıkarmıştır. Soruşturma yapan yetkililere verdiği ifadesinde başvuran iddia konusu cürümün faillerinin kimliğini ortaya koyamamıştır.
C.Tarafların sunduğu belgeler
Taraflar iddialarını kanıtlamak amacıyla çeşitli belgeler sunmuşlardır. Bu belgeler, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1.Başvuran tarafından sunulan belgeler
(a) 2 Mayıs 2001 tarihli zarar beyan tutanağı
Başvuran 2 Mayıs 2001 tarihli bir tutanak sunarak köyünün yakılması nedeniyle maddi zarara uğradığını iddia etmiştir. 1994 yılında meydana gelen olaylar öncesinde 50 dönüm arazi, 150 kavak ağacı, 20 ceviz ağacı, 30 meyve ağacı, 400 metrekare arsa, 2 katlı bir ev, 40 keçi, 4 inek ve 50 arı kovanına sahip olduğunu belirtmiştir. Bu belge Aktaş köyü muhtarı Cafer Öztürk tarafından onaylanmıştır.
(b)Türkiye İnsan Hakları Vakfının (TİHV) Yıllık Raporları
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, merkezi Ankarada bulunan bir sivil toplum kuruluşudur. Kuruluşun 1993 yılı raporu 1990 ile 1993 yılları arasında 913ten fazla köy ve mezranın boşaltıldığını belirtmiştir. 1993 yılı raporu köy boşaltmaların 1993te hızlandığını, çoğunlukla da sakinleri köy korucusu olarak görev yapmayı reddeden köylerin hedef alındığını öne sürmüştür.
TİHVnin 1994 yılı raporu Hükümetin politikasının boşaltmalar ve sonrasında yaşanan yıkıma PKK terörü, fakirlik ve doğal olayların neden olduğunu iddia etmek yönünde olduğunu öne sürmüştür. Adıgeçen rapora göre olağanüstü hale tabi illerin her birinde 50-60 civarında köy yakılmıştır.
1995 yılı raporu 1995 yılında 400den fazla köyün boşaltıldığını öne sürmüştür. 1996 yılı raporuna göre Olağanüstü Hal Bölge Valisi bir defasında toplam 918 köy ve 1,767 mezranın çeşitli sebeplerle boşaltıldığını belirtmiş, ancak boşaltmaların güvenlik güçleri tarafından yapıldığını hiçbir zaman kabul etmemiştir.
1997 ve 1998 yılı raporları Hükümetin köy boşaltma politikasını 1990lı yıllar boyunca uygulanan sistematik bir iç güvenlik operasyonu olarak tanımlamıştır.
(c)İnsan Hakları Derneği tarafından yayınlanan Yakılan / Boşaltılan Köyler ve Göç adlı kitaptan alıntılar
Alıntılar arasında Şubat 1990 - Ocak 1999 tarihleri arasında yakılan ve/veya boşaltılan köylerin ayrıntılı bir listesi bulunmaktadır. Liste, Aktaş köyünün boşaltılması ve tahrip edilmesinden bahsetmemiştir.
Alıntılar, Ülkede Gündem isimli günlük gazeteden çoğaltılan, köylerin boşaltılması ve bunun yerlerinden olan insanlara kötü etkileri ile ilgili çeşitli makaleler içermektedir. Makaleler, çok sayıda köylünün köylerinin güvenlik güçleri tarafından yakılması nedeniyle yetkili mercilere dilekçe ile şikayette bulunduğunu vurgulamıştır.
Makaleler aynı zamanda Hükümetin, yerlerinden olan köylülerin köylerine dönmeleri için yaptığı ilanların güvenilmez olduğunu belirtmiştir. Köylülerin her teşebbüsünde köylerine girişleri fiziksel olarak engellenmiştir.
(d)Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki yerleşim birimlerinin boşaltılmasını müteakip yerlerinden olan vatandaşların sorunlarının çözümü için alınan tedbirlerle ilgili TBMM Soruşturma Komisyonunun 14 Ocak 1998 tarihli raporu
Bu rapor Meclisin 10 üyesinden oluşan bir Soruşturma Komisyonu tarafından hazırlanmıştır. Rapora göre 1993 ve 1994 yıllarında 905 köy ve 2,923 mezranın halkı tahliye edilmiş ve ülkenin başka bölgelerine göç etmeye zorlanmışlardır (s. 13).
Rapor, Diyarbakır eski Valisi Doğan Hatipoğlunun bir açıklamasına yer vermiştir. Hatipoğlu, görev yaptığı dönemde nadiren ordu tarafından köy boşaltılması olaylarının dikkatine sunulduğunu açıklamıştır. Nadiren de olsa köy yakma ile ilgili şikayetler aldığını belirtmiştir. Hatipoğluna göre bütün köylerin PKK tehdidi nedeniyle boşaltıldığı çıkarımında bulunmak mümkün değildir. Hatipoğlu, Hükümetin yerlerinden olan halkın sağlıklı bir şekilde yeniden iskân edilmesi için gerekli tedbirleri alamadığını iddia etmiştir.
Rapor aynı zamanda 1995 yılında İnsan Hakları Derneği Başkanı Yavuz Önen tarafından hazırlanan ve Soruşturma Komisyonuna sunulan İnsan Hakları Raporu - Türkiye raporuna da atıfta bulunmuştur. Bu raporun bir bölümü boşaltılan köyler ve göçmenlere ayırmıştır. Rapor 1995 yılında köy ve mezraların boşaltılması uygulamasının yaygın olduğunu belirtmiştir. Köylerdeki birçok ev yıkılmış veya oturulamaz hale getirilmiştir. Halk bölgeyi terk etmeye zorlanmış ve halka köylerini terk edene kadar baskı uygulanmıştır. 1995 yılının başında halkı köy korucusu olmayı kabul edenler haricinde neredeyse hiç meskûn köy kalmamıştır (s. 19).
Soruşturma Komisyonunun raporu aynı zamanda 3 Haziran 1997 tarihinde Şırnak milletvekili Salih Yıldırımın boşaltılan köyler sorunu hakkında TBMMde yaptığı konuşmaya da atıfta bulunmaktadır. Yıldırım, diğer hususlar yanında köylerin ya örgüte karşı çıkanları sindirmek için PKK tarafından, ya da köyleri koruyamadığı için, halkı köy koruyucusu olmayı reddettiği için veya sakinlerinin PKKya yardım ettiği düşüncesiyle yetkililer tarafından boşaltıldığını belirtmiştir (s. 20).
Sonuç olarak raporda boşaltılan yerleşim birimlerinin halkının eskiden yaşadıkları yere yakın bölgedeki mezralardan ziyade il, ilçe veya merkezi köylerde iskân edilmesi ve göçmenlere öncelik tanınacak şekilde yöre halkına iş sağlamak amacıyla gerekli ekonomik tedbirlerin alınması tavsiye edilmiştir.
2.Hükümet tarafından sunulan belgeler
(a)Başvuranın sahip olduğu mallara ilişkin Nisan 2004 tarihli rapor
Sözkonusu rapor başvuranın sahip olduğu malları belirtmeyi amaçlamaktadır. Yetkililer tarafından yapılan incelemeyi müteakip başvuranın Tapu Sicil Müdürlüğü ve belediyenin sicil kayıtlarına göre arazi sahibi olmadığı ortaya çıkmıştır. Başvuranın kayıtlı ağacı da bulunmamaktadır. Belediyeye verdiği 12 Mayıs 1986 tarihli beyanında başvuran 80 metrekare bir eve sahip olduğunu ancak 2 Mayıs 1998 tarihli beyanında 1980 yılında inşa edilen 140 metrekare bir eve sahip olduğunu belirmiştir. Resmi kayıtlara göre 1994 yılından önce hiç vergi ödememesine binaen herhangi bir ticari faaliyette bulunmadığı görülmektedir. 1994 ile 2002 yılları arasında kendisine Hükümet tarafından tahsis edilen afet konutlarında yaşamıştır. 2002 yılında Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi çerçevesinde Hükümet tarafından yaptırılan yeni bir eve taşınmıştır. Yerel yönetim başvurana 10 koyun ve 323,000,000 Türk Lirası yardım yapmıştır. Başvuran aynı zamanda yetkililerden gıda yardımı da almıştır.
(b)Veys Toprakın 10 Mart 2004 tarihinde iki jandarma tarafından alınan ifadesi
Adıgeçen tanık, Ovacık ilçesi Kandolar mahallesi muhtarıdır. AİHMye başvuruda bulunan başvuranın durumunu belirlemek maksadıyla ifadesine başvurulmuştur. Tanık, başvuranın 1994-2002 yılları arasında prefabrik evlerin birinde yaşadığını ve 2002 yılında kendisine Hükümet tarafından sağlanan yeni inşa edilmiş bir eve taşındığını belirtmiştir. Başvuran 2003 yılında ölmüştür. Bahsedilen tarihte Aktaşta kimse yaşamıyordu. Köyde elektrik, okul veya telefon bulunmamaktaydı.
HUKUK
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI
29 Nisan 2005 tarihli ek görüşlerinde Hükümet 14 Temmuz 2004 tarihinde kabul edilen Terör Eylemleri veya Terörle Mücadele Kapsamında Yürütülen Faaliyetler Nedeniyle Maddi Zarara Uğrayan Kişilerin Zararlarının Karşılanması Kanunu ışığında iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde bir ön itirazda bulunmuştur. Bu Kanun devletin terörle mücadelesi sırasında zarara uğrayan başvuranın Sözleşme mağduriyetlerinin tazmin edilmesi için yeterli hukuk yolu sağlamaktadır. Hükümet bu bağlamda başvurunun incelenmesinin askıya alınmasını ve başvuranın bu yeni iç hukuk yolunu kullanmasının zorunlu kılınmasını Mahkemeden talep etmiştir.
Başvuran Hükümetin itirazını reddetmiş ve Mahkemenin kabuledilebilirlik kararından sonra çıkarılan yeni bir hukuk yolunu tüketmeye zorunlu tutulamayacağını öne sürmüştür.
Mahkeme, halihazırda, 2 Eylül 2003 tarihli kabuledilebilirlik kararında şikayetleriyle ilgili olarak etkili bir soruşturma yapılmamış olması nedeniyle başvuranın daha başka iç hukuk yolu aramak zorunda olmadığına hükmettiğini hatırlatır. Bu itirazın başvurunun kabuledilebilirlik kararından sonra yapıldığını belirtir. Bu nedenle Hükümet prensipte bu safhada itiraz etme hakkından men edilmiş olarak görülebilir (AİHM İç Tüzüğünün 55. maddesi; bkz. diğerleri yanında Amrollahi - Danimarka, no 56811/00, § 22, 11 Temmuz 2002 ve Nikolova - Bulgaristan (BD), no. 31195/96, § 44, AİHM 1999-II). Bu nedenle Hükümetin itirazı işlemlerin bu safhasında dikkate alınamaz.
II. AİHSNİN 3 VE 8. MADDELERİNİN VE 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran Aktaş köyünden zorla tahliye edilmesi ve ev ve mallarının güvenlik güçleri tarafından tahrip edilmesinin ilgili kısmı aşağıda çıkarılan AİHSnin 3 ve 8. maddeleri ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlaline neden olduğunu iddia etmiştir.
3. Madde
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
8. Madde
1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.
1 Nolu Protokolün 1. Maddesi
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.
Başvuran, güvenlik güçleri tarafından aile yurdundan zorla çıkarılması ve mallarının bilerek tahrip edilmesinin mal ve mülk dokunulmazlığı ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkını ihlal ettiğini belirtmiştir. Ayrıca mülkünün tahrip edilmesi ve köyünden çıkarılması olayını çevreleyen şartların insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye ulaştığını iddia etmiştir.
Hükümet, başvuranın şikayetlerinin gerçeklere dayanmadığını, bunların asılsız olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda başvuranın köyünün hiçbir zaman güvenlik güçleri tarafından boşaltılmadığını ve yakılmadığını öne sürmüşlerdir. Başvuran, köyünü PKK tarafından bölgede yürütülen yoğun terörist faaliyetler nedeniyle terk etmiştir. Yetkililer tarafından yapılan soruşturma başvuranın köyünün askeri üniforma giymiş teröristler tarafından yakılmış olabileceğini ortaya koymuştur.
Mahkeme, başvuruya neden olan olayların gerçek sebebi hakkında ihtilafla karşı karşıya kalmıştır. Buna göre Mahkemenin öncelikle iddia konusu olayların yaşandığı zaman bölgede hakim olan genel durumu göz önünde bulundurması gerekir. Bu bağlamda bahsedilen dönemde Türkiyenin olağanüstü hal bölgesinde güvenlik güçleri ile PKK üyeleri arasında şiddetli çatışmalar meydana gelmiş olduğunu gözlemektedir. İki tarafın eylemlerinin sonucu olan karşılıklı şiddet, birçok insanı evlerini terk etmeye zorlamıştır. Ayrıca devlet yetkilileri de bölgedeki nüfusun güvenliğini sağlamak amacıyla bazı yerleşimleri boşaltmıştır (Doğan ve Diğerleri - Türkiye, no. 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02). Ancak Mahkeme benzer birçok davada güvenlik güçlerinin bazı başvuranların ev ve mallarını kasten tahrip ederek onları geçim kaynaklarından mahrum ettiği ve olağanüstü hal bölgesindeki köylerini terk etmeye zorladığını tespit etmiştir (bkz. diğer kararlar arasında Akdivar ve Diğerleri - Türkiye, 16 Eylül 1996; Karar Raporları 1996-IV; Selçuk ve Asker - Türkiye, 24 Nisan 1998, Raporlar 1998-II; Menteş ve Diğerleri - Türkiye, 28 Kasım 1997, Raporlar 1997-VIII; Bilgin - Türkiye, no. 23819/94, 16 Kasım 2000 ve Dulaş - Türkiye, no. 25801/94, 30 Ocak 2001).
Hal böyle iken hem Avrupa İnsan Hakları Komisyonu hem de Mahkemenin daha önce güvenlik güçlerinin kanun dışı olarak vatandaşların mal-mülkünün tahribinin sorumlusu olduğunun iddia edildiği Türkiyeden benzer davalarda gerçeği bulma girişimlerinde bulunduğu belirtilmelidir (bkz. diğer kararlar arasında yukarıda da belirtilmiş Akdivar ve Diğerleri ve Yöyler; İpek - Türkiye, no. 25760/94). Sözkonusu davalarda AİHS kuruluşlarını böyle bir faaliyete girişmeye yönelten temel sebep etkili bir yerel soruşturmanın yokluğunda gerçekleri saptamalarının mümkün olmayışıdır.
Ne yazık ki Mahkeme sözkonusu davada kendi imkânlarıyla tanıkları dinleyip delil tespit etme uygulamasıyla gerçekleri saptama girişiminde bulunamamaktadır. Ancak Mahkeme olaylardan oldukça uzun bir zaman geçmesi (sözkonusu davada neredeyse 11 yıl) ifade verecek tanıkların bulunmasını daha zor bir hale getirdiği ve olayları detaylarıyla, doğru bir biçimde hatırlaması için tanığın kapasitesini zorladığından böyle bir uygulamanın davanın maddi gerçeklerinin saptanması için yeterli kanıtı ortaya koyamayacağı kanısındadır (bkz. İpek, yukarıda anılan, § 116). Buna göre Mahkeme kararını tarafların sunduğu kanıtlar temelinde oluşturmalıdır (bkz. Pardo - Fransa, A Serisi no. 261-B, Çaçan - Türkiye, no. 33646/96). Ancak Mahkeme tarafların ilettiği belgelerin sorgu ve çapraz sorguya tabi tutulmamış olması ve bunun sözkonusu davada varılacak sonucu yanlış yönlendirebilecek bir temel yaratabileceği gerçeğini dikkate almalıdır.
Daha önce de belirtildiği gibi ve bahse konu zaman diliminde Türkiyenin güneydoğusunda köylerin boşaltılması ve tahrip edilmesi ile ilgili bağımsız raporları dikkate alarak başvuranın köyünden zorla çıkarıldığı ve ev ve mal-mülkünün güvenlik güçleri tarafından yakıldığı iddiası ilk bakışta savunulmaz görülerek reddedilemez. Ancak Mahkeme için AİHS şartlarına göre gerekli kanıt standardı makul şüpheden uzak olmasıdır ve böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve uyuşan çıkarımları veya olaya ait benzer çürütülemeyen karineleri izleyebilir (İrlanda - İngiltere, Seri A no. 25).
Bu bağlamda Mahkeme başvuranın evinin ve mallarının güvenlik güçleri tarafından yakılmasına ilişkin herhangi bir görgü tanığı ifadesi sunmamasını dikkate alır. İddia konusu olaylarda yer alan askerlerin kimliği hakkında da bilgi vermemiştir. Ayrıca başvuranın Ovacık Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan işlemlere dahil olmadığı veya sonrasında Savcılığa şikayette bulunup davasını takip etmediği ortaya çıkmaktadır. Başvuran, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmaları takip etmemesi konusunda açıklama yapmamıştır. Ayrıca mahkeme dava dosyasında Hükümetin ifadelerini ve ulusal yetkililerin bulgularını çürütecek kanıt bulamamaktadır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında ve başvuranın iddialarını destekleyememesini dikkate alarak Mahkeme, başvuranın evinin yakıldığı veya köyünden güvenlik güçleri tarafından zorla çıkarıldığını gerekli kanıt standardına ulaşacak şekilde tespit edememiştir.
Sözkonusu zeminin aksine, Mahkeme AİHSnin 3 ve 8. maddeleri veya 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir.
III. AİHSNİN 5 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, evinin tahrip edilmesi ve Aktaş köyünden çıkarılması olayını çevreleyen şartların aynı zamanda AİHSnin ilgili kısmı aşağıda çıkarılan 5 § 1. maddesinde belirtilen kişi özgürlüğü ve güvenliğinin ihlaline neden olduğunu iddia etmiştir.
Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
Hükümet davanın bu yönüyle ilgili görüş belirtmemiştir.
Mahkeme, 5 § 1 maddesinin temel amacının devletin insanları özgürlükten keyfi bir şekilde yoksun bırakmasını önlemek olduğunu hatırlatır.
Sözkonusu davada başvuran yakalanmamış veya gözaltına alınmamış veya başka bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılmamıştır. Başvuranın iddia ettiği gibi evini ve malını yitirmesinden doğan şahsi güvensizlik durumu, 5 § 1 maddesinde öngörülen kişinin güvenliği kavramı kapsamında değildir (Çaçan, yukarıda anılan, § 70 ve Kıbrıs - Türkiye (BD), no. 25781/94 § 228).
Yukarıda anlatılanların ışığında Mahkeme, AİHSnin 5 § 1. maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir.
IV. AİHSNİN 6 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, güvenlik güçleri tarafından evinin tahrip edilmesi ve zorla kovulmasına karşı mücadele etmek için medeni haklarını savunmak adına bir mahkemeye başvurmak gibi etkili hukuk yollarından mahrum bırakılmasından şikayetçi olmuştur. AİHSnin ilgili kısmı aşağıya çıkarılan 6 § 1 maddesine:
Herkes,
medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar
konusunda karar verecek olan,
bağımsız ve tarafsız (bir) mahkeme tarafından davasının
hakkaniyete uygun
olarak görülmesini
ve AİHSnin 13. maddesine:
Bu Sözleşmede tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.
atıfta bulunmuştur.
A.AİHSnin 6 § 1 maddesi
Başvuran, medeni haklarını savunmak için bir mahkemeye başvuru hakkının yetkililerin, iddiaları ile ilgili yeterli soruşturma yürütememesi gerekçesiyle reddedildiğini belirtmiştir. Başvurana göre, böyle bir soruşturma yapılmadan yasal işlemlerde tazminat elde etme imkânı olmayacaktır.
Hükümet, başvuranın iç hukukta mevcut yolları takip edemediğini öne sürmüştür. Başvuran hukuk davası açsaydı mahkemeye etkili bir erişimden faydalanabilecekti.
Mahkeme, başvuranın 2 Eylül 2003 tarihli kabuledilebilirlik kararında belirtilen nedenlerle hukuk mahkemelerinde dava açmamış olmasını dikkate alır. Bu yüzden başvuran dava açsa idi yerel mahkemelerin başvuranın iddiaları ile ilgili hüküm verip veremeyeceğini kestirmek mümkün değildir. Mahkemeye göre başvuranın şikayetleri temelde güvenlik güçleri tarafından aile yurdu ve malının bilinçli olarak tahrip edilmesi ve köyünden zorla çıkarılması hakkında etkili soruşturma yapılmadığı iddiası ile alakalıdır. Bu nedenle Mahkeme şikayeti 13. madde temelinde inceleyecektir. Bu, AİHSnin ihlali iddialarında devletlere etkili hukuk yolu sunmaları konusunda daha genel bir zorunluluk getirmektedir (bkz. Selçuk ve Asker, yukarıda anılan).
Bu nedenle Mahkeme AİHSnin 6 § 1. maddesinin ihlal edilip edilmediğinin tespitini gerekli bulmamaktadır.
B.AİHSnin 13. maddesi
Başvuran, Sözleşme mağduriyetleri ile ilgili etkili hukuk yolu olmadığı için AİHSnin 13. maddesi kapsamında şikayetçi olmuştur.
Hükümet, soruşturmada noksan bulunmadığını ve yetkililerin, başvuranın iddialarıyla ilgili kapsamlı bir soruşturma yürütmüş olduğunu ileri sürmüştür.
Mahkeme, yerel adli düzende ne şekilde güvence altına alınmış olursa olsun Sözleşme hak ve özgürlüklerinin içeriğini uygulayacak ulusal düzeyde bir hukuk yolu bulunmasının AİHSnin 13. maddesinde teminat altına alındığını hatırlatır. Bu nedenle 13. maddenin sonucu, İmzacı Devletlere bu maddedeki Sözleşme sorumluluklarına nasıl uyacakları konusunda bir miktar özgürlük verilmiş olsa da, AİHS bağlamında savunulabilir bir şikayet konusunu ele alıp uygun çözüm sunacak bir iç hukuk yolunun sağlanmasını zorunlu kılmasıdır. 13. maddedeki zorunluluğun kapsamı, başvuranın AİHS bağlamındaki şikayetinin durumuna göre değişir. Ancak 13. maddede zorunlu tutulan hukuk yolunun hem uygulama hem de kanunda etkili olması, özellikle de uygulanmasının imzacı devlet yetkililerinin eylem veya ihmalleriyle haksız bir şekilde engellenmemesi gerekmektedir (Dulaş ve Yöyler, yukarıda anılan).
Mahkeme, sözkonusu davada toplanan delillere dayanarak iddia edildiği gibi güvenlik güçleri tarafından başvuranın evinin tahrip edildiği veya zorla yerinden edildiğinin zorunlu kanıt standardı düzeyinde kanıtlanmadığını hatırlatır. Ancak bu, 13. maddenin şartlarında şikayetlerinin koruma kapsamı dışında kaldığı anlamına gelmemektedir (bkz. D.P. ve J.C. - İngiltere, no. 38719/97). Bu şikayetler açıkça temelden yoksun bulunup kabuledilmez bulunmamış, bu yüzden esaslar hakkında bir inceleme gerektirmiştir. Ayrıca, 2 Eylül 2003 tarihli kabuledilebilirlik kararında Mahkeme, şikayetleriyle ilgili tam ve etkili bir soruşturma yapılmadığı için başvuranın iç hukukta başka yollar aramaktan kurtarılması kararını almıştır.
Mahkeme 13. madde şartları tam anlamıyla değerlendirilse bile başka bir şartın ihlalinin maddenin uygulanması için bir önkoşul olmadığını yineler (Boyle ve Rice - İngiltere, A Serisi no. 131). Buna göre Mahkeme, kabuledilebilirlik kararındaki tespitlerini ve başvuranın iddialarının ilk bakışta savunulmaz görülerek reddedilemez bulunduğu sonucunu dikkate alarak başvuranın şikayetlerinin AİHSnin 13. maddesi kapsamında tartışılabilir ihlal iddialarını ortaya çıkardığı kanaatindedir (bkz. üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra AİHSnin 6. maddesinin tatbikinin tartışmalı olması çerçevesinde Mennitto - İtalya (BD), no. 33804/96).
Sözkonusu davanın özel koşullarına dönmek gerekirse Mahkeme, Ovacık Cumhuriyet Savcılığının görevsizlik kararını takiben Ovacık İdare Kurulu idari yetkililerinin başvuranın iddiaları ile ilgili soruşturma başlattığını dikkate alır. Ancak tartışmalı soruşturma Jandarma Komutanlığından başvuranın iddiaları ile ilgili bilgi istemekle sınırlıydı. Başvuran, ev ve mallarının yakılmasının faili olarak açıkça jandarmaları suçlamasına rağmen soruşturmalar sırasında güvenlik güçleri mensuplarının dinlenmesi için girişimde bulunulmamış olduğu görülmektedir. Başvuranın iddialarını doğrulamak adına yetkililerin iddia konusu olay mahallini ziyaret etmeyi düşünmediği de görülmektedir. Bunun yerine güvenlik güçleri tarafından verilen bilgilere dayanmayı yeterli bulmuşlardır. Bu bağlamda Mahkemenin güvenlik güçlerinin bu tip eylemleri gerçekleştirebileceği yönünde bir ihtimali değerlendirmede yetkililer tarafında genel bir isteksizlik tespit etmiş olması kayda değerdir (yukarıda anılan Selçuk ve Asker, İpek, Yöyler kararları). Aslında sözkonusu davada Ovacık Kaymakamının verdiği yanıt Mahkemenin önceki tespitlerini doğrulamaktadır. Sonuç olarak jandarma yetkililerinin başvuranın iddialarını reddetmesi akabinde Ovacık İdare Kurulu yetkilileri tarafından daha fazla soruşturma yapılmamıştır.
Mahkeme, Türkiyenin güneydoğusundaki İdare Kurullarının hiyerarşide Valiye bağlı olan devlet memurları ve soruşturma kapsamındaki güvenlik güçleriyle bağlantılı bir yöneticiden oluştuğu için bağımsız bir soruşturma yürütebilmeleri konusunda ciddi şüphelerini her fırsatta dile getirmiştir (bkz. diğerleri yanında Güleç - Türkiye, no. 21593/93, Raporlar 1998-IV; Yöyler ve İpek, yukarıda anılan). Soruşturmada tespit edilen ciddi kusurlar sözkonusu davada Mahkemenin başka bir sonuca varmasına izin vermemektedir.
Bu şartlar altında başvuranın Aktaşta malının tahrip edildiği iddiaları hakkında yetkililerin tam ve etkili bir soruşturma yürüttüğü söylenemez.
Bu nedenle AİHSnin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
V.AİHSNİN 6, 8 VE 13. MADDELERİ İLE 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİ BAĞLAMINDA AİHSNİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, Kürt kökenli olması nedeniyle AİHSnin 6, 8 ve 13. maddeleri ile 1 nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında AİHSnin 14. maddesi ihlal edilerek ayrımcılığa tabi tutulduğunu öne sürmüştür. 14. madde aşağıdaki şekildedir:
Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.
Başvuran, ev ve mallarının tahrip edilmesinin Kürt kökenli olmaları nedeniyle ayrımcılığa dayanan resmi bir politikanın sonucu olduğunu öne sürmüştür.
Hükümet, başvuranın iddialarını reddetmiştir.
Mahkeme, başvuranın iddiasını kendisine iletilen delillerin ışığında incelemiş, ancak asılsız bulmuştur. Bu nedene AİHSnin 14. maddesi ihlal edilmemiştir.
VI. AİHSNİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran şikayet edilen müdahale ve kısıtlamaların AİHSye uygun olmayan gerekçelerle konulduğunu iddia etmiştir. Aşağıda çıkarılan AİHSnin 18. maddesine atıfta bulunmuştur:
Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.
Mahkeme, bu iddiayı kendisine iletilen deliller ışığında incelediğine ve iddianın asılsız bulunduğuna işaret eder. Bu yüzden sözkonusu hükmün ihlali tespit edilmemiştir.
VII. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi aşağıda çıkarılmıştır:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A.Tazminat
Başvuran, evinin tahrip edilmesi ve Ekim 1994ten beri ekonomik faaliyetlerine devam edememesine karşılık olarak toplam 211.640.000.000 Türk Lirası (TRL) maddi tazminat talep etmiştir.
Hükümet, AİHSnin ihlal edilmemesi nedeniyle böyle bir tazminatın ödenemeyeceğini bildirmiştir. Hükümet, ayrıca Mahkemenin AİHSnin herhangi bir hükmünün ihlalinin Mahkemece saptanması durumunda bile başvuran tarafından talep edilen miktarların aşırı olduğunu ve bölgenin ekonomik gerçeklerini yansıtmadığını ileri sürmüştür.
Mahkeme başvuran tarafından talep edilen tazminatla AİHSnin ihlali arasında nedensel bir bağlantı bulunması gerektiğini ve bunun uygun bir durumda gelir kaybına karşılık olarak tazminat içerebileceğini hatırlatır (bkz. diğerleri yanında Barbera, Messegue ve Jabardo - İspanya, Seri A no. 285-C). Ne var ki Mahkeme sözkonusu davada başvuranın evlerinin yakıldığı veya köylerinden güvenlik güçleri tarafından zorla çıkarıldıklarının gerekli kanıt standardına uygun şekilde tespit edilmediğini yineler. Bu yüzden AİHSyi ihlal ettiği öne sürülen olay (etkili bir soruşturmanın yürütülmemiş olması) ile başvuran tarafından talep edilen maddi hasar arasında nedensellik ilişkisi yoktur. Bu nedenle Mahkeme başvuranın bu başlık altındaki iddiasını reddeder.
B.Manevi tazminat
Başvuran, toplam 20,000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Köyünden zorla çıkarılması ve Aktaştaki ev ve malının tahrip edilmesi nedeniyle yaşadığı acı ve yoksulluğa atıfta bulunmuştur.
Mahkeme, miktarın aşırı ve haksız olduğunu öne sürmüştür.
Mahkeme, ulusal yetkililerin başvuranın iddiaları ile ilgili kapsamlı bir soruşturma yürütemeyerek AİHSnin 13. maddesinin ihlaline sebep olduklarını tespit etmiştir. Buna göre başvurana manevi tazminat verilmelidir. Mahkeme, iddiaların ciddiyetini dikkate alarak ve tarafsızlık ilkesine göre karar vererek başvurana, ödeme gününde uygulanan kurdan Türk lirasına çevrilmek üzere 4,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C.Mahkeme masrafları
Başvuran, davasının AİHS kuruluşları huzurunda hazırlanması ve sunulmasındaki ücret ve masraflara karşılık olarak toplam 6,370 Euro talep etmiştir. Avukatları tarafından tahakkuk ettirilen ücret ve masraflar (62 saat 20 dakika yasal çalışma ücreti ve telefon, posta, tercüme, kırtasiye gibi masraflar) bu meblağa dahildir.
Hükümet iddianın aşırı ve asılsız olduğunu öne sürmüştür. Hükümet, başvuran tarafından iddialarını kanıtlamak adına hiçbir makbuz veya diğer belge ibraz edilmediğini belirtmiştir.
Mahkeme, başvuranın iddialarını AİHSye dayanarak oluşturmada sadece kısmen başarılı olduğunu belirtir. Yine de sözkonusu dava, olayları ve hukuksal bağlamda ayrıntılı inceleme gerektiren karmaşık sorunlar içermektedir. Bu yüzden Mahkeme AİHSnin 41. maddesine göre sadece yasal masraflar ve zorunlu olarak ve bilfiil tahakkuk etmiş harcamaların tanzim edilebileceğini hatırlatır. Başvuran tarafından sunulan iddiaların ayrıntılarını dikkate alarak Mahkeme, uygulanabilecek her tür katma değer vergisinden hariç tutulmak üzere 2,150 Euro ödenmesine karar vermiştir.
D.Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ön itirazının reddine;
2.AİHSnin 3 ve 8. maddelerinin ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine;
3.AİHSnin 5 § 1 maddesinin ihlal edilmediğine;
4.AİHSnin 6 § 1 maddesinin ihlal edilip edilmediğinin tespitinin gerekli bulunmadığına;
5.AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
6.AİHSnin 3, 6, 8 ve 13. maddeleri ile 1 nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında AİHSnin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
7. (a)Sorumlu Devletin başvurana, AİHSnin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilerek başvuranın Türkiyedeki banka hesabına aktarılmak üzere:
(i) 4,000 Euro (dört bin Euro) manevi tazminat,
(ii) mahkeme masrafları için 2,150 Euro (iki bin yüz elli Euro);
(iii) bu miktarlar üzerine uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;
(b)Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 2 Şubat 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy