(Başvuru no: 33420/96 ve 36206/97)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
22 Kasım 2005
İşbu karar AİHS'nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve ( 33420/96 ve 36206/97) başvuru no'lu davaların nedeni, bu ülke vatandaşları Belkıza Kaya, Meryem Demir, Emine Erbek, Reşit Özdemir, İbrahim Yılmaz, Osman Özdemir, Ramazan Kaya, Osman İlhan, Selahattin Nas ve Halit Kaya'nın oğlu İbrahim Kaya ve Ahmet Kaya'nın yakını olan İbrahim Kaya'nın (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna 12 Temmuz 1996 ve 24 Mayıs 1997 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) Temel İnsan Haklarını güvence altına alan eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlardan dokuzu İstanbul Barosu avukatlarından S. Okçuoğlu, N. Kaplan ve T. Tepe tarafından temsil edilmektedirler. İbrahim Kaya ve İbrahim Kaya adlı başvuranlar ise merkezi Londra'da bulunan Kürt İnsan Hakları projesi avukatlarından A. Stock tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
Başvuranlar sırasıyla 1972, 1963, 1971, 1973, 1962, 1960, 1967, 1955, 1968 ve 1972 doğumludur.
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Olayların özeti
Başvuranlara göre 12 Ocak 1996 tarihinde, makamlara göre ise 14 Ocak 1996 tarihinde, Abdullah İlhan, Neytullah İlhan, Ahmet Kaya, Ali Nas, Halit Kaya ve Ramazan Oruç yakalanmış ve Taşkonak İlçe Jandarma Komutanlığı'nda gözaltına alınmışlardır. İsimleri PKK'ya yardım ve destekte bulunduğundan şüphe edilen köy korucubaşı olan Nurettin Baykara'nın sorgulaması sırasında telaffuz edilmiştir.
Güçlükonak İlçe Jandarması, gözaltındaki kişilerin şubelerine naklini istemiştir. Nakil işleminin yapılması amacıyla, Koçyurdu Jandarma Karakolu'na bilgi verilmiştir.
15 Ocak 1996 tarihinde saat 8 sularında, çavuş Haldun Canatan, üç jandarma ve Abdülhalim Yılmaz, Hamit Yılmaz, Mehmet Önder ve Lokman Özdemir adındaki dört köy korucusu, Taşkonak'a gitmek üzere Beşir Nas tarafından kullanılan bir minibüse binmişlerdir. Taşkonak'a vardıklarında yakalanan kişileri teslim alarak minibüse bindirmişlerdir. Jandarmalar, Taşkonak İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından kendilerine tahsis edilen askeri araçla minibüsü takip etmişlerdir.
Güçlükonak yolunda, minibüs silahlı saldırıya uğramış. Jandarmalar araçlarından inerek, savunma pozisyonu almış ve telsizle durumu bildirmişlerdir. Bölgede güvenliği sağladıktan sonra, güvenlik güçleri minibüsün parçalandığını ve içindekilerin öldüğünü fark etmişlerdir. Minibüs şoförü Beşir Nas'ın vücudu, minibüsün birkaç metre uzağında ve diğer on kişinin vücudu ise aracın içinde bulunmuştur.
Jandarmalara tarafından hazırlanan olay yeri tespit tutanağında, yakalamalar ve meydana gelen saldırı yukarıda belirtildiği şekilde yer almaktadır. Olay yerinde yapılan incelemeler sonrasında dört köy korucusuna ait cephane ve silahlar ve aracın çevresinde 27 kovan bulunmuştur. Aracın üstünde çok sayıda mermi ve roket izi tespit edilmiş ve üç roket aracın yaklaşık beş metre uzağına düşmüştür.
Olaydan yaklaşık beş dakika önce, yolun güvenliğinden sorumlu olan Taşkonak Seyyar Jandarma Birliği üzerine ateş açılmış ve bir gurup teröristin varlığı tespit edilmiştir. Birlik merkeze haber vermiş, savunma düzenine geçmiş, yakın bölgelerden jandarma ve iki helikopter desteği almıştır.
Minibüsün saldırıya uğradığı yerin krokisi tutanağa eklenmiştir.
Aynı gün güvenlik güçleri tarafından hazırlanan raporda olaylar yukarıda anlatıldığı şekilde yer almaktadır.
Güvenlik güçleri tarafından hazırlanan operasyon özetinde, saat 10:00 sularında, Seyyar Jandarma Birliği'nin yaklaşık on kişiden oluşan bir terörist gurubun silahlı saldırısına uğradığı belirtilmektedir. Takviye edilen birlik, teröristlerin bulunduğu yöne doğru ilerlemiş ve çatışma meydana gelmiştir. Bir saat süren atışlar sonrasında, teröristler Doğu'ya doğru kaçmışlardır. Takip sırasında bir kalaşnikof bulunmuştur. Operasyon saat 16:10 sularında sona ermiştir.
15 Ocak 1996 tarihinde saat 11:30 ve 12:15 arasında PKK üyesi oldukları sanılan kişilerin telsiz konuşmaları güvenlik güçleri tarafından tespit edilmiştir.
Doktor eşliğinde Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan otopsi tutanağı, Koçyurdu Jandarma Komutanı Murat Toprak ve çavuş Haldun Canatan'ın ifadelerine yer vermiştir.
Komutan, gözaltında bulunan kişileri taşıyan aracı Güçlükonak Jandarma Karakolu'nda beklediğini ve bu araçla Koçyurdu Jandarma Karakolu'na gitmesi gerektiğini belirtmiştir. Kazayı haber aldıktan sonra olay yerine gitmiş ve aracın mermi ve roket atışlarıyla vurulduğunu görmüştür.
Çavuş, verilen talimatlara uygun olarak gözaltındaki kişilerin Taşkonak İlçe Jandarma Komutanlığı'ndan alındıklarını belirtmiştir. Güçlükonak yolu üzerinde, silah sesleri duymuş ve karşılık vermek üzere araçlarından inmişlerdir. Bulundukları yerden yaklaşık 500 metre uzakta olan minibüs, yoğun ateş altında kalmıştır. Çatışma iki helikopterin destek vermek üzere gelmesiyle yarım saat sonra sona ermiştir. Minibüsü, içinde bulunan kişilerle birlikte yanmış olarak bulmuşlardır, yalnızca minibüs şoförünün cesedi tanınabilir haldedir.
Tutanakta, araçta bulunan on kişinin vücutlarının yandığı ve kimlik tespitinin olanaksız olduğu belirtilmiştir. Beşir Nas'ın vücudunda dört mermi izi tespit edilmiştir. Ölüm nedeni belli olduğundan, klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmamıştır.
Eruh Cumhuriyet Savcısı, cesetlerin gömülmesine izin vermiştir.
Yine 16 Ocak 1996 tarihinde, yetkililer çok sayıda gazeteciyi olay yerine götürmüş ve bir basın açıklaması düzenlemişlerdir. Saldırı sırasında ölen kişilerin cesedi kapalı olarak, parçalanmış olan aracın yanına getirilmiştir. Aynı gün olayı akşam haberlerinde yayınlayan televizyon kanalı ve ertesi gün aktaran gazeteler bunun bir terörist saldırı olduğu şeklinde bilgi vermişlerdir.
B. Ulusal makamlar tarafından yürütülen usul işlemleri
Olaydan sonra Eruh Cumhuriyet Savcısı soruşturma başlatmıştır.
1 Şubat 1996 tarihinde, Eruh Cumhuriyet Savcısı ratione materiae yetkisizlik kararı vererek, dava dosyasını Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı'na sevk etmiştir.
22 Ekim 1996 tarihinde Eruh Cumhuriyet Savcısı, maktullerin yakınlarına celp göndermiştir.
4 Kasım 1996 tarihinde, Güçlükonak Kaymakamlığı, Güçlükonak Jandarması'nın başvurusu üzerine, yakınlarının ölümleri nedeniyle tazminat aldıkları Abdulhalim Yılmaz, Lokman Özdemir, Beşir Nas ve Mehmet Öner adlı maktullerin isimlerini bildirmiştir.
18 Kasım 1996 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı maktullerin yakınlarının ifadelerini almıştır.
Ali Nas'ın eşi Emine Nas, eşinin eski bir köy korucusu olduğunu, ölümünden sorumlu olan kişileri tanımadığını belirtmiş ve güvenlik güçlerinin bu olayla ilgisi olmadığını ifade etmiştir.
Abdulhalim Yılmaz'ın babası Abdullah Yılmaz, Beşir Nas'ın babası Arap Nas ve Lokman Özdemir'in babası Abdullah Özdemir, oğullarının ölümünden sorumlu olan kişileri tanımadıklarını belirtmiş ve aldıkları tazminatı dile getirmişlerdir. Oğullarının ölümü ile ilgili olarak bir şikayette bulunmadıklarını belirtmiş ve güvenlik güçlerinin bu olayla ilgisi olmadığını ifade etmişlerdir.
Ramazan Oruç'un eşi Cevahir Oruç eşinin ölümünden sorumlu olan kişileri tanımadığını belirtmiş ve güvenlik güçlerinin olayla ilgisi olmadığını ifade etmiştir.
21 Kasım 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından ifade alınan Mehmet Öner'in eşi Meryem Öner, eşinin köy muhtarı ve köy korucusu olduğunu belirtmiş, eşinin ölümünden dolayı tazminat aldığını ve halen gıda yardımından faydalandığını ifade etmiştir. Eşinin ölümünden sorumlu olan kişileri tanımadığını ve güvenlik güçlerinin bu olayla ilgisi olmadığını belirtmiştir.
31 Aralık 1998 tarihinde, Güçlükonak Jandarma Komutanı, Şırnak Jandarma Komutanlığına şu bilgileri vermiştir.
Nurettin Baykara, PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı gerekçesiyle Fındık Jandarma Komando Tabur Komutanlığı tarafından gözaltına alınmıştır. Sorgulaması sırasında, Abdullah İlhan, Ahmet Kaya, Ali Nas, Neytullah İlhan, Halit Kaya ve Ramazan Oruç'un isimlerini vermiştir. Bu kişiler sorgulamalarının yapıldığı Taşkonak Jandarmaları tarafından gözaltına alınmışlardır. Daha sonra, Güçlükonak Jandarma Komutanlığı sorgulamalarının yapılması için bu kişilerin Güçlükonak'a getirilmelerini istemiştir.
Bu amaçla, bir çavuş, üç jandarma ve dört köy korucusu, saat 8 sularında Beşir Nas yönetimindeki bir minibüsle Koçyurdu Jandarma Karakol Komutanlığı'ndan hareket etmişleridir. Jandarmalar, onları askeri bir araçla takip etmişlerdir. İlerleme sırasında minibüs şiddetli ateşe maruz kalmıştır.
Olayın başlamasından 5 dakika önce Jandarma Komando Timi terörist grubunun taciz ateşine maruz kalmıştır. Taşkonak, Fındık ve Yağızoymak Jandarmaları tarafından destek gelmiş, timler ateş açılan yere ilerlemiştir. Bölgede yapılan aramalar sırasında bir adet kalaşnikof piyade tüfeği bulunmuştur.
Sonuç olarak, maktullerin yakınları ya da diğer köylüler bu olaya ilişkin yetkililere herhangi bir şikayette bulunmamışlardır.
14 Ocak 1999 tarihinde, Diyarbakır Polis Kriminal laboratuarı güvenlik güçleri tarafından yürütülen operasyon çerçevesinde bulunan kalaşnikof piyade tüfeğinin ve olay yerinde bulunan malzemelerin balistik incelemesini yapmıştır. İnceleme neticesinde 7.62x54 mm çapındaki 26 kovanın bu silahtan geldiği ve kalaşnikof kovanının bu silahtan gelmediği belirtilmiştir.
22 Mart 2001 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Beytüşşebap ve Şırnak Cumhuriyet Savcılıklarından ölen kişilerin gözaltına alınması ile sorgulanmalarına ilişkin bilgi istemiştir.
5 Nisan ve 25 Mayıs 2001 tarihlerinde, Şırnak Cumhuriyet Savcılığı, Fındık Jandarma Tabur Komutanlığı'ndan kendilerini bilgilendirmelerini istemiştir.
15 Haziran 2001 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Savcılığı, köy korucularının gözaltının kayıtlarda yer almadığını Cumhuriyet Savcısına bildirmiştir.
21 Eylül 2001 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı'nın başvurusu üzerine, Şırnak Cumhuriyet Savcılığı, tekrar Fındık Jandarma Tabur Komutanlığı'ndan olaya ilişkin bilgi istemiştir.
4 Ekim 2001 tarihinde, Fındık Jandarma Tabur Komutanlığı, Şırnak Cumhuriyet Savcılığı'na, Nurettin Baykara ve ölen altı kişinin gözaltına alınması olayının kayıtlarda yer almadığını ve sağlık raporlarının bulunmadığını bildirmiştir. Şırnak Cumhuriyet Savcılığı, bu mektubu Cumhuriyet Savcısı'na iletmiştir.
2 Mayıs 2002 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi katibi, Nurettin Baykara aleyhine hiçbir cezai soruşturma yürütülmediğini konusunda Cumhuriyet Savcısı'na bilgi vermiştir.
20 Haziran 2002 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, çeşitli illerin Savcılıklarından, olayın meydana geldiği dönemdeki Koçyurdu Jandarma Karakol komutanının, komutan yardımcısının ve üç jandarmanın ifadelerinin alınmasını istemiştir. Sözkonusu kişilerin ifadeleri 11 Temmuz ve 6 Kasım 2002 tarihlerinde alınmıştır.
Komutan Murat Toprak, olaydan bir gün önce izinden döndüğünü ve Güçlükonak'ta bulunduğunu açıklamıştır. Talimat üzerine, Koçyurdu Jandarma Karakol Komutanlığı'nı aramış ve bir çavuş, üç jandarma ve dört köy korucusunun gözaltında bulunan kişileri Taşkonak'tan Güçlükonak'a götürülmelerini istemiştir. Saldırıdan ertesi gün haberdar olmuştur.
Komutan yardımcısı Hakan Ersoy olayın meydana geldiği sırada Koçyurdu Jandarma Karakol Komutanlığı'nda bulunduğunu belirtmiştir. Olayın meydana geldiği yer Karakol Komutanlığı'nın yaklaşık 4 kilometre uzağında meydana gelmiş, silah seslerini duymuş ve duman görmüşlerdir. Çavuş Haldun Canatan kendilerine durumu telsizle bildirmiş ve bölgeye takviye güç gönderilmiştir.
Yakup Çebi adındaki jandarma, minibüsün saldırıya uğradığı sırada Koçyurdu Jandarma Karakol Komutanlığı'nda bulunduğunu belirtmiştir. Aracın yandığını görmüşlerdir. Olay yeri tespit tutanağında yer alan imzayı tanımış ve minibüsün saldırıya uğramasından sonra top atışlarının yapıldığını ve helikopterlerin geldiğini açıklamıştır. Ayrıca, yolun emniyetini sağlamakla görevli birinci gurup saat 8:30 civarında, ikinci ise saat 10:30 civarında Karakol Komutanlığı'ndan ayrılmışlardır.
Halit Yıldırım ve Murat Turna adındaki jandarmalar ise, olayın meydana geldiği gün, gözaltında bulunan altı kişiyi almak ve onları Güçlükonak'a götürmek üzere Taşkonak Jandarma Komutanlığı'na geldiklerini açıklamışlardır. Olayın meydana geldiği sırada, minibüs birkaç yüz metre uzakta bulunuyordu. Araçlarından inerek savunma pozisyonu almışlardır. Kontrolü ele aldıktan sonra, on bir kişinin cesetleriyle karşılaşmışlardır.
8 Ekim 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı Batman Cumhuriyet Savcılığı'ndan Nurettin Baykara'nın ifadesini almasını istemiştir.
28 Ekim 2003 tarihinde, Nurettin Baykara olayın meydana gelmesinden önce Jandarma Karakol Komutanlığı'na çağırıldığını ve yaklaşık beş gün orada tutulduğunu belirtmiştir. Jandarmalar, köylülerin PKK'ya yardım etmelerini engellemediği için Nurettin Baykara'yı suçlamışlardır. Jandarma Karakol Komutanlığı gözaltında bulunduğunun kayıtlara düşürülmediğini ifade etmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. HÜKÜMET'İN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını yinelemektedir.
AİHM, 23 Ocak 2001 tarihli kabuledilebilirlik kararında, başvuranların sözkonusu sivil ve idari mahkemelere başvurma hakkından mahrum olduklarını ve ilgili itirazları reddettiğini hatırlatmaktadır.
Cezai başvuru hususunda ise, bu itirazın başvuranların AİHS'nin 2. maddesine dayanan şikayetleriyle yakından ilgili sorular içerdiğine ve esasla birleştirilmesine karar vermiştir.
II. OSMAN ÖZDEMİR'İN MAĞDUR SIFATI
AİHM her zaman ve kayıtsız şartsız olarak, içtihadında ölümünden Savunmacı Devlet'in sorumlu olduğu iddia edilen bir kişinin, daha yakınları örneğin maktulun kendi çocukları başvuruda bulunmamış olsalar bile ailesinin, kız kardeşinin, erkek kardeşinin, yeğeninin, AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduklarını iddia edebileceklerini benimsemiştir (Bkz. Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme 1998-VI, ss. 2429-2430, § 66, ve Velikova-Bulgaristan (karar), no:41488/98, CEDH 1999-V).
Esasında, AİHM başvuran Osman Özdemir'in maktul Abdulhalim Yılmaz ve Lokman Özdemir'in kuzeni olduğunu not etmektedir. Burada dördüncü dereceden bir akrabalık sözkonusudur. Aynı zamanda, maktullerin yakını olan kardeşleri İbrahim Yılmaz ve Reşit Özdemir, AİHM'ye başvurmuşlardır.
Sonuç olarak, AİHS'nin 35 § 4 maddesi uyarınca dava aşamasında bir başvuruyu kabuledilemez olarak nitelendirebileceğini hatırlatarak ( Bkz. Chamaiev ve diğerleri-Georgie ve Rusya, no:36378/02, § 355, CEDH 2005-
), başvuran Osman Özdemir'in AİHS'nin 34. maddesi uyarınca mağdur olduğunu iddia edemeyeceği kanaatindedir.
Bu nedenle, başvurunun 35 § 3 madde uyarınca AİHS'nin hükümleriyle ratione personae bağdaşmamaktadır ve 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
III. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar yakınlarının güvenlik güçleri tarafından yargısız infaza uğradıklarını iddia etmektedirler. AİHS'nin 2.maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
A. Tarafların Argümanları
1. Başvuranlar
Başvuranlar, iddialarını yinelemektedirler. Başvuranlar ulusal makamların ciddi soruşturma yapma yükümlülüklerini yerine getirmediklerini ileri sürmektedirler.
Başvuranlar, bazı köylülerin güvenlik güçlerinin baskısı altında olay yerine gelen Cumhuriyet Başsavcısı'na yaptıkları şikayetleri geri aldıklarını savunmaktadırlar.
AİHM'ye yapılan başvurunun ardından başvuranlar Reşit Özdemir ve Ramazan Kaya'ya baskı yapıldığını ortaya koymuşlardır. Sözkonusu kişiler köylerini terk etmeye zorlanmışlardır.
Buna ek olarak başvuranlar, makamların, gözaltında tutulan kişilerin yaşamını koruma tedbirleri alma pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediklerini iddia etmektedirler. Başvuranlara göre, olayların geçtiği dönemde bölgede hüküm süren olağanüstü hal gözönüne alındığında, bu kişilerin nakli istenilen koşullarda yapılmamıştır. Özellikle sözkonusu kişilerin nakli, sivil bir araçla gerçekleşmiş ve kendilerine eşlik eden askerler yönetmeliğe uygun mesafede bulunmamıştır.
Başvuranlar iddialarına dayanak olarak "Barış için elele" adlı çalışma grubunun düzenlediği ve Amnesty International tarafından yayınlanan raporun bir kopyasını sunmaktadırlar.12 Şubat 1996 tarihinde, dernek ve siyasi parti ( Demokratik Halk Partisi, Özgürlük ve Demokrasi Partisi ve Alman Yeşiller Partisi) üyelerinden, sendikacılar, üniversite mensupları, okuyucu, yazar ve sanatçılardan oluşan bir heyet, başvuranların yakınlarının öldürülme koşullarını tespit etmek amacıyla olay mahallinde çalışma yürütmüşlerdir.
Bu rapora göre, gözaltına alınan altı kişi, gözaltı sırasında uygulanan işkence sonucu ölmüşlerdir. Dört köy korucusu öldürülmüş ve sürücüden Koçyurdu köyüne götürülmeleri istenmiştir. Minibüs olaydan az bir zaman önce bir muavin tarafından görülmüştür. Muavin, minibüs yolcularından bazılarının yatar pozisyonunda, diğerlerinin de gözlerinin bantlı olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca, içlerinden hiçbiri saldırı sırasında araçtan kaçmaya çalışmamış ve silahlı köy korucuları karşılık vermeye çalışmamışlardır.
Ayrıca raporda, minibüsün güvenlik güçleri tarafından kasten parçalandığı savunulmakta ve bu yönde birçok belge bulunmaktadır. Olaydan çok az bir zaman önce, köylüler olay yeri yakınlarında askeri bir helikopter görmüşler ve yol ise jandarmalar tarafından kapatılmıştır. Nehrin karşı kıyısında pozisyon alan köy korucuları saldırı yerinden dumanların çıktığını görmüşler ve kendilerine müdahale etmemeleri emri veren Koçyurdu Jandarma Karakolu'na haber vermişlerdir. Son olarak gözaltına alınan ve saldırıda ölen kişilerin kimlik kartları makamların elinde ve temiz bir şekildeydi.
Bu belgede ortaya konulan iki tanık ifadesi, isimleri verilmeyen Mehmet Öner'in eşine ve Beşir Nas'ın kardeşine aittir. Birinci tanık ifadesi güvenlik güçlerini sorumlu tutarken ikincisi saldırı hakkındaki şüphelerini dile getirmektedir.
2. Hükümet
Hükümet, başvuranların iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu ve tamamen uydurma olduğunu savunmaktadır. Hükümet, başvuranların dayandığı "Barış için elele" çalışma grubunun düzenlediği raporun ispat değerine itiraz etmektedir. Kimlik belgelerinin güvenlik güçlerinin elinde bulunması konusunda ise Hükümet, rutin idari tedbir olduğunu belirtmiştir.
Hükümet, gözaltına alınan kişilerin dört köy korucusu ve içinde dört jandarmanın bulunduğu bir askeri araç tarafından eşlik edildiğine dikkati çekmektedir.
Hükümet ayrıca, dört maktul Abdulhalim Yılmaz, Lokman Özdemir, Beşir Nas ve Mehmet Öner'in yakınları olayın ardından tazminat aldıklarını ileri sürmektedir.
Hükümet, cezai soruşturmanın yetkili savcılık önünde hala devam ettiğini hatırlatmakta ve makamların şimdiye kadar titizlik ve özenle sorgulamaları yürüttüklerini savunmaktadır. Bütün önlemler hızla ve etkili bir şekilde alınmıştır. Olaydan hemen sonra cezai soruşturma başlatılarak, olaya ışık tutacak kişilerin ifadeleri alınmış ve balistik inceleme yapılmıştır.
B. AİHM'nin Takdiri
1. Başvuranların Yakınlarının Ölümü Hakkında
AİHM, 2. maddenin AİHS'nin temel maddelerinden biri olduğunu hatırlatmaktadır. 2. madde, 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi'ni oluşturtan temel demokratik toplum değerlerinden birine yer vermektedir. (Bkz. Çakıcı-Türkiye, no 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV ve Finucane-Birleşik Krallık, no 29178/95, §§ 67-71, AİHM 2003-VIII). Ayrıca AİHM, 2. maddenin sağladığı korumanın önemi nedeniyle, yaşam hakkına ilişkin şikayetlere büyük bir dikkatle inceleyerek görüş bildirmek zorundadır (Bkz. Ekinci-Türkiye, no 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000 ve Seyhan-Türkiye, no 33384/96, § 76, 2 Kasım 2004).
Mevcut davada, iki tarafın olaylara ilişkin yorumu, AİHS'nin 2. maddesi bakımından olaylardan çıkarılacak sonuçlar konusunda tamamen değişmektedir.
AİHM, araca yapılan saldırıda ölenlerden altısının gözaltında olduklarına, dördünün köy korucusu ve sonuncusunun da şoför olduğuna taraflar arasında itiraz edilmediğini not etmektedir.
AİHM, Abdulhalim Yılmaz, Lokman Özdemir, Beşir Nas ve Mehmet Öner'in yakınlarının olayın ardından tazminat aldıklarını ortaya koymaktadır. Hal böyleyken, mevcut dava, özellikle iddia ettikleri gibi başvuranların yakınlarının yargısız infaz kurbanı olup olmadıkları gibi bir takım maddi sorunlara neden olmaktadır. Dört maktulün yakınlarına verilen tazminatlar, olayların ortaya konulmasına yönelik hukuki yargılama usulü neticesinde verilmediğinden dolayı, bu soruya cevap verecek nitelikte değildir. Bu koşullarda tazminat verilmesi, ilgili başvuranların şikayetlerinin esasının incelenmesini engellememektedir.
Dosyada bulunan belgelerden, dört jandarma ve dört köy korucusunun Beşir Nas tarafından kullanılan araçla, Taşkonak İlçe Jandarma Karakolu'na geldiği ortaya çıkmaktadır. Gözaltına alınanlar dört köy korucusuyla beraber minibüse bindirilmişlerdir. Dört jandarma, kendilerine verilen askeri bir araçla onları izlemiştir. Yolda minibüs saldırıya hedef olmuştur.
Olaydan hemen önce bir grup teröristin bulunduğu haber verilmiştir. Sonuç olarak bu bölgede devriye gezen birlik teröristleri fark etmiş ve bir çatışma yaşanmıştır. Güvenlik güçleri tarafından yürütülen askeri operasyon, bütün gün devam etmiştir. Ayrıca Hükümet, 15 Ocak 1996 tarihinde, 11:30 ve 12:15 saatleri arasında kaydedilen PKK üyeleri arasında geçen telsiz konuşmalarının dökümünü sunmuştur. Bu belgeye göre araç, bu gruba mensup olan bir kişi tarafından vurulmuştur. Buna da zaten başvuranlar tarafından itiraz edilmemektedir.
Ayrıca güvenlik güçlerinin beyanları birbiriyle uyuşmakta ve dosyadaki belgeleri doğrulamaktadır.
Ancak AİHM, "Barış için elele" çalışma grubunun hazırladığı raporun saldırıdan güvenlik güçlerini sorumlu tuttuğunu ortaya koymaktadır. Bu bakımdan gerekli delil seviyesine, çürütülemez yeterince ciddi, kesin ve tutarlı bir dizi emare ya da karineler sayesinde ulaşılabilse de, ispat değerleri dava koşullarıyla birlikte Savunmacı Devlet'in üzerine düşen yükümlülüğün önemi ve niteliği de gözönüne alınarak değerlendirilmelidir (Yaşa- Turkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, 1998-VI, s. 2437-2438, §§ 95-96).
Buna karşın, sözkonusu rapor makamların anlattıklarından farklı bir anlatımla olayları yansıtsa da, adli soruşturmanın bir sonucunun olmadığını not etmek uygun olacaktır. Ayrıca sözkonusu belge, saldırıyı gerçekleştiren kişileri yeterince kesin bir şekilde kimliklerinin tespit edilmesini sağlayacak unsurlar içermemekte ve hiçbir görgü tanığına yer vermemektedir.
Bu yönde rapor, saldırının güvenlik güçlerince gerçekleştirildiğine dair Mehmet Öner'in eşinin tanık ifadesine yer vermektedir. Aynı kişi, 2 Kasım 1996 tarihli ifadesinde -yani "Barış için elele" çalışma grubunun yürüttüğü çalışmadan yaklaşık dokuz ay sonra- eşinin ölümünden sorumlu kişileri tanımadığını ve güvenlik güçlerinin bu saldırıya karışmadığını belirtmiştir. Şoför Beşir Nas'ın kardeşinin tanık ifadesi konusunda raporda hiçbir isme yer verilmemiştir. Ancak Beşir Nas'ın babası Arap Nas, Cumhuriyet Başsavcısı huzurunda, 18 Kasım 1996 tarihinde verdiği ifadesinde, oğlunun öldürülmesinden sorumlu kişileri tanımadığını, hiçbir şikayette bulunmadığını ve güvenlik güçlerinin bu saldırıya karışmadığını belirtmiştir.
Ayrıca Cumhuriyet Başsavcısı, 18 ve 21 Kasım 1996 tarihlerinde, aralarında başvuranların da bulunduğu birçok maktul yakınını dinlemiştir. Oysa içlerinden hiçbiri, güvenlik güçlerini sorumlu tutmamışlardır. Ayrıca AİHM, isminin raporda belirtilmediği, olaydan az bir zaman önce aracı gören muavinin dinlenmesinin, dile getirilen olayların gerçek koşullarını aydınlatmayı ve "her türlü makul şüphenin ötesinde" kriterine göre Savunmacı Devlet'in sorumluluğunu ortaya koymayı sağlamıştır.
Bu koşullarda AİHM, sözkonusu olayda Devlet görevlilerinin olaya karışıp karışmadığını, gerekli delil seviyesiyle ortaya koymak için sözkonusu rapora dayanılamayacağına kanaat getirmektedir.
Gözaltına alınan kişilerin kimlik belgelerinin alınması konusunda Hükümet, rutin idari tedbir olduğunu açıklamaktadır. AİHM, sözkonusu açıklamadan şüphelenmek için özel hiçbir durum gözlemlememektedir.
Son olarak dosyada bulunan belgelerden, ne maktul yakınlarının ne köylülerin her ne nitelikte olursa olsun makamlara hiçbir şikayette bulunmadıkları ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla, yakınlarının Devlet görevlilerinin yargısız infazının kurbanı olduklarına dair başvuranların iddiaları somut ve doğrulanabilir olaylara dayanmamaktadır. İddialar, hiçbir görgü tanığı ifadesiyle ya da başka bir delil unsuruyla inandırıcı bir şekilde desteklenmemektedir. İddialar, güvenilir emarelerden çok, uydurma olup hipotezden ileriye gitmemektedir.
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinden doğan yükümlülük konusunda, sözkonusu maddenin birinci cümlesinin Devlet'in kasten ve kanun dışı adam öldürülmesinin engellenmesinin yanısıra, yargısına tabi kişilerin yaşamının korunması için gerekli tedbirleri almaya zorladığını hatırlatmaktadır (L.C.B.-Birleşik Krallık,, 9 Haziran 1998 tarihli karar, 1998-III, s. 1403, § 36). Açıkça belirtilen bazı koşullarda 2. madde, yaşamı başka bir şahıs tarafından ölümcül fiillerle tehdit edilen bir kimseyi korumak amacıyla, makamlara önleyici genel güvenlik tedbirleri alma pozitif yükümlülüğü getirebilir (Bkz. Osman-Birleşik Krallıklar, 28 Ekim 1998, 1998-VIII, s. 3159, § 115, ve Mastromatteo-İtalya, no 37703/97, § 67, AİHM 2002-VIII).
Ancak bu, sözkonusu hükümden her türlü potansiyel şiddeti engelleme çıkarılabileceği anlamına gelmez (Bkz. özellikle sözüedilen, Tanribilir, § 71). Sonuç olarak, günümüz toplumlarında polisin görevlerini yerine getirme zorlukları ve ayrıca insanoğlunun öngörülemeyen tutumları, önceliklerine ve elindeki kaynaklara göre yapacakları eylem tercihlerini gözönüne alarak, sözkonusu yükümlülüğü, makamlara altından kalkılamayacak ya da aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlamak gerekir (Bkz. sözüedilen Mastromatteo, § 68).
Dolayısıyla iddia edilen yaşamla ilgili her türlü tehdit, AİHS bakımından makamlara, tehdidin gerçekleşmesini önlemek amacıyla somut tedbirler almayı zorunlu kılmamaktadır. AİHS bakımından pozitif yükümlülüğün bulunması için, makamların bir kimsenin yaşamı konusunda gerçekten ve doğrudan tehdit edildiğini bildikleri ya da o an öğrendiklerinin ve makamların yetkileri çerçevesinde makul açıdan hiç kuşkusuz bu riski ortadan kaldıracak tedbirleri almadıklarının ortaya konulması gerekir. Burada cevabı, sözkonusu dava koşullarına bağlı bir sorun söz konusudur (Bkz. sözüedilen Tanrıbilir, §§ 70-72, ve Keenan-Birleşik Krallıklar, no 27229/95, §§ 89-90, AİHM 2001-III).
Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, makamların başvuranların yakınlarını taşıyan aracın saldırıya uğramasına dair gerçek ve doğrudan bir riskin bulunduğunu bilip bilmedikleri ya da bilmelerinin gerekip gerekmediğini, eğer biliyor iseler, makamların sözkonusu riski önlemek için makul olarak kendilerinden beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadıklarını araştırmıştır.
AİHM, olayların geçtiği dönemde olağanüstü hal bölgesi olduğundan, Türkiye'nin Güneydoğusu'ndaki durumun hassasiyetini ve genel olarak ülkenin diğer yerlerine oranla bu bölgede olayın meydana gelme riskinin daha yüksek olduğunu kabul etmektedir.
Ancak AİHM, tutukluların naklinin sivil bir araçla gerçekleştirildiğini not etmektedir. Bu noktada, dosyadaki hiçbir unsur, Türkiye'nin bu bölgesinde, sivil araçlara yapılan saldırıların sık sık olduğunu düşündürmemektedir, zira saldırılar daha çok askeri hedeflere yapılmaktadır. Ayrıca, saldırı denetlenen bir yol üzerinde ve gündüz gerçekleşmiştir. Jandarma Komando Timi bölgede devriye gezmekteydi. Başvuranların kendi belirttiklerine göre bu bölgede terörist saldırının olması olası değildir.
Her halükarda AİHM, gözaltına alınanların gözetimi, eşlik edilmesi ve nakli konusunda güvenlik güçlerinin aldığı tedbirlerin, 2. madde açısından tartışma konusu olabileceği inancında değildir. Tutuklulara eşlik etmek amacıyla minibüste dört köy korucusu bulunuyordu ve jandarmalar kendi araçlarıyla onları takip etmekteydi. Ayrıca bölge, askeri kontrol altındaydı. Olaydan sadece birkaç dakika önce teröristlerin bulunduğu tespit edildiğinden, makamlar konvoyun yola çıkmasını engellememekle ya da güzergahı değiştirmemekle suçlanamaz. Ayrıca gerçek ve ciddi bir riskin meydana gelmesi yeterince öngörülemeyeceğinden dolayı, makamlar ek tedbirler almadığı gerekçesiyle eleştirilemez.
Gözaltına alınanların sivil bir araçla nakledilmesi konusunda başvuranlar tarafından dile getirilen eleştiriler hakkında AİHM, gözaltına alınanların askeri bir araçla jandarmalarla birlikte nakledildiği durumda, makamların saldırının gerçekleşmesini engelleyebileceği sonucuna varamaz.
Bu koşullarda AİHM, makamların, başvuranların yakınlarını koruma pozitif yükümlülüğünü yerine getirmedikleri gerekçesiyle AİHS'nin 2. maddesini ihlal ettikleri sonucuna varamaz.
Dolayısıyla AİHM, bu açıdan AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
2. Yürütülen Soruşturmaların Niteliği Hakkında
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin şart koştuğu yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, 1. madde gereğince Devlet'in üzerine düşen "kendi yetki alanları içinde bulunan herkese, bu Sözleşmede (...) açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar" genel yükümlülüğü ile birlikte zora başvurmanın bir kimsenin ölümüne neden olduğu durumda etkili bir soruşturma yürütmeyi gerektirmekte ve şart koşmaktadır (Bkz. mutatis mutandis, McCann ve diğerleri-Birleşik Krallıklar, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no 324, s. 49, § 161, ve sözüedilen Kaya, s. 329, § 105).
Sözkonusu yükümlülük, sadece Devlet görevlisinin ölüme neden olduğunun ortaya konulduğu durumlarda geçerli değildir. Sadece makamların ölümden haberdar olması bile, 2. maddeden dolayı, ölümün meydana geldiği koşullar hakkında etkili soruşturma yürütme ipso facto yükümlülüğünü doğurmaktadır (Bkz. mutatis mutandis, Ergi-Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar, 1998-IV, s. 1778, § 82, sözüedilen Yaşa, s. 2438, § 100, ve Hugh Jordan-Birleşik Krallık, no 24746/94, §§ 107-109, AİHM 2001-III).
Mevcut davada, olayın ardından soruşturma yapmakla görevlendirilen makamların attığı adımlar bunun aksine değildir. Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı lehine görevsizlik kararı vermeden önce ex officio soruşturma başlatmıştır. Olay tutanağı ve yapılan operasyona dair özet hazırlanmış ve kroki çizilmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı bir doktorla beraber cesetlerin dış muayenesini yapmıştır. Bu bakımdan düzenlenen tutanakta, Koçyurdu Jandarma Komutanı ve çavuş Haldun Canatan'ın ifadelerine yer vermektedir. Ölüm nedeni açıkça ortada olduğundan, klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığına karar verilmiştir. Son olarak, bazı mağdur yakınlarının ifadeleri alınmış ve balistik inceleme yapılmıştır.
Ancak AİHM, soruşturmada bazı eksikliklerin olduğunu belirtmektedir. AİHM ilk olarak, adli durumlarda klasik otopsi yapılmasının gerekli olduğunu hatırlatmaktadır. Bu durumda, Beşir Nas'ın cesedinde yapılan klasik otopsi ölümüne neden olan mermi tipinin tespit edilmesini ve böylece olay yerinde bulunan kovanlarla ilişki kurulmasını sağlamaktadır. Ayrıca olay yeri incelemeleri benzeri bir davanın gerektirdiği özenle ele alınmamıştır. Olay tutanağı, sayısı ve silah türü konusunda hiçbir açıklama getirmeden, araçta birçok mermi ve roket izinin bulunduğuna yer vermektedir. Başvurunun Hükümet'e tebliğ edilmesinden sonra yapılan balistik inceleme, bu konuda daha fazla açıklama getirmemektedir. Başvurunun tebliğ edilmesinden sonra soruşturma yapmakla yükümlü makamların saldırıda ölen kişilerin gözaltına alınması ve sorgulanmasından haberdar olduklarını belirtmek uygun olacaktır. Son olarak minibüse eşlik etmekle yükümlü Haldun Canatan dışında, jandarmaların ifadeleri ilk defa 2002 yılı sonunda, yani olaydan altı yıl sonra alınmıştır.
Yukarıda varılan sonuçları gözönüne alarak, AİHM, ulusal makamların başvuranların yakınlarının ölümü hakkında yeterli ve etkili soruşturma yürütmedikleri sonucuna varmaktadır.
AİHM, başvuranların cezai hukuk başvuru yolunu tüketme zorunluluğunu yerine getirdiğine kanaat getirmekte ve Hükümet'in itirazını reddetmektedir.
Dolayısıyla bu bakımdan AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, yakınlarının ölümünden dolayı yaşadıkları üzüntülerden şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
Öğrenilmesi gereken önemli nokta, mağdur olan bir akrabanın, başvuranın üzüntüsüne insan haklarının ciddi ihlallerinden mağdur olan bir kişinin yakın akrabaları için kaçınılmaz olarak değerlendirilebilecek duygusal çöküşten farklı bir boyut ve nitelik veren özel faktörlerin bulunmasına bağlı olup olmadığıdır. Sözkonusu faktörler arasında, yakınlık derecesi -bu bağlamda anne, baba-çocuk ilişkisi öncelikli olacaktır-, bağın özel koşulları, yakının sözkonusu olaylara hangi koşulda tanıklık ettiği, yakının kaybolan kişi hakkında bilgi toplama girişimlerine katılımı ve makamların bu taleplere nasıl tepki verdikleri yer almaktadır. Böyle bir ihlalin önemi, makamların kendilerine bildirilen duruma karşı verdikleri tepki ve tutumlarında yatmaktadır. Özellikle bu son unsur bakımından bir akraba, makamların tutumundan dolayı doğrudan mağdur olduğunu ileri sürebilir. (sözüedilen Çakıcı, § 98).
AİHM, yakınlarının ölümünden dolayı sözkonusu kişilerin duydukları derin üzüntüden hiçbir şekilde şüphe etmemektedir. Ancak AİHM, yakınlarının Devlet görevlileri tarafından yargısız infaz edilmeleri hususundaki iddialarının ortaya konulmadığını hatırlatmaktadır. Ayrıca, dosya unsurlarının incelenmesi, 3. maddenin gerektirdiği önem seviyesinin, bu türden özel durumlarda, sözkonusu durumda ulaşıldığı sonucuna varılmasını sağlamamaktadır.
Dolayısıyla 3. madde ihlal edilmemiştir.
V. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, AİHS'nin 5. maddesinin birçok açıdan ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadırlar.
Başvuranlar, Neytullah İlhan, Abdullah İlhan, Halit Kaya, Ahmet Kaya ve Ali Nas'ın, keyfi olarak tutuklandıklarını, aleyhlerinde yapılan suçlamalardan haberdar edilmediklerini ve hemen hakim önüne çıkarılmadıklarını iddia etmektedirler.
Başvuran İbrahim Kaya, kabul edilebilirlik kararına ilişkin görüşlerinde, babası Halit Kaya'nın en kısa sürede tutukluluğunun yasallığı ve eğer tutukluluk yasal değilse serbest bırakılması konusunda karar vermesi amacıyla mahkemeye başvuru yapma hakkının yanısıra tazminat elde etme hakkının tanınmamasından şikayetçi olmaktadır. Başvuran, babasının gözaltına alınmasının gözaltı kayıtlarına geçmediğine, bunun da, her tutukluluk halinin getirdiği güvencelerden yoksun bıraktığına dikkati çekmektedir.
Hükümet, başvuranların iddialarına itiraz etmekte ve Neytullah İlhan, Abdullah İlhan, Halit Kaya, Ahmet Kaya ve Ali Nas'ın 14 Ocak 1996 tarihinde PKK'ya yardım ve yataklık yaptıklarından kuşkulanıldığı için gözaltına alındıklarını hatırlatmaktadır.
AİHM, bir kez daha 5. maddede yer alan ve demokratik toplumda kişilerin yetkililerin keyfi tutuklamalarından korunma hakkına riayet edilmesini amaçlayan güvencelerin önemini yinelemektedir. Zaten bu nedenle, AİHM içtihadında, her türlü özgürlükten yoksun bırakılmanın ulusal mevzuat usulleri gibi esasa ilişkin kuralları izlemesi ve ayrıca 5. maddenin keyfi uygulamalara karşı kişiyi koruma amacına uygun olması gerektiğini sürekli olarak vurgulamaktadır. Keyfi tutuklama riskini en aza indirgemek amacıyla 5. madde, özgürlükten yoksun bırakma fiilinin bağımsız adli denetimden geçmesini sağlamak amacıyla getirilen maddi hakların tümünü öngörmekte ve yetkilileri sorumlu kılmaktadır (sözüedilen Çakıcı, §104).
Mevcut davada, Neytullah İlhan, Abdullah İlhan, Halit Kaya, Ahmet Kaya ve Ali Nas'ın tutuklanması, taraflar arasında itiraz konusu değildir. Ancak, gözaltının başladığı tarihler arasında farklılık bulunmaktadır. Başvuranlara göre yakınları 12 Ocak 1996 tarihinde gözaltına alınmışlar, ancak Hükümet, başvuranların yakınlarının 14 Ocak 1996 tarihinde gözaltına alındıklarını ileri sürmektedir.
AİHM, sözkonusu kişilerin gözaltına alınmasına ilişkin hiçbir resmi iz bulunmadığını not etmektedir. Bu bile en önemli eksiklik olarak ele alınmalıdır. AİHM'ye göre, bir kimsenin gözaltına alınmasının yanısıra yakalanma tarihi, tutuklu bulundurulduğu yer, tutuklunun ismi ile birlikte tutuklanma nedenleri ve tutuklayan kişinin kimliği gibi verilerin kaydının yapılmaması, AİHS'nin 5. maddesinin amacıyla bağdaşmadığının düşünülmesi gerekir.
AİHM, Hükümet'e göre bu kişilerin Nurettin Baykara'nın ifadesine dayanılarak gözaltına alındığını tespit etmektedir. Oysa Hükümet, sözkonusu ifade tutanağının bir kopyasını sunmamıştır. Bu kişinin ismi tutuklu olarak hiçbir kayıtta görülmemektedir.
Sonuç olarak AİHM, Neytullah İlhan, Abdullah İlhan, Halit Kaya, Ahmet Kaya ve Ali Nas'ın, 5. maddenin yer verdiği güvencelerden tamamen mahrum bir tutuklamaya tabi oldukları kanaatindedir.
Dolayısıyla AİHM, sözkonusu hükmün öngördüğü gibi özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
VI. AİHS'NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran İbrahim Kaya, dini vecibelere uygun olarak babasının cenazesini kaldıramadığını ve sözkonusu olaydan bu yana köyüne geri dönemediğini savunmaktadır.
Başvuran kabul edilebilirlik kararından sonra sunduğu 20 Ekim 2003 tarihli ek görüşlerinde, olayların ertesi gününde babasının cesedinin olay yerine naklinin, özel ve aile yaşamına saygı hakkını ihlal ettiğini savunmaktadır.
AİHS'nin 8. maddesi ihlal edilmiştir.
Hükümet, başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu savunmaktadır.
Öncelikle sözkonusu şikayetin ikinci kısmı konusunda, AİHM, ortaya konulan olaylar 16 Ocak 1996 tarihinde meydana geldiği halde, başvuranın şikayetini ilk kez 20 Ekim 2003 tarihli ek görüşlerinde dile getirdiğini not etmektedir. AİHM, altı aylık süreyi kesintiye uğratacak koşullar gözlemlememektedir. Buradan şikayetin sözkonusu bölümünün gecikmeli olduğu ve AİHS'nin 35§1 ve 4 maddesi uygulanarak reddedilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.
AİHM, şikayetin ilk bölümü konusunda başvuranın iddialarını destekleyecek hiçbir delil unsurunu sunmadığını not etmektedir. Dosyanın incelenmesinden, cenazenin kaldırılması koşulları hakkında herhangi bir bilgi ortaya çıkmamaktadır. Buradan sözkonusu köyün, güvenlik güçleri tarafından yıkıldığının ya da köye geri dönüşün mümkün olmaması sonucu da çıkmamaktadır. Ayrıca başvuran, Ek 1 no'lu Protokol'ün 1. maddesi gereğince "mal" olarak nitelendirilebilecek ekonomik çıkarının bulunduğu sonucunun ortaya çıkmasını sağlayacak her ne nitelikte olursa olsun, hiçbir kanıt sunmamaktadır (Bkz. Doğan ve diğerleri-Türkiye, no: 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02, § 139, AİHM 2004-...).
Dolayısıyla sözkonusu hüküm ihlal edilmemiştir.
VII. AİHS'NİN 6, 13 VE 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, AİHS'nin 13 ve 14. maddeleri ile beraber 6. maddesini ileri sürerek, şikayetlerini sunabilecekleri bağımsız ulusal mahkemenin bulunmamasından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, yetkililerin derinlemesine bir soruşturma yapmadan olayın terörist saldırısı olduğunu bildirdiklerini savunmaktadırlar.
Başvuran İbrahim Kaya, etkili soruşturma olmayışının, kendisini, kamu davası açmak için mahkemeye başvurma hakkı ve etkili başvuru yoluna sahip olma hakkından mahrum bıraktığını savunmaktadır.
AİHM, şikayetleri AİHS'nin 13. maddesi açısından incelemektedir.
AİHM, AİHS'nin 13. maddesinin yer verildiği şekliyle, iç hukukta AİHS'deki hak ve özgürlükleri ileri sürmeyi sağlayan başvuru yolunun bulunmasını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu hüküm, Sözleşmeli Devletler sözkonusu hükmün getirdiği yükümlülüklere uyma şekli konusunda bir takım takdir marjından faydalansalar da, AİHS'ye dayanan "savunulabilir şikayet"'in içeriğinin incelenmesini ve uygun telafiyi sunmayı sağlayan iç başvuru yolunun bulunmasını gerektirmektedir. 13. maddeden doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın AİHS'ye dayandırdığı şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Ancak 13. maddenin gerektirdiği başvuru, Savunmacı Devlet yetkililerinin fiilleri ve ihmallerinden dolayı uygulanmasının haksız yere engellenmemesi için, hukukta olduğu kadar uygulamada da "etkin" olmalıdır (Aksoy - Türkiye, 18 Aralık 1996, AİHM 1996-VI, s. 2286, § 95, Aydin- Türkiye, 25 Eylül 1997, 1997-VI, s. 1895-1896, § 103, ve sözüedilen Kaya, s. 329-330, § 106).
13. madde, yaşam hakkının önemi gözönüne alındığında, uygun olduğu yerde tazminat ödenmesinin dışında, sorumluların tespit edilmesine ve cezalandırılmasına yönelik, şikayetçinin soruşturma işlemine etkili bir şekilde ulaşmasını içeren, derin ve etkili sorgulamaların yapılmasını gerektirmektedir (sözüedilen Kaya, s. 330-331, § 107).
Davada sunulan delilleri gözönüne alarak AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde, başvuranların yakınlarının Devlet'in sorumlu tutulabileceği koşullarda öldüğünün kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır. Ancak sözkonusu koşul, 2. maddeye göre yapılan şikayeti, 13. madde bakımından "savunulabilir" niteliğinden yoksun bırakmamaktadır (Bkz. Boyle ve Rice - Birleşik Krallıklar, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A serisi, no 131, s. 23, § 52, sözüedilen Kaya, s. 330-331, § 107 ve sözüedilen Yaşa, s. 2442, § 113). Dolayısıyla yetkililerin başvuranların yakınlarının ölüm koşulları hakkında etkili soruşturma yürütme zorunluluğu bulunmaktaydı.
AİHM, yukarıda tespit ettiği gibi, hukuki soruşturma, başvuranların yakınlarının öldüğü koşulların ortaya konulması için uygun bir görünüm arzetmemiştir.
Bu koşullarda, etkili cezai soruşturmanın, 2. maddenin gerektirdiği soruşturma yapma yükümlülüğünden daha fazla zorunluluk arzeden 13. maddeye uygun olarak yürütüldüğü düşünülemez.
Dolaysısıyla AİHS'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
VIII. AİHS'NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar aynı olaylara dayanarak, AİHS'nin 18. maddesini ileri sürmektedirler. Başvuran İbrahim Kaya, Türkiye'nin Güneydoğusu'ndaki güvenlik güçlerinin faaliyetlerinin etkili bir şekilde denetlenmediğini dile getirmiştir.
AİHM, yukarıda vardığı sonuçların tümünü gözönüne alarak, sözkonusu şikayeti ayrı olarak incelemeye gerek olmadığına kanaat getirmektedir.
VIII. AİHS'NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, aynı olaylara dayanarak AİHS'nin 18. maddesine atıfta bulunmaktadırlar. Başvuran İbrahim Kaya, Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde güvenlik güçlerinin faaliyetlerinin etkili bir denetimden yoksun olduğunu iddia etmektedir.
AİHM, yukarıda yer alan tespitleri gözönünde bulundurarak, bu şikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
IX. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHS'nin 41. maddesinde yer alan unsurlar
A. Tazminat
Başvuranlar, manevi tazminat talebinde bulunmaktadır. İbrahim Kaya'nın dışında başvuranlar manevi tazminat tutarını AİHM'nin takdirine bırakmaktadırlar.
İbrahim Kaya, evinin ve mobilyalarının zarar görmesinden ve çiftçilik yapamadığından dolayı uğradığı gelir kaybına denk düşen 343.675.21 Euro (üç yüz kırk üç bin altı yüz yetmiş beş euro yirmi bir sent) maddi tazminat talep etmektedir. Ayrıca 60.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
AİHM, İbrahim Kaya'nın ne gelir kaybına ne de mallarının tahrip edildiğine dair bir kanıt sunmadığını belirterek, bu ad altında herhangi bir tazminat ödenmesine gerek olmadığına karar vermiştir.
Manevi tazminat hususunda ise, yukarıda tespit edilen ihlallerden dolayı kuşkusuz acı çekmişlerdir. Hakkaniyete uygun olarak, bu manevi zararın her bir başvuran için 15.000 Euro olduğuna kanaat getirerek, bu tutarın başvuranlara ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
İbrahim Kaya dışında başvuranlar, rakam belirtmeksizin AİHM nezdinde yaptıkları masrafların karşılanması talebinde bulunmaktadırlar. Başvuranlar, çeviri ve posta makbuzlarını, biletleri, noter tasdikli makbuzları, ücret sözleşmesi ve Baronun ücret tarifesini sunmaktadırlar.
Başvuran İbrahim Kaya, Türkiye'deki avukatların çalışmaları için 6.669 Euro (altı bin altı yüz altmış dokuz) ve İngiltere'deki hukukçular için 10.331.66 Sterlin (on bin üç yüz otuz bir sterlin altmış altı sent) talep etmektedir. Kanıtlayıcı belge olarak, 3.525 Sterlin tutarındaki ücret dekontunu sunmaktadır.
AİHM, AİHS'nin 41. maddesi uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul bir tutarda olan harcamaların karşılanmasına karar verdiğini hatırlatır (Bkz., diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan (GC), no: 31195/96, § 79, AİHM 1999-II).
Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve mevcut unsurlar doğrultusunda, AİHM tüm masraflarla birlikte ilk sekiz başvurana ortak olarak 3.000 (üç bin) Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.
AİHM, başvuran İbrahim Kaya'nın avukatlık ücreti ile ilgili talebini aşırı bulmuş ve hakkaniyete uygun olarak avukatlık masrafları için 5.160 (beş bin yüz altmış) Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
Hükümetin ceza alanındaki başvuruya ilişkin ön itirazının reddine;
2. Başvuran Osman Özdemir'in AİHS'nin 34. maddesi uyarınca mağdur olduğunun kabul edilemeyeceğine;
3. Başvuranların yakınlarının, AİHS'nin 2. maddesinin ihlalini oluşturan koşullarda öldüklerinin ortaya konulmadığına;
4. Savunmacı Devlet'in etkili bir soruşturma yürütme zorunluluğunu yerine getirmemesi nedeniyle AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
6. AİHS'nin 5. maddesinin ihlal edildiğine;
7. AİHS'nin 8. maddesinin ihlal edilmediğine;
8. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
9. AİHS'nin 18. maddesine ilişkin şikayetin incelenmesine gerek görülmediğine;
10. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet'in başvuranlara:
i. manevi tazminat için, kalan dokuz başvuranın her birine 15.000 Euro (on beş bin) ödemesine;
ii. masraf ve harcamalar için başvuran İbrahim Kaya'ya 5.160 Euro (beş bin yüz altmış) ödemesine;
iii. masraf ve harcamalar için diğer sekiz başvurana ortak olarak 3.000 Euro (üç bin) ödemesine;
iv. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizi uygulamasına;
11. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine,
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77 §§ 2 ve 3 maddesine uygun olarak 22 Kasım 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy