(Adil Yargılanma Hakkı İhlali İddiası)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Büyük Daire Kararı.
Başkan: L. Wildhaber, Üyeler: C.L. Rozakis, J.-P. Costa, G. Ress, Gaukur Jörundsson, G. Bonello, E. Palm, R. Türmen, F. Tulkens, C. Bîrsen, P. Lorenzen, K. Jungwiert, J. Casadevall, W. Thomassen, R. Maruste, K. Traja, ve M. Ugrekhelidze.
Başvuru No: 36590/97
Karar Tarihi: 11 Temmuz 2002
Çeviren ve Yorumlayan: Zühtü ARSLAN, Doç. Dr., Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi.
Başvuru sahibi, Sözleşme'nin 3, 5 ve 6.maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Daire, 5/3-c'nin ihlal edildiği yönündeki şikayeti, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, 3.maddenin ihlal edildiği yönündeki şikayeti de altı aylık sürenin geçtiği gerekçesiyle kabul edilemez ilan etmiştir. Daire 9 kasım 2000 tarihli kararıyla Sözleşme'nin 6.maddesinin l .fıkrasının ihlal edildiğini tespit etmiştir. Başvuru sahibi, Büyük Daire önündeki yargılamada Sözleşme'nin 6.maddesi-nin (a) Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün kendisine iletilmediği, ve (b) duruşma yapılmadığı gerekçeleriyle ihlal edildiğini iddia etmiştir. Buna karşılık, Hükümet başvuru sahibinin ya da avukatının diledikleri takdirde Yargıtay önündeki dosyaya dolayısıyla Başsavcı'nın görüşlerine ulaşabilme imkanlarının olduğunu, tazminat davalarının tamamen teknik nitelikte davalar olduğu için duruşma gerektirmediğini, kaldı ki davacının duruşma talep etme yönündeki yasal hakkını kullanmadığını ileri sürerek şikayetlerin reddini istemiştir.
Mahkeme;
1. Başvuru sahibinin, Yargıtay Başsavcısı'nın mütalaasının kendisine iletilmemesi konusunda Hükümet'in görüş bildirmesine izin verilmemesi yönündeki argümanının reddine, ve Mahkeme'nin yargı yetkisinin daha önce Daire tarafından karara bağlanan başvurunun bütün boyutlarını kapsadığı görüşünün oybirliğiyle kabulüne;
2. Ulusal yargılama aşamasında duruşma yapılmadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 6.maddesinin 1.fıkrasının sekize karşı dokuz oyla ihlal edildiğine;
3. Yargıtay Başsavcısı'nın mütalaasının başvuru sahibine iletilmediği gerekçesiyle Sözleşme'nin ö.maddesi 1.fıkrasının oybirliğiyle ihlal edildiğine;
4. Ayrıca
(a) Oybirliğiyle davalı Devlet'in, aşağıdaki miktarı ilgili vergiler eklenerek üç ay içinde ve ödeme gününde Türk Lirasına çevrilerek başvuru sahibine ödemesine,
(i) Manevi tazminat olarak 2.000 EUR (iki bin euro);
(ii) Masraf ve harcamalar için, alınan hukuki yardım tutan olan 2.637.97 EUR (iki bin altı yüz otuz yedi euro ve doksan yedi cent) düşülmek üzere, 4.500 EUR (Dört bin beş yüz euro);
(b) yukarıda zikredilen üç aylık sürenin sonundan ödeme yapılacak tarihe kadar geçecek sürede uygulanmak üzere yıllık % 4.26 yasal faizin ödenmesine;
5. Başvuru sahibinin geri kalan hakkaniyete uygun tazminat taleplerini oybirliğiyle reddine karar vermiştir.
(1) Madde 43
(Başvurunun) Büyük Daireye Gönderilme(si)
Mahkemece daha önce gözlemlendiği gibi, 43.maddenin lafzı açıkça göstermektedir ki "Sözleşme veya protokollerinin yorumuna ya da uygulanmasına ilişkin ciddi bir sorun ya da genel nitelikli ciddi bir konu"nun (paragraf 2) varlığı, bir tarafın başvurusunun kabulü için ön koşuldur. Kabulün sonucu, bütün bir "dava"nın yeni bir hükümle yeniden karara bağlanması için Büyük Daire'ye havale edilmesidir, (paragraf 3). Böyle olunca da Büyük Daire'ye gönderilen "dava", zorunlu olarak Daire'nin daha önce kararında incelediği başvurunun bütün yönlerini kapsayacaktır. Büyük Daire'nin bu "dava"daki yetki alanı, sadece Daire'nin kabul edilebilirliğe ilişkin kararıyla sınırlı değildir. Özetle, davanın kısmen Büyük Daire'ye gönderilmesinin hiçbir temeli yoktur. (K. ve T. v. Finlandiya (GC), başvuru no. 25702/94, ECHR 2001-VII, §§ 139-141). (par.36)
(2) Madde 6
Adil Yargılanma Hakkı (Aleni Duruşma Hakkı Bağlamında)
Mahkeme'nin yerleşik içtihadına göre, duruşmadan feragati haklılaştıracak istisnai durumlar olmadığı takdirde ilk ve tek derece mahkeme önündeki yargılamada, Madde 6 § 1de ifade edilen "aleni duruşma" hakkı, "sözlü duruşma" hakkının tanınmasını gerektirmektedir, (örneğin bkz, Hâkansson ve Sturesson v. İsveç 21 Şubat 1990, Series A no. 171-A, s. 20, § 64; Fredin v. İsveç (No. 2) 23 Şubat 1994, Series A no. 283-A, ss. 10-11, §§ 21-22; Allan Jacobsson v. İsveç (No. 2) 19 Şubat 1998, Reports 1998-1, s. 168, § 46). (par.47)
(3) Madde 6
Adil Yargılanma Hakkı (Silahların Eşitliği İlkesi Bağlamında)
Mahkeme'nin görüşüne göre, Yargıtay başsavcısı'nın mütalaalarının niteliği ve başvuru sahibine bunlara yazılı olarak cevap verme fırsatı tanınmadığı gerçeği dikkate alındığında, başvuru sahibinin karşılıklı yargılanma hakkına yönelik bir ihlal sözkonusudur. Prensipte bu hak, hukuk ya da ceza davasına taraf olanlara, mevcut davadaki Yargıtay Başsavcısı gibi, ulusal hukuk servisinin bağımsız bir üyesi tarafından sunulsa bile, mahkemenin kararını etkileme amacıyla bütün delillerden ve görüşlerden haberdar olma ve bunlar üzerine görüş bildirme fırsatının tanınmasını gerektirmektedir, (bkz., bir çok referans arasında, the J.J. v. the Netherlands Judgments of 27 March 1998, Reports 1998-11, s. 613, § 43). (par.55).
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1. K. ve T. v. Finlandiya
2. Hâkansson ve Sturesson v. İsveç
3. Fredin v. İsveç
4. Allan Jacobsson v. İsveç
5. J.J. v. Hollanda
6. König v. Federal Almanya
7. Baraona v. Portekiz
8. Ferrazzini v. İtalya
9. Masson ve Van Zon v. Hollanda
10. Georgiades v. Yunanistan
11. Werner v. Avusturya
12. Diennet v. Fransa
13. Kress v. Fransa
14. Brandstetter v. Avusturya,
15. Schuler-Zgraggen v. isviçre
16. Lino Carlos Varela Assalino v. Portekiz
PROSEDÜR
1. Dava, Türk vatandaşı Mehmet Göç'ün Avrupa insan Haklan Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") eski 25 .maddesi uyarınca Avrupa însan Haklan Komisyonu'na ("Komisyon") Türkiye Cumhuriyeti aleyhine 28 Nisan 1997 tarihinde yaptığı başvuru ile açılmıştır.
2. Hukuksal yardıma hak kazanan başvuru sahibi, İzmir Barosu avukatlarından Güney Dinç tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti, davayı ilk olarak inceleyen Daire'deki yargılamada temsilci tayin etmemiştir. Ancak, dava Büyük Daire'ye havale edildiğinde Hükümet, M. Özmen'i görevlendirmiştir, (bkz. Paragraf 7)
3. Başvuru sahibi, davalı Devletin Sözleşme'nin 3,5 ve 6. maddelerinden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
4. Başvuru, Sözleşme'nin 11 Nolu Ek Protokolü'nün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998 tarihinde Mahkeme'ye havale edilmiştir. (11 Nolu Protokol'ün 5.maddesinin 2.paragrafı).
5. Başvuru, Mahkeme'nin Dördüncü Bölümü'ne havale edilmiştir. (Mahkeme İç Tüzüğü, Madde 52 § 1). 6 Nisan 2000'de başvuru sahibinin Sözleşme'nin 6.maddesiyle ilgili şikayetleri, G. Ress'in başkanlığında yargıçlar A. Pastor Ridruejo, L. Caflisch, J. Makarczyk, R. Türmen, V. Butkevych, ve J. Hedigan'dan oluşan Daire tarafından kısmen kabul edilebilir bulunmuştur.
6. 9 Kasım 2000 tarihinde Daire, başvuru sahibine Cumhuriyet Başsavcısı'nın Yargıtay'a sunduğu mütalaaya cevap fırsatı tanınmadığı gerekçesiyle, Sözleşme'nin 6.maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle karar vermiştir. Daire, başvuru sahibinin iç hukuk sürecinde duruşma yapılmadığı yönündeki şikayetinin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına da oybirliğiyle karar vermiştir. Daire, söz konusu ihlal tespitinin başvuru sahibi tarafından iddia edilen manevi zararı karşılama bakımından yeterli olduğuna ve davalı Devletin başvuru sahibine masraflar ve harcamalar karşılığında (hukuksal yardım miktarı olan 4100 (dört bin yüz) Fransız Frank'ının düşülmesi kaydıyla) vergiler dahil 10,000 (on bin) Fransız Frank'ının ödeme tarihindeki kur üzerinden Türk Lirasına çevrilerek ödenmesine hükmetmiştir. Yargıçlar Makarczyk ve Türmen'in ayrı görüşleri karara eklenmiştir.
7. 15 Ocak 2001 tarihinde, başvuru sahibi, Daire'nin iç hukukta duruşma yapılmamasıyla ilgili şikayeti esastan incelemediği gerekçesiyle, Sözleşme'nin 43. ve İç Tüzüğün 73.maddesi uyarınca davanın Büyük Daire'ye gönderilmesini talep etmiştir. 12 Şubat 2001 tarihinde Hükümet de Cumhuriyet Başsavcısı'nın mütalaasının başvuru sahibine iletilmemesi konusuna hatalı yaklaştığı ve 6.maddenin ihlaline karar vermemesi gerektiğini ileri sürerek davanın Büyük Daire'ye havale edilmesini istemiştir.
8. Büyük Daire'nin oluşumu, Sözleşme'nin 27.maddesinin 2 ve 3.paragraflarına ve İç Tüzüğün 24.maddesine uygun olarak belirlenmiştir.
9. Başvuru sahibi ve Hükümet, mütalaalarını sırasıyla 12 Kasım 2001 ve 15 Ocak 2002 tarihlerinde Yazı İşleri Müdürlüğüne bildirmişlerdir.
10. 6 Mart 2002 tarihinde, Strasbourg'daki İnsan Haklan binasında Büyük Daire huzurunda kamuya açık bir duruşma yapılmıştır, (İç Tüzük 59 § 2).
Mahkeme'de :
(a) Hükümet adına
M. Özmen, (Temsilci)
D. Bulutlar Ulusoy, (Danışman)
(b) başvuru sahibi adına
G. Dinç, (İzmir Barosu) Avukat.
Ve başvuru sahibinin kendisi hazır bulunmuşlardır.
Mahkeme, Dinç, Özmen, ve Bulutlar Ulusoy'un açıklamalarını ve Mahkeme üyelerinin sorularına verdikleri cevapları dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
11. Olayın geçtiği dönemde başvuru sahibi, İzmir 2.Vergi Mahkemesi'nde katip olarak çalışmaktaydı. 18 Temmuz 1995 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi, karara bağlanmış bir boşanma davasına ilişkin dokümanları çaldığı ve tahrif ettiği şüphesiyle başvuru sahibinin ismini ve çalıştığı yeri İzmir Cumhuriyet Savcılığına bildirmiştir.
12. 25 Temmuz 1995 tarihinde Cumhuriyet savcılığı olayı İzmir Emniyet Müdürlüğü'ne iletmiştir.
13. Aynı gün saat 17.10'da İzmir Emniyetince göz altına alman başvuru sahibi, mahkeme dosyasıyla ilgili hakkındaki suçlamaları reddeden bir ifade vermiştir. Başvuru sahibi, daha sonra, ailesiyle irtibat kurmasına veya bir avukatla görüşmesine izin verilmediğini, iki saat boyunca hakarete uğradığını ve dövüldüğünü iddia etmiştir.
14. Diğer iki şüpheli daha göz altına alınarak ifadelerine başvurulmuştur. Ayrıca boşanma davasında taraf olan A.B.'nin de ifadesi alınmıştır.
15. 27 Temmuz 1995 tarihinde başvuru sahibi ve diğer iki şüpheli hakkında soruşturma raporu düzenlenmiştir. Aynı gün saat 17.00'da başvuru sahibi savcının kararıyla serbest bırakılmış, diğer iki şüpheli ise tutuklanmıştır.
16. 27 Temmuz 1995 tarihinde, başvuru sahibi serbest bırakılmasını takiben akşam saatlerinde İzmir Devlet Hastanesi'ne gitmiş, ardından da çalıştığı kurum tarafından kendisine dört günlük hastalık izni verilmiştir. Hastanede düzenlenen rapor, başvuru sahibinin kıl köklerindeki iltihaplanmadan kaynaklanan yaygın bir cilt rahatsızlığı bulunduğu tespitine yer vermiştir.
17. 31 Temmuz 1995 tarihinde Karşıyaka Cumhuriyet savcılığı, başvuru sahibi hakkında delil yetersizliğinden dolayı takipsizlik kararı vermiştir. Karar, başvuru sahibine 19 Ağustos 1995 tarihinde tebliğ edilmiştir.
18. Başvuru sahibi, 28 Ağustos 1995 tarihinde Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadede, kendisini yetkililere şikayet eden kişiyle ilgili yasal işlem yapılması için Adalet Bakanlığı'na başvurduğunu belirtmiştir.
19. 29 Ağustos 1995 tarihinde, savcı başvuru sahibinin şikayetçi olduğu şahıs hakkında soruşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
20. Başvuru sahibi, 466 sayılı Kanuna dayanarak, "24 ve 27 Temmuz 1995" tarihleri arasında gözaltında tutulmasının yol açtığı zararın tazmini maksadıyla, 200 milyon TL talep ederek Hazine aleyhine Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açmıştır. Başvuru sahibinin avukatı dava dilekçesinde müvekkilinin, diğer hususlar yanında, gözaltı esnasında dövülmek suretiyle işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığını, iki saat boyunca hakarete uğradığını, ailesiyle ve avukatla görüşme hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuru sahibi, yaraların sonucu olarak, dört günlük hasta raporu almış, ayrıca bu olaydan dolayı kendisinin itibarı zedelenmiştir. Dava dilekçesinde 466 sayılı Kanunun özel herhangi bir maddesi zikredilmemiştir.
21. 14 Eylül 1995 tarihinde üç yargıçlı Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi, bir üyesini olayı soruşturmak ve rapor hazırlamak üzere görevlendirmiştir. Görevlendirilen yargıç (naip hakim), İzmir Cumhuriyet Savcılığı'nın başvuru sahibi hakkında takipsizlik kararı verdiğini doğrulamış, başvuru sahibinin kişisel, sosyal ve maddi durumuna ilişkin bilgi toplamıştır. Yargıç, topladığı delillerin rapor düzenlemek için yeterli olduğuna ve 466 sayılı Kanunun 3.maddesinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak başvuru sahibini dinlemenin gereksiz olduğuna karar vermiştir. Bu arada, cumhuriyet savcısından başvuru sahibinin iddiaları hakkındaki yazılı mütalaası talep edilmiştir. 466 sayılı Kanun gereği kendisinden istenen bu mütalaayı savcı, 7 Aralık 1995 tarihinde Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunmuştur. Savcı, başvuru sahibinin, iddia edildiğinin aksine, 24 Temmuz değil 25 Temmuz 1995 günü göz altına alındığını ve 27 Temmuz 1995 tarihinde de serbest bırakıldığını belirtmiştir. Savcı, sonuç olarak, başvuru sahibine uğradığı manevi zararın tazminine yönelik olarak mahkeme tarafından miktarı belirlenecek bir tazminatın verilmesini önermiştir. Savcının bu mütalaası başvuru sahibine iletilmemiştir.
22. Görevli yargıç, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi reisine sunduğu 7 Aralık 1995 tarihli raporunda, diğer hususlar yanında, başvuru sahibinin 25-27 Temmuz 1995 tarihleri arasında iki gün gözaltında tutulduğunu, serbest bırakılmasının ardından aldığı sağlık raporunda darp edildiği tespitine yer verildiğini ve bunun üzerine çalıştığı kurumca kendisine dört gün hastalık izni verildiğini belirtmiştir. Yargıç, ayrıca başvuru sahibinin göz altına alındığında İzmir Vergi Mahkemesi'nde çalıştığını, 3.000.000 TL kira ödediğini, eşinden boşandığını ve iki çocuk sahibi olduğunu belirtmiştir. Yargıç şu sonuca ulaşmıştır:
"Davacı, tazminat olarak kendisine 200.000.000 TL ödenmesini talep etmiştir. Mahkeme tazminat miktarını belirlerken hem davacının ekonomik ve sosyal durumunu hem de çektiği duygusal ıstırabın yoğunluğunu dikkate almalıdır. Bu gerçekler ışığında, mahkemeye davacının talep ettiği tazminatın kabul edilmesi yönünde karar vermesini öneriyorum."
23. 7 Aralık 1995 tarihinde Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi, iki gün gözaltında kalan başvuru sahibinin tazminata hak kazandığına hükmetmiştir. Mahkeme, kararında başvuru sahibinin dava dilekçesinde belirttiği bütün şikayetleri, görevli yargıcın raporunu ve savcının yazılı görüşünü dikkate almıştır, (bkz. paragraf 21 ve 22). Mahkeme şu hükme ulaşmıştır:
"...başvuru sahibi, göz altına alındığında İzmir Vergi Mahkemesi'nde çalışmakta ve 3.000.000 TL kira ödemekteydi. Ayrıca iki çocuk sahibi olarak eşinden boşanmıştı. Davacı, uğradığı manevi zararın tazmini için kendisine faiz dahil 200.000.000 TL ödenmesini mahkemeden talep etmiştir Mahkeme tazminat miktarını belirlerken hem davacının ekonomik ve sosyal durumunu hem de çektiği duygusal ıstırabın yoğunluğunun dikkate alınması gerektiği görüşündedir. Bu olguları ve kriterleri değerlendiren mahkeme, sonuç olarak başvuru sahibine 10.000.000 TL'nin ödenmesine karar vermiştir."
Mahkeme ayrıca yasal masrafları için başvuru sahibine 1.500.000 TL ödenmesini kararlaştırmıştır.
24. Başvuru sahibinin avukatı ve Hazine bu karara itiraz etmişlerdir. Başvuru sahibinin avukatı, temyizde tazminat miktarının haksız yere yakalama ve göz altına alınmayı telafi etmekten uzak olduğunu savunmuştur. Avukat, mahkemenin belirlediği gözaltı tarihlerine itiraz etmemiştir. Hazine ise tazminat miktarını fazla bulmuştur. Yargıtay'ın bu tür davalardaki prosedürüne ilişkin kurallara göre, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yoluyla Yargıtay'ın yetkili dairesine gönderilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 17 Ekim 1996 tarihinde tarafların temyiz başvurularının esası hakkındaki görüşünü sunmuştur. Yargıtay ö.Ceza Dairesi'ne ilettiği tebliğnamesinde Başsavcı, ilk derece yargılama, toplanan deliller, davanın konusu ve ilk derece mahkemesinin yetkileri açısından değerlendirildiğinde tarafların temyiz başvurusunun mesnetsiz olduğunu savunmuştur. Başsavcı, her iki başvurunun da reddedilmesini ve usul kurallarına ve hukuka uygun olan ilk derece mahkemesinin kararının onanmasını önermiştir.
Bu mütalaa başvuru sahibine iletilmemiştir.
25. 7 Kasım 1996 tarihinde Yargıtay 6.Ceza Dairesi, Başsavcının talebine uygun olarak, 7 Aralık 1995 tarihli kararı onamıştır.
26. Hükümet tarafından verilen bilgiye göre, başvuru sahibi Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'nce hükmedilen tazminatı almak için hiçbir müracaatta bulunmamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Kanuna aykırı gözaltılardan kaynaklanan tazminata ilişkin davalar
27. Anayasanın 19.maddesine göre:
"Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
Şekil ve şartları kanunda gösterilen :... halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.
Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırk sekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok on beş gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hâkim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir.
Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.
Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir."(*)
28. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 128 .maddesi gereğince, göz altına alınan kişi, yirmi dört saat veya toplu olarak işlenen suçlarda dört gün içinde hakim önüne çıkarılmalıdır.
29. 466 sayılı "Kanun Dışı Yakalanan Veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun"un 1.maddesine göre:
" 1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;
2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;
3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan;
4. Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan;
5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;
6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlarına veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
7. Mahkum olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir.
Ekim 2001 Anayasa değişikliğinden sonra 19.maddenin kararda zikredilen iki paragrafı aşağıdaki gibi değişmiştir: (Ç.N.)
(Değişik : 03/10/2001 - 4709/4 md.) Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırk sekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hâkim karan olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir.
(Değişik : 03/10/2001 - 4709/4 md.) Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir."
30. 466 sayılı Kanunun 2.maddesi uyarınca uğradığı zararın tazminini isteyen bir davacı üç ay içinde, ikametgahının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine başvurarak, şikayet konusu olayları ve talep edilen miktarı belirtmelidir. Dava, Hazine aleyhine açılır.
31. Aynı Kanunun 3.maddesine göre:
"Yetkili mahkeme, zarar istemine dair dilekçe üzerine, üyelerinden birisini işin incelenmesiyle görevlendirir. Görevlendirilen üye, ilk önce, istemin kanuni süre içerisinde yapılmış olup olmadığını inceler, istem süresi içinde yapılmışsa, görevli üye, hüküm ve karar dosyasını aldırtmak, her türlü incelemeleri yapmak ve gerekiyorsa, tazminat isteminde bulunan kimseyi de dinlemek suretiyle delilleri topladıktan sonra, yazılı düşüncesini bildirmesi için evrakı Cumhuriyet Savcılığına gönderir.
Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının yazılı görüşü üzerine, duruşma yapmaksızın kararını verir. Bu karar aleyhine tebliğ tarihinden başlayarak bir hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir."
32. Kanun dışı tutuklamadan dolayı davacı, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunma hakkına sahiptir. Maddi zararın belgelenmesi gerekir. Manevi tazminat miktarı, davacının kişisel, ekonomik ve sosyal durumu dikkate alınmak suretiyle belirlenir.
B. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa göre Yargıtay'a başvurular
33. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438.maddesinin ilgili hükümlerine göre:
"Yargıtay temyiz incelemesini dosya üzerinde yapar. Ancak (...) miktar veya değeri iki yüz milyon lirayı aşan alacak ve ayın davalarında taraflardan biri temyiz dilekçesi veya cevap dilekçesinde duruşma yapılmasını istemiş ise, Yargıtay'ca bir gün belli edilerek taraflara usulen tebligat yapılır.(...)"
C. Cumhuriyet Başsavcısının görüşünü Yargıtay'a sunmasına ilişkin yasa ve uygulama
34. Türk hukuk sisteminde, bir ilk derece mahkemesi kararı temyiz edildiğinde dava dosyası önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Yürütme ve taraflar karşısında bağımsız olan Başsavcı, davaya ilişkin görüşünü (tebliğname) Yargıtay'ın yetkili dairesine sunar. Başsavcının görüş sunması, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 28.maddesinin 2.fıkrasında düzenlenmiştir. Hükümete göre, görüş Başsavcının yardımcıları tarafından hazırlanır. Görüş, dosyanın ilk derece mahkemesi tarafından incelendiğini belirten ve kararın bozulması veya onaylanması gerektiğine dair öneride bulunan bir doküman olarak sunulur. Başsavcının görüşü, temyiz başvurusunu inceleyecek olan Yargıtay'ın ilgili dairesini bağlayıcı bir nitelik taşımaz.
HUKUKİ BOYUT
I. ÖN İTİRAZ: MAHKEME ÖNÜNDEKİ DAVANIN KAPSAMI
35. Başvuru sahibi, hem yazılı mütalaasında hem de duruşmada, Başsavcının görüşünün kendisine iletilmemesinden dolayı Sözleşme'nin 6.maddesinin ihlal edildiği yönündeki Daire kararını davalı Hükümet'in yeniden tartışmaya açma hakkına itiraz etmiştir. Başvuru sahibi, Hükümet'in Daire önündeki yargılama sürecinin hiçbir aşamasında bu konuda herhangi bir görüş belirtmediğini vurgulamıştır. Gelinen noktada, başvuru sahibine göre, Hükümet'in bu yönde görüş belirtmesine izin verilmesi Sözleşme'nin 43.maddesinin kötüye kullanılması anlamına gelecektir.
36. Mahkeme, başvuru sahibinin bu itirazını kabul etmemektedir. Mahkemece daha önce gözlemlendiği gibi, 43.maddenin lafzı açıkça göstermektedir ki "Sözleşme veya protokollerinin yorumuna ya da uygulanmasına ilişkin ciddi bir sorun ya da genel nitelikli ciddi bir konu"nun (paragraf 2) varlığı, bir tarafın başvurusunun kabulü için ön koşuldur. Kabulün sonucu, bütün bir "dava"nın yeni bir hükümle yeniden karara bağlanması için Büyük Daire'ye havale edilmesidir, (paragraf 3). Böyle olunca da Büyük Daire'ye gönderilen "dava", zorunlu olarak Daire'nin daha önce kararında incelediği başvurunun bütün yönlerini kapsayacaktır. Büyük Daire'nin bu "dava"daki yetki alanı, sadece Daire'nin kabul edilebilirliğe ilişkin kararıyla sınırlı değildir. Özetle, davanın kısmen Büyük Daire'ye gönderilmesinin hiçbir temeli yoktur. (K. ve T. v. Finlandiya (GC), başvuru no. 25702/94, ECHR 2001-VII, §§ 139-141).
37. Buna göre Mahkeme, Daire tarafından kabul edilebilir olarak ilan edilen ve Daire kararının konusunu teşkil eden her iki 6.madde şikayetini de inceleyecektir.
II. SÖZLEŞME'NİN 6.MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
38. Daha önce Daire önünde olduğu gibi, başvuru sahibi adil ve aleni yargılanma hakkının iki bakımdan ihlal edildiğini savunmuştur: birincisi, tazminat talebinin kararlaştırılması sürecinde kendisine hiçbir zaman duruşma imkanı verilmemiştir, ikinci olarak, temyiz başvurusunun esasına ilişkin Cumhuriyet Başsavcısının Yargıtay'a sunduğu görüşe karşı kendisine cevap verme fırsatı hiç bir zaman tanınmamıştır. Başvuru sahibi, Mahkemeden bu eksikliklerin, "Herkes, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalarda...bir mahkeme...önünde adil ve aleni duruşma isteme hakkına sahiptir" hükmüne yer veren, Sözleşme'nin 6.maddesini ihlal ettiğini tespit etmesini istemiştir.
39. Hükümet, Mahkemeden başvuru sahibinin talebini reddetmesini istemiştir.
A. Uygulanabilirlik
40. Hükümet duruşmada 6. Maddenin başvuru sahibi tarafından ulusal düzeyde açılan bu davada uygulanabilirliğini sorgulamıştır. Hükümete göre, kanun dışı gözaltı mağdurlarına tazminat ödenmesi, Devletin objektif sorumluluğuna dayanan "yasal ve sui generis bir nitelik" taşımaktadır. Gözaltının kanun dışı olduğu ulusal mahkeme tarafından onaylandığında bunu otomatik olarak tazminatın ödenmesi takip etmektedir. Buna göre, başvuru sahibinin 466 sayılı Kanun uyarınca yaptığı talep, 6.Maddede ifadesini bulan bir "medeni/sivil hak" olarak değerlendirilemez.
41. Mahkeme, Daire önündeki davanın hiçbir aşamasında Hükümet'in bu argümanı kullanmadığını hatırlatmaktadır. Açıkçası bu nedenle, Daire kararında (paragraf 30) "davanın bir "medeni hak"la ilgili olduğu tartışılmamaktadır" ifadesine yer verilmiştir. Büyük Daire'nin görüşüne göre, Mahkeme İç Tüzüğü'nün 55.maddesine karşın, Daire'nin bu konuyu zımnen esas aşamasına havale ettiği, dolayısıyla konunun 43.madde gereği Büyük Daire'ye gönderilen davanın bir parçasını teşkil ettiği düşünüldüğünde, Hükümet'in bu aşamada konuyu gündeme getirmesi engellenmemiştir. Ancak, Mahkeme Hükümet'in olayda "medeni hak"kın olmadığına ilişkin görüşünü kabul etmemektedir. Mahkeme'nin içtihat hukukuna göre, "medeni haklar ve yükümlülükler" kavramı sadece davalı Devletin İç hukukuna referansla yorumlanamaz. Bu kavram, Sözleşme'nin 6.madde 1. paragrafının anlamı içinde "otonom" bir şekilde değerlendirilmelidir, (bkz, diğer referanslar yanında, König v. Federal Almanya, 28 Haziran 1978, Series A no. 27, pp. 29-30, §§ 88-89, ve Baraona v. Portekiz, 8 Temmuz 1987, Series A no. 122, pp. 17-18, § 42; konuyla ilgili prensiplerin onaylandığı geçenlerdeki bir karar için, bkz. Ferrazzini v. İtalya (GC), başvuru no. 44759/98, ECHR 2001-VII, § 24). Mahkeme'ye göre, tazminat planının yasal niteliğinden ve bunun hatasız uygulanmasından bağımsız olarak, başvuru sahibinin başlattığı yasal işlem, kendisiyle Hazine arasında 466 sayılı Kanun gereği ödenmesi gereken tazminatın miktarı konusunda bir anlaşmazlığı/nizayı doğurmaktadır. 466 sayılı Kanundaki hükümlerin açık lafzı ve ulusal makamların başvuru sahibinin tutuklanmadan salıverilmesinden önce iki gün süreyle gözaltında tutulduğu yönündeki tespitleri dikkate alındığında (bkz. yukarıda paragraf 23), bir tazminat "hakkı"nın söz konusu olduğu inkar edilemez. Yasal koşulların gerçekleştiği belirlendikten sonra, tazminatın verilmesi ulusal mahkemenin takdirinde değildir, (c.f. Masson ve Van Zon v. Hollanda, 28 Eylül 1985, Series A no. 327-A, p. 19, § 51). Nitekim, Hükümet bu koşullar altında başvuru sahibinin tazminat hakkına sahip olduğunu tartışmamıştır, (bkz. paragraf 40). Bu hakkın 6.Madde bağlamında bir "medeni" hak olup olmadığına gelince, yasal tazminat programı altında ileri sürülen bir talebi ilgilendiren bu tür bir davada başvuru sahibinin dava konusunun maddi olması ve ulusal yargılama neticesinin tazminat hakkı bakımından belirleyici olması yeterlidir, (bkz, mutatis mutandis ve benzer tazminat programlarına ilişkin olarak, Georgiades v. Yunanistan, 29 Mayıs 1997, Reports of Judgments and Dedsions 1997-III, p. 958-9, §§ 30-35; Werner v. Avusturya, 24 Kasım 1997, Reports 1997-VII, p. 2508, § 38).
42. Buna göre Madde 6 § 1, mevcut davada uygulanabilir.
B. Uygunluk
a. Ulusal yargılamada duruşma yapılmaması
43. Başvuru sahibi, 466 sayılı Kanunda ne ağır ceza mahkemesi önünde ne de temyiz üzerine Yargıtay'da duruşma yapılmasına ilişkin bir hükmün bulunmadığını vurgulamıştır. Oysa kendisinin davası duruşmayı gerektirmekteydi. Haksız yere özgürlüğünden mahrum bırakılmış ve kötü muameleye tabi tutulduğu polis nezarethanesinde üç gün geçirmek zorunda kalmıştı. O, kendisine ve ailesine yapılan haksızlığı çekişmeli yargılama usulü bağlamında sözlü olarak bir mahkemeye açıklama fırsatına hiçbir zaman sahip olmamıştır. Başvuru sahibine göre, eğer durumunu ulusal mahkemelere anlatma fırsatı verilmiş olsaydı, kendisi ve ailesinin çekmiş olduğu ıstırabın ve itibarına verilen zararın gerçekliği konusunda mahkemeler ikna olacaktı. Neticede çok gülünç bir tazminat miktarına hükmedilmiştir.
Başvuru sahibine göre, tazminat talebinin duruşmasız bir şekilde kararlaştırıldığı gerçeği, adaletin gerçekleştirilmesi konusunda kamunun güvenini kazanmaya katkıda bulunamaz.
44. Hükümete göre, başvuru sahibinin talebi dosya üzerinde etkili bir şekilde karara bağlanabilir nitelikteydi. Ulusal mahkemeler önündeki yegane konu, kendisine verilecek tazminatın miktarıydı. Gözaltı süresi dahil davaya konu olaylar ve uygulanacak yasal hükümler açıktı. Başvuru sahibi, temyiz aşamasında kendi lehine yeni herhangi bir delil sunma yoluna gitmemiş, sadece tazminat miktarının arttırılmasını talep etmiştir. Olağanüstü (istisnai) koşulların olmadığı bir durumda, ki başvuru sahibi de olduğunu söylememiştir, duruşmaya gerek duyulmamıştır. Ayrıca, eğer ulusal mahkemeler başvuru sahibinin talebinin kayda değer bir kamusal menfaati ilgilendirdiğini düşünseydi, duruşma yapılabilirdi. Bu ihtimalden ayrı olarak, başvuru sahibinin Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na göre Yargıtay önünde duruşma talep etmesini veya Ceza Usul Kanunu'nun 138. maddesi gereği temyiz öncesinde duruşma istemesini engelleyen herhangi bir neden yoktur, (bkz. paragraf 33). Hükümet, 466 sayılı Kanun'nun amacının tazminat taleplerini masraflı ve zaman alıcı duruşmalara başvurmadan karara bağlamanın hızlı bir yolunu sağlamak olduğunu belirtmiştir. Bu yasal düzenleme, Avrupa ülkelerindeki küçük anlaşmazlıkları duruşmadan uzaklaşarak hakemlik ve arabuluculuk yollarıyla çözme eğilimiyle de tutarlıdır. Hükümet, Yargıç Makarczyk ve Yargıç Türmen'in ayrı görüşlerinde ifade ettikleri ve Mahkeme'nin bu alandaki içtihadıyla da desteklenen gerekçelere katılmaktadır.
45. Duruşmada başvuru sahibi, Hükümet'in ileri sürdüğü kendisinin (Yargıtay önünde) duruşma talebinde bulunmak için Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438.maddesini kullanabileceği yönündeki görüşe katılmamıştır.
46. Daire, davaya konu olayların başvuru sahibinin çekişmeli yargılanma hakkının ihlal edildiğini gösterdiği sonucuna ulaştığı için şikayetin esası üzerinde ayrıca karar vermeye gerek görmemiştir. Büyük Daire, başvuru sahibinin 6.Madde kapsamındaki iki şikayetinin bir birinden ayrı olduğunu, bu nedenle ayrı ayrı değerlendirilmeyi hak ettikleri görüşündedir. Ayrı olarak ele alındığında şikayetlerin her birinin bu maddenin 1.fıkrası çerçevesinde ifadesini bulan ulusal yargılamada hakkaniyetin bir eleştirisini teşkil ettiği doğrudur. Ancak Mahkeme'ye göre, aleni duruşmanın temel niteliği, (ki sözlü duruşma hakkı bunun önemli bir boyutudur), dikkate alındığında, başvuru sahibinin bu bağlamdaki şikayeti sadece çekişmeli yargılanma hakkının ihlal edildiği şeklindeki bir karara indirgenemez. Bu nedenle, başvuru sahibinin 6.Madde altındaki birincil şikayeti olan esas konusunun ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.
47. Mahkeme'nin yerleşik içtihadına göre, duruşmadan feragati haklılaştıracak istisnai durumlar olmadığı takdirde ilk ve tek derece mahkeme önündeki yargılamada, Madde 6 § 1'de ifade edilen "aleni duruşma" hakkı, "sözlü duruşma" hakkının tanınmasını gerektirmektedir, (örneğin bkz, Hâkansson ve Sturesson v. İsveç 21 Şubat 1990, Series A no. 171-A, s. 20, § 64; Fredin v. İsveç (No. 2) 23 Şubat 1994, Series A no. 283-A, ss. 10-11 ,§§ 21-22; Allan Jacobsson v. İsveç (No.2) 19 Şubat 1998, Reports 1998-1, s. 168, § 46).
48. Mahkeme, başvuru sahibinin talebinin önce Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi, ardından da temyizde Yargıtay'ın yetkili dairesi tarafından incelendiğini gözlemlemektedir. Yargılamanın hiçbir aşamasında başvuru sahibine ulusal mahkemeler önünde durumunu sözlü olarak açıklama fırsatı verilmemiştir. Her ne kadar, Hükümet, başvuru sahibinin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438.maddesini kullanarak Yargıtay'a duruşma için başvurabileceğini ileri sürse de, Mahkeme böylesi bir başvurunun basan şansı konusunda ikna olmamıştır. Mahkeme, başvuru sahibinin talebinin medeni/sivil nitelikte olmasına rağmen, ilgili prosedürün ceza mahkemeleri için geçerli olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun hükümlerince düzenlenmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438.maddesinin Yargıtay önünde duruşma talebinde bulunmayı sağlayabileceği farzedilse bile, buradaki asıl önemli olan, davaya konu olayların tespiti ve ödenmesi gereken tazminatın belirlenmesinden sorumlu olan Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi önünde başvuru sahibine duruşma fırsatı verilip verilmemesi gerektiği hususudur. Hükümet'in ima ettiğinin aksine, başvuru sahibinin Yargıtay önünde duruşma talebinde bulunmaması, ilk derece mahkemesi önündeki duruşma hakkından vazgeçtiği şeklinde değerlendirilemez, çünkü Yargıtay ödenmesi gereken tazminat miktarına ilişkin ilk derece mahkemesinin kararını değiştirmeye tam olarak yetkili değildir, (bkz. mutatis mutandis Diennet v. Fransa, 26 Eylül 1995, Series A no. 325-A, s. 15, § 34).
49. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, Mahkeme başvuru sahibinin tazminat talebi üzerine yapılan yargılamada duruşmadan feragat edilmesini gerektiren istisnai bir durumun bulunup bulunmadığını inceleyecektir.
50. Başvuru sahibinin durumunun 466 sayılı Kanun'un 1.maddesinde yer alan koşullardan birisini gerçekleştirdiği tespit edildikten sonra, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi ödenmesi gereken tazminat miktarını belirleme yetkisine sahiptir, (bkz. paragraf 29). Hükümet, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'nin tazminat tutarını gözaltında geçirilen gün sayısını dikkate alan yerleşik bir tazminat standardına (ölçütüne) dayanarak belirlediğini ileri sürmemiştir. Aksine, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi, başvuru sahibinin avukatı tarafından dava dilekçesindeki tüm şikayetleri inceleyerek ve başvuru sahibinin ekonomik ve sosyal durumu, gözaltı süresince maruz kaldığı duygusal ıstırap gibi bir dizi kişisel faktörü dikkate alarak karar vermiştir, (bkz. paragraf 23).
51. Her ne kadar, başvuru sahibinin göz altına alınması, gözaltı süresi, ekonomik ve sosyal durumu kendisini dinlemeye gerek olmaksızın bir raportör yargıç tarafından tespit edilebilse de, (bkz. paragraf 22) başvuru sahibinin çektiğini iddia ettiği duygusal acıyı değerlendirmede farklı yaklaşımlar uygulanmalıdır. Mahkeme'nin görüşüne göre, başvuru sahibine Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi önünde göz altına alınmaktan kaynaklanan acı ve endişenin doğurduğu manevi zararı sözlü olarak anlatma fırsatı verilmeliydi. Başvuru sahibinin yaşadığı olayın esas itibariyle kişisel niteliği ve uygun tazminat miktarının belirlenmesi kendisinin dinlenmesini gerektirmekteydi. Bu hususların doğası itibariyle teknik meseleler olduğu ve sadece dava dosyası üzerinde ele alınabileceği söylenemez. Tam tersine, Mahkeme başvuru sahibinin davasında davacıya kamunun denetimine açık yerel mahkeme önünde yapılacak bir duruşmada kişisel durumunu açıklama hakkının verilmesinin adaletin uygulanmasına ve Devletin hesap verebilirliğine daha iyi hizmet edeceğini düşünmektedir. Mahkeme'ye göre bu faktör, Hükümet'in 466 sayılı Kanunu'nun amacı olarak belirttiği hızlılık ve verimlilik kaygılarına ağır basmaktadır.
52. Yukarıda açıklanan nedenlerle, Mahkeme duruşmadan feragat etmeyi gerektiren istisnai bir durumun olmadığı ve buna göre ö.Maddenin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna ulaşmaktadır.
b. Yargıtay Başsavcısının görüşlerinin başvuru sahibine iletilmemesi
53. Başvuru sahibi, Hükümet'in iddiasının aksine, Yargıtay Başsavcılığının rolünün dava dosyasını kontrol etmek ve teknik anlamda Yargıtay'a havale etmekle sınırlı salt idari bir rol olmadığı konusunda ısrar etmiştir. Başvuru sahibine göre, Başsavcının mütalaasına Yargıtay önündeki davanın taraflarınca ulaşılabileceği olgusuna belirleyici bir ağırlık atfedilmemelidir. Evvela, ulusal hukuk mütalaanın hangi aşamada Yargıtay'a havale edileceğini veya Yargıtay'a havale edilmek üzere Başsavcıya gönderilmeden önce dava dosyasının ne kadar süreyle ilk derece mahkemesinde bekletileceğini düzenlememektedir. Ayrıca Yargıtay'ın yetkili dairesinin mütalaayı değerlendirdiği ve karar verdiği tarihi öğrenmek imkansızdı. Bütün bu faktörler, başvuru sahibinin yaşadığı İzmir ile mahkemenin kurulu olduğu Ankara arasındaki fiziki mesafeyle birlikte değerlendirildiğinde, (mütalaaya) ulaşılabilirlik argümanını etkisiz kılmıştır. Başvuru sahibi, Türk hukukunda Başsavcının Yargıtay dairelerindeki görüşmelere katılmamasıyla ilgili herhangi bir düzenlemenin olmadığı gerçeğinin de usul konusundaki genel belirsizliği yoğunlaştırdığını belirtmiştir. Başvuru sahibine göre, Yargıtay'ın yetkili dairesi mütalaayı okumuş ve Başsavcının önerisi doğrultusunda temyiz istemini reddetmiştir.
54. Hükümet, Başsavcının temyiz edilen dava hakkındaki görüşünün, davanın havale edildiği daireyi bağlamadığını ve Başsavcının görüşünden bağımsız olarak başvuruyu reddetme konusunda dairenin tamamen serbest olduğunu vurgulamıştır. Mütalaa, yürütme ve davanın tarafları karşısında bağımsız olan Başsavcının ilk derece mahkemesi kararının onaylanması veya reddedilmesine ilişkin görüşünü ihtiva eden bir sayfalık bir belgeden ibarettir.
Başvuru sahibinin durumunda, Yargıtay Başsavcısı ilk derece mahkemesinin kararına karşı hem başvuru sahibinin hem de Hazine'nin yaptığı temyiz başvurularının reddedilmesini önermiştir. Buna göre, Başsavcının görüşünün karşıt taraflar arasında silahların eşitliğine saygı ilkesini ihlal ettiği söylenemez. Başsavcının Daireye tazminat miktarını artırmaya yönelik bir öneride bulunmaması, onun bu alandaki tazminat birliğini koruma rolünden kaynaklanmaktadır. Ayrıca, Yargıtay Başsavcısı Daire görüşmelerine katılma hakkına sahip değildi. Bu nedenle, verilen karar üzerinde herhangi bir etkisi olamazdı. Hükümet ayrıca, Ceza Usul Kanunu'nun 320.maddesine atıfla, başvuru sahibinin her aşamada Başsavcının Yargıtay'daki dava dosyasında bulunan mütalaasına ulaşma imkanına sahip olduğunu vurgulamıştır. Başvuru sahibinin ek dilekçeyle mütalaaya cevap verme yolu açıktı. Hükümet, argümanlarının Mahkeme'nin 7 Haziran 2001 tarihli Kress v. Fransa kararıyla da desteklendiğini ileri sürmüştür. ((GC), başvuru no. 39594, ECHR,2001-VI).
55. Mahkeme, Başsavcının Yargıtay'ın yetkili dairesine sunduğu görüşün başvuru sahibine iletilmediği gerekçesiyle 6.maddenin 1.fıkrasının ihlal edildiği şeklindeki Daire kararına katılmamak için herhangi bir sebep görmemektedir. Daire kararını şöyle gerekçelendirmiştir:
"33. Mahkeme, Yargıtay Başsavcısı'nın Yargıtay önündeki rolünün başvuru sahibi ve Hazinece yapılan temyiz başvurularının esası konusunda öneride bulunmak olduğunu gözlemlemektedir. Başsavcı, yazılı olarak sunduğu mütalaasında ilk derece mahkemesi tarafından kararlaştırılan tazminat miktarının onanması gerektiğini belirtmiştir. Buna göre, Başsavcının görüşü Yargıtay kararının sonucunu etkilemeyi amaçlamaktaydı.
34. Mahkeme'nin görüşüne göre, Yargıtay Başsavcısı'nın mütalaalalarının niteliği ve başvuru sahibine bunlara yazılı olarak cevap verme fırsatı tanınmadığı gerçeği dikkate alındığında, başvuru sahibinin çekişmeli yargılanma hakkına yönelik bir ihlal sözkonusudur. Prensipte bu hak, hukuk ya da ceza davasına taraf olanlara, mevcut davadaki Yargıtay Başsavcısı gibi, ulusal hukuk servisinin bağımsız bir üyesi tarafından sunulsa bile, mahkemenin kararını etkileme amacıyla bütün delillerden ve görüşlerden haberdar olma ve bunlar üzerine görüş bildirme fırsatının tanınmasını gerektirmektedir, (bkz., bir çok referans arasında, J.J. v. Hollanda, 21 Mart 1998, Reports 1998-11, s. 613, § 43).
35. Yargıtay Başsavcısı'nın Hazine'nin başvurusunun da reddedilmesi yönünde görüş bildirdiği doğrudur. Ancak, bu nötr yaklaşımın temyiz aşamasında taraflar arasında silahların eşitliğini sağlayabileceği düşünülse de, başvuru sahibinin ilk derece mahkemesince hükmedilen tazminata itirazı hala ortadadır. Bu nedenle, başvuru sahibi Yargıtay önünde kendisinin basan şansını olumsuz yönde etkileyecek her türlü mütalaadan tam olarak haberdar olma hakkına sahipti.
56. Bu gerekçeyi onaylamakla Mahkeme, Hükümet'in Yargıtay Başsavcısı'nın görüşünün ulaşılabilirliği argümanıyla birlikte ele alındığında yukarıda zikredilen Kress kararının farklı bir sonuca ulaştırması gerektiği yönündeki görüşüne katılmamaktadır. Kress kararında Mahkeme, hukuk veya ceza davasında bağımsız bir hukuk görevlisinin görüşlerinin önceden taraflara açıklanmaması ve bu görüşlere karşı cevap imkanının bulunmaması durumlarında sözkonusu olan karşılıklı yargılanma hakkının alanı konusundaki içtihadını pekiştirmiştir. Mahkeme bu kararında, diğerleri yanında, Daire'nin de gerekçesinde dayandığı J.J. v. Hollanda kararına atıfta bulunmuştur (ibid.. §§ 64-65). Kress davasında Mahkeme'nin 6.maddenin 1.fıkrasıyla ilgili bir ihlal bulmadığı doğrudur, ancak mevcut davaya konu olan olayların farklı olduğunun altı çizilmelidir. Mahkeme, Kress davasında hükümet komiserinin (commissaire du gouvernement) davaya ilişkin düşüncelerini ilk kez sözlü olarak Danıştay'da (Conseil d'Etat) yapılan aleni duruşma esnasında sunduğunu ve yargılamanın tarafları, yargıçlar ve kamuoyunun ilk kez o zaman bu düşüncelerin muhtevasını ve içerdiği önerileri öğrendiğini hatırlatmaktadır, (ibid.. § 73). Ayrıca, Kress davasında bir avukatın dilediği takdirde duruşmadan önce hükümet komiserinden görüşlerinin genel bir özetini kendisine iletmesini isteyebileceği ve buna cevap verebileceği, ya da böyle bir durum duruşma esnasında gündeme geldiğinde ve yeterli nedenler sunulduğunda taraflara cevap hakkı tanımak maksadıyla mahkeme başkanının duruşmayı erteleyebileceği gerçeğine itiraz edilmemiştir. (ibid., § 76). Ancak, Yargıtay'ın tarafların temyiz başvurularını duruşma yapmaksızın değerlendirdiği dikkate alındığında, yukarıdaki güvencelerin mevcut davada bulunmadığı görülmektedir.
57. Başvuru sahibinin Yargıtay'daki dosyaya ulaşabileceği ve Başsavcı'nın mütalaasının bir nüshasını alabileceği argümanına gelince, Mahkeme bunun kendi başına başvuru sahibinin çekişmeli yargılanma hakkı için yeterli bir güvence teşkil etmediği düşüncesindedir. Mahkeme'ye göre, hakkaniyet gereği, Yargıtay yazı işleri müdürlüğünün başvuru sahibini mütalaanın teslim edildiği ve dilediği takdirde yazılı olarak cevap verebileceği hususunda bilgilendirmesi gerekirdi. Mahkeme, bu gerekliliğin iç hukukta yerine getirilmediği görüşündedir. Hükümet'in görüşüne göre, başvuru sahibinin avukatının uygulamada dava dosyasını incelemenin mümkün olduğunu bilmesi gerekirdi. Ancak, Mahkeme başvuru sahibinin avukatından girişimde bulunmasını ve periyodik olarak dava dosyasına yeni unsurların eklenip eklenmediği konusunda kendisini bilgilendirmesini istemenin ona orantısız bir yük empoze etme anlamına geleceğini ve kendisine davanın süreci konusunda hiçbir takvim verilmediğinden bunun mütalaa hakkında yorum yapmak için gerçek bir fırsatı garanti edemeyeceğini düşünmektedir, (bkz. mutatis mutandis Brandstetter v. Avusturya, 28 Ağustos 1981, Series A no. 211, ss. 27-28, § 67). Bu bağlamda Mahkeme, mütalaanın 17 Ekim 1996 tarihinde hazırlanıp dava dosyasıyla birlikte 21 Ekim 1996'da yetkili daireye teslim edildiğini hatırlatmaktadır. Yetkili daire, kararım 7 Kasım 1996 tarihinde vermiştir.
58. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, Daire gibi, Mahkeme de Yargıtay Başsavcısı'nın görüşünün başvuru sahibine iletilmemesinden dolayı 6.maddenin 1.fıkrasının ihlal edildiği sonucuna ulaşmaktadır.
III. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
59. Sözleşme'nin 41 .maddesine göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder."
A. Zarar
60. Daire önündeki yargılamada başvuru sahibi manevi zararının tazmini için 50.000 Fransız Frankı (FRF) (7,622.45 euro (EUR)) talep etmiştir. Daire, Yargıtay Başsavcısı'nın görüşünün başvuru sahibine iletilmemesinden dolayı 6.maddenin ihlal edildiği şeklindeki kararın bizatihi yeterli ve hakkaniyete uygun tazmin sayılacağı görüşündedir.
61. Duruşma esnasında Hükümet, Mahkeme'nin başvuru sahibinin ileri sürdüğü nedenlerin biri ya da ikisi dolayısıyla 6.maddenin ihlal edildiğine karar vermesi durumunda, bu kararın kendisinin tek başına hakkaniyete uygun bir tazmin olacağını belirtmiştir. Hükümet'in görüşüne göre, başvuru sahibinin ekonomik ve sosyal durumuyla Türkiye'nin ekonomik şartları dikkate alındığında talep edilen tazminat miktarı abartılıdır.
62. Mahkeme, ulusal yargılamada duruşma yapılmaması ve başvuru sahibinin çekişmeli yargılanma hakkına riayet edilmemesi nedenleriyle Sözleşme'nin 6.maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Mahkeme hakkaniyete uygun olarak, başvuru sahibine 2.000 Euro (EUR) ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraflar ve harcamalar
63. Daire huzurundaki yargılamada, başvuru sahibi bu başlık altında 13.500 FRF (2.058.06 EUR) talep etmiştir. Daire kendisine, Avrupa Konseyinden hukuki yardım olarak aldığı 4.100 FRF (625.04 EUR) düşülmek üzere, 10.000 FRF (1.524.49 EUR) ödenmesini kararlaştırmıştır.
43. maddenin öngördüğü (Büyük Daire önündeki) yargılama için başvuru sahibi, ilave 25.000 FRF (3.811.23 EUR) talep etmiştir. Başvuru sahibine göre talep edilen miktar, yargılama masraftan olan 20.000 FRF (3.048.98 EUR) ile tercüme ve sekreterlik hizmetleri için ödenen 5.000 FRF (762.45 EUR) dan oluşmaktadır. Başvuru sahibinin hukuki yardım sertifikası 43 .maddeyle ilgili yargılama için de geçerliliğini sürdürmüş ve bu çerçevede kendisine 2.012.93 EUR ödenmesine karar verilmiştir.
64. Mahkeme, hakkaniyete uygun bir surette, başvuru sahibine Sözleşme çerçevesindeki bütün yargılama aşamaları için aldığı hukuki yardım olan 2.637.97 EUR düşülmek üzere 4.500 EUR ödenmesine karar vermiştir.
C. Yasal Faiz
65. Mahkeme'nin edindiği bilgilere göre, bu kararın alındığı tarihte Fransa'da yürürlükte bulunan yasal faiz oranı yıllık % 4.26 dır.
BU NEDENLERLE MAHKEME,
1. Başvuru sahibinin, Yargıtay Başsavcısı'nın mütalaasının kendisine iletilmemesi konusunda Hükümet'in görüş bildirmesine izin verilmemesi yönündeki argümanının reddine, ve Mahkeme'nin yargı yetkisinin daha önce Daire tarafından karara bağlanan başvurunun bütün boyutlarını kapsadığı görüşünün oybirliğiyle kabulüne;
2. Ulusal yargılama aşamasında duruşma yapılmadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 6.maddesinin 1.fıkrasının sekize karşı dokuz oyla ihlal edildiğine;
3. Yargıtay Başsavcısı'nın mütalaasının başvuru sahibine iletilmediği gerekçesiyle Sözleşme'nin 6.maddesi 1.fıkrasının oybirliğiyle ihlal edildiğine;
4. Ayrıca
(a) Oybirliğiyle davalı Devlet'in, aşağıdaki miktarı ilgili vergiler eklenerek üç ay içinde ve ödeme gününde Türk Lirasına çevrilerek başvuru sahibine ödemesine,
(i) Manevi tazminat olarak 2.000 EUR (iki bin euro);
(ii) Masraf ve harcamalar için, alınan hukuki yardım tutarı olan 2.637.97 EUR (iki bin altı yüz otuz yedi euro ve doksan yedi cent) düşülmek üzere, 4.500 EUR (Dört bin beş yüz euro);
(b) yukarıda zikredilen üç aylık sürenin sonundan ödeme yapılacak tarihe kadar geçecek sürede uygulanmak üzere yıllık % 4.26 yasal faizin ödenmesine;
5. Başvuru sahibinin geri kalan hakkaniyete uygun tazminat taleplerini oybirliğiyle reddine karar vermiştir.
KISMİ KARŞIOY YAZISI
(YARGIÇLAR WILDHABER, COSTA, RESS, TÜRMEN, BÎRSAN, JUNGWIERT, MARUSTE AND UGREKHELIDZE)
(Tercüme)
Bir noktada meslektaşlarımıza katılmıyoruz: bir çok nedenden dolayı, ulusal yargılama aşamasında duruşma yapılmaması gerekçesiyle Sözleşme'nin 6.maddesi 1.fıkrasının ihlal edilmediği düşüncesindeyiz.
Her şeyden önce, Mahkeme'nin içtihat hukuku her durumda sözlü yargılamanın gerekmediğini göstermektedir. Sözgelimi davacının açıkça veya zımnen duruşma hakkından feragat ettiği, ya da kamu yararım ilgilendirmeyen anlaşmazlıkların duruşmayı gereksiz kıldığı, ya da istisnai olarak tek aşamalı yargılamanın sözkonusu olduğu çoğu davalarda yazılı prosedür yeterli olabilmektedir. Bu konuda örnek olarak aşağıdaki kararlar gösterilebilir: bir satışın yasallığı konusundaki anlaşmazlığa ilişkin Hâkansson ve Sturesson v. İsveç kararı (21 Şubat 1990 (Series A no. 171-A, ss. 20-21, § 67), geçersiz bir emeklilik konusunda Federal Sigorta Mahkemesi'ne yapılan başvuruyla ilgili Schuler-Zgraggen v. İsviçre kararı (24 Haziran 1993 (Series A no. 263, ss. 19-20, § 58), bir planlama ruhsatının reddine karşı ilk ve son derece mahkemesi olarak karar veren Yüksek idare Mahkemesi'ne yapılan başvuruyla ilgili Allan Jacobsson v. İsveç (no. 2) karan (19 Şubat 1998 (Reports of Judgments and Decisions 1998-1, s. 69, § 49), ve bir vasiyetnamenin geçersiz ve yok hükmünde olduğunun ve mirasa hak kazanamadığının ilanını talep eden başvuruyla ilgili Lino Carlos Varela Assalino v. Portekiz davasındaki 25 Nisan 2002 tarihli kabul edilemezlik kararı (Üçüncü Bölüm, başvuru no: 64336/01).
Bu kararlar (içtihat hukuku) duruşmadan feragat edilmesini haklılaştıran "istisnai durumlar"ın olup olmadığını belirlemek için üç kriter ortaya koymaktadır:
(a) duruşmayı gerektiren olaylara ilişkin ya da hukuksal hiçbir mesele olmamalı;
(b) mahkemenin çözüm bulması gereken soru(n)ların kapsamı sınırlı olmalı ve
(c) kamusal çıkar söz konusu olmamalıdır.
Mevcut davada bu üç şart sağlanmıştır.
İkincisi, 48 saat gözaltında tutulan Bay Göç 466 sayılı "Kanun Dışı Yakalanan Veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun"a dayanarak tazminat talebinde bulundu. Devlete katı bir sorumluluk yükleyen 466 sayılı Kanun, mağdura kanunsuz gözaltından dolayı mağdurun uğradığı maddi ve manevi zararın tazminini öngörmektedir. Tazminat talebi, ilgili belgelerle desteklenmelidir. Tazminat miktarı da şikayetçinin ekonomik ve sosyal durumuna bağlıdır. Bunun dışında prosedüre eklenecek bir husus yoktur, itiraf etmek gerekir ki, başvuru sahibi mahkememiz önünde kendisinin aynı zamanda kötü muamele mağduru olduğunu ileri sürmüş, ancak bu şikayet Daire'nin 9 Kasım 2000 tarihli kararıyla kabul edilemez bulunmuştur. Fakat her halükarda 466 sayılı Kanun, Türk yetkililerinin kötü muamelesinden dolayı tazminat ödenmesine ilişkin hukuki bir temel teşkil etmemektedir. Bu tür bir iddia, hukuk yargılaması bağlamında hukuk mahkemelerine taşınmalıydı. Sonuç olarak, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi yalnızca dava dosyasını inceleyerek Bay Göç'e ödenecek tazminat miktarını tespit etmekten başka bir şeyi gerektirmeyen son derece basit bir anlaşmazlığı çözümlemek durumundaydı. Bu, daha önceki davalarda hükmedilen tazminat miktarlarının ışığında kararlaştırılabilecek teknik bir işti. Ve başvuru sahibinin iddiasını destekleyecek argümanları yazılı olarak Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunmasını engelleyen herhangi bir durum söz konusu değildi.
Üçüncüsü, Ağır Ceza Mahkemesi görevli yargıcın raporuna dayanarak davaya konu olan olayları titiz bir şekilde tespit etmiştir. İlginçtir, başvuru sahibi Yargıtay'a başvurusunda hükmedilen tazminat miktarına şikayet etmekle sınırlı kalarak, ilk derece mahkemesi olan Ağır Ceza Mahkemesi'nin tespit ettiği davaya ilişkin olaylara itiraz etmemiş ve herhangi bir hukuki nokta geliştirmemiştir.
Dördüncüsü, Bay Göç'ün talebi bu tür talepler için hızlı bir prosedür öngören 466 sayılı Kanun'un mantığına uygun olarak etkili bir şekilde ele alınmıştır. Yerel (ulusal) mahkemelerden herhangi bir özel problem içermeyen talepler kendilerine geldiğinde her seferinde duruşma yapmalarını istemek, Sözleşme'nin 6.maddesi 1.fıkrasındaki gerekliliklerden biri olan "makul süre"nin gözetilmesini pratik olarak engelleyebilecektir. Ayrıca, bizim Mahkememizin İçtüzüğü de gerekli olmadığı takdirde duruşma yapılmayabileceğini öngörmektedir; gerçekten uygulamada duruşma yapılmaması yoluna Daire önüne gelen davalarda olduğundan daha sık başvurulmaktadır. Aksi takdirde, Mahkeme makul bir süre içinde karar verememe tehlikesiyle karşılaşacak veya gerçekten işlemez hale gelecektir. Kendisinin yapamadığını ulusal mahkemelerden yapmasını istemesi, Avrupa insan Haklan Mahkemesi için istenilir bir durum olmasa gerek.
Beşincisi, 466 sayılı Kanun'un 3 .maddesi uyarınca raportör yargıcın sahip, olduğu dinleme yetkisi, davanın tarafları olan davacı ile Hazinenin temsilcisinin hazır bulunması ve dinlemenin halka açık olması anlamında aleni duruşmanın tüm niteliklerini taşımaktadır. Mevcut davada, ne görevli yargıç böyle bir dinleme gereği duymuş, ne de davacı bu yönde bir talepte bulunmuştur. Tamamen teknik bir konuda sözlü açıklamaları gerektirecek bir kamusal çıkarın bulunmadığı gerçeğini gözeterek ve başvuru sahibinin iyi niyetini sorgulamadan, onun zımni feragatinin (ki yukarda zikredilen kararların bağlamı içinde bu oldukça açıktır) duruşma yapılmaması yönündeki şikayetini biraz yapay kıldığı düşüncesindeyiz.
Daha genel bir gözlemle bitirmek istiyoruz. Kararın 47. paragrafında belirtilen, ilk ve son derece mahkemesi önünde duruşmadan feragat edilmesini gerektiren "istisnai durumlar"ın koşullarına ilişkin içtihat hukuku kanaatimizce sorgulanabilir niteliktedir. Buradaki gerekçe, karmaşık hukuksal durumlara uygulanamayacak kadar basittir. Durumların, mevcut davada olduğu üzere özel olarak düzenlenmiş tazminat prosedürleri gibi, normalde duruşmanın gerekmediği bazı prosedür çeşitleri için tipik olması gerektiğini söylemek daha yerinde olacaktır. Bu tipik prosedürde bireysel ve kamusal çıkarlar arasındaki denge böylesi prosedüre! kurallar belirlenirken hesaba katılmaktadır. Sadece daha istisnai durumlarda duruşma gereksinimi ortaya konmalıdır. Hukuki sorunları "tip"(leme) ile çözme yöntemi, yani yarışan çıkarları dikkatlice değerlendirerek normalde duruşma gerektirmeyen spesifik bir prosedür belirleme yolu, az çok teknik nitelikte olan problemlerin çözümünde başvurulan klasik yöntemlerden biridir.
Sözün özü, çoğunluğun gerekçesini anlamakla birlikte, maalesef ona katılamıyoruz.
YARGIÇ RESS'İN (YARGIÇ MARUSTE'IN DE KATILDIĞI) KISMİ KARŞIOY YAZISI
1. Daire kararının gerekçesi, çekişmeli yargılanma hakkının ihlalinin aynı zamanda duruşma yapılmamasını da içerdiği fikrine dayanmıştır. Daire kararına muhalif olan yargıçlar Makarczyk ve Türmen gibi, Büyük Daire de bu iki şikayetin birbirinden ayrı olduğu, dolayısıyla ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği görüşünü benimsemektedir, (paragraf 46). Benim görüşüme göre, adil yargılanma için esas olan çekişmeli yargılanma hakkıdır ve bu hakkın duruşmayla veya yazılı prosedürle garanti altına alınması çok da önemli değildir. Bu nedenle mevcut davada çekişmeli yargılanma hakkının ihlali, Daire'nin kararında belirtildiği gibi, normal olarak aynı prosedürden kaynaklanan diğer ihlalleri de kapsayacaktır. Ne var ki, biraz daha düşünüldüğünde, spesifik davada duruşmanın gerçekten gerekip gerekmediğinden bağımsız olarak, çekişmeli yargılanma hakkının ihlalinin duruşma eksikliğini kapsayamayacağı davaların olabileceği gerçeğini de dışlamıyorum. Ancak Mahkeme'ye göre, aleni duruşmanın temel niteliği, (ki sözlü duruşma hakkı bunun önemli bir boyutudur), dikkate alındığında, başvuru sahibinin bu bağlamdaki şikayeti sadece çekişmeli yargılanma hakkının ihlal edildiği şeklindeki bir karara indirgenemez." (paragraf 46). Kanaatimce, başlangıç noktası, sözlü ya da yazılı dinlenme hakkının ana unsurlarından birini teşkil ettiği yargılanma hakkının temel niteliği olmalıdır. Bu farklı perspektif, aynı zamanda Daire ile Büyük Daire arasındaki yaklaşım farklılığını da açıklayabilir.
2. Mevcut davanın şartlan düşünüldüğünde, duruşmaya gerek yoktu. Bu açıdan, diğer muhalif yargıçların görüşlerine katılmakta ve katkıda bulunmaktayım.
Yorum
Büyük Daire'nin bu kararını değerlendirmeye geçmeden önce, Daire'nin aynı başvuruya ilişkin daha önce verdiği iki kabul edilebilirlik kararına kısaca değinmek gerekecektir. Bu kararlar özellikle kolluğun yetkileri bakımından önem taşımaktadır. Rahatlıkla söylenebilir ki, eğer 3 ve 5maddeler altındaki şikayetler usul şartlarına takılmasaydı, Türkiye bu davada sadece 6.maddenin ihlalinden değil, büyük ihtimalle 3 ve 5.maddelerin ihlalinden dolayı da mahkum olacaktı. Daire, gözaltı süresinin uzun olduğu dolayısıyla Sözleşme'nin 5maddesi 3.fıkrasının (c) bendi hükmünün ihlal edildiği yönündeki şikayeti, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle 14 Ekim 1999 tarihli kararıyla kabul edilemez ilan etmiştir. Başvuru sahibinin gözaltındayken kötü muamele ve işkence gördüğü, dolayısıyla Sözleşme'nin 3 maddesinin ihlal edildiği yönündeki şikayeti de altı aylık sürenin geçtiği gerekçesiyle 6 Nisan 2000 tarihli kararla kabul edilemez bulunmuştur.
Daire'nin bu iki kabul edilebilirlik kararı için bkz.
Büyük Daire önündeki bu davada, biri özel olarak kolluğu, diğeri de makro düzeyde adalet sistemini ilgilendiren iki sorun söz konusudur. Sorunun kolluğu ilgilendiren yönü, göz altına alma uygulamasının kanuna aykırı yapılmasıdır. Her ne kadar Anayasa'nın 19.maddesi, bireysel suçlar için maksimum gözaltı süresini 48 saat olarak öngörüyorsa da, Kanun bunu 24 saat olarak belirlemiştir.
(CMUK Madde 128) Oysa başvuru sahibi, yargıç önüne çıkarılmadan iki gün süreyle gözaltında tutulmuştur. Bu da, 466 sayılı "Kanun Dışı Yakalanan Veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun"un 1.maddesine göre, tazminatı gerektiren durumlardan biridir.
Davanın adalet sistemini ilgilendiren boyutu ise, 466 sayılı Kanun gereği ödenecek tazminat miktarının dosya üzerinden kararlaştırılması ve Yargıtay Başsavcısı 'nın davaya ilişkin görüşlerinin davacı tarafa iletilmemesidir. İkinci noktada At HM yargıçları arasında bir görüş ayrılığı yoktur. "Silahların eşitsizliği" temelinde oybirliğiyle Sözleşme'nin 6. maddesi 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Tartışma, mevcut davada duruşma yapılmadan, davacı dinlenilmeden, tazminata hükmedilmesinin 6jnaddeyi ihlal edip etmediği noktasında ortaya çıkmaktadır. Daire, temyiz başvurusu sırasında Başsavcının Yargıtay'a sunduğu yazılı görüşün davacıya iletilmemesinin 6maddeyi ihlal ettiğine karar vererek, duruşma yapılmamaktan dolayı bu maddenin ihlal edilip edilmediğinin ayrıca incelenmesine gerek duymamıştır.(**) Büyük Daire ise bu iki şikayetin birbirinden ayrı olarak ele alınması gerektiğini düşünmüştür. Büyük Daire, sekize karşı dokuz oyla tazminat miktarının belirlenmesi sürecinde ulusal mahkemelerde duruşma yapılmamasını Sözleşme'nin 6. maddesi 1. fıkrasının ihlali olarak görmüştür. Mahkeme'ye göre, tazminat miktarını belirlerken dikkate alınan başvuru sahibinin sosyal, ekonomik konumu ve gözaltında çektiği acı gibi kişisel durumlar duruşmayı gerekli kılmaktadır. Halbuki, ne Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'nde ne de temyiz aşamasında Yargıtay'da başvuru sahibine durumunu sözlü olarak anlatma fırsatı verilmemiştir. Hemen belirtelim ki, AİHM duruşma eksikliğini kategorik olarak adil yargılanma hakkının ihlali olarak görmemektedir. Tersine, istisnaî durumlar duruşma yapılmamasını haklılaştırabilmektedir. Buradaki tartışma konusu, mevcut davaya konu olan olayların böylesi bir istisnai durum oluşturup oluşturmadığıdır. Çoğunluk görüşüne göre, mevcut dava istisnai durum olarak değerlendirilemez, muhalif yargıçlara göre ise duruşmadan feragati haklılaştıracak tamamen teknik nitelikte bir davadır.
Case of Göç v. Turkey, (BM: 36590/97), 9 Kasım 2000, par .37.
Büyük Daire kararına muhalif olan yargıçların haklı olarak vurguladıkları bir nokta var. O da AİHM İç Tüzüğünün de duruşmadan feragat edilebileceğini öngörmesidir. Buradaki ironi, ulusal mahkemelerin aksine, AİHM'nin neredeyse istisnai durumlarda duruşma yoluna gitmesidir. Ancak, ulusal mahkemelerin işlevleri ve yargılama yöntemleriyle Strasbourg Mahkemesi'nin işlev ve yönteminin bir birinden farklı olduğunu da hatırlamak gerekir.
Özetlemek gerekirse, Göç v. Türkiye kararının kolluk ve adalet sistemi bakımından üç önemli sonucu vardır:
1- Kolluğun yakalama ve göz altına alma konusunda daha hassas davranması ve kanuna aykırı hürriyetten mahrum bırakmaya yol açabilecek tutumdan kaçınması gerekmektedir. Özellikle de göz altına alınanların anayasal/yasal hakları konusunda azami dikkatin gösterilmesi, makro düzeyde Türkiye'nin hukuk devleti olduğu argümanını inandırıcı kılacak, mikro düzeyde de kolluk görevlisinin hukuksal sorumluluğu yüklenmesini engelleyecektir.
2- Kanuna aykırı yakalama veya tutuklamadan kaynaklanan tazminat davalarında duruşmayı mümkün kılacak yasal değişikliğin yapılması gerekmektedir. Her ne kadar, muhalif yargıçların da belirttiği gibi, 466 sayılı Kanun'un 3.maddesinde raportör yargıcın davacıyı dinleyebilmesi mümkünse de, bunun çekişmeli yargılamanın gerektirdiği duruşma hakkını garanti edip etmediği kuşkuludur. Bu daha çok ifade almaya benzemektedir. Oysa tarafların hazır bulunduğu ve kamuya açık bir duruşmada davacının olayları ve taleplerini anlatması, sorulan sorulara cevap vermesi yargılamanın hakkaniyete uygun olmasını kolaylaştıracaktır.
3- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının temyiz başvurusuna ilişkin görüşünün davacıya iletilmesi yönünde de bir değişiklik gerekmektedir. Sanırız, yasal değişikliğe gerek olmaksızın uygulama yoluyla bu sorun aşılabilir. Başsavcının temyiz başvurusuyla ilgili görüşünün başvurucuya iletilmesi, adil yargılamanın bir gereği olan "silahların eşitliği" ilkesine hizmet edecektir.
Elbette bu değişiklikler, adil yargılamanın diğer önemli bir unsuru olan "makul süre" içinde yargılamayı negatif yönde etkileyebilecektir. Gerçekten de dosya üzerinden görülen davaların daha hızlı ve daha az masrafla sonuçlandırıldığı bilinmektedir. Ancak görünen o ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, adaletin gerçekleşmesi ve devletin hesap verebilirliği açısından duruşma hakkının gerekli olduğuna ve bunun hızlılık ve verimlilik kaygılarından önce geldiğine inanmaktadır. Duruşmanın masraflı olduğu argümanına karşı da "adalette tasarruf olmaz" sözünü hatırlatmak yeterli olsa gerek.
Full & Egal Universal Law Academy