(AİHS m. 2, 6, 8, 13, 14, 34, 35, 44, 1 Nolu Protokol) (818 S. K. m. 41, 46, 47) (2709 S. K. m. 125) (2577 S. K. m. 13)
(Başvuru no:37410/97)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
10 Mayıs 2007
İşbu karar AİHSnin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (37410/97) başvuru nolu davanın nedeni, bu ülke vatandaşı olan Kamil Uzun'un (başvuran) 15 Mart 1995 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (Mahkeme) yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, AİHM önünde Londra Barosu avukatlarından Lucy Claridge, Mark Muller, Tim Otty, Paul Troop ve Kerim Yıldız tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
1964 doğumlu olan başvuran hali hazırda Frankfurt'ta (Almanya) ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde başvuranın anne-babası Bingöl'e bağlı Yaylıdere İlçesi şehir merkezine 5 km. mesafede bulunan Hasköy Mahallesi'nde yaşamaktaydılar. Sözkonusu dönemde adıgeçen il olağanüstü hal bölgesine dahildi. Yine aynı dönemde güvenlik güçleri ile PKK mensupları arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktaydı.
16 Eylül 1994 tarihinde gece saat 24 sularında A.E.'nin Hasköy'de bulunan evine bir havan mermisi isabet etmiştir. Çatıdan giren mermi duvara çarparak infilak etmiştir. Başvuranın anne-babasının yaşadığı eve sıçrayan şarapnel parçalan Pakize Uzun'un başına ve boynuna isabet etmiştir. Karısının yüzünü kanlar içinde gören Hasan Uzun hemen balkona koşarak olaydan yara almadan kurtulan komşusu A.E.'yi yardıma çağırmıştır.
Pakize Uzun aldığı yaralar sonucu yarım saat içinde hayatını kaybetmiştir.
17 Eylül 1994 tarihinde yaşanan gelişmeler şu şekildedir:
A.E., Hasan Uzun, aynı köyde yaşayan T.K. ve T.D. Yayladere ve Hasköy muhtarlarıyla birlikte Yayladere İlçe Jandarma Komutanlığı'na ('komutanlık') gitmişlerdir. Adıgeçenler Pakize Uzun'un ölümünden ve mülklerinin zarar görmesinden şikayetçi olmuşlar ve sorumluların tespit edilerek zararlarının tazmin edilmesini talep etmişlerdir.
Başvuranın ifadesine göre, jandarma komutanlığı çıkışında Hasköy'e doğru çevrilmiş 70 mm. Çapında bir havan topu farkeden babası 'Biliyorum karımı bununla öldürdünüz' diye bağırmıştır. Bunun üzerine komutan 'Boşver (arkadaşım) bir hataydı oldu. Kimse kasten karını nişan almadı. Her gün onlarca asker ölüyor vatan için. İhtiyar bir kadın ölmüş çok mu?' diye cevap vermiştir.
Köylüler köye döndükten sonra İlçe Jandarma Komutanının izniyle ölüyü defnetmişlerdir. Başvurana göre İlçe Jandarma Komutanı 'Bir hata oldu ama bunu büyütmeyin, yoksa canınıza okurum, biz biliyoruz, hepiniz teröriste yataklık yapıyorsunuz, bu vatanın evlatları her gün ölüyor, ona göre aklınızı başınıza alın' şeklinde sözlerle babasını tehdit etmiştir.
İlçe jandarma'ya bağlı bir jandarma ekibi, soruşturma yapmak maksadıyla cenaze defnedildiği esnada Hasköy'e gelmiştir. Sökonusu ekip olay yerinin bir krokisini çıkararak A.E. ve Hasan Uzun'a ait evlerde hasar tespiti yapmışlardır. Bu hususta düzenlenen tutanakta şarapnel parçalarının yol açtığı etkilerden söz edilmiş ancak toplanan mermi parçalan hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir.
Bu arada İlçe Jandarma Komutanlığı'nda görev yapan Fındık soyadlı bir subay 'Kaynağı bilinmeyen bir patlama konusunda araştırmalar başlatılmıştır' şeklinde bir yazı geçmiştir. Fındık ayrıca Yayladere İlçesi'nde konuşlu komando ve topçu garnizonlarına birer yazı yazarak, bu birliklerden 16 Eylül gecesi havan atışı yapılıp yapılmadığı konusunda bilgi istemiştir. Fındık son olarak, Kiğı Savcılığı'na gönderilmek üzere bir mesaj hazırlamış ve bu mesajda savcıdan, medfun Pakize Uzun'un cesedine otopsi yapılması yönünde bir talebi olup olmadığını sormuştur. Ancak daha sonradan mı mesajların hiç gönderilmediği ortaya çıkmıştır. Sözkonusu iki garnizonun komutanları yazdıkları cevabi yazıda, kendi garnizonlarından 21 ve 24 saatleri arasında hiçbir havan topu atışı yapılmadığını beyan etmişlerdir.
Başvuran 20 Aralık 1994 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi'ne başvurmuştur. Başvuran yaptığı başvuruda annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu askerlerden şikayetçi olmuştur. Adıgeçen dernek bu iddiaları TBMM İnsan Haklan Komisyonu'na iletmiş, Komisyon ise bu şikayetleri Bingöl Cumhuriyet Savcılığı'na bildirmiştir. Ancak Bingöl Savcılığı 18 ocak 1995 tarihinde ratione loci yetkisizlik karan vererek Yayladere'de adli teşkilat bulunmadığından dosyayı Kiğı Cumhuriyet Savcılığı'na havale etmiştir.
Kiğı Cumhuriyet Savcılığı konuyla ilgili soruşturma başlatmıştır. Savcı, Yayladere İlçe Jandarma Komutanlığı yetkililerinden öncelikle, aylar önce meydana gelen bu olay hakkında kendisine bilgi verilmemesinin gerekçelerini sormuştur.
Bunun üzerine adıgeçen jandarma komutanlığında görevli olan bir başka subay Dilbaz Bingöl İl Jandarma Komutanlığı'na izahat vermek durumunda kalmıştır. Adıgeçen Pakize Uzun'un ölümü ve defni ile ilgili olarak 17 Eylül 1994 tarihinde Kiğı Savcılığı'na bilgi verildiğini savunmuştur. Ayrıca, kendi komutanlıklarınca yürütülen soruşturma sonucunda bölgedeki birlikler tarafından hiç bir havan atışı yapılmadığının anlaşıldığını beyan etmiştir. Adıgeçen ayrıca, Yayladere İlçe Jandarma Komutanlığı'nda iki adet havan topu mevcut olduğunu ancak bunlardan bir tanesinin ateşleme mekanizmasının uzun süredir arızalı olduğunu, diğerinin ise 26 Ağustos 1994 tarihinde yapılan bir atıştan sonra seviye ayarının kırıldığını ve bunun tamiri için resmi talepte bulunduklarını ifade etmiştir. Adıgeçen özetle, iddia edilenin aksine jandarma birliklerinin sözkonusu ölümden sorumlu tutulamayacağını, ölümün 'bilinmeyen tipte' bir patlayıcı kullanılması sonucu meydana geldiğini ileri sürmüştür.
Subay Dilbaz 24 Şubat 1995 tarihinde Kiğı Savcılığı'nın sorularına cevap vermiştir. Dilbaz savcıya, Fındık tarafından kendisine olayla ilgili bilgi verilmesi maksadıyla gönderilen mesajdan söz etmiştir. Savcı ise hiç bir zaman böyle bir mesaj almadığını belirtmiştir.
16 Eylül 1994 tarihli olaydan hiçbir adli makamın haberdar edilmediği 29 Nisan 1995 tarihinde ortaya çıkmıştır.
Kiğı Savcısı 22 Mayıs 1995 tarihinde A.E.'nin ifadesine başvurmuştur.
10 Ağustos 1995 tarihinde Yayladere İlçe Jandarma Komutanlığı'na bağlı bir başka soruşturucu grubu olay yerini incelemek maksadıyla Hasköy'e gitmiştir. Elde edilen sonuçlar dosyada yer almamaktadır.
Kiğı Savcılığı 27 Ekim 1995 tarihinde ratione loci yetkisizlik kararı vererek, dosyayı Yayladere'de adli teşkilat kurulmuş olması sebebiyle Yayladere Cumhuriyet Savcılığı'na sevketmiştir.
Savcı dosyayı 1995/6 sayısıyla kayda geçirmiştir. Savcı 17 Ocak ila 22 Mayıs 1995 tarihlerinde Kiğı Savcılığı ile askeri makamlar arasında yapılan yazışmalarda ciddi ihmallere rastlamıştır. Savcı, subay Fındık'ın gerçekten de adıgeçen savcılığa gönderilmek üzere bir takım mesajlar hazırlamış olabileceğini ama bunları göndermeyi ihmal ettiğini tespit etmiştir.
Savcı 21 Aralık 1995 tarihinde olay yeri tespit tutanağında imzası bulunanlardan Astsubay K.Ç.'yi dinlemiştir. K.Ç., Yayladere İlçe Jandarma Komutanı'nın çürüme riskini ve Kiğı Savcısının olay yerine gelemeyeceğini bildirmesini göz önünde bulundurarak cenazenin defnedilmesine izin verdiğini belirtmiştir. K.Ç. ayrıca patlayıcının özellikleriyle ilgili bilgilerin Alaçatı Merkez İlçe Jandarma Komutanı F.G. tarafından verilebileceğini belirtmiştir.
25. Savcı 15 Şubat 1996 tarihli bir yazıyla olay günü kendi mahallerinden havan topu atışı yapılıp yapılmadığı hususunda ilçe jandarma komutanlığından derhal bilgi verilmesinin istemiştir. İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından verilen bilgide olay günü kendi mahallerinden bir havan topu atışı yapılmadığı ifade edilmiştir.
26. Savcı 26 Şubat 1996 tarihinde Yayladere muhtarı H.A.'nın ifadesine başvurmuştur. Muhtar, olayın ertesi günü kendisinin de İlçe Jandarma Komutanlığı'na gittiğini ve ilçe jandarma komutanı F.G.'nin orada olduğunu beyan etmiştir. Muhtar F.G.'yi olayın adli bir olay olduğu ve savcının bu olaydan haberdar edilmesi gerektiği hususlarında uyardığını belirtmiştir. F.G., Kiğı Savcısının olaydan haberdar edildiğini ancak olay yerine gelebilmesi için için bir helikopter olmaması nedeniyle gelmesinin mümkün olmadığını ve mevtanın defnedilmesi emrinin Olağanüstü Hal Bölge Valisi tarafından verildiğini ifade etmiştir. H.A. isabet alan evlerde dağınık halde şarapnel parçalan bulunduğunu farkederek A.E. ve Hasan Uzun'u bu delilleri muhafaza etmeleri gerektiği hususunda uyarmıştır. Muhtar ayrıca, köye teröristlerin indiği bilgisini alan jandarmaların Yayladere İlçe Jandarma Komutanlığı'ndan havan topu atışı yaptıkları duyumunu aldığını beyan etmiştir.
27. Köylülerden T.D. 8 Mayıs 1996 tarihinde savcı tarafından sorgulanmıştır. Adıgeçen soruşturma yapmak maksadıyla köye gelen jandarmaların top mermisi parçalarını aldıklarını duyduğunu beyan etmiştir. Adıgeçen yıkıntılar arasında, ucunda küçük bir pervane olan boru şeklinde bir metal parçası gördüğünü beyan etmiştir.
Daha sonra A.E. Yayladere Ağır ceza mahkemesi önünde verdiği ifadede ölüme sebebiyet veren top mermisinin üzerinde M.K.E. (Türkiye Makine ve Kimya Endüstrisi) damgasını gördüğünü beyan etmiştir.
11 Haziran 1996 tarihinde Pakize Uzun'un cesedi mezarından çıkarılarak Yayladere Dispanseri'nde görevli bir doktor tarafından savcının huzurunda otopsi yapılmıştır. Kafatası incelemesinde oksipital düzeyde 0.5x5 cm. çapında sert bir nesnenin yol açtığı şoka bağlı olarak meydana gelen bir travma sonucunda solunumun durduğu ve ölümün gerçekleştiği tespit edilmiştir.
Savcı ertesi gün olay yerine gitmiş ve hasar tespiti yapmıştır. A.E., muhafaza ettiği her biri 5 gr. ağırlığında beş küçük şarapnel parçasını savcıya teslim etmiştir.
Savcı, 8 kasım 1996 tarihinde Astsubay K.Ç. ve İlçe Jandarma Komutanı F.G.'yi Türk Ceza Kanununun 240. maddesi temelinde görevi kötüye kullanmak suçuyla itham etmiştir. Savcı, F.G.'nin görevi olduğu halde ihtilaflı olaydan savcılığı haberdar etmediğini, mağdurlar tarafından yapılan resmi şikayetleri kendisine iletmediğini, cesedin bir otopsi yapılmadan hızla defnedilmesine izin verdiğini ve jandarmalar tarafından kendi bilgisi dahilinde toplanan mermi parçalarını ortadan kaldırdığını belirtmiştir. K.Ç.'nin ise 17 Eylül 1994 tarihli olay yeri tespit tutanağında toplanan delilleri belirtmeyerek bu delilleri gizlediğini belirtmiştir.
K.Ç. ve F.G. Yayladere Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevkedilmişlerdir. Mahkeme 7 Temmuz 1999 tarihinde sanıkların görevi kötüye kullandıklarını sabit görerek mahkumiyetlerine karar vermiştir. Müteakiben esas hakimleri verilen cezada indirime giderek hükmedilen cezaları önce para cezasına çevirmiş sonra da cezaların ertelenmesine karar vermiştir. 13 Eylül 1999 tarihinde bu hüküm temyiz yolu kapalı olmak üzere kesinleşmiştir.
Savcılık 5 Mayıs 2000 tarihinde, zamanaşımı süresi sonuna kadar faillerin bulunması için 16 Eylül 2009 tarihine kadar geçerli olan bir daimi arama kararı vermiştir.
Başvuran 25 Temmuz 2000 tarihinde ilk kez Hasköy'e gitmiştir. Muhtar başvurana, Kiğı Savcısı'nın askerler lehinde ifade vermesi için kendisini iki kez makamına çağırdığını anlatmıştır. Ayrıca savcı kendisine bu olayı unutmasını tavsiye etmiştir.
Pakize Uzun'un ölümü konusundaki soruşturmalar 16 Eylül 2009 tarihine kadar sürdürülecektir. Ancak şu güne kadar elle tutulur herhangi bir netice elde edilememiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. İHTİLAFIN KONUSU
Başvuran AİFJJVI önünde AİHS'nin 2. maddesinin birden fazla bakımdan ihlal edildiğinden yakınmaktadır. Pakize Uzun'a ilişkin olarak başvuran, aslen, askeri yetkilileri adıgeçeni kasten öldürmekle suçlamaktadır. İkincil olarak ise başvuran, dava nın 2 § 2 maddesi bakımından incelenmesi gerekse dahi başvurulan öldürücü gücün gerekli ve orantılı olmadığı kanaatindedir.
Başvuran, askeri operasyonlara yönelik olarak iç hukukta etkili bir adli denetim mekanizması bulunmaması ve bu türden operasyonlara katılan güvenlik güçlerine uygun eğitim verilmemesi nedeniyle anne-babasına ilişkin olarak yaşamın korunması hakkının çiğnendiğinden şikayetçi olmaktadır.
Bu bağlamda ilgili, annesinin ölümünü çevreleyen koşullar hakkında gereği gibi bir ceza soruşturması yapılmamış olması nedeniyle AİHS'nin 2. maddesinin usul yönünden de ihlal edildiğinden yakınmaktadır. Başvurana göre bu durum, mevcut davada uğranılan zararların ulusal mahkemeler önünde tazmin imkanından yoksun bırakılmaları nedeniyle AİHS'nin 6 § 1 maddesinin de ihlaline yol açmıştır.
Başvurana göre anne-babasına uygulanan şiddet AİHS'nin 8. maddesi hilafına aile hayatlarının ve evlerinin yıkımıyla sonuçlanmıştır.
Bu hususta başvuran olaydan sonra Hasköy'de uygulanan giriş çıkış yasağının, ailesiyle görüşme ve annesinin cenazesine katılmasının mümkün olamaması nedeniyle aile yaşamına saygı hakkına bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.
1 Nolu Ek Protokol'ün 1. maddesine atıfta bulunan başvuran ihtilaflı havan topu atışı sebebiyle maruz kalınan maddi hasarın ailesinin mülkiyet dokunulmazlığı hakkına ilişkin olarak bir ihlal teşkil ettiğini savunmaktadır.
Yukarıdaki şikayetlerine ek olarak başvuran, ulusal makamların, anne-babasının da aralarında bulunduğu mağdurların etnik kökenleri nedeniyle mevcut davada olayları karşısındaki pasif ve ayrımcı tutumlarından şikayetçi olmaktadır.
Hükümet bu savlara itiraz etmektedir.
Yukarıda dile getirilen şikayetlerin ve ilgili olayların tümünü göz önünde bulunduran AİHM, AİHS'nin 2. maddesi yönünden yapılan şikayetlere öncelik vermek gerektiği kanaatine varmaktadır.
II. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabuledilebilirliğe dair
Hükümet, içhukuk yollarının bir çok bakımdan tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet öncelikle, başvuranın, ihtilaflı ölümle ilgili halen devam etmekte olan ceza soruşturmalarının tamamlanmasından önce başvuruda bulunduğuna dikkat çekmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın ya da başvuranın babasının sözkonusu olayla ilgili olarak savcılığa resmi başvuruda bulunmadığına dikkat çekmektedir. Son olarak Hükümet başvuranı medeni (Borçlar Kanunun 41, 46, ve 47. maddeleri) ve idari (Anayasanın 125. maddesi ve 2577 sayılı kanunun 13. maddesi) tazmin yollarını kullanmamakla suçlamaktadır.
Başvuran, AİHS'nin 35. maddesinin gereklerine uygun hareket etmek için elinden geleni yaptığını belirtmektedir.
AİHM, Türkiye aleyhinde açılan bazı davalarda şikayette bulunmanın yetersizliğine (Sabri Oğraş ve diğerleri, ve Kamer Demir ve diğerleri - Türkiye, no:41335/98, § 23, 19 Ekim 2006) ve bir başvurunun zamanından önce yapılmasına ilişkin olarak (bkz., sözgelimi, Ay -Türkiye, no:30951/96, 2 Eylül 2003, ve Yılmaz - Türkiye, no: 46732/99, 1 Nisan 2003) benzer itirazları reddettiğini anımsatmaktadır.
Mevcut davada AİHM, daha önceki kararlarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir gerekçe tespit edememiştir. Bu nedenle Hükümet'in tüm itirazlarını reddetmektedir. Herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi tespit edemeyen AIHM, AİHS'nin 2. maddesi yönünden yapılan şikayetleri kabuledilebilir ilan eder.
B. Esasa dair
1. Tarafların argümanları
Hükümet, Pakize Uzun'un ölümüne yol açan patlamadan güvenlik güçlerinin sorumlu tutulamayacağını, konuyla ilgili olarak re'sen yürütülen soruşturmada bu yönde bir delil elde edilemediğini belirtmektedir. Ayrıca sözkonusu soruşturma hiçbir eleştiriye yer bırakmamaktadır. Yetkili makamlar bu konuda gereken özeni göstererek ivedilikle hareket etmişlerdir. Soruşturmalar çerçevesinde, gerekli tüm incelemeler yapılmış, başvuranın babasının da aralarında bulunduğu tanıkların ifadeleri alınmış ve cesedin otopsisi yapılmıştır. Daha da önemlisi, davanın soruşturulmasından sorumlu askerler gibi bölgedeki diğer jandarma komutanları da sorgulanmışlardır. Böylelikle iki jandarma görevlisi tespit edilmiş ve görevlerini kötüye kullanmak suçundan mahkum olmuşlardır. Sorumlular tespit edilememişse de savcılıklar askeri görevlilerin sorumluluğu bulunduğunu ortaya koyacak hiç bir delili gözden kaçırmamışlardır.
Başvuran, annesini öldürenin Devlete dolayısıyla silahlı kuvvetlere ait bir fabrikanın markasını taşıyan havan topu mermisi parçası olması ve bu olayı çevreleyen kesin koşulların ancak Türk Devleti tarafından bilinebileceği gerekçesiyle ihtilaflı ölüme yol açan olayların kaynağı hakkında ikna edici bir izahat verme görevinin yine Türk Devletine düştüğü kanaatindedir.
Bu hususta başvuran, askeri güçlerin sorumluluğunu ortaya koyan tanıklıklara atıfta bulunarak, dikkatleri özellikle olay yerinde inceleme yapmak için gelen jandarmaların üçüncü şahısların (sözgelimi PKK) muhtemel sorumluluğuna ilişkin hiç bir araştırma yapmadıkları olgusuna çekmektedir. Mevcut davada tek bir havan mermisi atılmıştır. Halbuki 16 Eylül 1994 tarihinde güvenlik güçleri ile PKK militanları arasında hiç bir çatışma yaşanmamıştır.
Yürütülen soruşturmaya ilişkin olarak ise başvuran bir çok eksiklik tespit etmektedir. Başvuran, olay yerinden toplanan delillerin kaybolması, derhal otopsi yapılmasına engel olunması, savcının olaydan haberdar edildiğine ilişkin yalan söylenmesi ve olayın meydana geldiği dönemde Yayladere'de adli teşkilatın olmaması gibi hususlara özellikle dikkat çekmektedir.
2. AİHM'nin takdiri
Başvuranın annesinin 16 Eylül 1994 tarihi gece yarısı atılan top mermisinin patlaması sonucu dağılan parçaların yol açtığı yaralar nedeniyle yaşamını yitirdiği konusunda hiç bir ihtilaf yoktur. Buna karşın taraflar bu olayın sorumluluğu üzerinde ihtilafa düşmektedirler. Mevcut davada, dava konusu edilen askeri makamlar gibi Hükümet de Pakize Uzun'un ölümüne yol açan havan topu mermisinin atılmasında askeri makamların sorumluluğu bulunduğu iddiasını tümden reddetmektedir. Başvuran ise, Hükümet'in savını ikna edici biçimde kanıtlayamadığı çıkarımında ısrar etmektedir.
İhtilaflı ölüm, Devletin şiddet eylemlerine son vermek için olağanüstü tedbirler almak zorunda kaldığı bir dönemde Türkiye'nin Güneydoğusu'nda meydana gelmiştir. Elbette bu tedbirler bazı bölgelerin denetlenmesini, yakından gözetlenmesini, en hassas bölgelere keşif devriyeleri ve topçu birliklerinin sevkedilmesini gerekli kılmaktaydı.
Bu olaylar bağlamında AİHM, nasıl olup da gecenin sessizliğinde Yayladere'ye 5 km. mesafeden atılan bir top mermisinin yerel askeri birliklerin gözünden kaçabildiğim yahut bölgedeki durumun hassasiyetine rağmen Yayladere Jandarma İlçe Jandarma Komutanlığı'nda bulunan iki havan topunun bu kadar uzun bir süre boyunca hizmet dışı kalabildiğini anlamakta güçlük çekmektedir.
Mevcut unsurların incelendiğinde, ihtilaflı top atışının kaynağı ve bağlamı meşru şüpheler uyandırmaktadır. Ancak 2. maddede istenen kanıt düzeyine, bir karineler demetiyle ya da çürütülemez karinelerle ulaşılabileceği doğruysa da (Yaşa, adıgeçen, § 96) bu türden şüpheler Pakize Uzun'un kasti bir top atışının ya da yerel jandarmanın sorumlu tutulabileceği bir kusurun kurbanı olduğu yönünde bir karinenin varlığını ortaya koymaz.
Bu nedenle AİHM, konuyla ilgili kaygılarına rağmen, dosya unsurlarının, başvuranın annesinin, her türlü şüphenin ötesinde silahlı kuvvetler mensupları tarafından öldürüldüğü sonucuna varmasına müsaade etmediği kanaatindedir.
Bununla birlikte inceleme burada bitmeyecektir. AİHM, bu hususta olayları nihai olarak tespit etmeninin imkansızlığının olayı soruşturmakla görevli makamların etkili bir şekilde harekete geçmemelerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin olmalıdır.
Sonuç olarak AİHS'nin 2. maddesinde öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğü, şüpheli koşullarda insan ölümü olduğu durumlarda, Devlet görevlilerinin suçlanan eylemde sorumluluğu bulunmasa dahi, etkili ve uygun bir soruşturma yapılmasını gerektirir ve kapsar (ibidem, §§ 98 ve 100).
Mevcut davada, A.E. ve Hasan Uzun'un şikayeti üzerine ölüm olayının ertesi günü Yayladere Jandarma İlçe Jandarma Komutanlığı'na bağlı askerler tarafından soruşturma başlatılmıştır.
Ancak soruşturmayı yapan askeri görevlilerin, TBMM İnsan Hakları Komisyonu aracılığıyla başvuranın şikayeti Kiğı Savcılığı'na iletilene kadar adli makamları bilgilendirmedikleri dosya unsurlarından açıkça anlaşılmaktadır.
Oysa bir soruşturma ancak soruşturmayı yapmakla görevli kişiler olaylara karışanlardan bağımsız olduğu takdirde etkili bir soruşturma olarak nitelenebilir. Bu durum yalnızca hiç bir hiyerarşik ve kurumsal bağın olmamasını gerektirmekle kalmaz; aynı zamanda pratik bağımsızlığı da gerektirir (Kamer Demir ve diğerleri - Türkiye, no:41335/98, § 44, 19 Ekim 2006).
Ancak mevcut davada, soruşturmanın başlangıç evresinde olaydan sorumlu oldukları iddia edilenlerle soruşturmayı yapanlar arasında tam bir özdeşlik mevcuttur. Zira hepsi de Yayladere İlçe Jandarma Komutanlığı'nda görevliydiler.
Kiğı Savcılığı'na 27 Ocak 1995 tarihinde intikal edene değin dört ay boyunca devam eden bu durum yukarıda ifade edilen bağımsızlık gereğine cevap vermemektedir. Bazı subayların savcının olay günü olay yerine gelemeyeceği yönündeki şüpheli beyanlarını göz önünde bulunduran AIHM, savcının soruşturmaya dahil edilmemesinin yalnızca askeri makamlarla adli makamlar arasında yaşanan koordinasyon eksikliğine bağlanamayacağı kanaatine varmıştır.
Netice itibarıyla, soruşturmayı yapmakla görevli jandarmaların tutumları sonucunda hazırlık soruşturması ve sonuçları kamu denetiminden ve adli denetimden uzak tutulmuş ve gerçek sorumluların tespit edilerek hesap vermelerine engel olunmuştur.
Sonuç olarak Yayladere Savcısının da tespit ettiği üzere sözkonusu tarihe kadar yürütülen soruşturmalar ciddi kusurlar ihtiva etmekteydi. AİHM bunların hepsini birer birer değerlendirme durumunda değildir. 17 Eylül 1994 tarihinde olay yerine intikal eden askeri personelin olay yerinde toplanan mermi parçalarını gizlemiş olduğunu tespit etmek kafidir. Zira durum böyle olmamış olsaydı Subay Dilbaz'ın 'bilinmeyen tipte' bir patlayıcı cisimin ölüme yol açtığını yazıyla bildirmesi mümkün olamazdı.
Toplanan bu parçaların, fiziksel ve karakteristik özellikleri bakımından balistik incelemeye tabi tutulmaları gerekirdi. Zira bu parçalar ölüme yol açan top atışının kaynağının tespit edilmesi açısından ikna edici bir delil teşkil etmekteydi. Kuşkusuz Yayladere Savcısının, kaybolan bu parçaları köylülerin kendisine 12 Haziran 1996 tarihinde teslim ettiği şarapnel parçalarıyla telafi etmesi mümkün olamazdı.
Mevcut dava koşullarında AIHM, savcının, jandarma tarafından kendisine verilen muhtelif bilgileri kabul ettiği için ya da mevcut havan toplan üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmadığı için suçlanamayacağını düşünmektedir. Kuşkusuz daha sonra gerçekleştirilen otopsi işlemi gibi tedbirler de soruşturmanın ilerleyişi açsından ikna edici sonuçlara ulaşılmasını sağlayamazdı. Zira yerel jandarma yetkililerinin kendi aralarında kanaat birliği içinde oldukları gözlenmekteydi .
Mevcut davada, jandarmalar K.Ç. ve F.G. hakkında görevi kötüye kullanmak suçundan bir mahkumiyet kararı verildiği ve bu cezanın ertelendiği doğrudur. Ancak Pakize Uzun'un ölümünden sorumlu olanlar kişiler halen tespit edilememiştir.
Eldeki bilgilere göre, ihmal nedeniyle dahi olsa, güvenlik güçlerinin ihtilaflı ölüme ilişkin sorumluluğu, 27 Ocak 1995 tarihinden bu yana yürütülen soruşturmalar çerçevesinde pratik olarak ihtimal dışı bırakılmıştır.
Netice itibariyle, bölgede, suçun cezasız kaldığı ve emniyetin bulunmadığı duygusunun hakim olduğu bir dönemde Hükümet, bu duyguları pekiştirmek pahasına olayın üzerinden on iki yıl geçmiş olmasına karşın soruşturmanın ilerleyişi ile ilgili herhangi somut bir bilgi ya da elle tutulur bir sonuç sunamamış ve inandırıcı bir gelişme kaydedem emiştir (bkz., Yaşa, adıgeçen, § 104, ye Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, § 91).
Bu itibarla Pakize Uzun'a ilişkin olarak AİHS'nin 2. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir. Bu sonuç AİHM'yi, aynı hükme ilişkin olarak başka yönlerden yapılan şikayetleri incelemekten muaf tutar.
III. AİHS'NİN 6, 8, 13 VE 14. MADDELERİNİN VE 1 NO'LU EK PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHS'nin 2. maddesi bakımından yaptığı ihlal tespitine istinaden AIHM, mevcut başvuruda gündeme getirilen esas soruyu incelediği kanaatindedir.
Dava olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını göz önünde bulunduran AIHM, AİHS'nin 6, 8, 13 ve 14. maddeleriyle 1 Nolu Ek Protokol'ün 1. maddesi yönünden yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran maddi ve manevi tazminat konusunu AİHM'nin takdirine bırakmaktadır.
Başvuran, anne-babasının evlerinin kısmen yıkılması sonucu uğranılan zararın 200.000.000 TL (yaklaşık 106.000 Euro) tutarında olduğunu belirtmektedir. Manevi tazminat ile ilgili olarak ise başvuran, annesinin ölümünün kendisinde ve ailesinde yol açtığı derin acıyı dile getirmektedir. Başvuran bu nedenle kendisinin sedef hastalığına yakalandığını ve kızkardeşi N.G.'nin ise annesinin kaybının verdiği acıya dayanamayarak öldüğünü ifade etmektedir.
Hükümet, manevi tazminat başlığı altında bir tazminata hükmedilecekse, başvuranın iddialarını gereği gibi temellendirmemiş olması sebebiyle bu tazminatın sembolik olması gerektiğini savunmaktadır. Maddi tazminata ilişkin olarak ise Hükümet bu yönde bir belge sunulmadığına dikkat çekmektedir. Genel olarak ise Hükümet adil tazmin sıfatı altında hükmedilecek tazminatların sebepsiz bir zenginleşme kaynağı teşkil etmemesi gerektiğini savunmaktadır.
AİHM, başvuranın başvurusunu kendisi, ölen annesi ve babası Hasan Uzun adına yaptığını anımsatmaktadır. Bu bağlamda başvuran, yalnızca ölene ilişkin olarak bir ihlal tespitinde bulunulmuş olsa dahi, 2. maddenin usulü yönünden ihlaline yol açan koşullar nedeniyle manevi tazminat talebinde bulunabilir (bkz., bu hususta, Kılınç ve diğerleri - Türkiye, no:40145/98, § 63, 7 Haziran 2005).
Tüm unsurları ve benzer davalarda hükmettiği tazminat tutarlarını göz önünde bulunduran AİHM, hakkaniyete uygun olarak tüm zararları için başvurana toplamda 20.000 Euro ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir. Başvuran bu meblağın 5.000 Euro'luk kısmını kendisine kalan 15.000 Euro'yu ise babası Hasan Uzun'un da aralarında bulunduğu hak sahiplerine ayıracaktır.
B. Masraf ve harcamalar
Başvuran davasının hazırlanması ve sunumu için içhukuk düzeyinde AİHS organları önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 30.000 Euro talep etmektedir. Başvuran masraf ve harcamalara ilişkin taleplerinin ikinci bölümünde ise 11.252,69 İngiliz Sterlini talep etmektedir. Başvuran bu talebini şöyle ayrıntılandırmaktadır:
Kurdish Human Rights Projecfe ödenmesi gereken danışmanlık ücretleri: K. Yıldız, 1.837,50 İngiliz Sterlini (12 saat 15 dk. çalışma ücreti) ; P. Leach, 450 İngiliz Sterlini (3 saat çalışma ücreti) ; A. Stock, 574,99 İngiliz Sterlini (3 saat 50 dk. çalışma ücreti) ; L. Claridge, 1.612, 50 İngiliz Sterlini (10 saat 45 dk. çalışma ücreti) ve M. Gündoğdu, 612,50 İngiliz Sterlini (12 saat 15 dk. çalışma ücreti);
139 sayfa çeviri ücreti, 1.780 İngiliz Sterlini;
sekreterlik masrafları: iletişim bedeli, 1.230 İngiliz Sterlini, posta masrafları, 345 İngiliz Sterlini, fotokopi masrafı, 235 ingiliz Sterlini
Başvuran, bu meblağlara ilişkin olarak bir ödeme makbuzu sunabilecek durumda olmadığını ve danışmanlarının masraf ve harcamalar başlığı altında ödenecek tutarların İngiltere'de bulunan banka hesaplarına yatırılmasını talep ettiklerini beyan etmektedir.
Hükümet, ödenmesi istenen bu masraf tutarlarının suni olarak şişirildiği itirazında bulunmaktadır. Hükümet, basit bir çalışma saati özetinin avukatların bu çalışmaları yaptığını kanıtlayamayacağı kanaatindedir. Hükümet, ödeme belgesi, fatura ya da makbuzun bulunmaması durumunda AİHM'nin bu ölçüsüz talebi kabul etmemesi gerektiğini değerlendirmektedir.
AİHM'nin içtihadına göre bir başvurana masraf ve harcamalarının geri ödemesi ancak, gerçekliği, zorunluluğu ve oranlarının makul olduğu ortaya konulduğu sürece yapılmaktadır (Nikolova - Bulgaristan, no: 31195/96, § 79).
Mevcut davada başvuranın sunduğu ayrıntıları göz önünde bulunduran AİHM, Kurdish Human Rights Project danışmanları tarafından çıkarılan masrafların gerektiği gibi sergilendiği konusunda ikna olmamıştır. Zira bu hususta herhangi bir belge sunulmamıştır. Buna karşın benzer davalarda hükmettiği tutarları ve kendi önünde yapılan çalışmaları göz önünde bulunduran AİHM, her türlü vergiden muaf tutulmak üzere başvurana 5.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuranın AİHS'nin 2. maddesi yönünden yaptığı şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;
2. Ölen Pakize Uzun'a ilişkin olarak AİHS'nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
3. Geriye kalan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
4. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:
i. maddi ve manevi tazminat olarak toplam 20.000 Euro (yirmi bin) ödenmesine, başvuranın bu meblağın 5.000 Euro'luk ( beş bin) kısmını kendisine, geriye kalan 15.000 Euro'yu (on beş bin) ise babası Hasan Uzun'un da aralarında bulunduğu hak sahiplerine ayırmasına;
ii. masraf ve harcamalar için 5.000 Euro (beş bin) ödenmesine;
iii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun olarak 10 Mayıs 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy