(AİHS m. 2, 13)
(Başvuru no: 40073/98)
Kararın Özet Çevirisi
STRAZBURG
27 Temmuz 2006
İşbu karar AÎHS 'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (40073/98) başvuru nolu davanın nedeni bu ülke vatandaşı olan İhsan Bilgin (başvuran) adlı kişinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 29 Aralık 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Adli yardımdan faydalanan başvuran AIHM önünde, Batman Barosu avukatlarından S. Özevin tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuran, İhsan Bilgin, 1965 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve Batman'da ikamet etmektedir. Başvuran, 27 Ağustos 1994 tarihinde köy korucuları tarafından öldürülen Mehmet Mihdi Bilgin'in oğludur.
Başvurana göre, 1992 yılında, içinde yaşadıkları küçük köyün (Dutveren, Batman'ın taşrası) ve evin güvenlik güçleri tarafından yıkılmasından sonra, ailesi ve kendisi Batman'ın merkezine taşınmışlardır. Başvuranın, elli iki yaşında olan babası yeni çevresine uyum sağlayamayarak, yollarda ve civar köylerde başıboş dolaşma alışkanlığı edinmiştir.
27 Ağustos 1994 tarihinde düzenlenen ve altı jandarma ile baş köy korucusu A.T. tarafından imzalanan rapor, aynı tarihte, saat 23.00'e doğru Beşpınar mevziinden gelen silah sesleri duyulduğunu belirtmekteydi. Jandarma tarafından kendisiyle irtibata geçilen A.T., telsizle bu mevzilerin nöbetçilerinden bilgi almıştır. Bu nöbetçiler, A.T.'ye cevaben, bir kişiye ateş ettiklerini ve bu kişinin yaralı olduğunu söylemişlerdir. Olay yerine yürüyerek gelen jandarmalar, doğrudan yerde yatmakta olan, 55-60 yaşlarında gözüken, üzerinde mavi kot gömlek, portakal rengi keten bir pantolon ve spor ayakkabılar olan bir adam bulmuşlardır. Adam, mermiyle göğsünün sağ yanından, sol dirseğinden ve topuklarından yaralanmıştı. Olay yerinde ilk müdahaleler yapıldıktan sonra, üzerinde hiçbir kimlik belgesi bulunmayan yaralı birkaç saat sonra öldüğü yer olan Batman Hastanesi'ne sevk edilmiştir.
28 Ağustos 1994 tarihli Adli Tıp inceleme raporuna göre, jandarmalar, Beşiri Cumhuriyet Başsavcılığı'nı ("Savcılık") sabah saat 01.00'e doğru olaydan haberdar etmişlerdir. Saat 10.00'da, Savcılık, cesedi, Beşiri dispanserinde inceletmiştir. Rapor, cesedin 1.75 cm boyunda, yaklaşık 65 kg. ağırlığında olan ve üzerinde yeşil pantolon bulunan, gövdesi çıplak bir adama ait olduğunu belirtiyordu. Doktor, karaciğerin üst tarafında mermi girişi sonucu oluşmuş bir yara ve sol taraftan mermi çıkışıyla oluşmuş bir yara tespit etmiştir. Bu etki, bağırsakları ve dalağı patlatmıştı ve muhtemelen aynı mermi sol kolun alt kısmını da yaralamıştı. Bir merminin giriş ve çıkışıyla oluşmuş yaralar iki ayak üzerinde tespit edilmiştir. Doktor, ölüm sebebinin hiç kuşkusuz, karaciğerdeki, dalaktaki ve bağırsaktaki yaralar nedeniyle oluşan kanama olduğu ve klasik bir otopsi yapmaya gerek olmadığı sonucuna ulaşmıştır.
1 Eylül 1994 tarihinde, başvuranın kardeşi Şakir Bilgin, Savcılıktan kendisine otopsi raporunun bir kopyasını vermesini talep etmiş ve cinayet failleri aleyhinde ceza davası açmıştır.
Aynı gün, Savcılık, Beşiri Jandarma Komutanlığı'na, 27 Ağustos 1994'teki olaya karışan nöbetçilerin kimlik tespitleri ve çağrılmalarını talebini içeren bir yazı göndermiştir.
Savcı, talebi cevapsız kalınca, talebini 26 Ekim 1994 tarihinde, daha sonra 14 Ocak ve 14 Mart 1995 tarihlerinde yinelemek zorunda kalmıştır.
18 Nisan 1995 tarihinde, Beşiri Jandarma Komutanlığı, F.Y.'yi cinayet faili sıfatıyla, B.G. ve H.G.'yi şahit sıfatıyla olmak üzere üç köy korucusunu ifadeleri alınmak üzere Savcılığa sevk etmiştir. Beşiri Jandarma Komutanlığı aynı zamanda bu kişilerin 28 Ağustos 1994 tarihli yazılı ifadelerini de Savcılığa iletmiştir.
F.Y., Jandarma Komutanlığı'nda verdiği ifadesinde, 26 Ağustos 1994 tarihinde, Jandarma Komutanı astsubay H.Y.'nin, kendilerini, PKK üyesi elli kadar teröristin bulunduğu grubun saldırma riskine karşı uyardığını ve kendilerinden dikkatli olmalarını istediğini beyan etmiştir. Böylece, olay akşamı, F.Y., B.G. ve H.G. 1 nolu mevziiye yerleştirilmişlerdi.
H.G. ve B.G. adlı nöbetçiler F.Y. adlı kişininkiyle neredeyse aynı olan ifadeler vermişlerdir.
20 Nisan 1995 tarihinde, F.Y., B.G. ve H.G. Savcılığa gitmişlerdir. F.Y. Jandarma Komutanlığı önünde yaptığı açıklamaları yinelemiştir: M. M. Bilgin'e durmasını ihtar ettikten ve havaya ateş açtıktan sonra, ona ilk F.Y. ateş etmiştir. F.Y., B.G. ve H.G. ile birlikte, M.M. Bilgin'i durdurmak için aynı mesafeden ateş eden ve 15-20 m.'lik risk alanına girdiği zaman onu öldüren üç kişi olduklarını belirtmiştir. Öte yandan, F.Y., kendi mevzilerinin 150-200 m. sağında ve solunda bulunan diğer iki mevziden ateş edilmeye başlandığını eklemiştir. Diğer taraftan, B.G. ve H.G., elinde sopa bulunan ve kendilerinin dur emrine uymayıp tehlikeli şekilde kendilerine yaklaştığı için silahlı bir terörist olarak kabul ettikleri kişiyi öldürmek amacıyla F.Y. ile aynı anda ateş ettiklerini kabul etmişlerdir.
Yine, 20 Nisan 1995 tarihinde, H.Y. adlı başka bir nöbetçi aynı şekilde Savcılıkta dinlenmiştir. H.Y. gece devriyesi yaptığını ve mevziler arasında koordinasyonu sağlamakla görevli olduğunu beyan etmiştir. Olaylar sırasında, H.Y., sözkonusu kişiye en uzak mesafede, 3 nolu mevzide, N.K. ve C.Y. adlı kişilerin yanında bulunmaktaydı ve kendisi de ateş etmişti. H.Y., bütün nöbetçilerin ateş ettiğini ama F.Y., B.G. ve H.G. adlı kişilerin bulunduğu mesafeden açılan ateşlerin en yoğunları olduğunu beyan etmektedir. H.Y., bir teröristle karşı karşıya olduklarını düşündüklerini ve yukarıda belirtilen koşullarda onu öldürmek için ateş ettiklerini anlatmıştır. H.Y. adlı kişinin tarifinden olaya karışan, dört mevzide konuşlanmış on iki nöbetçi bulunduğu sonucu çıkmaktadır.
21 Nisan 1995 tarihinde, İ.E., B.E., A.G, B.K., A.B. ve M.C.E. adlı diğer altı nöbetçi ifade vermişlerdir. İlki, sözkonusu kişiyi 150 metreden fark ettiğini ve ona doğru 5-6 el ateş ettiğini beyan etmiştir. İkincisi, aynı şeyi 250 metre mesafeden, sözkonusu kişiyi fark etmeden ama terörist bir saldırı olduğunu düşünerek yaptığını belirtmiştir. Diğer dört nöbetçinin hepsi ise, Jandarma Komutanlığı tarafından kendi kullanımlarına verilen Kalachnikovlarla ateş ettiklerini beyan etmişler, bunu hangi amaçla ve hangi talimatlar doğrultusunda yaptıklarını belirtmemişlerdir.
Yine, 21 Nisan 1995 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcılığı, Jandarma Komutanlığı'ndan, bulundukları yerlerden ateş açılan mevzilerin mevkilerini gösteren detaylı bir kroki sunmasını talep etmiştir. Öte yandan, Savcı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'nün kriminal laboratuarınca olay yerinde bulunan fişek kovanları ve dava konusu nöbetçilerin kullandığı silahlar üzerinde balistik inceleme yapılması emrini vermiştir.
Olayların ertesi günü, Jandarma astsubayı H.E. tarafından iki kroki düzenlenmiştir. H.E.'nin 15 Mayıs 1996 tarihinde mahkeme önünde verdiği beyanlara göre, krokinin ve dosyadaki diğer belgelerin yollanması Jandarma Komutanı M.P.'nin talebi üzerine geciktirilmiştir.
Olay yerinde ve olaya karışan nöbetçilerin verdiği bilgiler temelinde oluşturulan krokiler üç mevziin yerini göstermekteydi. İlk kan izleri mağdurun yere düştüğü yerin 75 metre uzağında bulunuyordu. Adam, Beşiri ve Beşpınar köyleri arasında yolda yürüyordu ve açıkça ikinci yola doğru yöneliyordu. Üç mevziden her birini mağdurun aldığı yolun değişik noktalarına bağlayan çizgiler mesafeleri belirtmek için çizilmişti. Mevziler yolun her iki tarafında bulunmaktaydı: yola göre ileride bulunan (1 nolu mevzi) sağ tarafta (mağdurun gittiği yöne göre), cesedin on metre ilerisinde bulunmaktaydı. İkincisi (4 nolu mevzi), yine sağ tarafta ve yola göre daha geride, ilk kan izlerine 120 metre mesafede bulunmaktaydı. Bu mevzi iki projektör tarafından ışıklandırılmaktaydı: ilki mevziin hemen yanında, ve ikincisi yola doğru ortada bulunmaktaydı. Son olarak, sol tarafta ve mağdurun kat ettiği yolun ortasında bulunan noktaya 105 metre mesafede, ilk kan izleri ve mağdurun düştüğü yer arasında üçüncü bir mevzi (2 nolu mevzi) bulunmaktaydı. Bu mevzi, biri, mağdurun düştüğü yere 16,5 metre mesafede bulunan iki projektör tarafından aydınlatılmaktaydı. Kroki üç mevziin her birinde üç nöbetçi bulunduğunu ve siperlerin her birinde boş fişek mermileri bulunduğunu belirtmekteydi. 3 nolu mevzi krokide görünmüyordu.
8 Mayıs 1995 tarihinde, Jandarma Komutanı, Savcılığa, olaya karışan nöbetçilerin görevlerini yerine getirme çerçevesinde hareket ettiklerini bildirmiştir.
9 Haziran 1995 tarihinde, Savcı, soruşturma dosyasını Batman Cumhuriyet Başsavcısı'na iletmiştir. 24 Ocak 1996 tarihinde, Batman Cumhuriyet Başsavcısı, A.G., M.C.E., B.K., AB., F.Y., H.Y., H.G., B.G., İ.E. ve BE. adlı on nöbetçiyi MM. Bilgin adlı kişi hakkında kasıtlı adam öldürme suçuyla, bununla birlikte, ölümün gerçek sorumlusunun kimliğini tespit etmenin imkansız olduğunu belirterek, Batman Ağır Ceza Mahkemesi önünde suçlamıştır.
Kendisine dava başvurusu yapılan Ağır Ceza Mahkemesi, Beşpınar Jandarma Karakolundan 27 Ağustos 1994 tarihli raporda belirtilen 17 fişek kovanını Batman Savcılığı'na teslim etmesini talep etmiştir. 29 Haziran 1995 tarihinde, Batman Savcısı da sözkonusu fişek kovanlarını Beşiri Jandarma Karakolundan talep etmiştir.
18 Ocak 1996 tarihinde, Beşiri Jandarma Karakolu olay yerinde hiçbir fişek kovanı bulunmadığı cevabını vermiştir. 27 Şubat 1996 tarihli bir mektupla, Beşpınar Jandarma Karakolu fişek kovanlarının kendilerinde olmadığını bildirmiştir. Bu konuda, Beşpınar Jandarma Karakolu, H.E. adlı Teğmen tarafından telefonda verilen ve sözkonusu fişek kovanlarının ne Jandarma Karakolu tarafından alındığını ne de Savcılığa gönderilen tutanaklarla teslim edildiğini ortaya koyan bilgilerin kaydını iletmiştir.
Savcı tarafından imzalanan 18 Ocak 1996 tarihli tutanağa göre, ele geçirilen kanıtlar, seri numaraları belirtilen kalachnikov tipi dokuz silah ve kürek sapına benzeyen bir sopa idi.
Ağır Ceza Mahkemesi önündeki 29 Şubat 1996 tarihli duruşma sırasında, F.Y. adlı sanık, olaydan sonra olay yerine gelen H.E. adlı Teğmenin suçu aralarından sadece birine isnat etmelerini tavsiye ettiğini beyan etmiştir. Bu doğrultuda, F.Y. Teğmenin mağdura en yakın pozisyonda bulunan F.Y, H.G. ve B.G. adlı kişiler arasında kura çektiği söylemiştir. Bu şekilde, F.Y. öldürücü ateşlemenin sorumlusu olarak seçilmiş olduğunu ve bu doğrultuda yanlış beyanların imzalandığını söylemiştir. Duruşmada, H.G. ve B.G. adlı kişiler olayların bu şeklini teyit etmişlerdir.
Sözkonusu üç kişi, dağılan fişek kovanlarını jandarmaların değil kendilerinin topladığını; kendilerinin, hepsini yeni fişekler almak için Jandarma Karakolu'na götürmeden önce, bu fişek kovanlarını başka boş fişek kovanlarıyla karıştırdıklarını belirtmişlerdir.
17 Mart 1997 tarihinde, başvuran, tazmine ilişkin hukuki hakkını saklı tutarak müdahil taraf teşkil etmiştir. Duruşma sırasında, başvuranın erkek kardeşi Ağır Ceza Mahkemesi'ni babalarının bir tür akıl hastalığı olduğu hususunda bilgilendirmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine ve 30 Haziran 1997 tarihli bir iddianameyle H.E., Jandarma Karakolundaki diğer beş subay ve askerler ve köy korucularının başı yanlış bir rapor düzenlemek, delilleri gizlemek, görevi kötüye kullanmak ve ceza soruşturmasını engellemek gerekçeleriyle bu mahkemeye sevk edilmişlerdir.
11 Eylül 1997 tarihli bir kararla, Ağır Ceza Mahkemesi, 442 nolu Köy Kanununun 74. maddesi uyarınca görevlerinin ifası sırasında bir suç işleyen korucuların, memurlar aleyhinde sürdürülen kovuşturmalara yönelik kanuna göre yargılanmaları gerektiğine kanaat getirerek, suçlanan köy korucuları aleyhindeki davayı askıya almaya karar vermiştir. Sonuç olarak, Ağır Ceza Mahkemesi hukuk davasının seyrinin Beşiri İdari Komitesinin rızasına bağlı olduğu sonucuna varmıştır.
24 Ekim 1997 tarihinde, başvuran, Midyat Ağır Ceza Mahkemesi önünde bu karara itiraz etmiştir. Başvuran, özellikle AİHS'nin 2 ve 13 maddelerine atıfta bulunarak, korucuların gereksiz yere öldürme gücüne başvurduklarını belirtmiştir. Başvuran, 442 nolu kanununun sözkonusu düzenlemesinin korucuların memurlar aleyhindeki kovuşturmalara ilişkin Kanuna tabi olmalarını öngörmediğini eklemektedir. Bununla birlikte, başvuran, bir şüpheliyi bir hukuki makam önüne çıkarmak için yakalamayı hedeflediği için sözkonusu suçun "yargı fonksiyonu" kapsamında işlenmiş gibi olduğunun kabul edilmesi gerekliliğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, bu durumda, korucuların kovuşturulmalarının yapılması ve yargılanmaları müşterek hukuka göre yapılmalıydı. Başvuran, güvenlik güçlerinin haksız manevraları nedeniyle, suçluların cinayetten ancak on altı ay sonra suçlanabildiklerinin altını çizmiştir.
4 Kasım 1997 tarihinde, Midyat Ağır Ceza Mahkemesi, sözkonusu koruculara isnat edilen "memur" nitelemesinin bu kişilerin maaşlarının İçişleri Bakanlığı bütçesine dahil olmasına dayandığının altını çizerek, başvuranın itirazını reddetmiştir.
27 Ağustos 1998 tarihinde, Jandarma Karakol subayı olan bir müfettiş tarafından düzenlenen idari soruşturma raporunu gözönüne alarak, Beşiri İdari Komitesi, korucular aleyhinde ceza kovuşturması başlatmanın gerekli olmadığına karar vermiştir.
14 Eylül 1998 tarihinde, Kanun uyarınca re'sen hareket eden Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, kasıtlı adam öldürme iddialarının mesnetsiz olduğu ve sözkonusu korucular aleyhinde kamu davası açmayı haklı göstermeye elverişli yeterince kanıt bulunmadığı gerekçesiyle bu kararı onamıştır.
8 Ekim 1998 tarihli bir kararla, H.E. ve altı suç ortağı, aleyhte delil yetersizliğinden adaleti engelleme suçundan beraat ettirilmişlerdir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, babasını öldüren köy korucularının gereksiz bir öldürme gücünü başvurduklarını ileri sürmektedir ve ceza davasındaki cinayete ilişkin boşluklara itiraz etmektedir. Başvuran, AİHS'nin 2. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Tarafların argümanları
1. Hükümet
3 Ocak 2005 tarihli ilave görüşlerinde, Hükümet, kabuledilebilirlik aşamasında sunduğu argümanları yinelemiştir. Bu görüşler şu şekilde özetlenebilir:
Hükümet öncelikle, ilgili bölgedeki silahlı çatışma durumunu belirtmektedir ve bu şekilde köy korucuları sistemine başvuruyu haklı bulmaktadır: köy halkı PKK'ya yardım etmeyi reddettikleri için sistematik olarak terörist saldırıların hedefi olmuşlardı. Bu kaygı verici durum gözönüne alındığında, Hükümete göre, vatandaşların hayatını korumak için bazı önlemler almak gerekliydi ki bunlardan biri de köy korucuları sisteminin kurulmasıydı. Böylece, terörle mücadele kapsamında, Köy Kanununun 74. maddesince öngörülen statü uyarınca siviller köy korucusu olarak seçilmişlerdi. Maaşları, Devlet tarafından ödenen hatta gönüllü olan bu kişiler, kendilerine geçici süreyle re'sen verilebilecek görevler kapsamında, Jandarma Genel Komutanlığı kontrolündeki güvenlik güçleri ile işbirliği yapıyorlardı.
Mevcut olaya ilişkin olarak, Hükümet, Beşeri köyünün fazla hassas bir bölgede bulunduğunun altını çizmektedir ve bu köyün halkının PKK'yı desteklemeyi reddetmelerinden dolayı, daha önce, 1994 yılının Ocak ayında gerçek bir tehlikenin varlığını kanıtlayan terörist bir saldırıya maruz kaldıklarını hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, Hükümet, olaydan önce, Beşeri köyü korucularının komutanları tarafından yaklaşık kırk teröristten oluşan bir grubun saldırı riski hakkında ikaz edildiklerini belirtmektedir.
Hükümete göre, kendisine yöneltilen ihtarlara rağmen, başvuranın babası tarafından sergilenen tehlikeli tutum korucuların açtığı ateşleri haklı kılmıştır.
Hükümet, köy korucuları tarafından M. M. Bilgin'e karşı güce başvurulmasının kesinlikle gerekli olduğunu ve dolayısıyla AİHS'nin 2. maddesine uygun olduğunu çünkü bu güç kullanımı, sözkonusu düzenlemenin, ikinci paragrafında sayılan amaçlardan biri olan meşru müdafaa amacını güttüğünü ileri sürmektedir. Korucular için sözkonusu olan köylülerin hayatını ve kendi hayatlarını korumak amacıyla hemen bir karar almaktı. Hükümet, eğer korucuların iyi niyetle ve makul şekilde adamın el bombası patlatmak üzere olduğunu düşünmüşlerse, ateş etmekten başka çözümleri olmadığını kabul etmek gerektiği kanaatindedir. Bu konuda, Hükümet, McCann ve diğerleri-İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli, (A serisi 324 nolu) kararına atıfta bulunmaktadır.
Bununla beraber, Hükümet, başvuranın yakınları tarafından hukuk makamları önünde verilen beyanlara göre, ölen kişinin akıl hastalığı olduğunu iddia etmektedir. Eğer durum böyle olmasaydı, ilgili, hiçbir zaman, özellikle gece aşırı derecede tehlikeli olan bu bölgeye girmeye çalışmazdı; başka türlü davranmanın hayatını tehlikeye sokacağını bilerek, korucuların ihtarlarına itaat ederdi.
2. Başvuran
Başvuran, Hükümetin, babasının ölümünün gerekli ve orantılı bir güce başvurma sonucu meydana geldiği hususundaki tezine karşı çıkmaktadır. Başvuran, korucuların, kendisinin iyiniyetten ve sağduyudan yoksun olduğunu düşündüğü ölçüsüz tepkilerini uyuşmazlık konusu yapmaktadır.
Başvuran, ilk olarak, Savcı tarafından alınan kendi ifadelerinde belirttiği gibi, bir kısım korucunun sadece şüpheliyi hareketsiz kılmak için değil, onu öldürmek amacıyla ateş ettiklerinin altını çizmektedir. Başvuran, babasının sözkonusu bölgeye girdiğine ilişkin argümana karşı çıkmaktadır çünkü babasının akıl hastalığı vardı. Başvuran, olayın, ilin kamuya açık bir yolu üzerinde meydana geldiğini ve hiçbir şekilde güvenlik bölgesi olarak nitelendirilmeyen bir yol üzerinde meydana geldiğini anlatmaktadır.
Başvuran, yolun projektörlerle aydınlatılmış olduğunu ve yılın bu döneminde sis gibi görüş netliğini azaltacak nitelikte hiçbir unsur bulunmadığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla, korucular babasının silah taşımadığını gördüler ya da görmüş olmaları gerekirdi. Bununla birlikte, bir kişinin ilin aydınlatılmış bir yolu üzerinde yürürken baskın yapması normal bir davranışa ters düşerdi. Bunun dışında, başvuran, korucuların, M. M. Bilgin'in korucular kendisine ateş etmeye başlamadan önce zikzak çizerek ve çömelerek yürüdüğüne ilişkin ifadelerine itiraz etmektedir. Başvuranın, babasının böyle yürüyebilmesi için hedefi olduğu çok yoğun olan bu ateş açmalardan kendini korumaya çalışmak zorunda kalmış olduğu kanaatindedir. Başvuran, korucuların babasını durması konusunda ihtar ettikleri ve ona ateş etmeden önce havaya ateş ettikleri yönündeki açıklamalarının inandırıcı bulmamaktadır.
İlaveten, Hükümetin beyanlarının tersine, köyün uzağında bulunan olay bölgesinde korunacak köylü bulunmamaktaydı. Korucular ise zaten siperlerinde korunmaktaydılar.
Başvuran, son olarak babasının cinayet anında üzerinde bulunan giysinin PKK militanlarının ayırt edici giysisi olmadığını belirtmektedir.
Başvuran, terörle mücadelenin titizlik gerektiren bir uzmanlık alanı olduğunu ve bu alanda çalışmanın epeyce özgül bir formasyon gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Oysaki, başvurana göre bölgede etkili olan köy korucuları hiç eğitimsiz genellikle okuma yazma bilmeyen kişiler olacaklardı. Başvurana göre, Devlet, böyle bir görev kapsamında, bu korucuları, yetiştirme ve sorumlu kılma zorunluluğunu yerine getirmemiş olacaktı. Bu bağlamda başvuran, McCann ve diğerleri-İngiltere kararının 150. paragrafına atıfta bulunmaktadır ve öldürme gücü kullanabilecek Devlet görevlilerinin eylemlerinin hazırlığının ve kontrolünün öneminin altını çizmektedir.
Öte yandan, başvuran, davanın soruşturmasındaki birçok boşluğa dikkat çekmektedir: M. M. Bilgin'in ölümüne sebep olan 17 boş fişek kovanı gizlendiler; cinayet anıyla otopsi arasında ölen kişinin giysilerinin değişmesi hususunda ve ilk başta giydiği giysilere ne olduğu hususunda güvenlik güçlerine hiçbir soru yöneltilmedi. Başvuran bu giysilerin ateşlemelerin mesafesini belirlemeye yarayabilecek değerli parçalar olduklarının altını çizmektedir.
Yapılan otopsiyle ilgili olarak, başvuran ilk olarak, bu otopsinin bir Adli Tabip tarafından yapılmadığını ileri sürmektedir. Ateşlemelerin saati, ölüm saati, ve ateşlemelerin mesafesi de aynı şekilde otopsi raporunda eksik olan bilgilerdi. Bununla birlikte, Savcı, cesedi ve kanıtları Adli Tıp Kurumu'na sevk etmemiştir ve dolayısıyla uzmanların görüşlerinden yararlanmamıştır.
Ne Beşiri Savcılığı ne de Batman Ağır Ceza Mahkemesi, olay yerine, olayların aydınlanmasına ve özellikle de korucuların görme alanını belirlemeye imkan verecek bir ziyarette bulunmuşlardır.
Başvuran, sanığı ve şahitleri dinlemeye ayrılan sekiz aylık sürenin ve suçlamadan önce geçen on altı aylık sürenin altını çizmektedir. Savcılık, soruşturmayı yürütme insiyatifıni hiyerarşik olarak köy korucularının bağlı olduğu yetkili makam olan Jandarma Karakolu'na bırakmış olacaktır.
Son olarak, başvuran İdari Komitenin taraflı ve bağımlı niteliğini eleştirmektedir ve kanıtları tahrif eden ve gizleyenin, adaletin yerini bulmasını engellediğinin kabul edilmesi gereken idarenin kendisi olduğunu ileri sürmektedir.
B. AİHM'nin değerlendirmesi
1. Genel ilkeler
AİHM, AİHS'nin 2. maddesine ilişkin yorumunu, insanların korunmasının amacı olarak AİHS'nin konusunun ve amacının AİHS'nin düzenlemelerini açık ve etkin gerekliliklerini yerine getirecek şekilde anlamaya ve uygulamaya çağırmakta oldukları hususuna göre yönlendirmelidir. Aynı şekilde, AİHS'nin 2. maddesinin sadece yaşama hakkını garanti altına almadığını ama hangi koşullarda ölüme mahkum etmenin haklı görülebileceğini belirttiğini akılda tutmak gerekir: bu bağlamda, sözkonusu madde, barış zamanında, 15. madde uyarınca, AİHS'nin, hiçbir şekilde ilga edilmesine izin verilemeyecek başlıca maddeleri arasında yerini almaktadır. AİHS'nin 2. maddesi, AİHS'nin 3. maddesiyle bağlantılı olarak Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini benimsemektedir (bkz, özellikle, McCann ve diğerleri kararı).
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin 2. paragrafında belirtilen istisnaların AİHS'nin 2. maddesinin, kesinlikle, bilerek ölüme çarptırma durumlarını hedeflediğini ama bunun sözkonusu maddenin tek konusu olmadığını gösterdikleri kanaatindedir. AİHS'nin 2. maddesinin metni bütün olarak ele alındığında, 2. paragrafın her şeyden önce bilerek ölüme çarptırmaya izin verilen durumları tanımlamadığını ama "güce başvurmanın" mümkün olduğu durumları belirttiğini -ki bu da istemeden öldürmeye götürebilir- göstermektedir. Bununla birlikte, a), b) veya c) bentlerinde belirtilen hedeflerden birine ulaşmak için, güce başvurma "kesinlikle gerekli" hale getirilmelidir. Bu bağlamda, AİHS'nin 2. maddesinin 2. paragrafında bulunan "kesinlikle gerekli" ifadelerinin kullanılması, Devletin müdahalesinin AİHS'nin 8 den İle kadar maddelerinin 2. paragrafı adı altında "demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını" belirlemek için normalde kullanılandan daha sıkı ve zorlayıcı bir gereklilik kriteri uygulamak gerektiğini belirtmektedir. Kullanılan güç, özellikle, AİHS'nin 2. maddesinin 2 a), b) ve c) paragrafında belirtilen amaçlarla sıkı sıkıya orantılı olmalıdır (McCann ve diğerleri).
Kullanılan gücün AİHS'nin 2. maddesiyle bağdaşıp bağdaşmadığını belirlemek için, AİHM'nin, sadece güvenlik güçleri tarafından kullanılan gücün yasadışı şiddete karşı başkalarının korunmasıyla sıkı sıkıya orantılı olup olmadığını bilmek sorusunu değil, bununla beraber terör karşıtı operasyonun mümkün olduğu kadar öldürme gücüne başvurmanın minimum düzeye indirilecek şekilde yetkililer tarafından hazırlanıp hazırlanmadığı ve kontrol edilip edilmediğini bilmek sorusunu çok dikkatli şekilde incelemesi gerekmektedir (McCann ve diğerleri; Bubbins-İngiltere, 50196/99 nolu karar; Ergi-Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar).
AİHS'nin 1. maddesi uyarınca, Devlete düşen ve "AİHS'de tanımlanan hak ve özgürlükleri, kendi yargılama alanına giren her bireye tanımadan" ibaret olan genel görevle bağlantılı olarak AİHS'nin 2. maddesinin öngördüğü yaşam hakkını koruma zorunluluğu, özellikle, Devlet görevlileri tarafından gerçekleştirilen güce başvurma ölüme sebebiyet verdiği zaman etkin bir soruşturma şekli yürütmeyi içermekte ve zorunlu kılmaktadır (bkz, diğerleri arasında, Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar).
Benzer bir soruşturmanın asıl amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukuk kanunlarının etkin şekilde uygulanmasını sağlamak ve Devlet görevlilerini veya organlarını içeren durumlarda, bunların kendi sorumlulukları altında meydana gelen ölümler hakkında açıklama yapmalarını garanti etmektir. Hangi tür soruşturmanın bu amaçların gerçekleşmesine imkan verecek nitelikte olduğunu bilmeye gelince, bu, koşullara göre değişebilir. Bununla birlikte, izlenen biçimler ne olursa olsun, yetkililerin, soru kendi dikkatlerini sunulur sunulmaz re'sen harekete geçmeleri gerekir. Yetkililer, resmi bir şikayette bulunulması veya soruşturma başlatma sorumluluğunu mağdurun yakınlarının insiyatifıne bırakamazlar (bkz, örneğin, Paul ve Audrey Edwards-İngiltere, 46477/99 nolu karar).
Devlet görevlileri tarafından gerçekleştirilen bir adam öldürme hakkında yürütülen bir soruşturmanın etkin olduğunun kabul edilebilmesi için, genel olarak, soruşturmadan sorumlu kişilerin ve araştırmaları yapan kişilerin olaylara karışan kişilerden bağımsız olmaları gerektiği kabul edilebilir (bkz, örneğin, Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar; ve Oğur-Türkiye, 21954/93 nolu karar). Bu husus, sadece her türlü hiyerarşik ve kurumsal bağın yokluğunu değil ama aynı zamanda pratik bir bağımsızlığı öngörmektedir (bkz, örneğin, Ergi kararı; Hugh Jordan-İngiltere, 24746/94; ve Kelly ve diğerleri-İngiltere, 30054/96 nolu, 4 Mayıs 2001 tarihli karar).
Yürütülen soruşturmanın, aynı zamanda, kullanılan gücün koşullara göre haklı veya haksız olduğunu belirlemeye (bkz, örneğin, Kaya kararı) ve sorumluların kimliğini tespit etmeye ve cezalandırılmalarına gitmeye (Oğur kararı) imkan verecek şekilde etkin olması gerekir. Burada sözkonusu olan sonuç değil araç zorunluluğudur. Yetkililerin, olaya ilişkin, özellikle, görgü tanıklarının beyanları, teknik ve bilimsel alanda görev yapan polislerin notları, ve gerekirse, mağdurda bulunan lezyonların tam ve belirgin bir betimlemesini sunan bir otopsi ve klinik tespitlerin, özellikle ölüm nedeninin objektif analizi gibi kanıtların toplanabilmesi için, makul olarak, imkanları dahilinde olan önlemleri almış olmaları gerekir (bkz, örneğin, Salman-Türkiye, 21986/93 nolu karar; Tanrıkulu-Türkiye, 23763/94 nolu karar; ve Gül-Türkiye, 22676/93 nolu, 14 Aralık 2000 tarihli karar). Soruşturmadaki, mağdurun ölüm nedenini ortaya koyma veya sorumlu kişi veya kişilerin kimliğini tespit etme imkanına zarar verebilecek nitelikteki her eksiklik soruşturmanın etkisiz olduğu sonucuna ulaştırabilir (Paul ve Audrey Edwards).
Sözkonusu hakkın önemi göz önüne alınınca, konuda, ulusal mahkemelerin hiçbir şekilde kişilerin yaşamlarına yapılan saldırıları cezasız bırakmaya elverişli olmamaları gerektiğini hatırlamak gerekir. Bu, halkın güvenini muhafaza etmek ve halkın Hukuk Devleti'ne katılımı ve yasadışı eylemlerin hoş görülmesi veya bu eylemlerin işlenmesine yönelik gizlice anlaşılması görüntüsünü önceden haber vermek için vazgeçilmezdir (bkz, mutatis mutandis, Öneryıldız-Türkiye, 48939/99 nolu karar).
Bu koşullarda, AIHM, AİHS'nin 2. maddesinin özü itibariyle Devletlerin yararlandıkları "her makul şüphenin ötesindeki" kanıt kriterine dayanan karineyi hatırlatmaktadır (bkz, örneğin, Abdurrahman Orak-Türkiye, 31889/96 nolu, 14 Şubat 2002 tarihli karar). Bununla birlikte, bu kriterin devreye girebilmesi için, özellikle Devlet görevlileri tarafından gerçekleştirilen haksız yere adam öldürüldüğü iddia edilen bir durumda, olmaması durumunda başvuranın aşırı derecede kanıt yüküne katlanacağı etkin bir soruşturma yapılmış olması gerekir.
Bu şekil bir soruşturma birçok gerekliliği yerine getirmek zorundadır: soruşturmadan sorumlu kişilerin olaya karışan kişilerden bağımsız olması gerekir (bkz, örneğin, Avşar-Türkiye, 25657/94 nolu karar), aynı zamanda, soruşturma, güce başvurmanın koşullara göre haklı veya haksız olduğunu belirlemeye imkan vermelidir (ibidem); son olarak, soruşturma, ivedilikle ve makul bir özenle yürütülmelidir: engeller ve zorluklar olsa da, öldürme gücüne başvurma hakkında soruşturma yapmak sözkonusu olduğunda, halkın kanunilik ilkesine güvenini muhafaza etmek ve yasadışı eylemlere oranla, her türlü suç ortaklığı veya hoşgörü görüntüsünü bertaraf etmek için, yetkililerin hızlı (ve bununla beraber, uygun) cevabı genel olarak, asli bir öğe olarak kabul edilebilir (Avşar).
2. Bu ilkelerin dava koşullarına uygulanması
a. Maddi açıdan
AİHM, ilk olarak, M. Mihdi Bilgin'in silahsız haldeyken köy korucuları tarafından öldürüldüğüne itiraz edilmediğini gözlemlemektedir. Öldürme gücüne yapılan bu başvuru, kuşkusuz, böyle bir eylemin, ikinci paragrafta bildirilen amaçlardan birini izlemesini ve o amaca ulaşmak için kesinlikle gerekli olmasını şart koşan AİHS'nin 2. maddesi kapsamına girmektedir.
AİHM, Hükümetin, köy korucularının güce başvurmasının kesinlikle gerekli olduğuna ve AİHS'nin 2. maddesiyle bağdaştığına ilişkin görüşlerini gözönünde tutmaktadır. Bununla birlikte, AİHM, özellikle öldürme gücü kasten kullanıldığı zaman çok dikkatli bir şekilde ölüme mahkum edilen durumları inceleyerek bir görüş oluşturulmalı ve sadece güce başvurmuş olan Devlet görevlilerinin eylemlerini değil ama aynı zamanda davanın koşullarının bütününü, özellikle, dava konusu olayların hazırlanması ve kontrolünü dikkate almalıdır (bkz McCann ve diğerleri kararı).
AİHM, hemen, birçok korucunun öldürmek için ateş ettiklerini beyan ettiklerini ve bu beyanların hiçbir zaman yalanlanmadığını tespit etmektedir.
Aynı şekilde, AİHM, özellikle, cinayetin "güvenlik" çemberi olarak bilinen bölgede işlenip işlenmediği ve ateş edenlerin hangi görüş koşullarında bulundukları soruları hakkında başvurana göre olaylarla Hükümete göre olayların birbirleriyle çeliştiklerini gözlemlemektedir. AİHM, dosyadaki belgeler arasında, olayın incelenmesindeki bu temel noktalar üzerinde bazı bilgiler veren tek belgenin, dört mevziden üçüncüsü hakkında hiçbir bilgi içermese de öldürme olayının ertesi günü düzenlenen kroki olduğunu tespit etmektedir.
AİHM, belli bir sıraya göre hareket ettiklerini beyan eden korucuların ifadelerini gözönüne almıştır: korucular önce sözlü ihtarda bulunmuş, daha sonra havaya ateş etmiş, bunu takiben ölen kişinin ayaklarına ateş etmiş ve son olarak bu kişinin karnı üzerine öldürücü kurşunu sıkmışlardır. Bununla birlikte, M. M. Bilgin'in, 17 el ateşten kendisine isabet eden iki mermiyle, iki ayağından, sol kolundan ve karnından vurulduğu kesin olsa da, dosyadaki hiçbir unsur bu ateşlemelerin sırasına ilişkin beyanları teyit etmemektedir.
Aynı şekilde, AİHM, en uzaktaki mevzileri tutan korucuların şaşkınlık verici beyanını tespit etmektedir: bu korucular, hiçbir şey görmeden diğer korucuların ateş açtıkları yöne doğru teröristlerin saldırdığını zannederek ateş ettiklerini beyan etmektedirler.
Mağdura isabet eden iki mermi ve havaya sıkıldığı ileri sürülen mermi bir kenara bırakılırsa, kesinlikle insani olan bir panik refleksiyle ama, tehlikeli teröristlerin etkisiz hale getirilmesi sözkonusu olduğunda bile, demokratik bir toplumda kanunların uygulanmasından sorumlu olan kişilerden beklenme hakkının olduğu ateşli silahların kullanımına ilişkin tüm önlemleri almaksızın, on dört el ateş edildiğini tespit etmek gerekir {McCann ve diğerleri). AİHM, korucuların davranışının "olayın harareti" içinde bile, hiçbir ateşlemeye ve şüpheli tarafından benzer hiçbir tehdide maruz kalmadıkları için, haksız olduğu kanaatindedir. Kuşkusuz, korucuların öldürme gücüne başvurmaları, sadece korku, beliren bir gölge ve tahminlere dayanmaktaydı.
Öte yandan, beyanları ve krokiyi incelediği zaman, mağdurun, ayaklarından vurulduğu halde, koşarak yaklaşık 75 metrelik bir mesafe boyunca ilerleyebilmiş olmasını hayal etmek AİHM'ye zor gelmektedir. Bunun dışında, AİHM için, yaklaşık on metre mesafeden sokakta gezen bir adamı tehlikeli bir militandan ve bir sopayı bir silahtan ayırt etmeye imkan verecek görüş kabiliyetinden yoksun oldukları ileri sürülen aynı korucuların, koşan ve hareket halinde bir hedef olan adamın, yaklaşık seksen metre mesafeden tek bir mermiyle iki ayağını birden hedef alıp, hedefe isabet ettirmeleri şaşırtıcıdır.
Yetkililer tarafından aktarılan olayların seyrindeki, aleni olan bu birçok çelişki dışında, AİHM, dosyanın, özellikle mevcut davadaki gibi şüphelileri yakalamak sözkonusu olduğunda, görevleri kapsamında köy korucularına yöneltilmiş olacak olası yazılı veya sözlü talimatlar hakkında hiçbir bilgi içermediğini tespit etmektedir. Dosya, mağdur yere düştükten sonra onu görmek için yararlandıkları el fenerleri dışında, köy korucularının sahip olduğu malzemeye (örneğin gece görüş dürbünleri ve telsizler) ilişkin olarak da açıklama içermemektedir. Eğer lojistik araçların ve kuralcı çerçevenin yokluğu tahmin edilen tehlike karşısında korucuların şaşkınlığını açıklıyorsa ve onların aleyhinde gibi görünüyorsa, bu yokluk, özellikle, öldürme gücünü kullanmaya yetkili olan ve bu amaçla silahlandırılan Devlet görevlilerinin eylemlerinin hazırlığında ve kontrolünde ciddi boşluklar ortaya çıkarmaktadır {McCann ve diğerleri).
Hükümetin beyan ettiği gibi, mağdurun öldürüldüğü yolun, akıl sağlığı yerinde olan ve güvenlik güçleri üyesi veya terörist olmayan bir kişinin girmeyi düşünmeyeceği bir güvenlik bölgesi olduğu varsayılsa bile, korucuların hareketlerinin haklılığı, AİHS'nin 2. maddesi kapsamında, zor olarak teyit edilmektedir. Bunun dışında, AİHM, eğer cinayet bir güvenlik bölgesinde meydana geldiyse, yukarıda belirtilen boşlukların, sadece daha da önem kazanabilecekleri kanaatindedir.
AİHM, Devlet görevlileri tarafından, AİHS'nin 2. maddesinin ikinci paragrafında belirtilen amaçlardan birini gerçekleştirmek için güce başvurmanın, olaylar sırasında iyi nedenlerle geçerli olarak kabul edilen dürüst bir inanca dayanıyorsa ama daha sonra yanlış olduğu ortaya çıkıyorsa, sözkonusu düzenleme bakımından haklı olduğunun kabul edilebileceği kanaatindedir. Tersini beyan etmek, Devlete ve kanunların uygulanmasından sorumlu görevlilerine, kendi hayatları ve başkalarının hayatları aleyhinde uygulanma riskini ortaya çıkaracak gerçek dışı bir görev dayatmış olur (ibidem).
Mevcut davada, korucuların eylemlerinin tek başlarına AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmak için yeterli olmadığı varsayılsa bile, korucuların karşı karşıya kaldıkları ikilem gözönüne alınınca, operasyonun bütününde, AİHS'nin 2. maddesinin gerekliliklerine uyacak şekilde kontrol edilip edilmediği ve organize edilip edilmediği ve operasyonla ilgili talimatların şüphelinin yaşam hakkını gerektiği gibi dikkate alıp almadığı sorulan sorulmaktadır (ibidem).
Daha önce belirtilenleri gözönüne alınca, AİHM, M. Mihdi Bilgin'in ölümünün, AİHS'nin 2. maddesinin ikinci paragrafı anlamında, yasadışı şiddete karşı başkalarının savunmasını sağlamak için kesinlikle gerekli olan bir güce başvurmanın sonucu olduğuna ikna olmamıştır.
Sonuç olarak, AİHM, maddi açıdan AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmektedir.
b. Usul bakımından
Davada, M. Mihdi Bilgin ölümü hakkında cezai olduğu kadar idari araştırmalar şeklindeki resmi bir soruşturmanın iyi bir şekilde yürütüldüğü tartışmalı bir konu değildir.
Bu bağlamda, AİHM, davanın soruşturmasında, başvuran tarafından haklı olarak altı çizilen çeşitli boşluklar ve haklı sebebi olmayan gecikmeler tespit etmektedir. AİHM, bu boşlukların ve düzensizliklerin bir kısmının bir ceza davası kapsamında iç hukuk mahkemeleri tarafından tespit edildiklerini ama bu davanın sonuçlanmadığını da not etmektedir.
Bununla birlikte, dosyadaki tüm unsurlar gözönüne alınınca, AİHM, mevcut davada, AİHS'nin 2. maddesinin usul kısmı açısından sorulan başlıca sorunun hukuk sistemini bütününde kapsadığını tespit etmektedir.
Bu koşullarda, AİHM, yukarıda belirtilen eksikliklerin biri veya diğeri üzerinde durmaya gerek olmadığı kanaatindedir çünkü Devlet görevlileri tarafından gerçekleştirilen yasadışı adam öldürme iddiası hakkındaki bir soruşturmanın etkin olması için, her şeyden önce, soruşturmadan sorumlu kişilerin olaya karışan kişilerden bağımsız olmaları gerekir.
Böylece, davanın askıya alınması kararının akabinde kendisine başvurulan Beşiri Kaymakamlığının, köy korucuları tarafından işlenen M. Mihdi Bilgin cinayeti hakkında soruşturma yapması için bir müfettişi görevlendirdiğini belirtmek yeterlidir. Jandarma Karakol subayı olan müfettiş, haklarında soruşturma yürüttükleri köy korucularıyla aynı yerel hiyerarşidendi. Buna ek olarak, Kaymakamlığın İdari Komitesi, müfettiş tarafından hazırlanan soruşturma raporu temelinde karar vererek olayların seyrini, sözkonusu raporun tespitleri ve sonucu hakkında en ufak şüphe dile getirmeden, bu raporda yazıldığı şekliyle benimsemiştir.
Öte yandan, korucular hakkında kovuşturma yapılmamasına ilişkin bu karar, soruşturmayla görevli Jandarma Karakolu görevlileri aleyhindeki dava henüz askıdayken verilmiştir. Oysaki iki davanın konulan arasındaki bağın önemi ve ikinci dava temelinde teyit edilen beyanların ciddiliği ve endişe verici niteliği gözönüne alınınca, Komitenin Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını beklemesi istenirdi.
Bu durumda, Türk Hukuk Sisteminin M. Mihdi Bilgin'in ölümünü çevreleyen koşullar karşısındaki tepkisinin etkin olduğu kabul edilemez.
Bu nedenle, davada, aynı zamanda, usul bakımından AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, dava konusu koruculara sonuç olarak mutlak bir cezalandınlmama imkanı sunan Türk Ceza Hukukunun eksikliklerine itiraz etmektedir. Başvuran, AİHS'nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Davadaki tarafların argümanları
1. Hükümet
Yetkililer tarafından yürütülen soruşturmaya ilişkin olarak, Hükümet, AİHM'nin uyuşmazlık konusu soruşturmanın etkin ve derinlemesine bir şekilde yürütüldüğüne kanaat getirerek benzer bir şikayetin kabuledilemez olduğu sonucuna vardığı 19664/92 nolu başvuruya atıfta bulunmaktadır (Çelebi-Türkiye, 5 Haziran 2001 tarihli karar). Hükümet, bu davadaki gibi, davada, Savcının olaydan haberdar olur olmaz köy korucuları hakkında araştırmalar başlatmış ve otopsi yaptırmıştır. Batman Ağır Ceza Mahkemesi ise, Beşiri Savcılığı'na, Jandarma Karakol görevlilerinin kanıtların bozulması ve gizlenmesi olayına olası olarak karışmalarına ilişkin olarak soruşturma yapmasını ve korucuların silahlarını ve olay yerinde bulunan fişek kovanların balistik incelemeye sunmasını emretmiştir.
2. Başvuran
Başvuran, AİHS'nin 2. maddesinin usul kısmı açısından oluşturduğu görüşlerini yinelemektedir ve AİHS'nin 13. maddesince öngörülen başvurunun icrasının kendi durumunda, neredeyse sistematik olarak kendi görevlilerine cezalandırılmama imkanı sağladıklarını ileri sürdüğü Savunmacı Devlet yetkilileri tarafından geniş ölçüde engellendiğinin altını çizmektedir.
B. AİHM'nin değerlendirmesi
AİHS'nin 13. maddesi, iç düzenin ulusal mahkemenin AİHS'ye dayanan "savunulabilir" bir şikayetin içeriğinden haberdar olmasını sağlayacak etkin bir başvuru yolu sunmasını şart koşmaktadır (Z ve diğerleri-İngiltere, 29392/95 nolu karar). Bu düzenlemenin konusu, yargılanabilir kişilerin AIHM önündeki uluslararası şikayet mekanizmasını harekete geçirmek zorunda kalmadan önce, ulusal düzeyde, AİHS tarafından garanti altına alınan haklarının ihlallerinin uygun şekilde telafi edilmesini elde edebilmelerine imkan verecek bir yol sağlamaktır (Kudla-Polonya, 30210/96 nolu karar).
Yaşamı koruma hakkının ve işkence yasağının temel önemi gözönüne alınınca, AİHS'nin 13. maddesi, işkencenin ve ölümün sorumlularının kimliklerinin tespit edilmesine ve cezalandırılmalarına götürecek nitelikte ve şikayetçinin soruşturma usulüne etkin erişimini içeren derinleştirilmiş ve etkin araştırmaları şart koşmaktadır (bkz. Kaya kararı).
AİHM, yetkililerin, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesi ve cezalandırılmalarına yönelik derinlemesine ve etkin bir soruşturma yürütmedikleri gerekçesiyle (Kaya), birçok kez, güvenlik güçleri görevlileri tarafından veya onların suç ortaklığıyla işlenen yasadışı adam öldürme iddiaları hakkındaki davalarda AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz, örneğin, Kılıç-Türkiye, 22492/93 nolu kararda belirtilen içtihat). Temelinde 1990'lı yıllarda Türkiye'nin güneydoğusunu kasıp kavuran anlaşmazlık bulunan bu davalara, başvuranların bir yakınlarının güvenlik güçleri tarafından yasadışı şekilde öldürülmesine veya şüpheli koşullarda ölümüne ilişkin şikayetleri hakkında, bu şekil soruşturmaların yokluğu damgasını vurmuştu.
AİHM'yi, bu davalarda, itiraz ettikleri olaylar için sorumlulukların ortaya konmasını görme ve sonuç olarak ister bir ceza davasında müdahil taraf teşkil ederek ister hukuki veya idari mahkemelere başvurarak uygun bir tazmin talep edebilme fırsatları olmadığı için başvuranların etkin başvuru yolundan mahrum kaldıkları sonucuna götüren esas olarak bu unsurdur (Öneryıldız).
Bu bağlamda, AIHM, özellikle, ilgili idari organların AİHS'nin 2 ve 13 maddelerinin gerektirdiği gibi bağımsız bir soruşturma yürütme yeteneğine ilişkin olarak ciddi şüpheler duyduğunu dile getirdiğini hatırlatmaktadır (bkz, son olarak, mutatis mutandis, Sunal-Türkiye, 43918/98 nolu, 25 Ocak 2005 tarihli karar).
Belirtilen içtihat bakımından ve yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, Savunmacı Devletin AİHS'nin 13. maddesinin gerektirdiği gibi etkin bir cezai soruşturma yürütmüş olduğu kabul edilemez (Kaya).
Bu nedenle, AİHS'nin 2. maddesine atıfta bulunarak yapılan şikayete ilişkin olarak AİHS'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Zarar
1. Tarafların argümanları
Başvuran, babasının bir eşi ve yedi çocuğu olduğunu ve babasının çiftçi ve 23 hektarlık bir arazinin hissedarı olduğunu vurgulamaktadır. Başvuran, bir ziraat mühendisi tarafından hazırlanan uzmanlık raporuna dayanarak, babasının öldüğü yıl olan 1994 ile yaşasaydı çalışma hayatının sonu olarak kabul edilen yaş olan 65 yaşında olacağı 2007 yılları arasında ailesinin maruz kalacağını ileri sürdüğü yıllık zararın miktarını hesaplamaktadır. Kazanılması düşünülen miktarın kaybına ve yıllık kanuni faizlere dayanan bir hesapla, başvuranın davada maruz kaldığı maddi zarar için talep ettiği miktar 191 413 Euro'ya ulaşmaktadır.
Bunun dışında, başvuran, manevi zarar olarak, annesi Rabia Bilgin için 30 000 Euro, Şakir Bilgin, Mehmetşah Bilgin, Hasina Bilgin, Alaaddin Bilgin, Necla Bilgin ve Süphiye Bilgin adlı erkek ve kız altı kardeşinin her biri için 10 000 Euro ve kendisi için 30 000 Euro olmak üzere toplam 120 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, nazari ve aşırı olarak değerlendirdiği bu iddiaları reddetmektedir.
2. AÎHM'nin değerlendirmesi
a. Maddi zarar
AİHM, şüphesiz, başvuran ve ailesinin tespit edilen ihlallerden mağdur olduklarını ve bu ihlallerle iddia edilen gelir kaynaklarının kaybı adı altında bir tazminat içerebilecek maddi zararların arasında açık bir nedensellik bağının bulunduğunu gözlemlemektedir {Salman ve Z. ve diğerleri). Davada, başvuranın iddialarının, bu açıdan, 1994 ile 2007 yılları arasındaki dönem için tarım gelirleri kaybının objektif değerlendirmesinden yola çıkarak hesap dökümü yapılmış ve hesaplanmıştır. Bununla birlikte, hiçbir belge, M. Mihdi Bilgin'in sağlığında toprakların işlenmesinden elde edilen gerçek gelirleri belirtmemektedir. Yine hiçbir şey, şüphesiz hak sahiplerinin ilgiliden miras yoluyla edindikleri bu toprakların şu anki durumunun ne olduğunu bilmeye imkan vermemektedir. İleri sürülen zararlar tam bir hesaplamaya uygun olmayan unsurlar içerdikleri için her değerlendirme kısmen nazari olacaktır (bkz, diğerleri arasında, Sporrong ve Lönnroth-İsveç, 18 Aralık 1984 tarihli, A serisi 88 nolu karar; ve Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 1 Nisan 1998 tarihli karar).
AİHS'nin 41. maddesinin öngördüğü gibi, AIHM, elindeki verilerin bütününü ve özellikle babalarının ölüm tarihinde sadece Necla adlı çocuğun küçük olduğu durumunu gözönüne alarak, mali destek kaybı sonucu oluşan zarara ilişkin olarak başvuranın iddialarını hakkaniyetle değerlendirecektir.
Her veriyi etraflıca değerlendirerek, AİHM, maddi zarar için M. Mihdi Bilgin'in hak sahipleri için toplam 15 000 Euro'luk bir miktar ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Bu miktar şu şekilde paylaştırılacaktır: dul kalan eşi Rabia Bilgin için 6 000 Euro, -1999 yılına kadar ergin olmayan- kızı Necla Bilgin için 3 000 Euro ve başvuran da dahil olmak üzere ergin olan altı çocuğunun her birine 1 000 Euro.
b. Manevi zarar
Manevi zarara ilişkin olarak, AİHM, şüphesiz, başvuranın ve ailesinin AİHS'nin 2 ve 13 maddelerinin tespit edilen ihlalleri akabinde sıkıntı çektiklerini kabul etmektedir. Bununla birlikte, AİHM, bunun için talep edilen miktarların aşırı olduğu kanaatindedir.
Her veriyi etraflıca değerlendirerek, AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmesinden ileri gelen manevi zarar için M. Mihdi Bilgin'in İhsan Bilgin, Rabia Bilgin, Şakir Bilgin, Mehmetşah Bilgin, Hasina Bilgin, Alaaddin Bilgin, Necla Bilgin ve Süphiye Bilgin adlı hak sahiplerine eşit paylarda bölüştürülmek üzere toplam 24 000 Euro ödenmesine karar vermektedir.
AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edilmesine yol açan koşulların sonucunda ortaya çıkan manevi zarara ilişkin olarak, AİHM, başvuranın kendisi hakkında, hakkaniyetle karar vererek, başvurana 5 000 Euro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
B. Masraf ve harcamalar
Bununla beraber, başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapılan masraf ve harcamalar için 6 200 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, başvuran, kendisi ve avukatı tarafından imzalanan, mevcut dava kapsamında, ekte iliştirdiği Diyarbakır Barosu tarafından öngörülen tarifenin uygulanacağına ilişkin avukatlık ücreti sözleşmesini sunmuştur. Bu tarife, avukatlık ücretlerinin minimum miktarını, AİHM tarafından ihlal tespit edildiği durumda, AİHS'nin 41. maddesi uyarınca, AİHM tarafından ödenen miktarın %15'i olarak belirlemektedir. Bunun dışında, başvuran, ilk ikisi toplam 569.250.000 Türk Lirası (TL) olan ve çeviri masraflarına ilişkin ve üçüncüsü 350.000.000 TL olan ve ilgilinin maddi zarar adı altındaki talepleri temelindeki uzmanlık raporuna ilişkin olmak üzere üç fatura sunmaktadır.
Hükümet, aşın olarak değerlendirdiği bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM'nin içtihadına göre, bir başvuran, yapmış olduğu masraf ve harcamaların kendisine geri ödenmesini ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve miktarlarının makul niteliği kesin olarak ortaya konduğu zaman elde edebilir. AİHM, davada ve değerlendirmesine sunulan verileri, yukarıda belirtilen verileri ve daha önce adlı yardım adı altında ödenen miktarları gözönüne alarak, başvurana bütün masraflar için 3 000 Euro'luk miktarın ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir ( Gezici-Türkiye, 34594/97 nolu, 17 Mart 2005 tarihli karar ve Fatma Kaçar-Türkiye, 35838/97 nolu, 15 Temmuz 2005 tarihli karar ile karşılaştırınız).
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU NEDENLERLE AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS'nin 2. maddesinin, maddi ve usul kısımlan bakımından ihlal edildiğine;
2. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kum üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından:
i. AİHS'nin 2. maddesi açısından, tespit edilen ihlallerden ileri gelen maddi ve manevi zararlar için:
- Rabia Bilgin'e 9 000 Euro (dokuz bin Euro) ödenmesine;
- Necla Bilgin'e 6 000 Euro (altı bin Euro) ödenmesine ve
- M. Mihdi Bilgin'in ölümünde ergin olan altı çocuğunun her birine 4 000 Euro (dört bin Euro) ödenmesine;
ii. başvurana, AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edilmesinden dolayı maruz kaldığı manevi zarar için 5 000 Euro (beş bin Euro) ödenmesine;
iii. masraf ve harcamalar için 3 000 Euro (üç bin Euro) ödenmesine;
iv. sözkonusu miktarların, yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AIHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddesine uygun olarak 27 Temmuz 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy