(Başvuru no:40524/98)
KABULEDİLEMEZLİK KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
OLAYLAR
1953 doğumlu başvuran Yıldız Tacar, Türk vatandaşı olup, başvurunun yapıldığı sırada, Nevşehir Cezaevi'nde yatmaktaydı. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde İzmir Barosu avukatlarından Z.S. tarafından temsil edilmektedir.
DAVA KOŞULLARI
Tarafların sunduğu üzere dava koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Polis tarafından aranıldığını öğrenen başvuran, 10 Ağustos 1994 tarihinde avukatıyla beraber İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcılığı'na gitmiştir. Başvuran önce DGM Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenmiş ve ardından DGM hakimi önüne çıkarılmıştır. DGM hakimi de başvuran hakkında, yargılanmak üzere tutukluluk kararı almıştır.
DGM Cumhuriyet Başsavcısı, 12 Ağustos 1994 tarihinde sunulan iddianamesinde, başvuranı silahlı çeteye yardım etmekle suçlayarak, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 169 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddeleri gereğince başvuranın mahkum edilmesini talep etmiştir.
DGM, 23 Aralık 1994 tarihli duruşmanın sonucunda, başvuranın şartlı salıverilmesine karar vermiştir.
DGM, 16 Ağustos 1995 tarihli kararla, başvuranı atfedilen olaylardan suçlu bulmuş ve üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırmıştır. Başvuran, 2 Ekim 1996 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.
Yargıtay, 22 Ekim 1996 tarihinde, başvuranın ve avukatının katıldığı duruşmanın ardından temyizine gidilen kararı, bütün hükümleriyle beraber onamıştır.
6 Kasım 1996 tarihinde temyiz kararı ilgili ve avukatı olmadan bildirilmiştir.
10 ocak 1997 tarihinde Yargıtay kararının tam metni, İzmir DGM'de bulunan dava dosyasına konulmuş, böylece tarafların kullanımına sunulmuştur. Dava dosyası böylece kapanmıştır.
Başvuranın avukatı, 22 Ekim 1996 tarihli Yargıtay kararından ancak, cezasını çekmek üzere başvuranın yetkililer tarafından tutuklandığı 24 Şubat 1997 tarihinde haberdar olduğunu ileri sürmektedir.
ŞİKAYETLER
Başvuran, kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM'nin, bünyesinde asker kökenli bir hakim bulunması nedeniyle, adil yargılamayı garanti eden "tarafsız ve bağımsız" bir mahkeme olamayacağını iddia etmektedir.
Başvuran ayrıca, baskı altında alınan sanık ifadelerinin, mahkumiyet kararının oluşturulması için kanıt unsuru olarak kullanıldığından dolayı, bu mahkeme önündeki yargılamanın haksız olduğunu belirtmektedir.
Bu bakımdan başvuran AİHS'nin 6§1 maddesini ileri sürmektedir.
HUKUK AÇISINDAN
Başvuran, kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM'nin bünyesinde asker kökenli bir hakimin bulunması nedeniyle, davasının "tarafsız ve bağımsız bir mahkeme" tarafından görülmemesinden şikayet etmektedir. Başvuran ayrıca, bu mahkeme önündeki yargılamanın haksız olduğunu belirterek AİHS'nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, AİHM'yi, AİHS'nin 35§1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına riayet edilmemesi gerekçesiyle başvuruyu reddetmeye davet etmektedir.
Başvuran, iç hukuk nihai kararın, 6 Kasım 1996 tarihinde bildirilen 22 Ekim 1996 tarihli Yargıtay kararı olduğunu savunmaktadır. Bu bakımdan, Hükümet, başvuran ve avukatının, Yargıtay önündeki duruşmada hazır bulunduklarını ve dolayısıyla, bu kararın hangi tarihte bildirileceğinden haberdar olduklarını ileri sürmektedir. Buradan Hükümet, başvuranın bu tarihten itibaren altı ay içinde başvurusunu yapması gerektiği sonucunu çıkarmaktadır. Oysa, Hükümet, başvurunun 23 Ağustos 1997 tarihinde altı aylık süre dolduktan sonra yapıldığının altını çizmektedir.
Hükümet, başvuran veya avukatı kararın bildirildiği sırada hazır bulunma olanakları bulunmasa bile, temyiz kararından, ilk derece mahkemesinde tarafların kullanımına sunulduğu 10 Ocak 1997 tarihinden itibaren haberdar olabileceklerini savunmaktadır.
Başvuran, Hükümet'in savına itiraz etmekte ve 22 Ekim 1996 tarihinde verilen temyiz kararının kendisine tebliğ edilmediğini ileri sürmektedir. Başvuran, cezasını çekmek için tutuklandığı 24 Şubat 1997 tarihinden itibaren altı ay içinde başvurusunu yaptığını savunmaktadır.
AİHM, Türk hukukunda, ceza davalarında verilen temyiz kararlarının taraflara tebliğ edilmediğini belirterek, tebligat ulusal hukukta öngörülmediğinde, tarafların gerçekten kararın içeriğinden haberdar olduğu tarih olan kararın kullanıma sunulduğu tarihi gözönünde bulundurmak gerektiğini hatırlatmaktadır (Seher Karakaş-Türkiye, no: 33179/96, § 27, 9 Temmuz 2002).
AİHM, bu davada, 6 Kasım 1996 tarihinde bildirilen 22 Ekim 1996 tarihli temyiz kararının, İzmir DGM'de 10 Ocak 1997 tarihinde tarafların kullanımına sunulduğunu saptamaktadır. Başvuru, 23 Ağustos 1997 tarihinde, yani Yargıtay kararının başvuranın kullanımına sunulduğu tarihten yedi ay on üç gün sonra yapılmıştır.
AİHM, ayrıca, avukatı tarafından temsil edilen başvuranın Yargıtay'ın kararını verdiği gün yapılan duruşmaya katıldığını ortaya koymaktadır. Bu açıdan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 324. maddesi gereğince, temyiz kararının ilke olarak duruşma sona erdiğinde veya bu duruşmadan bir hafta sonra bildirildiğini hatırlatmak gerekir. Başvuranın veya avukatının bu kararın bildirildiği gün tam metnini alamasalar bile, en geç ilk derece mahkemesinde tarafların kullanımına sunulduğu 10 Ocak 1997 tarihinde, bu kararın bir kopyasını alabilirlerdi (Bkz. Okul-Türkiye (karar), 45358/99, 4 Eylül 2003).
AİHM, bu koşullarda, başvuranın veya avukatının iç hukuk nihai kararın bir kopyasını elde etmek için yeterli özeni göstermedikleri ve böylelikle gecikmenin kendi ihmallerine bağlı olduğu kanaatindedir. Ayrıca, başvuran ve avukatı altı aylık süreyi durduracak veya erteleyecek hiçbir özel koşul ileri sürememişlerdir (Bkz. Haralambidis ve diğerleri-Yunanistan, no: 36706/97, 29 Mart 2001 ve Z.Y.-Türkiye (karar), no:27532/95, 19 Haziran 2001).
Dolayısıyla, AİHM, yukarıda varılan sonuçları gözönünde bulundurarak, başvurunun gecikmeli yapıldığına ve AİHS'nin 35§ 1 ve 4 maddesi gereğince reddedilmesi gerektiğine kanaat getirmektedir.
Bu gerekçelere dayalı olarak AİHM,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna;
Oybirliğiyle karar vermiştir.
Full & Egal Universal Law Academy