(AİHS m. 6, 10, 41, 44)
Karar Tarihi: 27.05.2003
Başvuru no: 43425/98
USUL
1. Bu dava, bir Polonya vatandaşı olan Bay Edward Skalka (başvurucu) tarafından 17 Ekim 1997 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunması Sözleşmesinin 34. maddesine dayanarak Polonya aleyhine Mahkeme'ye bir başvuru (no. 43425/98) yapmasından kaynaklanmıştır.
2. Adli yardımdan yaralanan başvurucu Klodzkoda avukatlık yapan Bay Adam Bezucha tarafından temsil edilmiştir. Polonya Hükümeti (Hükümet) Dışişleri Bakanlığından Bay Krzysztof Drzewicki tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu davasının Sözleşme'nin 6(1). fıkrasına aykırı olarak tarafsız olmayan mahkemelerce görülmesinden şikayet etmiş ve hakkındaki mahkumiyet kararının da Sözleşme'nin 10. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
4. Dava, 1 Kasım 1998de Sözleşmeye ek 11 Nolu Protokol yürürlüğe girmesi üzerine Mahkeme'ye nakledilmiştir (11 Nolu Protokolün 5(2). fıkrası).
5. Başvuru, Mahkeme'nin Üçüncü Dairesine nakledildi (Mahkeme İçtüzüğünün 52(1). fıkrası). Bu Bölümde, davaya bakacak Heyet (Sözleşme'nin 27(1). fıkrası) İçtüzüğün 26(1). fıkrasında öngörüldüğü üzere oluşturulmuştur.
6. Mahkeme 12 Haziran 2001 tarihli kararla, Sözleşme'nin 6(1). fıkrası bakımından yapılan şikayeti kabuledilemez bulmuştur.
7. 1 Kasım 2001de Mahkeme'deki Dairelerin oluşumunu değişmiştir (İçtüzük 25(1). fıkrası). Bu dava yeniden oluşturulan Üçüncü Daireye gönderilmiştir.
8. Mahkeme 3 Ekim 2002 tarihli bir kararla, başvurunun geri kalan kısımlarını kabuledilebilir bulduğunu açıklamıştır.
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
9. Başvurucu 1941 doğumludur. Halen bir cezaevinde cezasını çekmektedir.
10. 16 Aralık 1993te, Nowy Targ Bölge Mahkemesi başvurucuyu ağırlaştırılmış hırsızlık suçundan yargılamış ve hapis cezasına mahkum etmiştir. Başvurucu cezaevinden, belirtilmeyen bir tarihte Katowice Bölge Mahkemesi Ceza İnfaz Bölümüne bir mektup yazmış ve bu mektubuna cevap almıştır. Bu cevaptan tatmin olmayan başvurucu, 15 Kasım 1994ta Katowice Bölge Mahkemesi Başkanına bir mektup göndererek, mektubunu yanıtlayan yargıçtan şikayetçi olmuştur. Başvurucunun mektubunun ilgili bölümleri şöyledir:
"(...) Bölge Mahkemesi Ceza İnfaz Bölümünün bu biçimdeki başka hareketlerinin, bu Bölümdeki sorumsuz soytarıları adli makamlara şikayet etmeme yol açacağı gözden uzak tutulmamalıdır.
Cübbe giysin veya giymesin, herhangi bir küçük sersemin (eylemlerinden dolayı) hukuki sorumluluğun arkasına saklanarak başkalarını yıldırma zevkini benim üzerimde değil, eğer bir tane varsa sevgilisi veya köpeği üzerinde gidermesi gerektiğini söylemekle başlayacağım. Beni yıldırmak isteyen bu tip bir soytarıdan korkacak değilim; gerçek şu ki 18 Ağustos 1994 tarihli talebimim, bazı aptallara değil, mahkemeye yöneltilmişti.
Katowice Bölge Mahkemesi Başkanının talebimi bir şekilde o kabadayıya ileteceği ve aynı zamanda onun cevabını bana göndereceğini umuyorum (...).
(Yargıç) sadece af için ileri sürdüğüm talebimi zırvalık olarak nitelendirmiyor ki talebim kesinlikle öyle değil, aynı zamanda beni yıldırmaya çalışıyor. Sorulmayan soruları cevaplandırabilen parlak bir hukukçuysa - ve hukuki yetenekleri mektubumun içeriği cevabıyla karşılaştırıldığında açıkça görülebilir- bana karşı kullanacağı yasal hükümleri bulabilmelidir. Böylesi sınırlı bir kimsenin, böylesi bir sersemin, bir mektubu nasıl cevaplayacağını bilen güvenilir bir avukatın görevini üstlenmemesi gerektiği gerçeğini değiştirmez. Bir sersem olarak kalacaktır ve herhangi bir hukuki sonuçtan korkmak için hiçbir neden göremiyorum. Biliyorsun, anlıyorsun, kes sesini - aldığı bütün eğitim budur, bir aptal olarak daha iyisine ihtiyacı yoktur."
11. Bunun üzerine belirtilmeyen bir tarihte, Sosnowiec Bölge Savcısı başvurucu hakkında cezai bir soruşturma başlatmıştır. 31 Ocak 1994 tarihinde savcılık, Sosnowiec Bölge Mahkemesine başvurucu aleyhine bir iddianameyle dava açmıştır. Savcı başvurucuyu, Katowice Bölge Mahkemesi Başkanına gönderdiği mektupla, 1969 tarihli Ceza Kanununun 237. maddesi kapsamında cezalandırılabilir bir suç olan, bir devlet organını görevini yaptığı sırada veya alenen aşağılama suçunu işlemekle itham etmiştir. Savcıya göre başvurucu bu mektupta, Mahkemenin Ceza İnfaz Bölümünden adını vermediği bir yargıca ve bu mahkemedeki bütün yargıçlara hakaret etmiştir. Başvurucu bu suçla ilgili olarak sorgulanmıştır. Başvurucu bütün bir mahkemeyi değil sadece tek bir yargıcı kastettiğini, bu kişinin mesleki yönünden değil kişisel yönünden söz ettiğini söylemiştir. Başvurucu mektubunun bir devlet organını değil, sadece özel kişiye hakaret olarak değerlendirilebileceğini belirtmiştir.
12. 6 Eylül 1995te Sosnowiec Bölge Mahkemesi başvurucuyu devlet organını aşağılama suçundan 8 ay hapis cezasına mahkum etmiştir. Bu mahkeme başvurucunun 15 Kasım 1994te Bölge Mahkemesi Başkanına, Bölge Mahkemesi Ceza İnfaz Bölümündeki bütün yargıçları aşağılayan ve kaba bir şekilde sorumsuz soytarılar olarak niteleyen bir mektup gönderdiğini saptamıştır. Bundan başka başvurucunun aynı mektupta, kimliğini belirtmediği ama gönderdiği mektuplardan kendisinden cevap almadığını iddia ettiği aynı Bölümdeki bir yargıçtan aşağılayıcı bir şekilde (w sposób szczególnie obrazliwy) bahsettiğini belirtmiştir.
13. Bölge Mahkemesi başvurucunun psikiyatrik müşahadesi sonucunda cezai sorumluluğa sahip olduğu değerlendirmesini dikkate almıştır.
Bölge Mahkemesi bundan başka, soruşturma süresince başvurucunun sorgulanmasını dikkate almıştır. Başvurucu suç işlediğini reddetmiştir. Başvurucu, kendisine yöneltilen iddianın davanın olgularıyla çakışmadığını, çünkü mektubunda bir bütün olarak mahkemeden değil, belli bir kişiden bahsettiğini ve hakaret olarak anlamlandıran deyimin yargıcın sadece kişisel nitelikleriyle ilgili olduğunu belirtmiştir. Daha sonra mahkeme tarafından dinlendiğinde, başvurucu bu mektubu kafasındaki belli bir kişiye, yani daha önceden kendisinin çeşitli şikayetlerini incelemiş olan bir yargıca yazdığını ifade etmiştir. Yargıcın ismini söylememiştir, çünkü kendisini tartışılan cevabı yazmaya kışkırtan, şikayetlerine cevap olarak Ceza İnfaz Bölümünden gelen mektup da imzalı değildir. Başvurucu aynı zamanda mektubunda belirtilen görüşlerin, olayın şartları içinde doğru olduğunu düşündüğünü de belirtmiştir.
14. Bölge Mahkemesine tartışılan mektubu başvurucunun yazdığı konusunda bir şüphe olmadığını kabul etmiştir. Mektubun içeriği ve biçimi incelendiğinde, başvurucunun açıkça Bölge Mahkemesini bir adli organ olarak aşağılamayı istediği sonucuna varmıştır. Başvurucu önce heyet olarak Mahkemeden, daha sonra adı belirtilmeyen bir yargıçtan bahsetmiştir. Dolayısıyla, başvurucunun bir devlet organı olan mahkemeyi aşağıladığı ve adı belirtilmeyen yargıcı o mahkemenin sembolü olarak gördüğü kabul edilebilir.
Bölge Mahkemesi ayrıca, başvurucunun bir vatandaş olarak devlet organlarını eleştirmesinin anayasal hakkı olduğunu söylemiştir. Ancak söz konusu mektup, kabul edilebilir eleştiri sınırlarını büyük oranda aşmış ve doğrudan mahkemeyi halkın gözünde küçük düşürmeyi amaçlamıştır.
Bölge Mahkemesi bunun dışında, cezanın başvurucunun işlediği suçun derecesi ve fiilin ağırlığıyla orantılı olduğunu gözlemlemiştir. Mektup, davaya uygulanan ceza kanunu hükmünün, yani Ceza Kanununun 237. maddesinin koruduğu menfaatin niteliği ve önemi dikkate alınarak değerlendirilmiştir.
15. Başvurucu ve atanmış avukatı bu karara karşı temyize başvurmuşlardır.
16. Katowice Üst Mahkemesi 19 Haziran 1996da, Katowice Bölge Mahkemesinin bütün yargıçlarının davadan çekilme talebi üzerine, suçun bu mahkemenin bütün yargıçlarına karşı işlenmiş olması karşısında, adaletin gereği ve mahkemelerin tarafsızlığı için, üst başvurunun Bielsko-Biala Bölge Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
17. Bielsko-Biala Bölge Mahkemesi 10 Eylül 1996da, başvurucu ve avukatı tarafından yapılan üst başvuruyu inceledikten sonra, itiraz konusu kararı onaylamıştır.
Üst Mahkeme ilk olarak, ilk derece mahkemesinin davadaki olayları doğru bir şekilde ortaya koyduğunu not etmiştir. Üst Mahkeme bundan sonra, ilk derece mahkemesinin vardığı sonuçlara, yani mektubun içeriğinin ve biçiminin başvurucunun bir devlet organı olan Bölge Mahkemesini aşağılama konusunda kesin bir kararla hareket ettiğine dair vardığı sonuca katıldığını kaydetmiştir. Davadaki olayların hukuki değerlendirmesi doğrudur ve verilen ceza başvurucunun suçunun derecesine karşılık gelmektedir. Başvurucu, cezaevi servislerince uyumlu bir kişi olarak değerlendirilmesine karşın, uzun bir adli sicile sahip olup, cezai sorumluluğu vardır. Başvurucunun avukatı, başvurucunun bir kuruma değil ama belli bir kişiye hakaret ettiğini ileri sürmüştür. Ancak, mahkemenin diğer bulguları karşısında bu analiz de reddedilmiştir.
18. Başvurucunun avukatı Yüksek Mahkemeye temyiz başvurusunda bulunmuştur.
19. Yüksek Mahkeme 2 Haziran 1997de temyiz başvurusunu reddetmiş ve itiraz konusu kararı onamıştır. Yüksek Mahkeme temyiz sebebi olarak, başvurucunun eylem saikine dair savunması ışığında bu fiil cezalandırılabilir bir fiil oluşturmadığı için, mahkumiyet kararının Ceza Kanununun 237. maddesinin açık bir şekilde ihlal ettiğini iddiasını incelemiştir.
20. Yüksek Mahkeme ilk olarak, başvurucunun temyiz başvuru sebebinin kısa ve gerekçesinin sınırlı olduğunu kaydetmiştir. Dahası, buradan açıkça ortaya çıktığına göre, aslında başvurucunun avukatı alt derece mahkemeleri tarafından yapılan delil değerlendirmesine ve olgu tespitine itiraz etmektedir; oysa ki temyiz başvurusunun amacı, sadece usul yönünden şikayetleri Yüksek Mahkemenin dikkatine sunmaktır. Aslında bizzat bu, temyiz başvurusunu sırf usul hükümlerinde yer alan şartlara uymadığı için reddetmeyi gerektirir.
21. Ancak Yüksek Mahkeme, Bölge Mahkemesinin kararında, ilk derece mahkemesinin delilleri ve olgu bulgularını değerlendirmesi konusundaki şikayetler dahil, ilk karara karşı üst başvuruda bütün şikayetleri incelemiş olmasının kayda değer olduğunu vurgulamıştır. Yüksek Mahkemeye, yargılamada herhangi bir usul eksikliği bulunduğunu gösterecek yeni bir kanıt sunulmamıştır. Başvurucunun eyleminin bir suç olarak değerlendirilemeyeceği iddiasının usul konusunda bir şikayet olarak görülemeyeceği açıktır.
22. Yüksek Mahkeme ardından, başvurucunun Bölge Mahkemesinin referans ve alıntı yaptığı küfürlü mektubun kabul edilebilir eleştiri sınırlarını açıkta aştığını söylemiştir. Mektubunun ikinci bölümde tek bir yargıç üzerinde durduğu kabul edilse bile, başlangıçta Bölge Mahkemesinin bütün yargıçlarına saldırdığı anlaşılmaktadır. Üst Mahkeme doğru bir değerlendirme yapmışt ve ayrıca başvurucunun tutumunun 1969 tarihli Ceza Kanunu çerçevesinde neden bir suç olarak nitelenebileceğini de incelemiştir. Yüksek Mahkeme bundan dolayı, temyiz başvurusunu temelsiz bularak reddetmiştir.
II. Konuyla ilgili iç hukuk
23. Söz konusu dönemde uygulanabilir 1969 tarihli Ceza Kanununun 237. maddesine göre:
"Bir devlet organını görevini yaptığı sırada veya alenen aşağılayan bir kimse, iki yıla kadar hapis veya para cezasıyla cezalandırılır."
KARAR GEREKÇESİ
24. Başvurucu mahkumiyetinin Sözleşme'nin 10. maddesi ihlal ettiğinden şikayet etmiştir. Bu madde şöyledir:
"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlarla kısıtlanmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir. Bu madde devletin radyo yayıncılığını, televizyon ve sinema işletmeciliğini izne bağlamasına engel değildir.
2.Bu özgürlükleri kullanırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü veya kamu güvenliği, suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargı organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli bulunan ve hukukun öngördüğü formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir"
A) Tarafların sunumları
25. Hükümet, yargı organına yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları değerlendirilirken, yargı organının toplumda sahip olduğu özel rolün dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir devlette temel değerlerden biri olan adaletin güvencesi olan mahkemeler görevlerinde başarılı olmak için, halkın güvenine sahip olmalıdırlar. Bu nedenle, esasen temelsiz olan yıkıcı saldırılara karşı bu güvenin korunması gerektiği açıktır (bk. 26.04.1995 tarihli Prager ve Oberschlick - Avusturya kararı, parag. 34).
26. Hükümetin görüşüne göre, mevcut davada başvurucu Katowice Bölge Mahkemesini açıkça aşağılayıcı ve küfürlü bir şekilde eleştirmiştir. Başvurucu mektubunda somut bir talepte bulunmamış, sadece daha önceki talebinin cevapsız kaldığını ileri sürmüştür. Mektup Ceza İnfaz Bölümünden kimliği belirtilmeyen bir yargıcı ve Katowice Bölge Mahkemesinin bütün yargıçlarını aşağılamayı hedeflemiştir. Başvurucu bu yargıçlardan "sorumsuz soytarılar" diye söz etmektedir. Bundan başka başvurucu, defalarca "küçük sersem" ("kretynek"), "soytarı" ("blazen"), "kara cahil" ("analfabeta"), "aptal" ("duren"), "öylesine sınırlı bir birey" ("tego rodzaju ograniczone indywiduum"), "seçkin sersem" ("spotegowany kretyn") biçiminde laflarla, bu mahkemenin kimliğini belirtmediği yargıcından aşağılayıcı bir tarzda söz etmiştir.
27. Hükümet ayrıca başvurucunun mahkum edilme amacının, sadece Katowice Bölge Mahkemesinin çirkin ve küfürlü sözlü saldırılara karşı korunması olduğunu vurgulamıştır. Ek olarak, mevcut davada böyle bir korumanın gerekleri, kamuyu ilgilendiren konuların açıkça tartışılması gereğiyle tartılmamalıdır; çünkü başvurucu bu beyanları bu bağlamda söylenmemiştir (bk. 21.01.1999 tarihli Janowski - Polonya, Büyük Daire kararı, parag. 33).
28. Başvurucu ise, cezai mahkumiyetle sonuçlanacak 15 Kasım 1994 tarihli mektubunda, Katowice Bölge Mahkemesinin kimliğini belirtmediği bir yargıcını ciddi biçimde eleştirdiğini belirtmiştir. Mektupta kullanılan nahoş kelimeler yargı organını aşağılama anlamına gelmez; çünkü mahkemenin resmi işlemlerini değil, fakat bu mahkemede çalışan bir kişiyi hedef almaktadır. Dolayısıyla başvurucu, 1969 tarihli Ceza Kanununun 237. maddesi kapsamında cezalandırılabilir bir suçtan dolayı mahkum edilmemeliydi; çünkü bir resmi kurumda görevli bir kişiye yöneltilen bir aşağılama, kurumun aşağılanması olarak görülemez; oysa bu madde kapsamında yalnızca kurumların aşağılanması cezalandırılabilir.
29. Başvurucu ayrıca, bir mahkemenin kimliği belirtilmeyen bir çalışanına karşı eleştiri yöneltilmesinin, Sözleşme'nin 10. maddesi kapsamında ifade özgürlüğünün kullanılması olduğu ileri sürülmüştür. Bir suçtan dolayı başvurucuyu mahkum eden mahkemeler, açıkça bu hükümle bağdaşmayacak biçimde başvurucunun haklarını ihlal etmiştir.
B) Mahkeme'nin değerlendirmesi
30. Taraflar arasında başvurucunun mahkumiyetinin ifade özgürlüğüne bir müdahale oluşturduğu ve bu müdahalenin Sözleşme'nin 10. maddesinin gerektiği üzere "hukuken öngörülmüş" olduğu, yani söz konusu dönemde 1969 tarihli Ceza Kanununun 237. maddesinde düzenlenmiş olduğu tartışma konusu değildir.
31. Bu müdahalenin, Sözleşme'nin 10. maddesi kapsamında yargı organının otoritesini sürdürme meşru amacına sahip olduğu üzerinde de görüş birliği vardır.
32. Mahkeme, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biri olduğunu hatırlatır. İfade özgürlüğü, 10. maddenin ikinci fıkrasına tabi olarak, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan haber ve düşünceler için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olamaz. Sözleşmenin 10. maddesinde belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalı ve bir kısıtlama ihtiyacının bulunduğu inandırıcı bir şekilde ortaya konmalıdır (bk diğerleri arasında 23.09.1994 tarihli Jersild - Danimarka kararı, parag. 31; yukarıda geçen Janowski kararı, parag. 30; ve 25.11.1999 tarihli Nilsen ve Johnsen - Norveç kararı, parag. 43; 25.07.2001 tarihli Perna - Italya kararı, parag. 38).
33. Sözleşmenin 10(2). fıkrası kapsamındaki gerekli sıfatı, toplumsal ihtiyaç baskısının varlığını ima etmektedir. Sözleşmeci Devletler böyle bir ihtiyacın olup olmadığını değerlendirirken belli bir takdir alanına sahiptirler, ancak bu takdir alanı, hem ulusal mevzuata hem de bağımsız bir mahkeme tarafından verilmiş olsa bile, bu mevzuatı uygulayan mahkeme kararlarını da kapsayan Avrupa denetimi ile birlikte el ele gitmektedir. Mahkeme, bundan dolayı, bir sınırlamanın, 10. madde tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağdaşır olup olmadığı konusunda son kararı vermeye yetkilidir (bk. yukarıda geçen Janowski kararı, parag. 30).
34. Adaletin güvencesi olan ve hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette temel bir işlevi olan mahkemelerin çalışmaları, kamunun güvenine sahip olmalarını gerektirir. Bu nedenle mahkemeler, temelsiz saldırılara karşı korunmalıdır (bk. örneğin yukarıda geçen Prager ve Oberschlick kararı, parag. 34; 24.02.1997 tarihli De Haes ve Gijsels - Belçika kararı, parag. 37).
Mahkemeler, diğer bütün kamu kurumları gibi, eleştiriden ve denetimden muaf değildirler. Özgürlüğü kısıtlanan kişiler de, bu alanda toplumun diğer bütün üyeleriyle aynı haklardan yararlanırlar. Ancak eleştiri ve aşağılama arasında açık bir ayrım yapılmalıdır. Bir ifade açıklamasının tek amacı bir mahkemeyi veya o mahkeme üyelerini aşağılamak ise, uygun bir cezalandırma, ilke olarak Sözleşme'nin 10(2). fıkrasını ihlal etmeyecektir.
35. Son olarak, denetim yetkisini kullanırken Mahkeme'nin, başvurucunun açıklamayı yaptığı şartları ve başvurucu aleyhine yapılan yorumların kapsamını dikkate alarak, söz konusu müdahaleye bir bütün olarak olayın ışığında bakması gerektiği hatırlanmalıdır. Özellikle Mahkeme, söz konusu müdahalenin "izlenen meşru amaçla orantılı" olup olmadığını ve ulusal makamların müdahaleyi haklı göstermek için dayandığı gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığını saptamak zorundadır. Mahkeme bunu yaparken, ulusal makamların uyguladığı standartların Sözleşme'nin 10. maddesindeki ilkelerle uyumlu olduğuna ve ayrıca ulusal makamların olayların mantıklı bir değerlendirmesine dayandıklarına kanaat getirmelidir (bk. diğerleri arasında 23.03.2002 tarihli Nikula - Finlandiya kararı, parag. 44).
36. Mevcut olayda cezaevinde cezasını çekmekte olan başvurucu, Katowice Bölge Mahkemesi Ceza İnfaz Bölümüne bir mektup yazmış ve yanıt almıştır. Bu yanıttan memnun olmadığı açık olan başvurucu, 15 Kasım 1994te Katowice Bölge Mahkemesi Başkanına bir mektup daha göndermiş ve ilk mektubu yanıtlayan adı belirtilmeyen yargıçtan şikayet etmiştir. Başvurucunun ikinci mektubunda aşağılayıcı kelimeler kullandığı şüphesizdir. Başvurucu, Ceza İnfaz Bölümünde "sorumsuz soytarılar"ın yer aldığını söylemiş ve şikayet konusu cevabı yazan kişi hakkında "önemsiz sersem", "bir aptal", "küçük kişi", "önde gelen sersem" gibi başka kaba ifadeler kullanmıştır (bk. yukarıda parag. 9). Mahkeme ayrıca, bir bütün olarak mektubun ifade tarzının da açıkça aşağılayıcı olduğunu gözlemektedir.
37. Başvurucunun kendisini bu derece kızdıran mektuba ilişkin somut şikayetlerde bulunmadığı da not edilmelidir. Öfkesini ve kızgınlığını açığa vurmuş, fakat şikayet edilen mektubun niçin kendi görüşüne göre bu kadar sert tepkiyi hak ettiğini açıkça ortaya koymak için gerekli özeni göstermemiştir.
38. Öte yandan Mahkeme, müdahalenin içermek zorunda olduğu şartlar bakımından ve özellikle uygulanacak orantılılık testi bakımından müdahalenin orantılılığını değerlendirirken, uygulanan cezaların niteliğinin ve ağırlığının da dikkate alınacak faktörler olduğunu hatırlatır (bk. 08.07.1999 tarihli Ceylan - Türkiye Büyük Daire kararı, parag. 49).
39. Bu noktada Mahkeme'nin dikkatini ilk ve öncelikle, ulusal mahkemenin uygulamayı tercih ettiği sert bir tedbir olarak sekiz aylık hapis cezası çekmektedir. Mahkeme, ilk derece mahkemesinin başvurucunun suçunun derecesi ve suçun ağırlığı arasında bir orantılılık saptadığını kaydeder. Suçun ağırlığı değerlendirilirken, bu olayda uygulanan maddi ceza kanununu hükümlerinin koruduğu çıkarların niteliği ve önemi dikkate alınmalıdır (bk. yukarıda parag.13. Mahkeme'ye göre, ulusal mahkemelerin gösterdikleri gerekçeler, başvurucunun suçunun niçin çok ağır olduğu ve olayın şartları içinde suçun niçin sekiz aylık hapis cezasını gerektirecek derecede ağır görüldüğü sorularına yeterli derecede cevap vermemektedir.
Mahkeme ayrıca, başvurucunun benzer bir suçtan dolayı daha önce mahkum edilmediğini kaydeder. Eğer başvurucu daha önceden böyle bir suçtan mahkum edilmiş olsaydı, mahkemelerin kendisine böyle bir sert ceza vermeyi seçmeleri daha kabul edilebilir bir durum olabilirdi.
40. Tartışma konusu ifadelerin kullanıldığı bağlam konusunda Mahkeme, "yargı organının otoritesi" deyiminin, özellikle mahkemelerin, genellikle büyük bir kamuoyu tarafından da kabul edildiği üzere, hukuki uyuşmazlıkların ve bir suç isnadıyla karşılaşan kimsenin suçluluğunun veya masumiyetinin karara bağlandığı uygun bir forum olduğu anlayışını içerir (bk. 29.08.1997 tarihli Worm - Avusturya kararı, parag. 40). Yargı otoritesinin korunması bakımından tehlikede olan şey, demokratik bir toplumda mahkemelerin, cezai yargılamalar söz konusu olduğunda sanığa ve halkın büyük bir kesimine aşılaması gereken güvendir (bk. aralarındaki farklılıklarla birlikte diğer pek çok karar arasında 24.02.1993 tarihli Fey - Avusturya kararı, parag. 30).
41. Mevcut olayın şartları altında Mahkeme, tartışma konusu müdahale ile korunan menfaatin, ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaları haklı göstermek bakımından yeterince önemli olduğunu düşünmektedir. Sonuç olarak, hem kurum olarak mahkemeyi hem de adı belirtilmeden bir yargıcı küçük düşürene uygun bir ceza verilmesi, Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlaline yol açmayacaktır.
O halde bu davadaki sorun, başvurucunun Bölge Mahkemesine gönderdiği mektuptan dolayı cezalandırılması gerekip gerekmediği değil, fakat daha cezanın Sözleşme'nin 10. maddesi bakımından uygun veya "gerekli" olup olmadığıdır. Mahkeme'ye göre sekiz aylık hapis cezası, orantısız bir şekilde serttir. İlke olarak cezayı saptamak ulusal mahkemelerin yetkisinde olsa da, olayın şartları içinde, bu Mahkeme'nin orantılılık ilkesinin uygulanmasını sağlamak zorunda olduğu ortak standartlar vardır. Bu standartlar ise suçun ağırlığı, suç fiilin ağırlığı ve işlendiği iddia edilen suç fiillerinin tekrarlanmasıdır.
42. Mahkemeye göre olayda uygulanan cezanın ağırlığı, suç fiilinin ağırlığını aşmaktadır. Bu fiil yargı organına aleni ve bütüncül bir saldırı değil, fakat halkın haberinin olmadığı karşılıklı bir mektuplaşmadır. Dahası suçun ağırlığı, başvurucuya uygulanan cezayı haklı kılacak ölçüde değildir. Ayrıca bu, başvurucunun kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı ilk olaydır. Bu nedenle, daha az bir ceza haklı görülebilecek olduğu halde, ulusal mahkemeler ifade özgürlüğünün "gerekli" istisnasını oluşturan sınırın ötesine geçmişlerdir.
43. Bu nedenlerle Mahkeme, Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. Sözleşme'nin 41. maddesinin uygulanması
44. Sözleşmenin 41. maddesine göre:
"Mahkeme, Sözleşmenin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse, ve ilgili Sözleşmeci Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderme imkanı veriyorsa, Mahkeme gerekli görürse zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık verilmesine hükmeder."
A) Zarar
45. Başvurucu, Polonyada ortalama maaş 2,100 PLN olduğu zamanda 10 ay hapis cezasına mahkum edildiğini belirtmiştir. Bu nedenle maruz kaldığı maddi ve manevi zararların 21,000 PLN ye, yani hapsedilmeseydi kazanabileceği miktara karşılık geldiğini iddia etmiştir.
46. Hükümet başvurucunun taleplerinin son derece aşırı olduğunu ve başvurucunun eğer varsa maruz kaldığı zararların, Mahkeme'nin Polonya aleyhine davalardaki içtihatları ışığında ve ulusal ekonomik şartlar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiği savunmuştur.
47. Maddi zararlar bakımından Mahkeme, ilk olarak, gerçekte mevcut davadaki cezai süreçte başvurucunun on ay değil, sekiz ay hapis cezasına mahkum edildiğini kaydeder. Ancak, her halükarda Mahkeme, başvurucunun mahkum edildiği sırada Nowy Targ Bölge Mahkemesinin 18 Aralık 1993 tarihli daha önceki kararı nedeniyle (bk. yukarıda parag. 9) uygulanan hapis cezasını zaten çekmekte olduğunu gözlemlemektedir. Mevcut olayda söz konusu mahkumiyet nedeniyle başvurucunun maaşlı bir işi bırakmak zorunda kaldığı ileri sürülmemiş veya gösterilmemiştir. Mahkeme Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlali ile başvurucunun maruz kaldığını ileri sürdüğü maddi zarar arasında bir nedensellik bağı olduğuna dair yeterli bir kanıt bulunmadığını saptamaktadır. Bu talep bu nedenle reddedilmelidir.
48. Mahkeme olayın koşulları çerçevesinde başvurucunun maruz kaldığı manevi zararlar bakımından ihlal tespitinin yeterli bir adil karşılık oluşturduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, bu başlık altında başvurucuya herhangi bir miktar ödenmesine hükmetmek için hiçbir neden görmemektedir.
B. Ücretler ve masraflar
49. Adli yardım alan başvurucu, aldığı 815 Euro yardıma ek olarak yeminli tercüman tarafından yapılan çeviri ücretlerinin ödenmesi için 32 Euro talep etmektedir.
50. Mahkeme talep edilen miktarın gerçekten ve zorunlu olarak kullanıldığına ve miktar olarak makul olduğuna ikna olmuştur (bk. diğer kararlar arasında 31.07.2000 tarihli Jecius - Litvanya kararı, parag. 112). Bu nedenle bu miktarın hepsinin ödenmesine karar vermektedir.
C) Gecikme Faizi
51. Mahkeme, gecikme faizinin, yüzde üç eklenerek Avrupa Merkez Bankasının en düşük faiz oranına dayanmasının uygun olduğunu düşünmektedir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme Oybirliğiyle,
1. Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlaline;
2. İhlal tespitinin başvurucunun uğradığı manevi zararlar bakımından adil karşılık oluşturduğuna
3.(a) Sözleşme'nin 44(2). fıkrası uyarınca kararın kesinleştiği tarihten sonra üç ay içerisinde davalı devletin ücret ve masraflar bakımından ödeme tarihinde uygulanabilir orandan Polonya zlotysuna çevrilecek 32 Euroyu (otuz iki euro) uygulanabilecek tüm vergiler de dahil olmak üzere başvurucuya ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme tarihine kadar, gecikme süresince Avrupa Merkez Bankasının en düşük faiz oranlarına eşit oranına yüzde üç eklenecek basit faiz oranının yukarıdaki miktarlara uygulanmasına;
4. Başvurucunun adil karşılığa ilişkin diğer taleplerinin reddine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy