(AİHS m. 2, 13)
(Başvuru no: 45784/99)
Kararın Özet Çevirisi
STRAZBURG
19 Eylül 2006
İşbu karar AÎHS 'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (45784/99) başvuru nolu davanın nedeni bu ülke vatandaşı olan Sultan Karabulut'un (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 17 Kasım 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından G. Altay tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. OLAYIN KOŞULLARI
Türk vatandaşı olan başvuran, Sultan Karabulut, 1948 yılında doğmuştur ve Ankara'da ikamet etmektedir. Başvuran, 1997 yılında ölen Özgür Kemal Karabulut adlı kişinin annesidir.
Başvuran, sunduğu resmi belgelerle çelişen bazı olaylar iddia etmektedir. Başvurana göre, 20 Ekim 1997 tarihinde, oğlu, arızalı aracını iki köylü eşliğinde traktörle çektirmiştir. Böylece, oğlu sabah erken saatte, T. G. Adlı arkadaşıyla birlikte Taşova (Amasya) sanayi bölgesine gelmiştir. Başvuranın oğlu, arkadaşını aracın yanında bırakarak, iki köylüyle birlikte araba tamircisi aramaya gitmiştir. Başvuran, oğlunu o ana kadar izlemiş olduğunu düşündüğü jandarmaların, o anda onu öldürdüklerini iddia etmektedir.
Hükümete ve aynı gün düzenlenen tutanaklara göre, jandarmalar, sabah saat 06.00'ya doğru, iki şüpheli kişinin Taşova istikametine doğru 60 EU 820 plakalı bir araçla ilerlediklerini belirten bir ihbar almışlardır.
Esençay Jandarma Karakolu'na bağlı bir ekip şüpheli aracı izlemeye başlamış ve Taşova Jandarma Karakolu'na bağlı, bir subayın emrindeki beş astsubay, iki çavuş ve yirmi askerden oluşan bir ekip Erbaa yolu üzerinde, Taşova'nın girişinde bir sanayi bölgesinde barikat kurmuştur.
Saat 07.30'a doğru, araç belirtilen yere gelmiş ve sanayi bölgesine girmiştir.
Jandarmalar bölgenin giriş ve çıkışlarını tutmuşlar, diğerleri ise aracı takip etmişlerdir. Birkaç sokak ötede, iki kişi aracı terk etmiş ve yaya olarak kaçmışlardır.
T.G. (üzerinde bulunan ve daha sonra sahte olduğu anlaşılan kimlik yüzünden V.T. olarak belirtilen) araçtan uzaklaşmadan yakalanmıştır. T.G.'nin üzerinden silah çıkmamıştır.
Özgür Kemal Karabulut (aynı nedenle Yalçın Karabulut olarak belirtilen), uyanlara ve uyarı ateşlerine uymayı reddederek kaçmıştır. Özgür Kemal Karabulut, jandarmalara ateş açmış ve sanayi bölgesinin güneyinde bulunan orman yönüne gitmiştir.
Jandarmalar, onun ayaklarına ateş etmiş ve onu yaralamışlardır. Özgür Kemal Karabulut, kaçmaya çalışmıştır ve jandarmalara el bombası atmaya çalıştığı anda onlar tarafından yakalanmıştır. Sol koltukaltından yaralanan Özgür Kemal Karabulut olay yerinde, H.G. adlı kişinin yedek parça dükkanının üç metre yakınında ölmüştür.
Ölen kişinin iki metre yakınında, markası Star ve seri numarası 1605543 olan 16 mermilik kapasiteli, içinde 9 mm'lik Geco marka on bir mermi olan bir silah ele geçirilmiştir. Ölen kişinin üzerinde aynı zamanda bu silaha uygun iki şarjör, MKE markalı 75 mermi ve çalışır halde bir telsiz bulunmuştur. Bu silaha ait iki boş fişek ve de el bombası tutanaklarda belirtilmiştir.
Daha sonra düzenlenen vukuat raporuna göre, jandarmalar 7.62 mm'lik 30 tane tüfek fişeği ve 7.65 mm'lik sekiz mermi kullanmışlardır.
Taşova Cumhuriyet Savcısı, kazadan biraz sonra olay yerine gelmiştir ve ölen kişinin sağ tarafı üzerine uzanmış şekilde yerde yattığını ve yukarıda belirtilen nesnelerin ölen kişinin yakınında bulunduğunu belirten bir tutanak hazırlamıştır. Savcı, ölen kişinin cüzdanını da incelemiştir, cüzdanın içindekileri ele geçirmiş, daha sonra bütün bu eşyaları jandarma astsubayı H.A.'ya teslim etmiştir. Savcı, fotoğraflar çektirmiştir ve cesedin, otopsi yapılması için Devlet Hastanesi'ne götürülmesini emretmiştir.
Araçta bir miktar malzeme, değişik araç plakaları ve yasadışı TKP/ML TIKKO örgütüyle ilgili diğer eşya ve dokümanlar da ele geçirilmiştir. Savcı, 1997/518 nolu bir dosya açmıştır.
Aynı güne ait ve saat 11.45'te tamamlanan cesedin incelenmesi işlemi ve otopsi raporu çok detaylıdır. Bu rapor, ölünün giysilerinin ceplerinde önemli miktarda belge ve para bulunduğunu belirtmektedir. Böylece, Savcı, ölünün giysilerinin içlerinin incelenmesine başlanmasını gerekli görmüş, giysiler makas yardımıyla açılmıştır.
Cesede ilişkin olarak, rapor özellikle, sol koltukaltı çukurunda 1x1 cm boyutunda, etrafında barut izi olmayan bitişik iki mermi girişini belirtmektedir. Doktor, iki merminin sözkonusu olduğundan emin olmak için bir ameliyat yapmış ve durumu teyit etmiştir. Biri sol kürekkemiğinin altında 1x2 cm. boyutunda, diğeri bunun 5 cm. uzağında aynı hizada 2x3 cm. boyutunda olan mermi çıkışları sırt üzerinde bulunmaktaydı.
Sol bacakta ise, 1x1 cm. boyutunda, uyluk kemiğinin başlangıcının 3 cm. altında bulunan bir mermi girişi ve aynı boyutta, bunun 13 cm. altında ikinci bir mermi girişi tespit edilmiştir. İlkinin çıkış deliği sol kalça üzerinde, ikincisinin çıkış yeri sol bacağın iç tarafında bulunmaktaydı ve bunlar 4x4 cm. boyutundaydılar.
Rapor, deliklerin etrafında barut bulunmadığını, vücutta mermi bulunmadığını ve yukarıda deliklere ilişkin sözü edilen belirtilerin uzun namlulu bir silahın atışına uyduğunu da belirtmektedir.
Doktor ve asistanı mermilerin göğüste izlediği yolun sol akciğerin orta lobunun tahrip olmasına yol açtığını bunun da kalbin ve nefes almanın durmasına sebep olduğunu teyit etmişlerdir. Doktor ve asistanı ölüm nedeninin açık olduğuna karar vererek, klasik bir otopsinin gerekli olmadığına kanaat getirmişlerdir.
Ertesi gün, ölen kişinin annesi ve amcası, Savcıyla beraber Devlet Hastanesi'ne gitmişlerdir. Amca, Karabulut'u teşhis etmiş ve ceset kendilerine gömmeleri için teslim edilmiştir. O sırada, ölen kişinin üzerinde bulunan kimliklerin erkek kardeşine ait olduğu ortaya çıkmıştır.
Olay, yerel polisin yetki alanına girdiği için, jandarmalar dosyanın tamamını, ele geçirilen dokümanları ve eşyaları polis memurlarına iletmişlerdir. Bu amaçla listeler düzenlenmiştir. 22 Ekim 1997 tarihli bir belge, aynı şekilde ele geçirilen aracın çalışır durumda olduğuna işaret etmektedir.
27 Ekim 1997 tarihinde, kendisinin ve Karabulut'un Topçam bölgesinde örgüt üyelerine yiyecek bıraktıklarını daha sonra yolda arabalarının arızalandığını beyan eden T.G. adlı kişiyle beraber polis tatbikatlı yer gösterme işlemini gerçekleştirmiştir. Bu durumda, T.G. ve Karabulut adlı kişiler, araçlarını Taşova sanayi bölgesine kadar çeken iki köylüden yardım istemiş olacaklardı. Köylülerin gitmesinden az sonra, T.G. ve Karabulut adlı kişilerin tamirci dükkanlarının açılmasını bekledikleri sırada, jandarmalar müdahale etmişlerdir. T.G. karşı koymadan teslim olmuş ama Karabulut silahını kullanmış ve kaçmıştır.
T.G., Karabulut'un kaçtığı yolu göstermiş ama olayın geri kalan kısmına şahit olmadığını beyan etmiştir.
23 Şubat 1998 tarihinde, başvuran, operasyona katılan jandarmalar aleyhinde haksız yere öldürme gücüne başvurdukları gerekçesiyle resmi şikayette bulunmuştur.
Taşova Savcısı, 1998/118 nolu bir dosya açmıştır. 25 Mayıs 1998 tarihinde, Taşova Savcısı, tüccarlar ve mahalle tamircileri olan ve olay sırasında hazır bulunan dört görgü tanığının ifadelerini almıştır.
Savcı, aynı gün, oğlunun kasten öldürüldüğünü oysaki yakalanabileceğini iddia eden başvuranın ifadesini almıştır.
9 Haziran 1998 tarihinde, Savcı, dava konusu jandarmalar hakkında men-i muhakeme kararı vermiştir. Savcı, özellikle, kendisine göre davadaki tutanakları ve kanıtları destekleyen tanıklıkları dikkate almıştır. Savcı, ölen kişiye isabet eden dört mermiden, sol bacağa isabet eden ikisinin ihtar amaçlı ilk ateşlemeler oldukları, oysaki, sol koltukaltına isabet eden ve öldürücü olan diğer ikisinin Karabulut adlı kişinin el bombasını atmaya hazırlandığı sırada ateşlendikleri sonucuna varmıştır. O halde, jandarmalar, meşru müdafaa durumundaydılar ve silahlarını kullanma haklan vardı, hiçbir veri bu sonuca karşı durmamıştır.
Başvuranın Vezirköprü Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde oluşturduğu itiraz, 20 Ağustos 1998 tarihinde reddedilmiştir.
Arada geçen zamanda, ratione materiae ilkesi uyarınca, 22 Ekim ve 3 Kasım 1997 tarihlerinde verilen yetkisizlik kararlarıyla, Taşova Savcısı, bir terör örgütüne üyelik ve destek olma suçlarından ele alınan dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına iletmiştir. Bu dosya, başvuranın oğlunun ve T.G. adlı kişinin üzerlerinde ve araçlarında bulunan belgelere dayanılarak suçlanan altı kişiyi kapsamaktaydı. Bu kişiler, 1993 ve 1997 yılları arasında işlenen farklı terörist eylemlerden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yargılanmışlardı. 12 Kasım 1997 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, Karabulut adlı kişi hakkında, sözkonusu kişi öldüğü için, men-i muhakeme kararı vermiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
Hükümet, bir tazminat elde etmek için hukuki ve idari başvuru yollarını vurgulamakta ve iç hukuktaki başvuru yollan kullanılmadığı için başvurunun reddedilmesini talep etmektedir.
AIHM, AİHS'nin 13. maddesiyle sıkı benzerlikleri bulunan 35 § 1 maddenin öngördüğü iç hukuk yollarının kullanılmasına ilişkin kuralın, başvuranların iddia ettikleri ihlallerin tazminini elde etmelerine olanak vermek için, başvuranlara ilk olarak kendi ülkelerinin hukuk sisteminde mevcut ve yeterli olan başvuru yollarını kullanma zorunluluğunu dayattığını hatırlatmaktadır. Bu başvuru yolları, teoride olduğu gibi pratikte de yeterli bir kesinlik seviyesinde bulunmalıdır ki bu olmadan sözkonusu başvuru yolları için istenen etkinlik ve ulaşılabilirlik eksik kalmaktadır (İlhan-Türkiye, 22277/93 nolu karar ve Selmouni-Fransa, 25803/94 nolu karar).
Hükümetin atıfta bulunduğu hukuki ve idari başvuru yollarına ilişkin olarak, AİHM, birçok kez bu başvuru yolları hakkında görüş bildirme fırsatı olduğunu ve AİHS'nin 2. maddesi uyarınca, iç hukukta etkin bir resmi soruşturma açılmadığı için, kullanılmalarına gerek olmadığı sonucuna varmıştır ( bkz, diğerleri arasında, Sabuktekin-Türkiye, 27243/95 nolu karar ve İlhan ). Sonuçta, AİHM, Hükümetin ön itirazını esasla birleştirmektedir.
AİHM, başvurunun, AİHS'nin 35 § 3 maddesi uyarınca belirgin olarak kötü temellendirilmiş olmadığını tespit etmektedir. Öte yandan, AIHM, başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmeyerek başvurunun kabuledilebilir olduğuna karar vermiştir.
II. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHS'nin 2. maddesine atıfta bulunarak, güvenlik güçlerinin gereksiz yere öldürme gücüne başvurduklarından yakınmaktadır. İkinci olarak, başvuran, dosyaya eklenen tutanakların içeriğine atıfta bulunarak, oğlunun ölümü üzerine jandarmaların bu şekil bir güç kullanma haklarının olup olmadığını ortaya koyacak etkin bir soruşturma yürütülmediği kanaatindedir.
A. AİHS'nin 2. maddesinin maddi açısı altında
Hükümet, polis memurlarının kullandığı gücün kanuni düzenlemelerle öngörüldüğünü ve AİHS'nin 2. maddesiyle bağdaştığını beyan etmektedir.
Başvuran, şikayetlerini devam ettirmektedir. Başvuran, ne aracın bir traktörle çekilmiş olması ne de eşlik eden iki köylünün varlığının tutanaklarda belirtildiğini ileri sürmektedir. Öte yandan, otopsi raporu, öldürücü mermilerin önden veya yandan atıldığını varsaymaktadır ki bu kaçan bir kişinin üzerine ateş açıldığı tezinin tersini söylemektedir. Sonuç olarak, sanayi bölgesi jandarmalar tarafından kuşatılmış olduğu için oğlunun hiçbir kaçma imkanı bulunmamaktaydı.
1. Genel prensipler
Yaşama hakkını garanti altına alan ve ölüme çarptırmanın mazur görülebileceği durumları belirten AİHS'nin 2. maddesi, AİHS'nin temel maddeleri arasında yer almaktadır ve hiçbir şekilde kaldırılması sözkonusu değildir. (Velikova- Bulgaristan, 41488/98 nolu karar). Bu madde, AİHS'nin 3. maddesiyle birlikte, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini kapsamaktadır. Bunun için, ölüme çarptırmanın meşru olabileceği koşullar titizlikle yorumlanmalıdır (Salman-Türkiye, 21986/93 nolu karar). İnsanların korunmasının aracını teşkil eden AİHS'nin, konusu ve amacı aynı zamanda AİHS'nin 2. maddesinin, AİHS'nin açık ve etkin zorunluluklarına uygun şekilde yorumlanması ve uygulanmasını gerektirmektedir ( McCann ve diğerleri-İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli, A serisi 324 nolu karar).
AİHS'nin 2 § 1 maddesinin ilk cümlesi, Devleti, kasten ve yasadışı yoldan ölüme sebebiyet vermekten kaçınmaya zorlamakla kalmamakta, ama aynı zamanda kendi iç hukuk düzeni çerçevesinde, kendi yargılama alanına giren kişilerin hayatını korumak için gerekli önlemleri almaya da zorlamaktadır (Kılıç-Türkiye, 22492/93 nolu karar). Bu bağlamda, Devletin zorunluluğu, bireye yönelik saldırılarda bulunmaktan caydırma amaçlı olan ve bu ihlalleri önceden haber vermek, bastırmak ve cezalandırmak için düzenlenmiş bir uygulama mekanizmasına dayanan hukuki ve idari bir çerçeveyi uygulamaya koyarak temel bir görev olan, yaşam hakkını garanti altına almayı içermektedir.
AİHS'nin 2. maddesinin de metninde belirtildiği şekliyle, güvenlik güçlerinin öldürme gücüne başvurması bazı durumlarda mazur görülebilir. Bununla birlikte, bu güvenlik güçlerinin operasyonlarına, ulusal hukuk tarafından izin verilmesinin yanında, sözkonusu operasyonlar, keyfiyete ve gücün kötüye kullanılmasına karşı ve hatta önlenebilir kazalara karşı uygun ve etkin garantiler sistemi kapsamında bu hukuk tarafından yeterince sınırlanmalıdır. Düzeni sağlamaktan sorumlu görevlilerin güçleri, görevlerini icra ettikleri sırada ki bu ister önceden hazırlanmış bir operasyon durumunda ister tehlikeli olarak algılanan bir kişinin aniden yakalanması durumunda belirsiz olmamalıdır: hukuki ve idari bir çerçeve kanunların uygulanmasından sorumlu kişilerin güç ve ateşli silahlar kullanabileceği sınırlı durumları konuya ilişkin uluslararası kuralları göz önünde bulundurarak tanımlamalıdır (Makaratzis-Yunanistan, 50385/99 nolu karar, bkz. aynı kararda, "Güce başvurmaya ilişkin Birleşmiş Milletler İlkeleri").
Bu bağlamda, AİHS'nin 2. maddesinin ikinci paragrafının metni bütün olarak ele alındığında, kasıtlı öldürmeye izin verildiği durumları tanımlamamaktadır ama "güce başvurulabilecek" durumları ki bu istemeden ölüme sebebiyet vermeye kadar gidebilir, belirtmektedir. "Kesinlikle gerekli" kelimelerinin kullanılması, AİHS'nin 8'den 11'e kadar olan maddeleri 2. paragrafı uyarınca Devlet müdahalesinin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının belirlenmesi için normalde kullanılandan daha sıkı ve daha zorlayıcı bir gereklilik kriteri uygulamak gerektiğinin anlaşılmasına yol açmaktadır. Özellikle, güce başvurma, AİHS'nin 2. maddesinin 2 a) dan c) ye kadar olan bentleri sıralanan amaçların gerçekleştirilmesiyle sıkı sıkıya orantılı olmalıdır. AİHM'nin, demokratik bir toplumda bu düzenlemenin önemini tanıyarak, bir görüş oluşturabilmek için, kişinin ölüme çarptırıldığı durumları, özellikle öldürme gücünün kasten uygulandığı zamanları aşırı dikkatli bir şekilde incelemesi ve sadece güce başvuran Devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda davanın koşullarının bütününü özellikle sözkonusu eylemlerin hazırlanmasını ve kontrolünü dikkate alması gerekmektedir (McCann ve diğerleri).
2. Davadaki uygulama
AIHM, davada kendisinin bizzat, uyuşmazlık dönemindeki olgusal koşulların tam tablosunu elde etmek için olayları kontrol etmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. Çünkü başvuran oğlunun güvenlik güçleri tarafından kasten öldürüldüğünü iddia etmesine rağmen, ulusal makamların tespitlerini şüpheli duruma düşürecek türden hiçbir belge veya kanıt başlangıcı sunmamıştır.
AIHM, sonuç olarak dava dosyasına eklenen resmi belgeler ışığında ortaya çıkan soruları ve tarafların sunduğu gözlemleri inceleyecektir.
AIHM, bu verilerin değerlendirilmesi için "her türlü makul şüphenin ötesinde" kanıt ilkesine bağlanmaktadır, bu şekil bir kanıt, yeterince önemli, açık ve uygun bir demet göstergenin veya çürütülmeyen karinelerin sonucunda ortaya çıkabilir (bkz, diğerleri arasında, Seyhan-Türkiye, 33384/96 nolu, 2 Kasım 2004 tarihli karar).
Davada, AİHM, zaten çoğu başvuran tarafından başvurusunun girişinde iletilmiş olan resmi belgelerin içeriğinden ve gerçekliğinden şüphe etmeye olanak tanıyacak hiçbir veri tespit etmemektedir.
Başvuranın jandarmaların oğlunu yakalayabilme imkanı olduğu iddiasına ilişkin olarak, AİHM, bu şekil durumların var olduğu sonucuna varmak için, belirgin olarak elinde bulunmayan ikna edici verilerin kendisine gerekeceğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu iddia hiçbir kanıt başlangıcına dayanmamaktadır.
İç hukuk çerçevesine ilişkin olarak, AIHM başvuranın, formasyon, bilgi veya uygun talimatların eksikliği nedeniyle, jandarmaların görevlerini sözkonusu terörle mücadele operasyonu çerçevesinde yerine getirirken belirsizlik içinde olduklarını iddia etmediğini belirlemektedir. Bu konuda, AIHM, ateşli silahların kullanılmasını düzenleyen temel yasama metni olan 2559 nolu Kanunu'nun 16. maddesinin 1934 yılında kabul edildiğini ve kesinlikle konuyla ilgili oluşturulmuş uluslararası kuralları göz önünde bulundurularak bir güncellemeye ihtiyaç duyduğunu tespit etmeyi görev bilmektedir (bkz, diğerleri arasında, Makaratzis). Bununla birlikte, Anayasa'nın 17. maddesi uyarınca öldürme gücüne başvurmanın sadece "Kanunun izin verdiği mutlak zorunluluk durumunda" mazur görülebileceğini vurgulamak gerekir. Sonuç olarak, belirtilen kural ile AİHS'nin 2 § 2 maddesindeki "kesinlikle gerekli" terimleri arasındaki fark, sırf bu veriden hareketle AİHS'nin 2 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterince önemli değildir (bkz, mutatis mutandis, McCann ve diğerleri).
Operasyonun hazırlık ve kontrol aşamasına ilişkin olarak, AİHM'nin özellikle olayların meydana geldiği ortamı ve daha sonra durumun ne şekilde seyrettiğini dikkate almalıdır (Andronicou ve Constantinou-Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar).
Ortama ilişkin olarak, yetkili makamların, yasadışı silahlı bir örgüte üye iki şüpheliye yönelik işlem yaptıkları kesindir. İhbardan itibaren, yetkililerin, şüphelileri yakalamak için çabuk hareket etmeleri gerekmekteydi. Bu yüzden güvenlik güçleri şehrin girişinde mevzilenmişlerdi.
Başvuranın oğlunun ve T.G.'nin kullandığı aracın çalışır durumda mı olduğu yoksa bir traktörle mi çekildiğine ilişkin olayların belirli olmamasına rağmen, AİHM, bu nokta üzerinde durmayacaktır çünkü davada, araba içinde yakalama gerçekleşmediği görülmektedir. Dolayısıyla, AİHM'nin, AİHS'nin 2. maddesinin özü çerçevesindeki incelemesi ölüm anı üzerinde yoğunlaşacaktır.
AIHM, hemen T.G. adlı kişinin güce başvurulmadan yakalandığı karinesine ulaşmıştır, başvuranın oğlu için de, eğer direnmeden teslim olduysa, aynı şeyin olmuş olabileceğinin aksini ispatlayan hiçbir veri tespit etmemiştir. Üstelik bu davanın ortamı hiçbir şekilde güvenlik güçlerinin başvuranın oğlunu öldürmek için özel bir nedeni olduğunu düşündürmemektedir ki zaten bu şekil bir iddiada bulunulmamıştır.
Bu durumda, güç kullanmanın başvuranın oğlunun jandarmalar kendisini yakalayacağı sırada sert reaksiyon vermesinin doğrudan sonucu olduğuna varılmaktadır. Aslında, tanıklıklar jandarmaların kendisini önce sözlü olarak daha sonra ateş açarak ihtar ettiklerini teyit etmektedir. Öte yandan, hiçbir veri Savcının ayaklara sıkılan mermilerin ilk mermiler olduğuna ilişkin sonucuyla ters düşmemektedir. C.T. adlı kişinin tanıklığı da bu yöndedir. Ancak daha sonra, başvuranın oğlu, bir el bombası kullanmaya çalıştığı sırada sol koltuk altına isabet eden iki mermiyle öldürülmüştür. Sonuç olarak, uyuşmazlık konusu olan operasyonun "yasadışı şiddete karşı her bireyin güvenliğini sağlamayı" ve özellikle AİHS'nin 2 § 2 a) ve b) maddesi uyarınca "olağan bir yakalama gerçekleştirmek" amacıyla düzenlendiği öngörülebilir.
Bu yüzden, AİHM, jandarmaların karşı karşıya olduğu durum göz önüne alınınca, yukarıda belirtilen amaçlara ulaşmak için kullanılan gücün kesinlikle gerekli olup olmadığını özellikle bu gücün tam orantılı bir niteliği olup olmadığını incelemeye davet edilmiştir.
Başvuran, sanayi bölgesinde oğlunun çevresinin sarıldığını ve onun uygun yollarla etkisiz hale getirilmesinin mümkün olabileceğini iddia etmektedir.
Hükümet, güvenlik güçlerinin öldürme gücüne başvurduklarını çünkü bu durumun, ilgilinin davranışıyla kesinlikle gerekli hale geldiği kanaatindedir. Jandarmalar, bir el bombasının kullanılması sözkonusu olduğundan kendi hayatlarını ve üçüncü kişilerin hayatlarını korumak için bu şekilde davranmışlardır.
AİHM için, jandarmaların, silahlı olan şüphelinin fiziksel olarak el bombası kullanacak durumda olmaması için ateş etmeyi gerekli gördüklerini düşünmek makuldür (bkz. McCann ve diğerleri, Andronicou ve Constantinou, Brady-İngiltere, 55151/00 nolu, 3 Nisan 2001 tarihli karar ve Bubbins-İngiltere, 50196/99 nolu karar).
AIHM, elindeki veriler ve yukarıda incelenen şartlar göz önüne alınınca, davada etkisiz hale getirici yolların kullanılmasını uygunluğu hakkında soyut varsayımlarda bulunmayı gerekli bulmamaktadır. AİHM'nin, Andronicou ve Constantinou davasında daha önce tespit ettiği gibi, jandarmalar kendi hayatlarına ve üçüncü kişilerin hayatlarına yönelik her türlü riski bertaraf etmek için, iyi niyetli makul olarak gerekli gördükleri her türlü önlemi almaya yetkilidirler. Bu bağlamda, AİHM'nin görevi, duruma ilişkin kendi değerlendirmesini güvenlik güçlerinin değerlendirmesinin yerine koymaktan ve böylece, ateşli silahlardan yararlanmadan önce göz yaşartıcı bombalar, plastik mermiler veya hareket etmeyi engelleyen el bombalan gibi etkisiz hale getirici metotların kullanılmasının dayatılmasından ibaret değildir. Kesinlikle, eğer ölüme sebebiyet vermesi mümkün olan metotlara başvurma yavaş yavaş sınırlandırılmak amaçlanıyorsa bu şekil metotların yaygın olması istenmektedir. Bununla birlikte, veri bir davanın koşulları göz önünde bulundurulmadan bu şekil bir ilke zorunluluğu ortaya koymak, özellikle insan doğasının öngörülemez karakteri göz önüne bulundurulduğunda, Devlete ve Devletin kanunları uygulamaktan sorumlu görevlilerine kendi hayatları ve başkalarının hayatları aleyhine uygulanması riskini doğuracak gerçek dışı bir görev dayatacaktır.
Bunun için, AİHM, davada öldürme gücüne başvurmanın, şiddete karşı her bireyin korunmasını sağlamak için kesinlikle zorunlu olduğu kanaatindedir. Üstelik her türlü makul şüphenin ötesinde gereksiz şekilde aşırı bir güç kullanıldığını ortaya koyacak hiçbir veri bulunmamaktadır.
Bu nedenle, bu bağlamda, AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.
B. AİHS'nin 2. maddesinin usulü açısından
Hükümet, AIHM'nin içtihadına göre, bir cinayet üzerinde soruşturma yapma zorunluluğunun bir sonuç zorunluluğu değil bir araç zorunluluğu olduğunu hatırlatmaktadır. Davada, yetkililer, soruşturma sırasında gerekli tüm önlemleri almışlardır, maddi kanıtlar ve tanıklıklar toplanmıştır, bir otopsi yapılmıştır. Dosyada bulunan, jandarmaların aşırı bir öldürme gücü kullandığını ortaya koymaya olanak tanımayan veriler göz önüne alınınca, Savcı, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onaylanan bir men-i muhakeme kararı vermiştir. Öte yandan, olay yerinde hazır bulunmayan başvuran ne somut bir olay ya da argümana dayanmakta ne de iddialarını teyit eden bir tanık göstermektedir.
Başvuran, şikayetlerini devam ettirmekte ve özellikle tutanakların oğlu tarafından dört beş el ateş edildiğini bildirmesine üzülmektedir oysa ki olay yerinde sadece iki fişek kovanı bulundu. Öte yandan, ölen kişinin ellerinde barut izine rastlanmamıştır ve dolayısıyla ölen kişinin gerçekten jandarmalara ateş ettiği ortaya konmamıştır. Başvuran, jandarmalar aleyhindeki şikayeti için soruşturma açmış olan Taşova Savcısı tarafından 25 Mayıs 1998 tarihinde dinlenen tanıkları sorgulayamadığı için de itiraz etmektedir.
1. Genel prensipler
Yaşama hakkını koruma zorunluluğu, içerme yoluyla, güce başvurma bir kişinin ölümüne sebebiyet verdiği zaman (bkz, Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar) - özellikle derinleştirilmiş, tarafsız ve sıkı (McCann ve diğerleri ve Çakıcı-Türkiye, 23657/94 nolu karar) etkin resmi bir soruşturma yapılmasını gerektirmektedir. Benzer durumlarda, yetkililer, sorun dikkatlerine sunulur sunulmaz, mağdurun yakınlarının insiyatif kullanmadıkları durumda bile {Paul ve Audrey Edwards) re' sen hareket etmek zorundadırlar.
Soruşturmanın minimum etkinliği kriterine cevap veren incelemenin niteliği ve derecesi davanın koşullarına göre değişmektedir. Bunlar, belirgin olayların bütünü temelinde ve soruşturma işleminin pratik gerçekleri göz önüne alınarak değerlendirilmektedir. Basit bir soruşturma işlemleri listesine veya diğer basitleştirilmiş kriterlere indirgenebilecek durum çeşitliliğini azaltmak mümkün değildir (Tanrıkulu-Türkiye, 23763/94 nolu karar, Kaya, Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar, Velikova, Buldan-Türkiye, 28298/95 nolu, 20 Nisan 2004 tarihli karar).
Bununla birlikte yürütülen soruşturma, sorumluların kimliğinin teşhis edilmesi ve cezalandırılmalarına götürmeye elverişli olmalıdır (Slimani-Fransa, 57671/00 nolu karar, Oğur-Türkiye, 21594/93 nolu karar). Burada bir sonuç zorunluluğu değil araç zorunluluğu söz konusudur. Yetkili makamların, olaya ilişkin kanıtların toplanabilmesi için makul olarak yetkileri dahilindeki önlemleri almış olmaları gerekir (Tanrıkulu, Salman).
Mağdurun ölüm nedenini belirleme kapasitesine zarar verecek veya sorumlu kişilerin kimliğinin tespit edilmesine yönelik her türlü soruşturma hatası soruşturmanın etkin olmadığı sonucuna ulaştırabilir (Hugh Jordan-İngiltere, 24746/94 nolu karar, Aktaş-Türkiye, 24351/94 nolu karar).
Bu ortamda, makul bir ivedilik ve özen dayatması zımni olarak mevcuttur. Özel bir durumda, soruşturmanın seyrini engelleyen engeller veya zorluklar olabileceğini kabul etmek gerekir. Bununla birlikte, öldürme gücüne başvurmanın soruşturulması sözkonusu olduğu zaman yetkili makamların çabuk cevap vermesi genel olarak, kanunilik ilkesine saygı çerçevesinde halkın güvenini saklı tutmak ve yasadışı eylemlere ilişkin her türlü suç ortaklığı ve hoşgörü izlenimini bertaraf etmek için esaslı bir husus olarak kabul edilebilir (bkz. Hugh Jordan ve Tahsin Acar-Türkiye, 26307/95 nolu karar). Aynı zamanda, meşru menfaatlerinin korunması için gerekli olan ölçüde mağdurun yakınlarını davaya bağlayan, soruşturmanın ve sonuçlarının halk tarafından kontrol edilmesine ilişkin yeterli bir veri bulunması gerekir (bkz, örneğin, McKerr-İngiltere, 28883/95 nolu karar).
2. Davadaki uygulama
AIHM, davada birçok araştırma işleminin ele alındığını tespit etmektedir. Soruşturma re'sen ve çabucak başlamış ve yetkili makamlar soruşturmada aktif bir şekilde görev almışlardır. Önce jandarmalar daha sonra Savcı tarafından olaylara ilişkin tutanaklar ve krokiler düzenlenmiştir, fotoğraflar çekilmiş, silah ve el bombası gibi ölüme ilişkin eşyalar ele geçirilmiştir.
Bununla birlikte, AIHM, soruşturmadan sorumlu yetkili makamların bazı önemli hususları tamamlamadıklarını gözlemlemektedir.
AIHM, hemen, re'sen açılan ve esas olarak yukarıda belirtilen eylemleri kapsayan ilk soruşturmanın hiçbir hukuki sonuç doğurmadığını tespit etmektedir.
Daha temel olan bir husus ise, görgü tanıklarının ifadelerinin ancak başvuranın şikayette bulunmasından sonra ve ikinci soruşturma kapsamında alınmış olmasıdır.
Öte yandan, başvuranlara eşlik etmiş olduğu ileri sürülen iki köylü hakkında muhtemelen tanıklıklarına başvurmak için hiçbir araştırma yapılmamıştır.
Operasyona katılan jandarmaların ifadelerine gelince (McCann), bu ifadeler hiç alınmamıştır.
Savcı da, mağdura isabet eden mermilerin yakın mesafeden ateşlenip ateşlenmediğini belirlemek için, ölen kişinin elleri üzerinde barut incelemesi veya el bombası üzerinde parmak izi araması ya da ölen kişinin giysileri üzerindeki deliklerin etrafında barut araması yapmaya çalışmamıştır. AİHM, bu verilerin ulusal makamların farklı bir sonuca ulaşmasına olanak tanıyıp tanımayacağını anlamak için soyutluk içinde düşünmeyecektir. Bu durumda, bu boşluklar AİHM için öngörülebilir muhtemel sonuçlar arama isteğinin olmadığını göstermektedir. Zaten, bu veriler, Savcının bu şekil bir hukuki işlem yapma zorunluluğu olduğu bir kenara bırakılırsa -suçlama ya da men-i muhakeme- başvuranın insiyatifıni beklemeden, Savcının men-i muhakeme kararını daha inandırıcı hale getirmesine yarayacaktı.
AİHM için, davanın koşulları göz önünde bulundurulunca, bu verilerin olmaması araştırma mekanizmasının etkinliğini azaltan bir husus olarak kabul edilmelidir. Bu şekil verilerin, savcıya veya men-i muhakeme kararına ilişkin itirazı reddeden Ağır Ceza Mahkemesi'ne, olayları daha kesin bir şekilde ele almaları ve başvuranın oğlunun el bombasını kullanacağı sırada jandarmalar üzerinde etkili olan açık riskleri değerlendirmeleri için olanak tanıyabilecekleri şüphesizdir.
Bu eksiklikler, böylece AİHS'nin 2. maddesinin öngördüğü zorunlulukları tanımamayı de beraberinde getirmektedir. Sözkonusu madde uyarınca, başvuranın oğlunun ölümü hakkında etkin bir soruşturma yürütülmesi gerekmekteydi. Sonuç olarak, AİHM, Hükümetin iç hukuk yollarının kullanılmamasına ilişkin ön itirazını reddetmektedir ve usul açısından AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
III. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, şikayetlerine ilişkin olarak etkin bir başvuru yolundan yoksun olmasından şikayet etmektedir. Başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülen dava duruşmasına katılma imkanı olmadığını da iddia etmektedir. Başvuran, AİHS'nin 6 ve 13 maddelerine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, cezai, hukuki ve idari başvuru yollarını vurgulamaktadır.
Davada meydana gelen ölüme ilişkin etkin başvuru yolunun olmaması hususunda yapılan şikayete gelince, davadaki olayların hukuki nitelendirilmesinin hakimi olan (Kutzner-Almanya, 46544/99 nolu karar) AİHM, bu şikayeti AİHS'nin 13. maddesi açısından incelemeye karar vermektedir.
İkinci sırada, AİHM, zaten Hükümetin de bu duruma atıfta bulunduğu gibi, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülen davanın hiçbir şekilde başvuranın oğlunun ölümünü kapsamamakta olduğunu ama adı geçen yasadışı örgütün üyeleri tarafından işlenen terörist eylemlere ilişkin suçlamaları konu ettiğini gözlemlemektedir. Bu dava çerçevesinde, zaten Savcı, ölüme ilişkin olarak başvuranın oğlu hakkında bir men-i muhakeme kararı vermiştir; dolayısıyla başvuranın bu davaya katılmakta hiçbir menfaati bulunmamaktaydı.
AIHM, AİHS'nin 13. maddesinin, iç hukukta, AİHS'de saklı tutulabildikleri şekliyle AİHS'nin öngördüğü hak ve özgürlüklerinden yararlanmaya olanak tanıyacak bir başvuru yolunun varlığını garanti altına aldığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bu düzenlemenin, sözleşmeci Devletler sözkonusu düzenlemenin kendilerine dayattığı zorunluluklara uyma şekli hususunda bir miktar takdir payından yararlanmalarına rağmen, AİHS'ye dayanan "savunulabilir bir şikayetin" içeriğini incelemeye ve uygun şekilde telafi etmeye yetkili bir iç hukuk başvuru yolunu dayatma sonucu vardır. AİHS'nin 13. maddesinin öngördüğü zorunluluğun önemi, başvuranın AİHS'ye dayandırdığı şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Bununla birlikte, bu madde tarafından dayatılan başvuru yolu hukukta olduğu kadar uygulamada da "etkin" olmalıdır ki sözkonusu durum özellikle bu başvuru yolunun kullanılmasının Savunmacı Devletin yetkililerinin, eylemleri veya eksiklikleri tarafından haksız şekilde engellenmemesi gerektiği anlamındadır (Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Aydın-Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar ve Kaya).
Yaşama hakkının temel önemi göz önüne alınınca, AİHS'nin 13. maddesi, gerektiği yerde tazminat ödenmesinin dışında, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesine ve cezalandırılmalarına götürmeye yönelik derinleştirilmiş ve etkin ve de davacının soruşturma davasına etkin erişimine ilişkin araştırmaları içermektedir (Kaya).
AİHS'nin 2. maddesine ilişkin şikayetleri kapsayan olaylar için AİHM, başvuranların etkin bir başvuru yolundan mahrum kaldıkları, bu manada başvuranların ileri sürülen sorumlulukların ortaya çıktığını görme ve nihai olarak uygun bir tazmin talep etme -ki bu ister bir cezai yargılama usulünde müdahil tarafı oluşturarak ister hukuki veya idari mahkemelere başvurarak olsun, imkanlarının olmadığı sonucuna ulaştırılabilir. Bir başka deyişle, ceza soruşturmasıyla bu başvuranların hukuk düzeninin bütününde sahip oldukları başvuru yolları arasında usule ilişkin açık ve sıkı bir ilişki bulunmaktadır {Öneryıldız-Türkiye, 48939/99 nolu, 30 Kasım 2004 tarihli karar).
Kuşkusuz, davada oluşturulan kanıtlar bakımından, AİHM, başvuranın oğlunun güvenlik güçleri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünün kesin olmadığı sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, bu durum AİHS'nin 2. maddesine ilişkin olarak yapılan şikayeti AİHS'nin 13. maddesi amaçlan doğrultusundaki "savunulabilir" niteliğinden yoksun bırakmamaktadır (bkz, örneğin, Böyle ve Rice-İngiltere, 27 Nisan 1988 tarihli, A serisi 131 nolu karar; Kaya, Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar ve Bubbins). O halde, makamların, başvuranın oğlunun öldüğü sırada içinde bulunulan koşullar hakkında etkin bir soruşturma yürütme zorunlulukları bulunmaktaydı.
AİHM, bu davada yürütülen hukuki soruşturmanın, yetersizliklerinden dolayı, AİHS'nin 2. maddesinden ileri gelen usule ilişkin zorunluluğu tatmin etmeye izin vermediğine kanaat getirmiştir.
Cezai soruşturmanın ölümün koşullarını tam olarak ortaya koymaya imkan vermediği göz önüne alınınca, başvuran, zararının tazmin edilmesi için sahip olduğu başvuru yollarını kullanacak durumda değildi. Dolayısıyla, başvuran, Türk Hukukunda teorik olarak kullanılabilir olan tazmin yollarına etkin erişimden mahkum kalmıştır (Kaya).
Bu şartlar altında, gerekleri, AİHS'nin 2. maddesi tarafından hükmedilen soruşturma yürütme zorunluluğunun ötesinde olan AİHS'nin 13. maddesine uygun olarak etkin bir cezai soruşturma yürütüldüğü kabul edilememektedir. Bu nedenle, bu düzenleme ihlal edilmiştir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDE SİNİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Zarar
Başvuran, uğradığını iddia ettiği maddi zarar adı altında 20 000 Avro ve manevi zarar adı altında 100 000 Avro talep etmektedir.
Hükümet, bu aşırı ve dayanaktan yoksun miktarların reddedilmesini talep etmektedir.
AİHM, iddia edilen zararla AİHS'nin ihlali arasında açık bir nedensellik ilişkisi olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Davada, başvuran, maddi tazminat talep etmekle yetinmektedir, bununla birlikte talebini desteklememektedir. Ne olursa olsun, AİHS'nin 2. maddesinin maddi olarak ihlal edilmediği göz önüne alındığında, AİHM, maddi tazminat sorusunun davada sorulmadığı kanaatindedir (Tahsin Acar). Dolayısıyla, AİHM, bu talebi reddetmektedir.
Buna karşılık, AİHM, makamların ölümün koşulları hakkında etkin soruşturma yürütme zorunluluklarını yerine getirmediklerini ve bu konuda etkin bir tazminat başvurusu yolunun bulunmadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla, ölen kişinin annesinin yoksunluk, yıkım ve sıkıntı duyması gerekti; bu yüzden, AİHS'nin ihlal edildiği tespitinin telafi etmeye yetmediği kesin bir manevi zarar gerçekleşti (bkz, diğerleri arasından, Hugh Jordan). Hakkaniyetle karar vererek, AİHM, manevi zarar için başvurana 10 000 Avro ödenmesine karar vermektedir.
B. Masraf ve harcamalar
Aynı şekilde, başvuran, AİHM önünde yapılan ve ücretlere, çeviri, fotokopi ve iletişim masraflarına göre hesap dökümü yapılan masraf ve harcamalar için 3 950 Avro talep etmektedir.
Hükümet, ispat edici belge olmadığı için bu miktarın reddedilmesini talep etmektedir.
AIHM'nin yerleşik içtihadına göre, AİHS'nin 41. maddesi adına masraf ve harcamaların ödenmesi, bunların gerçekliklerinin, gerekliliklerinin ve bir de miktarlarının makul niteliğinin kesinleşmiş olmalarını öngörmektedir. Bunun dışında, mahkeme masrafları ancak bunlar tespit edilen ihlalle ilgili oldukları ölçüde tahsil edilebilir niteliktedirler {Beyeler-İtalya (adil tazmin), 33202/96 nolu, 28 Mayıs 2002 tarihli karar).
Davada, AİHM, başvuranın masraf ve harcamaları ve avukatının ücretine ilişkin olarak ne ispat belgesi ne de not sunduğunu gözlemlemektedir. Buna rağmen, mevcut davanın hazırlanması yolunda bazı masraflar yapmak gerekmiştir. Bu yüzden, hakkaniyetle karar vererek, AİHM, bunun için 1 000 Avro ödenmesinin makul olduğuna hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
AIHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU NEDENLERLE, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 2. maddesinin maddi açıdan ihlal edilmediğine;
3. AİHS'nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;
4. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:
i) manevi zarar için 10 000 Avro (on bin Avro);
ii) masraf ve harcamalar için 1 000 Avro (bin Avro);
iii) sözkonusu miktarların, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddesine uygun olarak 19 Eylül 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy