Kabul edilebilirlik Kararı
(Başvuru no.45824/99)
Davaya Esas Teşkil Eden Olaylar
Davaya esas teşkil eden olaylar tarafların anlattıklarından hareketle aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Genel Kurmay Başkanlığının 20 Haziran 1995 tarihli idari emrini müteakiben başvuranlarla ailelerinin askeri tesislere girişi, eşlerinin askeri ve sosyal güvenlik kartlarında başörtülü resimleri olduğu gerekçesiyle engellenir. Başvuranların başörtü takan yakın akrabalarının da askeri tesislere girmesine izin verilmez.
16 Haziran 1998 tarihli Yüksek Askeri Şura kararıyla, "itaatsizlik ve görevle bağdaşmayan" hareketlerden dolayı 926 Sayılı Kanun uyarınca başvuranların orduyla ilişikleri kesilir.
Hükümet başvuranlarla ilgili istihbarat raporları ışığında aşağıdaki görüşleri sunar:
- Astsubay Yalçın İnanç Nakşibendi tarikatının Nurculuk akımı mensubudur. Kendisi bu tarikatın ideolojisini yaymaktadır. Ailesiyle sosyal etkinliklere katılmamakta ve karısı erkeklerle el sıkışmamaktadır. Antisosyal bir karaktere sahip olup karısı başörtü takmaktadır. Üstleri İnanç'ın itaatsiz ve disiplinsiz bir asker olduğunu düşünmektedirler.
- Astsubay Sedat Şen, "Devrimci İslam" düşüncesini desteklemektedir. Kendisi anti-sosyal bir kişiliğe sahip olup karısı başörtü takmaktadır. Şen, karısıyla sosyal etkinliklere katılmamaktadır. "Devrimci İslam" düşüncesini destekleyen diğer askerlerle temas kurmaya çalışmaktadır. Uyanlara rağmen başvuranın karısı başörtü takmaya devam etmiştir. Üstleri Şen'in itaatsiz ve disiplinsiz bir asker olduğunu düşünmektedirler.
Başvuranlarla ilgili üstte anılan istihbarat raporlarının ışığında dokuz subaydan oluşan bir komite başvuranların askeri disiplini ihlal ettikleri için ordudan ihraç edilmeleri gerektiğine kanaat getirmiştir. Akabinde de, Yüksek Askeri Şura bu karara dayalı olarak adı geçenlerin ihracına hükmetmiştir.
HUKUK
1. Başvuranlara göre Yüksek Askeri Şura'nın vermiş olduğu karar, düşünce, vicdan, din ve ifade özgürlüklerinin ihlali anlamı taşımaktadır. Başvuranlar, anılan kararın zımni nedeninin, kendilerinin dini kanaatleri ve eşlerinin taktıkları başörtüsü olduğunu ifade etmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar Sözleşmenin 9. ve 10. maddelerine dayanmaktadırlar.
a. Tarafların Görüşleri
(i) Hükümet
Hükümet, başvuranların silahlı kuvvetler mensubu olarak kalmalarına izin verilip verilmemesi gerektiğine ilişkin sorunun Mahkeme önündeki davanın can alıcı noktasını oluşturduğunu öne sürmektedir. Başvuranların ordudan ihraç edilmesi kararı, adı geçenlerin vicdan, din ya da inanç özgürlüklerine müdahale anlamına gelmeyip; Türk ulusunun üzerine inşa edildiği laiklik ilkesine sadık kalmayan ve Türkiye'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü zedeleyen ordu mensuplarının ordudan ihracı amacına hizmet etmektedir. Hükümete göre, bu ilkeye aykırı davranış ve etkinlikler silahlı kuvvetler içindeki düzeni bozma riski taşımakta olup bu tür davranışların askeri disipline aykırı olarak görülmesi doğal karşılanmalıdır. Özellikle 19 Aralık 1994 tarihli Vereinigung demokratischer Soldaten Österreichs and Gubi-Avusturya; l Temmuz 1997 tarihli Kalaç-Türkiye ve 25 Kasım 1997 tarihli Grigoriades-Yunanistan kararlarına dayanan Hükümet "subayların askeri disiplinden uzaklaşmasını engelleyecek kurallar olmaksızın ordunun düzenli bir şekilde işlemesinin tasavvur edilemeyeceğini"; disiplinin askeri otoritenin sağlanmasında önemli bir etken olduğunun Avrupa'da da kabul edildiğini; AİHS'nin başta gelen amaçlarından birine uygun olarak demokrasinin korunmasında ordunun çok önemli bir yeri olduğunu dile getirmektedir.
Hükümet, başvuranların, yasadışı kökten dinci eğilimleriyle bilinen tarikatların üyeleri olduklarına; ideolojik toplantılara katıldıklarına, bazıları üstleri tarafından da cezalandırılmalarıyla sonuçlanan çeşitli disiplin suçları işlediklerine dikkat çeker. Hükümet, başvuranların kişisel dosyalarındaki belgelere istinaden dokuz subaydan oluşan bir komisyonun başvuranların askeri disiplini bozdukları ve ordudan ihraç edilmeleri gerektiği sonucuna vardığını gözlemlemektedir. Ayrıca Hükümete göre, başvuranların anti-sosyal karaktere sahip olmaları ve eşlerinin ve akrabalarının başörtüsü takmaları gibi tutum ve davranışları, ordudan atılmalarındaki tek neden değildir.
(a) başvuranlar
Başvuranlar, Sözleşmenin tanıdığı güvencelerin silahlı kuvvetler mensupları içinde geçerli olduğunu ve Devlet tarafından oluşturulan askeri disiplin sisteminin tek başına o Devletin Sözleşme yükümlülüklerine aykırılık teşkil etmediğini tartışmaktadırlar.
Başvuranlara göre, Hükümet kariyerleri boyunca çarptırıldıkları disiplin cezalarına atıfta bulunarak Mahkemeyi yanıltmak istemektedir. Ayrıca başvuranlarla ilgili olumsuz sicil raporları kendilerinin orduyla ilişikleri kesilmeden çok kısa bir süre önce düzenlenmiş ve önceki olumlu siciller dikkate alınmamıştır.
Başvuranlar, idari bir organ tarafından dini inançları temelinde verilen bir kararla orduyla ilişiklerinin kesilmesinin, düşünce, vicdan ve din özgürlüklerinin ihlali anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar laiklik ilkesinin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına aldığını da vurgulamaktadırlar. 24 Nisan 1990 tarihli Kruslin-Fransa kararına atıfta bulunan başvuranlar Sözleşmenin 9. maddesinin 1. fıkrasıyla güvence altına alınan haklara yetkililer tarafından keyfi olarak müdahale edilmemesinin iç hukuk tarafından güvence altına alınması gereğine işaret etmektedirler. Yürütme erkinin gizli olarak kullanıldığı durumlarda keyfilik riski alenen ortaya çıkmaktadır. Başvuranlar, subay ve astsubayların da diğer tüm memurlar gibi çok sayıda kanun hükmü gereğince Devletin temel ilkelerine bağlı kalması ve bu yükümlülüğün hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı ilkeleri bağlamında görülmesi gerektiğini de eklemektedirler. Laiklik ilkesi Türkiye'de sorgulamaya açık değildir; fakat bu ilkelere bağlı kalınmadığında yetkililere ceza verme yetkisi veren bu tür ilkeler söz konusu olduğunda, keyfiliğin karşısında güvenceler de bulunmalı ve yetkililerin gücünün kapsam ve sınırları kesin bir biçimde belirlenmelidir. Başvuranlar ayrıca tutum ve davranışlarının askeri yaşamı ya da Türkiye'deki laiklik ilkesini zedeleyici nitelikte olduğuna dair yeterli kanıt bulunmadığına ve buna rağmen dini kanaatleri gerekçe gösterilerek ulaştıkları kariyerlerden mahrum bırakıldıklarına atıf yapmaktadırlar.
b. Mahkemenin değerlendirmesi
Mahkeme, 9. maddede de öngörülen düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün "demokratik bir toplumun" temellerinden biri olduğunu tekrarlar. Bu özgürlüğün dini boyutu, inananların kimliklerinin ve yaşamı algılayışlarının oluşmasındaki en yaşamsal unsurlardan biridir. Din özgürlüğü aynı zamanda ateistler, agnostikler ve septikler açısından da önemli bir kavramdır. Yüzyılların değerli bir kazanımı olan ve din özgürlüğüne dayalı olarak gelişen çoğulculuk demokratik bir toplumdan soyutlanamaz. Din özgürlüğü dini kanaat besleme ya da beslememe ile dini uygulama ya da uygulamama özgürlüklerini içerir.
Mahkeme, çeşitli dinlerin bir arada ve aynı toplum içinde yaşadığı demokratik toplumlarda çeşitli grupların çıkarlarını uzlaştırmak ve herkesin inancına saygı gösterilmesini sağlamak için din özgürlüğüne bazı sınırlamalar getirmek gerekebileceğini düşünmektedir.
Mahkeme, Sözleşmenin ilke olarak sadece sivillere değil askeri kuvvetler mensuplarına da uygulanmasının yerleşik bir kural olduğunu gözlemlemektedir. Bununla birlikte, bu davadaki gibi olaylarda Sözleşme kurallarını yorumlarken ve uygularken Mahkeme, askeri yaşamın özel niteliklerini ve bu yaşamın silahlı kuvvetler mensupları üzerindeki etkilerini göz önünde bulundurması gerektiğini düşünmektedir.
Bu davada anılan hükmün ihlal edilip edilmediğini belirlemek için öncelikle söz konusu önlemin, başvuranların dini kanaat ve inançlarını sergileme özgürlüklerini kullanma hakkına bir müdahale teşkil edip etmediği belirlenmelidir.
Mahkeme, başvuranların, askeri bir kariyer yapmayı seçerek kendi istekleriyle, hak ve özgürlüklerine, sivillere uygulanması mümkün olmayan bazı sınırlamalar getirilebileceğini kabul ettiklerini düşünmektedir. Devletler, özellikle askeri hizmetin zorunluluklarını yansıtan yerleşik düzene ters düşen özellikle bu ve bunun gibi davranışları yasaklayan askeri disiplin yönetmelikleri çıkarabilirler. Bu sınırlamalar askeri personelin İslami kökten dinci hareketlere katılmaktan kaçınma zorunluluğunu da içerebilir.
Mahkeme, silahlı kuvvetler mensuplarının (subay ya da astsubay), dini vecibelerini, askeri yaşamın zorunluluklarının empoze ettiği sınırlar dahilinde yerine getirebileceklerinin tartışılmadığına dikkat çeker. Önündeki kanıtlar ışığında Mahkeme, dokuz subaydan oluşan bir komitenin başvuranların sicil raporlarını -ki bu raporlar başvuranların işledikleri disiplin suçlarını saymakta ve adı geçenlerin kökten dinci eğilimlere sahip olarak bilinen tarikatlara mensup olduklarını belirtmektedir- inceleyerek subay ya da astsubay profiline sahip olmadıklarını belirlediğini düşünmektedir. Mahkeme ayrıca Yüksek Askeri Şura kararının ne başvuranların dini inanç ve kanaatlerine ne eşlerinin türban takmasına ne de dini vecibelerini yerine getirmelerine dayalı olduğuna fakat anılan kararın, adı geçenlerin davranış ve etkinliklerinin askeri disiplin ve laiklik ilkesine aykırılığına dayandığına dikkat çeker.
Mahkeme başvuranların orduyla ilişiklerinin kesilmesinin Sözleşmenin 9. maddesiyle güvence altına alınan hakka müdahale teşkil etmediğine karar vermiştir.
Önündeki kanıtlar ışığında Mahkeme, başvuranların Sözleşmenin 10. maddesi bağlamında dile getirdikleri şikayetler bakımından da aynı sonuca varmıştır.
Mahkeme bu şikayetlerin Sözleşmenin 35/3 hükmü uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu için Sözleşmenin 35/4 hükmü uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
2. Başvuranlar, Yüksek Askeri Şura Kararının, ailelerinin ve eşlerinin yaşam tarzı ve davranışlarına dayanarak özel ve aile yaşamlarına müdahale teşkil ettiğinden yakınmaktadırlar. Bu bağlamda başvuranlar Sözleşmenin 8. maddesine dayanmaktadırlar.
Hükümet, başvuranların özel ve aile yaşamlarına herhangi bir müdahalenin söz konusu olmadığını ileri sürmektedir. Hükümete göre başvuranların anti-sosyal karakteri veya eşlerinin ya da yakınlarının türban takmaları onların ordudan ihraçlarındaki tek unsur değildir.
Üstteki çıkarımlarını göz önünde bulunduran Mahkeme, Sözleşmenin 8. maddesi bakımından da herhangi bir müdahalenin bulunmadığını düşünmektedir.
Mahkeme bu şikayetin Sözleşmenin 35/3 hükmü uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu için Sözleşmenin 35/4 hükmü uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
3. Başvuranlar, şikayetlerini sunabilecekleri ve başarı şanslarının olduğu bağımsız bir ulusal makamın bulunmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 13. maddesi uyarınca şikayette bulunmaktadırlar.
Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesinin, Sözleşme açısından "makul" görülebilecek ihlaller bakımından bir iç hukuk yolu gerektirdiğini hatırlatır.
Başvuranların 8,9 ve 10. maddeler uyarınca dile getirdikleri üstteki şikayetler hususunda herhangi bir ihlal olmadığı sonucuna vardığım göz önünde bulunduran Mahkeme 13. madde uyarınca öne sürülen şikayetin de Sözleşme bakımından "makul" olmadığını düşünmektedir.
Mahkeme bu şikayetin Sözleşmenin 35/3 hükmü uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu için Sözleşmenin 35/4 hükmü uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Bu sebeplerle Mahkeme oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna hükmetmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy