(AİHS m. 5, 6, 34, 35, 41, 44) (3713 S. K. m. 5) (765 S. K. m. 125) (CASTELLS - İSPANYA DAVASI) (TEMEL VE TAŞKIN - TÜRKİYE DAVASI) (LABITA-İTALYA) (MANSUR - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 45977/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
30 Ocak 2007
İşbu karar AİHSnin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 45977/99 başvuru nolu davanın nedeni bu ülke vatandaşı olan Lokman Çobanoğlu ve Ferhat Budakın (başvuranlar), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 4 Ocak 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar, AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından S. Çınar tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuranlar, 1977 doğumlu olup Hakkaride ikamet etmektedirler.
Budak 22 Mart 1994 tarihinde, Çobanoğlu ise 24 Mart 1994 tarihinde yakalanmıştır. Yasadışı örgütü PKK üyelerine yardım ve yataklık ettiklerinden şüphe edilen başvuranlar gözaltına alınmıştır. Belirtilmeyen bir tarihte başvuranlar itirafta bulunmuşlar ve 1993 yılında üç ay boyunca yasadışı örgüt olan PKK bünyesinde eğitim aldıklarını, bu örgüt adına propaganda faaliyetlerine katıldıklarını ve 15 Ağustos 1993 yılında Yüksekovada kamu binalarına silahlı baskın yaptıklarını anlattıkları ifadeler imzalamışlardır.
1 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadeleri alınan başvuranlar Yüksekova Sulh Ceza Mahkemesine sevkedilmiştir. Duruşma tutanaklarına göre başvuranlar kendilerine isnat edilen suçlamaları kabul etmiş, Savcılığa ve polise verdikleri ifadelerin içeriği ile doğruluğunu beyan etmişlerdir. Sulh Ceza Hakimi başvuranların tutuklu yargılanmasına karar vermiş ve başvuranlar Siirt Cezaevine konulmuştur.
Başvuranlar, Yüksekova Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak tutuklu yargılama kararlarına itiraz etmişlerdir.
Ferhat Budak, 3 Nisan 1994 tarihli yazısında suçlamaları reddetmiş, daha önce verdiği ifadeleri işkence altında verdiğini belirterek reddetmiştir. Aynı ifadeleri Sulh Ceza Mahkemesi hakimi önünde tekrarlaması için tehdit edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran tahliye talebinde bulunmuş ve hakimlerden öğrenci olduğu lise idaresinden hakkında bilgi almalarını talep etmiştir. Başvuran tarafından yapılan itiraz aynı gün verilen bir kararla reddedilmiştir.
Lokman Çobanoğlu tarafından 5 Nisan tarihinde yapılan itiraz da aynı şekilde reddedilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, isnat edilen suçun cinsi ve delillerin mevcut durumunun başvuranın tutukluluğunun devamını gerektirdiğinden başvuranın talebini reddetmiştir. Başvuran tahliye talebine gerekçe olarak, işkence altında ifade verdiğini ve yeninden kötü muameleye maruz kalacağı korkusu nedeniyle Sulh Ceza Hakimi önünde ifade veremediğini ileri sürmüştür. Başvuran tahliye talebinin reddedilmesi halinde şimdiye kadar başarıyla sürdürdüğü eğitiminin olumsuz yönde etkileneceğini belirtmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, 15 Nisan 1994 tarihli iki iddianameyle aralarında başvuranların da bulunduğu sekiz kişi hakkında DGM önünde suç duyurusunda bulunmuştur. Cumhuriyet Savcısı sekiz kişiyi, PKK üyesi olmak, 15 Ağustos 1993 tarihinde kamu binalarına silahlı baskın yapmakla itham etmiştir. Bu baskın sırasında bir polis ve bir asker yaralanmış ve çok sayıda bina hasar görmüştür. Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanununun (TCK) 125. maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5. maddesi uyarınca cezalandırılmalarını talep etmiştir. Başvuranlara isnat edilen suçlar olayların meydana geldiği dönemde ölüm cezası ile cezalandırılmaktaydı.
20 Nisan 1994 tarihinde DGM önünde duruşmalar başlamış ve bu duruşmalarda başvuranlar hazır bulunmamıştır.
Başvuranların avukatı 9 Mayıs 1994 tarihli bir yazıyla, üç tanığın yeminli ifadelerini DGMye sunmuştur. Tanıklar, Ferhat Budakın liseye devam eden bir öğrenci olduğunu ve boş zamanlarında bir muhasebecinin yanında çalıştığını ifade etmişlerdir.
1 Haziran 1994 tarihli duruşmada, Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinden bilgi ve belgeler talep edilmiştir. Bu bilgi ve belgeler 16 Eylül tarihinde DGMye ulaşmıştır.
Ferhat Budak 19 Temmuz 1994 tarihinde duruşmaya çıkmıştır. Dosyada yer alan çeşitli kanıtlara itiraz eden başvuranın avukatı, bunların müvekkilinin tutuklu bulundurulmasını haklı kılmadığını belirtmiş ve tahliye talebinde bulunmuştur. Tutukluluk nedenlerinin devam ettiği gerekçesiyle başvuranın avukatının bu talebi reddedilmiştir.
Başvuranlardan ikisinin de hazır bulunduğu 16 Eylül 1994 tarihli duruşmada, başvuranların avukatları şartlı salıverilmelerini talep etmiştir. Başvuranların avukatı, aleyhteki kanıtların polis merkezinde işkence ile alınan itirafları desteklemediğinin altını çizmiştir. Duruşma sonunda esasa bakan hakimler, sanıklara isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriğini dikkate alarak bu talebi reddetmiştir.
4 Ekim, 1 Kasım, 13 Aralık ve 31 Ocak 1995 tarihlerinde başvuranların avukatları tarafından yapılan tahliye talepleri de, sanıklara isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriği dikkate alınarak reddedilmiştir. Başvuranlar taleplerini destekleyebilmek amacıyla, lehte tanıkların dinlenmesini istemiş ve liseye devam ettiklerini gösterir bil belge sunmuşlardır. Lokman Çobanoğlu, isnat edilen olayların meydana geldiği dönemde tedavi gördüğüne dair bir hastane raporu sunmuştur. Başvuranlar yaşlarının küçük olduğunu ve soruşturma sırasında avukat yardımından faydalanamadıkları hususunu dile getirmişlerdir.
Duruşmalar 14 Mart 1995 tarihinde tekrar başlamıştır. Başvuranlar, 3419 sayılı Pişmanlık Yasasından faydalanma talebinde bulunmuştur. Hakimler, bu yasanın başvuranlara uygulanabilir olup olmadığı hususunda İçişleri Bakanlığından görüş istemeye karar vermiş, isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriğini gözönünde bulundurarak başvuranların tahliye talebini reddetmiştir. Hakimler ayrıca, başvuranların yetkili makamlarla işbirliği yapmadığının ve terör örgütü hakkında hiçbir bilgi vermediklerinin altını çizmiştir.
DGM, 25 Nisan 1995 tarihli duruşmada İçişleri Bakanlığının 3419 sayılı Kanunun uygulanması taraftarı olmadığı hususunu başvuranlar bildirmiştir. Başvuranların avukatı, DGMnin Bakanlığın görüşüne bağlı olmadığını belirterek, dava dosyasındaki eksiklikleri tekrar gündeme getirmiş ve somut delillerin olmaması nedeniyle müvekkillerinin serbest bırakılması gerektiğini ileri sürmüştür. Sanıklara isnat edilen suçun cinsi, dosya içeriği ve başvuranların tutukluluk tarihleri dikkate alınarak bu talep reddedilmiştir.
20 Haziran, 25 Temmuz, 26 Eylül, 7 Kasım ve 12 Aralık 1995 ve 6 Şubat, 2 Nisan, 21 Mayıs ve 18 Haziran 1996 tarihlerinde yapılan duruşmalar sırasında da tahliye talepleri reddedilmiştir. Esasa bakan hakimler sürekli olarak dile getirilen bu tahliye taleplerini reddetmek için, bazen isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriğine bazen de dosya içeriğine ve sanıkların tutukluluk sürelerine atıfta bulunmuşlardır.
Başvuranın avukatları, 26 Eylül 1995 tarihli duruşmada DGMden aynı suçtan başka kişilerin yakalanıp yakalanmadığı hususunda bilgi alınmasını talep etmiştir. DGM bu konu üzerinde araştırma yapmaya karar vermiştir. Bu konu ile ilgili bilgi ve belgeler 7 Kasım 1995 tarihinde mahkemeye ulaşmıştır.
DGM, 15 Ağustos 1996 tarihli duruşmada başka bir dava ile bu davanın birleştirilmesine karar vermiştir. Yalnızca bir tanık, birleştirilen dava çerçevesinde 25 Şubat 1997 tarihli istinabe komisyonu tarafından dinlenmiştir. Tanık ifadesi 8 Nisan 1997 tarihinde dosyaya eklenmiştir.
Avukatlar, 19 Kasım 1996 tarihli duruşmada, hakimlerin dikkatini soruşturma sırasında başvuranlar tarafından imzalanan ifadelerden yola çıkılarak soruşturulan sanıklardan bazılarının beraat ettikleri hususuna çekmiştir ve tehdit altında verilen bu ifadelerin hiçbir şekilde kanıt olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Başvuranlar 15 Temmuz 1997 tarihli duruşmada, üç yıldır tutuklu olarak yargılandıklarını ve eğitimlerine ara vermek zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir. Lokman Çobanoğlu, rahatsız olduğunu ve hastaneye kaldırıldığını ifade etmiştir.
16 Eylül 1994 tarihinde DGM tarafından sanıklardan birinin yaşının tespit edilmesi amacıyla talep edilen bilirkişi incelemesine ilişkin rapor 23 Şubat 1999 tarihinde mahkemeye ulaşmıştır. Bu zaman zarfında, inceleme sonuçlarının beklenildiği hususu bütün duruşma tutanaklarında gerekçe olarak yer almıştır.
Duruşma ertelemeleri de DGMnin oluşumda değişiklik yapılması ve İçişleri Bakanlığının görüşünün beklenilmesi ile gerekçelendirilmiştir. Yalnızca 28 Eylül 1999 tarihli duruşma, başvuranların avukatlarından birisinin duruşmada hazır olmaması ile ertelenmiştir.
DGM 43. duruşma sonunda, 21 Aralık 1999 tarihli bir kararla başvuranların isnat edilen suçları işlediklerine karar vermiştir. DGM başvuranları önce TCKnın Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik ağır suçlara ilişkin 125. maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkum etmiştir. Olayların meydana geldiği dönemde başvuranların yaşlarının küçük olması ve duruşmalardaki iyi tutumları sebebiyle on altı yıl sekiz ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına ve tutuklu yargılama süresinin bu süreden düşürülmesine karar vermiştir.
DGM, karar gerekçelerinde soruşturma sırasında başvuranlar tarafından imzalanan ifadelere dayanmıştır.
Başvuran temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
Yargıtay, 17 Ekim 2000 tarihli nihai kararla ilk derece mahkemesi kararını onamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHSNİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, tutukluluk sürelerinin uzun sürmesi nedeniyle mağdur olduklarını iddia etmekte ve AİHSnin 5 § 3. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile öngörülmesine rağmen başvuranların, her duruşma sonunda verilen tutuklu yargılamanın devamına ilişkin kararlara itiraz etmediklerini belirtmektedir. Hükümet bu başvuru yolunun, AİHSnin 35. maddesinin gerekliliklerinin yerine getirilmesinde kullanılabilecek etkili bir başvuru teşkil ettiğini ifade etmektedir. Kanıt olarak ise başvuranlarla birlikte yargılanan bir sanığın, DGM hakimlerinin görüşlerinin değişmesi ile serbest bırakıldığını belirtmektedir. Hükümet örnek olması bakımından, sağlık durumu ya da memur statüsü ile gerekçelendirilen tahliye kararı nüshalarını sunmaktadır.
Başvuranlar öncelikle, tutuklu yargılama kararına karşı itirazda bulunduklarını hatırlatmaktadır. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin haklarında talep edilen cezanın süresine dayanarak tutukluluk süresinin devamına karar verdiklerini ve verilen ölüm cezasının önemi nedeniyle tahliye olma gibi bir şansları bulunmadığını ileri sürmektedirler.
AİHM, AİHSnin 35 § 1. maddesi uyarınca, genel kabul görmüş uluslararası hukuk ilkeleri ile de kabul edildiği üzere ancak iç hukuk yolları tüketildikten sonra AİHMye başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu kural, öncelikli olarak Savunmacı Devlete kendi kaynakları ve iç hukuk kuralları uyarınca dava konusu olayı çözüme kavuşturmasına imkan tanınması esasına dayanmaktadır. O halde bu uygulamanın amacı Devletlerin, aleyhlerinde ileri sürülen eksiklikleri giderebilmelerine imkan tanımaktır. Bununla birlikte, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı ne mutlak ne de otomatik olarak uygulanabilen bir kuraldır, bu kurala uyulup uyulmadığı incelenirken, her bir davadaki özel şartlara dikkat edilmesi esastır (Bkz. Van Oosterwijck-Belçika, 6 Kasım 1980 tarihli karar).
AİHM bu nedenle bu maddenin, aşırı formalite olmaksızın ve belli bir dereceye kadar esneklikle uygulanması gerektiği görüşündedir (Bkz. Cardot-Fransa, 19 Mart 1991 tarihli karar); ilgili kişinin AİHM önünde dile getirmeyi düşündüğü şikayetlerini en azından özü itibariyle ve iç hukukla belirlenen zaman ve koşullara uygun olarak ulusal mahkemeler önünde dile getirmesi yeterli olmaktadır (Bkz. Castells-İspanya, 23 Nisan 1992 tarihli karar, ve Akdivar ve diğerleri, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler).
Bununla ilgili olarak AİHM, başvuranların şikayet ettikleri konunun ulusal mahkemelerde görülen dava sırasında incelendiğini gözlemlemektedir. Esasında, dosyada yer alan unsurlardan, başvuranların DGMde görülen kırk üç duruşma boyunca tahliye talebinde bulundukları ve bu taleplerinin reddedildiği anlaşılmaktadır.
Aynı zamanda, sözkonusu duruşma süresince DGM başvuranların tutukluluk halinin devamını defalarca resen incelemiştir. Böylece DGM, her duruşmada tutuklu yargılamanın gerekli olup olmadığı hususunda resen görüş bildirebilmesi için ulusal yargıca yetki tanıyan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 112. maddesi ile kabul edilen ayrıcalıkları kullanmıştır.
Bu nedenlerle AİHM, ulusal mahkemelerin aşırı uzun olduğu iddia edilen tutuklamayı sona erdirme, aleyhlerinde ileri sürülen eksikliklerden kaçınma ve bunları telafi etme imkanına sahip olduğu kanaatindedir (Bkz. Temel ve Taşkın (karar), no: 40159/98, 14 Kasım 2002 ve Acunbay-Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00, 31 Mayıs 2005).
AİHM, Hükümet tarafından verilen örneğin birinci derece mahkemesi hakimlerinin görüşlerini değiştirmesi ile ilgili olduğunu ve bunun başvurunun ikinci derecede etkili olup olmayacağı hususunda herhangi bir açıklama getirmediğini not etmektedir. Hükümetin AİHMye sunduğu nüshalarla ilgili olarak, mevcut dava koşulları ile ilgisi bulunmayan koşullar sözkonusudur.
Bu noktada, Hükümet tarafından dile getirilen şikayetin reddedilmesi ve şikayetin kabul edilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır (Acunbay kararı).
B. Esas Hakkında
Hükümet, şikayetin esasına ilişkin bir görüş bildirmemektedir.
Başvuranlar, DGMnin her duruşmada aynı gerekçelerle tutukluluk hallerinin devamına karar verdiğini, bu kararın ayrıntılı olarak gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedirler. DGMnin, başka hiçbir gerekçe sunmadan suçun cinsine ve talep edilen cezanın ağırlığına atıfta bulunduğunu ve böylece tutukluluk sürelerini aşırı bir şekilde uzattığını belirtmektedirler.
AİHM, AİHSnin 5 § 3. maddesi ile öngörülen süre bitiminin suçlamanın dayanaktan yoksun olmadığına karar verildiği gün olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında, Labita-İtalya, no: 26772/95 tarihli karar). Bununla ilgili olarak AİHM, başvuranların tutukluluk süresinin yakalandıkları tarih olan 22 ve 24 Mart 1994 tarihinde başladığını ve DGM tarafından mahkum edildikleri tarih olan 21 Aralık 1999 tarihinde son bulduğunu tespit etmektedir. Bu süre yaklaşık beş yıl sekiz ay sürmüştür.
AİHM daha sonra, belirtilen bir durumda, bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi aşmaması hususuna dikkat etme görevinin ulusal mercilere düştüğünün altını çizmektedir. Bu amaçla masumiyet karinesi uyarınca kişi hürriyetine saygı ilkesinin ayrık tutulmasını doğrulayacak gerçek bir kamu yararının varlığını ortaya koyabilecek türden olan davanın tüm koşullarını incelemeleri ve tahliye taleplerini reddederken kararlarında bunları belirtmeleri gerekmektedir. AİHM sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelerden ve başvurularında başvuran tarafından belirtilen ve tartışma götürmeyen olaylardan yola çıkarak, AİHSnin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermelidir (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu itibarla suç işlediği için yakalanan kişinin suçlandığı makul sebeplerin devamı, tutukluluğun olmazsa olmaz koşuludur, fakat belli bir süre sonra bu da yeterli olmamaktadır; işte o zaman AİHM adli makamlar tarafından benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakılmasını haklı göstermeye devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçeler ilgili ve yeterli olduklarında, AİHM ayrıca ulusal makamların soruşturmanın yürütülmesinde özel bir dikkat gösterip göstermediklerini araştırmaktadır (Bkz., diğerleri arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar).
Esasında, dosyada yer alan unsurlardan DGMnin düzenli bir şekilde, her duruşmanın sonunda başvuranların tutukluluk hallerinin devam etmesine karar verdiği anlaşılmaktadır. Gerekçe olarak da, isnat edilen suçların cinsine, delillerin durumuna, tutuklama tarihine ve dosya içeriğine dayanarak neredeyse tamamında aynı ifadeye başvurmuştur.
AİHMye göre, delillerin durumu suçluluğa ilişkin ciddi belirtilerin var olduğunun ve bunların sürdüğünün göstergesi olarak değerlendirilse ve genel olarak bu koşullar anlamlı etkenler oluştursa da, tutukluluğun bu denli uzun bir süre devam etmesini doğrulamak için yeterli değildir (Bkz., özellikle, Mansur, ve Demirel-Türkiye, no: 39324/98, 28 Ocak 2003).
Bu nedenle AİHSnin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, yargılama süresinin AİHSnin 6 § 1. maddesinde öngörülen makul süre ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
AİHM, bu şikayetlerin AİHSnin 35 § 3 maddesine göre açıkça dayanaktan yoksun kabul edilemeyeceğini saptamıştır. Bunun dışında hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmamaktadır.
B. Esas Hakkında
Değerlendirmeye alınacak dönem, Budak için 22 Mart 1994 ve Çobanoğlu için ise 24 Mart 1994 tarihinde başlamaktadır. Bu süre Yargıtayın kararı ile 17 Ekim 2000 tarihinde son bulmaktadır. Tutuklu yargılama süresi iki dereceli bir mahkemede yaklaşık altı yıl yedi ay sürmüştür.
Hükümet, mevcut dava koşulları dikkate alındığında, yargılama süresinin AİHS ve AİHMnin içtihadı uyarınca makul olmadığı yönünde bir değerlendirme yapılamayacağını belirtmektedir.
Hükümet, yargılama süresinin davanın karmaşıklığına ve sanıklara ilişkin başka dosyaların da incelenmesinin gerekliliğine dayandığını ifade etmektedir.
Hükümet, başvuranların avukatlarının 13 Aralık 1994 tarihli duruşma sırasında davaları ile ilgili tanıklık yapabilecek bazı itirafçıların dinlenmesini talep ettiklerinin altını çizmektedir. Hükümet ayrıca avukatların 1996 yılının Şubat ayı ile 1999 yılının Kasım ayı arasında dört duruşmaya katılmadıklarını belirtmektedir. Başvuranların avukatları, savunmalarını hazırlamak için iki defa süre talebinde bulunmuştur. Tahliye talebinde bulunurken bir defasında Çobanoğlu isimli başvuranın benzer suçlardan beraat ettiği önceki bir duruşmanın incelenmesini talep etmişlerdir.
AİHM bir dava için makul olan sürenin, davanın koşullarına göre ve Mahkemenin içtihatlarında benimsenen kriterler, özellikle de davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumları gözönünde bulundurularak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz., diğerleri arasında, Pélissier ve Sassi -Fransa, no: 25444/94).
AİHM, Hükümetin sebebini açıklamaksızın davanın karmaşıklığını neden olarak gösterdiğini gözlemlemektedir. AİHM sözkonusu davanın başvuranların dışında altı sanıkla ilgili olduğunu not etmektedir. AİHM bu durumun yargılama süresini uzatmak için uygun bir unsur olabileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, DGMnin karar gerekçeleri uyarınca, başvuranların mahkumiyeti, temelde iddianamenin içeriğine ve soruşturma sırasında elde edilen ve inkar edilen ifadelere dayanmaktadır. DGM önündeki yargılama sırasında elde edilen delillerin hiçbiri mahkumiyet kararında yer almamaktadır. AİHM, davanın bir takım karmaşıklıklar arz edebileceğini kabul etse bile bunun başvuranlarla ilgili olan kararı etkilememesi gerektiği görüşündedir.
AİHM ayrıca, savunma için talep edilen sürenin ve başvuranların avukatları tarafından yapılan tanıkların dinlenmesi ya da soruşturulması yönündeki taleplerin, olayların açıklığa kavuşturulması için gerekli olan usule ilişkin muameleler olduğunu tespit etmektedir. AİHM başvuranların avukatlarının katılmadığı duruşmalarla ilgili olarak, başvuranın avukatının bulunmaması sebebiyle yalnızca bir kez duruşmanın ertelendiğini not etmektedir. Bu nedenle Hükümet tarafından dile getirilen unsurlar sözkonusu yargılamanın uzun sürmesi için bir gerekçe teşkil etmemektedir.
AİHM daha önce buna benzer şikayetlerin dile getirildiği birçok dava incelediğini ve bunların AİHSnin 6 § 1 maddesinin ihlali yönünde sonuçlandığını ortaya koymaktadır (Bkz. Pélissier ve Sassi kararı).
AİHM kendisine sunulan bütün unsurları incelemiş ve mevcut davada Hükümetin, dava süresini açıklayabilecek hiçbir tespit ve delil sunmadığı kanaatine varmıştır. AİHM, bu konudaki içtihadı uyarınca, dava süresinin uzun olduğuna ve makul süre ilkesine uymadığına kanaat getirmektedir.
Sonuç olarak, AİHSnin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuranlar hiçbir adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Bu nedenle AİHM, başvuranlara bu ad altında herhangi bir ödeme yapılmasına gerek olmadığına kanaat getirmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun olarak 30 Ocak 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy