(AİHS m. 2, 6, 13, 44)
(Başvuru no:50939/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
12 Haziran 2007
İşbu karar AÎHS 'nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (50939/99) nolu davanın nedeni bu ülke vatandaşlarından Asya Bakan, Abdullah Bakan, Engin Bakan ve Ruşen Bakan'ın ("başvuranlar") 14 Ağustos 1999 tarihinde Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi'ne (AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurulardır.
Başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından M.S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuranlar, sırasıyla 1969,1988, 1988 ve 1994 yılı doğumludurlar ve Diyarbakır'da ikamet etmektedirler. Asya Bakan, Engin Bakan ve Ruşen Bakan, 4 Aralık 1995 tarihinde ölen Mehmet Şerif Bakan'ın ("Mehmet") eşi ve çocuklarıdır. Başvuran Abdullah Bakan, nüfus kaydına Mehmet'in kardeşi olarak kaydedilmiş olsa da başvuranlara göre Abdullah Bakan'da, Mehmet'in çocuğudur.
4 Aralık 1995 tarihinde Mehmet, bir kişinin evinde çalışırken güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucunda kaza ile ölmüştür.
25 Aralık 1995 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı, başvuran Asya Bakan'ı ("başvuran") ve mağdurun kardeşini dinlemiştir. Sözkonusu kişiler, yakınlarının ölüm koşullarına dair hiçbir bilgilerinin bulunmadığı yönünde beyanda bulunmuşlardır. 31 Ocak 1996 tarihinde, başvuran tekrar dinlenmiştir.
A. Diyarbakır İl İdare Kurulu Önündeki Yargılama
14 Şubat 1996 tarihinde muhakkik, operasyona katılan güvenlik güçlerini dinledikten sonra olay hakkındaki raporunu sunmuştur.
Muhakkik, 3 Aralık 1995 tarihinde, kamu binalarına karşı bombalı saldırı yapmaya hazırlandığı sırada, PKK mensubu olduğundan şüphelenilen bir kişinin yakalandığını belirtmiştir. Sözkonusu kişi, gözaltı sırasında daha sonra ortaya çıkarılan yasadışı örgüte ait el bombalan ve iki sığınak hakkında bilgi vermiş ve babasının Diyarbakır'da bulunan evinde patlayıcı madde olduğunu belirtmiştir. Jandarma görevlileri, arama yapılacak alanda güvenliği sağladıktan sonra, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri ile eşgüdümlü olarak ve bir mayın temizleme ekibinin yardımıyla belirtilen yerde arama yapmışlardır. Başarısızlıkla sonuçlanan aramalar sonucunda, iki jandarma eri tarafından nakil aracına götürülen sözkonusu kişi, kelepçeleri çıkarıldığından dolayı, Jandarma görevlilerinden birine dirsek atmak suretiyle kaçmıştır. Kovalamaca sırasında kaçan terörist yapılan ihtarlara cevap vermeyince, Jandarma görevlisi Ö.D. uyarı atışlarında bulunmuştur. Daha sonra kaçak teröristin girdiği sokaktan kendilerine ateş edilen Jandarmalar ve Jandarma görevlisi Ö.D açılan ateşe karşılık vermişlerdir. Kaçak terörist bir binanın girişinin biraz ilerisinde yakalanmıştır. Daha sonra yapılan aramalarda ve balistik incelemelerde, başvuranların yakınına, Jandarma görevlisi Ö.D'nin silahından çıkan kurşun parçasının isabet ettiği ortaya çıkarılmıştır. Olay mahallinde yapılan aramalarda, jandarmalara ateş açılan yerde silah ve mühimmat bulunmuştur.
Soruşturmayı yürüten muhakkik, Jandarma görevlisi Ö.D'nin, ilk etapta karşı taraftan açılan ateşe cevap vermeden önce uyarı atışında bulunduğu, Ö.D'nin silahını Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'na uygun olarak ve görevleri çerçevesinde kullandığı sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla, Ö.D hakkında cezai kovuşturmaların başlatılmasına gerek görülmemiştir.
29 Şubat 1996 tarihinde Diyarbakır İl İdare Kurulu, muhakkikin görüşünü esas almıştır.
13 Ocak 1998 tarihinde Danıştay, sözkonusu kararı bozmuş ve Jandarma görevlisi Ö.D'nin tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermeden dolayı hakkında kovuşturma yapılması gerektiğine kanaat getirmiştir.
B. Ceza Mahkemeleri Önündeki Yargılama
16 Mart 1999 tarihinde Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi, ratione materiae (konu bakımından) yetkisizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermiştir.
20 Nisan 1999 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi de ratione materiae (konu bakımından) yetkisi olmadığını açıklamış ve dava dosyasını, davaya bakmak için Ağır Ceza Mahkemesi'nin yetkili olduğuna karar veren Yargıtay'a göndermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki yargılama sürecince, başvuran müdahil taraf teşkil etmiştir.
4 Nisan 2000 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, jandarma görevlisi Ö.D'nin tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermekten suçlu bulmuş ve Ö.D'yi iki yıl hapis ve 30.000 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır. Ancak verilen cezalar altıda bir oranında düşürülmüştür. Ağır Ceza Mahkemesi, hapis cezasını para cezasına çevirmiş ve sözkonusu cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, dosyada bulunan belgeleri göz önüne alarak, uyarı atışlarından seken kurşunun maktule isabet ettiği sonucuna varmıştır. Jandarma görevlisi, başvuranlarının yakınının ölümüne sebebiyet vererek, Türk Ceza Kanunu'nun 455§1. maddesi uyarınca görevini yerine getirirken dikkatsiz ve tedbirsiz davranmıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi, sanığın ve olay yerinde bulunan jandarma görevlilerinin beyanlarını, olay tespit tutanaklarını, yerlerin krokilerini, otopsi raporunu ve olay yerinde bulunan özellikle de dördü jandarma görevlisi Ö.D'nin silahından çıkan kovanların balistik incelemesini esas almıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanun'un 49. ve 50. maddelerinde yer verilen durumların, ölüme ya da yaralanmaya neden olacak kastın bulunmasını gerektirdiğini, böyle bir durumun ise mevcut davada bulunmadığını açıklamıştır. Zira mevcut davada, jandarma görevlisi, sadece kaçan teröristi korkutmak ve kaçmasına engel olmak amacıyla uyarı atışında bulunmuştur.
Ağır Ceza Mahkemesi, karşı taraftan ateş açıldığına dair beyanların desteklenmediğine ve sözkonusu silahın ve iki kovanın güvenlik güçleri mensupları tarafından bırakıldığına kanaat getirmiştir.
Karşı oy yazısında, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, güvenlik güçleri görevlilerinin görevlerini yerine getirirken silahlarını kullanabilecekleri koşulların Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nda ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Hakkındaki Yönetmelikte belirtildiğini açıklamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, jandarma görevlisinin görevi gereği ve görevi sırasında silahını bilerek kullandığına dikkat çekmiştir. Silah bilerek kullanılmıştır. Aynı şekilde, atılı fiillerin Türk Ceza Kanunu'nun 52. maddesi ile birleşerek, 49. 50. ve 488. maddeleri çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir.
18 Nisan 2000 tarihinde, başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran savunmasında, özellikle jandarma görevlisine verilen cezanın infazının ertelenmesi kararına itiraz etmiştir.
14 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay, jandarma görevlisinin Sıkıyönetim Kanunu'nun 4. maddesinde ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliği'nin 39. maddesinde öngörülen koşullarda silahını kullandığından dolayı, Türk Ceza Kanunu'nun 49. maddesinin uygun olacağı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin verdiği kararı bozmuştur.
2 Ekim 2001 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi jandarma görevlisinin beraat etmesine karar vermiştir.
16 Mayıs 2002 tarihinde, Yargıtay bu kararı onamıştır.
C. İdare Mahkemeleri Önünde Yapılan Yargılamalar
17 Mayıs 1996 tarihinde başvuran, kendi adına ve çocukları Engin ve Ruşen adına, eşinin ölümü nedeniyle uğradıkları zararın telafi edilmesi amacıyla tazminat davası açmak üzere Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurmuştur. Bunun öncesinde, 6 Nisan 1996 tarihinde, aynı Asliye Hukuk Mahkemesi, ne geliri ne de gayrimenkulleri bulunmadığı gerekçesiyle başvurana adli yardımda bulunulmasına karar vermiştir.
5 Mayıs 1998 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, yetkisizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Diyarbakır İdare Mahkemesi'ne göndermiştir.
11 Mayıs 1998 tarihinde, başvuran, kendi ve çocukları Engin ve Ruşen adına İdare Mahkemesi önünde adli yardım talebinde bulunarak bir tazminat davası açmıştır. Başvuran, maddi ve manevi tazminat başlığı altında 4.410.000.000 Türk Lirası ( yaklaşık 15.943 Euro) istemiştir.
20 Mayıs 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, sunulan delilleri gözönünde bulundurarak, davanın bu aşamasında talebin dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle adli yardım talebini reddetmiştir. Bunun yanı sıra, İdare Mahkemesi, başvuran Asiye Bakan'ın avukatı tarafından temsil edildiğinden dolayı yargılama masraflarını ödemesinin imkansız olduğunu iddia edemeyeceğini belirtmiştir. Bu bağlamda, İdare Mahkemesi Danıştay'ın yerleşik içtihadına atıfta bulunmuştur. Sonuç olarak, İdare Mahkemesi adli yardım yapılması konusundaki adli yargıda verilen kararla bağlı olmadığını belirtmiştir.
13 Temmuz 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, başvurandan, 50.463.900 Türk Lirası (yaklaşık 170 Euro) tutarındaki yargılama masraf ve harcamalarını otuz gün içinde ödemesini istemiştir.
28 Eylül 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, istenilen tutarı ödemesi için başvurana otuz günlük ek süre tanımıştır.
26 Ekim 1998 tarihinde başvuranın avukatı, İdare Mahkemesi'nden aynı dava konusunda, adli yargı önünde verilen adli yardım kararını uygulamasını istemiştir. Ayrıca, başvuranın avukatı adli yardım talebini reddetmek için İdare Mahkemesi tarafından öne sürülen gerekçelere itiraz etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın avukatı, müvekkilinin kocasının ölümü nedeniyle parasal açıdan tamamen yardımdan yoksun kaldığını ve bu bakımdan tazminat istemesinde haklı olduğuna dikkati çekmiştir. Ayrıca avukat, başvuranın temsil edilmesi için ücret almadığını açıklamış ve İdare Mahkemesi'nin vardığı sonuçlara itiraz etmiştir.
25 Kasım 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, yargılama masraflarını ödemediği gerekçesiyle başvuranın talebini kabul edilemez bulmuştur.
8 Mayıs 2001 tarihinde Danıştay, başvuranın yaptığı temyiz başvurusunu reddetmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet, AİHM'yi, yargılama masrafları ödenmediği gerekçesiyle tazminat davası başvurusu kabul edilemez bulunduğundan, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle yapılan başvuruyu reddetmeye davet etmiştir.
AİHM, 7 Mart 2006 tarihli kabuledilebilirlik kararında, Hükümet tarafından yapılan bu itirazının, başvuranların AİHS'nin 6. maddesi kapsamında bulundukları şikayette dile getirdikleri sorunlara neden olduğunu ve sözkonusu itirazın esasla birleştirilmesine karar verildiğini hatırlatmaktadır.
II. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği operasyon sırasında yakınlarının ölümünden şikayetçi olmakta ve yakınlarının ölümünün, sözkonusu hükmü ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Başvuranlara göre, AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.
A. Mehmet Şerif Bakanın ölümü hakkında
Başvuranlar, şüpheli kişinin belirttiği yerde güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonun hazırlanması ve yürütülmesi sırasında güvenlik tedbirlerinin yetersizliğini ve uyarı atışları için güvenlik kurallarına riayet edilmediğini ileri sürmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar, şehrin merkezinde kaçağın kovalanması sırasında kaleşnikof gibi bir savaş silahının kullanıldığını belirtmektedirler. Başvuranlar Ergi-Türkiye (28 Temmuz 1998 tarihli karar, Derleme Karar ve Hükümler 1998-IV), Güleç-Türkiye (27 Temmuz 1998 tarihli karar Derleme 1998-IV) ve Oğur-Türkiye ((GC), no: 21594/93, AİHM 1999-III) kararlarına atıfta bulunmaktadırlar. Başvuranlar, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmanın yetersiz olduğunu iddia etmekte ve yakınlarının ölümüne neden olan jandarma görevlisinin cezasız kalmasından şikayetçi olmaktadırlar.
Hükümet, başvuranların yakınlarının kaza sonucu öldüğünü vurgulamaktadır. Daha sonra mevcut davadaki durumda zora başvurmanın, terörist olduğundan şüphelenilen bir kişinin kaçmasını engellemek ve karşı taraftan açılan ateşe karşılık vermek amacıyla kesinlikle gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet'e göre jandarma görevlisi kanun ve yönetmeliklere uygun olarak hareket etmiştir. Hükümet, etkili bir soruşturmanın yürütüldüğünü ve sözkonusu jandarma görevlisinin kimliğinin tespit edilerek adalet önüne çıkarıldığını eklemektedir.
Yaşama hakkını garanti altına alan ve ölüme çarptırmanın maruz görülebileceği durumları belirten AİHS'nin 2. maddesi, AİHS'nin temel maddeleri arasında yer almakta ve Avrupa Konseyini oluşturan toplumların temel değerlerinden birini kapsamaktadır. AIHM, bu hükmün ihlaliyle ilgili iddiaları titizlikle incelemelidir. AİHM, sadece Devlet görevlilerinin etkili olarak kuvvet kullanmalarını değil, aynı zamanda bütün bu olayları çevreleyen koşulların tamamını özellikle hukuki çerçeveyi veya hazırlanmaları ve denetimleriyle ilgili düzenlenmeleri dikkate almalıdır. (27 Eylül 1995 tarihli McCann ve Diğerleri-Birleşik Krallık; Makaratzis-Yunanistan, no 50385/99)
Polis memurları, görevlerini icra ettikleri sırada ki bu ister önceden hazırlanmış bir operasyon durumunda ister tehlikeli olarak algılanan bir kişinin aniden yakalanması durumunda belirsiz olmamalıdır: hukuki ve idari bir çerçeve kanunların uygulanmasından sorumlu kişilerin güç ve ateşli silahlar kullanabileceği sınırlı durumları konuya ilişkin uluslararası kuralları göz önünde bulundurarak tanımlamalıdır. (Makaratzis, sözü edilen §59)
Çağdaş toplumlarda, Polis'in üstlendiği görevin zorluğu ve insanoğlunun öngörülemeyen tutumu dikkate alındığında, iç hukuk yetkililerine yüklenen sorumluluğun ağırlığı tahammül edilemez bir boyutu oluşturmamalıdır.(Makaratzis §69)
İç hukuk dikkate alındığında, AİHM, jandarma görevlileri tarafından ateşli silahların kullanımına ilişkin başlıca metnin Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliği olduğunu not etmektedir. Bu yönetmeliğin 39. maddesi jandarma görevlisinin ateşli silah kullanabileceğini durumları sınırlayıcı bir şekilde sıralamıştır. Yönetmeliğin 40. maddesi, silah kullanımı en son çare olarak öngörmekte ve ayağa doğru ve serbest atıştan önce havaya ihtar atışları yapması gerektiğini dile getirmektedir. Anayasanın 17. maddesi uyarınca öldürme gücüne başvurmanın sadece " Kanunun izin verdiği mutlak zorunluluk durumunda" mazur görülebileceğini vurgulamak gerekir. Sonuç olarak, belirtilen kural ile AİHS'nin 2§2. maddesindeki " kesinlikle gerekli" terimleri arasındaki fark, sırf bu veriden hareketle AİHS'nin 2§1.maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterince önemli değildir. (Perk ve Diğerleri-Türkiye, no 50739/99)
Başvuranların yakınlarının ölümüne neden olan koşullar itiraz konusu yapılamaz. Başvuranlar, Mehmet'in güvenlik güçleri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünü hiçbir zaman iddia etmemişlerdir.
Dosyada bulunan belgelere göre, güvenlik güçleri, terörist olduğundan şüphelenilen bir kişinin verdiği bilgilerin ardından, patlayıcı madde bulmak için Diyarbakır'da bulunan bir evde arama yapmışlardır. Jandarma görevlilerine, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Şubesi ekipleri ve bir mayın temizleme ekibi yardımcı olmuştur. Sözkonusu çevrede güvenlik önlemleri alınmıştır. Aramanın sonunda, iki jandarma eri tarafından nakil aracına götürülen sözkonusu kişi, kelepçeleri çıkarıldığından dolayı, Jandarma görevlilerinden birine dirsek atmak suretiyle ellerinden kaçmıştır. Güvenlik güçleri tarafından kaçan teröristi yakalamak için kovalamaca başlatılmıştır.
Şüphelinin kaçmasıyla birlikte, güvenlik güçleri duruma uygun hareket etmek zorunda kalmışlardır. Güvenlik güçleri kaçan teröriste dur ihtarında bulunmuş ardından bu kovalamacıyı sona erdirmek için jandarma görevlisi Ö.D uyarı atışında bulunmuştur. Bu esnada uyarı atışlarından biri sekmiş ve kaza ile başvuranların yakınının ölümüne neden olmuştur.
Operasyonda yer alan güvenlik güçlerinin sayısı, kimlikleri ve ölüme sebebiyet veren ateşi açan jandarma görevlisinin kimliği öğrenilmiştir. Yapılan balistik inceleme, maktule gelen kurşunun kovalama sırasında silahını kullanan tek kişi olan jandarma görevlisi Ö.D'nin silahından çıktığını doğrulamıştır. Bu noktada jandarma görevlisinin dört el ateş ettiğini ve silahını otomatik ayarda kullanmadığını belirtmek gerekmektedir. Başvuranların yakınlarının ölümü, kendisine isabet eden bir kurşunun ölümcül yaraya neden olmasından dolayı bir şansızlığın sonucudur.
B. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında
AİHM, AİHS'nin 2. maddesiyle zorunlu kılınan yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün 1. maddede tanımlanan 'kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu Sözleşme'nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanı(ma)' genel ödevi ile birlikte ele alındığında, güce başvurma sonucunda insan ölümü meydana geldiği takdirde etkili bir soruşturma yürütülmesini öngördüğünü ve kapsadığını hatırlatmaktadır. (McCann ve diğerleri, adıgeçen, § 161, ve Kaya - Türkiye, 19 Şubat 1998, § 105). Bu tür bir soruşturmanın amacı, Devlet görevlilerinin ya da Devlet organlarının, karıştıkları vakalarda sorumlulukları altında gerçekleşen ölüm olaylarına ilişkin olarak hesap vermelerini güvence altına almak ve yaşam hakkını koruyan ulusal kanunların etkili bir biçimde uygulanmasını temin etmektir. {Anguelova - Bulgaristan, no: 38361/97, § 137).
Soruşturma, güç kullanımının sözkonusu dava koşullarında meşru olup olmadığının belirlenmesi ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılması noktasında etkili olmalıdır (Oğur - Türkiye, no: 21594/93, § 889. Yetkili makamlar sözkonusu olaylara ilişkin delillerin elde edilmesi için gerekli makul önlemleri almalıdırlar. Dava koşullarını ya da sorumlulukları ortaya koyma kapasitesini azaltan her türlü soruşturma zaafiyeti, soruşturmanın istenen etkinlikte olmadığı sonucuna varılması tehlikesi ile karşı karşıya bırakır (Kelly ve diğerleri -Birleşik Krallık, 30054/96, §§ 96-97, 4 Mayıs 2001, Anguelova, adıgeçen, §§ 139 ve 144, ve Natchova ve diğerleri - Bulgaristan, no: 43577/98, 43579798, § 113).
Mevcut davada olayın ardından soruşturmayı yürütmekle sorumlu kılınan makamların başlattıkları girişimler konusunda herhangi bir ihtilaf mevcut değildir. Olay meydana gelir gelmez kesin ölüm koşullarının tespit edilmesi amacıyla ex offıcio bir soruşturma başlatılmıştır.
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir yargılama başlatılması için üç yıl beklendiği doğruysa da, bu durum öncelikle idari soruşturma süresi ve Danıştay'ın temyiz başvurusunu incelemesi ile açıklanabilir. Müteakiben, çeşitli mahkemeler tarafından ratione materiae takipsizlik kararlan verilmiştir. AİHM, soruşturmanın etkililiğinin yargılamanın ceza mahkemeleri önünde toplam olarak üç yıl sürmesinden etkilenmediğini değerlendirmektedir.
Ayrıca AİHM, başvuranın ağır ceza mahkemesi önünde yapılan yargılamada müdahil taraf teşkil etmiş olması sebebiyle bu yargılamaya tam olarak katıldığını kaydetmektedir. Yargılamanın hiç bir aşamasında başvuran operasyonun gidişatından ya da soruşturmanın etkisizliğinden şikayetçi olmamıştır.
Netice itibariyle AİHM, yetkili makamların AİHS'nin 2. maddesinin gerekleri bakımından tatmin edici bir soruşturma yürüttüğünü tespit etmektedir.
AİHS'nin üçüncü kişilerin cezai olarak kovuşturulmasını ya da mahkum ettirilmesini ne de her kovuşturmanın bir mahkumiyetle sonuçlanması gerektiğini varsayan bir sonuç yükümlülüğü içerdiğini hatırlatan AIHM, 2. maddenin usulü bakımından ihlal edildiği iddiasının mevcut davada kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır.
III. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, idare mahkemesinin adli yardım taleplerini geri çevirmesinin mahkemeye erişim hakkından kendilerini mahrum bıraktığını ve buna bağlı olarak yakınlarının ölümü dolayısıyla maruz kaldıkları zararın tazmininin mümkün olmadığını savunmaktadırlar. Bu hususta başvuranlar AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğini düşünmektedirler.
Maddi imkansızlıklarını öne süren başvuranlar aşırı yargılama masrafı tutarlarından şikayet etmektedirler. Başvuranlar bu hususta Ait Mouhoub - Fransa (28 Ekim 1998 tarihli karar), ve Kreuz - Polonya (no: 28249/95) davalarına atıfta bulunarak idare mahkemesi tarafından adli yardım taleplerini geri çevirmek üzere ileri sürülen gerekçelerden şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar avukat ücretlerinin yargılamanın sonucuna bağlı olduğunu belirtmektedirler.
AİHM, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını ve zımnen kabul edilmiş bazı sınırlamalara konu olabileceğini zira doğası gereği Devlet'in bu hususta yaptığı düzenlemelere tabi olduğunu anımsatmaktadır. AİHS'nin 6 § 1 maddesi müştekilerin medeni hak ve yükümlülüklerine ilişkin kararlar noktasında mahkemeye erişim haklarını etkin biçimde teminat altına almaktaysa da, bu hususta kullanılacak araçların seçimini Devlet'e bırakır. Ancak sözleşmeci Devletler bu alanda bir takdir payına sahiptirler. Hiç kuşkusuz bu noktada AİHS'nin gereklerine riayet edilip edilmediği konusunda bir karar verilmesi görevi AİHM'ye aittir (Airey - İrlanda, 9 Ekim 1979 tarihli karar ve Z. Ve diğerleri - Birleşik Krallık, no: 29392/95, §§ 91-93). Mahkemeye erişim noktasında konulan sınırlar bir yargılanabilirin mahkemeye erişim hakkını ihlal edecek biçimde bir kısıtlama getiremez. Bu sınırlamanın AİHS'nin 6 § 1 maddesi ile uyuşması ancak kullanılan araçlarla gözlenen hedef arasında makul bir oran mevcut olduğu ölçüde mümkündür {Bellet - Fransa 4 Aralık 1995).
Sözkonusu sınırlama maddi nitelikli bir sınırlama olabilir (Kreuz, adıgeçen, § 54). AİHM, adaletin iyi idaresinin menfaatinin, bir kimsenin mahkemeye erişimi noktasında maddi kısıtlamalar konulabileceğini asla göz ardı etmemiştir (Tolstoy-Milovslavsky - Birleşik Krallık, 13 Temmuzl995, §§ 61...). Sivil mahkemelere yapılan taleplere ilişkin masrafların ödenmesinin istenmesi AİHS'nin 6 § 1 maddesi anlamında mahkemeye erişim hakkının sınırlanması olarak kabul edilemez (Kreuz, adıgeçen, § 60).
Bununla birlikte, başvuranın ödeme gücü, özel koşullar hesaba katılarak takdir edilen masrafların tutarı ve sözkonusu sınırlamanın uygulamaya konulduğu yargılama safhası gibi unsurlar ilgilinin mahkemeye erişim hakkı ve davasının «(...) bir mahkeme» tarafından görülüp görülmediğinin belirlenmesi bakımından dikkate alınmalıdır (Kreutz, adıgeçen, § 60, JVeissman ve diğerleri - Romanya, no: 63945/00, § 37, ve Iorga - Romanya, no: 4227/02, § 39, 25 Ocak 2007).
Mevcut davada yargılama giderlerinin ödenmemesi, idare mahkemesinin başvuranların talebini yapılmamış olarak kabul etmesine yol açmıştır. Bu nedenle sözkonusu sınırlama yargılamanın başında, yani ilk derece mahkemesi önünde yapıldığı sırada konulmuştur.
İstenen yargılama giderleri 50.463.900 TL tutarında idi (yaklaşık 170 Euro). Olayların meydana geldiği dönemde iki aylık asgari ücrete denk gelen bu tutar ilk bakışta çok yüksek gözükmese de yakınlarının ölümü sonrasında artık hiçbir gelirleri kalmayan başvuranlar için büyük bir meblağ teşkil etmekteydi. Bu hususta Asliye Hukuk Mahkemesi üç yıl evvel ilgililerin sundukları fakirlik belgesine istinaden adli yardım tahsisinde bulunmuştu. Sözkonusu Başvuranların ekonomik durumlarında sözkonusu dönemden bu yana bir düzelme olduğunu gösteren herhangi bir dosya unsuru mevcut değildir. 26 Ekim 1998 tarihinde idare mahkemesine gönderilen mektupta başvuranların hiçbir gelir kaynağı bulunmadığı belirtilmiştir.
AİHS'nin teorik ya da hayali haklan değil somut ve gerçek haklan korumayı amaçladığını hatırda tutmak gerekir. Bu itibarla AİHM, herhangi bir kaynağına sahip olmayan başvuranlar için yargılama giderleri tutarının aşırı bir yük teşkil ettiği kanaatine varmaktadır (bkz. Iorga, adıgeçen, § 43).
Ancak idare mahkemesi, bir avukat tarafından temsil edilmeleri sebebiyle başvuranların yargılama giderlerini ödemelerinin imkansız olduğunu iddia edemeyeceklerini değerlendirmiştir. Mahkeme kararını desteklemek üzere Danıştay'ın bir içtihadını mesnet göstermiştir.
AİHM'ye göre idare mahkemesinin bu hususta sunduğu gerekçe uygun değildir. İdare mahkemesi, sadece bir avukat yardımından faydalanmış oldukları gerekçesiyle başvuranları yeterli gelire sahip kabul etmiştir. Böylece mahkeme ilgililerin gerçek mali durumlarını hesaba katmayan bir değerlendirmede bulunmuştur. İdare mahkemesine gönderilen 26 Ekim 1998 tarihli mektupta başvuranların avukatı, avukatlık ücretini tahsil edemediğini belirtmiştir.
İdare mahkemesinin yapılan talebin temelsiz olduğu yönündeki ilk gerekçeye ilişkin olarak AİHM, mahkemenin devletin parasını makul bir basan şansına sahip talepte bulunan kimselere adli yardım adı altında tahsis etmemek yönündeki meşru bir şüpheden ilham aldığını kabul etmektedir. Adli yardımdan yararlanmaya elverişli davaların belirlenmesini sağlayan bir uygulama yürürlüğe konulmadan adli yardım sistemi işleyemez (bkz. Gnahore -Fransa, no: 40031/98, § 41 ve Essaadi - Fransa, no: 49384/99, §§ 33, 26 Şubat 2002).
Bununla birlikte Aerts davasında AİHM, «adli yardım bürosu iddianın haklı olmadığı gerekçesiyle (adli yardım) talebi (ni) reddetmekle (başvuranın) mahkeme hakkını» ettiği hükmüne varmıştı (Aerts - Belçika, 30 Temmuz 1998, § 60). Müteakiben Belçikalı yasa koyucu adli yardıma ilişkin yasada değişiklik yaparak bu yöndeki taleplerin yalnızca açıkça dayanaktan yoksunluk sebebiyle reddedilmesi kuralını yürürlüğe koymuştur (bkz. Debeffe -Belçika, no: 64612/01, 9 Temmuz 2002). Adli yardım bürosu gibi idare mahkemesi de aynı şekilde başvuranların talebinin yerindeliği hakkında bir hükme varmıştır. Bu noktada AİHM başvuranların tazminat talebinin yerindeliğine dair bir takdirde bulunamayacağını hatırlatmaktadır. Ancak yine de AİHM, Türk yasa koyucu tarafından yürürlüğe konulmuş adli yardım sisteminin yargılanabilirleri keyfilikten koruyacak niteliği haiz gerekli tüm usul güvencelerini sunmadığının altını çizmeye mecbur addetmektedir. Bu görevin adli makamlara, asıl talep üzerinde bir hüküm vermeye davet edilen mahkemeye tevdi edildiği doğruysa da Türk Hukuku talebin yerindeliği hakkındaki mahkemenin takdirine itiraz etme imkanı sunmamaktadır. Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunun 469. maddesindeki hükümler uyarınca adli yardım talebine ilişkin karar kat'i olup bu karara karşı hiçbir yasal başvuru yolu mevcut değildir. Bu nedenle adli yardım talebi taraflarca yargılama esnasında sunulan yazılı belgeler temelinde yapılan tek bir incelemenin konusu olmaktadır. Taraflar duruşma sırasında dinlenmemekte ve itirazda bulunma imkanına sahip bulunmamaktadırlar.
Son olarak AİHM adli yardım talebinin reddinin başvuranları davalarının bir mahkeme tarafından görülmesi imkanından tamamen yoksun bıraktığını kaydetmektedir.
Bu unsurları ve yargılama başlangıcında konulan sınırlamayı göz dönünde bulunduran AİHM, Devlet'in, mahkemeye erişim hakkını AİHS'nin 6 § 1 maddesinin gereklerine uygun bir şekilde düzenleme yükümlülüğünü yerine getirmeyerek bu alanda kendisine tanınan takdir payını aştığı kanaatine varmaktadır.
Bu nedenle Hükümet'in itirazını reddederek AİHS'nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine hükmetmek yerinde olacaktır.
IV. AİHS'NİN 13. MADDESİ VE 1 NO'LU EK PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDA
AİHS'nin 13. maddesine atıfta bulunan başvuranlar yakınlarının ölümünden sorumlu olan kimse hakkında hüküm verilmesini mümkün kılacak adli bir duruşma yapamamasından şikayetçi olmaktadırlar.
1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesine atıfta bulunan başvuranlar yakınlarının ölümüyle birlikte maddi destekten mahrum bırakıldıklarını ileri sürmektedirler.
Yukarıda vardığı sonuçlan göz önünde bulunduran AİHM, bu şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır.
V. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar yakınlarının maddi desteğinden mahrum bırakıldıklarını belirtmektedirler. Başvuranlar 233.215 Euro olarak hesapladıkları maddi kayıplarının tazminini talep etmektedirler. Başvuranlar bu tutarı hesaplarken, ulusal mahkemelerin davalarını yargılama giderlerinin ödenmemesi nedeniyle açılmamış olarak kabul etmemeleri durumunda kendilerine tahsis edeceği tazminat miktarını esas olarak almışlardır. Başvuranlar ayrıca 80.000 Euro manevi tazminat talep etmektedirler.
Hükümet bu meblağlara itiraz etmektedir.
AİHM başvuranların davasının açılmamış olarak kabul edilmemesi halinde tazminat yargılamasından çıkacak sonuç üzerinde tahminde bulunmayacaktır. Bununla birlikte AİHM, başvuranlara tazminat davalarının yerindeliğine ilişkin bir karar elde etme imkanı verilmediğini değerlendirmektedir.
AİHM, AİHS'nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun olarak başvuranlar Asya Bakan'a kendisi ve çocukları Engin ve Ruşen için 7.500 Euro ve Abdullah Bakan için 1000 Euro manevi tazminat ödenmesini hükme bağlamıştır (bkz. Uçak ve diğerleri - Türkiye, no: 75527/01 ve 11837/02, § 83, 27 Mart 2007).
B. Masraf ve harcamalar
Başvuranlar, avukatlık ücretleri ve AIHM önünde yaptığı idari harcamalar için 5.220 Euro talep etmektedir. Başvuranlar kanıt olarak avukat çalışma saatlerini gösterir bir makbuz sunmaktadırlar.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, AİHS'nin 41. maddesi uyarınca, masraf ve harcamaların iadesinin ancak, gerçekliği, zorunluluğu ve oranlarının makul olduğu ortaya konulduğu sürece mümkün olabildiğini hatırlatmaktadır (Nikolova - Bulgaristan, no: 31195/96, § 79).
Bu alandaki içtihadını göz önünde tutan AİHM elindeki bilgilerin ışığında, başvuranlara 2.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümet'in ön itirazının reddine;
2. AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. AİHS'nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHS'nin 13. maddesi ve 1 Nolu Ek Protokol 'ün 1. maddesinin ayrıca incelenmesine
gerek olmadığına;
5. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara:
i. Asya Bakan'a kendisi ve çocukları Engin ve Ruşen için 7.500 Euro (yedi bin beş yüz) ve Abdullah Bakan'a manevi tazminat olarak 1.000 Euro ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar için başvuranlara ortaklaşa 2.000 Euro (iki bin) ödenmesine;
ii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun olarak 12 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy