(AİHS m. 1, 2, 6, 10, 13, 15, 19, 35, 56)
Başvuru no: 5220/99
Karar Tarihi: 12.12.2001
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi BÜYÜK DAİRESİNİN,
Vlastimir ve Borka BANKOVİÇ, Zivana STOJANOVİC, Mirjina STOIMENOVSKİ, Dragan Sukovic tarafından
Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya, Türkiye ve Birleşik Krallıka karşı
20 Ekim 1999 tarihinde yapılan ve 28 Ekim 1999 tarihinde kaydedilen başvuru hakkında (Başvuru no. 52207/99)
KABULEDİLEBİLİRLİK KARARI
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (...) yargıçlardan oluşan Büyük Daire olarak toplanarak,
Birinci Dairenin kendi yargı yetkisini Büyük Daire lehine bıraktığı 14 Temmuz 2000 tarihli kararı dikkate alarak (Sözleşme md. 30),
Davalı Devletlerin ve başvurucuların gönderdiği cevabı dikkate alarak,
Tarafların 24 Ekim 2001 tarihli sözlü sunumlarını ve yargıçların sorularına dayalı olarak daha sonra verdikleri yazılı cevapları dikkate alarak,
24 Ekim 2001 ve 12 Aralık 2001 tarihinde müzakereler yaptıktan sonra
12 Aralık 2001 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN ESASI
1. Başvurucuların hepsi Yugoslavya Federal Cumhuriyeti vatandaşıdır. Birinci başvurucu Vlastimir Bankoviç 1942, ikinci başvurucu Borka Bankovic 1945 doğumludur. Bu başvurucular kendi adlarına ve ölen kızları Ksenija Bankovic adına Mahkemeye başvurmuşlardır. Üçüncü başvurucu Zivana Stojanovic 1937 doğumlu olup, kendi adına ve ölen oğlu Nebojsa Stojanovic adına Mahkemeye başvurmuştur. Dördüncü Başvurucu Mirjana Stoimenovski de kendi adına ve ölen oğlu Darko Stoimenovski adına başvuruştur. Beşinci başvurucu Dragan Sukovic, kendi adına başvurmaktadır.
2. Başvurucular Mahkeme önünde Essexte avukatlık yapan bay Anthony Fisher, Belgrat İnsan Hakları Merkezi Direktörü bay Vojin Dimitrijevic, Tuff Üniversitesinde Uluslararası Hukuk profesörü bay Hurst Hannum ve Essex Üniversitesinde Uluslararası Hukuk profesörü ve aynı zamanda avukat bayan Françoise Hampson tarafından temsil edilmişlerdir. Bu avukatlar danışmanları bay Rick Lawson ve bayan Tatjana Papic ve bay Vladan Joksimovic ile birlikte Mahkemedeki duruşmalara katılmışlardır. Üçüncü başvurucu Zivana Stojanovic de duruşmaya katılmıştır.
3. Hükümetler Mahkeme önünde kendi görevlileri tarafından temsil edilmişlerdir. Hükümetler duruşmada şu kişiler tarafından temsil edilmişlerdir: Birleşik Krallık, (Birleşik Krallık tarafından yapılan sunumlar tüm sorumlu devletler adına yapılmıştır) Kraliyet Avukatı ve Uluslararası Hukuk profesörü bay Christopher Greenwood, Dışişleri görevlisi bay Martin Eaton ve danışman Martin Hemming; Belçika, Görevli bay Jan Lathouwers; Fransa, avukat bay Pierre Boussarogue; Almanya, Almanya Avrupa Birliği Daimi Temsilci Yardımcısı bay Christoph Blosen; Yunanistan, avukat bay Micheal Apessos; Macaristan, görevli bay Lipot Höltzl ve yardımcı görevli bayan Monica Weller; İtalya yardımcı görevli bay Francesco Crisafulli; Lüksembourg, görevli bay Nicolas Mackel; Hollanda, görevli bayan Jolien Schukking; Norveç, görevli bay Frode Elgesem; Polonya, görevli bay Krysztof Drzewicki, avukat bayan Renata Kowalska; ve Türkiye, yardımcı görevli bayan Deniz Akçay.
A. Dava konusu olaylar
4. Taraflarca sunulan dava konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir.
5. Davalı Devletler, dava konusu olaylar hakkında bir açıklamada bulunmaksızın başvuruyu kabuledilemez olarak nitelendirmişler ve bir olayı açıkça tartışmamış olmalarından kendileri aleyhine sonuç çıkarılmaması gerektiğini belirtmişlerdir. Mahkeme, davadaki olayları özetlerken, bir olaya açıkça karşı çıkılmamış olmasını, taraflardan birinin o olayı kabul ettiği şeklinde yorumlamamıştır.
1. Ardalan
6. Kosovada, 1998 - 1999 yılları boyunca Sırblar ile Kosovalı Arnavut güçleri arasındaki çatışmalar iyi belgelenmiştir. 1992 yılında Londra Konferansıyla kurulan altı Devletten meydana gelen Temas grubu, tırmanan çatışma nedeniyle uluslararası toplumda yükselen endişeler ve diplomatik girişimlerin başarısız kalması üzerine toplanmış, çatışmanın tarafları arasında görüşmeler yapılması için tarafları toplantıya çağırmayı kararlaştırmışlardır.
7. NATO (Kuzey Atlantik Andlaşması Teşkilatı) 30 Ocak 1999 tarihinde, Kuzey Atlantik Konseyinin kararının ardından, Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin Uluslararası toplumun istemlerine uymaması halinde hava saldırısında bulunacağını duyurmuştur. Sonuç olarak çatışmanın tarafları arasında 6 - 23 Şubat 1999 tarihleri arasında Rambouillette ve 15 - 18 Mart 1999 tarihleri arasında Pariste görüşmeler yapılmıştır. Ortaya çıkan barış anlaşması Kosovalı Arnavut delegasyonu tarafından imzalanmış, fakat Sırp delegasyonu tarafından imzalanmamıştır.
8. Kosova krizine müzakereler yoluyla siyasi bir çözüm bulmak amacıyla gösterilen tüm çabaların başarısız olduğunu göz önüne alan Kuzey Atlantik Konseyi, hava saldırılarının (Müttefik Kuvvetler Operasyonu) başlamasına karar vermiş ve bu karar 23 Mart 1999 tarihinde NATO Genel Sekreteri tarafından ilan edilmiştir. Hava saldırıları 24 Mart tarihinden 8 Haziran 1999 tarihine kadar devam etmiştir.
2. Radio Televizije Srbijenin (RTS) bombalanması
9. Belgratta Sırp Radyo Televizyon (RTS) binalarında üç televizyon kanalı ve dört radyo kanalı faaliyet göstermektedir. Ana yayın birimleri, Takosvka caddesindeki üç binada toplanmış bulunmaktadır. Sadece teknik elemanlardan oluşan ana kumanda odası, bu binalardan birinin birinci katında bulunmaktadır.
10. 23 Nisan 1999 tarihi saat 02.00den hemen sonra, Takosvka caddesinde bulunan binalardan birisi NATO uçaklarından atılan bir bombayla vurulmuştur. Dört katlı binanın iki katı çökmüş, ana kumanda odası imha edilmiştir.
11. Bu olayda birinci ve ikinci başvurucunun kızı, üçüncü başvurucunun oğlu ile dördüncü başvurucunun oğlu, beşinci başvurunun kocası ölmüştür. RTSnin bombalanması sırasında 16 kişi ölmüş ve 16 kişi de ağır surette yaralanmıştır. O gece üçü Belgratta olmak üzere Yugoslavya Federal Cumhuriyetinde toplam 24 hedef vurulmuştur.
3. Diğer uluslararası yargı yerindeki davalar
12. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti 26 Nisan 1999 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunduğu deklarasyonla, Uluslararası Adalet Divanının zorunlu yargı yetkisini kabul ettiğini bildirmiştir. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, 29 Nisan 1999 tarihinde, Belçika ve diğer 9 Devlet aleyhine Müttefik Kuvvetler Operasyonunda yer almaları nedeniyle Uluslararası Adalet Divanına dava açmış ve Divan İçtüzüğünün 73. maddesi uyarınca geçici önlemlerin alınmasını talep etmiştir. Uluslararası Adalet Divanı 2 Haziran 1999 tarihli kararıyla bu talebi reddetmiştir. Davadaki diğer hususlar halen derdesttir.
13. Müttefik Kuvvetler Operasyonunu denetim amacıyla kurulmuş olan Komite, Haziran 2000de Eski Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısına başvurmuş ve soruşturma açılmasını istenmiştir. Savcı soruşturma açmama kararını 2 Haziran 2000 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine bildirmiştir.
B. İlgili uluslararası hukuk metinleri
1. 1949 tarihli Washington Andlaşması
14. 24 Ağustos 1949 tarihinde yürürlüğe giren Washington Andlaşması (1949 Andlaşması) 10 ülkeden (Belçika, Fransa, Lüksembourg, Hollanda, Birleşik Krallık, Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç, Portekiz , Kanada ve ABD) oluşan Kuzey Atlantik Andlaşması Teşkilatı (NATO) adlı bir ittifak kurmuştur. 1949 Andlaşmasına 1952 yılında Yunanistan ve Türkiye de katılmışlar. Federal Almanya Cumhuriyeti 1955, İspanya ise 1982 yılında üye olmuşlardır. Bu ülkelere 12 Mart 1999 yılında Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya dahil olmuştur.
15. NATOnun temel amacı, Birleşmiş Milletler Şartındaki ilkelere uygun olarak siyasi veya askeri yollarla tüm üyelerinin güvenlik ve bağımsızlığını korumaktır. NATOnun temel faaliyet prensibi, üyelerinin güvenliğinin bölünmezliği temelinde, bağımsız devletler arasındaki karşılıklı işbirliği için ortak taahhüttür.
2. 1969 Andlaşmalar Hukuku Üzerine Viyana Sözleşmesi (1969 Viyana Sözleşmesi)
16. 1969 tarihli Viyana Sözleşmesinin 31. maddesi Genel Yorum Kuralları başlığını taşımakta olup, aşağıdaki gibidir:
1. Bir andlaşma, andlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının ışığında hükümlerine verilecek alelade manaya uygun şekilde hüsnüniyetle yorumlanır.
...
3. Sözleşmenin bütünü ile birlikte aşağıdakiler de dikkate alınır:
...
(b) Tarafların Sözleşmenin yorumu konusundaki mutabakatını tespit eden Sözleşmenin uygulanması ile ilgili olarak daha sonraki (tarihli) herhangi bir uygulaması,
(c) Taraflar arasındaki ilişkilerde milletlerarası hukukun tatbiki kabil herhangi bir kuralı
17. Sözleşmenin 32. maddesi İlave Yorum Vasıtaları başlığını taşımakta olup, aşağıdaki gibidir:
31. maddenin uygulanmasından hasıl olan manayı teyit etmek veya 31. maddeye göre yapılan yorum
(a) manayı muğlak ve anlaşılmaz bırakıyorsa;
(b) çok açık bir şekilde saçma olan veya makul olmayan bir sonuca götürüyorsa,
manayı tespit etmek için andlaşmanın hazırlık çalışmalarına ve yapılma şartları dahil, tamamlayıcı yorum araçlarına başvurulabilir.
18. Uluslararası Hukuk Komisyonu (ILC) bu maddelerin yorumunda şunları belirtir: Madde 31 ve 32ye bağlantılı olarak başvurulmalıdır; böylece genel yorum kuralları ve ilave yorum vasıtaları arasında kesin bir ayrım sonucu yaratmamalıdır. Madde 31deki yorumu oluşturan unsurlar, metnin orijinal şeklini aldığı zamanki veya daha sonraki tarafları arasında mutabakatı kapsadığı zaman, ayrımın kendisi haklı görülebilir. Hazırlık çalışması aynı orijinal karaktere sahip değildir, fakat metinde bulunan mutabakat ifadelerini aydınlatması açısından önemlidir (YRBK: ILC(1966), ii. 219-220).
3. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 1. maddesinin hazırlanış öyküsü
19. Avrupa Konseyi Danışma Meclisi Komitesi tarafından hukuki ve idari sorular üzerine hazırlanan metin, ki bu metin daha sonra Sözleşmenin 1. maddesi olmuştur, şu hükmü öngörmüştür: Üye Devletler kendi ülkeleri üzerinde ikamet eden herkesin... haklarını güvence altına almayı üstlenirler. Hükümetlerarası Uzmanlar Komitesi, Danışma Meclisinin hazırladığı metni de incelemiş ve ülkeleri üzerinde yaşayan herkesi yerine, egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes ifadesiyle değiştirmeye karar vermiştir. Gerekçeler, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin Collected Edition of Travaux Preparatoiresinden alıntılanan aşağıdaki paragrafta belirtilmiştir (Vol.III ,p.260):
Genel Kurul taslağı, Sözleşmenin etkisini imzacı Devletlerin ülkelerinde ikamet eden tüm kişilere yaymıştır. Komiteye göre, ikamet eden ibaresi fazla kısıtlayıcıdır. Komite, Sözleşmenin yararlananları imzacı Devletlerin ülkelerinde bulunan herkese, bu kişiler yasal anlamda orada ikamet etmeseler bile yaymak için haklı sebeplerin bulunduğu kanısındadır. Bu nedenle Komite, ikamet eden sözcüğünü egemenlik yetkisi içinde bulunan sözcüğüyle değiştirmiştir. Bu husus ayrıca Birleşmiş Milletler Komisyonu Taslak Sözleşmesinin 2. maddesinde de belirtilmiştir.
20. Sözleşmenin 1. maddesinin kabul edilmesinden önce konuyla ilgili son yorum, 25 Ağustos 1950 tarihinde Danışma Meclisinin ana oturumu sırasında Belçika temsilcisi tarafından şu şekilde yapılmıştır:
Bundan böyle Devletlerimiz, Sözleşmenin bu hükmüne binaen, bir Devletimizin ülkesi üzerinde bulunup da haklarının ihlal edildiğinden şikayetçi olmak için haklı sebepleri bulunan bir bireyi, milliyetine bakmadan, hiç bir fark gözetmeden ve ayrım yapmadan tam yetkiyle koruma hakkına sahiptir.
21. Travaux Preparatoires şunu belirterek devam etmektedir: Madde, egemenlik yetkisi içinde bulunan ifadesi dahil, herhangi bir müzakere ihtiyacı doğurmamaktadır. Metin, 25 Ağustos 1950 tarihinde (bugünkü haliyle) herhangi bir değişikliğe uğramadan Danışma Meclisi tarafından kabul edilmiştir (bk. yukarıda adı geçen derleme Baskı, C. VI, s. 132).
4. 1948 tarihli İnsan Hakları ve Ödevleri Üzerine Amerikan Bildirisi
22. Bildirinin 2. maddesi şöyledir:
Yasa önünde herkes eşit olup bu Bildirideki haklara ve ödevlere ırk, cins, dil, inanç veya başka her hangi bir sebeple ayrım yapılmaksızın sahiptir.
23. İnsan Hakları Amerikan Komisyonu, Coard Davası raporunda (Rapor No.109/99, Dava No. 10.951, 29 Eylül 1999 tarihli Coard et al. - Amerika Birleşik Devletleri, parag. 37, 39, 41 ve 43) Granadadaki Amerikan askeri güçlerinin uyguladığı operasyonların ilk günlerinde başvurucuların maruz kaldıkları gözaltı ve çeşitli muameleleri içeren şikayetlerini incelemiş ve şöyle değerlendirmiştir:
Her ne kadar Amerikan Bildirisinin ülke dışı uygulaması (extraterritorial application) meselesi taraflarca gündeme getirilmemiş ise de, Komisyon, bazı koşullarda ülke dışı mahallerde meydana gelmiş bazı fiiller üzerinde egemenlik yetkisini kullanmasının ait olduğu normlara sadece uygun değil, ama bu normların bir gereği olduğunu da kaydeder. Bireyin temel hakları ırk, milliyet, inanç, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, eşitlik ve ayrımcılık yasağı ilkeleri temelinde Amerikan Bildirisinde açıkça tanınmıştır. ... Buradaki bireysel haklar kişiye sırf insan olduğu için tanınmış olduğundan, her Amerikan Devleti egemenlik yetkisi içinde bulunan herkesin buradaki haklarını korumakla yükümlüdür. Bu durum, daha çok devletin ülkesinde bulunan kişileri işaret etmekte ise de, bazı şartlar altında, ilgili kişi bir devletin ülkesinde bulunduğu halde diğer bir devletin kontrolüne tabi ülke dışı bir mahaldeki eylemlerini, genellikle o devletin yurt dışındaki görevlilerinin eylemlerini işaret eder. Kural olarak soruşturma, mağdurun zannedilen milliyeti veya belirli bir coğrafi alanda bulunması konusunda değil, fakat bazı koşullarda, ilgili Devletin, otoritesi ve kontrolü altında bulunan kişinin haklarına saygı gösterip göstermediği üzerinde yoğunlaşır.
24. İnsan Hakları Amerikan Mahkemesinin yargı yetkisinin dayanağı olan 1978 tarihli İnsan Hakları Amerikan Sözleşmesinin 1. maddesinin konuyla ilgili hükmü şöyledir:
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklere saygı göstermeyi ve egemenlik yetkileri içinde bulunan herkesin bu haklardan tam ve serbestçe yararlanmalarını sağlamayı taahhüt ederler.
5. 1949 tarihli Savaş Mağdurlarının Korunması Üzerine dört Cenova Sözleşmesi
25. Bu Sözleşmelerin (1949 tarihli Cenova Sözleşmelerinin) 1. maddeleri, Sözleşmeci Devletlerin her şart altında bu Sözleşmeye uymayı ve uyulmasını sağlamayı taahhüt etmelerini gerektirir.
6. 1966 tarihli Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Seçmeli Protokol
26. 1966 tarihli Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmenin 2(1). fıkrası aşağıdaki gibidir:
Bu Sözleşmeye Taraf her Devlet, bu Sözleşmede tanınan hakları ... kendi ülkesi üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan bütün bireyler için güvence altına almayı bu ve haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.
İnsan Hakları Komisyonu 1950 yılında, 6. oturumu sırasında Sözleşme taslağının 2(1). fıkrasına ülkesi üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan sözcüklerini içeren değişiklik önergesini kabul etmiştir. Bu kelimeleri çıkarmak amacıyla 1952 ve 1953 yıllarında yapılan öneriler kabul edilmemiştir. İnsan Hakları Komitesi daha sonra, kesin ve sınırlı bir bağlamda Sözleşmeci Devletlerin görevlilerinin yurtdışındaki eylemleri nedeniyle sorumluluklarını geliştirecek yollar aramıştır.
27. 1966 tarihli Seçmeli Protokolün konuyla ilgili maddesi aşağıdaki gibidir:
Bu Protokole Taraf haline gelen Sözleşmeye Taraf bir Devlet, kendi egemenlik yetkisine tabi bulunan ve Sözleşmede düzenlenen haklarının bu Taraf Devlet tarafından ihlal edildiğini iddia eden bireylerin yapacağı şikayetleri Komitenin alma ve kabul etme yetkisini tanır.
ŞİKAYETLER
28. Başvurucular, 28 Nisan 1999 tarihinde RTS binasının NATO güçleri tarafından bombalanması nedeniyle şikayetçi olup, Sözleşmenin şu maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler: md. 2 (yaşama hakkı), md. 10 (ifade özgürlüğü) ve md. 13 (etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkı).
KARAR GEREKÇESİ
29. İlk beş başvurucu kendileri ve ölen yakınları adına, bombardıman sırasında yaralanan altıncı başvurucu ise sadece kendi adına Sözleşmenin 2, 10 ve 13. maddelerine dayanarak başvurmuşlardır. Mahkemenin de onayıyla, tarafların yazılı ve sözlü sunumları sadece kabuledilebilirlik konusuyla sınırlandırılmıştır. Hükümetler ayrıca şikayetlerin açıkça temelsiz olduğunu savunmayacaklarını bildirmişlerdir.
30. Başvurucular, başvurunun kabuledilebilirliği konusunda başvurunun Sözleşmeyle yer bakımından (ratione loci) bağdaşmakta olduğunu iddia etmektedirler. Başvuruculara göre, davalı Devletlerin gerek Yugoslavya Federal Cumhuriyetindeki eylemleri gerekse kendi ülkelerinde hazırlayıp Yugoslavya Federal Cumhuriyetinde sonuçlarını doğuran eylemleri, kendilerini ve ölen yakınlarını bu Devletlerin egemenlik yetkileri içine sokmuştur. Başvurucular ayrıca bombardımanın NATO güçlerince gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, davalı Devletlerin saldırı nedeniyle ağır surette sorumlu olduklarını ve kendileri için tüketilmesi gereken herhangi bir yol bulunmadığını söylemişlerdir.
31. Hükümetler ise başvurunun kabuledilebilir olmadığını savunmaktadırlar. Hükümetler esas itibarıyla, başvurunun Sözleşmeyle kişi bakımından (rationa personae) bağdaşmadığını, çünkü başvurucuların Sözleşmenin 1. maddesi anlamında davalı Devletlerin egemenlik yetkileri içine girmediklerini iddia etmektedirler. Hükümetler ayrıca bu Mahkemenin, Uluslararası Adalet Divanının Monetary Gold prensibine göre Amerika Birleşik Devletlerinin, Kanadanın ve NATOnun haklarını ve yükümlülüklerini ilgilendiren bir davanın esası üzerinde karar veremeyeceğini, çünkü bu Devletlerin hiçbirinin Sözleşmeye ve dolayısıyla mevcut başvuruda taraf olmadığını belirtmektedirler (Monetary Gold Removed from Rome in 1943, ICJ Reports 1954, s. 19 as applied in East Timor, ICJ Reports 1995, s. 90).
32. Fransa Hükümeti ayrıca, bombardımanın davalı Devletlere değil, davalı Devletlerden ayrı bir uluslararası hukuksal kişiliğe sahip olan NATOya atfedileceğini ileri sürmektedir. Türk Hükümeti de, Kuzey Kıbrıstaki görüşleri uyarınca belirli sunumlar yapmıştır.
33. Macaristan, İtalyan ve Polonya Hükümetleri, Sözleşmenin 35(1). fıkrasındaki hüküm uyarınca, kendi ülkelerinde bulunan etkili iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedirler.
A. Başvurucular ve ölen yakınları, Sözleşmenin 1. maddesinin anlamında davalı Devletlerin egemenlik yetkisi içine (within the jurisdiction) girmekte midirler?
34. Bu hüküm, başvurunun kabuledilebilirliğine itiraz konusunda Hükümetlerin dayandıkları başlıca temel olup, Mahkeme öncelikle bu konuyu inceleyecektir. Sözleşmenin 1. maddesi şöyledir:
Sözleşmeci Devletler, bu Sözleşmenin Birinci Bölümünde tanımlanan hak ve özgürlükleri, kendi egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes için güvence altına alırlar.
1. Davalı Hükümetlerin sunumları
35. Hükümetler, başvurucuların ve ölen yakınlarının olay zamanında davalı Devletlerin egemenlik yetkisi içinde olmadıklarını ve bu nedenle başvurunun Sözleşmeyle kişi bakımından (ratione personae) bağdaşmadığını iddia etmektedirler.
36. Hükümetler, egemenlik yetkisi teriminin, uluslararası kamu hukukunda olağan ve yerleşik anlamına göre yorumlanması gerektiğini belirtmektedirler. Bu nedenle egemenlik yetkisinin kullanımı, bir biçimde o Devletle bağı bulunan veya o Devletin kontrolü altında bulunan kişiler üzerinde fiili veya sözde bir hukuki otorite iddiasını veya bu otoritenin kullanılmasını içerir. Hükümetler ayrıca egemenlik yetkisi teriminin bir süreden beri mevcut olan ve yapılandırılmış bir ilişki biçimini içerdiğini belirtmişlerdir.
37. Davalı Hükümetler, Mahkemenin bu konuda içtihatlarının kendi görüşlerini desteklediğini, Mahkemenin egemenlik yetkisi kavramını, davalı bir Devletin kendi ülkesi dışında yaptığı eylemlerden etkilenen bazı kişilerin o Devletin egemenlik yetkisi içinde sayılmasını sağlayacak şekilde uyguladığını, çünkü o Devletin bu kişiler üzerinde bir biçimde hukuki bir otorite kullandığını ileri sürmektedirler. Davalı Hükümetlere göre, Issa ve Öcalan davalarında (bk. 30.05.2000 tarihli Issa ve Diğerleri - Türkiye kabuledilebilirlik kararı, no. 31821/96 ve 14.12.2000 tarihli Öcalan - Türkiye kabuledilebilirlik kararı, no. 46221/99) başvurucuların davalı Devletin ülkesi dışında gözaltına alınmaları ve tutulmaları, bu kişiler üzerinde yabancı topraklarda askeri kuvvetler tarafından böyle bir hukuki otorite veya egemenlik kullanımının klasik örneğini oluşturmaktadır. Bir Arnavutluk gemisinin İtalya kıyılarından 35 mil açıkta bir İtalyan deniz kuvvetleri aracıyla kasıtlı olarak vurulması iddiasıyla ilgili Xhavara davasında (bk. 11.01.2001 tarihli Xhavara ve Diğeleri - İtalya ve Arnavutluk kabuledilebilirlik kararı, no. 39473) egemenlik yetkisi, davalı Devletler tarafından yazılı bir anlaşmayla paylaşılmıştır. Hükümetler, egemenlik yetkisi konusundaki kendi yorumlarının, Sözleşmenin hazırlık çalışmaları (travaux préparatoires) ile Sözleşmenin onaylamasından bu yana Sözleşmeyi uygulayan Devlet pratiği tarafından da desteklendiğini düşünmektedirler. Bu pratik konusunda davalı Hükümetler, Sözleşmeci Devletlerin ülkeleri dışında katıldıkları askeri operasyonlar için Sözleşmenin 15. maddesi gereğince yükümlülük azaltma yapmamalarına göndermede bulunmaktadırlar.
38. Hükümetler, başvurucuların şikayetçi olduğu eylemin, açıkça bu tür bir hukuki otoritenin veya yetkinin kullanımı olarak görülemeyeceği sonucuna varmaktadırlar.
39. Hükümetler ayrıca, başvurucuların temel sunumlarında Sözleşmenin 1. maddesindeki egemenlik yetkisine verdikleri anlama, yani Sözleşmenin 1. maddesindeki korumada mevcut pozitif yükümlülüğün, sahip olunan kontrolle orantılı bir şekilde uygulanması gerektiği görüşüne karşı itirazda bulunmaktadırlar.
40. Hükümetler, öncelikle Sözleşmenin 1. madde metninin bu yorumu desteklemediğini düşünmektedirler. Eğer Sözleşmeyi hazırlayanlar neden - sonuça dayanan etkili bir sorumluk amaçlamış olsalardı, 1949 tarihli Cenova Sözleşmelerinin 1. maddelerinde (bk. yukarıda parag. 25) kullanılan ifade tarzına benzer bir ifade benimserlerdi. Her halükarda, başvurucuların egemenlik yetkisine ilişkin yorumu, Sözleşmeci Devletlerin maddi hakların korunmasına dair pozitif yükümlülüklerini Sözleşmenin 1. maddesinin hiç bir şekilde düşünmediği bir tarzda ters yüz edecek veya bölecektir.
41. Hükümetler ikinci olarak, başvurucuların Sözleşmenin 1. maddesini genişleterek yorumlamak için Sözleşmenin 15. maddeye dayanmalarının yanlış olduğunu, aslında 15. maddenin Hükümetlerin görüşünü desteklediğini belirtmektedirler. Hükümetlere göre, Sözleşmenin 15. madde metninde veya uygulamasında, Sözleşmenin 15(2). fıkrasındaki savaş veya olağanüstü halin, başvurucuların yanlış olarak zannettikleri gibi ülke içindeki savaş veya olağanüstü halin yanında ülke dışındaki savaş ve olağanüstü hali de kastettiğine dair hiç bir şey yoktur. Dolayısıyla, Sözleşmenin 15(2). fıkrası, başvurucuların Sözleşmenin 1. maddesini genişleten yorumunu desteklememektedir.
42. Hükümetler üçüncü olarak, başvurucuların Yugoslavya Federal Cumhuriyeti yurttaşlarının Sözleşmenin tanıdığı yollardan yoksun kalacağı iddiası hakkında şunu anımsatmaktadırlar: Türkiyenin kuzey Kıbrıs davalarında Sözleşmeye göre sorumlu olmadığına ilişkin yapılacak bir tespit, o topraklardaki sakinlerin Sözleşmenin sağladığı haklardan yararlanmaları gerektiği halde yararlanmalarını engelleyecektir (bk. 23.03.1995 tarihli Loizidou - Türkiye (ilk itirazlar) kararı; 18.11.1996 tarihli Loizidou - Türkiye (Esas hk) kararı; ve Kıbrıs - Türkiye Büyük Daire kararı, no.25781/94). Hükümetlere göre mevcut davada ise, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Sözleşmeye taraf değildir ve dolayısıyla onun sakinleri de Sözleşme uyarınca herhangi bir hakka sahip değildir.
43. Hükümetler dördüncü olarak, bu tür bir askeri faaliyete katılan Devletlerin Sözleşmeye göre sorumlu tutulmamalarının taşıdığı riskler konusunda başvurucuların iddialarına sert bir şekilde karşı çıkmışlardır. Hükümetler, aslında ülke dışı egemenlik yetkisi konusunda başvurucuların bu yeni sebep - sonuç teorilerinin daha ciddi uluslararası sonuçlara neden olabileceğini iddia etmektedirler. Böyle bir teori, bir NATO üyesi olarak tüm ülkelerin ayrı ayrı sorumlu olabileceğine dair başvurucuların iddialarına eklendiğinde, Sözleşmenin amacını ve gayesini ciddi olarak saptıracaktır. Bu teori, özellikle uluslararası toplu askeri faaliyetler üzerinde ciddi sonuçlar doğuracaktır; çünkü bazı Devletlerin, ülkelerinde yaşayanların Sözleşmedeki haklarını koruyamadıkları ve hatta bir Sözleşmeci Devletin askeri bir harekatta aktif bir rol almadığı durumlarda bile dünyanın her hangi bir yerinde Sözleşmeci Devletlerin askeri harekata katılmalarını denetleme yetkisi verecektir. Hükümetlere göre Sözleşmenin buna açılması, Devletlerin askeri harekatlara katılmasını önemli ölçüde zayıflatan bir risk oluşturacak ve her halükarda Sözleşmenin 15. maddesindeki yükümlülük azaltmaların daha koruyucu hale gelmesiyle sonuçlanacaktır. Hükümetler ayrıca, uluslararası insancıl hukukun, Eski Yugoslavya için Ceza Mahkemesinin (ICTY) ve en son olarak Uluslararası Ceza Mahkemesinin (ICC), bu tür devlet eylemlerini kontrol etmek amacıyla bulunduğunu belirtmektedirler.
44. Son olarak Hükümetler, başvurucuların ileri sürdükleri Sözleşmenin 1. maddesi bakımından Devletin sorumluluğu konusunda alternatif teorilere karşı çıkmaktadırlar. Hükümetler, başvurucuların NATO güçleri tarafından Belgrat hava sahasının kontrol edildiği iddiasını reddetmekte ve her halükarda bu tür bir kontrolün nitelik ve kapsamının, yukarıda geçen kuzey Kıbrıs kararlarıyla belirlenen ve etkili bir kontrolün yapılması veya hukuki yetkinin kullanılması anlamına gelen toprak kontrolü ile eşdeğer sayılabileceğine itiraz etmektedir. Hükümetler ayrıca, başvurucuların mevcut başvuruyu Soering davasıyla (bk. 07.07.1989 tarihli Soering - Birleşik Krallık kararı) kıyaslamalarını temelden hatalı bulmaktadırlar. Bay Soeringin sınır dışı edilmesine ilişkin tartışmalı karar alındığı tarihte, davalı Devletin ülkesinde tutulu bulunuyordu; bu durum Devletin Sözleşmedeki hakları tümüyle sağlayabileceği durumdaki bir bireyin üzerinde hukuki yetkinin kullanmasına klasik bir örnek oluşturmaktadır.
45. Özetle Hükümetler, başvurucuların ve ölen yakınlarının davalı Devletlerin egemenlik yetkileri içine girmediğini, bu nedenle başvurunun Sözleşmeyle kişi bakımından (ratione personae) bağdaşmadığını ileri sürmektedirler.
2. Başvurucuların iddiaları
46. Başvurucular, bu başvurunun Sözleşme hükümleriyle yer bakımından (ratione loci) bağdaştığını, çünkü Sırp Radyo Televizyonunun (RTS) vurulmasıyla davalı Devletlerin egemenlik yetkisi içine girmiş olduklarını düşünmektedirler. Başvurucular özellikle, egemenlik yetkisinin, yukarıda geçen Loizidou kararlarında (ilk itirazlar ve esas hk) geliştirilen etkili kontrol" kriterinin benimsenmesiyle tespit edilebileceğini, böylece Sözleşmenin 1. maddesinde yer alan Sözleşmedeki hakları koruma biçimindeki pozitif yükümlülüğün kapsamının, fiilen uygulanan kontrolün derecesiyle orantılı olacağını belirtmektedirler. Başvurucular, Sözleşmenin 1. maddesindeki egemenlik yetkisi kavramına bu tür bir yaklaşımın, Mahkemenin gelecekte ele alacağı benzer olaylardan doğan şikayetler açısından kullanışlı bir kriter sağlayacağını düşünmektedirler.
47. Buna göre, yukarıda belirtilen Lozidiou kararlarında (ilk itirazlar ve esas hk) olduğu gibi, Türk güçlerinin Kıbrısta etkili kontrole sahip olduğu tespit edildiği zaman, Türkiyeyi o bölgede Sözleşmedeki hakları tam olarak korumakla yükümlü tutmak makuldür. Buna karşın, davalı Devletler kendi ülkeleri dışında bulunan bir hedefi vurdukları zaman, Sözleşmedeki hakları burada tam olarak korumak gibi kendileri için imkansızı yapmaya zorlanamazlar ama, bu durumda kontrolleri içinde, Sözleşmedeki haklar bakımından sorumlu tutulabilirler.
48. Başvurucular bu yaklaşımın bu güne kadarki Sözleşme içtihatlarıyla bütünüyle tutarlı olduğunu savunmakta ve özellikle yukarıda geçen Issa, Xhavara ve Öcalan kabuledilebilirlik kararlarıyla birlikte Ilascu davasındaki (04.07.2001 tarihli Ilascu - Moldava ve Rusya Federasyonu kabuledilebilirlik kararı, no. 48787/99) kabuledilebilirlik kararına dayanmaktadırlar. Ayrıca başvurucular bu yaklaşımın, Amerikan Komisyonunun benzer ifadelerle yapmış olduğu yorumla da uyumlu olduğunu (Coard Davası Raporu, yukarıda parag. 25) söylemektedirler. Başvurucular, İnsan Hakları Komitesinin bir davasını örnek göstererek, Komitenin, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 2(1). fıkrası ve Seçmeli Protokolün 1. maddesi hususunda tutarlı sonuçlara ulaştığını kabul etmektedirler.
49. Başvurucular, kendilerinin egemenlik yetkisi kavramına olan yaklaşımlarının Sözleşme metninin genel yapısı ve özellikle 15. maddesiyle desteklendiğini söylemektedirler. Başvurucular, Sözleşmenin 15. maddesinin, ülke dışındaki savaş veya olağanüstü hallerde uygulanmaması halinde anlamsızlaşacağını savunmuşlardır. Bu nedenle böyle bir durumda bir Devletin, Sözleşmenin 15. maddesi uyarınca yükümlülük azaltma bildiriminde bulunması gerekir; böyle bir bildirimde bulunmaması halinde, Sözleşme söz konusu çatışma hallerinde bile uygulanır.
50. Başvurucular, Hükümetlerin Sözleşmenin hazırlık çalışmalarına (travaux préparatoires) dayanmaları konusunda ise, hazırlık çalışmalarının Sözleşmenin 1. maddesindeki egemenlik yetkisinin kullanılmasına verilecek anlam bakımından ilk kaynak veya kesin delil olmadığını belirtmektedirler. Gerçekten de başvurucular, Hükümetlerin Sözleşmenin 1. maddesindeki egemenlik yetkisinin temel unsurları olduğunu söyledikleri hukuki otorite ve yapılandırılmış ilişkiler kavramlarının hazırlık çalışmalarında (travaux préparatoires) geçmediğini belirtmektedirler.
51. Başvurucular, 1. madde hakkında kendilerine ait yorumun tehlikeli bir gelişmeye yol açacağına ilişkin Hükümetlerin iddialarını reddetmektedirler. Mevcut dava, BMnin barış gücü görevi sırasında meydana gelen veya avare bir askerin sebep olduğu bir kaza veya ihmalle ilgili değildir. Bu dava, davalı Devletlerin her biri tarafından onaylanmış planlı ve planlandığı gibi icra edilmiş bir harekatla ilgilidir. Başvuruculara göre asıl bu tür bir Devlet eyleminden doğan Sözleşme ihlalleri nedeniyle Devletleri sorumlu tutmamak tehlikeli olur. Başvurucular, yaşama hakkının önemini ve Sözleşmenin Avrupa kamu düzeni içindeki rolünü vurgularken, davalı Devletlerin sorumlu tutulmamalarının başvurucuları çaresiz bırakacağını ve davalı Devletlerin ordularına da cezai yönden dokunulmazlık (impunity) içinde diledikleri gibi hareket etme imkanı kazandıracağını belirtmektedirler. Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) bireylerin yaptıkları başvuruları almamaktadır; Eski Yugoslavya için Ceza Mahkemesi (ICTY) bireyleri ağır savaş suçlarından yargılamaktadır; Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ise henüz kurulmamıştır.
52. Başvurucular alternatif olarak, şunu iddia etmektedirler: hava operasyonun büyüklülüğü ve sadece havada birkaç kayıp göz önünde tutulduğunda, NATOnun hava sahası üzerindeki kontrolü, hemen hemen Türkiyenin kuzey Kıbrıs toprakları üzerindeki kontrolü gibi tamdır. Bu kontrol kapsam bakımından sadece hava sahasıyla sınırlıdır; ama Sözleşmenin 1. maddesindeki pozitif yükümlülük de aynı şekilde sınırlı tutulabilir. Başvurucular etkili kontrol ve egemenlik yetkisi gibi kavramların, çok hassas ülke dışı harekatların kara birliklerine ihtiyaç duyulmaksızın yapılmasına imkan veren modern ve hassas silahların mevcudiyetini ve onların kullanılmalarının etkisini dikkate alacak şekilde, yeterince esnek yorumlanmaları gerektiğini düşünmektedirler. Günümüzdeki bu tür ilerlemeler karşısında hala hava saldırıları ve kara birlikleri arasında farka dayanmak, gerçekçi olmaz.
53. Başvurucular alternatif olarak, mevcut davadaki olayları yukarıda geçen Soering davasındaki olaylarla karşılaştırmaktadırlar. Başvuruculara göre tartışma konusu eylem, aslında Sırp Radyo Televizyonu RTSyi vurmak ve bombalamayı başlatmak gibi davalı bir Devletin veya Devletlerin ülkesinde önceden alınan kararların ülke dışındaki sonuçlarıdır. Bu nedenle başvurucular, Soering davasındaki gerekçelerle, mevcut davada da egemenlik yetkisi kurulabileceğini söylemektedirler.
3. Mahkemenin değerlendirmesi
54. Mahkeme, başvurucular ile davalı Devletler arasındaki gerçek bağın, karar her nerede verilmiş olursa olsun, Devletlerin ülkeleri dışında icra edilen veya sonuçlarını doğuran (ülke dışı eylem) bu tartışma konusu eylem olduğunu kaydeder. Bu nedenle Mahkeme burada incelenecek olan asıl sorunun, başvurucuların ve ölen yakınlarının, davalı Devletlerin ülke dışı bir eylemleri sonucu egemenlik yetkileri içine girip girmeyeceklerini düşünmektedir (bk. 26.06.1992 tarihli Drozd ve Janousek - Fransa ve İspanya kararı, parag. 91; yukarıda geçen Loizidou kararları (ilk itirazlar ve esas hk), sırasıyla parag. 64 ve 56; ve yukarıda geçen Kıbrıs - Türkiye kararı, parag. 80).
(a) Uygulanabilir yorum kuralları
55. Mahkeme bu Sözleşmenin 1969 tarihli Viyana Sözleşmesinde belirtilen kurallar ışığında yorumlanması gerektiğini hatırlatır (bk. 21.b02.1975 tarihli Golder - Birleşik Krallık kararı, parag. 29).
56. Mahkeme bu nedenle egemenlik yetkisi içinde terimine kendi bağlamında ve Sözleşmenin konusu ve amacı ışığında verilecek olağan anlamı belirlemeye çalışacaktır (bk. 1969 tarihli Viyana Sözleşmesinin 31(1). fıkrası ve diğer kararlar arasında 18.12.1986 tarihli Johnston ve Diğerleri - İrlanda kararı, parag. 51). Mahkeme ayrıca bir Sözleşmenin yorumu bakımından tarafların mutabakatlarını ortaya koyan Sözleşmenin uygulanması sırasında sonraki bir pratiği de dikkate alır (bk. 1969 tarihli Viyana Sözleşmesi, md. 31(3)(b) ve yukarıda geçen Loizidou kararı (ilk itirazlar) parag. 73).
57. Dahası, Viyana Sözleşmesinin 31(3)(c) bendi, taraflar arasında uygulanabilecek bir uluslararası hukuk kuralının dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir. Daha genel olarak Mahkeme, Sözleşmenin temelini oluşturan prensiplerin boşlukta yorumlanamayacağını ve uygulanamayacağını hatırlatır. Mahkeme ayrıca, kendi yetkisiyle ilgili sorunları ele alırken, konuyla ilgili uluslararası hukuk kurallarını dikkate almak ve sonuç olarak Devletin sorumluluğunu, Sözleşmenin bir insan hakları sözleşmesi olarak özel karakterini akılda tutmakla birlikte, uluslararası hukuk ilkelerine uygun bir biçimde belirlemek zorundadır (bk. yukarıda geçen Loizidou (Esas hk) kararı, parag. 43 ve 52). Sözleşme mümkün olduğunca, bir parçası olduğu uluslararası hukuk prensipleriyle uyumlu bir şekilde yorumlamalıdır (bk. Al-Adsani - Birleşik Krallık Büyük Daire kararı, no. 35763, parag. 60).
58. Mahkeme ayrıca, 1969 tarihli Viyana Sözleşmesinin 31. maddesinin uygulanması sonucu ortaya çıkan anlamı teyid etmek amacıyla veya 1969 tarihli Viyana Sözleşmesinin 31. maddesine göre yorumlandığında anlam muğlak veya silik kaldığı veya açıkça saçma veya gayri makul bir sonuca yol açtığı için anlamı belirleyebilmek amacıyla hazırlık çalışmalarına (travaux préparatoires) başvurulabileceğini hatırlatır (md. 32). Mahkeme ayrıca Uluslararası Hukuk Komisyonunun (ILC) 31 ve 32. maddelerde düzenlenmiş yorum kuralları arasındaki ilişki hakkındaki şerhi de kaydeder (Bu maddelerin metinleri ve ILCnin şerh özeti için bk. yukarıda parag. 16-18).
(b) Egemenlik yetkisi içinde kelimelerinin anlamı
59. Sözleşmenin 1. maddesindeki bu terimin olağan anlamı konusunda Mahkeme, uluslararası kamu hukuku açısından bir Devletin egemenlik yetkisinin esas itibarıyla ülkesel olduğuna kanaat getirmiştir. Uluslararası hukuk bir Devletin ülke dışında egemenlik yetkisini kullanmasını ihtimal dışı tutmamakla birlikte, bu konudaki yetkinin temellerinin uyrukluk, bayrak, diplomatik ve konsolosluk ilişkileri, koruma, pasif kişilik ve evrensellik gibi, söz konusu Devletlerin ülkesel egemenlik haklarıyla tanımlanmış ve sınırlanmış olduğu söylenmiştir (Mann, The Doctrine of Jurisdiction in International Law, RdC, 1964, Vol. 1; Mann, The Doctrine of Jurisdiction in International Law, Twenty Years Later, RdC, 1984, Vol. 1; Bernhardt, Encyclopaedia of Public International Law, Edition 1997, Vol. 3, pp. 55-59 Jurisdiction of States and Edition 1995, Vol. 2, pp. 337-343 Extra-territorial Effects of Administrative, Judicial and Legislative Acts; Oppenheims International Law, 9th Edition 1992 (Jennings and Watts), Vol. 1, § 137; P.M. Dupuy, Droit International Public, 4th Edition 1998, p. 61; and Brownlie, Principles of International Law, 5th Edition 1998, pp. 287, 301 and 312-314).
60. Bu nedenle örneğin, bir devletin yurt dışında bulunan kendi yurttaşları üzerinde egemenliğini kullanma yetkisi, o Devletin ve diğer Devletlerin ülkesel yetkisine tabidir (Higgins, Problems and Process (1994), s. 73; ve Nguyen Quoc Dinh, Droit International Public, 6th Edition 1999 (Daillier and Pellet), s. 500). Buna ek olarak bir Devlet, bazı yönlerden ülkesel egemenlik yetkisi kullanmakta olduğu sonucuna varılabilecek işgalci bir Devlet olmadıkça, diğer Devletin rızası, daveti veya zımnen kabulü bulunmaksızın o Devletin ülkesinde fiilen egemenlik yetkisi kullanamaz (Bernhardt, yukarıda geçen, Vol. 3 s. 59 ve Vol. 2 s. 338-340; Oppenheim, yukarıda geçen, parag. 137; P.M. Dupuy, yukarıda geçen, s. 64-65; Brownline, yukarıda geçen, parag. 313; Casese, International Law,2001, s. 89; ve en yakın tarihli, the Report on the Preferential Treatment of National Minorities by their Kin- States Venedik Komisyonu tarafından 48. Genel Kurul toplantısında kabul edildi, Venedik, 19-20 Ekim 2001).
61. Bu nedenle Mahkemeye göre Sözleşmenin 1. maddesi, bu olağan ve esas itibarıyla ülkesel egemenlik yetkisi anlayışını yansıtacak biçimde düşünülmelidir; egemenlik yetkisinin diğer dayanakları ise istisnaidir ve her bir olayın şartları içinde özel haklı sebepler bulunmasını gerektirir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte ve genel olarak, Select Committee of Experts on Extraterritorial Criminal Jurisdiction, European Committee on Crime Problems, Council of Europe, Extraterritorial Criminal Jurisdiction, 1990da yayınlanan Rapor, s. 8-30).
62. Mahkeme, Sözleşmenin onaylanmasından bu yana Sözleşme uygulamasında Devlet pratiğinin, Sözleşmeci Devletlerin bu davaya benzer davalar bağlamında ülke dışı sorumluluk endişesi taşımadıklarını gösterdiğini tespit etmektedir. Sözleşmeci Devletler Sözleşmeyi onaylamalarından bu yana ülke dışında bir çok askeri göreve (başka yerlerin yanında örneğin Körfezde, Bosna Hersekte ve Yugoslavya Federal Cumhuriyetinde) katılmalarına rağmen, hiç biri, Sözleşmenin 15. maddesine göre yükümlülük azaltmak suretiyle (derogation), ülke dışı faaliyetlerinin Sözleşmenin 1. maddesindeki egemenlik yetkisi kullanımı anlamına geldiği inancında olduğunu ima etmemiştir. Mevcut yükümlülük azaltmaları, bazı iç çatışmaları nedeniyle Türkiye (güneydoğu bölgesinde) ve Birleşik Krallık (Kuzey İrlanda) tarafından yapılmıştır. Mahkeme, başvurucuların 15. maddenin genel olarak Sözleşmeci Devletin ülkesi içinde veya dışında olsun bütün savaş ve olağanüstü halleri kapsadığına dair iddialarının kabulüne ilişkin herhangi bir dayanak bulamamaktadır. Gerçekten de bizzat Sözleşmenin 15. maddesi, Sözleşmenin 1. maddesinde belirtilen egemenlik yetkisi sınırlamasıyla birlikte yorumlanmalıdır.
63. Sonuç olarak Mahkeme, esas itibarıyla ülkesel olan bu egemenlik yetkisi kavramına bir de hazırlık çalışmalarında (travaux préparatoires) açık bir teyit bulmuştur. Buna göre Hükümetlerarası Uzmanlar Komitesi, kişiye gönderme yaparak kendi ülkeleri üzerinde ikamet eden herkes kelimeleri yerine, hukuki anlamda ikamet etmeyen ve fakat yine de bir Sözleşmeci Devletin ülkesinde bulunan kişilere de Sözleşmenin uygulanabilmesini sağlamak amacıyla egemenlik yetkisi içinde kelimelerini koymuştur (bk. yukarıda parag. 19).
64. Sözleşmenin yaşayan bir belge olarak günün koşuları ışığında yorumlanması fikri, Mahkeme içtihatlarında gayet iyi bir biçimde kökleşmiştir. Mahkeme bu yaklaşımı sadece Sözleşmenin maddi hükümlerinde değil (bk. örneğin, yukarıda geçen Soering kararı parag. 102; 22.11.1982 tarihli Dudgeon - Birleşik Krallık kararı; 22.04.1997 tarihli X, Y ve Z - Birleşik Krallık kararı; V. - Birleşik Krallık Büyük Daire kararı, no.24888/94, parag. 72; ve Matthews - Birleşik Krallık Büyük Daire kararı, no. 24833/94, parag. 39), daha sık olarak Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme organlarının yargılama yetkilerinin tanımasıyla ilgili eski 25 ve 46. maddelerinin yorumunda da kullanmıştır (bk. yukarıda geçen Loizidou kararı (ilk itirazlar), parag.71). Mahkeme Lozidiou kararında, bu hükümlerin sadece kırk yıl önce bu Sözleşmeyi hazırlayan kişilerin iradelerine uygun olarak yorumlanamayacağı, Sözleşmeci Devletlerin azınlığı tarafından Sözleşmeyi kabul ettikleri tarihte Sözleşmenin 25 ve 46. maddelerinin söz konusu sınırlamalara izin verdiğini düşündükleri kanıtlansa bile, bu tür bir delilin belirleyici olamayacağı sonucuna varmıştır.
65. Bununla birlikte, Loizidou (ilk itirazlar) davasında tartışılan şey, Sözleşme organlarının bir davaya bakma yetkileri meselesiydi; oysa mevcut davadaki mesele Sözleşmenin 1. maddesinin kapsamı meselesi olup, Sözleşmeci Devletlerin pozitif yükümlülüklerinin kapsamı ve böylece insan haklarının korunmasına dair Sözleşme sisteminin kapsamı ve bütün boyutları bakımından belirleyicidir. Her halükarda yukarıda travaux préparatoiresten ayrıntılı olarak yapılan alıntılar, Sözleşmenin 1. maddesine verilmek istenen anlamın açık bir ifadesi olup, bu husus göz ardı edilemez. Mahkeme, Sözleşmenin 1. maddesini sadece travaux préparatoirese göre yorumlamadığını veya travaux préparatoiresu belirleyici bulmadığını; bu hazırlık materyalinin Sözleşmenin 1. maddesinin daha önce Mahkeme tarafından tespit edilen olağan anlamını teyit eden açık bir kanıt oluşturduğunu vurgulamaktadır (1969 Viyana Sözleşmesi, madde 32).
66. Bu nedenle ve Mahkemenin Soering davasında belirttiği gibi:
Sözleşmenin 1. maddesi, Sözleşmenin kapsamına, özellikle ülkesel (territorial) olarak bir sınır getirmektedir. Ayrıca, bir Sözleşmeci Devlet tarafından üstlenilen taahhüt, Devletin kendi "egemenlik yetkisi" (jurisdiction) içinde bulunan kişilerin sıralanan haklarını ve özgürlüklerini "güvence altına almak"la (Fransızca metinde "reconnaitre") sınırlıdır. Dahası Sözleşme, kendisine Taraf olmayan Devletlerin faaliyetlerini düzenlemediği gibi, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme standartlarını diğer Devletlere empoze etmesini gerektiren bir vasıta da değildir.
(c) Egemenlik yetkisinin kullanılması olarak kabul edilen ülke dışı eylemler
67. Mahkeme, egemenlik yetkisinin esas itibarıyla ülkesel olduğu anlayışını korumakla birlikte, sadece istisnai durumlarda Sözleşmeci Devletlerin ülkelerinin dışında yaptıkları veya ülke dışında sonuç doğuran eylemlerinin, Sözleşmenin 1. maddesi anlamında egemenlik yetkisinin kullanılması olarak görülebileceğini kabul etmiştir.
68. Mahkeme içtihatlarında egemenlik yetkisinin ulusal topraklarla sınırlı olmadığına örnek olarak (bk. Lozidiou kararı (ilk itirazlar) parag. 62) bir kimsenin Sözleşmeci bir Devlet tarafından sınırdışı edilmesi veya geri gönderilmesi hallerinde Sözleşmenin 2 ve/veya 3. maddesi (istisnai olarak 5 ve/veya 6. maddesi) bakımından sorun doğabileceği ve böylece Sözleşmeye göre Devletin sorumlu tutulabileceği durumlara atıfta bulunulmuştur (bk. yukarıda geçen Soering kararı, parag. 91; 20.03.1991 tarihli Cruz Varas ve Diğerleri - İsveç kararı parag. 69 ve 70; ve 30.10.1991 tarihli Vilvarajah ve Diğerleri - Birleşik Krallık kararı, parag. 103).
Bununla birlikte Mahkeme, davalı Devletin kendi ülkesinde, yani açıkça kendi egemenlik yetkisi içinde bulunan bir kimseyle ilgili olan ve Devletin yurt dışında egemenlik yetkisini veya hakkını fiilen kullanmasıyla ilgili olmayan hallerde sorumluluğunun doğduğunu kaydeder (bk. ayrıca yukarıda geçen Al-Adsani kararı, parag. 39).
69. Ayrıca, Lozidiou (ilk itirazlar) kararının 62. paragrafında kaydedilen diğer bir örnek, Drozd ve Janousek davasıdır. Mahkeme o davada Komisyonun çok sayıda kabuledilebilirlik kararını zikrederek, kural olarak Sözleşmeci Devletlerin (Fransa ve İspanyanın) yetkili makamlarının (yargıçlarının) kendi ülkelerinin dışında sonuç doğuran tasarrufları nedeniyle sorumluluğunun doğabileceğini kabul etmiştir (bk. yukarıda geçen Drozd ve Janousek kararı, para.91). O davada tartışma konusu tasarruflar, olayın özel koşulları içinde davalı Devlete yüklenemez; çünkü söz konusu yargıçlar İspanyol veya Fransız yargıcı sıfatıyla hareket etmemişler ve fakat davalı Devletlerden bağımsız olarak görev yapan Andorra mahkemeleri olarak faaliyette bulunmuşlardır.
70. Bundan başka Mahkeme, Lozidiou (ilk itirazlar) kararında, Sözleşmenin amacını ve konusunu akılda tutup, Sözleşmeci bir Devletin, hukuka uygun veya hukuka aykırı olarak, askeri bir harekat sonucu kendi ülkesi dışında bir bölgede etkili bir kontrole sahip olması halinde sorumluluğunun doğabileceğini belirtmiştir. Böyle bir bölgede Sözleşmedeki hakları ve özgürlükleri koruma yükümlülüğü, davalı Devletin silahlı kuvvetleri vasıtasıyla doğrudan veya yerel idare vasıtasıyla dolaylı olarak oluşturduğu böyle bir kontrolden türemektedir. Mahkeme o davada, başvurucunun şikayet ettiği eylemlerin, Sözleşmenin 1. maddesi anlamında Türkiyenin egemenlik yetkisi içinde görülebileceği sonucuna varmıştır.
Mahkeme, Lozidiou davasının esas hakkındaki kararında ise, Türkiyenin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) makamlarının tasarrufları ve uygulamaları üzerinde gerçekten ayrıntılı bir kontrole sahip olup olmadığı konusu üzerinde karar vermeyi gerekli görmemiştir. Çok sayıda askeri birliğin Kuzey Kıbrısta üstlendikleri aktif görevlerden açıkça anlaşıldığına göre Türk ordusu, adanın o kısmı üzerinde etkili ve kapsamlı bir kontrole sahiptir. Böyle bir kontrolün, konuyla ilgili diğer testler ve olayın içinde bulunduğu koşullar uyarınca, KKTCnin eylemleri ve politikaları için Türkiyenin sorumluluğunu gerektirdiği belirlenmiştir. Mahkeme şöyle sonuçlandırmıştır: Bu nedenle Mahkeme, bu tür tasarruflardan ve uygulamalardan etkilenen kişilerin, Sözleşmenin 1. maddesi anlamında Türkiyenin egemenlik yetkisi içinde kaldıkları sonucuna varmıştır. Dolayısıyla Türkiyenin Sözleşmede belirtilen hak ve özgürlükleri sağlama yükümlülüğünün Kuzey Kıbrısı da kapsadığını tespit edilmiştir.
Mahkeme daha sonra verdiği yukarıda geçen Kıbrıs - Türkiye kararında buna ek olarak, burada etkili kontrolü bulunan Türkiyenin sorumluluğunun orada bulunan kendi görevlilerinin eylemleriyle sınırlı tutulamayacağını, fakat Türkiyenin desteğiyle varlığını sürdüren yerel idarenin eylemleriyle de sorumlu tutulacağını belirtmiştir. Bu nedenle Sözleşmenin 1. maddesi uyarınca Türkiyenin egemenlik yetkisinin, Sözleşmenin tüm maddi haklarını bütün kapsamı ile güvence altına alarak, kuzey Kıbrısı da kapsadığını kabul edilmiştir.
71. Özet olarak Mahkeme kararları, bir Sözleşmeci Devletin egemenlik yetkisini ülke dışında kullanmasını, Mahkemenin ancak istisnai hallerde kabul edeceğini göstermektedir. Mahkeme bunu, davalı bir Devletin yurt dışında bir ülke ve orada yaşayanlar üzerinde, askeri işgalin veya o ülkenin yönetiminin rızası veya daveti veya katılması sonucu etkili bir kontrole sahip olarak, normal şartlarda o yönetim tarafından kullanılması gereken kamu gücünü kendisi kullanması halinde kabul etmektedir.
72. Bu yaklaşım doğrultusunda Mahkeme yakın bir tarihte verdiği bir kararda, bir Devletin başka bir Devlet aleyhine açılan davada kendini savunmak için davaya katılmasını egemenlik yetkisinin ülke dışında kullanılması olarak görmemiştir (bk. 09.02.2000 tarihli McElhinney - İrlanda ve Birleşik Krallık kabuledilebilirlik kararı, no. 31253/96, s. 7). Mahkeme şöyle demiştir:
Başvurucunun İrlandadaki davada Birleşik Krallık Hükümetinin aldığı tutumla ilgili olarak Sözleşmenin 6. maddesi bakımından yaptığı şikayet hakkında Mahkeme, bir Hükümetin başka bir Sözleşmeci Devletin mahkemeleri önünde davanın tarafı olarak tutumunun Sözleşmenin 6. maddesi bakımından sorumluluğunu doğurup doğurmayacağını soyut olarak ele alması gerekmemektedir. ... Mahkeme olayın özel koşulları içinde, başvurucunun İrlanda mahkemelerinde aleyhine dava açmaya karar verdiği Birleşik Krallıkın egemenlik muafiyeti savunmasında bulunmasının, başvurucuyu Sözleşmenin 1. maddesi anlamında Birleşik Krallıkın egemenlik yetkisi içine sokmaya yetmez.
73. Buna ek olarak Mahkeme, bir Devlet tarafından egemenlik yetkisinin ülke dışı kullanılmasının kabul edildiği diğer davaların, yurt dışında o Devletin bayrağını taşıyan hava veya deniz taşıtlarında diplomatik ve veya konsolosluk görevlilerinin eylemlerini kapsamaktadır. Bu özel durumlarda, uluslararası örf ve adet hukuku ile sözleşme hükümleri, konuyla ilgili Devletin egemenlik yetkisini ülke dışında kullanmasını kabul edilmiştir.
(d) Bu durumda başvurucular davalı Devletlerin egemenlik yetkisi içine girmekte midirler?
74. Başvurucular Sırp Radyo Televizyonu RTSnin davalı Devletler tarafından bombalanmasının, Sözleşmenin 1. maddesindeki egemenlik yetkisi kavramına sokulabilecek bir ülke dışı eylem oluşturduğunu iddia etmektedirler. Başvurucular Sözleşmenin 1. maddesindeki, egemenlik yetkisi ibaresinin olağan anlamı konusunda başka bir yaklaşım önermektedirler. Mahkeme, bir Sözleşmeci Devletin egemenlik yetkisinin ülke dışında kullanılması demek olduğuna dair istisnai durumun aynı şekilde mevcut davada bulunduğuna ikna olmalıdır.
75. Başvurucular ilk olarak, Kuzey Kıbrıs davasında geliştirilen etkili kontrol kriterinin özgün bir biçimde uygulanmasını önermektedirler. Başvurucular, Sözleşmenin 1. maddesindeki pozitif yükümlülüğün, hakların belirli bir ülke dışı durumda sahip olunan kontrolün düzeyi ile orantılı bir tarzda korunmasını kapsadığını iddia etmektedirler. Hükümetler ise bu yaklaşıma, egemenlik yetkisini Sözleşmenin 1. maddesinde tasarlanmayan ve bu maddeye uymayan neden-sonuç anlayışına götüreceği gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. Mahkeme başvurucuların bu yaklaşımının, dünyanın neresinde yapılmış olursa olsun veya sonuçları nerede hissedilirse hissedilsin, Sözleşmeci bir Devlete atfedilen bir eylemden olumsuz etkilenen bir kimsenin sırf bu nedenle Sözleşmenin 1. maddesi bakımından o Devletin egemenlik yetkisi içine girdiğini savunmaya benzediğini düşünmektedir.
Mahkeme, Sözleşmenin 1. maddesinin böylesi bir egemenlik yetkisi yaklaşımı içermediğini söyleyen Hükümetlerin görüşüne katılma eğilimindedir. Kuşkusuz, başvurucuların kabul ettiği bu egemenlik yetkisi ve buna bağlı olarak Devletin Sözleşmeden doğan sorumluluğu, o özel fiilin işlendiği koşullar ve doğurduğu sonuçlarla sınırlı olacaktır. Oysa Mahkeme Sözleşmenin 1. maddesinin ifade tarzının, Sözleşmenin birinci bölümünde tanımlanan hak ve özgürlükleri güvence altına alan 1. maddedeki pozitif yükümlülüğün, söz konusu ülke dışı eylemin içinde bulunduğu özel koşullara göre biçilip dikilebileceğine dair başvurucuların görüşünü desteklemediği kanaatindedir. Mahkeme bu konuda kendi görüşünün, Sözleşmenin 19. maddesinin metni tarafından desteklendiğini düşünmektedir. Gerçekten de başvurucuların yaklaşımı, Sözleşmenin 1. maddesindeki egemenlik yetkisi içinde ibaresinin nasıl uygulanacağını açıklamamakta ve hatta bu ibareyi anlamdan yoksun ve lüzumsuz bir hale dönüştürmektedir. Sözleşmeyi hazırlayanlar, egemenlik yetkisinin başvurucuların savunduğu gibi kapsamlı olmasını istemiş olsalardı, aynı dönemde kabul edilen dört 1949 tarihli Cenova Sözleşmelerinin 1. maddelerinde yer alan metinle aynı veya benzer bir metne yer verebilirlerdi (bk. yukarıda parag. 25).
Ayrıca, başvurucuların egemenlik yetkisi yaklaşımı, bir bireyin Sözleşmeci bir Devletin egemenlik yetkisine girip girmediğinin belirlenmesini, Sözleşmenin güvence altına aldığı hakların ihlalinden ötürü mağdur olup olmadığının belirlenmesiyle özdeşleştirmektedir. Bunlar, bireyin Sözleşme hükümlerini Sözleşmeci Devlete karşı ileri sürmeden önce, yukarıda belirtilen sıra düzeni içinde yerine getirilmiş olması gereken birbirinden ayrı ve farklı kabuledilebilirlik koşullarıdır.
76. İkinci olarak başvurucuların alternatif önerilerine göre, hava sahası kontrolünün sınırlı olması, davalı Devletin başvurucuları koruma şeklindeki pozitif yükümlülüğünü sadece sınırlandırır, ama ortadan kaldırmaz. Mahkeme bu görüşün esas itibarıyla başvurucuların birinci önerileriyle aynı argüman olduğunu tespit etmekte ve aynı gerekçelerle reddetmektedir.
77. Üçüncü olarak başvurucular, yukarıda geçen Soering davasıyla karşılaştırmaya dayanan, davalı Devletlerin egemenlik yetkisi bulunduğu yönünde bir başka alternatif argüman ileri sürmektedirler. Mahkeme bu yaklaşımı, mevcut dava ile Soering davası arasındaki temel farkları göz önüne alarak, yukarıda 68. paragrafta not edildiği gibi ikna edici bulmamaktadır.
78. Dördüncü olarak Mahkeme, başvurucuların dayandığı uluslararası hukuk belgelerinde, iddia edildiği gibi benzer egemenlik yetkisi hükümlerine çeşitli bağlamlarda atfedilecek özgün anlamlar hakkında açıklamada bulunmayı gerekli görmemektedir; çünkü Mahkeme başvurucuların bu konudaki iddialarıyla ikna olmamıştır (bk. yukarıda parag. 48). Mahkeme, yukarıda geçen İnsan Hakları Amerikan Komisyonunun Coard raporunda dayanılan (bk. yukarıda parag. 23) 1948 tarihli İnsan Hakları ve Ödevlerine dair Amerikan Bildirisinin 2. maddesinin egemenlik yetkisini sınırlayan açık bir hükme yer vermediğini kaydeder. Buna ek olarak, 1966 tarihli Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin (KİSHUS) 2(1). fıkrası göre (bk. yukarıda parag. 26), bu Sözleşmeyi hazırlayanlar daha 1950 yılında Sözleşmenin ülkesel boyutunu kesin ve özel olarak sınırlandırmışlardır. İnsan Hakları Komitesinin bazı hallerde istisnai olarak ülke dışı egemenlik yetkisini tanımış olmasının (ki başvurucular sadece bir örnek göstermektedirler), 1966 tarihli KİSHUSun aynı maddesiyle her halükarda açıkça tanınan ülkesel egemenlik yetkisinin yerine geçtiğini veya 1966 tarihli Seçmeli Protokolün 1. maddesindeki egemenlik yetkisini anlamını açıkça ortaya koyduğunu söylemek güçtür. 1978 tarihli İnsan Hakları Amerikan Sözleşmesinin 1. maddesi (bk. yukarıda parag. 24), Avrupa Sözleşmesinin 1. maddesine benzer bir egemenlik yetkisi hükmü içermekle birlikte, başvurucular Amerikan Sözleşmesiyle ilgili her hangi bir kararı Mahkemeye sunmamışlardır.
79. Beşinci ve daha genel olarak başvurucular, kendilerinin davalı Devletlerin egemenlik yetkisi içine girmediklerinin kabulü halinde, Sözleşmenin ordre public (kamu düzeni) misyonunun ortadan kaldırılacağını ve Sözleşmenin insan haklarını koruma sisteminde istenmeyen bir boşluk yaratılacağını iddia etmektedirler.
80. Bu konuda Mahkeme, insan olarak bireyin korunması için Avrupa kamu düzeninin anayasal belgesi olan Sözleşmenin özel karakterini ve kendisinin Sözleşmenin 19. maddesinde belirtilen Sözleşmeci Devletlerin bu Sözleşme ile üstlendikleri taahhütleri yerine getirmelerini güvence altına alma rolünü göz önünde tutmalıdır (bk. yukarıda geçen Loizidou (ilk itirazlar) kararı, parag. 93). Bu nedenle, davalı Devletlerin ülke dışı egemenlik yetkisinin kabul edilmemesinin, Sözleşme sisteminin esas itibarıyla bölgesel niteliğini vurgulayan Sözleşmenin ordre public (kamu düzeni) amacıyla veya sistemin ülkesel boyutu hakkında belirli bir ışık tutmayan Sözleşmenin 19. maddesiyle çatışacağını iddia etmek güçtür.
Mahkemenin Kıbrıs - Türkiye kararında (bk. yukarıda parag. 78), kuzey Kıbrısta insan haklarını koruma sisteminde istenmeyen bir boşluktan sakınmak gerektiğinin bilincinde olduğu doğrudur. Bununla birlikte, Hükümetler tarafından da belirtildiği gibi başvurucuların bu yorumu, mevcut durumdan tamamıyla faklı bir durumla ilgilidir: kuzey Kıbrıs sakinleri, ülkeleri üzerinde Türkiyenin etkili kontrolünün bulunması ve bunun sonucu bir Sözleşmeci Devlet olarak Kıbrıs Hükümetinin Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmemesi nedeniyle, daha önceden yararlanmış oldukları Sözleşme sisteminden ve koruyucularından kendilerini çıkarılmış bulacaklardı.
Kısacası Sözleşme, 56. maddeye bağlı olarak, esas itibarıyla bölgesel bağlamda ve özellikle Sözleşmeci Devletlerin egemenlik alanında (espace juridique) işleyen çok taraflı bir andlaşmadır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, bu egemenlik alanının içine girmediği açıktır. Sözleşme, Sözleşmeci Devletlerin eylemleri konusunda da olsa, tüm dünyada uygulanmak amacıyla düşünülmemiştir. Buna göre Mahkeme, insan haklarının korunmasında boşluktan veya çatlaktan sakınma arzuna sadece, söz konusu ülkenin normal olarak Sözleşmenin kapsadığı fakat özel koşullar içinde bulunan bir ülke olması halinde egemenlik yetkisinin varlığına dayanmıştır.
81. Son olarak başvurucular, özellikle Mahkemenin yukarıda geçen Issa ve Öcalan davalarındaki kabuledilebilirlik kararlarına dayanmaktadırlar. Mahkemenin her iki davada kabuledilebilirlik kararı verdiği ve bu davaların Türk görevlileri tarafından Türk toprakları dışında yapıldığı iddia edilen eylemlerle ilgili olduğu doğrudur. Buna karşın her iki davada da, egemenlik yetkisi sorunu davalı Hükümet tarafından gündeme getirilmediği gibi, bu meseleden kabuledilebilirlik kararlarında da söz edilmemiştir; her halükarda bu davalar esas hakkında karar verilmek üzere beklemektedir. Aynı şekilde, başvurucuların gönderme yaptığı Xhavara davasında kabuledilemezliğe giden kararda egemenlik yetkisi itirazı yapılmamıştır. Yine başvurucular, Arnavutluk ve İtalya arasında egemenlik yetkisinin paylaşılmasına dair önceden yapılan Hükümetin sunduğu yazılı anlaşma deliline itirazları olmamıştır. Başvurucuların da atıfta bulunduğu Ilascu davası, Rus kuvvetlerinin Moldavanın bir kısmı üzerinde kontrole sahip oldukları iddiasıyla ilgili olup, bu konu esasla birlikte kesin karara bağlanacaktır. Dolayısıyla bu davalar Sözleşmeci Devletlerin yargılama yetkisine dair Sözleşmenin 1. maddesi anlamında başvurucular tarafından yapılan yoruma her hangi bir destek oluşturmamaktadır.
4. Mahkemenin vardığı sonuç
82. Mahkeme bu nedenle şikayet konusu eylemlerden mağdur olan kişiler ile davalı Devletler arasında herhangi bir egemenlik yetkisi bağının varlığına ikna olmamıştır. Buna göre Mahkeme, başvurucuların ve onların ölen yakınlarının, söz konusu ülke dışı eylemleri nedeniyle davalı Devletlerin egemenlik alanına girmiş olabileceklerine kanaat getirmemiştir.
B. Diğer kabuledilebilirlik meseleleri
83. Yukarıdaki varılan sonuç ışığında Mahkeme, başvurunun kabuledilebilirliğine ilişkin tarafların ileri sürdüğü diğer iddia ve savunmaları incelemenin gerekli olmadığını düşünmektedir.
Bunlar, davalı Devletlerin üyesi oldukları uluslararası örgütler tarafından gerçekleştirilen eylemler nedeniyle çeşitli yönlerden sorumlu olmaları; başvurucuların Sözleşmenin 35(1). fıkrası uyarınca etkili iç hukuk yollarını tüketip tüketmedikleri ve Mahkemenin yukarıda zikredilen Uluslararası Adalet Divanının Monetary Gold kararında ortaya çıkan prensipler karşısından davaya bakma yetkisine sahip olup olmadığı meseleleridir.
C. Özet ve sonuç
84. Mahkeme bu nedenlerle, davalı Devletlerin tartışma konusu eylemi Sözleşme bakımından sorumluluklarını doğurmamaktadır. Bu nedenle taraflarca ileri sürülen diğer kabuledilebilirlik meselelerini incelemek gerekli değildir.
85. Bu nedenle Sözleşme hükümleriyle bağdaşmayan bu başvuru, Sözleşmenin 35(3) ve (4). fıkraları uyarınca kabuledilemez bulunmalıdır.
Bu Gerekçelerle Mahkeme Oybirliğiyle,
Başvurunun kabuledilebilir olmadığına
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy