(Başvuru no:57888/00)
KABULEDİLEBİLİRLİK KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
1960 doğumlu başvuran Mehmet Galip Esmer, Türk vatandaşı olup Tokat'ta ikamet etmektedir. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu avukatlarından S. Kaya tarafından temsil edilmektedir.
DAVA KOŞULLARI
Tarafların sunduğu üzere dava koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir.
20 Haziran 1997 tarihinde, elinde birçok telsiz alıcı-verici bulunduran PKK üyesinin yakalanmasının ardından, bu alıcı-vericilerin kaynağını bulmak amacıyla polis operasyonları düzenlenmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda, başvuran, sanıklardan biri tarafından bu alıcı-vericileri temin eden kişi olarak gösterilmiştir.
Başvuran 22 Haziran 1997 tarihinde, teslim olmak için Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne gelmiştir. Aynı gün, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polisler, teslim tutanağı düzenlemiş ve başvuranı gözaltına almışlardır. Başvuran çalıntı alıcı-vericileri PKK üyelerine satmakla suçlanmıştır.
Emniyet Müdürlüğü polisleri 23 Haziran 1997 tarihinde ifade tanığı düzenlemişlerdir. İfade tutanağında, başvuran bir PKK üyesiyle temasa geçtiğini ve sözkonusu alıcı-vericileri kendisine temin ettiğini kabul etmiştir.
24 Haziran 1997 tarihinde, polisler fotoğraflar üzerinden bir teşhis tutanağı düzenlemiş ve başvuran tutanakta, bir PKK üyesini dava konusu satışı gerçekleştirmek amacıyla temasa geçtiği kişi olduğunu belirtmiştir.
Başvuran 25 Haziran 1997 tarihinde saat 9:10'da, Ankara Adli Tıp Kurumu doktoru tarafından muayene edilmiş ve doktor başvuranın vücudunda darp ve şiddet izine rastlamadığını belirttiği bir rapor hazırlamıştır.
Aynı gün, başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı önüne çıkarılmış ve başvuran bu vesileyle itham edildiği olayları ve de zorla alındığını iddia ettiği gözaltı ifadesinin içeriğini inkar etmiştir.
Yine aynı gün, başvuran tutuklanmıştır.
Başvuran, 27 Haziran 1997 tarihinde, saat 10:10'da Adli Tıp Kurumu doktoru tarafından muayene edilmiş ve doktor ilgilinin vücudunda yara niteliğinde herhangi bir unsura rastlamadığı sonucuna vardığı bir rapor düzenlemiştir.
Cumhuriyet Başsavcısı 4 Temmuz 1997 tarihinde, başvuranı silahlı örgüt üyelerine yardım yapmakla suçlamış ve Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 169 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddeleri gereğince mahkum edilmesini istemiştir. Böylece açılan kamu davası çerçevesinde, diğer sekiz kişi de hırsızlık ve silahlı örgüte yardım ve yataklıkla suçlanmıştır.
Başvuran 7 Ağustos 1997 tarihli duruşma sırasında, atfedilen olayları ve okuyamadan imzaladığı gözaltı ifadesinin içeriğini reddetmiştir. Böylece başvuran, masum olduğunu ileri sürerek serbest bırakılmasını talep etmiştir. DGM, dava konusu alıcı-vericileri başvurana sattığını belirten bir sanığı da dinlemiştir.
Başvuran, 25 Aralık 1997 tarihli savunmasında, yapılan kötü muamele sonucunda elde edildiğinden dolayı kendisinin ve diğer sanıkların gözaltı ifadelerinin delil unsuru olarak ele alınamayacağını savunmuştur. Başvuran kendisini dava konusu yapan bir sanığın ifadelerinde bulunan çelişkilerin altını çizerek, gerçekliklerine itiraz etmiştir. Son olarak, aleyhinde uygun kanıtların bulunmadığını vurgulayarak, serbest bırakılmasını talep etmiştir.
Aynı gün, biri askeri olmak üzere üç hakimden oluşan DGM, başvuranı, yasadışı silahlı örgüte yardım ve yataklık yapmaktan suçlu bulmuş ve TCK'nın 169 ve 3713 sayılı Kanun'un 5. maddeleri gereğince üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırmıştır. Bunun için DGM, başvuranın gözaltı sırasında verdiği ifadelerini ve de daha sonra Cumhuriyet Başsavcısı önünde ve usul işlemleri sırasında yaptığı inkarları değerlendirmiştir. DGM ayrıca, teşhis tutanağı ve aralarında başvuranı suçlayan sanık ifadesinin de bulunduğu diğer sanıkların tutarlı ifadeleri gibi dosyada bulunan kanıt unsurlarına dayanmıştır. Dava konusu suçun niteliği, deliller ve verilen ceza kararı gözönünde bulundurulduğunda, DGM başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
Hal böyleyken başvuran, verilen bu kararın bozulması amacıyla temyiz başvurusunda bulunmuştur.
Yargıtay, 16 Kasım 1998 tarihinde, başvuranın talebi üzerine yapılan duruşmanın ardından ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onamıştır. Temyiz kararı, başvuran ve avukatının bulunmadığı 25 Kasım 1998 tarihinde açıklanmıştır.
14 Aralık 1998 tarihinde, temyiz kararının tam metni, başvuranı mahkum eden DGM'nin kaleminde bulunan dosyaya konulmuş ve böylece tarafların bilgisine sunulmuştur.
Başvuran, bu karardan 18 Şubat 1999 tarihinde haberdar olduğunu savunmaktadır.
Başvuran, 11 Ekim 1999 tarihinde pişmanlık yasasından faydalanma talebiyle DGM'ye başvurmuştur.
DGM 16 Kasım 1999 tarihinde, davada bu yasanın uygulanması için gerekli koşulların bulunmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir.
ŞİKAYETLER
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 6. maddesini ileri sürerek, delillerin ikame edilme şeklini, özellikle zorla alınan ifadesinin delil unsuru olarak kullanılmasını gözönünde bulundurarak, DGM'nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olmasından ve de cezai usul işleminin adil olmamasından şikayetçi olmaktadır. Başvuran ayrıca, gözaltı sırasında avukat yardımından faydalanamadığını iddia ederek bunun sonucunda savunma haklarının ihlal edilmesinden şikayetçi olmaktadır.
HUKUK AÇISINDAN
Başvuran, kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM'nin, bir yandan bünyesinde askeri hakim bulundurması, diğer yandan delillerin ikame şekli ve özellikle zorla alınan ifadesinin delil unsuru olarak kullanılması nedeniyle, kendisine adil yargılanmayı garanti edebilecek "tarafsız ve bağımsız bir mahkeme" olmadığını iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, gözaltı sırasında avukat yardımından faydalanamadığından ve bunun sonucunda savunma haklarının ihlal edilmesinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran bu bağlamda AİHS'nin 6. maddesini ileri sürmektedir.
Hükümet, AİHM'yi AİHS'nin 35. maddesinde öngörülen altı ay kuralına uyulmadığı gerekçesiyle, DGM'nin oluşumuna ilişkin yapılan şikayeti reddetmeye davet etmektedir. Hükümet, DGM'nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olmasına ilişkin şikayet hakkında verilen iç nihai kararın, aynı mahkeme tarafından verilen karar olduğunu savunmaktadır. Hükümet buradan, başvuranın, iç başvuru yollarının etkisizliğinin farkına vardığı andan itibaren, yani 25 Aralık 1997 tarihli DGM kararının ardından, altı ay içinde başvurusunu yapması gerektiği sonucuna varmaktadır. Oysa Hükümet, başvurunun 25 Haziran 1999 tarihinde yapıldığının altını çizmektedir.
Aynı şekilde Hükümet, avukat yardımının bulunmamasına ilişkin başvuranın şikayetinin, AİHM'ye ilk defa başvururken başvuru formunda dile getirmediğinden dolayı kabul edilemeyeceğini savunmaktadır.
Başvuran, Hükümet'in savına itiraz etmekte ve Yargıtay kararının kendisinin ve avukatının bulunmadığı bir tarihte açıklandığını ve kararın kendisine tebliğ edilmediğini savunmaktadır. Başvuran, böylece, bu karardan, gözaltına alındığı 18 Şubat 1999 tarihinde haberdar olduğunu iddia etmektedir. Başvuran, işbu başvuruyu karardan haberdar olduğu tarihten itibaren altı ay içinde yaptığını belirtmektedir.
AİHM, iç nihai kararının bir kopyasının başvurana re'sen tebliğ edildiği durumda, altı aylık sürenin kararın bir kopyasının tebliğ edildiği tarihten itibaren başladığı yönünde bir değerlendirme yapmanın, AİHS'nin 35§1 maddesinin amacına daha uygun olduğuna ilişkin içtihadını hatırlatmaktadır (Bkz. Worm-Avusturya, 29 Ağustos 1997 tarihli karar, 1997-V, s. 1547, §33). Oysa, tebligat iç hukukta öngörülmediği durumda, AİHM, tarafların kararın içeriği hakkında gerçekten bilgi sahibi olabildikleri tarihten itibaren, yani kararın tarafların bilgisine sunulduğu tarihin gözönünde bulundurulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir (Bkz. özellikle, Papachelas-Yunanistan, no: 31423/96, §§ 30-31, 1999-II).
AİHM, bu davada, 16 Kasım 1998 tarihli Yargıtay kararının, 25 Kasım 1998 tarihinde açıklandığını ve Ankara DGM'nin kaleminde 14 Aralık 1998 tarihinde tarafların bilgisine sunulduğunu saptamaktadır. Oysa, işbu başvuru, 25 Haziran 1999 tarihinde yani altı aydan çok sonra yapılmıştır. Bu bakımdan, AİHM, avukatı tarafından temsil edilen başvuranın, Yargıtay kararını verdiği gün yapılan duruşmaya katıldığını gözlemlemektedir. Bu bakımdan olayların geçtiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle ,Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 324. maddesi gereğince, Yargıtay'ın bir kararı prensip olarak duruşmanın sonunda veya bu duruşmanın ardından bir hafta içinde açıkladığını hatırlatmak uygun olacaktır. Başvuran veya avukatı kararın açıklandığı gün tam metni elde edemeseler bile, kararın bir kopyasını ilk derece mahkemesinin kaleminde tarafların bilgisine sunulduğu tarihte, yani 14 Aralık 1998 tarihinde elde edebilirlerdi (Bkz. Okul-Türkiye (karar), no: 45358/99, 4 Aralık 2003).
Ayrıca, AİHM, başvuranın avukatının, hiçbir açıklama getirmeden, başvuranın Yargıtay kararından 18 Şubat 1999 tarihinde haberdar olduğunu belirtmekle yetindiğini gözlemlemektedir (sözüedilen Papachelas ve Seher Karataş-Türkiye, no: 33179/96, § 27, 9 Temmuz 2002) bu da, dosyada bulunan belgeler gözönünde bulundurulduğunda ve içtihadından çıkan kriterler ışığında AİHM'yi ikna etmeye yetmeyecektir. Ayrıca, başvuran, altı aylık süreyi bölecek veya erteletecek hiçbir özel durumu ileri sürememiştir (Z.Y.-Türkiye (karar), no: 27532/95, 19 Haziran 2001).
Buradan 6. maddeye ilişkin başvuranın şikayetlerinin geç yapıldığı ve AİHS'nin 35§1 ve 4. maddesi uygulanarak reddedilmesi gereği ortaya çıkmaktır.
Bu gerekçelerden dolayı AİHM, oybirliğiyle,
Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
Full & Egal Universal Law Academy