(AİHS m. 3, 6, 14, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 125, 168) (1412 S. K. m. 324) (ÖZDEMİR - TÜRKİYE DAVASI) (İNCAL - TÜRKİYE DAVASI) (YILMAZ VE DURÇ - TÜRKİYE DAVASI) (ECKLE - ALMANYA DAVASI (NO.2)) (GERGER - TÜRKİYE DAVASI) (SEHER KARATAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLER - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 60011/00)
STRAZBURG
18 NİSAN 2006
İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 60011/00 başvuru nolu davanın nedeni, Türk vatandaşı Tamer Tanrıkulu ve Mehmet Zeki Denizin (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 5 Haziran 2000 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Başvuranlar, İzmir Barosu avukatlarından T. Fırat tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
Başvuranlar sırasıyla 1972 ve 1965 doğumludurlar.
Başvuranlar, 10 Şubat 1994 tarihinde İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından yapılan operasyonun ardından yakalanarak gözaltına alınmışlardır.
Başvuranlar, 23 Şubat 1994 tarihinde İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenmişler ve daha sonra sorgu hakimi önüne çıkarılmışlardır. Sorgu hakimi başvuranların tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.
Cumhuriyet Başsavcısı 10 Haziran 1994 tarihli iddianameyle, Türk Ceza Kanununun (TCK) 125. maddesinde öngörülen Devletin toprak bütünlüğüne zarar verme suçuyla itham etmiştir.
Başvuranlar ve diğer yirmi beş sanık aleyhindeki cezai usul işlemleri İzmir DGM önünde başlatılmıştır.
Tanrıkulu, 11 Ekim 1994 tarihinde DGMye sunduğu savunmasında PKK adına faaliyetlerde bulunduğunu kabul etmiştir.
Başvuranlar, 31 Ağustos 1995 tarihinde esas hakkındaki savunmalarını sunmuşlardır.
DGM, 10 Haziran 1994 ile 18 Ekim 1995 tarihleri arasında on bir duruşma yapmış ve bu duruşmalarda sanıkların ifadelerini almıştır. DGM tanıkları da dinleyerek dosyayı tamamlamıştır. Başvuranlar, 2 Temmuz, 11 Ekim ve 10 Kasım 1994 ile 7 Şubat, 25 Mart, 2 Mayıs, 15 Haziran ve 31 Ağustos 1995 tarihlerindeki duruşmalara katılmamışlardır. Aynı zamanda DGM, başvuranların avukatının talebi üzerine savunmanın hazırlanması amacıyla süre tanımıştır.
İki sivil ve bir askeri hakimden oluşan DGM, 18 Ekim 1995 tarihinde Tanrıkuluyu TCKnın 125. maddesi uyarınca ömür boyu ve Denizi ise silahlı çete mensubu olma suçunu öngören TCKnın 168§2 maddesi uyarınca on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. DGM, verilen cezaları göz önüne alarak sanıkların tutukluk halinin devamına karar vermiştir.
Yargıtay, Tanrıkulunun katılmadığı duruşmadan sonra, 16 Haziran 1998 tarihinde iddianamenin sanıklara okunmadan karar alındığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay ayrıca Deniz konusunda, mahkumiyet kararının savunmasını hazırlamak için ek süre tanınmaksızın alındığına kanaat getirmiştir. Oysa yargılama sırasında aleyhindeki kanıtlar değişmiştir.
DGM, daha sonraki dönemde dokuz duruşma gerçekleştirmiş ve bu duruşmalar sırasında sanıkların ifadelerini almıştır. Böylece DGM dosyayı tamamlamıştır.
İki sivil ve bir askeri hakimden oluşan DGM, 24 Mart 1999 tarihinde, her iki başvuranı da TCKnın 125. maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır. DGM, gerekçelerinde, yargılamanın değişik aşamalarında alınan ifadeler, yakalama ve tutuklama tutanakları, olay yeri tespit tutanakları ve diğer kişilerden alınan ifadeler gibi bir dizi uygun delillere dayanmıştır. Aynı şekilde bu kanıtlar arasında, yargılamanın farklı aşamalarında alınan Tanrıkulunun ifadeleri de yer almaktadır. Bu ifadeler hazırlık soruşturması sırasında alınan ifadeleri kısmen onaylamaktadır.
Yargıtay, 26 Ocak 2000 tarihinde, başvuranların avukatının hiçbir gerekçe göstermeksizin duruşmaya katılmadığını tespit etmiştir. Yargıtay daha sonra dosya hakkında karar vermiş ve ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onamıştır. Aynı gün Yargıtay kararı açıklanmıştır.
Başvuranlar yargılamanın bütün aşamalarında avukat tarafından temsil edilmişlerdir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİİDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, kendilerini yargılayan ve mahkum eden DGMnin, bünyesinde askeri bir hakimin bulunması nedeniyle tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olamayacağını iddia etmektedirler. Ayrıca başvuranlar sorgu sırasında avukat yardımından faydalanamadıklarından şikayetçi olmaktadırlar. Son olarak başvuranlar, ulusal mahkemeler önündeki yargılama süresinin uzun olduğunu ileri sürmektedirler. AİHM, bu şikayetleri AİHSnin 6§1 ve 3-c maddesi çerçevesinde inceleyecektir.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
AİHM, bu şikayetlerin AİHSnin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadıkları sonucuna varmaktadır. Ayrıca AİHM, bu şikayetlerin hiçbir kabuledilemezlik gerekçesine ters düşmediğini belirtmektedir. Dolayısıyla şikayetleri kabuledilebilir ilan etmek uygun olacaktır.
B. Esasa Dair
1. DGMnin tarafsız ve bağımsız olması hakkında
AİHM, bu durumda ortaya çıkan sorunlara benzer sorunları (DGMnin tarafsızlığı) birçok kez irdelemiş ve AİHSnin 6§1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (Bkz. Özel-Türkiye kararı, no: 42739/98 ve Özdemir-Türkiye kararı, no: 59659/00).
AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümetin sözkonusu durumu farklı bir sonuca ulaştırabilecek ne bir olay ne de bir delil sunduğuna kanaat getirmektedir. AİHM, milli güvenliğe ilişkin suçlardan DGM önüne çıkarılan başvuranların, aralarında askeri hakimin de bulunduğu mahkeme heyeti önüne çıkmaktan çekinmelerinin anlayışla karşılanacağını saptamaktadır. Bu nedenden dolayı başvuranlar, DGMnin bu türden davalara ters düşen değerlendirmelerle haksız yere yönlendirilmelerine izin vermesinden haklı olarak çekinmektedirler. Böylece, bu mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında başvuranlar tarafından duyulan şüphelerin objektif olarak kanıtlandığı düşünülebilir (Incal-Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar).
AİHM, başvuranları yargılayıp mahkum ettiği sırada DGMnin 6§1 maddesi uyarınca tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla bu hüküm ihlal edilmiştir.
2. Sorgu Sırasında Avukatın Bulunmayışı
Hükümet ihlalin bulunmadığını ileri sürmektedir.
AİHM, benzer davalarda tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olduğu ortaya konulan bir mahkemenin, her olasılıkta, kendi yargısına tabi kişilere hakkaniyetli bir yargı sağlayamayacağı hükmüne varıldığını hatırlatmıştır.
AİHM, başvuranların tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından dinlenme haklarının ihlal edilmesi sonucu gözönünde bulundurulursa, AİHSnin 6. maddesine göre yapılan diğer şikayeti incelemeye gerek olmadığına kanaat getirmektedir (Bkz. son olarak Yılmaz ve Durç-Türkiye, no: 57172/00).
3. Yargılamanın Süresi Hakkında
Hükümet, ilgili kişilerin sayısı ve soruşturmanın zorlukları nedeniyle davanın karmaşıklık arz ettiğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların ulusal mahkemeler önündeki birçok duruşmaya katılmayarak yargılamanın uzamasına neden olduklarını savunmaktadır. Ayrıca başvuranların avukatı DGM önünde birçok kez sürenin uzatılması talebinde bulunmuştur. Hükümet, yetkili adli makamların tutumu konusunda ise, çok sayıda sorgulama yapıldığı dikkate alındığında soruşturmada faaliyetsiz geçirilen hiçbir dönemin bulunmadığını vurgulamaktadır. Yargıtaydaki yargılama da itinayla yürütülmüştür.
Başvuranlar, Hükümetin savlarına itiraz etmektedirler.
Gözönüne alınması gereken dönem, 10 Şubat 1994 tarihinde başvuranların yakalanmasıyla başlamış ve Yargıtayın mahkumiyet kararını onadığı 26 Ocak 2000 tarihinde sona ermiştir. Böylece, sırasıyla iki kez başvurulan iki dereceli yargılama yaklaşık beş yıl on bir ay sürmüştür.
AİHM, yargılama süresinin makul olma niteliğinin dava koşullarından yola çıkılarak ve içtihadının yer verdiği davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumunun yanı sıra ilgililer için davanın taşıdığı önem gibi kriterler gözönüne alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Frydlender-Fransa, no: 30979/96).
Hükümetle beraber AİHM de, toprak bütünlüğüne zarar verildiği konusunda davanın kesin bir karmaşıklık arz ettiği kanaatindedir. Aynı şekilde, soruşturmanın ve DGM önündeki yargılamanın itina gösterilmeden yürütüldüğünü düşündürecek hiçbir unsur bulunmamaktadır. Buna karşın AİHM, Yargıtay önündeki ilk yargılama konusunda aynı düşüncede değildir. Zira bu yargılama yaklaşık olarak iki yıl sekiz ay sürmüştür.
AİHM, başvuranların tutumu konusunda ise, uzun süre duruşmalara katılmamalarının ilk derece mahkemesi önündeki yargılamanın yavaşlamasına neden olduğunu not etmektedir.
Bu bağlamda AİHM, başvuranların tutumlarının, 6§1 maddesinde belirtilen makul sürenin geçilip geçilmediği sorusuna cevap vermek için gözönüne alınması gereken ve Devletin sorumlu tutulamayacağı nesnel bir olgu oluşturduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. 23 Eylül 1998 tarihli I.A.-Fransa kararı ve 15 Temmuz 1982 tarihli Eckle-Almanya kararı).
Ancak, başvuranlar ilk derece mahkemesi önündeki yargılamada olacak bazı gecikmelerden kısmen sorumlu tutulsa da, bu durum özellikle Yargıtay önündeki dava konusu yargılamanın süresini haklı kılmamaktadır. Sonuç olarak, 18 Ekim 1995 tarihli DGM kararından sonra Yargıtay kararını verene kadar yaklaşık iki yıl sekiz ay geçmiştir. Bu süre zarfında da adli muamele yapılmamıştır. AİHM, Hükümetin bu süre hakkında ikna edici hiçbir açıklama getirmediğini not etmektedir. Oysa AİHM, 6§1 maddesinin, mahkemelerin özellikle makul süreye ilişkin yükümlülük gibi bütün yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlayacak şekilde Sözleşmeci Devletlerin adli sistemlerinde düzenlemeler yapmalarını gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Bkz. özellikle Djaid-Fransa, no: 38687/97). Bu ivedilik zorunluluğu başvuranlar için büyük önem taşımaktaydı. Zira başvuranlar iç hukuk bakımından tutuklu idiler.
AİHM, davanın karmaşıklığı ve başvuranların tutumu tek başına temyizdeki yargılama süresini haklı göstermek için yeterli olmadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla AİHSnin 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 14 VE 34. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİİDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, AİHSnin 14. maddesini ileri sürerek, ulusal mevzuatın DGMler önündeki yargılamayı normal ceza mahkemeleri önündeki yargılamadan farklı bir şekilde düzenlediğini iddia etmektedirler. Ayrıca başvuranlar, AİHMye başvurmalarının engellendiğine kanaat getirmektedirler. Zira Yargıtay tarafından verilen 26 Ocak 2000 tarihli karar kendilerine hiçbir zaman tebliğ edilmemiştir. Bu bakımdan başvuranlar AİHSnin 34. maddesini ileri sürmektedirler.
AİHM, 14. maddeye dayanılarak yapılan şikayet konusunda, ülke bütünlüğüne zarar verici faaliyetlerin yürütülmesinin Türk yasa koyucusu tarafından terör eylemi olarak nitelendirilen ciddi bir suç olarak değerlendirildiğini tespit etmektedir. AİHM, DGMlerin yapısı ve usul işlemlerine ilişkin 2845 sayılı Kanunun terör suçuyla itham edilen her kişinin, özellikle cezaların infazı ve gözaltı rejimi konusunda müşterek hukuka göre daha az elverişli bir muameleye tabi olmasını öngördüğünü belirtmektedir. Dava konusu ayrımcılık farklı gruplar arasında değil, yasa koyucunun verdiği öneme göre farklı suç çeşitleri arasında mevcuttur. Dolayısıyla bu davada AİHSye aykırı olacak bir ayrımcılık olduğu sonucuna varmak için hiçbir unsur bulunmamaktadır (Bkz. mutatis mutandis, Gerger-Türkiye, no: 24919/94).
Yargıtay kararının tebliğ edilmemesi nedeniyle 34. maddeye dayanılarak yapılan şikayet konusunda ise AİHM, bu mahkemenin verdiği kararların tebliğ edilmesinin Türk hukukunda öngörülmediğini hatırlatmaktadır. Bir başvuran Yargıtay kararından ancak bu kararın dava dosyasına konularak davaya bakan ilk derece mahkemesine geri gönderilmesinden sonra haberdar olmaktadır. Böylece karar, verilen cezanın infazı konusundaki belgenin tebliğ edilmesinden sonra tarafların bilgisine sunulur (Bkz. Seher Karataş-Türkiye, no: 33179/96). Ceza Muhakemeleri Kanununun (CMUK) 324. maddesi gereğince Yargıtay kararının ilke olarak duruşma sonunda veya bu duruşmayı takip eden hafta içinde açıklandığını hatırlatmak uygun olacaktır.
AİHM bu davada, başvuranların ve avukatlarının Yargıtay kararının açıklandığı duruşmaya katılmadıklarını belirtmektedir. Başvuranlar ulusal mahkemeler önündeki yargılama sırasında avukatları tarafından temsil edilmiş ve AİHM önündeki yargılamada da temsil edilmektedirler. Oysa avukatlarının, Yargıtay kararlarının tebliğ edilmemesi gibi ulusal mahkemelerdeki uygulamaları ve CMUKun 324. maddesinin içeriğini bildikleri varsayılır (Bkz. Kutal ve Uğraş-Türkiye, no: 61648/00 ve Güler-Türkiye, no: 49391/99).
Buradan bu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu sonucu çıkmaktadır. Dolayısıyla bu şikayetler AİHSnin 35§3 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidirler.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA,
Başvuranlar, kendilerine tanınan süre zarfında hiçbir adil tazmin talebinde bulunmamışlardır. Dolayısıyla AİHM bu açıdan başvuranlara herhangi bir ödeme yapılmasına gerek olmadığına kanaat getirmiştir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE;
1. AİHSnin 6. maddesine dayanılarak yapılan şikayetler konusunda başvurunun kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. İzmir DGMnin tarafsız ve bağımsız olması nedeniyle AİHSnin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Yargılama süresi nedeniyle AİHSnin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 6. maddesine dayanılarak yapılan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 18 Nisan 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy