(AİHS m. 2, 5, 13, 14)
(Başvuru no:68188/01)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Ekim 2006
İşbu karar AİHSnin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 68188/01 başvuru nolu davanın nedeni bu ülke vatandaşları olan Apro Diril, Meryem Diril, çocukları Süleyman Diril, Can Diril, Yakup Diril ve Dilber Dirilin (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 27 Şubat 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından S. Beşaltı tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
1. DAVA KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1960, 1956, 1982, 1983, 1985 ve 1987 doğumlu olup İstanbulda ikamet etmektedirler.
Başvuranlar olayların meydana geldiği dönemde Şırnak ili Beytüşşebap ilçesinin Kovankaya köyünde ikamet etmektedirler.
13 Mayıs 1994 tarihinde Uzungeçit Jandarması tarafından hazırlanan tutanakta, Zeki Diril (Zeki) ve kuzeni İlyas Dirilin (İlyas), bu tarihte saat 16.00 civarında bir kimlik kontrolü sırasında yakalandıkları belirtilmektedir.
14 Mayıs 1994 tarihinde, Zeki ve İlyas, Uludere Jandarma Karakoluna nakledilmişlerdir. Aynı gün, Zeki gözaltına alınmış, İlyas yaşından dolayı serbest bırakılmıştır. Bu konuyla ilgili olarak, iki tutanak hazırlanmış ve Uludere Jandarma Komutanı tarafından imzalanmıştır.
1 Ağustos 1994 tarihinde, Zekinin babası (başvuran), tutuklandıkları tarih olan 2 Mayıs 1994 tarihinden beri haber alamadığı oğlunun ve yeğeninin akıbetini sormuştur.
5 Ağustos 1994 tarihinde, başvuran Beytüşşebap Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiştir. Cumhuriyet Savcısı ratione loci yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Uludere Cumhuriyet Başsavcılığına sevk etmiştir.
6 Eylül 1994 tarihinde, başvuran ve İlyasın babası oğullarının tutuklandıkları 2 Mayıs 1994 tarihinden beri onlardan haber alamadıklarını Beytüşşebap Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmişler ve onları sağ bulacaklarına dair umutlarının kalmadığını söylemişlerdir.
Başvuranlar, oğullarının kişisel eşyalarının Uludere Jandarmasında bulunduğunu savunmuş ve onları geri almak istemişlerdir.
1 Kasım 1994 tarihinde, Beytüşşebap Cumhuriyet Savcısı, başvuranın ve İlyasın babasının ifadelerini almıştır.
Başvuran oğlunun, 6 Mayıs 1994 tarihinde Uzungeçit jandarmaları tarafından yakalandığını ifade etmiştir. Oğlunun kaybolmasından sonra şahsen araştırmalar yaptığını açıklamıştır. 20 Mayıs 1994 yılında, başvuran Uludere taburuna gitmiş, köy korucularını sorgulamış, köy korucuları oğlunun ve yeğeninin Şırnaka nakledildiğini söylemişlerdir. Ertesi gün karşılaştığı Şenoba Alay Komutanı da bu yönde bilgiler vermiştir. Son olarak, bir köy korucusu, Zeki ve İlyasın 20 Haziran 1994 tarihinde, Şırnaktan Uludereye nakledildiklerini belirtmiştir.
İlyasın babası, köylülerden ve köy korucularından, oğlunun ve Zekinin 2 Mayıs 1994 tarihinde Uzungeçit jandarmaları tarafından yakalandıklarını ve sırasıyla Uludereye, Şırnaka ve yeniden Uludereye nakledildiklerini söylediklerini ifade etmiştir. Burada sorgulanan köy korucuları, çocukların burada bulunmadıklarını ifade etmişlerdir.
21 Kasım 1994 tarihi ile 8 Mart 1995 tarihi arasında, Uludere Cumhuriyet Savcısı, başvuran tarafından 1 Kasım 1994 tarihinde verilen ifadede adı geçen kişilerin ifadelerini almıştır.
N.Y, Ş.B ve K.B başvuranın oğlunun akıbeti hakkında, başvurana hiçbir bilgi vermediklerini belirtmişlerdir.
A.Y başvuranı gördüğünü kabul etmemiştir.
H.B başvurana oğluyla ilgili bilgiler verdiğini kabul etmemiş ve ona Alay Komutanına danışmasını salık verdiğini belirtmiştir.
Ya. B. ve oğlu Yu. B., Zeki ve İlyasın yakalandıkları gün evlerinde yemek yediklerini, bu arada buluşmuş oldukları iki kuzenleriyle birlikte yola çıktıklarını, bu dördünün daha sonra yakalandıklarını ve Uzungeçit Jandarmasına götürüldüklerini, Zeki ve İlyasın Uludere Jandarmasına nakledildiklerini ve diğer ikisinin serbest bırakıldıklarını belirtmişlerdir.
A.B, Zeki ve İlyasın şehre geldiklerinde valizlerini kendi dükkanına bıraktıklarını ve sonrasında Ya. B.ye gittiklerini açıklamıştır. Kısa bir süre sonra, jandarmalar eşliğinde valizlerini almak üzere geri geldiklerini ifade etmiştir.
1 Şubat 1995 tarihinde, olayların geçtiği dönemdeki Şenoba Alay Komutanı, Bilecik Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiştir. Komutan ifadesinde, 17 Mayıs 1995 tarihinde, Bilecikteki yeni görevine başlamak üzere Şenobadan ayrıldığını ve kaybolma olayına ilişkin bir bilgisinin olmadığını belirtmiştir.
28 Mayıs 1995 tarihinde, Beytüşşebap Cumhuriyet Savcılığı, Zeki ve İlyasın yakınları olan ve onlarla birlikte yakalanan K.D ve İ.D hakkında ihzar müzekkeresi vermiştir.
13 Temmuz 1995 tarihinde, Beytüşşebap Cezaevinde tutuklu bulunan başvuran ve İlyasın babası, 6 Eylül 1994 tarihli başvurularını yinelemişlerdir.
31 Ağustos 1995 tarihinde, İ.D. Beytüşşebap Cumhuriyet Savcısına Zeki ve İlyasla aynı zamanda, bir gece boyunca Uzungeçit Jandarma Karakolunda tutulduğunu belirtmiştir.
K.Dnin ifadesi, artık belirtilen adreste ikamet etmediğinden alınamamıştır.
16 Ekim 1995 tarihinde, Uzungeçit Jandarma Karakolu, Cumhuriyet Savcısını, Zeki ve İlyasın 11 Mayıs 1995 tarihinde, saat 19.00da bünyesinde gözaltında tutulduklarına dair bilgilendirmiştir. Üzerlerinde bulunan paralar emanet alınmış ve serbest bırakıldıklarında kendilerine teslim edilmiştir. Paranın teslimi ilgili kişilerin imzasıyla doğrulanmıştır.
3 Aralık 1996 tarihinde, Uludere Cumhuriyet Savcısı, Beytüşşebap Cumhuriyet Savcılığından kaybolan şahısların köylerinde araştırma başlatmasını ve yakınlarını sorgulamasını istemiştir.
3 Ocak 1997 tarihinde, Beytüşşebap Jandarması, Savcılığa, belirtilen ve terör olayları nedeniyle boşaltılan sözkonusu köylerde, kayıp kişilerin yakınlarının ikamet etmedikleri bilgisini vermiştir.
20 Mayıs 1997 tarihinde, Uludere Cumhuriyet Savcısı, K.Dnin dinlenmesine ilişkin talebini Beytüşşebap Savcılığında yinelemiş ve Zeki ve İlyasın son olarak nerede ve hangi tarihte görüldüklerini belirlemek amacıyla araştırmaların yapılması emrini vermiştir.
22 Mayıs 1997 tarihinde, Uludere Cumhuriyet Başsavcılığı, Jandarma Karakoluna, 14 Mayıs 1994 tarihli ve 9 Ocak 1997 tarihli ifadeler arasında çelişkiler tespit ettiği yönünde bilgi vermiştir. Birinci ifadede 14 Mayıs 1994 tarihinde bir kimlik kontrolü sırasında Zekinin yakalandığı ve gözaltına alındığı belirtilmişken, ikinci ifadede Zekinin gözaltına alınmadığı ifade edilmektedir. Uludere Cumhuriyet Savcısı, kontrol etmek amacıyla, gözaltı kayıtlarını istemiştir.
Cumhuriyet Savcısı, ayrıca, Jandarma Karakolu tarafından sunulan ifadeden, Zeki ve İlyasın PKKya yardım ettikleri ve destek olduklarına ilişkin iddialardan dolayı 11 Mayıs 1994 tarihinde, saat 19.00da yakalandıklarının ortaya çıktığını saptamıştır. Jandarmadan, aleyhlerine başlatılan olası cezai soruşturmalardan kendisini haberdar etmelerini istemiştir. Son olarak, gözaltında tutuldukları süre içerisinde yapılan nakillere ilişkin bilgiler istemiştir.
10 Haziran 1997 tarihinde, Beytüşşebap Jandarması, Beytüşşebap Cumhuriyet Savcılığına, K.Dnin ailesiyle birlikte yurtdışına göç ettiği bilgisini vermiştir. Bu bilgi 19 Haziran 1997 tarihinde Uludere Cumhuriyet Savcısına iletilmiştir.
16 Temmuz 1997 tarihinde, Uludere Jandarması, Zeki ve İlyasla ilgili olarak gözaltı kayıtlarının dışında hiçbir belge bulunmadığını bildirmiştir.
5 Nisan 1998 tarihinde, Uzungeçit Jandarması tarafından hazırlanan tutanakta, yürüttükleri araştırmaların, Cumhuriyet Savcısı tarafından Zeki ve İlyasın akıbetine ilişkin istenen bilgileri elde etme olanağı sağlamadığı belirtilmiştir. Uzungeçit Jandarması, ilgili kişiler hakkında bulunan tek belgenin, gözaltına alındıklarını belirten kayıt olduğunu ifade etmiştir.
28 Temmuz 1998 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünden (Adalet Bakanlığı) kaybolan şahısların özgürlük hakkına müdahale etmek suçundan, Uludere Jandarması aleyhine cezai soruşturma başlatma izni istemiş, Zeki ve İlyasın 11 Mayıs 1994 tarihinde yakalandıklarını ve 14 Mayıs 1995 tarihinde Uludere Jandarmasına teslim edildiklerini belirtmiştir. Gözaltına alınan Zekiden ve serbest bırakılan İlyastan o günden beri haber alınamamıştır.
3 Kasım ve 14 Aralık 1998 tarihleri arasında, Cumhuriyet Savcısı Y.B., H.B., Ş.B., A.Y. ve A.B.yi bir kez daha dinlemiştir. Bu kişiler önceki ifadelerini yinelemişlerdir.
27 Nisan 2000 tarihinde, Uludere Jandarma Komutanı olan B.S, Zeki ve İlyasın PKKya mensup olmaları iddiasıyla yakalandıklarını ifade etmiştir. Kısa süren bir sorgulama sonrasında, İlyas serbest bırakılmış, Zeki ise gözaltına alınmıştır. Zekinin ifadesi alınmış ve aynı gece serbest bırakılmıştır.
11 Temmuz 2000 tarihinde, Beytüşşebap Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve İlyasın babası aleyhine ihzar müzekkeresi vermiştir.
Aynı gün, yetkili makamlar, sözkonusu kişilerin köylerini terk ettiklerini, yurt dışına göç ettiklerini ve yeni adreslerini tespit etmenin mümkün olmadığını belirtmişlerdir.
12 Temmuz 2000 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Uludere Jandarmasının gözaltı kayıtlarının bulunamadığı ve bu nedenle gözaltının hangi tarihte son bulduğunun tespit edilmesinin mümkün olmadığı yönünde Adalet Bakanlığına bilgi vermiştir.
27 Temmuz 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı, Zeki ve İlyasın kimlik kontrolü nedeniyle yakalandıklarını, İlyasın genç olması sebebiyle aynı gün, Zekinin ise kayıtlara geçmeden, kontroller sonrasında serbest bırakıldığını, bu amaçla tutanak tutulmamasının Jandarma Komutanına isnat edilemeyeceğini ve aleyhinde kovuşturma yapmaya gerek olmadığını kaydetmiştir.
13 Eylül 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı, kararını başvuranların avukatlarına bildirmiştir.
Başvuranlar, R.D.nin, Zeki ve İlyas ile aynı yerlerde gözaltına alındığına ilişkin 23 Ağustos 2000 tarihli yazılı beyanını sunmuşlardır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHSNİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, Sözleşmenin 2. maddesine atıfta bulunarak, yakınlarının gözaltında tutulduğu süre zarfında kaybolmuş olmasının, bir cinayet olarak değerlendirilebileceğini iddia etmektedirler. Ayrıca, yetkili makamların etkin ve derinlemesine bir soruşturma yapmadıklarından şikayetçi olmaktadırlar.
A. Tarafların İddiaları
Hükümet, başvuranların iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu belirtmektedir. Bununla ilgili olarak, 14 Mayıs 1994 tarihli tutanağa ve Uludere İlçe Jandarma Karakol Komutanının ifadelerine atıfta bulunmaktadır. Hükümet, kaybolan kişilerin ölmüş olduklarının ortaya konulmadığını ve bulunmaları amacıyla yürütülen araştırmaların devam ettiğini belirtmiştir. Hükümet ayrıca yetkili makamların, başvuranların işbirliği yapmamalarına rağmen ileri sürdükleri iddialar ile ilgili olarak etkili bir soruşturma yürüttüğünü ifade etmiştir.
Başvuranlar bu iddialara karşı çıkmaktadır.
B. AİHMnin takdiri
1. Zeki Dirilin kaybolması hakkında
AİHM, bir kimsenin sağlıklı bir şekilde gözaltına alındığının ve serbest bırakıldığında yaralandığının tespit edilmesi halinde, Devletin bu yaraların nasıl meydana geldiği ile ilgili olarak mantıklı bir açıklama yapması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bunun gerçekleşmemesi durumunda AİHSnin 3. maddesinin uygulanması gerekmektedir (Selmouni-Fransa, (GC), no: 25803/94).
Aynı şekilde AİHSnin 5. maddesi Devletlere, gözetim altına alınan ve bu nedenle yetkili mercilerin elinde olan her kişinin bulunduğu yeri belirtme zorunluluğunu getirmektedir (Kurt-Türkiye, 25 Mayıs 1998 tarihli karar). Yetkili merciler tarafından, cesedin olmamasına rağmen, gözetim altında bulunan bir kişinin akıbetinin ne olduğuna ilişkin mantıklı bir açıklama yapılamamış olması durumun AİHSnin 2. maddesi uyarınca sorular ortaya çıkarıp çıkaramayacağı, elde edilen delil unsurlarından yola çıkarak tutuklunun gözetim altında bulunduğu sırada öldürülmüş olduğunun varsayılmasını sağlayacak olan davanın genel koşullarına ve özellikle de maddi unsurlara dayanan yeterli delillerin varlığına bağlıdır (Çakıcı-Türkiye (GC), no: 23657, Ertak, ve Tanış ve diğerleri kararları).
Bu bakımdan, ilgilinin gözetim altına alınmasından itibaren geçen zaman dilimi başlı başına belirleyici olmasa da değerlendirmeye alınması gerekmektedir. Gözetim altında bulunan kişiden haber alınmadan geçen süre ne kadar uzunsa, bu kişinin ölmüş olma ihtimalinin bulunduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Böylece geçen süre, ilgilinin ölmüş olduğunun varsayılmasına karar verilmesinden önce, durum ve koşullara bağlı olan diğer delil unsurlarına verilecek olan önemi etkileyebilir. AİHMye göre, bu durum 5. maddenin ihlalini teşkil eden basit bir tutuklamanın da ötesine geçen sorular gündeme getirmektedir. Bu şekilde bir değerlendirmenin yapılması AİHSnin temel hükümlerinden biri olan 2. maddesinde belirtilen yaşam hakkının korunması ilkesine uygundur (Bkz., diğerleri arasında, Timurtaş kararı).
Mevcut davada dosyada yer alan unsurlardan başvuranların yakınlarının, Uzungeçit Jandarmaları tarafından gözaltına alındıkları ortaya çıkmaktadır. Gözaltı tarihi kesin bir şekilde belirtilmemiş ve Hükümetin bununla ilgili olarak sunduğu belgelerde birbirinden ayrı iki tarihi belirtilmektedir. Bazı belgelerde 11 Mayıs 1994 tarihi belirtilirken bazılarında 13 Mayıs 1994 tarihi belirtilmektedir. Her ne olursa olsun, Zeki Dirilin kuzeni İlyasla birlikte yakalandıkları ve 14 Mayıs 1994 tarihinde Uludere İlçe Jandarma Komutanlığına sevk edildikleri ortaya konulmuştur ve yetkili merciler bununla ilgili olarak bir itirazda bulunmamıştır.
Şayet Hükümet, Zekinin gözaltı süresinin bitiminde serbest bırakıldığını ifade ediyorsa bununla ilgili olarak yorumunu destekleyecek türden serbest bırakma tutanağı ya da tanık ifadeleri gibi delil unsurları sunmamaktadır. Bununla ilgili olarak tek tanık ifadesi, Uludere İlçe Jandarma Komutanının olayların meydana geldiği tarihten altı yıl sonra 27 Nisan 2000 tarihinde alınan ifadesidir. Aradan on iki yıl geçmesine rağmen, Uludere İlçe Jandarma Komutanlığına sevk edilmesinden sonra Zekinin nerede olduğu ve akıbetinin ne olduğu ile ilgili olarak herhangi bir bilgi alınamamıştır. Bu nedenle AİHM, her türlü makul şüpheciliğin ötesinde, başvuranların yakının gözaltı süresinin bitiminde serbest bırakılmadığına karar verilmesi için yeterli olacak delil unsurlarının var olduğu kanaatindedir.
Bu durumda, Zekinin öldüğünün varsayılıp varsayılamayacağı ve başvuranların da iddia ettiği gibi Devlet yetkililerinin, AİHSnin 2. maddesi ile kendilerine düşen yakınlarının yaşam hakkının korunması zorunluluğunu yerine getirip getirmediğine karar verilip verilemeyeceği sorusu ortaya çıkmaktadır.
AİHM, Zekinin yakalanmasının ve gözaltına alınmasının üzerinden on iki yıldan fazla bir zaman yani benzer davalarda gözlemlenen sürelerden daha uzun bir zaman diliminin geçtiğini not etmektedir (Bkz., bu bakımdan, Timurtaş, adıgeçen, ve Tanış ve diğerleri, adıgeçen, ya da İrfan Bilgin-Türkiye, no: 25659/94 kararları). Ayrıca mevcut davada, başvuranların yakınlarının Uludere İlçe Jandarma Komutanlığına sevk edilmeden önce güvenlik güçleri tarafından yakalandıkları ortaya konulmaktadır. Sonuç olarak, dosyada yer alan unsurlardan da anlaşıldığı üzere, Zeki PKKya yardım ettiği ve destek olduğu gerekçesiyle yakalanmıştır. Olayların meydana geldiği dönemde Türkiyenin Güneydoğusunda hüküm süren ortam dikkate alındığında, böyle bir kişinin gözetim altına alınmasının, hayatını tehlikeye atacak türden olduğunun da gözden kaçırılmaması gerekmektedir. AİHMnin iki kararında, mevcut kararda ifade edilen dönemde Türkiyenin Güneydoğusunda ceza hukukunun sunduğu korumanın etkili olması durumunu sarsan eksikliklerin, güvenlik gücü memurlarının eylemleri nedeniyle cezalandırılmamalarını sağladığına ya da bu duruma zemin hazırladığına kanaat getirildiği hatırlatılmaktadır (Kılıç-Türkiye, no: 22492/93, ve Mahmut Kaya-Türkiye, no:22535/93).
Yukarıda yer alan bilgilerden hareketle AİHM, başvuranların yakının gözetim altına alınmasından sonra öldüğünün varsayılmasının uygun olacağı kanaatindedir. AİHM başvuranın gözaltına alınmasından sonra neler olduğu ile ilgili hiçbir açıklama yapılmamış olması nedeniyle, bu ölümün sorumluluğunun Savunmacı Devlete yüklenebileceği kanaatindedir (Çakıcı kararı). Bu nedenle AİHSnin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.
2. Ulusal merciler tarafından yürütülen soruşturma Devlete Yetki alanları içinde bulunan herkese AİHSde açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma görevini yükleyen AİHSnin 1. maddesi ile birlikte, AİHSnin 2. maddesinin gerektirdiği yaşam hakkını koruma zorunluluğu, kuvvete başvurulmasının ölümle sonuçlandığı hallerde uygun ve etkili bir soruşturmanın yürütülmesini gerekli kılmaktadır (Çakıcı kararı).
Yürütülen soruşturma, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını sağlayacak şekilde etkili olmalıdır. Burada sözkonusu olan kullanılacak olan yöntem değil ulaşılacak olan sonuçtur. Yetkililerin, olaya ilişkin olan delillerin toplanabilmesi amacıyla alabilecekleri tedbirleri almış olmaları gerekmektedir (Tanrıkulu-Türkiye, no: 23763/94, ve Salman-Türkiye, no: 21986). Soruşturmanın, sorumlunun ya da sorumluların teşhis edilmesini engelleyebilecek her türlü eksikliği, yürütülen soruşturmanın etkili olmadığı sonucuna götürebilir (Aktaş-Türkiye kararı, no: 24351).
Yukarıda sözü edilen zorunluluklar, Devlet memurlarının kuvvete başvurması nedeniyle kasten adam öldürülmesinin sözkonusu olduğu davalarla ilgilidir fakat onlarla da sınırlı değildir. Bu zorunluluklar aynı zamanda, bir kimsenin hayati tehlike arz ettiğine kanaat getirilen koşullarda ortadan kaybolduğunda da geçerlidir (Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95).
Mevcut davada, soruşturmayı yürütmekle görevli olan yetkililerin girişimleri tartışma götürmemektedir. Başvuranların yakınlarının dilekçe vermesi üzerine soruşturmayı yürütmekle görevli olan yetkililer titizlikle hareket etmiş ve kaybolan kişilerin bulunması amacıyla girişimlerde bulunmuşlardır. Bu amaçla yetkililer, başvuranların yakınlarının ve onlar tarafından isimleri verilen kişilerin ifadelerini almışlardır. Cumhuriyet Savcısı, ilgili jandarmalardan kaybolan kişilerin kaybolmasına ilişkin ifade tutanaklarını talep etmiş ve bununla ilgili olan ek bilgiler istemiştir. Jandarmaların gerekli olan belge ve açıklamaları sunmaktaki kararsızlıkları ve/ya da eksiklikleri karşısında Cumhuriyet Savcısı, başvuranların yakınlarının gözaltı koşulları aydınlığa kavuşturamamıştır.
AİHM, Cumhuriyet Savcısı tarafından gerçekleştirilen soruşturma eylemlerini ve olayları açıklığa kavuşturabilmek için sarfedilen çabayı not etmektedir. Bununla birlikte, soruşturmanın yürütülmesinde bir takım eksiklikler olduğunu tespit etmektedir. Öncelikle Cumhuriyet Savcısı, ne başvuranların yakınlarını yakalayan Uzungeçit Jandarma Karakol Komutalığına bağlı jandarmaların ne de sevkedildikleri Uludere İlçe Jandarma Komutanlığına bağlı jandarmaların ifadelerini almıştır. Bu kişilerin ifadeleri hiç kuşkusuz faydalı bilgilerin elde edilmesini sağlayacaktı, üstelik yetkililer serbest bırakma tutanağı ya da buna benzer başka belgeler sunamamışlardır. Jandarmaların ifadeleri, Zekinin 14 Mayıs 1994 tarihinde serbest bırakıldığına ilişkin Hükümetin iddiasının doğrulanmasını ya da reddedilmesini sağlayabilirdi. Bununla ilgili olarak tek tanık ifadesi, Uludere İlçe Jandarma Komutanının olayların meydana geldiği tarihten altı yıl sonra 27 Nisan 2000 tarihinde alınan ifadesidir. Sonuç olarak, Cumhuriyet Savcısının talep etmesine rağmen ilgili kişinin kaybolmasından kimin sorumlu olduğunun tespit edilebilmesi amacıyla hiçbir cezai dava başlatılmamıştır Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Dairesi, Uludere İlçe Jandarma Komutanı hakkında ceza davası başlatılmasına izin vermemiştir. Oysaki Zekinin Uludere İlçe Jandarma Karakoluna sevk işlemi sözkonusu komutanın imzaladığı bir tutanakla gerçekleşmiştir.
Yukarıda yer alan tespitler ışığında AİHM, ulusal mercilerin, başvuranların yakınlarının kaybolmasına ilişkin koşulları aydınlığa kavuşturabilecek etkili ve yeterli bir soruşturma yürütmediğine karar vermiştir.
Sonuç olarak, AİHSnin 2. maddesi bu bakımdan da ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, yakınlarının bir hakim ya da yargıç karşısına çıkarılmamış olması sebebiyle yakınlarının özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini iddia etmekte ve AİHSnin 5. maddesinin ihlal edildiğini belirtmektedirler.
AİHM bir kez daha 5. maddede yer alan ve demokratik bir toplumda kişilerin haklarının korunmasını ve yetkililerin keyfi olarak tutuklama yapmasını engellemeyi amaçlayan güvencelerin önemini vurgulamaktadır. AİHSnin 5. maddesi, keyfi tutuklama riskini en aza indirgeyebilmek amacıyla, özgürlükten yoksun bırakma eyleminin bağımsız bir adli denetimi sağlayacağına ve yetkili mercilerin sorumluluklarını da ortaya koyacağına emin olabilmek için düzenlenen bir takım maddi haklar öngörmektedir (Çakıcı, adıgeçen, ve Tanış ve diğerleri).
Mevcut davada, her ne kadar yakalandığı tarihle ilgili olarak anlaşmazlık bulunsa da Zekinin tutuklanması taraflar arasında tartışma götürmemektedir. AİHM, ilgilinin serbest bırakılmış olabileceğine dair hiçbir resmi emarenin bulunmadığını not etmektedir. Hükümet, Uludereye sevk edildikten sonra Zekinin başına neler geldiği ile ilgili olarak inandırıcı ve ayrıntılı hiçbir açıklamada bulunmamıştır.
AİHM, ilgilinin kaybolması olayında Savunmacı Devletin sorumluluğunun bulunduğuna karar vermiştir. AİHM aynı zamanda, yetkili merciler tarafından başlatılan soruşturmanın eksiklikleri bulunduğuna ve etkili olmaktan uzak olduğuna karar vermiştir. Sonuç olarak bu şekilde açıklanamayan bir kaybolmanın, AİHSnin 5. maddesi ile tanınan kişinin özgürlük ve güvenlik hakkına ciddi bir şekilde ihlal teşkil ettiğini tespit etmektedir (Bkz. Tanış ve diğerleri).
III. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, iç hukukta şikayetlerini dile getirebilecekleri her türlü etkili başvurudan yoksun olduklarını ifade ederek AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
AİHSnin 13. maddesi iç hukukta AİHSnin öngördüğü temel hak ve özgürlüklere imkan tanıyan bir başvuruyu güvence altına almaktadır. Bu hüküm Sözleşme nezdinde iç hukukta «savunulabilir bir şikayet» içeriğinde bir başvurunun yetkili bir mahkeme tarafından kabulünü öngörmekte ve belirli bir takdir payından yararlansalar dahi Sözleşmeci Devletlere bu hükmün getirdiği zorunluluklar dahilinde gerekli düzeltmeyi yapma imkanını sunmaktadır. 13. maddenin getirdiği yükümlülük başvuranın AİHSye dayalı olarak yapmış olduğu başvurunun yapısına göre değişmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin öngördüğü başvuru hukukta olduğu kadar pratikte de «etkili» olmalı ve kullanımı Savunmacı Devletin haksız uygulamalarına ve baskılarına yol açmamalıdır (İrfan Bilgin-Türkiye kararı).
Ayrıca, bir kişinin yakınları bu kişinin yetkililerin elinde bulunduğu sırada kaybolduğunu öne sürebilecek savunulabilir gerekçelere sahipse veyahut yaşam hakkı gibi temel bir hak sözkonusu olduğunda, 13. madde gerektiği takdirde bir tazminatın ödenmesi dışında sorumlu kişilerin tanımlanmasına ve cezalandırılmasına götürecek derinlemesine ve etkili soruşturmaların yürütülmesini, soruşturma sürecindeki yakınların etkili biçimde bunlara erişimini öngörmektedir (Bkz. Timurtaş kararı, ve Tanış ve diğerleri kararı).
AİHM iç hukuk mercilerinin, başvuranların yakınlarının hayatını koruma yükümlülüğünü ihmal ettiği tespitinde bulunmakta ve bu kişilerin önceki paragrafta belirtildiği üzere etkili başvuru haklarının olduğunu kaydetmektedir.
Sonuç itibariyle, yetkililerin başvuranların yakınlarının kaybolması hakkında etkili bir soruşturma sürdürme zorunluluğu bulunmaktaydı. Yukarıda bahsekonu unsurlar ışığında, AİHM Savunmacı Devletin bu sorumluluğu yerine getirmediği sonucuna varmıştır.
Bu noktada, AİHSnin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. 2. VE 5. MADDELERİ İLE BİRLİKTE AİHSNİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, dinleri ve ırkları nedeniyle kendilerine ayrımcılık yapıldığını iddia etmektedirler. Başvuranlar, 2. ve 5. maddeleri ile birlikte AİHSnin 14. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
AİHM, başvuranların bu madde bakımından ileri sürdükleri iddiaların dayanaktan yoksun olduğunu ve dosyada yer alan unsurların bu maddenin ihlal edildiğini ortaya koymadığı kanaatindedir. Sonuç olarak AİHSnin 14. maddesi ihlal edilmemiştir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Zekinin anne ve babası olan Apro Diril ve Meryem Dirilin her biri manevi tazminat olarak 30.000 Euro talep etmektedirler. Zekinin kardeşleri olan Süleyman Diril, Can Diril, Yakup Diril ve Dilber Dirilin her biri ise 10.000 Euro talep etmektedirler.
Oğullarının kaybolması nedeniyle yaşamış oldukları derin üzüntü ve sıkıntıyı dile getiren Apro Diril ve Meryem Dirilin her biri manevi tazminat olarak 30.000 Euro talep etmektedirler. Diğer başvuranların her biri ise 10.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmakta, bunların aşırı ve dayanaktan yoksun olduklarını iddia etmektedir.
AİHM, başvuranların manevi tazminat taleplerinin dayanaktan yoksun olduğunu not etmektedir. Sonuç olarak bu taleplerin haklı olduklarına kanaat getirememektedir.
Buna karşın AİHM, ilgili kişilerin ihlal kararının tespit edilmesi ile telafi edilemeyecek manevi bir zarara uğradıklarını kabul etmektedir. AİHM, hakkaniyete uygun olarak Apro Diril ile Meryem Dirile toplu olarak 30.000 Euro, Süleyman Diril, Can Diril, Yakup Diril ve Dilber Dirilin her birine 5.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar masraf ve harcamalar için 15.400 Amerikan Doları talep etmekte ve bununla ilgili olarak 1.000 Dolarını daha önceden ödedikleri 18.000 Dolar tutarında avukatlık ücreti belgesi sunmaktadırlar.
Hükümet bu miktarların aşırı olduğunu belirtmekte ve itiraz etmektedir.
AİHM, AİHSnin 41. maddesi uyarınca gerçekliği, gerekliliği kanıtlanmış, makul orandaki masraf ve harcamaların geri ödenebileceğini hatırlatmaktadır (Bkz., diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan, no: 31195/96).
Bu ilke ışığında ve elindeki mevcut unsurlar doğrultusunda AİHM, başvuranlara toplu olarak 5.000 Euro ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3 puanlık bir artış eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Savunmacı Devletin, AİHSnin 2. maddesini ihlal ederek Zeki Dirilin kaybolmasından sorumlu olduğuna;
2. Savunmacı Devletin, Zeki Dirilin kaybolması ile ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütmemiş olmasından dolayı AİHSnin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 5. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHSnin 2. ve 5. maddeleri ile birlikte 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
6. a) AİHSnin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.ye çevrilmek üzere, her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara:
i. manevi tazminat olarak Apro Diril ve Meryem Dirile toplu olarak 30.000 Euro (otuz bin), Süleyman Diril, Can Diril, Yakup Diril ve Dilber Diril isimli başvuranların her birine 5.000 Euro (beş bin) ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar için başvuranlara toplu olarak 5.000 Euro (beş bin) ödenmesine;
iii.yukarıda belirtilen miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;
7. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine; karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddesine uygun olarak19 Ekim 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy