(Başvuru no:69988/01)
1 Aralık 2005
KABULEDİLEBİLİRLİK KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
Başvuran Hüseyin Karakaş 1968 doğumlu Türk vatandaşı olup İstanbul'da ikamet etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından F. Karakaş ve D. Bayır tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın Koşulları
Tarafların sunduğu üzere dava koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuran, 10 Nisan 1996 tarihinde, PKK aleyhine başlatılan bir operasyon sonrasında, sahte kimlik bulundurduğu gerekçesiyle İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polisler tarafından yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.
15 Nisan 1996 tarihinde başvuran sağlık muayenesinden geçmiştir. İlgili rapor taraflarca sunulmamıştır.
19 Nisan 1996 tarihinde, yer gösterme tutanağı düzenlenmiştir.
20 Nisan 1996 tarihinde, başvuranın ifade tutanağı hazırlanmıştır. Bu tutanakta başvuran PKK mensubu olduğunu ve bu örgütün faaliyetlerine katıldığını kabul etmiştir.
Hükümet, 20 Nisan 1996 tarihinde başvuranın açlık grevi yaptığını belirtmektedir.
Dosyadan, aynı gün, başvuranın Vakıf Gureba Hastanesi'nde sağlık muayenesinin yapıldığı ve vücudunda hiçbir şiddet izine rastlanılmadığı anlaşılmaktadır.
Başvurana, gözaltında bulunduğu sırada, Filistin askısı, elektrik şoku, dayak, sözlü tehdit, uyku ve yiyecekten mahrum bırakılma gibi kötü muamelelere maruz kaldığını iddia etmektedir.
24 Nisan 1996 tarihinde saat 14:00 da, başvuran Adli Tıp Doktoru tarafından muayene edilmiş. Adli Tıp Kurumu doktoru raporunda, başvuranın 15 Nisan ve 20 Nisan 1996 tarihlerinde olmak üzere iki kere muayene edildiğini, bu muayeneler sonunda başvuranın vücudunda hiçbir darp ya da cebir izine rastlanılmadığını belirtmiştir. Bunun dışında, ağrıdan, omuzlar ve kollar hizasında uyuşmadan şikayetçi olduğundan dolayı, nöroloji muayenesinin yapılması için başvuranın hastaneye sevk edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Başvuranın nöroloji muayenesi aynı gün, Şişli Hastanesi'nde yapılmış ve sonuçlar İstanbul Adli Tıp Kurumu'na bildirilmiştir. Adli Tıp Kurumu ise nihai raporu hazırlamıştır. Bu rapora göre, subjektif ağrı şikayeti dışında herhangi patolojik bulgu saptanmamıştır. Bu nedenle, herhangi bir iş göremezlik raporu verilmemiştir.
Aynı gün, başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiştir. Başvuran sözkonusu örgüte mensup olduğunu kabul etmiştir fakat gözaltında bulunduğu sırada verdiği ifadeyi, polislerin tehdit ve baskıları altında verdiğini iddia ederek reddetmektedir. Başvuran gözaltında işkence gördüğünü ve polislerin davranışlarını protesto etmek amacıyla açlık grevi yaptığını iddia etmektedir.
Sonrasında, başvuran İstanbul Devlet Mahkemesi Hakimine sevk edilir. Başvuran ifadesinde, PKK mensubu olduğunu kabul etmiştir fakat gözaltında bulunduğu sırada alınan ifadenin içeriğini reddetmiştir. Duruşma sonrasında, DGM hakimi, başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.
Başvuran aynı gün, yani 24 Nisan 1996 tarihinde, Bayrampaşa Merkez Kapalı Cezaevine konur ve burada cezaevi doktoru tarafından muayene edilir. Raporun ilgili kısımlarında:
"(
) sağ koltuk altında hiperemik lezyon, sol koltuk altında hiperemik lezyon, sağ batın yan bölgede, 1x1 cm kabuğu olan yara izi, sağ bacak arka bölgede 2x3 cm'lik ekimoz, her iki ayak parmaklarda ağrı şikayeti, subjektif olarak palpasyonu ağrılı, her iki omuzda, kolda ağrı şikayeti, hareketi ağrılı ve kısıtlı, sağ batın yan bölgede ağrı şikayeti palpasyonu ağrılı, her iki elde uyuşma şikayeti, her iki scapular bölgede ağrı şikayeti, sağ uyluk ve bacakta ağrı şikayeti, saçlı deride yaygın ağrı şikayeti (
)"
Yukarıda belirtilen tespitler nedeniyle, cezaevi doktoru kati raporun Adli Tabip Kurumu'ndan alınması gerektiğini belirtmektedir. Dosyada, sözkonusu doktor tarafından yapılması istenilen muayene ile ilgili olarak hiçbir bilgi yer almamaktadır.
2 Mayıs 1996 tarihinde, başvuran İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı'na kendisine kötü muamele yapıldığı gerekçesiyle şikayet dilekçesi sunmuştur. Bu şikayet Fatih Cumhuriyet Savcısı'na iletilmiştir.
Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı başvuranı PKK mensubu olmak ve ayrılıkçı hareketlerde bulunmakla suçlamıştır.
Fatih Cumhuriyet Savcısı, 8 Mayıs 1996 tarihinde, 24 Nisan 1996 tarihli Adli Tıp Kurumu uzman raporuna dayanarak ve başvuranın kendisine kötü muamele yapıldığına ilişkin iddialarını destekleyecek hiçbir delil unsuru bulunmadığından takipsizlik kararı vermiştir.
Hükümet takipsizlik kararının 14 Mayıs 1996 tarihinde başvurana tebliğ edildiğini belirtmektedir. Buna dayanak olarak, Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'nın tevdi listesini sunmaktadır.
27 Aralık 1996 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın savunmasını dinlemiştir. Başvuran savunmasında, gözaltında ve Cumhuriyet Savcılığı'nda polislerin baskısı altında verdiğini iddia ettiği ifadeyi reddetmiştir. Ayrıca, gözaltında kötü muamelelere maruz kaldığını iddia etmektedir. İddialarına dayanak olarak, 21 Nisan 1996 tarihinde Vakıf Gureba Hastanesi'nde muayene edildiğini ve vücudunda şiddet izlerine rastlanıldığını iddia etmektedir. Ayrıca, cezaevi doktoru tarafından 24 Nisan 1996 tarihinde hazırlanan sağlık raporuna atıfta bulunmaktadır. Duruşma sonunda, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın yargılanmak üzere tutuklu bulundurulmasına karar vermiş ve Vakıf Gureba Hastanesi'nden 21 Nisan 1996 tarihli sağlık raporunun bir kopyasını istemeye karar vermiştir.
4 Şubat 1997 tarihinde, Vakıf Gureba Hastanesi Başhekimi, Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne başvurucuya ait bir raporun mevcut olmadığını bildirmiş ve sadece 20 Nisan 1996 tarihinde başvuranın Acil Bölüm Hasta Kartının bir nüshasını göndermiştir. Belgede herhangi bir cebir ya da darp izine rastlanılmadığı belirtilmektedir.
1 Nisan 1997 tarihinde, Vakıf Gureba Hastanesi, Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne, şayet böyle bir sağlık raporu hazırlandıysa ve kendisinde bulunmuyorsa, raporun Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü polislerince elden alınmış olabileceğini, Savcının bu raporu şubeden temin edebileceğini belirtmiştir.
23 Haziran 1999 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın avukatlarının savunmasını dinlemiş ve ek soruşturma talebini reddetmiştir.
28 Ağustos 1999 tarihinde, Bayrampaşa Cezaevi doktoru bir sağlık raporu hazırlamıştır. Raporda başvuranın sık sık bel bölgesinde ve sağ bacakta ağrı ve uyuşmadan şikayetçi olduğu, bu nedenle 21 Ağustos 1998 tarihinde beyin ve sinir cerrahi tarafından muayene edildiğini, başvurana ilaç ve istirahat verildiği belirtilmektedir. Tedaviye rağmen ağrılar devam etmiş, yapılan bel muayenesinde belde bulunan disklerde şişkinlik olduğu tespit edilmiştir.
10 Eylül 1999 tarihinde, başvuranın avukatlarının isteği üzerine, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı doktorları tarafından bir rapor hazırlanmıştır. Doktorlar başvuranın iddiaları ve çektiği fiziksel ağrıları gözönünde bulundurarak, daha önce yapılan sağlık muayenelerinin yetersiz olduğunu belirterek başvurana onbeş gün iş göremez raporu verilmesine karar vermişlerdir.
22 Haziran 2000 tarihinde, başvuran kötü muamele yapıldığına ilişkin Terörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polisler aleyhine Fatih Cumhuriyet Savcılığı'na şikayette bulunmuştur.
26 Haziran 2000 tarihinde, başvuranın 8 Mayıs 1996 tarihli muhakemenin men-i kararına itirazda bulunmadığını gözlemledikten sonra, Cumhuriyet Başsavcısı, başvuranın talebi üzerine İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından 10 Eylül 1999 tarihinde hazırlanan sağlık raporunun hukuki soruşturma başlatılmasını sağlayacak hiçbir ek kanıt sunmadığını belirterek yeniden muhakemenin men-i kararı vermiştir.
22 Ağustos 2000 tarihinde, başvuran bu karara itiraz etmiştir. Bir yandan, 10 Eylül 1999 tarihli sağlık raporunun, soruşturma açılmasını gerektirecek yeni bir kanıt niteliğinde olduğunu savunmaktadır. Diğer yandan ise, kendisine iletilmediğini iddia ettiği takipsizlik kararının verildiği 8 Mayıs 1996 tarihli ilk soruşturmanın sonuçlarına itiraz etmektedir.
29 Kasım 2000 tarihinde, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın talebini reddetmiştir.
Başvuran aleyhine 30 Mayıs 2001 tarihinde başlatılan ceza davası çerçevesinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı silahlı terör örgütüne ait olmak suçundan on beş yıl hapis cezasına mahkum etmiştir. Dava halen ulusal mahkemelerde görülmektedir.
ŞİKAYETLER
Başvuran AİHS'nin 3.maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Aynı zamanda, yetkililerin etkili bir şekilde hareket etmediklerini belirterek AİHS'nin 6. ve 13. maddelerine atıfta bulunmaktadır.
HUKUK AÇISINDAN
A. Hükümet'in itirazı
1. İç hukuk yollarının tüketilmemesi
a) 8 Mayıs 1996 tarihli takipsizlik kararına itiraz edilmemesi
Hükümet, başvuranın 2 Mayıs 1996 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na şikayet dilekçesi sunmasının ardından, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın, başvurana kötü muamelede bulundukları iddia edilen polisler aleyhine soruşturma başlatması için, sözkonusu şikayet dilekçesini Fatih Cumhuriyet Savcılığı'na sevk ettiğini belirtmektedir. Fatih Cumhuriyet Savcılığı, yapılan hazırlık soruşturmasının ardından, 8 Mayıs 1996 tarihinde, dosyanın tamamına dayanarak, delil yetersizliğinden takipsizlik kararı vermiştir. Fatih Cumhuriyet Savcılığı'nın kayıtlarından, bu kararın 14 Mayıs 1996 tarihinde başvurana tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. Başvuran, karar kendisine tebliğ edildiği halde, CMUK'un 165. maddesinde öngörüldüğü şekilde bu karara itirazda bulunmamıştır. Oysa bu yöntemle yapılacak olan bir başvuru, bu alanda yürütülmüş soruşturmanın adli denetimin, gerektiğinde ise cezai kovuşturmanın yapılmasını sağlamak için yeterli olabilirdi.
Başvuran, Hükümet'in savına itiraz etmekte ve 8 Mayıs 1996 tarihinde verilen takipsizlik kararının kendisine tebliğ edildiğini inkar etmektedir. Başvuran, bu karar tebliğ edilmiş olsaydı, Hükümet'in alındı belgesini sunması gerektiğini ileri sürmektedir. Fakat Hükümet yalnızca Fatih Cumhuriyet Savcılığı'na ait olan bir belge sunmuştur.
AİHM, Türk hukuk sisteminde de yer aldığı üzere, verilen bir takipsizlik kararına karşı, başvurulacak itiraz yolunun başarısızlıkla sonuçlanacağının düşünülemeyeceğini ve bu yöntemin kullanılabilir olduğunu daha önce de belirtmiştir. Bu konuyla ilgili olarak, AİHM, buna benzer pek çok davada, bu yola başvurulmasının görevde olan Devlet memurları aleyhine, cezai soruşturmaların başlatılmasını sağladığını gözlemlediğini hatırlatmaktadır (Bkz. son olarak, Kanlıbaş-Türkiye (karar), no: 32444/96, 28 Nisan 2005).
AİHM, başvuranın, şikayetlerinin telafi edilmesini sağlayacak ve olumlu bir şekilde sonuçlanabilecek ceza hukuku başvurusu yoluna sahip olduğunu düşünmektedir. O halde, pratikte erişilemez bir başvuru olmadıkça, başvuran bu yolu kullanabilirdi.
AİHM, Fatih Cumhuriyet Savcılığı'nın, başvuranın şikayette bulunduğu tarihten altı gün sonra, 8 Mayıs 1996 tarihinde, takipsizlik kararı verdiğini gözlemlemektedir. Hükümet'e göre, bu karar başvurana 14 Mayıs 1996 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Bununla birlikte AİHM, tutuklulara ve hükümlülere gönderilecek olan tebligatlarla ilgili işlemleri yürütmenin yetkili mercilerin görevi olduğunu, ve bunu 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 19. maddesi uyarınca, cezaevi idaresi aracılığıyla yapılması gerektiğini gözlemlemektedir. Tebliğ edildiğine dair bir belgeyi sunan Hükümet, bu kararın Bayrampaşa Cezaevi'nde tutuklu bulunan başvurana usule uygun olarak tebliğ edildiğini ortaya koyamaz.bu koşullar altında, ikinci şikayetin yapılmasından önce başvuranın ya da avukatının takipsizlik kararından haberdar olduklarını gösteren delilerin bulunmayışından dolayı, AİHM ilgili kişinin, ikinci şikayetinin incelenmesi amacıyla yapılan soruşturma sırasında takipsizlik kararından haberdar olduğuna dair beyanını ikna edici bulmuştur ( Bkz. mutatis mutandis, Baghli-Fransa, no: 34374/97, § 31, CEDH 1999-VIII; karşılaştırın Cuma Sat-Türkiye (karar), no: 38041/97, 2 Eylül 2003).
Sonuç olarak, 8 Mayıs 1996 tarihli takipsizlik kararına karşı itiraz yolunun, usule uygun olarak tebligat yapılmamasından dolayı, erişilemez olduğuna ve Hükümet'in bu alandaki itirazının reddedilmesine karar vermiştir.
b) İdari ve sivil başvuru yollarının bulunmaması
Hükümet, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı tarafından başvuranın itirazını reddeden 29 Kasım 2000 tarihli karar sonrasında, başvuranın genel hukuk ya da idari yargılama usullerine başvurabileceğini belirtmektedir.
AİHM, Hükümet'in atıfta bulunduğu hukuki ve idari başvuru yolları hakkında pek çok kez görüş bildirme imkanı bulmuş ve ulusal düzeyde "etkili" resmi soruşturma bulunmadığından AİHS'nin 3.maddesi bakımından sözkonusu başvuru yollarının tüketilmesine gerek olmadığı sonucuna varmıştır (Bkz. diğerleri arasında, İlhan-Türkiye (GC), no: 22277/93, §§ 62-64, CEDH 2000-VII).
AİHM, kötü muamele yapıldığına ilişkin olarak iki şikayet dilekçesi sunan ve 26 Haziran 2000 tarihli takipsizlik kararına İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde itirazda bulunan başvuranın, bunların dışında ayrıca Hükümet'in dile getirdiği hukuki ve idari başvuru yollarına başvurmak zorunda olmadığını ifade etmektedir. Bu nedenle Hükümet'in itirazının bu kısmı kabuledilemez.
2. Altı ay kuralına uymama
Hükümet başvuranın, AİHS'nin 35§1 maddesine uygun olarak altı ay kuralına uymadığını dile getirmektedir. Hükümet'e göre, başvuranın iç hukuk yollarına başvurmadığı gözönüne alınırsa, bu süre başvuranın ilk şikayetine ilişkin olarak Fatih Cumhuriyet Savcılığı'nın takipsizlik kararı verdiği 8 Mayıs 1996 tarihinde başlamıştır.
AİHM, usulüne uygun olarak tebligat yapılmamasından dolayı, başvuranın 8 Mayıs 1996 tarihli takipsizlik kararından haberdar olduğunun ortaya konulmadığını hatırlatmaktadır. İlgili ikinci bir şikayet dilekçesi vermiştir, bu şikayet Ağır Ceza Mahkemesi başkanı tarafından verilen 29 Kasım 2000 tarihli kararla sonuçlanmıştır.
AİHM, AİHS'nin 35 § 1 maddesi uyarınca verilen nihai iç hukuk kararının, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı'nın başvuran tarafından yapılan itirazı reddeden kararı olduğu sonucuna varmıştır. Başvuru iç hukuk kararının verilmesinden sonra altı ay içinde, 24 Nisan 2001 tarihinde yapılmıştır. Bu nedenle bu itiraz reddedilmelidir.
B. Esasa hakkında
Başvuran AİHS'nin 3. 6. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmekte ve dosyada bunları doğrulayacak hiçbir unsur bulunmadığını belirtmektedir. Ayrıca, olayların gerçekleştiği tarihten üç yıl ve dört ay sonra yapılan, 10 Eylül 1999 tarihli sağlık raporu sonuçlarına itiraz etmektedir.
AİHM, tarafların ileri sürdüğü argümanların tümünün ışığı altında, sözkonusu şikayetin olaylar ve hukuk açısından, başvuru incelemesinin şu anki aşamasında çözüme kavuşturulamayan fakat esastan incelemeyi zorunlu kılan ciddi sorular ortaya koyduğu kanaatindedir. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı, AİHS'nin 35§3. maddesine göre açıkça dayanaktan yoksun olarak ilan edilemez. Başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmamaktadır.
Bu gerekçelerle AİHM oybirliğiyle,
Esasa ilişkin her türlü hakkı saklı kalmak üzere başvurunun geri kalanını kabuledilebilir bulmuştur.
Full & Egal Universal Law Academy