(AİHS m. 2, 13)
(Başvuru no: 75632/01)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
12 Haziran 2007
İşbu karar AIHS 'nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (75632/01) başvuru no'lu davanın nedeni bu ülke vatandaşı olan maktulün eşi Güllü Ekrem ve maktulün çocukları Dilek Ekrem, Oktay Ekrem, Nuray Ekrem ve Nurhak Ekrem ile maktulün babası Mehmet Ekrem'in (başvuranlar), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 1 Ekim 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Adli yardımdan faydalanan başvuranlar, Tunceli Barosu avukatlarından H.Aygün ve Ö. U. Kaplan tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1960, 1980, 1983, 1987, 1984 ve 1928 doğumlu olup Tunceli'de ikamet etmektedirler.
Süleyman Ekrem olayların meydana geldiği dönemde minibüs şoförüydü ve Tunceli bölgesinde yolcu taşımacılığı yapmaktaydı.
Başvuranlara göre, Süleyman Ekrem, 29 Kasım 1999 günü akşamı aracını almak isteyen PKK mensupları tarafından silah zoruyla evinden alınmıştır.
Aynı akşam, Pertek (Tunceli) ilçesi Pirinçli köyü yakınlarında Bölge Jandarma Karakolu'na bağlı güvenlik güçleri, sözkonusu örgüt üyelerini yakalamak istemişlerdir. Süleyman Ekrem, aracında bulunan üç PKK üyesiyle birlikte silahlı çatışma sırasında öldürülmüştür.
Olay yeri tespit tutanağında, 29 Kasım 1999 tarihinde saat 18:30 sularında ayrılıkçı terör örgütü üyelerinin Pertek ilçesinde bulunan Pirinçli köyüne geleceği bilgisini alan ve köyün girişinde bulunan güvenlik güçlerinin, aralarında Süleyman Ekrem'le birlikte dört kişinin bulunduğu minibüse durması yönünde emir verdiği belirtilmiştir. Emre uyulmamış ve karşılıklı olarak ateş açılmıştır. Minibüsün içerisinde bulunan dört kişi ölmüştür. Aracın içerisinde çeşitli markalarda silah ve şarjör bulunmuştur.
Minibüse ateş açılan noktayı belirten kroki olay yeri tespit tutanağına etkilenmiştir. Bu krokiye göre, civar binalarda yapılan incelemelerden de anlaşıldığı üzere, aracın içerisinde bulunan yolcular tarafından ateş açılmıştır. Jandarmalar tarafından açılan ateşte, tekerleklerin üstüne ve aracın üst kısmına doğru isabet alınmıştır.
30 Kasım 1999 tarihinde, Jandarma Karakolu'na getirilen maktulün cesedine otopsi yapılmıştır. Ceset üzerinde kurşunların girip çıkmasıyla oluşan çok sayıda yara tespit edilmiş ve aynı şekilde kurşunların iki ayak kemiğini zedelediği belirtilmiştir.
Maktulün eşi başvuran Güllü Ekrem, 10 Aralık 1999 tarihinde eşinin ölüm koşullarının aydınlatılması amacıyla adli soruşturma açılması yönünde talepte bulunarak Pertek Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurmuştur. Başvuran aynı zamanda silahlı çatışmaya katılan güvenlik güçleri mensuplarının tespit edilmesini ve aleyhlerinde kamu davasının açılmasını istemiştir. Ayrıca başvuran, tanıkların dinlenmesini, minibüsün incelenmesini ve eşinin şahsi eşyalarının teslim edilmesini istemiştir.
Savcılık, 10 Aralık 1999 tarihinde Evrensel gazetesi yazarlarından H.Y. isimli şahsın ifadesini almıştır. H.Y. doğrudan bir tanık olmadığını beyan etmiştir. H.Y. çok sayıda kurşunun isabet ettiği minibüsü, yolun ortasında el freni çekilmiş olarak gördüğünü belirtmiştir. Kendisinin durakta olduğu sırada minibüse ateş açıldığını ifade etmiştir.
Aynı gün Savcılık, maktulün babası Mehmet Ekrem'in ifadesine başvurmuştur. Mehmet Ekrem, olayın meydana geldiği gün oğlunda olduğunu belirtmiştir. Süleyman Ekrem'in evine aralarında Hakkı isimli bir PKK üyesinin de bulunduğu dört kişi girmiştir. Hakkı Süleyman Ekrem'i, kendilerini aracına götürmemesi halinde ölümle tehdit etmiştir. Evden ayrılışlarından kısa bir süre sonra silah sesi duymuşlardır.
Yine aynı tarihte Savcılık, Emeğin Partisi üyesi olan S.G. isimli bir şahsın ifadesini almıştır. S. G. 1 Aralık 1999 tarihinde olay yerine gitmiştir. Süleyman Ekrem'in de Emeğin Partisi üyesi olduğunu belirtmiş ve minibüsün kurşunlarla delik deşik olduğunu, tekerlerinin patlak ve el freninin çekik olduğunu ifade etmiştir. Kendisinin durakta olduğu sırada minibüse ateş açıldığını belirtmiştir.
15 Aralık 1999 tarihli tutanakta ayrıca dava konusu olayda ölen H.K., E.Y. ve N.D. isimli şahısların üzerinde bulunan özel eşyaların bir listesi çıkarılmıştır, çeşitli markalarda silah, tabanca, el bombası ve şarjör bulunmuştur.
Van Kriminal Laboratuarı tarafından yapılan incelemeler sonucunda hazırlanan 27 Aralık 1999 tarihli balistik inceleme raporunda, olay yerinde bulunan mermi kovanlarının daha önceki cinayetlerde kullanılan silahlardan çıkmadığı ve bu nedenle silahı kullanan kişilerin bilinmediği belirtilmiştir.
Pertek Cumhuriyet Başsavcılığı, 4483 sayılı Kanun'a uygun olarak 4 Nisan 2000 tarihinde, operasyona katılan görevlilerin kovuşturulması iznini almak amacıyla dosyayı Tunceli Valiliği'ne sevk etmiştir.
Operasyona katılan Jandarma erlerinden birinin ifadesi, 8 Mayıs 2000 tarihinde Jandarma üstçavuşu tarafından kaydedilmiştir. Jandarma eri, 29 Kasım 1999 günü sabahı, operasyonun başladığını belirtmiştir. Saat 16:30'a doğru, teröristler Pirinçli köyüne gelmişlerdir. Saat 18:30-19:00 sularında güvenlik güçleri sözkonusu köye doğru gelen bir minibüs görmüşlerdir. Sözkonusu araç, gece görüşü teçhizatı bulunan görevliler tarafından takibe alınmıştır. Daha sonra minibüs durmuş ve içinden silahlı üç kişi inerek, farklı yönlere dağılmışlardır. Aynı zamanda, güvenlik güçleri minibüsün etrafında sigara içerek dolaşan silahlı dördüncü bir kişi fark etmişlerdir. Bu kişilerin şüpheli hareketlerinden dolayı, köye giden yolun barikatla kapatılması ve şüpheli bu kişilerin kimliklerinin kontrol edilmesi emri verilmiştir. Jandarmaların uyarılarına rağmen minibüs durmamış bu nedenle uyarı atışları yapılmıştır. Bu kişiler uyarılara ateşle karşılık vermişlerdir. Görevliler, aracın lastiklerine ateş açmıştır. Sözkonusu kişiler ateş etmeye devam etmişlerdir.
Tunceli Valisi, 17 Mayıs 2000 tarihinde nefsi müdafaa yaptıkları kanısında olduğu dava konusu güvenlik güçleri mensupları aleyhinde soruşturma açılması için istenen izni reddetme kararı vermiştir. Bu kararı alırken Vali, aracın içinde dört tüfek ve iki revolver bulunduğunu gözönüne almıştır. Bu durum da, maktul de dahil olmak üzere araç içinde bulunan kişilerin hepsinin silahlı olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir.
Bunun yanı sıra Vali, bu durumda silah kullanımının, güvenlik güçleri tarafından silah kullanılmasını öngören 2935 sayılı Olağanüstü Hal Bölge Kanunu'nun 23. maddesine uygun olduğu sonucuna varmıştır.
Valilik kararı, 18 Mayıs 2000 tarihinde Güllü Ekrem'e tebliğ edilmiştir.
Güllü Ekrem, 24 Mayıs 2000 tarihinde, Malatya Bölge İdare Mahkemesi'ne bu kararın iptali için dava açmıştır.
İdare Mahkemesi, 2 Haziran 2000 tarihinde bu talebi reddetmiş ve Tunceli Valisi'nin verdiği kararı onamıştır.
Daha sonra, Pertek Cumhuriyet Başsavcılığı, 24 Ağustos 2000 tarihinde, Tunceli Valisi ve Malatya Bölge İdare Mahkemesi'nin kararlarına dayanarak, görevleri çerçevesinde hareket etmiş olan güvenlik güçleri mensupları aleyhinde kovuşturma başlatılmasına gerek olmadığına kanaat getirmiştir.
Güllü Ekrem, 7 Eylül 2000 tarihinde, Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi önünde, Pertek Cumhuriyet Başsavcılığının sözkonusu kararına itiraz etmiştir. Güllü Ekrem, bu vesileyle, silahlı çatışmaya katılan güvenlik güçleri mensupları aleyhinde kasten adam öldürme gerekçesiyle kamu davasının açılmasını istemiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Ekim 2000 tarihinde maktulün hiçbir şekilde yasadışı örgüt üyeleriyle ilişkisinin olmadığına ve dosyada, maktulün güvenlik güçlerine karşı silah kullandığını ortaya koyacak unsurun bulunmadığına kanaat getirerek, başvuranın talebini kabul etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçelerinde, özellikle Jandarma Kuvvetlerine bağlı bir kişinin her hatalı tutumunun, Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisi alanına girdiğini hatırlatmaktadır. Sonuç olarak Ağır Ceza Mahkemesi, Cumhuriyet Başsavcılığı'nın takipsizlik kararının 4483 sayılı Devlet Memurlarının Yargılanması Hakkındaki Kanun hükümleriyle bağdaşmadığına kanaat getirmektedir.
Böylece Ağır Ceza Mahkemesi, dava konusu takipsizlik kararının kaldırılmasına karar vermiş ve dava dosyasını soruşturma yapılması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığı'na geri göndermiştir.
6 Şubat 2001 tarihinde, U.D isimli jandarmanın ifadesi Savcılık tarafından alınmış ve H.D. 8 Mayıs 2000 tarihli ifadesini yinelemiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığının 10 Mayıs 2001 tarihinde başvurduğu Yargıtay, 2 Ekim 2000 tarihli Ağır Ceza Mahkemesi kararını bozmuştur.
Aynı zamanda Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi, 4 Ekim 2000 tarihli bir kararla, kendi isteğiyle suç örgütüne yardım ettiğinin ortaya konulmadığı kanaatine vararak, Süleyman Ekrem'in minibüsünün ailesine teslim edilmesi kararını vermiştir. Ayrıca Güllü Ekrem'in başvurusu üzerine Pertek Sulh Mahkemesi, 26 Nisan 2001 tarihinde minibüse verilen hasarın tutarını 10.179.000.000 TL (yaklaşık 9.430 Euro) olarak belirlemiştir.
Ayrıca, Güllü Ekrem, Malatya İdare Mahkemesi önünde, eşinin ölümü ve olay sırasında araca verilen zarar nedeniyle tazminat davası açmıştır. İdare Mahkemesi, 4 Ekim 2002 tarihli kararla, hazırlık soruşturmasından, daha önceden birçok kez terör örgütüne yardım ve yataklık yapan maktulün, 29 Kasım 1999 tarihli olayda silahlı olduğunun ortaya çıktığına kanaat getirerek bu talebi reddetmiştir.
Başvurunun yapıldığı 3 Temmuz 2006 tarihinde dava halen Danıştay önünde görülmekteydi.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, Süleyman Ekrem'in öldürülmesinin, kasten adam öldürme yoluyla gerçekleştiğini iddia etmekte ve makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın derinlemesine yapılmadığından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar bu itibarla AİHS'nin 2. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
A. Tarafların iddiaları
Başvuranlar yakınlarının, evine gelen PKK üyeleri tarafından ölümle tehdit edildiğini belirtmektedirler. Süleyman Ekrem, evinden ayrıldıktan kısa bir sonra hayatını kaybetmiş ve bu nedenle jandarmaya haber verilmesi mümkün olmamıştır. Başvuranlara göre, güvenlik güçleri kendilerine karşı bir saldırı olmaması nedeniyle meşru müdafaa durumunda bulunmamaktaydı. Ayrıca güvenlik güçleri safında ne ölen ne de yaralanan olmuştur. H.Y. ve S.G. isimli tanıkların ifadelerinden yola çıkan başvuranlar, bunun yargısız bir infaz olduğunu ve güvenlik güçleri ile araçta bulunan yolcular arasında herhangi bir çatışmanın meydana gelmediğinden emin olduklarını ifade etmektedirler. Başvuranlar hiçbir uyarı ateşinin açılmadığını ve minibüsün rampada el freni çekilmiş olarak durduğunu ileri sürmektedirler.
Ulusal mahkemeler tarafından verilen kararlardan yola çıkan başvuranlar, Süleyman Ekrem'in PKK üyesi olmadığını ve dava konusu olayların meydana geldiği dönemde silahsız olduğunu yinelemektedirler. Güvenlik güçleri, arabada bulunmasına rağmen Süleyman Ekrem'i yakalamak için herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Araçta yüzlerce kurşun izi tespit edilmiş ve Süleyman Demirel'e yedi ya da sekiz kurşun isabet etmiştir. Güvenlik güçleri aracın içerisinde bulunan yolcuları öldürmek amacıyla ateş açmıştır. Başvuranlara göre, aracın içerisinde ateşli silah bulunmuş olması, araçta bulunan kişilerin silahlı olduğu anlamına gelmemektedir.
Hükümet, başvuranların iddialarına itiraz etmektedir. Hükümet, Süleyman Ekrem'in babasının verdiği ifadede, evlerine gelen ve zorla oğlunu götüren Hakkı isimli şahsın terörist olarak bilindiğini ifade ettiğini açıklamaktadır. Hükümet, maktulün ailesinin Süleyman Ekrem'in kendi aracı ile teröristler tarafından götürüldüğünü güvenlik güçlerine bildirme girişiminde bulunmadıklarının altını çizmektedir.
Hükümet, olay günü görev başında olan memurun ifadesini yinelemektedir. Hükümet, güvenlik güçlerinin meşru müdafaa halinde olduklarını, güç kullanımının kaçınılmaz olduğunu ve araç içerisinde bulunan yolcuların istem dışı olarak vurulduklarını belirtmektedir.
Hükümet, teröristlerin köy içerisinde bulundukları anda yakalanmasının mümkün olmadığını zira bu durumda köylülerin hayatlarının tehlikeye atılacağını belirtmektedir. Buna karşın, teröristler evlerin etrafında tur attıkları sırada maktulün kaçma imkanı bulunmaktaydı. Hükümet güvenlik güçlerinin kimlik kontrol etmek ve gerekirse silahlı kişileri yakalamak amacıyla hareket ettiğini belirtmektedir. Güvenlik güçleri, kanunla kendilerine tanınan güç çerçevesinde hareket etmişlerdir. Jandarmalar, kendileri gibi silahlı olan ve uyarı ateşine rağmen ateş açmaya devam eden kişilere karşı silahlı güç kullanmıştır. Hükümet, kullanılan gücün, AİHS'nin 2 § 2. maddesinde ifade edilen amaçlarla orantılı olduğunu belirtmektedir.
B. Süleyman Ekrem'in ölümü ile ilgili olarak
1. Genel ilkeler
AİHS'nin 2 § 1. maddesinin ilk cümlesi Devlet'i yalnızca istemli ve illegal ölüme sebebiyet vermekten kaçınmayı değil aynı zamanda, iç hukuk düzeninde kendi yargısına tabi kişilerin yaşam haklarının korunması için gerekli önlemleri almayı da zorunlu kılmaktadır (Bkz. Kılıç-Türkiye kararı, no: 22492/93). Bu doğrultuda Devletin yükümlülüğü esas olarak, yaşama hakkını güvence altına almak için bireye karşı işlenecek suçları caydırıcı, hukuki ve idari bir çerçeve içine yerleştirmek, bu mekanizmanın işleyişi bakımından yaptırımlar uygulamak ve ihlalleri ortadan kaldırmaktır (Velikova-Bulgaristan, no: 41488/98, ve Perk ve diğerleri). Kişileri koruma aracı olan AİHS'nin amaç ve hedefi, aynı zamanda 2. maddeyi etkili ve somut gereklilikler ortaya çıkaracak şekilde yorumlamaya ve uygulamaya çağırmaktadır (McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 11 Eylül 1995 tarihli karar).
AİHS'nin 2. maddesinde bizzat belirtildiği gibi, güvenlik güçlerinin öldürücü güce başvurmaları belli hallerde meşru sayılabilir. Bununla birlikte 2. madde, sınırsız bir yetki tanımamaktadır. Devlet görevlilerinin fiillerinin sınırlarının kurallarla çizilmemiş olması ve bu konuda keyfiliğe izin verilmesi, insan haklarına saygı ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu husus, gücü keyfi ve kötüye kullanmaya karşı, yerinde ve etkili bir sistem içinde, polis operasyonlarının iç hukukla yetkilendirilmesinden başka, bu hakkın yeterince sınırlandırılması gerektiğinin göstergesidir (Bkz. Makaratzis-Yunanistan, no: 50385/99).
Bu bağlamda, bütün olarak ele alındığında bu hükmün 2. paragrafının öncelikli olarak kasten ölüme sebebiyet verilen durumları tanımlamadığını, güce başvurularak istem dışı ölüme yol açmanın da üzerinde durduğunu belirtmek gerekir. Bununla birlikte ölüme sebebiyet veren güç kullanımının kasti ya da bilinçli niteliği, bu tedbirin gerekli olup olmadığının belirlenmesinde dikkate alınması gereken bir unsurdur. Her türlü güce başvurma, a), b) ve c) fıkralarında öngörülen amaçlara ulaşılması için "mutlak surette gereklilik arz etmelidir". "Mutlak gereklilik" terimlerinin kullanımından normal şartlarda AİHS'nin 8'den 11'e kadar olan maddelerinin 2. paragrafı uyarınca Devletin müdahalesinin «demokratik bir toplum için gereklilik» koşulu ile bağdaşıp bağdaşmadığının tanımlanması açısından kesin ve zorunluluk ilkesinin uygulanması kastedilmektedir. Özellikle, güce başvurma 2. maddenin 2 a), b) ve c) fıkralarında öngörülen amaçlarla mutlak surette orantılı olmalıdır (Oğur-Türkiye, no: 21594/93, ve Ergi-Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler). Bu hükmün demokratik bir toplumdaki önemini vurgulayan AİHM, bu düşünceyi şekillendirmek için, ölüme sebebiyet veren halleri büyük bir titizlikle incelemek, özellikle ölüme sebebiyet veren güce başvurulduğunda yalnızca bu gücü kullanan Devlet görevlilerinin fiillerini değil, aynı zamanda olayların bütününü, bu eylemlerin oluşturulmasını ve denetimini de dikkate almak durumundadır (Bkz. McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık).
2. Davaya uygulanması
Mevcut davada AİHM, davaya ilişkin olayların, Süleyman Ekrem'in yaşamının korunması ve AİHS'nin 2. maddesinde öngörüldüğü şekilde etkili ve uygun soruşturma yürütme yükümlülüğü hususunda Savunmacı Devlet makamlarının herhangi bir eksikliğini ortaya koyup koymadığını tespit etmeye çağrılmaktadır.
AİHM, başvuranlarla Hükümet'in Süleyman Ekrem'in ölümüne sebebiyet veren olayları farklı şekillerde dile getirdiğini tespit etmektedir. AİHM ortaya çıkan soruları, dava dosyasına eklenen belgelerden ve taraflarca sunulan görüşlerden yola çıkarak inceleyecektir (Bkz. Halit Çelebi kararı).
AİHM bu değerlendirmesinde "her türlü makul şüpheciliğin ötesinde" ilkesini dikkate almaktadır. Bu türden bir delil yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir dizi emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir; ayrıca delillerin araştırılması sırasında tarafların tutumu da dikkate alınabilir (mutatis mutandis, İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar).
a) Süleyman Ekrem 'in ölümü ile ilgili olarak
Mevcut davada Hükümet, aralarında Süleyman Ekrem'in de bulunduğu minibüs yolcularının jandarmalar tarafından tutulan kontrol noktasında durmadıklarını belirtmektedir. Jandarmalar havaya ateş açmak suretiyle aracı durdurmak istemiştir. Daha sonra ise minibüse ateş ederek yolcuların ölümüne sebebiyet vermişlerdir. Başvuranlar ise bunun aksine jandarmaların minibüsü durdurup kasıtlı olarak yolcuların üzerine ateş açtıklarını ileri sürmektedirler.
Dosyada yer alan unsurlardan hareketle AİHM, minibüsün kurşunlara maruz kaldığı noktada çizilen krokiden, minibüsün içinde bulunan yolcular tarafından da ateş açıldığını tespit etmektedir. AİHM bu hususunun, varılacak sonuç için önemli bir delil unsuru teşkil ettiği kanaatindedir. AİHM, H.Y. ve S. G. isimli tanık ifadelerinin, olayın doğrudan görgü şahidi olmamaları nedeniyle şüpheli ifadeler olabileceği kanısındadır. Bu nedenle AİHM bu ifadelerin nazari nitelikte olduğunu belirtmektedir. Oysaki çatışmaya katılan ve olayın tek görgü tanığı yetkili makamlar ve jandarmalar tarafından ifadesi alınan U.D. isimli şahıstır. U. D. İfadesinde jandarmaların, uyarı ateşine rağmen durmayan minibüse ateş açmak zorunda kaldıklarını belirtmiştir.
Bu koşullarda AİHM, başvuranların iddialarının yeteri kadar somut, nesnel ve denetlenebilir olaylara dayanmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle Süleyman Ekrem'in yargısız infaz sonucunda öldüğü yönünde bir karar alınması, güvenilir emarelerden çok varsayım ve spekülasyondan öteye geçmeyecektir. Sonuç olarak, dava konusu operasyonun "her kişinin şiddete karşı korunmasının sağlanmasını" ve özellikle de AİHS'nin 2 § 2 a) ve b) maddeleri uyarınca "yasal bir tutuklamanın gerçekleştirilmesini" amaçladığı kanaatine varılması mümkündür.
AİHM, Süleyman Ekrem'in jandarma ile girişilen silahlı bir çatışma sonucunda öldüğünü tespit etmektedir. Bu noktada AİHM, jandarmaların karşı karşıya kaldıkları durum göz önüne alındığında mevcut olayda kullanılan gücün, mutlak olarak gerekli olup olmadığını ve dolayısıyla 2. maddenin 2. paragrafı ile öngörülen amaçlarla orantılı olup olmadığını incelemek durumundadır.
Bu durumda güvenlik güçlerinin güç kullanması bazı koşullarda haklı gösterilebilir. Bununla birlikte bütün güç kullanımları "mutlak gereklilik arz etmelidir" yani koşullarla doğrudan orantılı olmalıdır. Yaşam hakkı hayati bir önem taşıdığından, hangi koşullarda ölüme sebebiyet vermenin yasal olabileceği konusu, kati bir değerlendirme gerektirmektedir. (Andronicou ve Constantinou-Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar ve McKerr-Birleşik Krallık, no: 28883/95).
Operasyonun gerçekleştiği bağlam ile ilgili olarak, jandarmaların yasadışı bir terör örgütü üyesi olduklarından şüphe edilen, silahlı olan ve tehlikeli kişilerle karşı karşıya oldukları tartışma götürmez bir gerçektir. Jandarmalara teröristlerin geldiği haberi verilmiş ve jandarmalar bölgeye giriş çıkış yapan kişilerin kimliklerinin tespit edilmesi amacıyla bir kontrol noktası oluşturmuşlardır.
AİHM, jandarmaların silahlı kişilerin karşısında bir kontrol noktasında bulunduklarını tespit etmektedir. Jandarmalar, minibüsü durdurmak ve yolcuları yakalamak amacıyla silaha başvurmuştur. Burada, 2. maddenin ikinci paragrafında belirtilen ve ölüme sebebiyet veren ya da verebilecek olan güç kullanımının yasal olarak değerlendirilebileceği durumlardan bir tanesi sözkonusudur. Ayrıca AİHM'nin, elindeki mevcut unsurlardan hareketle, başvuranların jandarmaların minibüsü durdurduktan sonra Süleyman Ekrem'i öldürdüklerine dair iddialarını yeterince destekledikleri yönünde bir karar alması mümkün değildir. Minibüsün içerisinde bulunan yolcuların silahlı oldukları düşünüldüğünde, jandarmaların bu kişilerin tutumlarını öngörmesi güçleşmiştir. AİHM'ye sunulan delillerden kazanın öğlenin sonlarında gerçekleştiği anlaşılmaktadır, o saatte hava nispeten karanlık olup kötü bir görüş açısı mevcuttur (Bkz. Oğur). Bu nedenle durum aciliyet taşımakta ve jandarmaların ivedilikle hareket etmesi gerekmekteydi (Bkz. mutatis mutandis, Perk ve diğerleri).
Bu nedenle AİHM, üzücü de olsa bu koşullarda kuvvet kullanımının, "herkesin şiddete karşı korunmasını sağlamak" ve "yasalara uygun şekilde yakalamayı gerçekleştirmek" için "mutlak surette gerekli" olma koşulunu aşmadığına kanaat getirmektedir (Bkz. Perk ve diğerleri) Buna ek olarak her türlü makul şüphenin ötesinde gereksiz şekilde aşırı olan bir kuvvetin bu durumda kullanıldığı ortaya konulmamıştır.
Dolayısıyla bu bakımdan AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.
b) Soruşturmanın yeterli olmadığı iddiası hakkında
AİHM, AİHS'nin 1. maddesi gereğince Devlet'in "yargısına tabi herkese Sözleşme'de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak" genel yükümlülüğü ile birlikte 2. maddede öngörülen yaşam hakkını koruma zorunluluğunun, kuvvete başvurmanın bir kimsenin ölümüne sebebiyet verdiği durumda etkili resmi soruşturma yürütmeyi gerekli ve zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Bkz. McCann ve diğerleri ve Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar).
Bu türden bir soruşturma aracılığıyla, Devlet görevlilerinin ya da Devlet kuruluşlarının dahil olduğu davalarda, yaşam hakkını koruyan kanunların etkili bir şekilde uygulanmasının ve olaya müdahil olan kişilerin kendi sorumlulukları altında gerçekleşen ölümlerle ilgili olarak açıklama yapmalarının sağlanması esastır (Anguelova-Bulgaristan, no: 38361/97).
Yürütülen soruşturma, dava koşulları dikkate alındığında güç kullanımının yerinde olup olmadığının tespit edilmesi ve sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını sağlayacak şekilde etkili olmalıdır (Oğur kararı). Yetkililerin, sözkonusu olaylara ilişkin delillerin toplanmasının, görgü tanıklarının ifadesinin alınmasının ve adli tıp incelemelerinin yapılmasının sağlanması yolunda alabilecekleri tedbirleri almış olması gerekmektedir. Soruşturma sonuçları, ilgili unsurların derinlemesine, nesnel ve tarafsız bir şekilde incelenmesi hususuna dayanmalı ve AİHS'nin 2 § 2. maddesinde ifade edilen "mutlak gereklilik" ilkesiyle kıyaslanabilecek bir kriter içermelidir. Dava koşullarının ya da sorumluların bulunmasına yönelik soruşturma ehliyetine zarar verici her türlü hata, soruşturmanın etkisiz olmasıyla sonuçlanabilir (Kelly ve diğerleri-Birleşik Krallık, no: 30054/96, 4 Mayıs 2001, Anguelova, ve Natchova ve diğerleri-Bulgaristan, no: 43577/98 ve 43579/98).
Makul düzeyde özen ve ivedilik gerekliliği bu bağlamda net değildir. Soruşturmanın belirli bir durumda ilerlemesini engelleyen zorluk ve engellerin bulunabileceğini kabul etmek gerekmektedir. Ancak, ölüme sebebiyet veren güç kullanımı nedeniyle soruşturma yürütülmesi sözkonusu olduğunda, eşitlik ilkesine saygı çerçevesinde kamuoyunun güvenini korumak ve yasadışı eylemlere göre her türlü hoşgörü ya da suç ortaklığı izleniminden kaçınmak amacıyla yetkililerin ivedi cevabı temel unsur olarak değerlendirilebilir (McKerr-Birleşik Krallık, no: 28883/95 ve Tahsin Acar kararı).
AİHM, soruşturmanın kaza tespit tutanağının tutulması, olay yeri ile ilgili krokinin çizilmesi, klasik bir otopsinin yapılması ve olayın ertesi günü olay yerine giden görgü tanıklarının ifadesinin alınması ile birlikte başladığını tespit etmektedir. Süleyman Ekrem'in babasının ve aynı zamanda dava konusu operasyona katılan jandarmalardan bir tanesinin ifadelerine başvurulmuştur. Jandarmanın ifadesi olayların meydana geldiği tarihten yaklaşık beş ay sonra bir çavuş tarafından alınmıştır. AİHM, balistik inceleme raporunun olay yerinde bulunan mermi kovanlarının hangi yönden geldiği konusunda, özellikle de aracın içerisinde bulunan kişilerden gelip gelmediği konusunda herhangi bir bilgi vermediğini gözlemlemektedir.
Ayrıca Savcılık, çatışmaya katılan yalnızca bir jandarmanın ifadesini değerlendiren Tunceli Valiliği'nin kararına dayanarak jandarmalar hakkında soruşturma başlatılmasını reddetmiştir. Olayın aydınlığa kavuşturulabilmesi için çatışmaya katılan jandarmaların tamamının ve aynı zamanda görgü tanıklarının ifadelerine başvurulması gereklilik arz etmekteydi. Yalnızca bir jandarmanın ifadesine dayanılarak takipsizlik kararının verilmesi, hazırlık soruşturmasının etkili ve özenli olmadığını göstermektedir.
Son olarak Savcılık tarafından verilen takipsizlik kararı, Süleyman Ekrem'in silah kullandığı hiçbir şekilde kanıtlanmadığı gerekçesiyle Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bozulmuştur. Bununla birlikte daha sonrasında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, eski Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu'nun 343. maddesi uyarınca Adalet Bakanı'nın emri ile Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir. AİHM yalnızca Adalet Bakanı tarafından kullanılabilecek olağanüstü bir başvuru yolunun kullanıldığını tespit etmektedir. Bu başvuru, davada takipsizlik kararının alınması ile sonuçlanmıştır. AIHM bu şekilde dava konusu olay sonrasında açılan kamu davasının sonlandığını tespit etmektedir.
Bütün bu eksikliler ışığında AİHM, Süleyman Ekrem'in ölümü ile ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütülmesi hususunu içeren ve AİHS'nin 2. maddesinde ifade edilen gerekliliklerin yerine getirilmediğine kanaat getirmektedir.
Bu nedenle AİHS'nin 2. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
II. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunan başvuranlar, yetkililer tarafından derinlemesine bir soruşturma yürütülmemiş olmasından dolayı şikayetçi olmaktadır.
Bununla birlikte AIHM, bu şikayetin AİHS'nin 13. maddesinin Sözleşmeci Taraflara yüklediği genel zorunluluk ile bağlantılı olarak incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
Aynı zamanda AİHS'nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği yönünde bir karar almasını gerektiren gerekçe dikkate alındığında AİHM, AİHS'nin 13. maddesi bakımından farklı herhangi bir sorunun ortaya çıkmadığı kanaatindedir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar, çatışma sırasında zarar gören ve yakınlarına ait olan minibüs için 26.338 Yeni Türk Lirası (yaklaşık 14.000 Euro) talep etmektedirler. Başvuranlar, Süleyman Ekrem'in maddi desteğinden yoksun kaldıklarını belirterek ve bilirkişi raporuna dayanarak 204.441 Y.T.L. (yaklaşık 108.600 Euro) talep etmektedirler. Başvuranlar 70.000 Y.T.L. (yaklaşık 31.200 Euro) tutarında manevi zarara uğradıklarını iddia etmektedirler.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.
AİHM, etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle AİHS'nin ihlal edildiği yönünde karar almasını gerektiren olaylarla, başvuranlar tarafından talep edilen maddi tazminat arasında bir nedensellik bağı görememektedir. Bu nedenle AİHM, başvuranlar tarafından bu ad altında dile getirilen talebi reddetmektedir (Halit Çelebi kararı).
Buna karşın, AİHM hakkaniyete uygun olarak maktulün eşi Güllü Ekrem'e ve maktulün çocuklarına 15.000 Euro, maktulün babası olan Mehmet Ekrem'e ise 1.000 Euro tutarında manevi tazminat ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar, AİHM önünde yapılan masraf ve harcamalar için 4.950 Y.T.L. (yaklaşık 2.600 Euro) talep etmekte ve bununla ilgili olarak bir dekont sunmaktadırlar. Başvuranlar ayrıca bilirkişi, tercüme ve yazışma masrafları için 1.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.
AİHM, AİHS'nin 41. maddesi uyarınca ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve harcamaların geri ödenebileceğini hatırlatmaktadır (Nikolava-Bulgaristan, no: 31195/96). AİHM, elindeki mevcut unsurlar doğrultusunda ve bu konudaki içtihadı uyarınca, talep edilen miktarın tamamının, yani 3.600 Euro'dan 701 Euro tutarındaki adli yardım düşürülerek kalan miktarın başvuranlara ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OL ARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Bire karşı altı oyla, Süleyman Ekrem'in ölümü ile ilgili olarak AİHS'nin 2. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;
2. Oybirliğiyle, Süleyman Ekrem'in ölümü ile ilgili olarak Savunmacı Devlet tarafından etkili soruşturma yürütülmesi zorunluluğunun yerine getirilmemesi hususunda AİHS'nin 2. maddesinin usulen ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, AİHS'nin 13. maddesine ilişkin olarak dile getirilen şikayetin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığına;
4. Oybirliğiyle,
a) AİHS'nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara:
i. maktulün eşi Güllü Ekrem'e ve maktulün çocuklarına toplu olarak 15.000 Euro (on beş bin Euro) ödenmesine;
ii. maktulün babası Mehmet Ekrem'e 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;
iii.masraf ve harcamalar için 3.600 Euro'dan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 701 Euro tutarındaki adli yardım düşürülerek kalan miktarın altı başvurana toplu olarak ödenmesine;
iv. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Hükümet'in, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Bire karşı altı oyla adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi gereğince 12 Haziran 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy