(AİHS m. 2, 3, 29, 34, 41, 44) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (TOMASI - FRANSA DAVASI) (İRLANDA - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (LABITA - İTALYA DAVASI) (OĞUR - TÜRKİYE DAVASI) (ERGİ - TÜRKİYE DAVASI) (YAŞA - TÜRKİYE DAVASI)
Başvuru No: 10778/ 02
Hüküm
Strazburg, 24 Kasım 2008
Nihai Karar Konvansiyonun 44üncü madde, 2nci paragrafı uyarıncadır.
Nita'nın Romanya'ya karşı davasında
Josep Casadevall (Başkan),
Elisabet Fura - Sandström,
Corneliu Birsan,
Bostjan M. Zupancic,
Alvina Gyulumyan,
Egbert Myjer,
Luis Lopez Guerra, hakim ve Santiago de Quesada, zabıt kâtibi
şeklindeki Danışma Kurulundan oluşan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (3üncü Kısım) 14 Ekim 2008 tarihindeki (kamuya) açık olmayan duruşmada aşağıdaki karara vardı.
DAVA SEYRİ
1) Konunun başında Romanya'ya karşı bir dava dilekçesi verilmiş bulunmaktadır (10778 / 02). Söz konusu dilekçe, ilgili ülkenin iki vatandaşı, bay Vasile Mircea Nita ve bay Viorel İonel Nita tarafından verilmiş bulunmaktadır. Mahkeme heyetine 24 Ocak 2002 tarihinde yapılan başvuruda bu şahıslar İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması ile ilgili Sözleşmenin 34. maddesi ile açıklanan haklarını kullanmışlardır.
2) Romen hükümeti, Dışişleri Bakanlığı'ndan bay Razvan-Horatiu Radu tarafından temsil edilmektedir.
3) Başvuru sahipleri, polis tarafından kötü muameleye tabi tutulduklarını iddia etmekte ve söz konusu devlet memurları hakkında etkin bir soruşturma açılmadığını belirterek, fiilleri nedeniyle cezalandırılmalarını talep etmektedirler.
4) 27 Eylül 2005 tarihinde Üçüncü Kısım Başkanı, bu başvuruyu Romen hükümetine göndermeye, Sözleşmenin 29. maddesinin 3. paragrafına istinaden başvurunun kabul edilebilirliği ve dava gerekçelerindeki haklılık payının incelenmesine karar vermiştir.
GERÇEKTE
I - Mevcut konuda söz konusu koşullar
5) Başvuru sahipleri ikiz olup, 1971 doğumlu ve Romanya, Roşiori Vede'de mukimdirler.
6) Başvuru sahipleri, 31 Ocak 1995 tarihinde Bükreş'teki askeri savcılığa giderek, soruşturma esnasında Roşiori Vede'de görevli polis memurlarının yetkilerini istismar ederek, kendilerine kötü muamele yapmış olduklarından dolayı şikayetçi olmuşlardır.
7) Hükümet, başvuru sahiplerine karşı şiddet kullanılmış olduğunu kabul etmeyerek, kendi ifadelerine göre, sadece görevlerini yapmış olan, Roşiori Vede'li polislerin kendilerinden şikâyetçi olunmuş başvuru sahiplerini şiddete dayalı hırsızlıkla ilgili olarak sorguya çekmiş olduklarını belirtmiştir.
8) Başvuru sahipleri, Roşiori Vede Kliniğinin Stomatoloji Bölümü başkanı bir doktor tarafından 16 Şubat 1995 tarihinde muayene edilmişler ve aynı tarihte hazırlanan raporlarda her iki şahısta da bir çok diş kırığının tespit edildiği belirtilmiştir. Bu belge, kayıt numarası ve düzenlenme tarihiyle kliniğin o güne ait kayıtlarında bulunmaktadır. Buna karşın, bu dişlerin tam olarak ne zaman ve hangi koşullarda kırılmış oldukları konusunda herhangi bir bilgi mevcut değildir.
26 Şubat 1995 tarihinde davacılar, içinde kayıt numarası ve belgenin düzenlendiği tarihin de bulunduğu evrakın bir suretini savcılığa sundular. Sunulan evrakta, muayene eden doktorun mühür ve imzası okunabilir durumda değildi. Savcılık, bu belgeyi soruşturma dosyasına koyduktan sonra, R.G. ve CM. isimli polis memurları hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
9) Hükümet, davacıların Roşiori Vede'de Stomatolog doktor tarafından muayene edilmiş olduklarına, muayene gününün söz konusu yaraların oluştuğu gün olduğuna herhangi bir itirazda bulunmamakta, ama bunun Roşiori Vede polisinin muamelesi sonucunda olmadığını belirtmektedir. Ayrıca, söz konusu raporda şiddetin ne zaman uygulandığı ve iki kardeşin aldıkları yaraların oluşma nedenlerinin belli olmadığı ifade edilmektedir.
10) 15 Şubat 1995'de savcılıkta ifadeleri alınan davacılar, önceki ifadelerini savcılıkta bir kez daha tekrarlamışlardır. İki kardeşten biri 26 Şubat 1995'de bir kez daha ifade vermiştir.
11) 16 Şubat 1995'de savcılık, R.G. ve CM. isimli iki polis memurunun ifadelerine başvurdu. Polis memuru R.G. ifade alınmış olduğunu doğrulayarak, kendilerini sık olarak haklarındaki suç duyuruları nedeniyle ifadelerinin alınmış olduğundan dolayı tanıdığını belirtmiş, söz konusu ifadelerin nedeninin de şiddete dayalı hırsızlık olmuş olduğunu ifade etmiştir. Davacıların bu esnada ifade vermeleri ve imzalamaları için getirilmiş oldukları masaya kelepçe ile bağlanmış olduklarını da onaylarken, bunun gerekçesini, sözlü saldırılara maruz kalmış olduğunu ve akabinde gelebilecek muhtemel bir fiziki saldın olasılığına duyulmuş olan endişe olarak ifade etmiştir. Kendilerini dövülmüş olduğu suçlamasını ise kabul etmemiştir. İfade yazılı olarak alınmış olup, savcılıktaki araştırma dosyasında bulunmaktadır. İki kez ifadesi alınan CM. isimli polis memuru ise bunları dinledikten sonra, kendisinin davacılarla ilgili söz konusu soruşturma ile ilgisi olmadığını belirtmiştir. Daha sonra verdiği ikinci ifadesinde, kendisinin anılan olaylar cereyan ederken Roşiori Vede Polis Şefi olduğunu söz konusu olayda da adının sadece bundan dolayı geçebileceğini, ama davacıların sorgulanmasında kesinlikle yer almamış olduğunu belirtmiştir.
12) 6 Mart 1995'de, çocuklarının şikayetlerinin incelenmesi amacıyla, davacıların annesi, soruşturmayı yürüten savcılık tarafından ifadesine başvurulmak amacıyla savcılığa davet edilmiştir. Kendisi ifadesinde, çocuklarının çağrıldıkları her kez, kendisinin de polis merkezine gitmiş olduğunu belirtmiştir. 17 Aralık 1994'te, ifade sonrasında, (poliste) koridorda beklerken çocuklarından birinin çığlıklarını duymuş olduğunu, bunun üzerine kapıyı açtığında da, oğlunu kelepçelenmiş, dövülmüş ve kanlar içinde bir vaziyette görmüş olduğunu söylemiştir. Aynı odada polis memuru R.G.'yi ve sivil giyimli başka bir şahsı görmüş olduğunu da eklemiştir. Anne, 16 Şubat 1996 tarihinde Roşiori Vede Hastanesine rapor almak için gitmiş olan oğullarına refakat etmiş olduğunu onaylamıştır. Bu açıklama, ifadeyi verenin okuma yazması olmadığı şeklinde savcılıkça eklenmiş ibareyle birlikte soruşturma dosyasında bulunmaktadır.
13) 14 Kasım 995'de savcılığın şiddete dayalı hırsızlık suçlaması konusunda takipsizlik kararı vermesinin nedeni, şikayetçi olan 3üncü kişinin, gerçekte söz konusu nesnenin çalınmamış olduğunu, kendisinin ailesinden çekinmesi nedeniyle böyle bir iddiada bulunmuş olduğunu açıklamış olmuş olmasıdır.
14) 8 Mart 1999 tarihli kararla, Ceza Muhakemesi Usul Kanunu'nun (CMUK) 10g maddesi uyarınca, polis memuru RG. ile ilgili davanın, kendisinin Kasım 1998'de ölmüş olması nedeniyle düşürülmüş olduğu açıklanmıştır. Aynı şekilde, yine CMUK 10a maddesi uyarınca, polis memuru C.M.'nin sorgulamaya katılmamış olduğunu beyan etmesi nedeniyle, polis memuru R.G. hakkındaki soruşturmada da takipsizlik kararı alınmıştır.
Savcılık aynca, başvuruda sahiplerinin kötü muameleye maruz kaldıklarını belgeleyen ve devletçe resmen tanınan bir kurum tarafından düzenlenmiş herhangi bir adli tıp raporunu da sunmamış olduklarını belirtmiştir. Burada, devletçe resmen tanınmayan bir hekim ya da kuruluş tarafından düzenlenmiş olan bir raporun nazarı dikkate alınmayacağı ve şikayetçilerin maruz kaldıkları yaralanmaların hangi koşullarda oluşmuş olduğunun saptanmamış olduğu özellikle vurgulanmıştır. R.G. isimli polis memurun bir 3. kişinin şiddete dayalı hırsızlık nedeniyle yapmış olduğu şikayet gerekçesiyle başvuru sahiplerinin kelepçelenmiş biçimde sorgulanmış olduklarını doğrulamış olmasına ve bu ifadenin soruşturma dosyasına eklenmiş olmasına rağmen, savcılık, karar gerekçesinde şikayette sahiplerinin kelepçe ile bir masa bacağına bağlanmış olmalarından hiç bahsetmemiştir.
15) Davacılar, bir üst savcılık nezdinde bu karara itiraz ederek, adli makamların, kendilerinin sağlık durumlarının tespiti ve bir ceza mahkemesinde delil olarak kullanılabilecek nitelikte bir raporun verilmesi doğrultusunda, bu konuda yasal tanınmış, bilirkişi konumundaki "Mina Minovici" enstitüsüne resmi başvuruda bulunmalarını talep etmişlerdir. Ayrıca, annelerinin ifadesinin iki kardeşten birinin mevcut olduğu bir ortamda bir kez daha alınmasını talep etmişler, buna gerekçe olarak da, annelerinin okur-yazar olmadığını ve daha önceki ifadenin ne biçimde saptanmış olduğunu bilmediklerini, bunun kuşku götürür olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu arada, CM. isimli polis memurunun ayan beyan bu yasalara aykırı yöntemlerin kullanılmış olduğu sorgulamada en azından mevcut olmuş olduğunu, başvuru sahiplerinin masanın ayağına kelepçe ile bağlanmış olduklarını, haklarında iddia edilen şiddete dayalı hırsızlık suçlamasını kabul etmeleri için birçok darbeye mazur kalmış olduklarını bizzat görmüş olduğunu ifade etmişlerdir.
16) 8 Mayıs 2001 tarihli kararla, Bükreş Askeri Bölge Savcılığı, davacıların şikayetini delil yetersizliği nedeniyle reddetmiştir. Ret kararında bunun dışında hiçbir gerekçe gösterilmemiştir.
17) Belirtilmeyen bir tarihte başvuru sahipleri Bükreş Askeri Mahkemesi'nde itirazda bulunmuşlardır. İtiraz nedenlerini belirterek, özellikle, şikayetlerinden kaynaklanan soruşturmayı yürütmekle görevli savcılar önünde şikayet edilmiş polis memurlarıyla karşılıklı bir yüzleştirmenin yapılmamış olduğunu ifade etmişlerdir. Stomatolog hekimin hazırlamış olduğu sağlık raporunun kötü muameleye maruz kalmış oldukları konusunda kanıt olarak sunulabilecek tek belge olduğunu özellikle vurgulayarak, savcılığın kendilerini bir tıbbi kontrol için mahkemeler tarafından resmen tanınan bir sağlık kurumuna göndermemiş olduğundan, başka bir bilirkişi raporuna sahip olmadıklarını belirtmişlerdir. Kendilerini muayene etmiş olan Roşiori Vede Kliniği hekiminin ismini verdikten sonra, bütün çabalarına rağmen, sağlık durumları ile ilgili, mahkemeye sunabilecekleri bir raporun düzenlenmesini başvurdukları hiçbir sağlık kurumunun kabul etmemiş olduğunu ifade etmişlerdir.
Başvuru sahipleri, dişleri kırıldığından dolayı mağdur duruma düşürüldükleri, sebep olunmuş olan fiziki ve psikolojik açılar nedeniyle, manevi tazminatla zararlarının giderilmesini ve polis memurlarının cezai sorumlulukları ile ilgili yasal işlemlerin başlatılmasını talep etmişlerdir.
18) 15 Haziran 2001 tarihinde Bükreş Bölge Askeri Mahkemesi (basına ve izleyicilere) açık duruşmada ifadeleri alınan başvuru sahipleri, bu esnada polisin neden olduğu yaraların saptanıp, belgelenmeleri amacıyla, resmi rapor düzenleme hakkına sahip "Mina Minovici"ye, sağlık durumlarıyla ilgili bir adli tıp raporunu düzenlemesi için gerekli talimatların verilmesini mahkemeden talep etmişlerdir. Bu arada, lehte tanıklık yapacak şahısların ve polis memuru C.M.'nin dinlenmesini talep etmişler, bu talepler de mahkemece reddedilmişlerdir.
19) 21 Haziran 2001 tarihli bir kararla, başvuru sahiplerinin savcılığın takipsizlik kararı vermesine karşı yapmış oldukları itiraz reddedilmiştir. Mahkeme, başvuru sahipleri ve annelerinin ifadelerini gerçek dışı bulmuş ve maruz kaldıklarını iddia ettikleri kötü muamelenin tarihinde de tutarsızlık olduğunu belirtmiştir. Roşiori Vede polisine isnat edilen suçlamaların gerçek olmadıklarına, çünkü muhtemel bir saldırganlığın R.G. isimli polis memurundan gelmiş olamayacağını, bunun bir açıklamasının olmadığını, zira aynı polis memurunun başvuru sahiplerinin lehlerinde takipsizlik kararı verilmesini yazılı olarak teklif etmiş olduğunu belirtmiştir.
Karar gerekçesinde başvuru sahiplerinin ifadeleri alınırken masanın ayağına kelepçe ile bağlanmış olduklarından hiçbir şekilde bahsedilmemektedir.
20) Bu karara itiraz eden başvuru sahipleri, sağlık durumlarının adli tıp tarafından saptanması için alt mahkemenin talimat vermemiş ve annelerinin ifadesine başvurmayı kabul etmemiş olmasını eleştirmişlerdir. Bu arada, işlemiş oldukları iddia edilen hırsızlık suçu nedeniyle ifadelerinin alınması için çağrılmış oldukları polis merkezindeki sorgulama esnasında R.C. isimli polis memuru tarafından kelepçe ile masanın ayağına bağlanmış olduklarını, bizzat R.C.'nin kendisinin doğrulamış olduğunu vurgulamış, kendilerine yapılan suçlamaları kabul etmeleri için birçok darbeye maruz kaldıklarını ve bu esnada da hareket edemeyecek duruma getirilmiş olduklarına da dikkat çekmişlerdir.
21) 6 Kasım 2001 tarihindeki Nihai Kararla askeri mahkeme, mahkeme kararını tutarlılığı nedeniyle nihai olarak onaylamıştır. Askeri Mahkeme, buradan hareketle, 16 Şubat 1995'de ilgililerin savcılık soruşturma dosyasına koymuş oldukları tıbbi raporların ve doktorun isminin okunmaz durumda olmuş oldukları sonucuna varmıştır. Bu kararla mahkeme aynı zamanda, ihtimal verilen saldırıyla karar tarihi arasında 6 yıllık bir sürenin mevcut olduğunu, bu süre sonrasında herhangi bir bilirkişi raporunun alınmasının ve buna bağlı olarak, oluşmuş yaraların nedenlerinin saptanmasının mümkün olmadığını tespit etmiştir.
Karar gerekçelerinde başvuru sahiplerinin masanın bacağına kelepçe ile bağlanmış olduklarından ise hiçbir şekilde bahsedilmemiş bulunmaktadır.
II - Hukuk ve mevcut dahili uygulamalar
22) Askeri savcılıkların iç yapılanmaları konusundaki yönetmelikler ve pratik uygulama Barbu Anghelescunun Romanya aleyhine davasında kararın § 40 ile açıklanmaktadır (No. 4630/99, § 70, 5 Ocak 2004).
23) 28 Haziran 2004 tarih, 293 nolu ve 30 Haziran 2004 tarihinde resmi duyuru ile açıklanmış olan bir yasa, önceden askeriyeye ve artık askerden arındırılmış ve Adalet Bakanlığı'na bağlı Cezaevleri Genel Müdürlüğü'nün yeniden örgütlenmesini düzenlemektedir. Buna göre, devlete ait cezaevleri personeli artık ulusal idari personel konumuna gelmekte, "devlet memuru" statüsü kazanmakta, kendilerine karşı sürdürülecek olası tüm cezai işlemler (sivil) savcıların ve mahkemelerin görev alanına girmektedirler.
11) Ceza davasına kanıt olarak, 25 Mayıs 1966 tarih ve 446 nolu Kararname ile adli tıp bilirkişiliğinin ceza davalarında kanıt olarak ileri sürülebilmesi için oluşturulan kurum ve adli tıp servislerinden bahsedilmektedir.
Madde 2: Adli tıp alanında yetkili yerler, Sağlık Bakanlığı'na bağlı Adli Tıp Bilimsel Araştırma Enstitüsü "Prof. Dr. Mina Minovici" ve bu enstitünün diğer şubeleridir.
Madde 6: Cinayet, darp..., yaralama, tıbbi yardımda kusur ve eksiklik ve mevcut kararnamedeki düzenlemede öngörülen her türlü adli tıp çalışmasını yapmaya yasal olarak yetkili olan merci, Bilimsel Araştırma Enstitüsü "Prof. Dr. Mina Minovici" ve onun diğer şubeleridirler.
24) 21 Ocak 2000 tarihinde resmi moniteur de ilan edilen, adli tıp kurumlarının çalışma biçimleri ve yapılanmaları ile ilgili 20 Ocak 2000 tarihli 1 numaralı Kararname ile 446 numara ve 25 Mayıs 1966 tarihli Kararname feshedilmiştir.
Adı geçen Kararnamenin 2nci maddesine göre, adli tıp raporu için bilirkişi talebinde bulunmak sadece cezai kovuşturmayı yürüten makamlar ve ulusal mahkemeler için değil, cezai davalarda kullanmak üzere adli tıp raporu elde etmek isteyen her kişi için geçerlidir.
25) Başvuru sahipleri, Roşiori Vede polisinde gayri insani muamele ve aşağılamalara maruz kaldıkları ve böylece de Konvansiyonun 3. maddesinin ihlal edilmiş olduğu iddiasıyla polislerden şikayetçi olmuşlardır. Sözü edilen durumda, polis merkezinde birçok kez kelepçeletmeleri ve saatlerce hareket edemeyecek durumda alıkonulmuş olmalarının yasal hiçbir gerekçesi olamayacağına işaret etmişlerdir.
Konvansiyonun 6ncı maddesine atıfta bulunarak, mağduriyetlerine konu olan istismar dolu sorgulamanın Konvansiyonun 6ncı maddesine tekabül ettiğini, mağduriyet hallerinin ne makul bir sürede, ne de hakkaniyete uygun olarak dinlenmiş olduğunu ve ulusal mahkemelerin adli tıp bilirkişiliğine başvuru ve aynı şekilde tanıkların dinlenmeleri taleplerinin reddedilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir.
26) Hükümet, başvuru sahiplerinin atıfta bulundukları maddeleri yeterince bilmediklerini belirterek itiraz etmiştir.
27) Tek yetkili merci olarak mahkeme dosyayı, hükümet ve şikayet sahiplerinin atıflarını jura novit curia f: hakim hukuku kendiliğinden uygular; resen kanunlar mucibince karar verir") ilkesi gereğince, başlangıçta tarafların değinmemiş oldukları bir madde ve paragraf açısından, yani oluşan zarar ve tazminat açısından incelemiştir. Buna göre, bir zarar, eldeki olanak ve hukuki gerekçelerle değil, yarattığı tahribatın boyutlarıyla ölçülür, (bkz. Guerra ve diğerlerinin İtalya aleyhine davaları, 19 Şubat 1998, Karar ve hüküm derlemeleri 1998-1, s. 223, § 44 ve Berktay'ın Türkiye aleyhine davası, No. 22493 / 93, § 167, 1 Mart 2001).
28) Bu temel ilkelerin ışığında, Mahkeme söz konusu olaydaki koşulları, hasarı Konvansiyonun 3üncü maddesi açısından ve buna müteakip, maddî, ve adli açılımlar bakımından incelemeyi gerekli görmüştür.
Bu tanım aşağıdaki gibidir:
"Hiç kimse işkence edilemez, insanlık dışı, aşağılayıcı bir muameleye ya da cezaya tabi tutulamaz".
A - GEÇERLİLİK HAKKINDA
29) Yüksek Mahkeme, bu ithamın Konvansiyonun 35. madde 3. paragrafına göre, bariz bir biçimde gerekçesiz olmadığını saptamıştır. Aynca, "bugün" diğer başka bir kabul edilemezlik nedeninin olmadığını da saptamış bulunmaktadır. Bu, bundan dolayı da kabul edilebilir olarak açıklanmalıdır.
B - ESAS HAKKINDA
1 - 3üncü maddenin maddi açılımı üzerine
30) Yüksek Mahkeme, 3üncü maddenin demokratik toplumlardaki temel ilkelerden birini oluşturduğunu teyit ettiğini hatırlatır. En zor koşullarda dahi, terörizme ve organize suça karşı mücadelede Konvansiyon, işkence, eziyet, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleyi kesinlikle yasaklar. Sözleşmenin, 1 ve 4 nolu Protokollerin ve 15 inci madde § 2 deki direktiflerinin çoğunluğunda bunun aksi istikamette olmasına rağmen, olası bir olağanüstü halin, ulusal güvenliği, kamu düzenini tehdit edebilecek bir durumun mevcudiyetinde bile, 3üncü madde kısıtlamayı öngörmez (Selmouni'nin Fransa aleyhine davası (GC), No. 25803 / 94, AİHM 1999 - V, § 95).
31) Diğer taraftan, 3üncü maddenin uygulanabilmesi için kötü muamelenin asgari ölçüde vahametinin olması yeterlidir. Bu asgari ölçü, çıkış noktası olarak nedenin tümünden yola çıkarak değerlendirilir. Özellikle muamelenin süresi, fiziki ve manevi etkileri olduğu kadar, bazen de cinsiyet, yaş ve mağdurun sağlık durumu göz önünde bulundurulur. Herhangi bir kişi, özgürlüğünden mahrum olduğu zaman, davranışları nedeniyle kendisine karşı muhakkak başvurulması gerekmiyorsa, fiziki güç kullanımı insan onuruna saldırıdır ve ilke olarak, 3üncü maddedeki güvencenin ihlalidir.
32) Mahkeme, gözaltında bulunan kişilerin zayıf durumda bulunduklarını ve yetkililerin onları korumakla görevli olduklarını vurgular. Bir devlet gözaltına alınmış bir kişinin sorumluluğunu taşımaktadır. Çünkü bu kişi tamamen polis memurlarının elinde bulunmaktadır. Söz konusu olaylar tamamen ya da büyük bir bölümüyle doğrudan yetkililer tarafından tanınmıştır. Bu esnada meydana gelen bir yara, olayın doğruluğunu karine olarak teyit etmektedir. (Tomasi'nin Fransa aleyhine davası, Komisyonun 27 Ağustos 1992 tarihli kararı, Seri A No. 241 - A §§ 108 - 111; Ribitsch'in Avusturya aleyhine davası, § 31; Berktay'ın Türkiye aleyhine davası, No. 22493 / 93, § 167, 1 Mart 2001 ve Rivas'ın Fransa aleyhine davası, No, 59584 / 00, § 38,1 Nisan 2004)
33) Burada, kötü muamele iddiaları mahkemeye sunulacak uygun delillerle desteklenerek, güçlendirilmeliydi. (Bkz. Klaas ve diğerleri ile ilgili 6 Eylül 1978 tarihli karar, Seri A, No. 28, s. 21, s. 17, § 30). Olaylar ve bağlantılarının belirlenmesi için mahkeme şu ölçütten yararlanır: Her türlü makul kuşkunun ötesinde, böylesine bir kanıt, çok sayıda ipucu veya çürütülmüş karinelerden oluşmalıdır. Bunlar da yeterli derecede ciddi, kesin ve birbirleriyle uyum içinde olmalıdır. (İrlanda/Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli Karar, Seri A, No. 25, s. 65, § 161 bölüm sonu, Aydın'ın Türkiye aleyhine davası, 25 Eylül 1997 tarihli Karar, Derleme 1997 - VI, s. 1889, § 73 ve Selmouni'nin Fransa aleyhine davası, § 88).
34) Sözü edilen durumda, talep (istida) sahipleri polis merkezine davet edilmişlerdir ve kati olarak hiçbir suçlamanın dayanağı yoktur: yazılı çağrıya icabet ederek, iradi olarak polis merkezine gitmişlerdir. Çağrı nedeni ise, mağdur durumdaki kişinin şiddete dayalı bir hırsızlık kurbanı olması durumudur ki, daha sonra şikayetini geri çekerek, kaybettiği nesnenin istida sahiplerince çalındığını iddia etmiştir.
Halbuki, istida sahiplerinin Roşiori Vede polis merkezinde sorgulanmaları süresince ve hem de çocuklarının sağlığından endişe eden annenin gözleri önünde, polis memuru R.G. tarafından bir masanın ayağına kelepçelenmiş olarak tutulmuş oldukları kabul edilmektedir. Burada kesin olarak, aşağılayıcı bir muameleye tabi tutulmuş oldukları gerçeği vardır. Söz konusu koşullar, ne soruşturmanın gerekçeleri ve ne de polis memuru R.G.'nin ifadesine göre istida sahiplerinin saldırgan bir tutum içinde olmuş olmaları, böyle bir muameleyi haklı kılmaz. Vahameti ve durumu gereği 3. madde ihlal edilmiştir.
35) Mahkeme, yetkililerin, davranışlarıyla Konvansiyonun 3. maddesinde belirtilen kötü muamele fiilini oluşturdukları düşünülen memurlara karşı cezai işlem yapılıp yapılmayacağına ilişkin kararlarını ilgili kişiler ve kamuoyunun bilgisine sundukları mesajların önemini küçümsememeleri gerektiğine dikkat çeker. Mahkeme bilhassa, yetkililerin bu tür davranışların cezasız kalacağı izlenimini vermemelerinin önemi üzerinde durur. Mevcut olayda mahkeme, polis memuru R.G.'nin mahkemeye bizzat verdiği ifadede ve soruşturma dosyasında davranışlarını açıklıkla ifade etmiş olmasına rağmen, şikayeti soruşturmakla yükümlü savcıların ve iddia sahiplerinin başvurdukları askeri mahkemelerin bunu sessizlikle geçiştirmiş olmalarını özellikle kaygı verici olarak değerlendirmektedir. Savcılar ve askeri mahkemeler, davranışların hem de tartışma götürmez oldukları gayri meşruluğu belirlemek yerine, ilgili polisin ölmüş olması nedeniyle takipsizlik kararı vermişlerdir.
36) Mahkeme, bir kişinin ölümü nedeniyle, davranışlarının gayri meşruluğunun tanınmamasının veya mevcut durumda da olduğu gibi, soruşturma dosyalarında mevcut kuşku götürmeyecek delillere rağmen, mahkemenin bunu kararlarında ve ulusal yargıda sessizce geçiştirmiş olmasını kabul edemez.
Ölümünden sonra polis memuru R.G. hakkında ulusal yetkililerce cezai soruşturma ya da dava açılması kuşkusuz mümkün değildir, ama bu, söz konusu eylemin gayri meşruluğunun, ceza hukukunun temel ilkesi olan bireysel ve temliki kabil olmayan cezai sorumluluğun tanınmasına engel teşkil etmez. Resmi makamların, ilgili şahsın ölümü nedeniyle takipsizlik kararı vermeleri yerine, kamuoyuna hem bu tip davranışlara kesinlikle göz yumulmayacağı mesajını vermesi ve hem de bu sayede mağdurlara devlet yetkililerinin görevlerini icralarında devleti sorumlu tutacakları eylemleri yapabilme yolunu açabilirdi. Bu da, sonuç olarak, mahkemelere gelecek buna benzer konulardaki başvurularda bir emsal teşkil edebilirdi.
37) Çeşitli darbe ve yaraların polis merkezindeki sorgulama esnasında meydana gelmiş olduklarını iddia eden başvuru sahiplerinin kabul edilebilir tek belgeleri, bir stomatolog doktor tarafından düzenlenmiş, bir rapordur. Raporun düzenlenmesi, sorgulama ve çok sayıdaki diş kırıklarının teşhisi aynı tarihe denk düşmektedir. Mahkeme, adı geçen doktor raporundaki açıklamaların yetersizlikleri, kırıkların ne zaman ve nasıl olmuş oldukları hususlarının belirsizliklerinden dolayı, spekülasyona girmeyeceğini açıklamıştır. Şüphe olmanın dışında, bunların sorgulama esnasında polis tarafından uygulanmış bir şiddet nedeniyle olduklarını kanıtlayan ve bundan dolayı da 3. maddenin kapsamı içinde olduğunu gösteren hiçbir delil mevcut değildir. Bu sorun, polis tarafından taciz edildiklerinin kanıtlanmasında kullanılacak bir sağlık raporunun alınması için başvuru sahiplerinin, yetkililer tarafından hükümet tabipliğine (bilirkişiye) gerekli havalelerinin yapılmamış olmasından kaynaklanmıştır. Mahkeme bunu, yaralanma iddialarından tamamen bağımsız olarak, Konvansiyonun 3üncü maddesinin ihlali olarak telakki etmektedir. Bu konuya ileride de değinilecektir (46ncı paragraf).
38) Söz konusu davadaki koşullar çerçevesinde mahkeme, ifadeleri alınmak üzere çağrılan başvuru sahiplerinin, alınan önlemin davranışlarından kaynaklanmış olduğu açıklaması da dahil olmak üzere, masa bacağına kelepçeyle bağlanmalarını, kendilerine karşı şiddet kullanılmasını haklı gösterecek hiçbir şeyin olamayacağı kanaatindedir.
39) Bu açıdan, sözü edilen konuda Konvansiyonun 3. maddesi somut olarak ihlal edilmiştir.
2. Muhakeme Usulü açısından 3. madde
40) Başvuru sahipleri, devlet memurlarının kötü muamelelerine karşı yaptıkları şikâyet konusunda etkili bir araştırma yapılmadığı ihbarını yapmaktadırlar. Şikayetlerini incelemekle görevli askeri savcı ve askeri mahkeme hâkiminin gereken bağımsızlıkta olmadıklarını ifade eden başvuru sahipleri, özellikle de, iddialarının ispatında temel teşkil edecek, sağlık durumlarını tespit eden resmi bir hükümet tabibi raporunun hazırlanması için havale edilmeleri, polis memuru C.N. ile yüzleştirilmeleri, lehte tanıklık yapacakların, özellikle de ifadelerinin alınması esnasında yaşanan olayların bizzat tanığı olan annelerinin tanık olarak dinlenmesi taleplerinin tamamının reddedilmiş olduğunu belirtmişlerdir. Buna ek olarak, askeri mahkemenin soruşturmanın akışını aksatmak ve böylece de herhangi bir sorumluluk alınmamasını sağlamak için her yola başvurmuş olduğunu ifade etmişlerdir.
41) Devlet, başvuru sahiplerinin mahkemece verilen takipsizlik kararma itirazlarını, ulusal mahkemenin ve askeri savcılığa bağlı savcıların mevzu bahis olan konuyu derin ve etkili bir biçimde incelemiş olduklarını belirterek, kabul etmemiştir.
42) Mahkeme, bir kişinin, polis veya devletin benzer organları tarafından konvansiyonun 3. maddesini ihlal eden bir muamele gördüğünü öne sürdüğü zaman, maddeye bağlı olarak linci maddede belirtildiği gibi, kişinin kendi hukuki hakları ve linci maddede tanımlanan haklar ve özgürlükler çerçevesinde, doğrudan ve etkili bir soruşturma yapılması gerektiğini hatırlatır. Bu soruşturma, 2nci maddede işaret edildiği gibi, sorumluların teşhis edilmelerine ve cezalandırılmalarına kadar gider. (Labita'in İtalya aleyhine davası (GC), No. 26772 / 95, § 131, AİHM 2000 - IV ve Pan-tea / Romanya, No. 33343 / 96, § 199, AİHM 2003 - VI).
43) Devletin dediği gibi, muhakkak ki, 2 başvuru sahibinin Roşiori Vede Polis Merkezinde 2 polis memuru tarafından kötü muameleye maruz kaldıkları konusunda şikâyetçi olmaları üzerine, yetkiler konuya tamamen tepkisiz kalmış değillerdir. Zira, bu konuyla ilgili bir soruşturma açılmıştır: soruşturmadan sorumlu savcılar, şikayetçileri, annelerini ve suçlanan polisleri dinlemişler, sonuç olarak da, itham edilen polislerden birinin ölmüş, diğerinin de kendisine isnat edilen suçları işlememiş olduğunu beyan etmiş olmasından dolayı, takipsizlik kararı almışlardır.
44) Mahkeme, her ne kadar yetkililer tarafından yürütülmüş soruşturmanın ciddiyetinden kuşku duymasa da, bu tip bir soruşturmanın etkili olabilmesi için, soruşturmadan ve soruşturmanın yürütülmesinden sorumlu kişilerin, soruşturmadaki taraflardan bağımsız olmaları gerekir. (Bakınız, örneğin, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç'in Türkiye aleyhine davasındaki kararlar, derleme 1998 - IV, §§ 81 - 82, Oğur'un Türkiye aleyhine davasında (GC), No. 21954 / 93, AİHM 1999 - III, §§ 91 - 92). Bu, sadece hiyerarşik ve kurumsal bağımsızlığın olmamasını değil, uygulamayı da içerir (Bakınız, örneğin, 28 Temmuz 1998 tarih ve Ergi'nin Türkiye aleyhine davasında karar, derleme, 1998 - IV, §§ 83 - 84 ve Kelly ve diğerlerinin Birleşik Krallık aleyhine davalarında, 4 Mayıs 2001 tarih ve 30054 / 96 numaralı, §§ 114 uyarınca karar).
45) Bununla birlikte, soruşturmayı yürütmekle görevli askeri savcıların, olayların geçtiği tarihte yürürlükte olan ulusal hukuka göre bağımsız oldukları kuşku götürür. Barbu Anghelescu'nun Romanya'ya karşı olan davasında, polis memuruna uygulanan kötü muameleye karşı açılan ceza davasında mahkeme, askeri savcıların yeterince bağımsız olmadıkları gerekçesiyle, adli uygulama açısından 3. maddenin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiştir. (Barbu Anghelescu/Romanya, No. 46430 / 99, § 70, 5 Ekim 2004). Mahkeme, bu polislerin ("güç ve olanak olarak") o tarihlerde askeri savcılarla aynı kademede olmuş olduklarına, bu alandaki tüm imtiyazlara aynı şekilde sahip olduklarına, askeri hiyerarşik yapılanmanın bir parçası, dolayısıyla da üste itaat ilkesine bağlı olmuş olduklarına kanaat getirmiştir (zikredilen Barbu Anghelescu, §§ 40 - 43).
46) Mahkeme, daha önceki tespitinde Israr ederek, ellerindeki dava konusunda fikir değiştirerek başka bir tespit yapmaları için en küçük bir nedenin mevcut olmadığını açıklamaktadır. Mahkeme, bu noktada altını çizerek, kurumsal ilişkinin doğurduğu bağımsızlık eksikliği nedeniyle, askeri savcıların bu olayda tarafsızlıklarını kaybederek, başvuru sahiplerinin dile getirdikleri kötü muameleyi taraflı olarak değerlendirmiş olduklarını belirtmektedir. Mahkeme, özellikle, ne polislere karşı cezai soruşturmayı yürüten savcılar ve ne de ulusal mahkemenin kararlarına karşı yapılan itirazlar, başvuruda bulunanların sundukları Roşiori Vede'deki stomatolog doktorun olayların meydana gelmesinin ardından hazırladığı rapora karşı görüş belirten resmi bir tıp raporuna rastlanmamış olup, adı geçen raporda aynı tarihte dilekçecilerin bir çok diş kırığının mevcudiyeti tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu açıdan, mahkeme, ulusal yetkililer kesinliği belli olan bu belgeyi okunmaz halde olduğu gerekçesiyle daha fazla araştırma yapmadan veya başvuruda bulunanlara raporun orjinalinin bir kez daha hazırlatılmasını veya tıp kurumundan bu belgenin bir kopyasının istenmesi yerine, görmezden gelmeyi tercih etmiş olduklarını tespit etmiştir. Sözü edilen rapordaki okunmaz mühür ve imza Şubat 1995 tarihini taşımasına karşın, bu konuda araştırma yapılması gerekirken, 6 Kasım 2001 tarihinde İstinaf Mahkemesi başvuranların kontrol için adli tıbba havale edilmeleri talebini raporun okunmazlığı nedeniyle ret kararı vermiştir. Halbuki, bu geçen sürenin sorumluluğu dilekçe sahiplerine yüklenemez. Bu açıdan, mahkeme birçok kez bu içerikteki dosyanın makul bir çabukluk ve titizlikle incelenmesinin gerektiğini vurgulamıştır. (Yaşa Türkiye'ye karşı kapsamında 2 Eylül 1998 tarihli, 1998 - VI, pp 2439 - 2440 sayılı derlemede, §§ 102 - 104 uyarınca ve Mahmut Kaya'nın Türkiye aleyhine davasında, No. 22535 / 93, §§ 106 -107 AİHM 2000 - III kararlar). Mevcut olan durumda hiçbir şekilde bu oluşmamış ve polis memurlarına karşı bir dava açılması gerekirken, aradan 7 yıl geçtiği gerekçesiyle takipsizlik kararı verilmiştir.
47) Ayrıca, ilgili kişiler fezlekelerinde ve mahkemenin kararlarına itirazlarında CM. adlı polis memuruyla yüzleştirilmelerini ve kendisinin sorgulanmasını ve kendilerinin de soru sormalarını ve lehlerinde tanıklık yapmak üzere annelerinin dinlenmesini talep etmişlerse de, ulusal yargı mercileri bu taleplerine yanıt vermemişlerdir. İlgililer, annelerinin okuma yazma bilmemesi nedeniyle savcının ifadesini hatalı bir şekilde aldığını ifade etmişlerdir. Zira adli tıp raporu örneğinde olduğu gibi, burada belirleyici kanıtlardan bahsedilmektedir. İtiraz etme ilkesine uygun olarak yapılacak bir işlem, söz konusu devlet memurlarının suçluluklarını gösterebilecek veya onların her türlü ithamdan muaf olduklarını kanıtlayabilecekti.
48) Sonuç olarak ulusal yetkililerin kararlarından çıkan sonuç, polis memuru C.M.'nin ifadeleriyle yetinilmiş olduğudur. Bu ifadelerde göre, kendisi başvuruda bulunanların cezai sorgulamalarına katılmakla görevlendirilmemiş olduğunu belirtmiştir. Ulusal yetkililer ise, biçimsel de olsa, bu memurun sorgulamalara katılıp katılmadığını bile araştırmamışlardır. Halbuki, başvuru sahipleri, polis memurlarına karşı sürdürülen her işlemde bu iddialarını tekrarlamışlardır.
49) Tahkikatı yürüten polis memurlarından birinin, ifade esnasında başvuru sahiplerinin bir masanın bacağına kelepçelenmiş oldukları yönündeki ifadesi, göz ardı edilmiş ve ulusal mahkemeler buradan çıkarak, mevcut koşulların inkar edilmesi tercihini kullanmışlardır. Burada dikkat edilmesi gereken temel bir unsur mevcuttur: Polislerden birinin ölmüş olmasına rağmen, bu tablo olayla ilgisi bulunanlara, devlet memurlarının görevlerini icraları esnasındaki eylemlerinden dolayı bizzat devleti sorumlu tutarak, dava açmalan yolunu açabilirdi. Daha önce de mahkemenin saptamış olduğu gibi (bkz. Paragraf 36)
50) Olayların cereyan ettiği zaman yürürlükte bulunan ulusal hukuk ve 46 ile 49uncu paragraflarda işaret edilen soruşturmanın yetersizliği göz önünde bulundurulduğunda, mahkeme, başvuruda bulunanların maruz kaldıkları kötü muamele ile ilgili ulusal yetkililerce yapılan araştırmanın etkili olmaktan tamamen uzak olmuş olduğu kanaatindedir.
51) Buradan hareketle, adli olarak muhakeme usulü açısından 3üncü maddenin ihlali mevcuttur.
II - KONVANSİYONDA BELİRTİLEN DİĞER İHLALLER
52) Başvuruda bulunanlar, polis merkezinde polis memurlarınca yasalara aykırı olarak gözaltında tutuldukları ve yanlış ifade vermeye zorlandıkları gerekçesiyle, Konvansiyonun 5, 10 ve 14üncü maddelerinin ihlal edilmiş olduğunu ifade etmektedirler.
53) Devlet, başvuruda bulunanların, adı geçen maddelerle teminat altına alınan hakları iyi anlamamış oldukları gerekçesiyle, iddia edilenleri kabul etmemektedir.
54) Mahkeme, dosyada mevcut bütün unsurların göz önünde bulundurulması sonrasında, Konvansiyon ve protokollerle güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerin hiçbir şekilde ihlal edilmemiş oldukları izlenimini edinmiştir. Buradan hareketle, başvurunun bu bölümü bir gerekçelendirmeden (kanıttan) uzaktır; bu nedenle de, Konvansiyonun 35inci maddesi §§ 3 ve 4 uyarınca başvuru reddedilmiştir.
III - KONVANSİYONUN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI ÜZERİNE
55) Konvansiyonun 41. maddesi uyarınca, "Eğer mahkeme Konvansiyon ya da protokollerinin ihlal edildiklerini veya Yüksek Akit Tarafının ("Yüksek Akitte taraf olan ülkenin") iç hukuku tahakkuk etmiş olan zararın telafisinde yetersiz kalıyorsa, mahkeme, uygun ölçüde bir tazminatın mağdur tarafa verilmesine karar verir.
A - Hasar
56) Başvuruda bulunanlardan her biri, Roşiori Vede'li polislerin uyguladıkları kötü muameleler sonucu dişlerinin kaybı ve oluşan yaralar için maddi tazminat olarak 400.000 Avro talep etmektedirler. Başvuruda bulunanların birincisi, bay Vasil Mircea Nita, 600.000 Avro, ikincisi, bay İonel Viorel Nita ise 450.000 Avro'yu dişlerinin kırılması, maruz kaldıkları çeşitli fiziki ve psikolojik eziyetler için manevi tazminat, belirtilen kötü muamelenin sonuçlan olarak önceden mevcut kronik hastalıklarındaki kötüleşmeden dolayı da genel tazminat talep etmektedirler.
57) Devlet, iddia edilen ihlallerle talep edilen miktarlar arasında illiyet bağı olmadığını ve özellikle istenen meblağların aşırı olduklarını savunmaktadır. Başvuruda bulunanlardan hiçbirinin güya polis memurlarının saldırıları sonucunda kırılmış olan dişlerini tedavi ettirdikleri veya takma diş kullandıklarını doğrulayan herhangi bir belge sunmadıklarını ifade etmektedir.
58) Mahkeme, gözlemlenen ihlalle tazmini talep edilen maddi hasar arasında illiyet bulunmadığı görüşündedir ve söz konusu talebi reddeder. Buna karşılık, başvuruda bulunanların her birine maruz kaldıklarının manevi tazminatı olarak 7.000 Avro ödenmesine karar vermiştir.
B - MAHKEME MASRAFLARI
59) Başvuruda bulunanlardan birincisi, mahkeme huzurunda, iç adli mercilere karşı başlatılan işlemler nedeniyle 20.000 Avro talep etmektedir. Diğer başvuru sahibi ise, benzer gerekçelerle 15.000 Avro talep etmektedir. Bu nedenle, tercüme bedelleri ve evrakların faks ile gönderilme masrafları ile ilgili ellerinde mevcut faturaları mahkemeye sunmuşlardır.
60) Devlet, başvuru sahiplerinin bu taleplerinin abartılı oldukları ve bunların çoğunun inandırıcı bir gerekçeden kaynaklanmadığı görüşündedir.
61) Mahkeme içtihadına göre, başvuruda bulunan bir kimse, gerçekliği, gerekliliği ve oranının makul olması koşuluyla, mahkeme masraf ve giderlerinin karşılanmasını talep edebilir. Mevcut durumda, elde mevcut unsurlar ve yukarıda zikredilen ölçütleri göz önünde bulundurarak mahkeme, başvuruda bulunanlara toplam 450 Avro ödenmesine karar vermiştir.
C - GECİKME FAİZİ
62) Mahkeme, Avrupa Merkez Bankası' mn yeniden finansman kolaylığı ile ilgili yüzde üçlük artışlı uygulamasını esas alarak, gecikme faizinin ödenmesine karar vermiştir.
Bu Gerekçelerle, Mahkeme OYBİRLİĞİYLE,
1) 3üncü maddenin zikrettiği şikayet sebeplerinin kabul edilebilir, diğer taleplerinin kabul edilemez olduğuna,
2) Konvansiyonun 3üncü maddesi ile ilgili ihlali maddi açıdan tespit edilmesine.
3) Adli açıdan Konvansiyonun 3üncü maddesinin ihlal edilmiş olduğuna,
4) a- Konvansiyonun 44üncü maddesi §§ 2'ye göre kararın kesinleşmesini takiben 3 ay içerisinde davalı devletin, her başvuruda bulunana maddi hasar karşılığı 7.000 Avro (yedi bin) ve mahkeme masrafları olarak başvuru sahiplerine birlikte 450 Avro (dört yüz elli), ek olarak bunların vergilerini ödemesine,
b- Sözü edilen sürenin dolmasından sonra, ek ödemeye kadar bu meblağlar Avrupa Merkez Bankası'nca uygulanan ödeme oranı esas alınarak, yüzde üç puanlık artış uygulanmasına,
c- Tediyenin yapıldığı tarihte yukarıda zikredilen meblağlar davalı devletin parasına dönüştürülerek ödenmesine,
d- Mahkeme, bunlara ek olarak talep edilen hakkaniyete uygun tazminat talebinin reddine karar vermiştir. Bu karar, yönetmeliğin 77. maddesinin §§ 2 ve 3üncüsü gereğince, Fransızca olarak kaleme alınmış ve 4 Kasım 2008 tarihinde duyurulmuştur. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy