(AİHS m. 6, 13, 19, 35, 44, 1 NOLU PTOROKOL) (VAN DER MUSSELE - BELÇİKA DAVASI) (VEHBİ ÜNAL - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No:12974/03)
STRAZBURG
3 Mayıs 2007
OLAYLAR
Başvuranlar sırasıyla 1958, 1949, 1949, 1960, 1962, 1950, 1953, 1949 ve 1946 doğumlu olup, Ankarada ikamet etmektedirler.
Başvuranların vasiyetçileri, 1 Ekim 1962 tarihinde noter tasdikli bir senetle arsa sahibi olmuştur.
Bu arsa 1963 yılında N.E. adlı birine ilk mülk sahibi tarafından satılmış ve aynı tarihte N.E. adına tescil edilmiştir. Daha sonra N.E.nin vefat etmesiyle arsa mirasçılara geçmiştir.
5 Nisan 1965 tarihinde Van Asliye Hukuk Mahkemesinin 14 Eylül 1964 tarihli kararının ardından arsa başvuranların vasiyetçisi adına tapu sicil kaydına tescil edilmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte, mirasçı N.E.den ihtilaflı arsayı satın alan F.K. adlı biri, başvuranların vasiyetçisi aleyhinde tapu siciline yapılan tescil işleminin iptali için dava açmıştır.
Daha sonraki yıllarda dava konusu mülkün ilgili kişiler adına tapu sicil kaydına tescil edilmesi üzerine, bir kadastro planı düzenlenmiş ve F.K.nın açtığı dava nedeniyle tapu sicil defterindeki mülk sahipleri adına yapılan tescillere ayrılmış kolon boş bırakılmıştır.
Başvuranlar 4 Şubat 1983 tarihinde, dava konusu arsanın sahibinin hukuki yoldan tespit edilmesi amacıyla tespit davası açmak için Van Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuşlardır.
Asliye Hukuk Mahkemesi 6 Kasım 1987 tarihinde ratione materiae yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Van Kadastro Mahkemesine göndermiştir.
Kadastro Mahkemesi 9 Aralık 1993 tarihli kararla başvuranların talebini tapu sicile iki kez tescil işlemi yapıldığı ve en eski tescil işlemi olan N.E. adına yapılan tescil işleminin daha güvenilir olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.
Yargıtay 26 Nisan 1994 tarihinde ilk derece mahkemesi kararını, dosyanın yeterince incelenmediği gerekçesiyle bozmuştur.
Kadastro Mahkemesi 24 Mayıs 2001 tarihinde başvuranların talebini yeniden reddetmiştir. Kadastro Mahkemesi bilirkişi raporlarına ve tanık ifadelerine dayanarak dava konusu mülkün F.K. adına tescil edilmesi gerektiğine kanaat getirmiştir.
Yargıtay 25 Aralık 2001 tarihinde başvuranların itiraz ettiği kararı onamış ve 23 Eylül 2002 tarihli kararın düzeltilmesi için yapılan temyiz başvurusunu reddetmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
Başvuranlar AİHSnin 6§1 maddesini ileri sürerek, hukuk mahkemelerindeki yargılamanın uzun olmasına itiraz etmektedir. Ayrıca başvuranlar ulusal mahkemeler huzurunda yürütülen yargılamanın adil olmadığını iddia etmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar AİHSnin 13. maddesini ileri sürmektedirler. Aynı şekilde başvuranlar hiçbir makul sebep olmaksızın mülkiyetlerinden mahrum bırakıldıklarını savunmakta ve bu itibarla 1 Nolu Protokolün 1. maddesini ileri sürmektedirler.
A. Yargılama Süresi
AİHM, bu şikayetin AİHSnin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca AİHM, şikayetin başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesiyle ters düşmediğini belirtmektedir.
B. Yargılamanın Adil Olması
Başvuranlar 6 ve 13. maddelerini ileri sürerek, mahkemelerin dava konusu olayları yanlış değerlendirdiklerini ve aynı mülkü iki farklı kişiye satan bir kimsenin kötü niyetini onayladıklarını savunmaktadırlar.
Hükümet bu argümanlara itiraz etmektedir.
AİHM, bu şikayeti AİHSnin 6. maddesi alanında inceleyecektir. Bu itibarla AİHM, AİHSnin 19. maddesi uyarınca Sözleşmeci Tarafların sadece AİHSden doğan yükümlülüklerine saygı gösterilmesini sağlamak için yetkili olduğunu hatırlatmaktadır.
Bu durumda AİHM, başvuranların ulusal mahkemelerin benimsediği çözüme itiraz ettiklerini gözlemlemektedir. Oysa AİHM, bir mahkemenin böyle bir kararı ya da başka bir karar almasına neden olan davaya ilişkin unsurları incelemenin kendi görevi olmadığını, aksi durumda üçüncü ya da dördüncü derece mahkemesi olacağını hatırlatmaktadır (Kemmache-Fransa (no:3), 24 Kasım 1994 tarihli karar). Ayrıca AİHM dosyadaki hiçbir unsurun ulusal mahkeme kararlarında keyfi herhangi bir unsur ortaya koymadığını gözlemlemektedir.
Buradan bu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35§3 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.
C. Mal ve Mülke Saygı Hakkı
Başvuranlar 1 Nolu Protokolün 1. maddesini ileri sürerek, ihtilaflı mülkün tapu siciline başka bir kimse adına tescil edilmesinden dolayı mal ve mülklerine saygı haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
Hükümet başvuranların argümanlarına itiraz etmektedir.
AİHM, başvuranların açtığı dava üzerine 9 Aralık 1993 tarihinde, Kadastro Mahkemesinin, tapu siciline iki kez tescil işlemi yapılması durumunda en eski tescil işleminin, bu durumda başka bir kimsenin adına yapılan tescil işleminin daha güvenilir olduğuna kanaat getirerek, ihtilaflı mülkün tapusuna ilişkin ihtilafı çözdüğünü gözlemlemektedir.
AİHM, yukarıda sözkonusu yargılamada keyfiyet bulunmadığına kanaat getirdiğini hatırlatmaktadır. Ayrıca AİHM, içtihadına göre 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin mal ve mülk edinimi hakkını güvence altına almadığını gözlemlemektedir (Van der Mussele-Belçika, 23 Kasım 1983 tarihli karar ve Slivenko-Letonya (karar), no: 48321/99).
Buradan bu şikayetin AİHSnin 35§3 ve 4 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.
II. AİHSNİN 6§1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılama süresinde AİHSnin 6§1 maddesinde öngörüldüğü gibi makul süre ilkesine riayet edilmediğini iddia etmektedir.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.
Değerlendirmeye alınacak dönem 4 Şubat 1983 tarihinde başlayıp, 23 Eylül 2002 tarihinde sona ermiştir.
AİHM, değerlendirmeye alınacak dönemin Türkiyenin kişisel başvuru hakkını tanıdığı 28 Ocak 1987 tarihinde başladığını gözlemlemektedir (Vehbi Ünal-Türkiye, no: 48264/99). Dolayısıyla yargılama süresi beş kez başvurulan iki mahkeme için yaklaşık olarak on beş yıl sekiz aydır.
Ancak kişisel başvurunun tanındığı tarihten itibaren geçen sürenin makul olup olmadığını değerlendirmek için AİHM, davanın o zamana kadar yaklaşık dört yıl sürdüğünü de gözönünde bulunduracaktır (Vehbi Ünal).
AİHM, ne davanın karmaşıklığının ne de başvuranların tutumunun yargılama süresini açıklamaya yettiğini tespit etmektedir. AİHM özellikle Kadastro Mahkemesinin kendisine başvuru yapıldıktan altı yıl sonra ilk kararını ve bozma kararından altı yıl sonra da ikinci kararını verdiğini vurgulamaktadır.
AİHM, yargılama süresinin makul olmadığının dava koşullarına göre ve içtihadının yer verdiği, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu ile ilgili kişiler için davanın önemi gibi kriterler gözönüne alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bkz. diğer birçokları arasında, Frydlender-Fransa, no: 30979/96).
AİHM, bu durumdakine benzer sorunların ortaya çıktığı davaları birçok kez incelemiş ve AİHSnin 6§1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. Frydlender).
AİHM kendisine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra, Hükümetin mevcut durumda farklı bir sonuca varılmasını sağlayacak ne bir olay ne de argüman sunduğuna kanaat getirmektedir. Konuya ilişkin içtihadını gözönüne alarak, AİHM, bu durumda ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğuna ve makul süre gerekliliğine cevap vermediğine kanaat getirmektedir.
Dolayısıyla 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar, maddi tazminat olarak 100.000 Euro istemektedirler. Manevi tazminat olarak ise 50.000 Euro istemektedirler.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın hakkaniyete uygun olarak AİHM manevi tazminat olarak başvuranlara ortaklaşa 7.000 Euro ödenmesinin yerinde olacağına kanaat getirmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar taleplerinde rakam belirtmeksizin, masraf ve harcamalarının ödenmesini istemektedirler. Ancak başvuranlar hiçbir fatura ya da ücret makbuzu sunmamışlardır.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM içtihadına göre bir başvuran, ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları sabitleşen masraf ve harcamaların geri ödenmesini sağlayabilir. AİHM, başvuranların başvuru formunda taleplerini dile getirdiklerini ve bu talebi yazılı görüşlerinde de yinelediklerini tespit etmektedir. Ancak başvuranlar masrafların ulusal mahkemeler ya da AHM huzurundaki yargılamanın sözkonusu olduğunu belirtmemişlerdir. Başvuranlar ücretlere ilişkin masraf ve harcamalarda bir ayrım yapmamış ve AİHMde yapılan masrafların ödenmesi için dayanak oluşturacak ayrı bir delil sunmamışlardır. Dolayısıyla AİHM, masraf ve harcamalar bakımından ödeme yapılmasına gerek olmadığına kanaat getirmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Yargılama süresine dayanan şikayet konusunda başvurunun kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından manevi tazminat için başvuranlara ortaklaşa 7.000 (yedi bin) Euronun miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesine,
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun olarak 3 Mayıs 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy