(AİHS m. 3, 4, 5, 35, 44,)
(Başvuru no:14899/03)
Strazburg
22 Aralık 2005
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
1976 doğumlu olan başvuran Türk vatandaşıdır. Halen Kocaeli F tipi Cezaevinde tutukludur.
A. Başvurunun yapılmasına neden olan olaylar
Başvuran 3 Mayıs 1996 tarihinde yasadışı silahlı TKEP-L örgütüne yönelik sürdürülen operasyon sırasında yakalanmıştır.
14 Mayıs 1996 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimi başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. Başvuran Eskişehir Cezaevine konulmuştur.
12 Ağustos 1996 tarihli iddianameyle DGM Cumhuriyet Başsavcısı başvuranla birlikte suçlanan diğer on sanığın Türk Ceza Kanununun 146§1 maddesi uyarınca mahkum edilmelerini talep etmiştir.
8 Nisan 1999 tarihinde olayları tekrar gözden geçiren Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın TCKnın 169. maddesi uyarınca mahkum edilmesini, tutuklu kaldığı süre göz önüne alınarak salıverilmesini talep etmiştir. DGM Cumhuriyet Başsavcısının bu talebini reddetmiştir.
12 Kasım 1999 DGM başvuran üzerine atılı fiillerden suçlu bularak TCKnın 146§1 maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir.
22 Aralık 2000 tarihinde başvuran Kocaeli F tipi Cezaevine nakledilmiştir. 2001 ile 2002 yılları arasında başvuran açlık grevi yapmıştır.
Bu süre zarfında birkaç kez Kocaeli Devlet Hastanesi ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine kaldırılmıştır.
26 Mart 2001 tarihli bir kararla Yargıtay usul hatası nedeniyle 12 Kasım 1999 tarihli kararı bozmuş ve ilk derece mahkemesine tekrar göndermiştir.
20 Kasım 2001 tarihinde başvuranın avukatı sağlık durumu nedeniyle başvuranın serbest bırakılmasını talep etmiştir. DGM bu talebi reddetmiştir.
Sağlık durumu kötüleşen başvuran Adli Tıp Kurumuna sevk edilmiştir.
23 Ocak 2002 tarihli raporuyla 3. İhtisas Kurulu başvuranda Wernicke-Korsakoff sendromu teşhis etmiş ve altı ay serbest bırakılmasını salık vermiştir.
7 Mayıs 2002 tarihinde, başvuranın avukatı tekrar müvekkilinin serbest bırakılmasını talep etmiştir. Başvuranın açlık grevini bıraktığını fakat cezaevinde hiçbir tedavi görmediğini belirtmiştir.
DGM, CMUKun 399. maddesinin tutukluların değil hükümlülerin durumunu düzenlediği gerekçesiyle başvuranın serbest bırakılması talebini reddetmiştir.
4 Haziran ile 17 Aralık 2002 tarihleri arasında DGM dört duruşma düzenlemiş ve kanıt unsurları dikkate alınarak başvuranın tutuklu yargılanmasını emretmiştir. Bu süre zarfından üç kere yapılan salıverilme talebini reddetmiştir.
6 Mayıs 2003 tarihinde, Yargıtay kararına uyarak başvuranı yeniden müebbet hapis cezasına mahkum etmiştir.
21 Mayıs 2003 tarihli bir raporla İhtisas Kurulu WK-S teşhisini teyit etmiş ve başvuranın cezasının altı ay süreyle ertelenmesini salik vermiştir. Başvuranın sağlık durumunun hayati tehlike oluşturmadığını fakat organik akıl hastalığı nedeniyle cezasının ertelenmesi gerektiğini belirtmiştir.
1 Aralık 2003 tarihinde Yargıtay 6 Mayıs 2003 tarihli kararı onamıştır.
30 Ocak 2004 tarihinde, başvuranın cezasının ertelenmesi talebi CMUKun 399. maddesinin tutukluların değil hükümlülerin durumunu öngördüğü gerekçesiyle Kocaeli Cumhuriyet Başsavcısı tarafından reddedilmiştir. Başvuranın mahkumiyeti Yargıtay tarafından henüz onaylanmamış olduğundan başvuran hükümlü durumda değildi. Bu tarihte Kocaeli Cumhuriyet Başsavcısına henüz Yargıtayın kararı bildirilmemiştir.
Başvuran sağlık durumu nedeniyle Cumhurbaşkanı affından faydalanma talebinde bulunmuştur. 15 Mart 2004 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı yeniden muayene edilmesi amacıyla başvuranın Kocaeli Devlet Hastanesine sevk edilmesini istemiştir. Hazırlanan sağlık raporunda başvuranın Cumhurbaşkanı affından faydalanmasını gerektirecek hiçbir rahatsızlığının bulunmadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte doktorlar yine de altı ay içerisinde yeniden muayene edilmesini istemişlerdir.
Hükümet tarafından verilen bilgilere göre, 19 Ocak 2005 tarihinde, Adli Tıp Kurumu başvuranın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde gözetimde tutulmasını salık vermiştir. Cezaevi doktoru tarafından hazırlanan 27 Haziran 2005 tarihli raporda başvuranın genel sağlık durumunun iyi olduğu belirtilmiştir.
Başvuranın avukatı müvekkilinin belli bir süre sözkonusu Hastanede yattığını doğrulamıştır.
B. AİHMnin Soruşturma Heyeti
1. Ceza infaz kurumlarına yapılan ziyaretler
AİHM heyeti Türkiyede bulunan farklı tiplerdeki ceza infaz kurumlarında hüküm süren fiziksel koşullar hakkında fikir edinmek maksadı ile başvuranların avukatlarının ve Hükümet temsilcilerinin eşliğinde, iki F tipi cezaevini (Tekirdağ ve Kocaeli) iki H tipi cezaevini (Tekirdağ ve İstanbul) ve bir H Tipi tutukevini (Bayrampaşa-İstanbul) ziyaret etmiştir. Bu ziyaretler sırasında heyet ayrıca, cezaevi personeli ile savcı ve doktorlarla görüşmüştür.
Heyetin Bayrampaşa Cezaevi ve bu cezaevinin sağlık birimini ziyareti sırasında kendisine bilirkişi kurulu da eşlik etmiştir.
AİHM heyeti başvuranla 7 Eylül 2004 tarihinde görüşmüştür.
2. Bilirkişi Kurulu tarafından yürütülen sağlık muayeneleri
AİHM, başvuranda nörolojik veya psikiyatrik sorunlar bulunup bulunmadığını, şayet bulunuyorsa bunların ne ölçüde cezaevi yaşamına uyum sağlayabileceğini belirlemekle bilirkişi kurulunu görevlendirmiştir. Sözkonusu kurul ayrıca, gerektiğinde, Türk adli tıp makamları tarafından oluşturulduğu haliyle başvuranın sağlık dosyasını incelemekle görevlendirilmiştir.
Bu bağlamda bilirkişi kurulu öncelikle, bu gruptaki tüm vakalarda, ilgililerin nöropsikiyatrik rahatsızlıklarını açlık grevleri ile açıkladıklarını ve Adli Tıp Enstitüsünün tanısına uygun olarak bunların Wernicke Korsakoff Sendromunda görülenlerle aynı olduğunu belirttiklerini ortaya koymaktadır.
Buradan hareketle bilirkişi kurulu, mahkumlarda olası aşırı yükleme öğelerini ve Wernicke Korsakoff Sendromunun gerçek özelliklerini ortaya çıkarmak amacı ile standart sağlık muayenelerine başvurmaya karar vermiştir.
Muayeneler Hükümet tarafından belirlenen İstanbul Çapa Üniversite Hastanesinde 8 ve 11 Eylül 2004 tarihlerinde tıp alanındaki gizlilik ilkesine riayet edilerek yapılmıştır.
Başvuran 10 Eylül 2004 tarihinde muayene edilmiştir. Kurul, başvuranın görümünün normal olduğunu, nörolojik ve nöropsikolojik muayenesinde herhangi bir anormal bulguya rastlanmadığını, psikopatolojik bir sorunu bulunmadığını, verilen cezanın infazını engelleyecek bir bulguya rastlanmadığını tespit etmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran yakalandığını iddia ettiği WK-S sebebiyle sağlık durumunun tutukluluk şartlarıyla bağdaşmadığını iddia etmektedir. Bir sağlık kuruluşunda tedavi görmesi gerektiğini ve Cezaevinde tutulmasın AİHSnin 3. maddesi uyarınca kötü muamele teşkil edeceğini ileri sürmektedir.
A. Tarafların argümanları
1. Hükümet
Hükümet ceza infaz kurumlarındaki koşulların uygun olduğunu belirterek, tutuklu ve hükümlülerin öncelikle sözkonusu infaz kurumunda, yoksa bir hastanede tıbbi bakımdan yararlandıklarını belirtmektedir. Başvuran bundan faydalanmıştır, birkaç kez Devlet Hastanelerinde tedavi görmüştür.
Hükümet başvuranın özgürlükten yoksun bırakıcı bir cezayı çekebileceğini belirten AİHM heyetinin raporuna dikkati çekmekte ve başvuranın mağdur sıfatı bulunmadığından AİHMyi başvuruyu kabuledilemez ilan etmeye davet etmiştir.
2. Başvuran
Başvuran iddialarını tekrarlamaktadır. WK-Snin iyileşmez bir hastalık olduğunu, 23 Ocak 2002 tarihinde Adli Tıp Kurumunun hastalığı teşhis ettiğinde serbest bırakılması gerektiğini ve bu nedenle tutuklu bulunmasının AİHSnin 3. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
Başvuran aynı zamanda muayenesinin gerektiği gibi yapılmadığını belirterek AİHM heyetini de eleştirmektedir.
B. AİHMnin takdiri
Yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı, AİHM başvuranın mağdur sıfatı ile ilgili olarak sunduğu argümanı üzerinde durmayacaktır ( Bkz. Amuur-Fransa, 25 Haziran 1996, Derleme Karar ve Hükümler 1996 III, s. 846, § 36, Dalban-Romanya (GC), no: 28114/95, § 44, CEDH 1999-VI, ve, mutatis mutandis, S.T.-Türkiye (karar), no: 32431/96, 6 Mayıs 2003).
1. Genel ilkeler
AİHSde ne özgürlüğünden yoksun bırakılmış ne de hasta kişilerin durumuna ilişkin özel bir hükmün yer almadığı doğrudur. Bununla birlikte, gerekli tıbbi bakımın uygulanması yoluyla tutukluların fiziksel bütünlüğünün korunması konusunda Devletlere düşen yükümlülükten ayrı olarak, doğal yollardan ortaya çıkan gerek bedensel gerekse ruhsal bir hastalıktan kaynaklanan ıstırap, yetkili mercilerin sorumlu tutulabileceği tutukluluk koşulları nedeniyle daha da şiddetlenir veya şiddetlenme riski taşırsa, tek başına AİHSnin 3. maddesi kapsamına girebilir (Mouisel-Fransa, no: 67263/01, §§ 37, 38 ve 40, CEDH 2002-IX, ve Pretty-Birleşik Krallık, no: 2346/02, §52, CEDH 2002-III).
Her tutuklu, alınan tedbirlerin infaz edilme usul ve yöntemlerinin kendisini, tutukluluğun doğasında varolan kaçınılmaz ıstırap düzeyini aşacak şiddette bir sıkıntı veya zorluğa maruz bırakmamasını temin edecek şekilde, insan onuruyla bağdaşır tutukluluk koşullarına tabi olma hakkına sahip olduğundan, hapsetmenin uygulamaya ilişkin gereklilikleri gözönünde bulundurulduğunda, tutuklunun sağlığının yanı sıra esenliği de yeterli bir şekilde sağlanmalıdır (Kulda-Polonya (GC), no: 30210/96, § 94, CEDH 2000-XI).
AİHSde, sağlık gerekçesiyle bir tutuklunun serbest bırakılmasına ilişkin herhangi bir genel yükümlülük belirtilmemişse de, bir tutuklunun klinik tablosu, Avrupa Konseyine Üye Devletler nezdinde AİHSnin 3. maddesi bakımından bugün, tutukluluğa elverişlilik sorusunun ortaya çıktığı durumlardan birini teşkil etmektedir (bkz., Mouisel, ibidem, ve Price-Birleşik Krallık, no: 33394/96, §30, CEDH 2001-VII).
Özetle görülen bir davada, sağlık durumu cezaevi yaşamına uygun olmayan ya da hayati tehlikesi bulunduğu tanısı konulan bir hastalığa yakalanan kimsenin tutuklu bulundurulması, AİHSnin 3. maddesi açısından sorunlara neden olabilir.
2. Özel bağlam
AİHM, davayı incelemeye başlamadan önce, ciddi hastalıkları bulunan hükümlülerin cezalarının infazı konusunda Türkiyede yürürlükte olan yasaları incelemiştir. AİHM, Türk yasalarının ulusal mercilere, tutukluların ciddi hastalıklara yakalandığı durumda müdahale etme olanağı sunduğunu not etmektedir. Sağlık durumu serbest bırakılma veya cezanın ertelenmesi kararlarının verilmesini gerektirebilecek unsurlardan biridir. Bu tedbirlerin yanısıra, sağlık gerekçesiyle Cumhurbaşkanından af talebinde bulunma yolu da mevcuttur.
AİHM bu işlemlerin, ilk bakışta, tutukluların fiziksel bütünlüğü ve esenliklerinin korunması için Devletlerin özgürlüğü kısıtlayıcı cezaların meşru gereklilikleriyle bağdaştırmaları gereken uygun güvenceler oluşturduğuna kanaat getirmektedir.
Mevcut dava bağlamında, geçmişte Türkiyenin, 1996 ve 2000 yıllarında koğuş yerine bir ila üç kişilik yaşam birimleri öngören F tipi cezaevlerinin kurulmasını protesto etmek amacıyla başlatılan açlık grevleri karşısında, beslenme bozukluğuna bağlı zihinsel ve fiziksel rahatsızlıkları olan ve aralarından bir kısmının WK-S olduğu düşünülen kişilerin tutuklu bulundurulmaları sorunuyla karşı karşıya kaldığını hatırlatmak uygun olacaktır. Hiç kuşkusuz yetkili mercilerin, bu durumun toplumun korunması açısından haklı gösterilemeyeceğine kanaat getirmesi üzerine, hasta olan tutuklulardan birçoğu sağlık gerekçesiyle geçici olarak serbest bırakılmıştır.
3. İlkelerin mevcut davaya uygulanması
AİHM başvuranın, kendisine yapılan tıbbı bakımın yetersizliğinden ya da şeklinden şikayet etmediğini, fakat iyileşemez bir hastalığa yakalandığından dolayı serbest bırakılması ve özel bir bakım yapılması gerektiğini argümanlarını desteklemeden iddia ettiğini gözlemlemektedir.
Sağlık nedeniyle serbest bırakılma talebinin 30 Ocak 2004 tarihinde reddedilme gerekçesi biçimi itibariyle eleştirilebilirse de, bir kimsenin tutuklu yargılanmak üzere tutulmasının yerinde olup olmadığı konusunda (Sakkopoulıos-Yunanistan, no: 61828/00, 15 Ocak 2004, § 44, ve Reggiani Martinelli-İtalya (karar), no: 22682/02) ve mevcut davada da olduğu gibi, ulusal makamlar başvuranın fiziksel bütünlüğünün korunması zorunluluğunu gerekli tedavileri sağlayarak yerine getirdiklerinde, AİHMnin kendi bakış açısını yerel mahkemelerin bakış açısının yerine koyamayacağını hatırlatmak gerekmektedir. AİHM başvuranın 2001 yılından beri faydalandığı tıbbı bakımın şekli ve seviyesini tartışma konusu yapacak bir neden görmemektedir.
Başvuranın mevcut sağlık durumu ile ilgili olarak, AİHM hemen delilerin toplanması hususunda, ne AİHSnin ne de yerel mahkemelere uygulanabilir genel ilkelerin kendisine kesin kurallar sunduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, bir kanıya varmak için, doğru olduğuna karar verdiği her türlü veriye dayanabilir. Ayrıca, özgür iradesiyle, dosyada yer alan her unsurun kabuledilebilirliğini, uygunluğunu ve aynı zamanda ispat gücünü de değerlendirmektedir ( İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A serisi no: 25, ss. 79, 80, §§ 209 ve 210).
Savunmacı Devletin, AİHSden doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğinin düşünülmesini gerektirecek ciddi ve kesin gerekçelerin bulunup bulunmadığını belirlemek için, AİHMnin tarafların kendisine sunduğu ve gerektiğinde resen elde ettiği unsurlar ışığında ortaya çıkan soruları incelemesi gerekmektedir (Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler1998-VI,s. 2437, § 94).
AİHM tarafından yapılan ve yukarıda belirtilen soruşturma görevi, incelemesini yapabilmek için gerekli olan unsurların resen elde edilmesi ihtiyacından başka bir amaç taşımamaktaydı. Aslında, aralarında başvuranın da bulunduğu sözkonusu elli üç davada, başvuranlar İstanbul Tabip Odası tarafından verilen ve dava konusu raporların bilimsel inandırıcılığını ciddi şekilde tartışma konusu yapan görüşleri sunmuşlardı (Bkz. örneğin, Balyemez-Türkiye (başvuru no: 32495/03, 1 Nisan 2004 tarihli kabuledilebilirlik kararı ve Eren-Türkiye (başvuru no: 8062/04, 2 Eylül 2004 tarihli kabuledilebilirlik kararı).
Ne başvuranlarla yapılan yazışmalar ne de Hükümet görüşü ile giderilebilen unsurlarının azlığı karşısında, AİHM davaların esasına ilişkin görüş bildirmeden önce gerçek koşulları ortaya koymak amacıyla 7 Temmuz 2003 tarihinde İçtüzüğüne dahil edilen ve görevler kapsamında bir soruşturma yürütme ve değerlendirme unsurlarını resen temin etme kararı almıştır.
Sonuç olarak başvuranların hepsi 8 Eylül ile 13 Eylül 2004 tarihleri arasında AİHM heyeti tarafından muayene edilmiştir.
10 Eylül 2004 tarihinde muayene edilen Çiçekler ile ilgili olarak AİHM heyeti oybirliğiyle, Ergül Çiçeklerde cezaevi ortamında yaşamasını engelleyecek nörolojik ya da nöropsikolojik bir belirti bulunmadığına karar vermiştir.
Sonuç olarak, dosyada mevcut olan unsurların genel bir değerlendirmesini yaptıktan ve uzmanlarının görüşlerini aldıktan sonra AİHM başvuranın tekrar hapsedilmesi halinde, tutukluluk koşullarının başlı başına AİHSnin 3. maddesi uyarınca aşağılayıcı ve insanlık dışı muamele teşkil edeceğinin ortaya konulmadığını düşünmektedir ( Sakkopoulos-Yunanistan, no: 61828/00, § 45, 15 Ocak 2004, Kulda, § 99 ve Reggiani Martinelli).
Son olarak bu şikayet AİHSnin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran tutuklu yargılanma süresinden şikayetçi olmaktadır ve bunun AİHSnin 5 § 3 maddesinden belirtilen makul süre kavramını ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Aynı zamanda AİHSnin 5 § 5 maddesi uyarınca tazminat isteme hakkının bulunmadığını belirtmektedir.
A. Kabuledilebilirlik üzerine
AİHM şikayetlerin AİHSnin 35 § 3. maddesine göre açıkça dayanaktan yoksun olmadığını gözlemlemektedir. AİHM başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulmadığından şikayetleri kabuledilebilir bulmuştur.
B. Esas hakkında
1. AİHSnin 5 § 3 maddesine ilişkin şikayet
10 Haziran 2004 tarihli kısmı kabuledilebilirlik kararı ile, AİHM AİHSnin 5 § 3 maddesine ilişkin şikayeti üç aşama bakımından incelemiştir. AİHM ilk iki aşamaya ilişkin şikayeti kabuledilemez ilan etmiş ve Yargıtayın 12 Kasım 1999 tarihli kararı onadığı tarih olan, 26 Mart 2001 tarihinde başlayan üçüncü aşama hakkındaki incelemesini ertelemiştir.
AİHM bu aşamanın 6 Mayıs 2003 tarihinde başvuranın mahkum edilmesi ile son bulduğunu gözlemlemektedir (Bkz., diğerleri arasında, Labita-İtalya (GC), no: 26772/95, § 147, CEDH 2000-IV). Bu unsur kabuledilebilirlik kararının alındığı tarihte mevcut değildir, AİHM dava konusu dönemin yaklaşık iki yıl bir ay gibi bir süreyi kapsadığını tespit etmektedir. Sözkonusu sürenin makul olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla AİHM, 26 Mart 2001 tarihinde başvuranın yaklaşık beş yıldan beri tutuklu bulunduğunu dikkate alacaktır.
Hükümet sanıkların çokluğu ve davanın karmaşıklığı dikkat alındığında tutuklu yargılanma süresinin makul olduğunu belirtmektedir.
Başvuran 26 Mart 2001 tarihinden itibaren DGMnin kendisiyle ilgili hiçbir hukuki işlem yapmadığını ileri sürmektedir. Bu nedenle tutuklu bulundurulmasını haklı kılacak bir neden olmadığını iddia etmektedir.
AİHMnin içtihadında da değişmez olduğu gibi, tutuklu yargılanma süresinin makul olup olmadığı konusu her davada davanın koşullarına göre değerlendirilmelidir.
Belirtilen bir durumda, bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi aşmamasına dikkat etmek görevi ulusal mercilere düşmektedir. Bu amaçla kişi hürriyetine saygı ilkesinin ayrık tutulmasını doğrulayacak gerçek bir kamu yararının varlığını ortaya koyabilecek türden olan davanın tüm koşullarını incelemeleri ve serbest bırakılma taleplerini reddederken kararlarında bunları belirtmeleri gerekmektedir. AİHM sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelerden ve başvurularında başvuran tarafından belirtilen ve tartışma götürmeyen olaylardan yola çıkarak, AİHSnin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermelidir (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Derleme 1998-VIII, § 154).
Bu itibarla suç işlediği için yakalanan kişinin suçlandığı makul sebeplerin devamı, tutukluluğun olmazsa olmaz koşuludur, fakat belli bir süre sonra bu da yeterli olmamaktadır; işte o zaman AİHM adli makamlar tarafından benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakılmasını haklı göstermeye devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçeler anlamlı ve doğru olarak ortaya çıktıklarında, AİHM ayrıca ulusal makamların soruşturmanın yürütülmesinde özel bir dikkat gösterip göstermediklerini araştırmaktadır (Bkz., diğerleri arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar, A serisi no: 319-B, § 52). Soruşturmanın karmaşıklığı ve özelliği bu anlamda dikkate alınacak unsurlardır (Van der Tang-İspanya, 13 Temmuz 1995 tarihli karar, A serisi no: 321, § 55).
Esasında, dosyada yer alan unsurlardan DGMnin düzenli bir şekilde, her duruşmanın sonunda başvuranın tutuklu bulundurulmasını belirttiği anlaşılmaktadır. Gerekçe olarak da, üzerine atılı fiile, dosyada yer alan delillere ve tutukluluk süresine dayanarak neredeyse tamamında aynı ifadeye yer vermiştir. Bir defasında verilebilecek cezayı ve iki defa da başvuranın firar etme riskini ileri sürmüştür.
AİHM ulusal mahkemelerin başvuranın adaletten kaçma riski bulunduğunu düşünmüş olabileceklerini anlamaktadır. Bununla birlikte, firar etme riskinin kaçınılmaz olarak zamanla azalması (Bkz. Neumeister-Avusturya, 27 Haziran 1968, A serisi no: 8, s. 39, §10) ve bu riskin yalnızca kişinin giyebileceği hükmün ağırlığıyla izah edilemeyeceğinin açık olmasına rağmen, DGMnin bu riski başvuranın özel durumu bakımından neye dayandırdığını kararlarında açıklamamış olmasını üzücü bulmaktadır. Böylelikle tutukluluğun devam ettirilmesine ilişkin kararlardan, ulusal yargının yedi yıl boyunca bu riskin neden sürdüğünü gerekçelendirmeyi ihmal ettiği görülmektedir. (Bkz., diğerleri arasında, Letellier-Fransa, 26 Haziran 1991, A serisi no: 207, s. 319, § 43, ve Zannouti-Fransa, no: 42211/98, § 45, 31 Temmuz 2001).
Kanıtların suçluluğa ilişkin ciddi belirtilerin var olduğunun ve sürdüğünün göstergesi olarak değerlendirilse ve genel olarak bu koşullar anlamlı etken oluştursa da, tutukluluğun bu denli uzun bir süre devam etmesini başlı başına doğrulamak için yeterli değildir (Mansur, § 56).
AİHM davada sanıkların sayısının çokluğunun davayı karmaşık hale getirdiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, davanın seyrindeki hiçbir gecikmenin başvurana bağlanamayacağı düşünülmektedir.
Kişinin mahkum edilebileceği ya da halihazır davada olduğu gibi mahkum edildiği cezaya gelince, mahkeme, tutukluluğun sürdürülmesinin, kişinin alacağı cezanın öngörülmesi olarak kabul edilemeyeceğini hatırlatır. (Bkz., özellikle, Letellier, adıgeçen, s. 21, § 51, ve I.A-Fransa, 23 Eylül 1998, Derleme 1998-VII, § 104). Tutuklu yargılanmanın daha sonraki bir cezaya sayılması 5. maddenin 3. paragrafının ihlal edilmesini ortadan kaldıramamaktadır. Yalnızca 41. madde kapsamında tazmininin aza indirgenmesi yönünde etkisi olacaktır (Engel ve diğerleri-Hollanda, 8 Haziran 1976, A serisi no: 22, § 69, ve Kimran-Türkiye, no: 61440/00, § 41, 5 Nisan 2005).
Sonuç olarak, genel bir değerlendirme gerektiren başvuranın tutukluluk süresi makul süreyi aşmıştır.
O halde AİHSnin 5 § 3 maddesi ihlal edilmiştir.
2. AİHSnin 5 § 5 maddesine ilişkin şikayet
Başvuran ayrıca AİHSnin 5 § 5 maddesine aykırı davranıldığını iddia etmektedir: Türk Hukukunun, uzatılmış bir tutuklu yargılanma süresinin tazmini için ulusal mahkemelere başvurulmasına imkan vermeyeceğini ileri sürmektedir.
AİHM bu davada, başvuranın, iç hukuka uygun olarak fakat AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafına aykırı olarak tutuklu yargılandığını gözlemlemektedir.
466 sayılı Kanunnun 1. maddesi ile ilgili olarak, AİHM mevcut davada sözkonusu olmayan, muhakemenin men-i kararının, beraat kararının ya da bir cezadan muaf tutan bir kararın dışında, bu madde tarafından öngörülen tazmin varsayımlarının tamamının, özgürlükten mahrum bırakılmanın kanunları ihlal etmesini öngördüğünü ortaya koymaktadır. O halde, tespit edilen ihlal, mevcut kararının kabulünden sonra bile ulusal mahkemeler önünde hiçbir tazmin talebinde bulunulmasına olanak sağlamamaktadır (Bkz. Sakık ve diğerleri-Türkiye, 26 Kasım 1997 tarihli karar, Derleme 1997-VII,§ 60).
Son olarak, AİHSnin 5 § 5 maddesi ile güvence altına alınan haktan etkili bir şekilde yaralanılması yeterli ölçüde sağlanmamıştır ( Bkz., mutatis mutandis, Ciulla-İtalya, 22 Şubat 1989, A serisi no: 148, s. 18, § 44).
Sonuç olarak AİHSnin 5 § 5 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran maddi zarar için herhangi bir tazminat talep etmemekte, buna karşılık maruz kaldığı manevi zarar için 30.000 Euro (otuz bin) talep etmektedir.
Hükümet fahiş tutarda ve dayanaktan yoksun olduğunu düşündüğü bu tutarın reddedilmesini talep etmektedir.
AİHM, yaklaşık iki yıl bir ay süren tutukluluk süresi için AİHSnin 5§§3 ve 5. maddelerinin ihlal edildiği tespiti ışığında hakkaniyete uygun olarak başvurana 2.000 Euro (iki bin) ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran çeviri, faks ve yazışma masrafları için 570 Yeni Türk Lirası (YTL) talep etmektedir. Avukatlık masrafları için 14.560 YTL talep etmektedir.
Hükümet kanıtlayıcı belge olmadan bu talebin reddedilmesi gerektiğini belirtmektedir.
AİHMnin bu konudaki içtihadına göre, başvuran ancak yaptığı masraf ve harcamaların gerçekliğini, zorunluluğunu ve miktarının makul olduğunu ortaya koyduğunda sözkonusu masraf ve harcamalar geri ödenebilir (Bkz., diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan (GC), no: 31195/96, §79, CEDH 1999-II). Ayrıca mahkeme masrafları ancak tespit edilen ihlale ilişkin oldukları müddetçe karşılanabilir (Beyeler-İtalya (adil tazmin) (GC), no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).
Bu durumda AİHM, elindeki unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönüne alarak, Avrupa Konseyinden alınan 715 Euro tutarındaki meblağnın bu anlamda yeterli olduğu kanaatindedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE;
1. AİHSnin 3. maddesine ilişkin şikayetin kabuledilemez olduğuna;
2. Başvurunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna;
3. AİHSnin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 5§5 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTLye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana, manevi tazminat olarak 2.000 Euro ödenmesine ve bu miktarın her türlü vergiden muaf tutulmasına
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkralarına uygun olarak 22 Aralık 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy